Kategori: Sayı 35 / Ocak – Mart 2022

  • Mizah: Farazi Dava

    Fakültede yaptığımız sınavlarda ekstra kâğıt alanlardan olmadım hiç. Millet kâğıt üstüne kâğıt isterken -ki bu husus, sınıfta “cık cık”, “vay arkadaş” vs. tepkilere yol açardı- ben efendi gibi sınav sorularını cevaplandırıp, bana verilen kâğıtla “Türkiye çöl olmasın”cı şekilde hareket etmekteydim. Sadece bir kere ekstra kâğıt istediğimi hatırlıyorum, onda da soruyu yanlış anlamış, iki sayfayı baştan aşağı hatalı cevaplamıştım. Bu durumda da sayfanın sol üstünden sağ altına bir köşegen çizerek, hatta cümle içinde muhtelif gaflarımı görünmemecesine karalayarak, hatalarımı saklamaya çalışmıştım.

    Fazladan kâğıt isteyenler genelde hakikaten bu işi bilenler oldu. Çoğunluğu kız olan ve notlarını alabilmek için iyi geçinmeye çalıştığımız bu arkadaşlarımıza selamlarımı sunmuş olayım, dergimize abone olsunlar.

    Bu arkadaşlarımızın yanında, bir de soruların cevaplarını hakikaten bilmeyen, ama bildikleri ne varsa anlatmak isteyen, konunun etrafında dolanan, ama asıl soruya cevap vermeyen/ veremeyen (ve tabii bunun farkında olan) veya göz boyamaya çalışan arkadaşlarımız da oldu. Yani, “meşru savunmanın savunmaya yönelik şartlarını bilmiyorum ama haksız tahrikte iyiyimdir, gelin size bunu anlatayım” türü cevaplar ekstra kâğıt alınmasına vesile oldu fakültede. O arkadaşların sınav sonuçları da beklendiği üzere çanın altında kaldı, hem hocalar hem TEMA Vakfı buna çok kızdı.

    Bir savcının iddianamesi bana yukarıdaki paragrafta yer verdiğim tipi hatırlatmadı değil, ama tabii ki fazlası var.

    Sedef Kabaş’ın Cumhurbaşkanına bir Çerkez atasözüne yer vererek hakaret ettiği, yine İçişleri Bakanına “soyadına ihanet edercesine” sözü ile, Ulaştırma Bakanına da “yalan haberlerden medet umarcasına bir zavallılık sergilemek” sözü ile hakaret ettiği iddiası ile iddianame tanzim edildiğini görüyoruz. Yani sırf şu üç husus esasında 1-2 sayfaya yeter gibi gözüküyor. En azından ben bırakalım ekstra sayfa istemeyi, kâğıdın arkasını çevirmesini bile istemezdim hocanın (örneğimizde hâkimin, tarafların).

    Cumhurbaşkanına ve diğer kamu görevlilerine hakaretlerle ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Yargıtay kararlarına, ifade özgürlüğüne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne vs. girmiyor, suç var mı, yok mu değinmiyorum bu arada. Barolar, hukuk fakülteleri, Adalet Bakanlığı vs. birim bir farazi dava yarışması düzenliyor, orada bana iddianame yazma görevi veriliyor, öyle düşünelim.

    Sayın Savcımızın iddianamesi 10 (on) sayfa. İçeriğinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesine yer verilmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Müller, Laurens, McVicar, Purcell, Janowski, Dorner kararları anlatılmış, Yargıtay kararları, doktrin atıfları, her şey fiyakalı. Gurur duymamak mümkün değil.

    İddianamede yer verilen kararlar da özetle şu şekilde: “Gazeteciler suç işlememelidir, suç işlerlerse cezalandırılmaları çok da yanlış olmaz, eleştirileri varsa hakaret etmemeleri beklenir, eleştiri sınırları aşılırsa, şeref ve saygınlığa saldırılırsa suç olur” vs. vs. vs.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin toplasanız bir dünya karması çıkaracak isimleri haiz kararlarında bir vatandaşımız eksik: Vedat Şorli. O karar yok on sayfalık anlı şanlı iddianamede. Ve dahası, yukarıda bahsettiğimiz dünya karması kararlarında ve Yargıtay kararlarında Sedef Kabaş’ın sözleri ile benzerlik de yok, benzerlik olup olmadığı da tartışılmamış. “Kararlar bunlardır, aha bu da Sedef Kabaş, cezalandırın farazi farazi”. Olsun; iddianame bu sonuçta, mahkeme değerlendirir.

    Sayın Savcımızın ismini arattığımda, malum dosyayla ilgili haberler dışında İstanbul Barosu’nun ceza hukuku kurgusal/farazi dava çalışmasında isminin geçtiğini görüyorum. Bir başkası olamaz, çünkü ismi son derece orijinal. Sayın Savcımız o farazi dava çalışmasında muvaffak olmuş mu bilemiyoruz; ama burada muvaffak olmuş, iddianame kabul edilmiş ve tutuklanmasını istediği ve serbest bırakmadığı Sedef Kabaş hâlâ tutuklu.

    Sahi 10 sayfalık iddianamede, 1 satır da olsa şunu göremedim: Sedef Kabaş neden tutuklu?

    Neyse; sıra hâkimde, kendisine muvaffakiyetler.

    page66image45761344

  • Hukuk ve Sanat: Mahkeme Kapısı Önünde Sait Faik

    Fethi Naci, Orhan Veli’yle arkadaşlarının şiirin biçimini yenileştirdiği yıllarda Sait Faik’in de hikâyenin biçimini yenileştirdiğini, hikâyeyi alışılmış kalıplardan kurtararak, “özgür koşuk” benzersiz bir “özgür hikâye” yarattığını belirtir. Öte yandan Sait Faik’in hikâyeciliğini incelediği kitabında, Sait Faik’in hikâyelerini üç döneme ayırır. Ona göre ilk üç kitap Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan’da (1940) iyimser, gelecekten umutlu, insanlara güven duyan bir öykücü varken; Lüzumsuz Adam (1948) ile beraber başlayan ikinci dönemde ise dilinde, hikâye biçiminde, hikâye kişilerinde, hikâyelerin geçtiği çevrelerde, dünyaya, insanlara bakışında, toplumsal baskılar, yasaklar karşısındaki, veri ahlâk anlayışı, özgürlük anlayışı karşısındaki tutumunda önemli değişiklikler olduğunu belirtir. Ona göre bu ikinci dönemde Sait Faik artık daha karamsardır.

    Fethi Naci’nin ayrımına göre Sait Faik’in ilk dönemi ile ikinci dönemi arasında 8 yıllık bir zaman var. Bu aranın ve belki de sonrasında değişimin önemli bir nedenlerinden birinin ilk kez 25 Mart 1937’de Kurun’da, daha sonra 15 Haziran 1940’ta Varlık’ta yayımlanan “Çelme” hikâyesi yüzünden halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askeri mahkemede yargılanması olduğu söylenebilir.

    Sait Faik, 10 Eylül 1940 tarihinde bu dosyadan beraat eder ancak bu dava sonrasında yazarın hikâyeciliğinde biçimsel ve içerik olarak önemli değişiklikler yaşanacaktır. Sait Faik, hikâyeciliğe ara verdiği bu 8 yıllık dönem içerisinde belki kendisinin de bir mahkeme önüne “sanık” sıfatıyla çıkmış olmasından feyz aldığından belki de sadece şans eseri, 28 Nisan 1942 ile 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında Haber-Akşam Postası isimli gazete adına muhabirlik yapar. Mahkemelerde röportaj yapan Sait Faik, bu röportajlarına gözlemlerini de katarak “Mahkemelerde” başlığı ile yayımlar. Buradaki hikâyeleri ise ölümünden sonra 1956’da çoğu kitabı gibi ilk kez Varlık Yayınları tarafından yayımlanır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 35. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Tarihi: İstanbul Barosu’nun Yayınlanan İlk Eseri Muhâmi ve Yeniden Yayınlanamaması

    1878’de ilk genel kurulunu yaparak resmen kurulan İstanbul Barosu aynı yıl ilk baro levhasını ve en yaşlı üye Kostaki Sardenski’nin açılış nutkunu bir kitapçık olarak yayınlamıştır.1 Kuruluşundan itibaren belli aralıklarla baro levhalarını yayınlayan İstanbul Barosu’nun yayınladığı ilk “eser” 1924’te basılan Muhâmi’dir.

    Eser asıl olarak Paris Barosu eski başkanlarından olan Av. Henri Robert tarafından “L’Avocat” adıyla kaleme alınıp 1923’te Paris’te basılmıştır. Fakat bunu Fransızca’dan Türkçe’ye çeviren Ali Haydar Özkent ve Suphi Nuri İleri, “Muhâmi” adıyla 1924’te yayınlamışlardır. Ali Haydar sadece çeviri yapmakla yetinmemiş ve Muhâmi’nin ilk 40 sayfasını teşkil eden “Türkiye’de Muhâmilik” başlıklı uzunca bir makale de kaleme almıştır. Bu kısımda ülkemizde avukatlığın ve dolayısıyla İstanbul Barosu’nun tarihçesi, kuruluş ve gelişim evreleri anlatılmaktadır. Dönemin meslek büyüklerinden avukatlığın ülkemizdeki geçmişine ilişkin alınan bilgiler ve mesleğin gelişim evrelerindeki kilometre taşı sayılabilecek olaylar, metinler, kanunlar ve tüzüklere kısaca değinilmektedir.

    Ali Haydar’ın verdiği bilgilerden, baronun bir zamanlar Galata’da Yıldız Hanı’nda olduğunu, genel kurulların Artin Ağa’nın Lokantası’nda toplandığını, 1893’te İstanbul Adliyesi’nin üst katında merdiven başında camekânlı bir odanın baro olarak kullanıldığını öğreniyoruz.

