Kategori: Sayı 3 / Eylül – Ekim 2016

  • Hukuk ve Sanat: 60. Ölüm Yıldönümünde Brecht ve “Halkın Ekmeği”

    Geçtiğimiz ay Bertolt Brecht’in 60. ölüm yıldönümüydü. Bertolt Brecht (1898-1956) 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir şair, oyun yazarı ve kuramcı olarak ölümünden 60 yıl sonra da yazdıklarıyla güncelliğini korumakta, hukuk sistemine yönelik haklı eleştirileri bugün de geçerliliğini sürdürmektedir. Bugün Türkiye’deki mevcut hukuk sistemi, iktidarın tekelinde bir yap-boz tahtasına dönmüşken, yargının iktidar karşıtı muhalefeti susturmak için  “cezalandırma” yönündeki iradesi ortadayken, mevcut sistemin “adalet” dağıtmak gibi bir kaygısı olmadığı açıktır. İşte tam da bu nedenle, Brecht’in tüm gerçekçiliği ile sitemin çelişkilerini yansıtan, bunlar üzerine düşündüren ve değişim için umudu diri tutan eserlerine ihtiyacımız var. Geçtiğimiz ay Bertolt Brecht’in 60. ölüm yıldönümüydü. Bertolt Brecht (1898-1956) 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir şair, oyun yazarı ve kuramcı olarak ölümünden 60 yıl sonra da yazdıklarıyla güncelliğini korumakta, hukuk sistemine yönelik haklı eleştirileri bugün de geçerliliğini sürdürmektedir. Bugün Türkiye’deki mevcut hukuk sistemi, iktidarın tekelinde bir yap-boz tahtasına dönmüşken, yargının iktidar karşıtı muhalefeti susturmak için  “cezalandırma” yönündeki iradesi ortadayken, mevcut sistemin “adalet” dağıtmak gibi bir kaygısı olmadığı açıktır. İşte tam da bu nedenle, Brecht’in tüm gerçekçiliği ile sitemin çelişkilerini yansıtan, bunlar üzerine düşündüren ve değişim için umudu diri tutan eserlerine ihtiyacımız var.

    Nitekim, Türkiye’de Brecht’in seçilmiş şiirlerinden oluşan “Halkın Ekmeği” isimli şiir kitabının 1980 darbesinden sonra 1982 yılında yapılan baskısı mahkeme kararı ile toplatılmış ve kitabın çevirmenleri A. Kadir veA. Bezirci halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan yargılanmıştır.[foot]Beraat Kararı için bkz. Bertolt Brecht, “Halkın Ekmeği”, Evrensel Kültür Kitaplığı, 1997, Syf.101-106, Çevirenler A.Kadir A. Bezirci[/foot]  Yine bugün içinde olduğumuz OHAL rejiminde Brecht oyunlarının gösteriminin yasaklanması, Brecht’in eserlerindeki sistem eleştirisinin güncelliğini koruduğunu, yazarın dünden bugüne iktidarlar tarafından tehdit olarak görülmeye devam ettiğini göstermektedir.

    Brecht, eserlerini dünyayı değiştirmek için bir araç olarak görmüş ve yoksul halka dünyanın “kuru gerçekliğini” anlaşılır şekilde gösterebilmeyi ve onu bu dünyada yaşayabilmesi için eğitmeyi dert edinmiştir.  Zira, Brecht için önemli olan eserin ne kadar edebi olduğu değil, ne anlattığı ve neye hizmet ettiğidir. Benjamin bu ayrımı şöyle vurgulamıştır.

    Ne denirse densin bugün Brecht, yeteneklerini ne yönde kullanacağını kendine soran, ancak gerekliliğine inandığında kullanan, bu şart yerine gelmediğinde ise işi bırakan tek Alman yazarıdır. … Burada edebiyat, yazarın dünyayı değiştirme isteğinde olmayan, ılımlılıktan yana geçmiş duygularından bir şey beklemez artık. Bilir ki tek şansı, dünyayı değiştirmek denen karmaşık süreçte bir yan ürün olabilmektir.” [foot]Walter Benjamin, “Brecht’i Anlamak”, Metis Yayınları, 2007, syf. 58, Çevirenler Haluk Barışcan – Güven Işısağ [/foot]

    Brecht’in amacı halka gerçeği göstermenin yanı sıra, onu harekete geçirmek ve sahip olduğunu değiştirip dönüştürme gücünün farkına varmasına aracılık etmektir. Nitekim, Brecht, “Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum” isimli eserinde bunu şöyle ifade etmiştir. “Gerçekçi yapıtları kavgacı yapıtlar diye tanımlamamız iyi olur. Bu yapıtlarda söz gerçeğe bırakılmıştır. Bu yapıtlar bir çelişkinin varlığını bildirirler ve onun sözcülüğünü yaparlar; bu çelişki, mevcut anlayışlara ve davranış biçimlerine karşı çıkacak yeni güçler içerir. Gerçekçiler, gerçek güçleri yadsıyanlara karşı çıkarlar.”[foot]Bertolt Brecht, Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum, Günebakan Yay., 1976, syf. 220, Çevirenler Ahmet Cemal Kayhan Güven [/foot]

    Bertolt Brecht Halkın Ekmeği şiirinde, adaleti “ekmek” ile özdeşleştirmiştir. Brecht, adaleti ekmek ile somutlaştırırken elle tutulur, algılanabilir, kavranabilir hale getirmiştir. Çünkü, ezilenler/sömürülenler için yazmaktadır ve her şeyden önce okuru için anlaşılır olması gerekmektedir.

    Süreçlerin nedenlerini toplumun erişebileceği (etkide bulunabileceği) yerlere itmek, gerçekçi birtutumdur.”[foot]Brecht, Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum, Günebakan Yay., 1976, syf 219, Çevirenler Ahmet Cemal-Kayhan Güven[/foot]

    Üretim araçlarına sahip olmayan ve ancak temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde para kazanan işçi sınıfı için “ekmek” birinci önceliktir. Adaletin önemini vurgulamak adına Brecht de “Bilin Halkın Ekmeğidir Adalet” diye başlar şiirine.

    Roman veya tiyatroda olduğu gibi uzun uzun çelişkilerin anlatılmasına imkan vermeyen bir edebi tür olarak şiirin ilk kıtasında Brecht çelişkiyi gözler önüne sermektedir.

    Bilin: Halkın ekmeğidir adalet. Bakarsınız bol olur bu ekmek, Bakarsınız kıt,
    Bakarsınız doyum olmaz tadına, Bakarsınız berbat. Azaldı mı ekmek, başlar açlık, Bozuldu mu tadı, başlarhoşnutsuzluk boy atmaya.

    İşçi sınıfı için tıpkı ekmek gibi adalet de yoktur, bozulmuştur. Bozulan ve gerçekte olmayan adalet hoşnut-suzluk, huzursuzluk sebebidir.İkinci kıtayla birlikte bozuk adalet üreten sisteme karşı isyan dakendini gösterir.

    Bozuk adalet yeter artık! Acemi ellerde yoğrulan, iyipişirilmemiş adalet yeter! Yeter katıksız, kara kabuklu adalet! Dura dura bayatlayan adalet yeter!

    Adalet yanlış ellerde üretilmektedir, aslında adalet dağıttığını söyleyenlerin “adalet” kaygısı yoktur. Yerleşik hukuk sistemi bayatlamış ve yozlaşmıştır. Oysa, işçi sınıfının emeğinin karşılığını alabilmesi için adalete gereksinimi vardır.  Üçüncü kıtayla birlikte, çözüme doğru giden yolu döşemeye başlar Brecht. Daha fazla “ekmek” için, emeğin hak ettiği karşılığını bulması için adalet şarttır.

    Bolsa insanın önünde ekmek,lezzetliyse, Gözler öbür yiyeceklereyumulsa da olur. Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire… Bilirsiniz, nasıl bolluk doğururemek: Adaletin ekmeğiyle beslene beslene. 

    Elbette başta iş yerinde ve üretim sürecinde adalete gereksinim vardır. Ancak bununla sınırlı değildir adalet ihtiyacı. Günlük yaşamın içinde, toplumsal ilişkilerin genelinde de adalet hakim olmalıdır. Günde üç öğünden fazla gereksinim duyar insan adalete, yani “ekmek” ten de daha çok. Nitekim eğlencede dahi adaletin gerekliliğinden dem vurur Brecht.

    Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl, Adalet de gerekli her gün, Hem o, günde birçok kez gerekli.

    Sabahtan akşama dek, iş yerinde, eğlencede, Hele çalışırken canla başla, Kederliyken, sevinçliyken, Halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe, Günlük, has ekmeğine adaletin.

    Adaletin eğlencede dahi kendini gösteren günlük has ekmeği sadece hukuk sistemine değil, dönüşen bir toplum yapısına da işaret etmektedir. Son kısımla birlikte, çözüm yolunu sunmaktadır Brecht. Adaleti üretmesi gereken, sistemi değiştirmesi/dönüştürmesi gereken halkın kendisidir.

    Madem adaletin ekmeği bu kadar önemli, Onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?
    Öteki ekmeği kim pişiren?
    Adaletin ekmeğini de Kendisi pişirmeli halkın, Gündelik ekmek gibi.
    Bol, pişkin, verimli.

    Brecht Me-ti isimli eserinde de, Marx ile özdeşleştirdiği karakteri Ka-Meh’ten yola çıkarak adalet üzerine düşüncelerini dile getirir. Hukuku yaratanın adalet olmadığını, toplumun birbiriyle çelişen gereksinimlerini karşıla-mak zorunda olan hukuk sisteminin kendi içinde çelişkili olduğunu ifade eder. Brecht’in de işaret ettiği gibi, mevcut hukuk sistemi, düzeni ve iktidarı korumaya hizmet ederken ezilenlerin baskılanmasına aracılık eder. İktidarın ve ezilenlerin çıkarları çatışmaya devam ettikçe, mevcut sistemden ezilenlere adalet dağıtmasını beklemek mümkün değildir. Mümkün olan sistemi değiştirme gücünün elimizde olduğu umudunu her daim diri tutmaktır.