    Ayrıca verilen bilgilere göre 1886’da çıkarılan bir “buyuruldu” ile ceza davaları dışındaki davalarda avukat vekâleti zorunluluğu kaldırılmıştır. Uzun mücadelelerden sonra durum eski hale dönebilmiştir. Yine 1923’te buna benzer bir durum yaşanmıştır. Ali Haydar bunu şöyle açıklar: “Adliye Vekâletinden gelen 15 Mayıs 339 [15 Mayıs 1923] tarihli bir tâmim, cezai ve şer‘î davalarla sulh mahkemelerindeki bilcümle deâvide herkesin icrâ- yı muhâmat edebileceğini beyân ediyordu. Hattâ o kadar ki, şahâdetnâmeye, ruhsatnâmeye de lüzum göstermiyordu.”. Yani diploma veya ruhsatnâme olmaksızın herkesin avukatlık yapabilmesi serbest bırakılıyordu. Dönemin İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey’in Ali Haydar’a dikte ettirdiği ve Adliye Vekili Seyyid Bey’e gönderilen 25 Eylül 1923 tarihli cevabî mektup da eserin içindedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 35. sayısından okuyabilirsiniz.

  • Türkiye Adalet Akademisi: İdeolojik Bir Aygıt mı?

    “Akademi”, dilimize Fransızca’dan geçmekle birlikte, Yunanca kökenli bir kavramdır. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde; 1-bilginler, yazarlar, sanatçılar kurulu; 2-Yüksek okul; 3-Çıplak modelden yapılmış insan resmi; olarak üç ayrı tanımı bulunmaktadır. Vikipedia’ya göre, en geniş tanımıyla yükseköğrenim kurumu anlamına gelir. Günümüzde, bilim, edebiyat ve sanat konularını tartışmak için bir araya gelen üyelerin oluşturduğu kurumlara da akademi denir.

    Bu kavramın tarihsel olarak ortaya çıkışı ve üstlendiği anlam ile günümüzdeki yansımasına kısaca değinmek gerekmektedir. Yine Özgür Ansiklopedi Vikipedia’ya baktığımızda; Akademi adı, Atina yakınlarındaki Akademeia adlı bir zeytinlikten gelir. Bu zeytinlikte Eski Yunan düşünür Platon, matematik, doğa bilimleri ve yönetim biçimi gibi çeşitli konularda öğrencilerine ders veriyordu. Bu okul, tarihteki ilk akademi olarak kabul edilir. Platon’un Akademi geleneğini, onun ölümünden sonra öğrencileri ve felsefesini benimseyenler sürdürdüler. Akademi’ye devam eden öğretmen ve öğrencilerin en çok ilgi gösterdikleri konular bilim, sanat, edebiyat ve müzikti.

    Bugün birçok ülkede Akademi adını taşıyan kurumlar bulunmaktadır. Paris’te 1635 yılında kurulan ve Fransız dili konusunda tek yetkili olan Fransız Akademisi bunların en ünlüsüdür. Londra’daki Kraliyet Sanat Akademisi (1768), Kraliyet Müzik Akademisi (1822), Rusya’daki Bilimler Akademisi (1725) diğer ünlü akademilere birer örnektir.

    Akademinin ortaya çıkışı, tarihsel süreç içinde gösterdiği gelişim ve günümüzdeki bu tür kurumların uygulamalarına bakıldığında, büyük saygınlıkları yanında, şu iki özellikleriyle öne çıkmaktadırlar: Birinci olarak, akademiler özerk kurumlardır. Bu bağlamda yönetimlerin açık müdahalelerine karşı kendilerini koruyacak yapılarla donatılmışlardır. İkinci olarak üst düzeyde eğitim vermenin yanında, evrensel nitelikte bilimsel bilginin yaratılması ve geliştirilmesi konusunda yetkin kurumlardır. Bu özellikleri taşıyan ve sürdüren akademiler günümüzde dünya çapında saygınlık uyandırmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin yeni sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yuvarlak Masa: Akademinin Sorunları

    Bu sohbetimizde, akademiyi, akademinin sorunlarını üniversitelerde çalışanlar gözüyle ele almaya çalıştık. Derginin hazırlanmasında emek veren hocalarımız yanında, pandemi nedeniyle online olarak gerçekleştirdiğimiz yuvarlak masa söyleşimizde görüşlerini bizlerle paylaşmayı kabul eden Barkın Asal, Cemil Ozansü, Cemile Turgut ve Şeyma Sağdıç hocalarımıza çok teşekkür ederiz.

     

     

     

    Hande Heper: Herkese öncelikle katılımları için teşekkür etmek istiyoruz. Bugün elimizden geldiği kadarıyla akademide çalışma yürütenler olarak, akademinin sorunlarını ele almaya çalışacağız. İsterseniz öncelikle akademide çalışma koşullarına ilişkin sorunların tespitiyle başlayalım. Cemil hocam ilk sözü size vermek isterim.

    Cemil Ozansü: Akademide çalışma koşulları denildiğinde hâlâ (hukukçular içinde Barkın ile bana) bize soru yöneltilmesinin sebebi 2008-2009 yıllarında verdiğimiz mücadele, yani şu bilindik (50/d karşıtı) eylemlerdi. O zaman, o koşullarda başarılı olabilmiştik, en azından saldırıyı veya daha düzgün bir ifadeyle üniversiter yıkımı bir nebze durdurabilmiştik. 50/d eylemleri sadece başarılı bir savunma değildi, bazı kazanımlar dahi elde edilebilmişti. O zaman için sorunun kaynağı da şuydu: Daha 2008’de fırsat bulmuşken, üniversitelerden sol ve cumhuriyetçi geleneği tamamen temizlemek, kürsülerde köleleştirmeyi arttırmak istiyorlardı. Olamadı. Ancak bu kazanımlarımızın tamamına yakını 2016’nın uzun OHAL’inde tırpanlandı. Hatta sonunda o asistan hareketinin tüm öncüleri de “tırpanlandı”, KHK’landı.

    Barkın ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden uzaklaştırılmamızın üzerinden beşbuçukyılgeçti.Bunedenlegündelikçalışma hayatının sorunlarını bugün için dışardan gözleyebiliyoruz. İlk tespit olarak şunu ortaya koyabilirim: Vakıf üniversiteleri sistem içinde onların varlığından beklediğimiz tehlikeli sonuçları ortaya çıkardılar. Vakıf üniversitesi devlet üniversitesi ayrımı silikleşti, çalışanlar bakımından sistem, asgari müşterekte herkesi buluşturdu. Yani en geri noktada birleştik. Oysa devlet üniversitelerinin avantajı, burada örgütlenmenin daha kolay gerçekleşmesiydi, sendikalaşma vs. imkanları daha fazlaydı. Bugün için bu alanlarda epey bir gerileme söz konusu.

    Özgür bir akademisyenlik için, devletten ve sermayeden bağımsız faaliyet gösterebilmek gerekir. Bunun birincil şartı, akademisyenin mali güvencelerinin sağlanmasıdır. İş güvencesinin bulunduğu koşullarda kamuda çalışmak görece bir biçimde en yüksek garantileri temin edebilir. Bu koşulların yeniden ihya edilmesi gerekir. Proje asistanlığı veya burs temin edilerek yapılan araştırmacılık, sermayeye veya devletlere çok daha yüksek bir tâbi oluşu inşa etmeye yarıyor. İş güvencesinin bulunmadığı koşullarda “parayı verenin düdüğü çalması” mümkün hale geliyor. Akademik araştırmaların inceleme merceği, finansörün istediği mecralara ve istediği içeriğe yöneliyor. Bu durum sadece sosyal bilimlerde değil, fen bilimleri sahalarında bile gözlemleniyor. Bu kıskaç parçalanmaksızın gerçek bir üniversitenin inşa edilebilmesi mümkün değildir. Hatta bu durum böyle devam ederse (ki öyle gözüküyor) evrensel bir kurum olarak üniversitenin dünya ölçeğinde tarihten silinmeye başladığını da söyleyebiliriz. İşte, “ütopyasızlık çağının” pratik sonucu.

    Şeyma Sağdıç: Kendi adıma akademideki sorunları şöyle ayırmamız gerekir diye düşünüyorum: Akademik çalışmalardan kaynaklanan sorunlar ve iş yaşamı, üniversitede çalıştığımız yerlere dair sorunlar. Çalışma yaşamına ilişkin sorunların en büyük kaynağı bana göre görev tanımlarımız. Özellikle de asistanlar bakımından görev tanımımızın anlaşılmaması ya da net olmaması en büyük sorun.

    Özellikle benim gibi taşra üniversitelerinde çalışanlar açısından bu durum büyük bir sorun yaratıyor. Çünkü taşra üniversitelerinde akademik kültür, eksikli halde olsa bile bulunmuyor. Dolayısıyla araştırma görevlisinin ne yapıp yapamayacağına ilişkin olan büyük bilgisizlik ve bu bilgisizliğin kötü niyetle birleşmesi durumu, büyük bir sorun yığınına dönüştürebiliyor.

    İkinci ise, idari ve akademik çalışmanın çatışması. Neoliberal politikaların bir etkisi olan güvencesizliği de hemen ardına ekleyebiliriz. Bu sorun vakıf üniversitelerinde daha da büyük çünkü, iş sözleşmesiyle mi yoksa idari bir sözleşmeyle mi çalıştıkları hala netleşmemiş durumda. Devlet üniversitelerinde de benzer bir durum var, çünkü çok farklı kadro kategorileri var ve bunlar arasında güvencesiz kadrolar da bulunuyor. Güvencesizliğin getirdiği bir rekabet ortamı var. 50/d’li bir araştırma görevlisi 33/a’lı bir çalışma arkadaşıyla rekabet içerisinde. Bu durum da işyeri barışını çok olumsuz etkiliyor ve çalışma yerlerimizi, akademik etikten uzaklaşılan bir çalışma ortamına dönüşüyor.

    Cemile Turgut: Şeyma konuşurken not aldım, aklıma başka gelen hususlar da oldu ancak özellikle vakıf üniversitelerinde iş tanımının olmaması gerçekten problem. İş bölümünün olmadığı bir ortamda, bir kişiye iş veriliyor, o kişi işi iyi yaptığında süreklilik arz edecek şekilde üzerine kalıyor. Hatta diğer işler de o kişiye verilmeye başlanıyor ve iyi iş yapan adeta cezalandırılmış oluyor. Dolayısıyla bu durum hem adaletsizlik yaratıyor, hem motivasyonu düşürüyor.

    Bir diğer sorun da katı mesai saatleri. Örneğin kimi üniversiteler sabah 9, akşam 17 üniversitede olmayı zorunlu kılıyor, kart basılarak üniversiteye giriş-çıkış yapılıyor. İdare de ay sonunda giriş- çıkış saatlerine bakıp akademisyenleri “kart bastın/ basmadın, geldin/ gelmedin” baskılarına maruz bırakıyor. Kaldı ki bu uygulamalar mesleki verimliliği de olumsuz etkiliyor.

    Şeyma Sağdıç: Sadece vakıf üniversitelerinde olmuyor. Devlet üniversitelerinde de mesai uygulamasından kaynaklı mobbinge varan baskılar var, bu konuyla ilgili soruşturmalar açılıyor.

    Hande Heper: Ben hep, vakıf üniversitelerinde özel şirket mantığından dolayı, akademisyene “işçi” olarak davranılıyor diye düşünüyordum. Örneğin hatırlarsanız geçen günlerde bir vakıf üniversitesinde çalışan akademisyenler, bu konuda açıklama yaptılar. Ancak devlet üniversitesinde de iş saatleriyle ilgili sorunların bu boyuta geldiğini düşünmemiştim.

    Şeyma Sağdıç: Ne yazık ki artık devlet üniversiteleri de vakıf üniversitelerini aratmıyor. Özellikle performans değerlendirmesi üzerinden çok büyük bir baskı var. Hatta ben artık diyorum ki, vakıf üniversitesinde çalışayım; en azından yerimi, sınıfımı bilirim, ona göre haklarım için mücadele ederim. Çünkü devlet üniversitelerinde idarecilerin çok keyfi uygulamalarıyla karşılaşabiliyorsunuz.

    Gökçe Çataloluk: Ya, aslında herkes farkında, Cemil de söyledi. Devlet-vakıf ayrımı zaten artık bitti gibi. Çünkü vakıf üniversiteleri, devlet üniversitelerini neoliberalleştirmenin yolu olarak, modeli olarak kullanıldı. Artık devlet üniversitesi denen kurum da kamu kurumu/ kamu üniversitesi gibi işlemiyor. Sertifika programları, kurslar, webinarlar vs. ile kısmen özelleşti. Sonra mesela vakıfta performans sistemini denediler, şimdi devlet üniversitesinde uygulamaya başladılar. Eskisi gibi bir durum yok. Devlet üniversitelerindeki 50/d mücadelesinden sonra, o iş bitti; ayrım neredeyse yok oldu. Bir tek işte memurluktan kaynaklanan güvenceler var.

    Ahmet Mert Duygun: Evet, dediğiniz gibi devlet üniversitelerinde vakıf üniversitesindekilerle aynı uygulamaları görebiliyoruz. Örneğin devlet üniversitesinde de çalışma saatlerine riayet edilmesi, kart basılması, sadece bir gün okula gelinmemesine izin verileceğine ilişkin açıklamalar yapılıyor. Hatta bu kamuoyuna da yansıyan bir olayda gördüğümüz üzere sadece araştırma görevlilerine yönelik bu durum resmi yazıyla bildirilebiliyor. Burada çalışan akademisyenlerin tepkileri ölçülüyor, eğer çok tepki gelirse hemen geri çekilebiliyor, şimdilik.

    Aslında biliyorsunuz, geçen sene pandemi döneminde, vakıf üniversitesindeki akademisyenlerin ücretleriyle devlet üniversitesindeki akademisyenlerin maaşlarının eşitlenmesinin de içinde olduğu bir kanun çıktı. Herkes bu konuya odaklandı, ancak o kanunda bir başka hüküm de disiplin hükümleriyle ilgiliydi. Şu anki 2547 Sayılı Kanun’daki disiplin hükümlerine göre 20 gün üniversiteye gitmemek, kamu görevinden çıkarma nedeni. Bir de 9 günden fazla gelmemek disiplin cezası, 1 günden fazla gelmemek kınama cezası ile cezalandırılıyor. Aslında o hükümler 657 sayılı Kanunda vardı ve öğretim elemanlarına ilişkin hükümler de bu kanuna atıf veriyordu ancak Anayasa Mahkemesi bu atfı iptal etti ve dedi ki ‘Akademisyenlerin çalışma koşulları ve mesai şartları tamamen memurlardan farklı oldukları için bu hükümleri onlara uygulayamazsınız.’ Kanun koyucu çözüm olarak bu hükümleri “kopyala yapıştır” ile bahsettiğim kanuna koydu ve iptal davası açmaya yetkili olan yegane siyasal parti anamuhalefet partisi de bu hükümlere dava açmayı unuttuğu için, bu hükümler yürürlüğe girmiş oldu.

    Gökçe Çataloluk: Haberi çıktı, vakıf üniversiteleri maaş denkleştirmesi konusunun kaldırılması için fazlasıyla devlete bastırıyormuş. Doğruysa, bu üniversite sınavının barajının düşürülmesi de onlara bir taviz olarak verilmiş. Okuduğum kadarıyla bir üniversite “sahibi”, burslu öğrenci sayısını azaltın, barajı kaldırın, biz de çalışanları işçi statüsüne indirelim yoksa rekabet koşullarımız ortadan kalkacak minvalinde konuşmuş.

    Hande Heper: Gerçekten burası belirsiz, şu an idari mahkemeler yetkilidir deniyor ama Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Başkanının yazdığı makalede, bunun bir iş sözleşmesi olduğu, kamu kurumu niteliğinde işverenlerin yapmış olduğu her sözleşmenin idari nitelikte olmadığı, iş sözleşmesi de yapabilecekleri, dolayısıyla vakıf üniversitesinin çalışanlarla yaptığı sözleşmelerin iş sözleşmesi olarak kabul edilebilmesi ve yetkili mahkemelerin de bu nedenle iş mahkemeleri olması gerektiği görüşleri belirtildi. Dolayısıyla, buradaki belirsizlik devam ediyor, süreç tam terse dönebilir, oraya zorlanabilir.

    Gökçe Çataloluk: Sanırım süreç aslında özel üniversiteye doğru zorlanıyor.

    Ahmet Mert Duygun: Sanki Gökhan Çetinsaya YÖK başkanıyken, onun döneminde bir kanun teklifi hazırlanmıştı. Orada üniversiteler devlet üniversitesi – vakıf üniversitesi- özel üniversite olarak üçe ayrılıyordu.

    Hande Heper: Böyle bir kanun çıksa AYM ne der acaba günümüzde? 70’lerde özel üniversiteleri kapama gerekçeleri rafa mı kalktı, kadükleşti mi acaba?

    Barkın Asal: Sözü geçen kanun teklifi 2012 yılı sonlarına doğru Yükseköğretim Kurulu tarafından hazırlanmıştı. 2013’ün başında ise üniversitelerde farklı farklı YÖK üyeleri tarafından, sanki bir meta imişcesine tanıtımı yapılıyordu. Biz de o sırada mensup olduğumuz üniversiteye gelen YÖK üyelerini uyardık: Taslak birçok hükmünde aleni biçimde Anayasaya aykırılıklar içeriyordu. Bunlardan biri de kamu ve vakıf üniversiteleri haricinde, özel üniversiteleri düzenlemiş olmasıydı. Yürütme erkinin içinde olan idare hukukunda niteliği tartışmalı bir kamu kurulunun mevcut Anayasa sanki yokmuş gibi düzenleme taslağı hazırlaması üzerine, gerektiği takdirde suç duyurusunda bulunacağımızı söylemiştik. Neyse bu başka bir konu… Ama eğer bununla ilgili bir Anayasa değişikliği olursa, mevcut vakıf üniversitelerinin çoğu da imkân tanınması halinde statülerini değiştirerek özel üniversite olurlar. Biliyorsunuz Anayasanın 130. Maddesine göre vakıf üniversiteleri kâr amacı güdemezler; ancak mevcut durumda birçok vakıf üniversitesinin kar eden birer işletme niteliğinde olduğu yadsınamaz. Bu noktada karın dışarı aktarılmasının çok çeşitli yan yollarla sağlandığı biliniyor. Ancak özel üniversite statüsü bu yan yollardan kurtulunmasını sağlayacaktır.

    Ahmet Mert Duygun: Genelde bu işler dediğiniz gibi, mütevelli heyeti üyelerinin sahibi ya da ortağı olduğu şirketlere veriliyor.

    Şeyma Sağdıç: Hatta çalışanların ya da üniversitenin çalıştığı şirketlerin, mütevellideki üyelerin memleketlerinden olduğunu da görebiliyoruz.

    Barkın Asal: Ancak bu sadece vakıf üniversitelerine özgü değil; kimi devlet üniversitelerine de bakıldığında özellikle belirli fakültelerdeki idari personelin çoğunun hemşeri ve hatta akraba oluşuna şahit olunabiliyor.