  • Öğrenci Gözünden: Hukuk Eğitimi Üzerine Söyleşi (06.09.2016)

    Üniversitelerde yeni dönem başladı. Bu dönemin başında, KHK’lar ile memleket şekillendirilirken, kimi ilerici hocalarımız Gülen cemaati operasyonu adı altında kamu görevinden çıkarılırken, hukuku ve hukuk eğitimini Yrd. Doç. Dr. Gökçe Çataloluk ile konuştuk.

    Hocam röportaja bütünsel bir açıdan başlayalım, ilk olarak hukukun bize ne ifade ettiğini kısaca anlatabilir misiniz? Bir başka deyişle hukuk sistemi nedir ve hukuk insanlarının bu düzen içinde nasıl bir işlevi vardır?

    G. Çataloluk: Hukuk derken insan davranışlarını düzenlemek için akıl edilmiş bir sistemden bahsediyoruz. Hukukçular şöyle şeyler söylüyorlar; ‘hukuk düzen sağlar, uyuşmazlıkları çözer; işlevi budur’. Bu sadece, hukukun kendini anlatış şeklidir. Ama biz Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın girişinden biliyoruz ki insanları kendileri hakkında anlattıkları şey ile tanımlayamayız, neden hukuk sisteminin kendisi hakkında anlattığı şeyi doğru kabul edelim? Onun nasıl işlev gördüğünü bizim sonuçlardan yola çıkarak yorumlamanız gerekiyor. Hukukçu yanıma soracak olursanız daha teknik bir tanım elverişli olur. Hukuk, bizim hayata ilişkin normatif beklentilerimizi belli bir istikrara sokar. Bir tramvayın saat kaçla kaç arasında işleyeceğini, bir suç işlendiğinde bunun karşılığında ne olacağını bize söyleyen kitaplar vardır ortada ve belli bir istikrarda uygulanırlar. Hukuka özgü olan belli bir istikrarı sağlamak, bu da örgütlü gücü ve kurumsallaşmasıyla yapılabiliyor.

    Teknikten uzaklaşıp toplumsal zeminde anlamaya çalışırsak galiba, Althusser’u anmakta fayda var: hukuk devletin hem baskı aygıtıdır hem de ideolojik aygıtlarından biri. Bu en basit haliyle şöyle bir şey; hukuku sürekli ceza hukukunda olduğu gibi elinde sopayla görmüyoruz. Siyasi iktidarın sahibi her kimse onun, kendi iktidarı dâhilinde yaşayan toplum kesitlerinin bu yaşayışını ve buradan kaynaklanan bilinç durumlarını biçimlendirmek için kullandığı bir araç aynı zamanda hukuk. Bir arada yaşayışın akli düzenleyicisi olarak (en başta öznesini kurgulayarak elbette) bu ideolojik biçimlendirme için çok elverişli hukuk sistemi. İlişkiselliği ise kabaca şöyle tarif edebiliriz: Egemen sınıfların ne türden ihtiyaçları varsa siyaset zemininde bunlar konuşuluyor, hukuk da bu ihtiyaçlara göre biçimleniyor. Hukukun düzen sağlama edimi, son ama en son tahlilde içerisinde bulunduğumuz ekonomik düzenin kısıtları dahilinde ve onun için anlam taşır.

    Hukukçulara gelirsek… Yargıçlar, savcılar, avukatlar var, mesleği icra edenler; bürokrasi kademelerindeki hukukçular -her kurumun içinde bir hukukçu kadrosu var- ve bizim gibi hukuk bilgisini ürettiği iddiasında, akademide bulunan insanlar var. Hukuk öğrencileri de dahil edilebilir bu son gruba, çünkü teoride en azından, bilginin kolektif olarak üretildiğini var sayıyoruz biz. Aktörlerin ben çok büyük belirleyiciler olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Çünkü sistem açısından aktörler değiştirilebilir parçalardır. Sistemin bir parçası olarak işlev görüyor, evet, haydi sosyoloji diliyle hukuk aktörleri diyelim ama kişilikleriyle sisteme müdahale etme ihtimalleri epey zayıf… İyi hakimler elbette iyi kararlar çıkartır ama sayıca bir genellik arz etmedikleri sürece sistemin onları absorbe edecek gücü vardır. Yahut bir fakülteden iyi mezunlar almak, yekunda sistemin düzelmesine çok minimal bir katkı sunacaktır. Sistemik bakmakta, ilişkisel düşünmekte fayda var.

    Liberal, kapitalist devlet açısından oldukça önemli bir statüde bulunan hukukçular, eğitim açısından da belirlenmiş bir politikayla mı yetiştiriliyor? Eğer öyle ise, bu fark nereden kaynaklanıyor, bunun gibi başka meslekler de sizce var mı?

    G. Çataloluk: Belli bir olumsallık düzeyi ver, entropi* yüzünden ama hiçbir şey kendiliğinden, keyfi olarak gelişmiyor toplumsal tarihte… Bu masa etrafında toplanmamız, böyle bir düşünce yapısının eseri anladığım kadarıyla zaten. Hukuk eğitimi hem hukuk hem de eğitim doğrudan ideolojik belirleyiciler olduğundan iki kat önemli. Şöyle: Hukuk sistemi, egemenin ihtiyaçlarını görürken elbette ki bu işi doğru yapacak insanlarla çalışmak ister. Aktör bazında değil, sistemin işlerliğini sekteye uğratmayacak iletişimlerin üretilmesini ve böylelikle devamlılığı sağlayabilmek bakımından. Biliyorsunuz hukuk eğitimde en çok vurgulanan kavramların başında genellik ve süreklilik gelir. Bununla da paralel olarak -ama bu nedenle değil elbette- hukuk eğitiminin seçkin bir öğrenci kitlesi vardır. Antik dönemde olsun, XII. yüzyılda Bologna’da başlayan klasik dönemde olsun, Prusya modelinde olsun, böyledir. Bugün de -ülkemizdeki çarpık kurumsallaşmadan kaynaklanan obeziteyi göz ardı edebilirsek- yahut gelişmiş ülkelerde diyeyim, böyledir. Netice olarak yasa uygulayıcıları yetiştiriyoruz. Sistem hem ideolojik belirlenimi yaratan kurgulayıcıları ortaya çıkartıyor, hem de rızayı üretebilecek kadar güçlü figürler olmasını istiyor yetiştirdiği elemanların. Üniversitedeki hukuk eğitimin -özellikle diğer bütün sistemler değişirken, toplum bilimlerine ilişkin yaklaşımlar değişirken- büyük oranda aynı kalmasının sebeplerinden biri de budur. Hukuk düşüncesi, hukuk öznesi olarak “ben” ve “benim şeyim” arasındaki mesafede başlar. Bu nedenle kapitalizmin bu aşamasında dahi, Institutiones’ten gelen, ’şeyler, eşyalar ve davalar’ üçlü kurgusu hala bizim işimizi görüyor. Aynı nedenle de hukuk eğitimi çok kolay değişen bir şey değil. Ama öte yandan diğer meslekler de böyle bir belirlenime yabancı sayılmaz. Sadece mesafe arttıkça görünürlük azalıyor. Tıbbı düşünün… Aslında, bünyesinde yapılan bilimsel araştırmalardan tutun kamu hastanelerinin özelleştirilmesinden hekimin rolüne kadar, baştan aşağı politik bir alan…Ama ilk bakışta anlaşılmıyor. Üst yapısal olan her şeyin birbiri ile ilişkisi vardır.

    Hukukçu olmak isterken bir metaya dönüşmeden söz edebilir miyiz?

    Evet, biz iş gücü üretiminden bahsediyoruz aslında. Siz hukuk alanındaki iş gücü potansiyeline sahipsiniz, biz de sizi işlemeye dönüştürmeye ve yeterli hale getirmeye çalışıyoruz; süreç böyle işliyor. Demin dediğim gibi, Türkiye’ye özgü bir takım özellikler var. Üniversitenin sıradan bir pazar olarak düşünülmesi ve bir bilim politikamız olmaması nedeniyle, çok sayıda hukuk fakültesi ve çok sayıda hukuk öğrencisinden bahsediyoruz. Aslında mekanik olarak baktığımızda, kapitalizmin de kaldırabileceği bir şey değil bu yoğunluk. Evet, işgücünün niteliksizleşmesi dolayısıyla ucuzlaması piyasa açısından iyidir ama hukukçu derken yaptığınız vurguyu, sistemin en kötü işleyişinde bile bundan fazlasını gereksindiği anlamında okuyorum ben. Bu durumda görünen o ki, üniversiteye gelirken elenmesi gereken öğrencilerin (bunu olumlayarak değil, sistem gerekleri bakımından somut olarak söylüyorum) çıkışta elenmesi söz konusu olacak. Bu nedenle de avukatlık sınavından söz ediyorlar. Yanlış politikalar neticesinde şişmiş olan sistem, kendini yenileyebilmek için en zayıf halkaya, yani öğrenciye saldırıyor. Velhasıl evet, zaten bir metanın meydana getirilmesinden söz ediyoruz teknik olarak ama sizin kastettiğiniz anlamıyla, bir metafor olarak metalaşma da söz konusu.

    Hukuk eğitiminde eskilerin bahsettiği gibi çok ağır ve yoğun bir süreç yaşanıyordu. Üniversitelerde aynı anabilim dalında farklı kürsüler oluyor ve farklı görüşler bu kürsülerde dile getiriliyordu. Şimdi ise ders saatleri azaltıldı, derslerin çoğu seçmeli ders olarak belirlendi. Kürsü değil, şu anda anabilim dalında ikinci bir profesörü olmayan üniversiteler var. Hukuk fakültesi açmak o kadar kolay ki, ülkede son zamanlarda kapatılan üniversiteleri çıkarmak gerekecektir ama 70’i aşkın hukuk fakültesi mevcut. Hukuk eğitimindeki bu dönüşümü neye bağlıyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz?