    Hande Heper: Cemile hocam konu konuyu açtı, sözünüzü kesmiş olduk. Tekrar size sözü vereyim.

    Cemile Turgut: İş bölümü vs. meselelerinin bir şekilde üstesinden gelinir elbet ancak bazı korkuların, suskunlukların ve dayanışma eksikliğinin üstesinden nasıl geleceğiz, onu bilmiyorum açıkçası. Çünkü benim kendi deneyimimden gördüğüm, herkes ciddi anlamda korkuyor. Tabii ki işten atılma, fişlenme, iftira korkusuyla bu çekingenlik normal fakat yine de dayanışmadan bu kadar korkmak, sürekli duymadım, görmedim demek… Üniversiteler özerkliklerini, akademisyenler de özgürlüklerini yeniden kazanmalı. Bu konuda ne yapılabilir gerçekten bilmiyorum, belki de bunun üzerine konuşmalıyız biraz.

    Not aldığım şeylerden bir diğeri ise fikir hırsızlığı. “Aa bu konu çok güzelmiş birlikte yazalım” deyip, sonra makalenin tek yazarlı olarak yayımlandığı da görülüyor. Bizzat yaşadım bunu.

    Hande Heper: Mert hocam, sen vakıf üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştın şimdi de devlet üniversitesinde doktor öğretim üyesi olarak çalışıyorsun. İkisini de görmüş biri olarak düşüncelerini öğrenmek isteriz.

    Ahmet Mert Duygun: Öncelikle Gökçe hocanın tespitinin çok doğru olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Vakıf üniversitelerinin, devlet üniversitelerinin insicamını bozduğu tespiti. Yani işte akademik başarının mutlaka proje ile ölçülmesi. Birçok şeyin performansa, projeciliğe göre belirlenmesi, sorunlardan bir tanesi bu. Öğretim elemanının başarısının, tamamen yaptığı proje, elde ettiği ve üniversiteye sağladığı gelir üzerinden değerlendirilmesi. İkisinde de öğretim elemanı yaptığı işin asıl “niteliği” ve bilimsel özgünlüğü açısından değerlendirilmiyor; vakıf üniversitesindeki öğretim elemanından bir işçi, devlet üniversitesindeki öğretim elemanından bir memur olmasının beklenmesi durumu söz konusu. Yani her koşulda, bunun sui generis (kendine özgü bir iş) olduğu algısı iki yerde de yok. Aradaki fark ise, vakıf üniversitesindeki mesele kar iken, devlet üniversitelerin de bunun pek gözükmemesi. Tabii orada da başka tür kaygılar gündeme geliyor. Bunun haricinde, iki üniversite arasında farklılıktan çok benzerliklerin olduğunu düşünüyorum.

    Akasya Kansu: Ben de neoliberal politikalara dikkat çekmek isterim. Özellikle neoliberal politikaların akademiyi bir yere hapsetme meselesine. Bu politikalara göre, böyle çalışılması gereken ve tavsiye edilen konular var. Onların dışına çıkamıyorsun ya da çıkmaya çalışan kişilere karşı da şüpheyle yaklaşıyorlar. Örneğin yapay zekâ çok revaçta, kongrelerde ya da yayınlarda hep o konunun çalışılmasına yönelik bir sınırlama getirilebiliyor. O alana akademisyen hapsediliyor ve bu, aslında akademisyenin akademik özgürlüğüne doğrudan müdahaledir. Bu durum akademisyeni; tezinin, makalesinin konusuna kadar sınırlıyor.

    Bunun dışında örgütsüzlük meselesi de çok önemli. Çünkü değişik biçimlerde narsistik kişilik bozuklukları olan insanlarla karşılaşıyoruz. Ve aslında bu kişilerin böyle olmasının nedeni sistemin kendisi. Örgütsüz olduğumuz için, kişiler değişse de baskı oluşturan o mekanizmadan, mantıktan, sistemden kaçamıyoruz.

    Hande Heper: Peki akademideki iş yoğunluğu konusunda ne dersiniz? Akasya hocam?

    Akasya Kansu: Ucuz emek. Özellikle yeni bir doktor öğretim üyesiyseniz, kendi anabilim dalı dersleriniz dışında da başka başka dersleri size verdirebiliyorlar. Zaten doktor öğretim üyeleri özellikle vakıf üniversitelerinde her kilidi açan anahtar gibi. Bütün idari işleri ve ders yükünü taşıyanlar onlar. Ders veren de biziz, afiş asan da. Aslında işte bu tam da görev/iş tanımının belirsizliğine geliyor: ne ders olsa verir, poster de asar, etkinlik yapar vs.

    Ahmet Mert Duygun: Ders saatlerimiz yıllara göre değişkenlik gösteriyor. Pandemide özellikle online eğitim ile ders saatimiz çok arttı ama şu an yüz yüze eğitime geçiş ile daha makul. Özellikle kamu üniversitelerinde iş yükünü arttıran ciddi bir lisansüstü programlar- ki burada da piyasaya hizmet eden programlar var- açma eğilimi var. Sağlık hukuku, spor hukuku, imar hukuku vb. programlar gibi çok az sayıda uzmanın- eğitmenin- olduğu programlar son yıllarda birçok devlet üniversitesinde açılmış durumda. Ancak dediğim gibi bu konularda yetişmiş kişi oldukça az. Bu da kişilerin uzman olmadıkları alanlarda ders anlatıyor olmaları sorununu ortaya çıkarıyor.

    Tabii çuvaldızı sadece idareye batırmayalım. Çoğu akademisyende de “kitabı olan her şeyi anlatırım”, “her dersi verebilirim” tutumu var. Yani vakıf üniversitelerindeki durumu eleştiren ne ders olsa veririz” başlıklı bir kitap var ya, aslında gerçekten birçok akademisyen ne ders olsa verebileceklerini düşünüyorlar. Esas daha da kötüsü, onlar her dersi verebileceklerini söylerken, sen veremem dersen, sen kötü duruma düşüyorsun.

    Bir de öğretim elemanı çok az olan hukuk fakülteleri var, böyle fakültelerde öğretim üyelerinin çok fazla ders vermek zorunda olduklarını görüyorum. Cemile Turgut: Çok haklısınız hocam. Bir de şu var. Belirttiğiniz gibi az sayıda öğretim elemanı çalıştıran devlet üniversitelerinin çok ağır atanma kriterleri olduğunu görüyoruz. Örneğin, asgari 4 adet uluslararası sempozyumda tam metin tebliğ sunmak, 4 adet uluslararası indeksli dergide makale yayımlamak gibi…

    Şeyma Sağdıç: Sanırım hocam, istedikleri kişilere o kriterleri uygulamıyorlar.

    Ahmet Mert Duygun: Kesinlikle, kuralların istenildiğinde birçok üniversitede esnetilebildiğini görüyoruz. Eğer çemberin dışındaysan ve istenmiyorsan hiçbir şey yapamıyorsun.

    Şeyma Sağdıç: Gerçekten de vakıf- devlet arasındaki fark azaldı. Örneğin devlet üniversitelerinde de bilgisayar vb. araçları vermiyorlar. Talep edildiğinde de proje yapın, kazandığınız fonla alın deniyor. Para veren kuruluşlara proje yazma hedefiyle hareket ediliyor. Böylece döner sermayeye daha fazla para aktarılması amaçlanıyor. Yine arabuluculuk, uzlaştırma gibi eğitimler vererek, oradan para kazanmak isteniyor. Lisans dersleri ve diğer akademik çalışmalar önemsiz hale geldi. Yönetici olarak bu arabuluculuk, uzlaştırma eğitimlerini verecek hocalar bulabiliyorsan, performansı yüksek ve takdir edilen bir yönetici olarak kabul ediliyorsun. Fakültelerin yönetimi genelde bu algıyla hareket ediyor.

    Devlet üniversitelerinde söz konusu performansla bağlantılı olarak, tezli/ tezsiz yüksek lisans ve doktora programlarının açılması önemli hale geldi. Bu da benim gördüğüm kadarıyla yeni doktor öğretim üyesi olmuş hocaların ders yüklerini aşırı arttırıyor. Bu hocalar kendi çalışma alanlarından çok farklı anabilim dallarından dersler vermek zorunda kalıyor. Ve maalesef Mert hocanın da dediği gibi, bu hocalardan bazıları için sorun değil, çünkü onlar için verdikleri dersler ek ders ücreti kaynağı. Öte yandan çeşitli dersler vermenin özgeçmişte yer alması bir değişim değerine sahip olduğu için, farklı çalışma alanlarına ilişkin dersler vermek sorun teşkil etmiyor. Ama baktığınızda, hiçbir akademik çalışma yapabilecek zamanı yok.

    Yani Devlet üniversitelerindeki durum, Vakıf üniversitesini aratmayacak seviyeye gelmiş halde.

    Ahmet Mert Duygun: Burada aslında YÖK’e değinmek lazım. YÖK nasıl bunlara izin veriyor? Bu kadar fazla yüksek lisans-doktora programları nasıl açılıyor bilemiyorum. Denetimler neden yapılmıyor? Nicelik/ nitelik meselesinde nitelik, aslında yukarıdan bozuluyor. İdare açısından ise bu lisansüstü programlarda ya da arabuluculuk eğitimi gibi programlarda ders verenler daha kıymetli oluyor, lisans dersini vermenizin ise hiçbir önemi bulunmuyor.

    Hande Heper: Aslında bu sanayi-üniversite işbirliği kapsamında yapılan teknokentler, projeler, sertifika programları ile gelinen noktada, artık sizin ne kadar iyi bir akademisyen olduğunuz, yetiştirdiğiniz öğrencilerle veya üretimlerinizin içeriğiyle değil, ne kadar fazla gelir getirdiğinizle bağlantılı. Akademide nitelik azalırken, buna karşı çıkması gereken akademisyenlerin birçoğu da bundan memnun.