    G. Çataloluk: Burada şöyle sorabiliriz; böyle bir ortamda bilim üretilebilir mi? İkinci bir profesörü olmayan bir kürsü, ikinci bir görüşü olmayan bir kürsü demektir. Çoğu devlet üniversitesinde, özel üniversitelerin rekabetçi yapısından kaynaklanan bir şekilde, öğretim üyesi erimesi oldu; bu da -bırakın farklı görüşleri- bazı üniversitelerde kürsü kuracak hoca bulmayı zorlaştırdı. Halbuki biz hukuk yorumlar üzerinde işleyen bir sistemdir derken sadece yargıcın yaptığı yorum ya da yasama organının yaptığı yorumu değil, aynı zamanda doktriner yorumu da kastederiz. Bilimsel denilen yorum türünün ortaya çıkması ve hukukun akademik açıdan ilerlemesi için karşıt görüşlere ihtiyaç duyulur.

    Bir de elbette, işin çalışma atmosferine ilişkin yönü var. Bologna kaynaklı, performansa dayalı sistem aynı zamanda alacağı elemanları da belirliyor. Bu şu demek; YÖK’ten gelen belli kriterler uyarınca listeler yapıp, çoğu kez tanımadığımız insanları sınava alarak, objektif bir öğretim elemanı alım süreci işletiyoruz biz. Fakat YÖK’ün kriterleri temelde mezuniyet ortalamasına, ALES’e ve yabancı dil bilgisine dayalı. Bunlar ise bırakın birikim ve ilgiyi, çoklu anlamıyla zekayı bile ölçemiyor maalesef. Sadece okul başarısı yüksek ve çalışkan kişiler giriyor artık mesleğe. İlginçlik kaldırmıyor, oto didakt insanları istemiyor akademi… Doğal olarak öğretim elemanı ortalaması da kariyer odaklı bir hale geldi. Şunu söylemiyorum, üniversite öğretim üyesi olmak her zaman bir kariyer meselesidir. Türkiye’de de Cumhuriyetin kuruluşundan beri üst sınıftan insanların rağbet ettiği bir alandır, zira – işin tarihsel zemini bir yana- açıkçası maaşları düşüktür. Ama bugünkü fakülte enflasyonu ve rekabet ortamının, sermayenin el değiştirmesi ve neo – liberal baskıyla beraber tuhaf bir görünüme yol açtığını söyleyebiliriz: Evet, “monşerler” gitti ve yerine Anadolu’dan “milli” bir akademisyen dalgası geldi, bu işin bir yönü ama asıl bir bankaya dahi koysanız aynı tempo ve başarıyla çalışabilecek öğretim elemanlarımız oldu. Performans sistemi, yani ödül-cezaya dayalı akademik düzen, bu yeni çalışanların çok kolay adapte olabildikleri bir sistem. Sadece kendisinden bekleneni zamanında ve tastamam yerine getirmeye şartlı yeni akademisyen kuşağı bence bu anlamıyla, on sene sonrasının bilimsel rezervi için büyük bir felakettir.

    Hukuk eğitimine özgü olarak benim asıl büyük kaygım, eğitim hafiflerken ve demin bahsettiğimiz niceliksel yapısal problemler devam ederken bir yandan da teorik zeminin kayması. Yani, hukukun bir aygıt oluşuna ilişkin deminki değiniler, onun beraberinde değerlendirilmesi gereken ilişkilerle toplumsal hayatımızda taşıdığı önemli rolü gölgelememeli. Teori olmadan fakülte eğitimi veremezsiniz, bunlar meslek kazandırma kursu değildir. Kastım, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, siyaset tarihi gibi dersler değil. Daha ziyade, pozitif hukuk derslerinde teorik zeminin yetkin bir biçimde aktarılmaması sorun teşkil ediyor. Avrupa tarihi anlatmadan, düşünce tarihine değinmeden ceza hukuku anlatamazsınız. Anlatırsanız, öğrencide hukukun toplumsallığına ilişkin nosyon gelişmez ve yargıyı da steril bir mesleki mesele olarak algılar.

    Müfredatın çoğu aslında Bologna süreci ile birlikte değişti. Bu kapsamda, değişim programlarında öğrencilere cazip geliyor. Erasmus ve benzeri programlar gibi. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

    G. Çataloluk: Öğrencinin dolaşması gerektiği, farklı kültürler tanıması gerektiği doğru… Antik Yunandan, Sofistlerden beri bildiğimiz bir eğitim zeminidir bu. İbn Haldun’u düşünün; Tunus’tan çıkıp bütün Akdeniz havzasını geziyor. Sosyolojinin “uzak habercisi” olduğunu söylediğimiz bir insan. O bakımdan çok önemli öğrencinin gitmesi. Özellikle hukuk öğrencisinin gitmesi gerekir bence, bizim gibi Resepsiyon sonrası ülkelerde. Ama Erasmus’un asıl görünmeyen tarafı; Bologna sürecinin başarmak istediği şey ile bağlantısıdır: İşgücü çıktısını öngörülebilir hale getirmek, daha kaba söyleyeyim, öğrencileri birbirine benzer hale getirmek. Erasmus yoluyla Fransa’ya giden bir Alman benzer ders içeriklerini aynı ağırlıkla almış demektir (AKTS hesaplarını bilirsiniz), yani Fransa’da herhangi bir Renault fabrikasında CEO olarak işe alınabilir. İşe alım departmanı da ondan ne bekleyeceğini bilir. Velhasıl, hiçbir şey görünen kadar değilse, Erasmus da bizim eğlenmemiz, gülmemiz, kültürel faaliyetlerde bulunmamız için geliştirilen bir şey değil.

    Bir de tabii bir tür öğrenci turizmi söz konusu. Kulüpleri var, siz daha iyi bilirsiniz, Erasmus partileri yapılıyor. Bu kötü bir şey değil, gidilen ülkenin kültürel metalaşması, oryantalizmle ilgili konuşacak durumda değilim. Yalnız, bunun bir versiyon üstünü söyleyeyim size: bizim kongrelerimiz. Kongreler de akademik turizmdir. Kongre alanı neresidir, ne gibi turistik faaliyetlerde bulunanacağız, akşam yemekleri dahil mi, eşli mi geliyoruz, eşsiz mi geliyoruz bunlar konuşulur. Birer işaret olarak okumak lazım bunları, komplo teorisi gözlüğüyle değil. Aslında neo-liberal zihniyetin akademiyi külliyen dönüştürmesinden söz ediyoruz. Öğrencisinden hocasına, bilim yapma alanından bilimsel etkileşimlerine kadar.

    Peki, tüm bu dönüşüm içinde, kendilerini geliştirmek; hukuku anlamak, kavramak ve burada da bir mücadele alanı oluşturmak isteyen hukuk öğrencilerine ne tavsiye edersiniz hocam? Öğrenciler kendilerini nasıl geliştirmeliler?

    G. Çataloluk: Kendini geliştirmek, bildung, çok akademiyle bağlantılı değil. Hatta bağımsız entelektüeller daha özgündür genellikle. Bir de işin o kısmında ben, Hermann Hesse’ye inanırım. Herkes, içindeki yolu takip etmeli, kendi öğretmeni olmalı. Ama dışsal anlamda, kolektif bir gelişmeden söz ediyorsanız, praxis mühim. Hukuk özelinde, bugün burada konuştuklarımızın hülasası, hukukun kamusallığının yitmiş olmasıdır. Hukukun kamusallığından kasıt şudur; evet hukuk bir ideolojik aygıttır, egemenliğin muhafazasına yarar ama aynı zamanda hem siyasi iktidarla mücadelede çok makbul bir araçtır hem de bugün içinde bulunduğumuz gibi burjuva hukuk devletinin temel ilkelerinden geriye gidiş yaşanan dönemlerde savunulacak bir mevzidir. Soracak olursanız mesela HES’ler konusunda çalışacak avukatlara ihtiyacımız var. Soma’da hala ailelerin davalarını takip eden avukatlar var, onlar gibi avukatlara ihtiyacımız var. Laik eğitimle ilgili olarak – kamu okulları kapanıyor, imam hatiplere dönüştürülüyor, bu konuyu takip edebilecek avukatlara ihtiyacımız var. Yeni çıkarılan yasaları, mesela özelleştirmeye ilişkin olanları takip edip bunların iptalini ısrarla talep ve takip edecek Mümtaz Hoca benzeri hukuk işçilerine ihtiyacımız var. Kamusallık algısının yeniden kazanılması, kukumav kuşu gibi fikir üretip sosyal medyada gevezelik yapmakla olmaz, bir örgütlenme işidir. Öğrenci kulüpleri, dernekler, siyasi partiler içinde bir araya gelmek gerekir. Öğrencilik yapan öğrenci zihniyetini kırmak gerekir, öğrencilik bir meslek değil çünkü. Üniversitelerin siyaset yapılan yerler olduğunu sürekli hatırlatmak gerekir. Ama bunu da tek başınıza yapamazsınız, hocalarınızı zorlamak zorundasınız çünkü üniversite çok bileşenli üniversal bir yapıdır; siz lokomotifsiniz. Bir de barış imzası meselesinde gördünüz, üniversite çalışanlarının manevra alanı daha dar. Cumhuriyet tarihinin en büyük tasfiyesi yapılıyor üniversitelerde, bir hukuk fakültesi çıkıp da “Ne yapıyorsunuz?” demedi. Burada tek umut belki de sizde. Siyaseti bırakırsanız, hem üniversiteleri boşa düşürürsünüz hem yeniden bilimselleşmeye ilişkin umudumuzu. Kamusallık algısını yeniden üretemezseniz, yani halkın hukuka ihtiyacı olduğu düşüncesini kaybederseniz, tamamen kaybettik demektir.

    Söyleşi için teşekkür ederiz Hocam.

  • Bir Siyasetçi-Polis-Esnaf Cinayeti: Ali İsmail Korkmaz Davası

    31 Mayıs 2013’te İstanbul Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmesine tepki olarak başlayan çevreci direnişin, iktidarın otoriter uygulamalarına karşı isyana döndüğü günlerdi… Başta Taksim, Kızılay, Gündoğdu gibi birçok önemli meydandan “Faşizme karşı omuz omuza”, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları yükseliyordu. İktidar yetkililerinden barışçıl gösterileri şiddetle bastırma talimatı alan polis, acımasızca halkı gaza boğuyor, TOMA’larla su sıkıyor, yakaladığını copluyordu. Gözaltı sayısı her saniye artarken, emniyetin nezarethanelerinde yer kalmamıştı. Buna karşılık meydanlardaki eylemci sayısı her saat artıyordu.

    1 Haziran’da polis silah kullanmaya başlayacaktı. İlk düşen Ethem Sarısülük oldu. Kızılay Meydanı’nda 1 Haziran akşamı polis Ahmet Şahbaz’ın silahından çıkan kurşunla ağır yaralanan Sarısülük, kaldırıldığı hastanede yaşam savaşı veriyordu. 1 Haziran’ı 2’sine bağlayan gece de İstanbul’da Mehmet Ayvalıtaş hayatını kaybetti.

    Esnaf yakaladı, polis dövdü

    2 Haziran akşamı Eskişehir’deki Gezi eylemlerine katılan Anadolu Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümü 1. sınıf öğrencisi Ali İsmail Korkmaz, arkadaşı ile Yunus Emre Caddesi üzerindeki polis müdahalesinden kaçarak Kurtuluş Mahallesi’ndeki Sanayi Sokak’a geldi. Sokak başları eli sopalı polislerce kesilmişti. Polisin sopalarından kurtulmayı başaran Ali İsmail, aşağı doğru koşarken polisin çağrısı üzerine “esnaf” tarafından yolu kesildi ve bir çelme ile yere düşürüldü. O esnaflar Harman Ekmek Fırını sahibi İsmail Koyuncu ile Muhammet Vatansever, Ramazan Koyuncu ve Ebubekir Harlar’dan başkası değildi. Bir duvar dibinde sıkıştırılan Korkmaz, olay yerine gelen polislerin de katılımıyla darp edildi. Bir süre sonra Ali İsmail, kaldırımda kendine gelmeye çalışırken tekrar olay yerine dönen terörle mücadele polisi Mevlüt Saldoğan’ın saldırısına uğradı. Soldağan, oturur vaziyetteki Korkmaz’ın başına tekme ile vurdu. Bir anda başı arkaya düşen ve kaldırıma çarpan Korkmaz, yere yığıldı. Uzun süre kendine gelmeye çalışan Ali İsmail, yerinden kalktı ve evine döndü…

    Vali: Arkadaşları dövmüştür

    Ertesi günü başındaki ağrılar nedeniyle Yunus Emre Devlet Hastanesi’ne giden Ali İsmail, çekilen tomografinin ardından beyin cerrahisi yerine, ortopedi servisine yönlendirildi, daha sonra da evine gönderildi. Odun Pazarı Polis Merkezi’ne giden Korkmaz, başından geçenleri anlattı. Evine döndüğünde konuşma güçlüğü çeken Korkmaz, tekrar hastaneye gittiğinde beyin kanaması teşhisi konuldu ve ameliyata alındı. Komaya giren Ali İsmail, 10 Temmuz günü 19 yaşında hayata veda etti. Ölüm haberi üzerine CNN Türk canlı yayınına çıkan Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, Ali İsmail’i polisin öldürmediğini iddia ederek, “Kendi arkadaşlarına bile zarar verip ‘polis yaptı’ süsüne büründürmeye çalışıyorlar” diyerek polisleri aklamaya çalışacaktı.

    Görüntüler silindi

    Ali İsmail Korkmaz cinayetinin çözülmesi için başlatılan soruşturmada, polisin nasıl delil kararttığı ayrıntılarıyla gün yüzüne çıktı. Ali İsmail’in dövüldüğü sokağa bakan Beşik Otel’in kamera kayıtlarının en kritik anları yoktu. Otel sahibi, bunu şalterin kapalı olmasına bağladı. Ancak, en son alınan kayıtta otele gelen polislerin varlığı, kamerayı bu polislerin kapattığını ortaya koydu.

    Harman Ekmek Fırınının görüntüleri de polislerce silinmişti. Bilgisayar hard diskleri, görüntülerin geri getirilmesi amacıyla Eskişehir Üniversitesi’nde görevli bilirkişiler Serkan Uğurlu’ya verildi. Ancak Uğurlu, kurtarması gereken görüntüleri iki kez sildi. Bu durum Jandarma Kriminal tarafından tespit edildi ve görüntüler geri getirildiğinde Ali İsmail’in nasıl katledildiği tüm ayrıntılarıyla ortaya serildi.

    Kasten öldürmeden dava açıldı

    Görüntüler üzerinden şüpheliler tek tek tespit edildi. Eskişehir Cumhuriyet Savcısı Hakan Ali Erkan tarafından hazırlanan 21 sayfalık iddianamede, tutuklu polis memuru Mevlüt Saldoğan, fırın sahibi İsmail Koyuncu, akrabaları Ramazan Koyuncu ve Muhammet Vatansever ile pidecide çalışan Ebubekir Harlar ile tutuksuz polis memurları Şaban Gökpunar, Hüseyin Engin ve Yalçın Akbulut sanık olarak yer aldı. Sanıklar hakkında kasten adam öldürme suçundan müebbet hapis cezası istendi.

    Dava Eskişehir’den kaçırıldı

    Dava normal olarak Eskişehir’de başlayacaktı. Ancak devreye valiliğin girmesi üzerine dava dosyası “güvenlik gerekçesiyle” Kayseri’ye taşındı. Bu yöntem, diğer Gezi cinayetleri davalarında da uygulanan bir taktikti. Ethem Sarısülük davası Aksaray’a, Abdullah Cömert davası benzer şekilde Balıkesir’e kaçırıldı. Tanıklar ise nedense Eskişehir’de dinlendi.

    Validen gazeteciye tehdit

    Davanın il dışında görülmesine ilişkin Eskişehir Valiliği’nin görüşünü haberleştiren gazeteci İsmail Saymaz’a mail gönderen Vali Güngör Azim Tuna, “Oğlum İsmail, yine rahat durmuyorsun” diyerek, Korkmaz cinayetinin aydınlığa kavuşturulmasında önemli rolü olan Saymaz’a hakaretlerde bulundu.

    Sanık: Emri ben verdim diyenler nerede?

    Davanın ilk duruşması Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Tutuklu sanık Mevlüt Saldoğan, savunmasında görüntülerdeki kişinin ısrarla Ali İsmail olmadığını iddia etti. 72 saat hiç dinlenmeden görev yaptıklarını savunan Saldoğan’ın “Biz buradaysak emri ben verdim diyen dönemin Başbakanı da nerede” demesi dikkat çekti.

    Her zamanki gibi: İyi hal indirimi

    21 Ocak 2015’te sona eren yargılamada sanıkların eylemini kasten öldürme değil, Türk Ceza Yasası’nın 87/4 maddesi kapsamında kasten yaralama sonucu ölüme sebebiyet vermek suçu olduğuna hükmetti. Ali İsmail’e son tekmeyi atan Mevlüt Saldoğan, “kasten yaralama sonucu ölüme sebebiyet vermek” suçundan 13 yıl hapse mahkum edildi. İyi hal uygulayan mahkeme, cezayı 10 yıl 10 aya indirdi. Polis Yalçın Akbulut da 10 yıl ceza aldı ve duruşma günü tutuklandı. Tutuklu sanıklar İsmail Koyuncu, Ramazan Koyuncu ve Muhammet Vatansever de aynı suçtan 6 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak mahkeme, kararla birlikte 3 sivil sanığı tahliye etti. Ebubekir Harlar ise 3 yıl 4 ay hapis cezası aldı. Polisler Şaban Gökpınar ve Hüseyin Engin ise beraat etti.

    Öldürmeden değil yaralamadan ceza

    Mahkeme, gerekçeli kararında sanıkların kasıtlarının Korkmaz’ı yaralamaya yönelik olduğu, ancak kasten yaralama sonucu gelişen beyin kanaması sonucu vefat ettiğini savundu. Oysa Saldoğan’ın hedef alarak Ali İsmail’in başına attığı tekmenin öldürücü nitelikte olduğu açıktı. Mahkeme, olayda haksız tahrik olmadığına da hükmetti.

    Saldoğan’ın avukatı karara itiraz edince Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nde duruşmalı temyiz incelemesi yapıldı. Saldoğan’ın avukatı Mutlu Karayılan, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “emri ben verdim” dediğine dikkati çekerek, “Ama ne hikmetse görevi verenler değil sadece görevi alan, müvekkil konu mankeni olarak bu suçu işlediği yönünde algı oluşturulmuştur. Yargılamanın selameti açısından eğer yargılama olacaksa bahsettiğiniz kişiler de dahil edilmelidir” görüşünde ısrar etti. Yargıtay, son duruşmada savunma hakkının kısıtlandığı gerekçesiyle kararı usul yönünden bozdu. 18 Nisan 2016’daki duruşmada usul eksikliklerini gideren mahkeme, kararını değiştirmedi.

    Görüntüleri silen beraat eden polisti

    Beraat eden polis Engin’e Beşik Otel’deki görüntüleri sildiği gerekçesiyle ayrı bir dava açıldı. Bu dava ile bilirkişi Uğurlu hakkındaki davalar halen Eskişehir’de devam ediyor. Ali İsmail’i tedavi için geldiği hastanede beyin kanamasını tespit edemeyen ve kas gevşetici yazarak geri gönderen doktor Hasan Gülcü hakkında ise savcılık takipsizlik kararı verdi.

    Ali İsmail Korkmaz davası; valisinden, polisine, doktorundan, bilirkişisine kadar sistemli olarak delillerin karartılmaya çalışıldığı bir yargılama süreci içinde sonuçlandı.

    Aradan 3 yıl geçti. Ali İsmail’in katledilmesiyle ilgili sadece polisler ve siviller yargılandı. Ancak ne “Polise emri ben verdim. İşgal kuvvetlerini mi izleyecektik”, “Esnaf gerektiğinde polistir, askerdir, hakimdir” diyen dönemin Başbakanı, ne İçişleri Bakanı, ne de “Ali İsmail’i arkadaşları öldürmüştür” diyen Eskişehir Valisi yargılandı. Ali İsmail bugün yaşasaydı, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nden mezun olacaktı ve belki öğrenmen olarak atanacak ve öğrencilerine ders vermeye hazırlanacaktı.