    Gökçe Çataloluk: Tablo çok kötü. O memnuniyet, bahsedilen rekabetler, hırsızlıklar, ayak kaydırmalar, bütünlüklü bir bozulmanın emareleri. Kişilik, karakter aşınması denilen şey bu ve zaten üniversitenin dışarıdaki sistemden bağımsız olacağı düşünülemeyeceğine göre sistemik bir mesele. Daha da kötüye gidecek çünkü belki uçuk gelecek ama…

    Bir de belki uçuk gelecek ama, devlet üniversitelerinde kalıcı kadrolar tamamen ortadan kalkabilir. Kadrolar ortadan kalktığında yani teknik olarak ne denir bilmiyorum ama, kişilere diyecekler ki takımını, projeni al, paranı bul gel. Gidilen, Almanya’daki gibi bir nokta. Daha pespayesi olacak tabii.

    Mehmet Cemil Ozansü: Avrupa üniversitelerinde de durum çok fena. Sosyal bilimlerde tam bir değerler diktası hâkim, bunların dışına çıkan hiçbir çalışma finanse edilmiyor. Projeciliğin sonucu bu tabii.

    Akasya Kansu: Ancak bu projeler nicel-nitel çalışmalar için genelde veriliyor. Hukuk tarihi, genel kamu, hukuk felsefesi çalışan insanlar nasıl bu projelere başvurup, idarenin istediği o performansı sağlayabilecekler ki?

    Gökçe Çataloluk: İşte tam da bu nedenle, bazı bölümler bazı temel dersler ortadan kalkacak ya da uzaktan eğitime geçecek.

    Ahmet Mert Duygun: Aslında uzaktan eğitimin etkisinin de konuşulması gerekiyor. Yüksek lisans ve doktora programlarının çoğu şu anda uzaktan eğitim ile yapılıyor. Çünkü aslında ülkenin farklı yerlerinden bu programlara başvuruyorlar. Ancak çevrimiçi eğitim yüksek lisans, doktoranın gerektirdiği o tartışma ortamını kaldırıyor, niteliğini yok ediyor. İlginç olan yine aynı esnekliği burada da görüyor olmamız. YÖK kararına göre dersin %40’ı veya total derslerin %40’ı uzaktan eğitim ile yapılabiliyor iken, yüksek lisans ve doktoraların neredeyse hepsi uzaktan eğitimle gerçekleşiyor. Bu durum özellikle birçok vakıf üniversitesinin de şu an işine geliyor.

    Barkın Asal: 2547 sayılı Kanunun 44. maddesindeki uzaktan eğitim düzenlemesi çok kötü. Üstelik buna ilişkin Yükseköğretim Kurulu tarafından çıkarılmış usul ve esaslar da uygulamayı çok genişletebilecek yönde. Buradaki en büyük açmaz, bizlerin, örgün eğitimden daha çok, yüz yüzeliği anlıyor olmamız. Halbuki bu ilgili kanun, öğrencilerin devam etme zorunluluklarına göre tanımlanmış, bu da uzaktan eğitimle de halledilebilecek bir şey.

    Daha önceden bahsettiğim 2012 yılında YÖK tarafından hazırlanmış taslağın birçok hükmü şu anda 2547 sayılı Kanun’a işlendi. Patent ofisleri, akreditasyon meselesi vs. Uzaktan eğitim de bunlardan bir tanesiydi; diğerlerinden tek farkı daha önce kanunlaşmış olmasıdır. Üniversitelerin açıktan- uzaktan eğitim meselesine bakışı ise genelde kendine mali kaynak yaratmayla alakalı. Örneğin en basitlerinden biri, üniversite mekânından ve bunun getireceği mali yüklerden kurtulmakla alakalı: Giderleri kısarsanız, başka alanlara kaynak aktarabilirsiniz.

    Makale meselesi, öğrenci değerlendirmeleri vs. de aslında öğretim elemanlarının performansını değerlendirmekle alakalı. Bunlar aslında şeffaflık, hesap verebilirlik ile rekabet ve kalite başlıklarının üniversiteye nasıl sirayet ettiğinin göstergesidir. Normalde taraftar olunabilecek hayat boyu eğitim, üniversite- sanayi işbirliği bağlamında farklı bir içerik alıyor.

    Cemile Turgut: Hazır bir araya gelmişken, sormak istiyorum. Podcast kayıtları, bülten yazıları vb. şeylerin yapılması konusunda ne düşünürsünüz? Bunlar bir yerde faydalıdır mutlaka ancak son zamanlarda sürekli farklı bir şey üretme tedirginliği ve baskısı var gibi geliyor bana.

    Gökçe Çataloluk: Yönetim size baskı uygulamasa teşvik ediyor dahi olsa, aslında sizin akademik üretiminize müdahale ediyor demektir. Bunu tatlı tatlı yapıyor olması, rızanızı bu şekilde oluşturuyor olması müdahale etmediği anlamına gelmez. Bir anlamda, hangi formda hangi sıklıkta hangi müşteriye hitap eder şekilde üreteceğinizi üniversite belirliyor. Bence bu zaten tanıtım, kariyer günleriyle başladı, bunu Ali Murat Hocaların kitabına yazmıştım. Podcast kendinde kötü bir şey değil, ben seviyorum. Ama bilginin haplaştırılması anlamına da gelebilir. O durumda bir ticaret faaliyetidir, size yaptırtılıyorsa “ek iş”tir.

    Hande Heper: Üniversiteler aslında bu meseleyi maliyeti olmayan reklam olarak görüyorlar. Eskiden gazeteye, billboardlara ilan veriliyordu. Şimdi ise maliyetsiz ve herkese ulaşabildikleri bir tanıtım olanağı.

    Ahmet Mert Duygun: Ben Cemile hocamın başlattığı yerden devam edeyim. Ne yazık ki şu anda bilim insanın kısa zamanda ve çok üretmesi kabul edilmiş durumda. Normalde nedir, bir makale yazacaksınız, bu birkaç aylık bir süreçtir. Araştırma yapacaksınız, bilgilerinizi olgunlaştıracaksınız, belki vardığınız sonuç başta beklediğiniz olmayacak ve belki de makaleyi yazamayacaksınız. Ama kısa yazalım, Webinar yapalım, blog yazalım meselesi bunun aksi bir duruma eğilimi işaret ediyor. Hatta her üretilen şeyin, halkın anlayacağı dilden yazılması gerekliymiş görüşü hakim olmaya başladı. Elbette bu yapılabilir, yapılmalı da ancak her üretim için bunun yapılması, karmaşık teknik konuların bile bu şekilde yazılmasının kabulü, blog yazılarının artmasının da bir nedeni. Hatta buna tepki olarak ABD’de sanırım Slow Science (Yavaş Akademi) diye bir akım da başladı.

    Hande Heper: Konu konuyu açtı, birçok şeyi konuştuk. Tabii o kadar fazla konu var ki hepsini konuşmaya olanak bulamadık. Yuvarlak masa söyleşimizi bitirmeden, eklemek istediğiniz konu ve görüşler var mı?

    Cemile Turgut: Bitirmeden vakıf üniversitelerindeki birkaç konuya değinmek istiyorum. En azından başlık olarak: Birincisi, öğretim elemanlarının azlığı karşısında çok öğrenci var. Bununla birlikte çoğu vakıf üniversitesi dershaneden dönüştürülmüş gibi olduğu için, çalışma ortamları oldukça sağlıksız, derslikler çok havasız. Öğrencinin veya öğretim elemanın zaman geçirebileceği, oturup dinlenebileceği, sosyalleşebileceği alanlar yok, fiziki şartlar yetersiz.

    İkincisi, fen bilimi ve sosyal bilimi ayrımının atanma, akademik çalışma ve ilerlemede yeterince dikkate alınmaması. Oysaki farklı alanda çalışan akademisyenler için, değerlendirme ilke ve kriterleri de farklı olmalı. Fen bilimlerinde sayısal verilerle çalışmak, proje yapmak haliyle olağan. Sosyal bilimlerde ‘ki özellikle hukukta’ işin doğası gereği bu çok zor. Genelde rektörlük makamındaki kişilerin de fen bilimci olması nedeniyle, bu farklılık çoğu zaman göz ardı ediliyor ve hukukçulardan da aynı kriterler bekleniyor.

    Son olarak üzerinde durmak istediğim husus; çoğu vakıf üniversitesinde öğretim elemanın azlığı ve sürekli bir sirkülasyon olması nedeniyle akademik kültürün yerleşmemesi. Özellikle araştırma görevlisi veya yeni doktor öğretim üyesi olarak konuşulabileceğiniz, danışabileceğiniz, soru sorabileceğiniz kişilerin olmaması akademik olarak da yalnız hissettirebilecek bir durum. Oysaki akademideki bu paylaşımların özellikle akademik çalışmalar açısından ne kadar kıymetli ve önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Kaldı ki, son zamanlarda çoğu vakıf üniversitesi, senelerdir kuruma emek veren araştırma görevlilerinin işten çıkartılması yönünde bir tutum sergilemekte. Buradaki adaletsizlik bir yana, bu tutum bile tek başına üniversitede akademik kültürün oluşumda engel.

    Ahmet Mert Duygun: Ben de vakıf üniversitelerdeki sendikalaşma problemine vurgu yapmak isterim. 2017 senesinde vakıf üniversitesi personeli olarak üye olmak istediğimizde Eğitim- Sen bunun mümkün olmadığını söyleyerek bizleri reddediyor, vakıf üniversitesi personelinin kamu emekçisi olduğunu reddediyordu. Dolayısıyla, maruz kaldığın sorunlar karşısında yalnız kalıyorsun. Ayrıca piyasalaşmaya örnek olarak ders müfredatlarını da vermek istiyorum. Piyasa uygun şekilde hazırlanan müfredatlar ve yüzde 50-60 oranında derslerin avukatlara verdirildiği vakıf üniversiteleri bulunuyor.