    Ancak geride yarım kalan bir hayat ve eksik bir dava kaldı…

     

  • İş İlişkisi Kapsamında 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu

    Teknolojinin ilerlemesi ve bilgi akışının kolaylaşması ile birlikte, kimliği belirli veya belirlenebilen bir kişiye ilişkin her türlü bilgi olarak ifade edilen ve kişilik hakkı niteliğinde olan kişisel verilerin korunması gittikçe daha çok önem kazanmaktadır. Nitekim kişisel verilerin işlenmesinin önüne geçilemez ve kötüye kullanılmaya müsait bir niteliğe bürünmesi, kişisel verileri işleyen kişiler ile veri sahipleri arasındaki menfaat dengesini bozarak veri sahiplerinin maddi ve manevi açıdan zarar görmesine sebep olduğundan, işlemenin yasal düzenlemeler ve işlevsel yöntemlerle hukuka uygun olmasının sağlanmasını gerektirmektedir. Bu kapsamda kişisel verilerin korunması meselesi, Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Serbest Dolaşımı Bağlamında Bireylerin Korunmasına İlişkin 24 Ekim 1995 Tarihli ve 95/46/EC Sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konseyi Yönergesi (“Yönerge”), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün İşçilerin Kişisel Verilerinin Korunması Hakkında Uygulama Kodu, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)’nün Özel Yaşamın Gizliliğinin ve Sınır Ötesi Kişisel Veri Dolaşımının Korunmasına İlişkin Rehber İlkeleri, Avrupa Konseyi Tavsiye Kararları, Avrupa Konseyi’nin 108 sayılı Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İlkeleri gibi birçok uluslararası ve ayrıca ulusal düzenlemeye konu edilmiştir.

    Kişisel verilerin işlenmesi hayatın her alanında olduğu gibi, iş ilişkisinde de sıkça rastlanan bir olgu haline gelmiş olup, iş ilişkisi kişisel verilerin ihlalinin en çok meydana geldiği alanlardan birini oluşturmaktadır. Zira işverene hem hukuki, hem de ekonomik açıdan bağımlılık unsurunun ağır bastığı, kendine özgü niteliklere sahip ve işçinin korunmasının esas olduğu iş ilişkisinde işçinin, kişisel verilerinin işveren tarafından hukuka aykırı şekilde işlenmesine karşı da korunması gerektiği açıktır. Bu bağlamda işçinin kişisel verileri ile işverenin yönetim hakkı, eşit davranma yükümlülüğü ve koruma ve gözetme yükümlülüğü arasında iş ilişkisi boyunca sürekli bir etkileşim söz konusu olup işverenin yönetim hakkını, işçinin kişilik hakkı içinde yer alan kişisel verilerini hukuka aykırı olarak işlemek için kullanamaz. Dolayısıyla iş ilişkisindeki bağımlılık unsuru işçiye ait kişisel verilerin işveren tarafından hukuka aykırı şekilde işlenmesini meşru kılamayacağı gibi, işverenin iş sözleşmesindeki güçlü ve üstün konumunu işçinin kişisel verilerini adil olmayan ve keyfi yöntemlerle işlemek için bir araç olarak kullanması da kabul edilemez. Kaldı ki pek çok işçinin, kişisel verileri ve kişisel verilerinin işlenmesi hakkında genellikle yeterince bilinçli ol(a)maması ve kişisel verilerinin ihlaline karşı başvurabileceği koruma yollarından da haberdar ol(durul)maması, kişisel verilerin iş ilişkisi içindeki yerini ve önemini daha fazla vurguladığı gibi, işçilerin bu konuda kapsamlı olarak bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerekliliğini de fazlasıyla ortaya koymaktadır.

    Bu itibarla Yönerge, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin sınırlarını da aşan büyük bir etki meydana getirmiş olup, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı ve İşçilerin Kişisel Verilerinin Korunması Hakkında Uygulama Kodu ile birlikte işçinin kişisel verilerinin korunması açısından da uluslararası alandaki önemli düzenlemelerden birini oluşturmaktadır. İş ilişkisinin kendine özgü nitelikleri işçiye ilişkin kişisel verilerin işveren tarafından hukuka aykırı şekilde işlenmesine daha sık yol açabildiğinden, işverenin yalnızca 07.04.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, İş Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu çerçevesinde değil, esas itibarıyla Anayasa m.90/5 uyarınca Yönerge başta olmak üzere uluslararası alanda kabul gören veri koruma hukukuna ilişkin sözleşmelere, düzenlemelere ve temel ilkelere uygun hareket etmesi gerekmektedir. Bu kapsamda işveren işçinin veriye ulaşım, veriyi düzeltme ve itiraz haklarını ihlal edemeyeceği gibi, kişisel verilerini işlemeden önce işçiyi doğru ve kapsamlı olarak bilgilendirme yükümlülüğünü de yerine getirmelidir.

    Öte yandan büyük önem arz eden bir husus olarak rıza beyanı, kişinin kendisine ait verilerin işlenmesi hususunda önceden bilgilendirilmiş olarak hiçbir baskı altında kalmaksızın belirli bir veri işlemesini kabul ettiğini gösteren her türlü irade açıklaması olarak kabul edilmekte olup, işçiye ait kişisel verilerin hukuka uygun olarak işlenmesi, işçinin kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin ve net olarak rıza göstermesine bağlıdır. Fakat bilindiği üzere işçiler için rıza göstermeme ya da rızanın geri alınması çoğunlukla işlerini kaybetmelerine yol açtığından ve işi kaybetme korkusuyla verilen rızanın ise işçinin özgür iradesinden kaynaklanmadığı açık olduğundan, rızasının geçerliliği belirlenirken, işçinin rıza göstermemesi veya rızasını geri alması halinde hiçbir olumsuz sonuçla karşılaşmayacağının tespit edilmesi gerekmektedir. Ne var ki özgür iradenin kolaylıkla belirlenemeyeceği durumlar göz önünde tutularak, işçinin kişisel verilerinin işlenmesi için rızadan önce diğer hukuka uygunluk nedenlerinin araştırılması ve rızaya ancak diğer hukuka uygunluk nedenlerinden hiçbiri bulunmadığında başvurulması daha uygun olacaktır.

    Bu bağlamda işçinin kişisel verilerinin işlenmesi, kişisel verilerin toplanmasından başlayan ve kişisel verilerle ilişkili olabilecek sürecin tamamını içeren, otomatik olan ya da olmayan yollarla gerçekleştirilen her türlü işlem veya işlem grubunu ifade etmekte olup, hukuka aykırı işleme ilk olarak işe alımda ve iş sözleşmesinin devamında aday ve/veya işçi hakkında bilgi toplanması sırasında gerçekleşebilmektedir. Dolayısıyla iş ilişkisinde kişisel verilerin korunması bakımından işçi ile aday arasında hiçbir fark yoktur. Bu itibarla işveren, aday veya işçi hakkında bilgi edinmek için yönelteceği soruların sınırlarına dikkat etmelidir. Zira işverenin adaya veya işçiye yönelteceği kişisel duruma, sağlık durumuna ve hamileliğe, eski hükümlülüğe ve dini ya da felsefi inanca, parti ve sendika üyeliğine ilişkin soruların işin niteliğiyle bağdaşması ve görülecek işle objektif olarak ilişkili olması gerekmektedir. Aksi takdirde işçinin gerçeği söyleme yükümlülüğü ortadan kalkacak ve işverenin sorumluluğu doğacaktır. Kaldı ki işçi, işin ifasını imkânsızlaştıran veya önemli ölçüde engelleyen haller dışında kendiliğinden açıklama yükümlülüğü altında da değildir. Dolayısıyla işveren gerek kendisi, gerekse üçüncü kişiler aracılığıyla soru sorarak aday veya işçi hakkında bilgi edinirken adayın ya da işçinin kişisel verilerini ihlal edemez. Ayrıca işveren ölçülülük, gereklilik, amacın belirliliği ve haklı bir nedenin varlığı olmadan adaya veya işçiye alkol ve uyuşturucu testi, HIV/AIDS testi, genetik test ya da psikolojik test uygulayamaz. Söz konusu testler hakkında adayın ve işçinin önceden mutlaka bilgilendirilmesi gerektiği gibi, işverenin yalnızca bu testlere dayanarak iş ilişkisini sona erdirmesi de hukuka aykırıdır.

    Öte yandan işveren akıllı veya manyetik kimlik kartı, parmak izi veya retina taraması gibi sistemler kullanarak yapacağı giriş-çıkış kontrolleri sonucunda elde ettiği işçiye ait kişisel verileri de hukuka aykırı şekilde işleyemez. Kaldı ki işyerinde işverenin mülkiyetinde olan oda, çekmece ve dolap gibi yerlerde işçiye ait eşyaların aranması da işçinin kişisel verilerinin ihlal edilmesine yol açacaktır. Son olarak işveren yönetim hakkı gereğince işyerinde işçinin iş amaçlı tahsis edilmiş bilgisayar, internet ve e-posta gibi elektronik araçları kullanımını kişilik haklarını zedelemeden serbestçe düzenleyebilme hakkına sahip olsa da, işverenin işçinin bahsi geçen kullanımını denetlemesinde birtakım sınırlar mevcuttur. Bu bağlamda işverenin denetim hakkının temelini orantılılık ilkesi oluşturmakta olup, işverenin denetim öncesinde işçiye amaç, şekil ve uygulama hakkında bilgi vermesi, denetimin şeffaf, hukuka uygun ve belirli bir amaç doğrultusunda yapılması şarttır. Söz konusu sınırların tamamı işçinin iş amaçlı tahsis edilen sabit telefon, cep telefonu vb. araçlar ile iletişiminin izlenmesi ve görsel olarak gözetlenmesi bakımından da geçerlidir.

    Bu doğrultuda hukukumuzda işçinin kişisel verilerinin korunması, 13 Eylül 1995 tarihinde kurulan ilk komisyondan bu yana kişisel verilerin korunmasına yönelik kanun tasarısının hazırlanmasına ilişkin devam eden sürecin sonunda, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 07.04.2016 tarihinde yürürlüğe girmesi ile farklı bir boyut kazanmıştır. Zira Kanun, 2. maddesi gereğince işçilere ilişkin kişisel verileri de kapsamına almaktadır. Ne var ki kâğıt üzerinde uluslararası düzenlemeler dikkate alınarak hazırlandığı ve amacının kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak olduğu yansıtılmaya çalışılsa da, Kanun’un uygulamada hak ve özgürlükleri daha da kısıtlamaktan öteye geçmesi mümkün görünmemektedir.

    Nitekim öncelikle Kanun’un 3. maddesinde açık rızanın; belirli bir konuya ilişkin, bilgilendirilmeye dayanan ve özgür iradeyle açıklanan rızayı ifade ettiği belirtilmiş olmasına rağmen, yukarıda değinildiği gibi uygulamada özellikle iş ilişkisinde rızanın özgür iradeye dayanması ve geçerliliği oldukça tartışmalı olduğundan, işçinin kişisel verilerinin işlenmesinin 5. maddede yer aldığı üzere açık rızaya bağlı olması tek başına hukuka uygunluğu sağlamadığı gibi, işçinin kişisel verilerinin korunmasının hiçbir şekilde garantisini de oluşturmamaktadır. Aksine yine aynı maddede öngörülen çok sayıda istisna ile açık rıza, bir kural ve güvence olmaktan tamamen çıkarıldığı gibi, işçinin rızasının uluslararası düzenlemelerde ve öğretide kabul edildiği üzere son çare olarak başvurulması gereken bir hukuka uygunluk nedeni niteliği kazanmaya daha elverişli olduğu da bir kez daha ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde 6. maddede de özel nitelikli (hassas) kişisel verilerin[foot]Kişinin ırk veya etnik kökenine, siyasi görüşlerine, dini veya felsefi inançlarına, sendika üyeliklerine, sağlığına ve cinsel yaşamına yönelik bilgiler uluslararası düzenlemeler ve öğretide özel nitelikli (hassas) veriler olarak kabul edilerek bu tip veriler için kesin işlem yasağı ve diğer verilere kıyasla daha yüksek seviyede bir koruma öngörülmektedir. Hassas verilerin bu şekilde ayrı bir koruma rejimine tabi tutulmasının temel nedeni ise, söz konusu verilerin başkaları tarafından öğrenildiğinde, sahip olunan birtakım önyargılar nedeniyle ayrımcı müdahalelere yol açabilmesidir. Ayrıca, bu tip verilere dolaylı erişim imkânı sağlayan verilerin de hassas veri olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Örneğin; siyasi partilerin yayınlarına ilişkin abone listesi, siyasi görüşler hakkında dolaylı bir veri içerdiği için hassas veridir.[/foot] açık rıza olmaksızın işlenemeyeceği belirtilmiş olmakla birlikte, sağlık ve cinsel hayat dışındaki kişisel veriler, kanunlarda öngörülen hâller gibi oldukça geniş kapsamlı hallerde işçinin açık rızası aranmaksızın işlenebileceği gibi, sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler için açık rıza aranmaksızın işlenebilecek hallere de yer verilmiştir. Kaldı ki özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinde, ayrıca Kişisel Verileri Koruma Kurulu (“Kurul”) tarafından belirlenen yeterli önlemlerin alınması şartı getirilmiş gibi görünse de, bahsi geçen “yeterli önlemler” son derece soyut ve belirsiz bir ifade olduğu gibi, beş üyesi TBMM[foot]Kanun’un 21/5. maddesinde yer alan; “Seçim için, siyasi parti gruplarının üye sayısı oranında belirlenecek üye sayısının ikişer katı aday gösterilir ve Kurul üyeleri bu adaylar arasından her siyasi parti grubuna düşen üye sayısı esas alınmak suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca seçilir” şeklindeki düzenlemede görüldüğü gibi, Kurul’un 5 üyesinin TBMM tarafından seçilmesi de bağımsızlığı sağlayamamaktadır.[/foot], iki üyesi Cumhurbaşkanı ve iki üyesi Bakanlar Kurulu tarafından seçilen ve bütçe tahsis edilene kadar giderleri Başbakanlık bütçesinden karşılanan, hizmetlerini yerine getirmesi amacıyla bina, araç, gereç, mefruşat ve donanım gibi gerekli tüm destek hizmetleri Başbakanlıkça sağlanan ve hizmet birimleri faaliyete geçinceye kadar sekretarya hizmetleri de Başbakanlık tarafından yerine getirilen Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nun karar organı olan Kurul’un gerek idari, gerekse mali hiçbir bağımsızlığı ve tarafsızlığı olmadığı aşikârdır. Kurul’un işbu yapısı, kişisel verilerin korunmasına yönelik oluşturulacak denetim mekanizmasını da işlevsiz kılarak uluslararası düzenlemeleri açıkça ihlal etmektedir.

    Öte yandan kişisel verilerin yurt içinde ve yurt dışına aktarılması hallerinde de çeşitli istisnalar yer aldığı gibi, 28. maddede istisnalar (!) başlığı altında düzenlenen birçok geniş kapsamlı ve kötüye kullanılmaya oldukça açık hallerde ise, Kanun hiç uygulanmayacaktır. Böylelikle Kanun’daki kişisel verilerin korunmasına yönelik birtakım genel ilkeler ile işverenin aydınlatma yükümlülüğü ve işçinin haklarına ilişkin düzenlemeler, Kanun’un tamamı ve kanun koyucunun kişisel verilerin korunmasına yönelik bakış açısı dikkate alındığında işçinin kişisel verilerinin korunması açısından herhangi bir ilerleme vaat etmemektedir. Kaldı ki Anayasa, Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve İş Kanunu’nda yer alan birtakım hükümler ve hukuki koruma yolları da işçinin kişisel verilerinin yeterince kapsamlı ve etkin şekilde korunmasını sağlayamamaktadır. Bu doğrultuda kanımca yapılması gereken; uluslararası sözleşmeler ve düzenlemeler, Uluslararası Çalışma Örgütü gibi kuruluşların çalışmaları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları göz önünde tutularak öncelikle hukukçular olarak hem akademisyenlerin, hem de avukatların ve hâkimlerin gerekli bilgi birikimini edinmesi, akabinde ise etkin bilgi, yöntem ve uygulamaların biran önce işçilere ulaştırılması ve iş ilişkisi boyunca gerekli desteğin sağlanması için elimizden gelen tüm emek ve gayretin gösterilmesi olmalıdır.

     

     

  • Kişisel Verilerin “Korunamaması” Kanunu

    95/46 sayılı Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Serbest Dolaşımına İlişkin Bireylerin Korunması Hakkında AB Direktifi kaynak alınarak hazırlanan 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (“KVKK”), 24 Mart 2016 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi ve 7 Nisan 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. 10 yılı aşkın süre tasarı olarak tartışıldıktan sonra yasalaşan ve hem gerçek hem de tüzel kişilere ilişkin yükümlülükler ve yaptırımlar içeren KVKK kapsamında kişisel verilerin tanımını yapılarak kişisel verilerin işlenmesine ilişkin koşullar belirlenmiştir. KVKK ile günlük hayatımızda gerçek veya tüzel kişilerle paylaştığımız binlerce verinin kullanımı belli kurallara bağlanmaktadır.

    Kanun’da “kişisel veri”, kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişilere ilişkin her türlü bilgi olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda bir kişinin; adı, soyadı; taşıt plakası; kimlik, SGK veya pasaport numarası, özgeçmişi, fotoğrafı, adresi, e-posta adresi, telefon numarası, telefon kayıtları, kapalı devre kamera görüntüleri, ses kayıtları, parmak izleri veya genetik bilgileri kişisel veridir. “Kişisel verilerin işlenmesi” ise, kişisel verilerin; elde edilmesi, kaydedilmesi, depolanması, muhafaza edilmesi, değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi, açıklanması, aktarılması, devralınması, elde edilebilir hale getirilmesi, sınıflandırılması veya kullanılmasının engellenmesi gibi kişisel veriler üzerinde gerçekleştirilen her türlü işlemdir. Kural olarak kişisel verilerin işlenmesi, belirli istisnalar dışında ancak ilgili kişinin açık rızasıyla mümkündür.

    Kanun kapsamında veri sorumlusu, kişisel verilerin işleme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan gerçek veya tüzel kişi olarak tanımlanmıştır. Bu kapsamda, kişisel verilerin hangi amaçla ve ne şekilde işleneceğini belirleyen ve de ilgili kuruluş nezdinde sorumlu olan kişi, veri sorumlusudur. Veri sorumlusu, mevzuat uyarınca gerçek veya tüzel kişi olabilir. Bu kapsamda, örneğin bir şirketin (tüzel kişinin) ayrı bir tüzel kişiliği haiz olmayan herhangi bir departmanının veri sorumlusu olma ihtimali yoktur. Dolayısıyla tüzel kişiler bakımından, kurum içinde bir veri sorumlusunun belirlenmesi gerekmektedir. Bu noktada, özellikle birçok tüzel kişilikten oluşan holdingler bakımından bağımsız tüzel kişiliklerden her biri için ayrı veri sorumlusu tanımlanması gerekecek ve bu halde, tüzel kişiler arasında veri paylaşılması halinde, her bir paylaşım veri aktarımı olarak değerlendirilecektir.

    Kişisel veriler, ancak KVKK’da ve diğer mevzuatta belirlenen esaslara uygun olarak ve ilgili kişinin açık rızası ile işlenebilir. Açık rıza, ‘belirli bir konuya ilişkin, bilgilendirmeye dayanan ve özgür iradeyle açıklanan rıza’ olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda, sadece ilgili işlemle sınırlandırılmaksızın, genel olarak alınan; ilgili kişi bilgilendirilmeksizin alınan, önceden doldurulmuş veya tik atılmış şekilde alınan rıza, KVKK anlamında açık rıza olarak değerlendirilmemektedir. Ancak Kanun, açık rızanın alınmasını koşula bağlamamış ve herhangi bir şekil şartı öngörmemiştir. Bu noktada, ilgili kişinin açık rızasının kayıt altına alınması, ispat bakımından elzemdir.