    Hande Heper: Son soru: Gelecek çok mu karanlık, sorunlar karşısında ne yapabiliriz?

    Barkın Asal: Genelde toplum olarak algımız yaşanan sorunların çoğunun bize özgü olduğu yönünde. Ancak durum bunun tam tersi: Dünyada da işler iyi gitmiyor. Üniversiteler bir kül halinde sadece mesleki eğitim verir duruma geliyor. Yazılan makalelerin, kitapların ilgili dersin öğrencileri haricinde kimselerce okunmadığı, yabancı basın yayın organlarına da yansıyor. Kısaca bilgi üretimi üniversitenin elinden kaçmış görünüyor; doğal olarak burada bir tercih sorunu ortaya çıkıyor: Ya kapitalist ilişkilerin bugün getirdiği yerde bir konum almak, ya üniversitelerin kamuyla ilişkisinin farklı bir biçimde kurulduğu bir model için uğraş vermek, ya da üniversiteden tamamıyla vazgeçmek. Bana üçüncüsü çok makul gelmiyor: En azından Kıta Avrupası’nda üniversiteler hala çok önemli kamu kaynakları ile hareket ediyorlar; bu kamusallığı başka bir araçla ikame edebilmeniz mümkün değil. Ama birincisinin de akış yönü belli olduğundan aynı ölçüde işe yaramaz gözüküyor. Bu durumda da sadece üniversitede kamusallığın gerilemesinin tarifçisi olunabilir.

    Cemil Ozansü: Üniversite devri kapanmış olabilir. Aydınlanma çağında da böyle değil miydi? Üniversiteler krallığın hizmetkarlarıyla dolmuştu ve geleceğe dair bir şey üretemiyorlardı. Hangi ansiklopedist üniversitedeydi ki? Bugün de buna benzer bir durumdayız.

    Gökçe Çataloluk: Üniversitenin ilk anlamıyla ilgili kısmı kötüye gidiyor. İkinci anlamına yoğunlaşmak gerekecek. İdeolojik biçimlendirme fonksiyonuna, yani biraz daha meşakkatli bir biçimde öğrenciyi dönüştürmek gerekecek. Üniversitenin bu özgürleştirici fonksiyonunu da kaybetmişiz gibi gözüküyor ama akademik çıkmazdan çıkmak, diğerinden çıkmaktan çok daha zor görünüyor bana . Çünkü onu sermaye biçimlendiriyor. Bizim daha rahat yürüyebileceğimiz yolun üniversitenin politik anlamıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. O açıdan öğrenciye güveniyorum sadece, pedagojiye. Yani evet umutsuzum; akademik sorunun çözülebileceğini açıkçası düşünmüyorum ama üniversite ikinci fonksiyonunu hala görebilir.

    Hande Heper: Gökçe hocam, senin dediklerini yapabilmemiz için de sanki önce biz akademisyenlerin bir donkişotluk ötesinde kendini güvence altında hissediyor olmaları lazım. Çalışma şartları açısından bu anlamıyla örgütlenmenin tek seçenek olduğunu düşünüyorum. İnsanlar eskiden hiçbir şeye karışmazsam, kendi işime bakarsam, böyle devam ederim diye düşünüyorlardı. Ancak neoliberal etkilerin getirdiği güvencesizlik, devlet üniversitelerinde çalışanların bile, hiçbir şey yapmasalar da çalışmaya devam edemeyeceklerini gösterdi. Bu nedenle, kolay olacağını düşünmemekle birlikte, bunu yapmamız gerekiyor. Bu konuda olumsuz örnekler yerine olumlu örnekleri öne çıkarmalı ve büyütmeliyiz. Aksi durumda, sanıyorum karamsarlığa düşmemek mümkün değil.page50image45950928

  • Söyleşi: Öğrenci Gözünden Üniversiteye Bakış

    KHK’larla uzaklaştırılan akademisyenler, intihalciler, kayyumlar, millet bahçeleri… Son yıllarda akademinin dönüşümü ile en nitelikli üniversitelerin bile eğitim kalitesi düşerken; öğrenciler, günden güne sınıflardan, bilimden ve aydınlanmadan itinayla uzaklaştırıldı. Üniversiteye hâkim anlayış, bilimsel üretim çabası olmaktan çıkarak piyasa ihtiyaçlarının karşılanması oldu. Bu uğurda öğrencilerin gençliği ve geleceğinin akıbeti ise büyük bir belirsizlik.

    Dönüşen üniversiteye öğrencilerin gözünden bakarak, beklenti, deneyim ve çözüm önerileri üzerine konuştuk. Söyleşimize katkıları için Merve Koç, İrem Nur Yıldırım ve Dilan Kara’ya teşekkür ederiz.

     

    Lisans eğitiminize başlamadan önce üniversiteye, bölümünüze ve tabii ki geleceğe dair düşünceleriniz nelerdi? Üniversiteye geldikten sonra bu düşüncelerinizin ne kadarı gerçekleşti?

    Merve Koç (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi-Hukuk): İstanbul Üniversitesi’ni ve hukuk bölümünü seçmemde üniversitenin köklü tarihi, geleneği, mücadele pratiklerinin belirleyici sebepler olduğunu söyleyebilirim. Kampüs yaşantısı, öğrencilerin memleket meselelerini konuşup tartışmaya elverişli özgür düşünce ortamında eğitim alabilmesi gibi heveslerle seçtiğim okulumun beni birçok noktada hayal kırıklığına uğrattığını üzülerek söylemeliyim. Bugünlerde üniversitelerin piyasaların ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılmasıyla birlikte akademinin ticarethanelere dönüştüğü, kampüslerin ve üniversitelerin bölündüğü, uzun süre bitmeyen inşaatlar/tadilatlar ile öğrencilerin okul ve sınıf olanaklarından yeterince yararlanamadığı ve kopuk bir iletişimle üniversite hayatını geçirdiği bir dönemden geçiyoruz. Bu anlamda bugün ve gelecek yıllarda biz gençler üzerine daha fazla sorumluluk düşüyor.

    İrem Nur Yıldırım (Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Bilgisayar Mühendisliği): Yoğun çalıştığım, önceliklerimi bir kenara atıp, kendimi lise müfredatını yalayıp yutmaya odakladığım koca bir sene sonrasında bölümüme yerleştim. Anne-baba mesleği değilse herhangi bir meslek-bölüm hakkında lise son sınıf öğrencisinin tam bir fikre sahip olması zor oluyor. Elinizde Youtube videoları ve üniversite tecrübesi olan birkaç yakından fazlası olmuyor. Bu nedenle biraz risk alıp, hakkında iyi şeylerin konuşulduğu fakat tam olarak bilmediğim bilgisayar mühendisliği bölümünü tercih ettim. Okula başlayalı henüz üç ay oldu. Üniversite hakkında söyleyebileceğim ilk şey, online eğitimin eğitim kalitesini her türlü düşürdüğüdür. Online eğitimde akademisyenler ders materyali dışına çıkamıyor. Mikrofonu kapalı bir hayaletler ordusuna karşı anlatılan derslerde yeni bir ek yapılmadan slaytlar ilerletiliyor. Öğrenciler ise bilgisayar karşısında tek başına dersi dinler hâlde oluyor. Bölümümdeki öğrencilerle ancak bölüm binasında bulunan çalışma odasında bir araya gelebiliyoruz.

    Üniversitemdeki öğrencilerin hepsi üniversite sınavında yüksek puanlar almış, hazırlık sürecinde çok sıkı çalışmış akıllı gençler. Bazılarının olimpiyat geçmişi de var. Çalışma azmi hepsinin ortak özelliği. Etrafınızda böyle insanların olması çok güzel bir şey fakat online eğitimde ders dinlerken olan tek başınalık sınavlarda yok. Sınavlarda yarış var. Notlara göre alım yapılan Erasmus kontenjanları ve belirli bir ortalama altına düşmeyerek bursların kesilmemesi kaygıları var. Dolayısıyla rekabet had safhada.

    Dilara Kara (Marmara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Endüstri Mühendisliği): Üniversiteleri diğer eğitim kurumlarından ayıran en önemli özelliği, üniversitelerin bir eğitim kurumu olmasının yanında bir bilim kurumu olma işlevini de barındırmasıdır. Dolayısıyla lisans eğitimine başlamadan önce bilgi üretiminin, bilimsel çalışmaların merkezinin üniversiteler olduğunu düşünmekteydim. Bunun öncelikli sebebi, fen lisesinde okumuş olmama karşın, dört senelik lise dönemimin kuran dersleriyle, koridorlarda “Kızlı erkekli durmayın!” uyarılarıyla geçmiş olmasıdır. Söz konusu dönemde benim için üniversite, lisede niteliksizleşen ve sınav odaklı yürütülerek öğrenciler arasında puan odaklı rekabet ortamına indirgenen eğitimden kurtuluşu işaret etmekteydi. Devam etmekte olduğum endüstri mühendisliği bölümü ise, matematik ve doğa bilimlerinin yanında sosyal bilimlerle de iç içe olması sebebiyle dikkatimi çekmişti. Ayrıca ekonomik krizin derinleşmesiyle genç işsizliğin her yıl artıyor oluşu, iş alanı geniş olan endüstri mühendisliğini seçmemde önemli bir etkendi.