    Belirli koşulların oluşması halinde, ilgili kişinin açık rızası bulunmaksızın da kişisel verilerin işlenmesi mümkündür. Kanun’da sayılan koşullar kapsamında, örneğin işçi bilgilerinin işveren tarafından kayıt altına alınması; bilinci kapalı veya acil müdahale gerektiren bir durumda ilgili kişiye ait kişisel verilerin elde edilmesi; elektronik ticaret sitelerinin alıcı sıfatıyla kullanıcı olan ilgili kişilerin adres bilgilerini kayıt altına alması; işletmelerin müşterilerine ait satın alma bilgilerini kamu denetçilerinin incelemelerine sunması; ilgili kişinin kendisine ait bilgileri kamuya açık şekilde paylaşmış olması; sözleşme ilişkisi sona erdikten sonra zamanaşımı süresinin sonuna kadar belli bilgilerin saklanması gibi durumlarda açık rıza aranmayacaktır.

    Kanun kapsamında, kişisel verilerin sahibi olan kişinin veri sorumlusuna başvurarak elde edeceği haklar sayılmıştır. Bu kapsamda veri sorumlusu, ilgili kişinin taleplerine cevap vermekle yükümlüdür. Bu hüküm, verinin gerçek sahibi olan ilgili kişi bakımından önemli bir kazanımdır.

    KVKK kapsamında veri sorumlusu olan gerçek ve tüzel kişiler tarafından öncelikle Kanun’a uygunluk çalışması yapılması gerekmektedir. Yapılacak uygunluk çalışması ile hali hazırda kullanılan veri işleme süreçleriyle elde edilen veriler incelenmeli ve değerlendirilmeli ve de yapılacak değerlendirme kapsamında organizasyonel, yapısal ve teknik süreçler planlanarak sürdürülebilir ve devamlı bir uygunluk yapısı oluşturulmalıdır. Bu kapsamda; hukuki ve teknik risk analizleri yapılmalı ve altyapılar oluşturulmalı, mevzuat kapsamında öngörülen şekilde prosedürler oluşturulmalı, mevzuatta belirtilen şikayet mekanizmaları kurulmalı, kurum içi veri sorumluları belirlenmeli ve mevzuata uygunluğun devamlılığını sağlayacak kurum içi denetim mekanizmaları kurulmalı ve işletilmelidir.

    Belirtmek gerekir ki, 1995 tarihli bir AB Direktifi’nden hareketle oluşturulan Kanun, ne yazık ki oldukça eksik olmasının yanında, ayrıntılı düzenlemeler içermekten de uzaktır. Bunun yanında, Kanun’a yönelik en önemli eleştiri, Kanun uyarınca kurulması öngörülen Kişisel Verilerin Korunması Kurulu’nun, üyelerinin seçilme esası sebebiyle bağımsız bir kurum niteliğini haiz olmamasıdır. Bu kapsamda, gerek şikayet üzerine ve gerekse resen veri sorumlularını denetleyecek ve Kanun’da sayılan yaptırımları uygulayacak olan bir kurumun bağımsız olması esastır. Bununla birlikte Kanun, Kurul’un dokuz üyesinden beşinin TBMM tarafından, ikisinin Cumhurbaşkanı ve ikisinin ise Bakanlar Kurulu tarafından seçilmesini öngörmektedir. Hal böyle iken, siyasi irade tarafından atanan üyelerin bağımsızlığının tartışmalı olacağı açıktır. Öte yandan, Kanun kapsamında unutulma hakkına hiç yer verilmemiş olması, kişiselleştirilmiş reklamlar ve internet verilerinin kullanımı konularının değerlendirilmeye alınmayışı da, Kanun’un esasında güncel soru ve sorunlara çözüm olmayacağının bir göstergesidir. Zira, yalnızca Kanun’a temel alınan Direktif’in yayınlandığı 1995 senesinde gerek internet hizmetlerinin ve gerekse teknolojik cihazların gelişmemiş olması değerlendirildiğinde, mevzuatın günümüz ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlemeleri içermediği açıktır. Bu sebeple, her ne kadar belirli ihtiyaçları karşılayacak geç kalmış bir mevzuat olsa da, Kanun güncel sorunların çözümü noktasında eksiktir.

  • Anayasa Mahkemesinin Çocuğun Cinsel İstismarı Suçuna İlişkin İptal Kararları Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

    Anayasa Mahkemesi, 13.07.2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2016/46 sayılı kararıyla Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlesini yani çocuklara yönelik her türlü cinsel davranışın cinsel istismar sayılacağına ilişkin hükmü 15 yaşını tamamlamayan çocuklar bakımından iptal etti. 11.12.2015 tarihinde yayımlanan, 2015/100 sayılı kararında ise TCK md.103/2’de düzenlenen çocuğun cinsel istismarının “vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleşmesi” halinde cezanın “16 yıldan aşağı olmama” hükmü hukuk devleti ilkesine aykırı görülmüş ve iptal edilmişti. Bu yazıda, iptal edilen hükümlere göre cezanın belirlenmesinde mağdur ile failin yaşlarının ve fiil gerçekleştikten sonra tarafların evlenmeleri durumunun dikkate alınmamasının; hukuk devleti ilkesine aykırı, mahkemelere somut olaya özgü bir takdir marjı tanımayan, ölçüsüz bir uygulama yarattığı yönündeki gerekçeler üzerine görüşlerimi ifade edeceğim.

    TCK çocuğun 15 yaşını tamamlamış olup olmamasına farklı sonuçlar bağlamış; 15 yaşından küçük çocukların cinsel birlikteliğe gösterdiği rızayı, hukuken tanımamıştır. Ancak aralarında önemli bir yaş farkı olmayan çocukların rızaya dayalı olarak gerçekleştirdiği cinsel davranışları, suç tipinin belirlenmesinde yetişkin bir bireyin bir çocuğa karşı gerçekleştirdiği cinsel davranışlarla bir tutmuştur. Kanun bu haliyle ergenliğe girmiş, cinsel kimliği oluşmaya başlamış çocukların cinselliğe ilişkin merak ve deneyim ihtiyacı olabileceğini göz ardı etmiştir.[foot]Fahri Gökçen TANER; Anayasa Mahkemesi’nin Çocukların Cinsel İstismarına ve Evlenmenin Dinsel Törenine İlişkin İptal Kararının Ardından Çok Katmanlı Bir Çözüm Önerisi, TBB Dergisi 2016 (124) s. 241; https://www.evrensel.net/haber/288099/ istismar-torbaya-girmemeli (Son erişim tarihi: 24.08.2016). [/foot] Oysa tarafların yaş durumu, aralarındaki ilişkinin istismar niteliği taşıyıp taşımamasını doğrudan etkiler niteliktedir.

    İstismar, yararlanma, kötüye kullanma anlamına gelmektedir. Öte yandan yaş farkları az olan çocuklar arasındaki rızaya dayalı cinsel davranışların bu şekilde bir faydalanma içermemesi de mümkündür. Ayrıca, böyle bir ilişkinin cinsel istismar addedildiği durumda da kimin mağdur kimin fail olduğunun tespiti zordur. Ek olarak, çocukları bu şekilde ceza yargılamasının yıpratıcı sürecine ve sonuçlarına tâbi tutmanın, suç tipiyle korunan hukuki menfaat bakımından çocukların gelişimine yarar sağlayacağı da şüphelidir.[foot]TANER, s. 242.[/foot] Bu gibi kaygılar dikkate alınarak İtalyan ve İsviçre Ceza Kanunlarında rızaya dayalı ilişkilerde, çocuklar arasında en fazla üç yaş fark olması durumunda istisnai bir cezasızlık hali öngörülmüştür.[foot]TANER, s. 237-238.[/foot] Her ne kadar yalnızca reşit olmayanla cinsel ilişki suçuna ilişkin olsa da 5237 sayılı TCK da yürürlüğe girdiği dönemde benzer bir düzenleme içermekteydi. Ancak, failin mağdurdan beş yaştan daha büyük olduğu hallerde şikâyet koşulu aranmaksızın ilk fıkraya nazaran iki kat fazla ceza öngören ikinci fıkra hükmü, AYM’nin 2005/89 sayılı kararıyla, faillerin aynı hukuki konumda bulunmadığı gözetilmeksizin eşitlik ilkesine aykırı bulunarak iptal edilmişti.

    103. maddeye ilişkin iptal kararlarında ele alınan failin ve mağdurun yaşlarının cezanın belirlenmesinde dikkate alınması, bu perspektiften düşünüldüğünde anlamlı olabilir. Kanunun çocuklara karşı gerçekleştirilen fiilleri, yetişkinlere karşı olandan farklı şekilde düzenlemesindeki amaç açıktır. Bu suçlarla korunmak istenen menfaat, cinsel bütünlük ve dokunulmazlığın yanı sıra çocuğun cinsel yönden istismar edilmeme hakkı ve özgürlüğü; bedensel, zihinsel ve ruhsal açıdan sağlıklı bir şekilde gelişme hakkıdır.[foot]Veli Özer ÖZBEK, Mehmet Nihat KANBUR, Koray DOĞAN, Pınar BACAKSIZ, İlker TEPE; Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayıncılık, 2015, s. 350.[/foot] Yani temel kriter aslında mağdur çocuğun yaşı değil; fiilin istismar niteliğinde olup olmadığıdır. Bu durumda genel anlamıyla çocuğun istismarına sebebiyet veren fiillerin hukuki anlamda tespitinde, yaş kriterine dayanarak iki farklı suç tipi öngörülmesi anlamsızdır. Gerek Anayasa’ya gerekse uluslararası belgelere göre 18 yaşından küçük her birey çocuktur. Yetişkin bir kişinin çocuklara karşı gerçekleştirdiği cinsel davranışlarda çocuğun “rızası” cebir, tehdit, hile ile edinilmemiş olsa dahi istismar niteliği taşımaktadır. Çünkü bir yetişkinin, toplum içindeki konumu, yaşam deneyimleri, ekonomik ve maddi gücü, cinsel partner olarak bu özellikleri taşıyan bir başka yetişkini seçme imkanı veriyorken[foot]AYM’nin 12.11.2015 tarihli 2015/100 sayılı kararında Osman Alifeyyaz PAKSÜT tarafından yazılan Farklı Gerekçe.[/foot]; onun psikolojik, biyolojik ve fizyolojik olarak kendisinden açıkça daha savunmasız, kolay yönlendirilebilir bir çocuğa karşı gerçekleştirdiği fiiller cinsel anlamda bir suiistimal, bir sömürü teşkil edecektir. Bu durumda AYM’nin iptal kararında ifade edildiği üzere, çocukların yaşı dikkate alınmalıdır; ancak bu yaşı birbirine yakın çocuklar arası rızaya dayalı ilişkiyi bir cezasızlık hali olarak öngörmekle aşılabilecek bir durumdur. Gerekçenin yetişkinleri de kapsayacak şekilde ifade edilmiş olması çocukları ciddi bir istismar tehlikesiyle karşı karşıya getirmektedir.