    Üniversiteye geldiğimde karşılaştığım tablo, iktidar partisi AKP’nin neo-osmanlıcı ideolojisi doğrultusunda üniversiteleri gerici ve piyasacı müdahalelerle dönüştürme çabasına girişmiş olmasıydı. İktidarın üniversitelere yönelik müdahalelerinin başat gerekçesi, üniversitelerin AKP’lileştirilmesi, AKP’nin birer kurumu hâline getirilmesi ve nihayetinde üniversitelere kendi ideolojisini yeniden üretme görevini tayin etmesidir. Üniversiteler bir yandan sermayenin çıkarlarına uygun olarak dönüştürülmekte, diğer yandan gerici ideolojiyle dört bir taraftan çevrelenmektedir. Bu ideolojik dönüşüm üniversitelerin şirketleştirilmesi ve medreseleştirilmesi, kampüslerin ranta açılması, ilerici akademisyenlerin tasfiyesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Marmara Üniversitesi de bu çabadan payını almış, kampüsleri ranta açılmış, ilerici akademisyenleri tasfiye edilmiş, müfredatı gericileşmiş ve üniversite içerisinde gerici örgütlenmelerin önü açılmıştı.

    Üniversitelerde -ve eğitimin genelinde- gericileşmenin ve piyasalaşmanın hız kazanmasıyla birlikte üniversiteli gençliğin başat sorunu hâline gelen geleceksizlik ve işsizlik sorunu birçoğumuzu umutsuzluğa sürüklemektedir. Umutsuzluktan çıkış ise gençlere reva görülen geleceksizliği reddetmek ve mücadele etmekten geçmektedir.

    Aldığınız eğitimi ve üniversitenizin sosyal imkanlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Merve Koç (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi-Hukuk): Aldığımız eğitimin pek çok açıdan yetersiz olduğuna ben de birçok genç gibi kaniyim. Hukuk bölümünde en başarılı üniversitelerden biri olan okulumuzda dahi özgür düşünce ve bağımsız bir akademiden bahsetmek güç. Akademi, özelleştirme ve vakıf üniversitelerinin önünün açılması sonrası devlet üniversitelerindeki eğitim kalitesinin daha da düşmesiyle, nitelikli akademisyenlerin siyasi baskıyla tasfiyesi sonucu akademik tecrübe sorununun en üst düzeylerde hissedildiği bir düzleme savrulmuş vaziyette bulunuyor. Kalan akademisyenlerinse siyasi korku hâkimiyeti altında ne denli özgür bir eğitim sunabildiğini düşünebiliriz… Bu anlamda özel üniversitelerde de eğitim ticarete döküldüğü, yeterli olanaklar, teknik araçlar sağlanmadan diploma satımı amacıyla sosyal alanlardan yoksun apartman üniversitelerinin açılımıyla memlekette büyük bir eğitim sorunu hasıl olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal imkanlardan mahrum bırakılan öğrencileri gelecek, işsizlik sorunlarıyla tehdit eden bu sistemde atomize bireyselliklerin dayatıldığını ve başkasının üzerine basarak yükselme fikirlerinin özümsendiğini görüyoruz.

    İrem Nur Yıldırım (Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Bilgisayar Mühendisliği): Akademisyenler de pandemi sürecinde yeni öğretme sistemine kendilerince cevaplar vermeye çalışıyorlar. Üniversiteye başladığımızda online eğitimde nasıl bir yol izleneceği hakkında bilgilendirildik. Bazı yöntemler bizi dersten uzaklaştırdığı gibi, bazıları ders kaçırmama konusunda daha hassas davranmamızı sağladı. Bir ömre nasıl sığar, dediğimiz akademik süreçlerden geçmiş akademisyenlerin çoğu ile aynı ortamda bile bir araya gelemiyoruz. Çok kıymetli akademisyenlerimiz var ama bu değerlendirmeyi kendimizin yapabileceği imkanlara sahip değiliz.

    Pandemide sınavlar da sıkıntılı geçti. Kopya engellenemediği için sonuç, adaletsiz bir not dağılımı ve iyi çalıştığı hâlde düşük not alan öğrenciler oldu.

    Sosyal aktiviteler pandemi nedeniyle kısıtlı da olsa haftalık çalışma ve gezilerle devam ediyor. Bu buluşmalar belki de pandeminin yıktıklarından kalan son sosyal kalemiz. Öğrenciler de ister istemez bunun farkında. Evde geçen bir buçuk yılsonundaakranlarlabirlikteolmanın,ortaya beraber bir şey koymanın tadını hepimiz özledik. Dolayısıyla derslerdeki paylaşıma ket vuran online dönem sosyal aktivitelerde ters etki yaptı diyebiliriz.

    Dilara Kara (Marmara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Endüstri Mühendisliği): Bilim ve eğitimi birbirinden ayırma çabasını, kapitalist sistemin sürdürülebilmesi adına piyasa merkezli ve sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenen üniversite biçimi takip etmekte. Sadece piyasanın istediği işi bilecek, düzenin ve rejimin aydınları olarak konumlanacak mezunlar yaratma hayalleri kurulmaktadır. İsimleri tezlerindeki intihallerle anılan ve üniversitelerde AKP’nin birer temsilcisi rolüne soyunan rektörlerin, dekanların ve akademisyenlerin, çürümenin üniversitelere dayatılmasını kolaylaştıran koşulları yaratması, üniversitede verilen eğitimin bilimsellikten uzak bir noktada seyretmesine yol açmaktadır. Üniversitelerin piyasaya göre şekillenmesi ve üniversite sermaye iş birliğinin yarattığı tablodan hiç kuşkusuz en çok etkilenen bölümlerin başında mühendislik bölümleri yer almaktadır.

    AKP tarafından üniversitelere yapılan müdahalelerin gerici karakterinin olduğunu bir önceki soruda da belirtmiştim. Bu gerici saldırıların son kertede vücut bulmuş hâli külliye garabetidir. Eski Kenan Evren kışlasındainşaatıdevametmekteolanMarmara Üniversitesi Recep Tayyip Erdoğan Külliyesi’ne Mühendislik Fakültesinin taşınmasıyla şehir merkezinin dışına konumlanmış olmamız sebebiyle sosyal imkanlardan uzaklaşmış bulunmaktayız. Burada bir kez daha Marmara Üniversitesi öğrencilerinin gerici ve öğrenci düşmanı uygulamalara ve külliye garabetine karşı olduğunu belirtmekte fayda var.

    Peki, sizce üniversitelerin en verimli hâline ulaşması için yapılması gereken nedir?

    Merve Koç (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi-Hukuk): Üniversitelerin en verimli hâline ulaşabilmesi için öncelikle bağımsız bir akademinin kurulması gerekmektedir. Bilimin toplumsal yarar için kullanıldığı, ücretsiz, kamusal bir eğitim olanağının herkes için sağlanması gerekmektedir. Bana kalırsa bunların gerçekleştirilebilmesi için öğrencilerin birlikte hareket etmesi, haklarını savunması ve mücadelesi, hem toplumsal hem akademik gelişim ve değişim için kaçınılmaz yol olarak görünmekte.

    İrem Nur Yıldırım (Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Bilgisayar Mühendisliği): Bence sınıflarında ders işlenmeyen üniversite, baştan yanlış yoldadır. Odasından, yurdundan, yatağından derse giren öğrenci biraz konfor kazanır belki ama öğreneceği bir o kadar şeyi orada kaybeder.

    Artık öyle bir hâle geldi ki okulumuzu çantamızda taşıyor oluşumuz, ne zaman derste/ okuldaolupolmadığımızıayırtetmeyiimkânsız hâle getirdi. Bu uzun vadede öğrenciyi de yorduğu gibi akıllardaki ders kavramını daha kötüsüyle regüle ediyor. Hepimizin yakın bir zamana kadar bolca vakit geçirdiği ve şekillendiği sınıflara dönmeliyiz.

    Dilara Kara (Marmara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi- Endüstri Mühendisliği): Soruyu yanıtlamadan önce bir noktayı vurgulamak gerekli. Her ne kadar son noktayı AKP koymuş olsa da üniversitenin çöküşü AKP’den önce başlamıştı. Bu çöküşün temel sebeplerini, eğitimin burjuva iktidarlar için işlevini ve mevcut rejimde üniversitelerin rolünü kavramak önemli. Egemen ideolojinin yeniden üretim merkezleri içerisinde önemli bir yer tutan üniversiteler, aynı zamanda toplumun ideolojik denetimi için de kullanılmaktadır. Dolayısıyla kapitalist düzenin sınırları içerisinde üniversitelerin geleceği nokta bellidir.

    Bugün üniversiteler bilimin ve aydınlanmanın değil, gerici ve piyasalaşmış eğitimin yuvası hâline dönüşmüştür. Bugün üniversiteli gençlik, geçinememe, barınamama, geleceksizlik, işsizlik sorunlarıyla; tarikatlarla, üniversitelere kuran kursu açılması, kadın üniversitesi gibi gerici dayatmalarla kuşatılmıştır. Gençliğin sorunları memleket sorunlarından, üniversiteler ise memlekette olanlardan bağımsız değildir. Dolayısıyla yeni bir üniversite mücadelesi yeni bir ülke mücadelesinden geçmektedir.

  • Sovyetler Birliğinde Bilim ve Üniversiteler

    Ekim Devriminin ardından Bolşevikler iktidara geldiğinde eski çarlık Rusyasından kalan 12 üniversite vardı ve bunların sadece beşi Sovyet Rusya sınırları içindeydi. 1917’de nüfusu Rusya imparatorluğu nüfusuna yakın olan ABD’deki üniversite mezunlarının sayısı Rusya’ya göre 200 kat daha fazlaydı. Aristokratik ayrıcalıkların koruyucusu olan çarlık rejimi üniversitelere giriş kapısı olan gimnazyumlara (liselere) işçi, köylü ve “aşçı kadınların çocuklarının” istisnai hâller dışında girmemesini ilke bellemişti. Bolşevikler ise temel ve yüksek eğitimin ve bilimsel çalışmanın kapılarını emekçi çocuklarına ardına dek açtılar. Ekim devriminin ardından her iki cinsiyetten ve her milliyetten bütün çocuklar için ücretsiz, anadilde, karma ve laik eğitim ilkesi benimsendi. Aynı zamanda bütün köylü ve işçi çocuklarına üniversite eğitimi için olanak yaratıldı. Lenin hükümetinin 2 Ağustos 1918 tarihli bir kararında yüksek öğretim kurumlarına girişte alınan bütün harçların iptal edildiği ve 1918-19 öğretim yılı için varsa önceden ödenmiş paraların da iade edilmesi gerektiği yazılıydı.1 Bolşevikler iç savaş sürerken bile üniversite açmaya, üniversiteleri çarlığın götürmediği yerlere götürmeye çalışıyorlardı. Örneğin Eylül 1920’de Lenin’in imzasıyla Taşkent’te Orta Asya Devlet Üniversitesi kuruldu. Aynı yılın aralık ayında Erivan Devlet Üniversitesi (ilk adı Erivan Halk Üniversitesi) kuruldu. Bu üniversite Ermenistan’da ilk yüksek öğretim kurumu ve bilim merkeziydi. Tiflis ve Bakü’de Menşevik ve Müsavat hükümetlerinin Bolşeviklerden önce kurduğu üniversiteler de gelişme olanağı buldu.

    Sovyet öğretim sisteminde her üniversite öğrencisine burs veriliyordu ve barınmaları için yurtlar açılıyordu. Okumaya hevesli genç işçilere ve köylülere üniversiteye girebilmeleri için üniversiteye hazırlık kursları açıldı. Ayrıca mesleki ilerleme kursları açıldı. Stalin’in eşi Nadejda ve geleceğin revizyonisti Nikita Hruşçov da bu kurslara gidenler arasındaydı. Hruşçov böyle bir kurstaki parti hücresindeki enerjik çalışmalarıyla kendini gösterdi ve kariyerinin ilk adımlarını attı.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 35. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Bitmeyen Olağanüstü Dönem ve Üniversiteler: İhraç-Ohal Komisyonu- İdari Yargı Denetimi

    21 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen olağanüstü hâl, resmî olarak 18 Temmuz 2018’e kadar yürürlükte kalmıştır. Bu süre zarfında çıkarılan olağanüstü hâl kanun hükmünde kararnameleriyle (OHAL KHK) ilk olarak ilgili kurumlara olağanüstü tedbir kapsamında kamu görevinden çıkarma yetkisi tanınmıştır. Daha sonraki OHAL KHK’larıyla ise söz konusu yetkilendirme yerini OHAL KHK’larının ekli listelerine bırakmıştır. OHAL KHK’larında, ekli “listelerde” ismi yer alan kişilerin, bağlı bulundukları kurumlardan başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmış olduğu düzenlenmiştir. Bu kapsamda ilan edilen listeler ile 125.678 kişi kamu görevinden ihraç edilmiştir. Böylece tüm ülke çapında binlerce insanın hak ihlali iddiası gündeme gelmiş; OHAL ihraçları, neredeyse tüm kamu kurumlarında görev yapan binlerce kamu görevlisi için yakıcı bir insan hakları meselesine dönüşmüştür.

    Üniversiteler bakımından mesele, yürütülen kamu hizmetinin yerine getirilmesini tehlikeye düşürmesi açısından ayrıca bir önem arz etmektedir. Bilginin ilerlemesi ve hakikat iddialarının sınanması için farklı görüşlerin mevcudiyetinin zorunlu olduğu üniversiteler; araştırma ve öğretim etkinliğinin hâkim siyasal öğretiler tarafından sınırlandırılmamasını, hakikati keşfetmekle görevli olan meslek grubunun, bunu yerine getirdiği gerekçesiyle görevinin sona erdirilmesi çelişkisinden uzak tutulmasını gerektirir. Söz konusu gereklilik akademik özgürlük alanıyla sağlanmaktadır. Bu özellikli durum, Anayasa tarafından da göz önüne alınarak Anayasa’nın 130. maddesinde koruma altına alınmıştır.  Bu maddenin 7. fıkrasına göre, “Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar”. Öte yandan temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı OHAL döneminde; üniversite personeline yönelik ihraç listesi içeren on bir OHAL KHK’sı yürürlüğe girmiştir. Gerçekten de hiçbir kurum içi mekanizma işletilmeksizin söz konusu Bakanlar Kurulu işlemi ile 7.508 üniversite personeli görevden çıkarılmıştır. Bunlardan 6.051’i akademik personel olup 1.457’si idari personeldir. Son durumda 6.327 akademik personel, OHAL KHK’larında yer bulan ekli listeler ile görevinden çıkarılmıştır.

    OHAL KHK’larının ekli listelerinde kişi adlarına yer verilerek tesis edilen görevden çıkarma işleminin hukuki nitelendirilmesi; işlemin yargısal denetimi bakımından önemlidir. Hukuk devletinin gereği olan idari işlemlerin yargısal denetimi, OHAL dönemlerinde de geçerliliğini korumaktadır.  Her ne kadar söz konusu hukuki durum kanun hükmünde olan düzenleyici işlemle yaratılsa da; belli kişilerin hukuksal statülerinde sonuç doğurması bakımından bireysel niteliği haizdir. Bu bağlamda, kanun hükmünde olan kararnamelerle yaratılan genel ve soyut kuralların uygulama işlemi söz konusu ekli listelerle tesis edilen birel işlemlerdir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 35. sayısında okuyabilirsiniz.

  • ‘Fakültede Aldığımız Teorik Bilgileri…’

    Okumanın da yazmanın da entelektüel sorumluluğun da üniversite çalışanı olmakla bir ilgisi olmadığını unutmak, kendini mesleğiyle tanımlamak kadar tehlikelidir. Hafızada açılan böyle bir boşluk, akademide “profesyonelleşme”yi olduğu kadar akademi dışında anti entelektüalizmi besler; üniversitenin inşa edici kurumsallığını orada öğretim verenlerin konum ve durumuna indirger, hatta öğrencinin kendisini (çoğu zaman da hoşnutsuz bir) “hizmet alan” seviyesinde tutar. Öte yandan bundan kaçınmanın zor olduğu da muhakkak. Kendine bakarak, kendini anlatarak, kendi sözünün şehvetine kapılarak yaşanan bir çağ, akademik zümreye de böyle bir rol biçmiş gibi görünüyor.

    Daha geniş bir değerlendirmenin taslağı olan bu yazı esasen “akademizmi” değil, hukuk fakültelerinin hukuk pratiği ile kopuk olduğuna ilişkin eleştiriyi konu ediniyor. Fakat bu kopukluğun sadece akademik bir mesele olmadığını, hukuk uygulayıcısını da ilgilendirdiğini vurgulamak için sınırlarımızı ve kısıtlarımızı baştan görmekte fayda vardır.

    Hukuk Fakültelerinde Verilen Eğitim Teorik midir?

    Başlıktaki kalıbı defalarca duymuş olmamız onun üzerinde düşünmemizi engelliyor olabilir. Sözün tamamı çoğu kez kabaca şöyledir: “Stajda, fakültede aldığımız teorik bilgileri gerçek hayatta uygulama fırsatı buldum”. Yahut “avukatlığa başlayınca fakültede aldığımız teorik bilgilerin bana yetmediğini fark ettim”. Elbette aynı tıp gibi problem çözmeye dayalı bir disiplin (bir sanat? bir teknik?) olan hukuk, bir pratik alanıdır ve eğitimi de öğrenciyi bu alana hazırlar. Fakat hukuk eğitiminin tıbba göre büyük bir dezavantajı vardır. Tıp fakültelerine anatomi ve biyofizik, biyokimya, tıbbi biyoloji gibi temel bilim alanları en azından ilk senelerde öğretilirken1 hukukta, eğitim için ihtiyaç duyulan temel bilim alanlarını öğretmek bahis konusu olmadığı gibi (matematik, mantık gibi elzem dersler şöyle dursun çok az fakültede salt sosyoloji, salt tarih ya da antropoloji dersleri mevcuttur; enformasyon çağının zorlamasıyla computation temelli derslerin tasarlandığını ise yeni yeni duyuyoruz) öğretimin metodu bakımından da büyük bir kargaşa hâkimdir. Çoğu kez bir sosyal bilim sayılan hukuk aslında sosyal bilim metotlarını kullanamaz zira her şeyden evvel normatif bir disiplindir. Buna mukabil, onu bir formel bilim sayıp öğrencilerin bu bağlamda en çok ihtiyaç duyduğu akıl yürütme metotlarını öğretmek de tercih edilmemektedir. Velhasıl, kabul etmek gerekir ki fakültelerde elimizdeki imkânlar hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, hukuk metodolojisi, genel kamu hukuku, hak kuramı gibi “prestij”(!) dersleri ile sınırlıdır. Gelgelelim, eğitimin çok teorik olduğuna ilişkin tartışma zaten sistemin kıyısında yer alan bu derslere ilişkin değildir. Teorik olduğu iddia edilen, ağırlıklı olarak pozitif hukuk derslerinin öğretildiği gövde müfredattır. Bu müfredat hukukun doğası gereği normları, dizgeleri, ilkeleri öğretmeyi ve bu bilgiler esas alınarak yaşam dünyasından alınan problemleri çözmeyi içerir. Yargıç Holmes’ün de belirttiği üzere bu bir mantık faaliyetidir2 ve geç Ortaçağdan beri çok az değişmiştir.3 Değiş(e)mez çünkü akıl yürütmenin temel kurallarıyla koşutludur.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 35. sayısında okuyabilirsiniz.