    İkinci olarak ise “fiili birlikteliğin resmi evliliğe dönüşmesi”ne dayalı gerekçe ele alınmalıdır. Cinsel birliktelik sonrasında tarafların evlenmesinin hafifletici bir neden olarak düzenlenmesi önerisi, akla mülga TCK md. 423’teki evlenme vaadiyle kızlık bozma suçundaki cezasızlık sebebini getirmektedir. Benzer bir düzenleme bu suç tipinde de öngörülmüşken kanun koyucu 5237 sayılı Kanunun düzenlenişi sırasında bu hükme yer vermeyerek siyasi bir irade göstermiştir. Zira bu hüküm, hem genel olarak erken yaşta gerçekleştirilen evlilikleri meşrulaştırmakta hem de hukuki anlamda evlenme ehliyeti olmayan küçüklerin dini nikâh ile bir araya getirilmesiyle bu tür “evlilikleri” toplum nazarında normalleştirmektedir. Ayrıca cinsel istismar mağduru çocukların kendilerine karşı istismar eylemlerini gerçekleştiren kişilerle evlenmeye zorlanmaları ağır bireysel ve toplumsal neticeler doğurmaktadır. İptal kararlarında yer alan gerekçenin dikkate alınması, hâlihazırda “çocuk” ve “evlilik” kavramlarının bir arada düşünülmesini doğal bulan ve bunun çok katmanlı sakıncaları konusunda ikna olmayan, bunu “normal” algılayan bir toplum içinde çocukların maddi ve manevi varlıklarının gelişmesi için gerekli koşulların oluşmasına izin vermemekte, onları her türlü istismar karşısında korumasız bırakmaktadır.

    Ceza hukukunun toplumun kültürel özellikleri ve ihtiyaçlarına göre şekillenmesi gerektiği düşünülebilirse de yeni düzenleme yapılırken hukukun geliştirici ve yol gösterici işlevinin olduğunun da altını çizmek gerekir. Ancak kanaatimce sorun tek başına ceza hukuku aracılığıyla aşılabilecek boyutta olmayıp hukukun etkili bir mekanizma olarak işlemesi için devlet ve toplum iradesi çocukların her türlü suiistimali ile kapsamlı bir şekilde, dört koldan mücadele etmelidir.[foot]Söz konusu iptal kararları md.103’te düzenlenen çocuğun cinsel istismarı suçuna ilişkin olduğundan mesele bu kapsamda ele alınmıştır; ancak aynı kaygılar, md.104’te düzenlenen reşit olmayanla cinsel ilişki suçu bakımından da geçerlidir.[/foot]

  • Ne Yapacağız?

    Türkiye gibi bir ülkede hukuk örgütlerinin güçlü olması beklenir, değil mi?

    Çok uzun bir süredir bir mücadele aracı olmasının ötesinde önemli bir mücadele alanına dönüşmüş bir hukuktan bahsediyorsak bu beklenti daha da hissedilir oluyor.

    Ancak öyle değil.

    Kabul etmek gerekiyor ki, ilerici, sol güçler yargı içerisinde süren tartışmalara güçlü bir şekilde müdahale edememektedir. Tabii ki yargı içerisinde süren mücadeleye müdahale çabası bulunmaktadır. Ancak bunun sınırlı olduğunu ve yetmediğini, esasen de savunmada kalındığını kabul etmemiz gerekiyor.

    Oysa memlekete, yargı merkezli tartışmalara, yargının oynadığı role bakınca ilk akla gelenlerden biri de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacak sorusudur.

    ***

    AKP’nin iktidara gelmesinin hemen ardından Türkiye’nin gündemine oturan yargı merkezli tartışmalar, yargının Cumhuriyetin tasfiyesinde ve toplumun şekillendirilmesinde oynadığı özel rol nedeni ile hiç gündemden düşmedi.

    Yargı o zamanlardan beri eski yargı değil.

    Artık “zor aygıtının bir parçası” olmanın ötesinde, kendisini İkinci Cumhuriyet’in asli unsuru olarak deklare etmiş, yeni bir kimlik oluşturmuş ve kararlarını “yeni” cumhuriyetin ihtiyaçları doğrultusunda veren bir yapıdan bahsetmekteyiz. Tamamen operasyonel bir araca dönüşmüş olan, kuralsızlığı en çıplak hali ile kural haline getirmiş olan bu yapı tüm bunların yanında “kişiliksiz” bir tutum sergileyerek her döneme uygun da şekil alabilmiştir.

    Şimdi “yeni” bir döneme (daha) girdik.

    Kuşkusuz bir darbe girişimi başarılı olamasa da, birçok noktada kırılma meydana getirir. Hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı söyleminin bir gerçekliği de vardır. Ancak yargının bir üst paragrafta ifade edilen rolünün, bu rolün taşıyıcısı aktörle-
    rinden bağımsız olarak bir süreklilik içerisinde olduğunu, yapının operasyonel bir araç olarak varlığını sürdürdüğünü söylemek gerekiyor. Burada bir kırılma söz konusu değildir.[foot]17 Aralık sonrası HSYK üzerinden cemaatçi hakim ve savcılara yönelik bir müdahalede bulunulmuş olsa da, yine de HSYK’nın iç dengeleri nedeni ile bu müdahale sınırlı kalmıştı. 15 Temmuz sonrası bu başlık da tamamen kapatılmıştır.[/foot]

    Darbe girişiminden önce Hukuk Defterleri’nde Fazıl Say (dini değerleri aşağılama iddiası), Rennan Pekünlü (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası), Can Dündar ve Erdem Gül (casusluk ve hükümete darbe iddiaları) ile cumhurbaşkanına hakaret davalarını örnek vererek, İkinci Cumhuriyet rejiminin kalıcılaşması için de davalara özel bir rol biçileceğine işaret etmiştik. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Başarısız darbe girişimi sonrası, değil bu halin değişmesi, memleketi soruşturmalar ve davalar üzerinden hizaya sokma hali daha da kalıcı hale gelmiştir.[foot]Fazıl Say’ın Yargıtay’ın mahkumiyet kararını bozması sonrasında geçtiğimiz günlerde beraat etmiş olması bu durumu değiştirmemektedir. Cumhurbaşkanına hakaret davaları da şikayetlerden vazgeçil mesi gibi arızi bir durum söz konusudur. Fazıl Say’a rastlamış olması ise sevindiricidir.[/foot]

    Bu tablonun bütünü sorumuzu hemen akla getirmektedir. Öyleyse, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacaktır?

    ***

    Zaten Yargıda Birlik Derneği üzerinden yargıda etkili tek güç haline gelmiş olan AKP, OHAL döneminde KHK’lar eliyle hayata geçirdiği düzenlemeler ile alanı tamamen temizlemiş durumda. Yargı ayağında da yalnız cemaati değil kendisine muhalif herkesi ya tasfiye ediyor ya da etkisizleştiriyor.

    Yargıç ve savcı örgütlenmeleri olan YARSAV ile Yargıçlar Sendikası ise YBD dışında kendi alanında gerçek bir çalışma yürüten yegane yapılar olup, sıklıkla birlikte hareket ederek bu alanda soldan bir ağırlık oluşturmak için hareket ettiler.[foot]YARSAV darbe sonrası OHAL döneminde çıkarılan bir KHK ile kapatıldı.[/foot] Artık tohumlar atılmış, fidanlar boy vermiştir.

    Tüm bu süreçlerde, savunmanın ise “örgütsel yapı” olarak teslim alınamadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle de sürekli olarak etkisiz hale getirilmek istendi ve tüm bu yıllar boyunca avukatlar ve örgütleri iktidarın ağır saldırılarına maruz kaldı. Ancak kabul etmek gerekiyor ki, savunma tüm bu yıllar boyunca dağınık halinden de bir türlü çıkamadı.

    Zaten Baroların büyük çoğunluğu uzunca bir süredir siyasetsiz ve/veya sessiz idi. Bugün ise bu halin doğal sonucu olarak savunmaya yönelik saldırılara dahi cevap veremez bir konuma gelmiş durumdalar.

    Darbe sonrası oluşturulmaya çalışılan “milli mutabakat” için yapılan çağrıya koşanlar arasında hukuk kurumları ile hukukçular da yer aldı. Nedense böylesi durumların ilk alıcıları hiç şaşırtıcı olmayacak bir şekilde “sol”dan çıkıyor. Bu sefer de hem liberal hem ulusal “sol”dan çağrıya yanıt verenler çıktı.[foot]Bu yazıda sağcı bir “politikacı” olan Metin Feyzioğlu’na yer verilmeyecektir. Kuşkusuz, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmasını yok sayamayız. Ancak “ne yapacağız” başlıklı bir yazıda Feyzioğlu’nın artık iyice kişiselleşen görüşlerinin ve çalışmalarının dikkate alınmasına gerek olmadığını düşünüyorum.[/foot]

    Arayışın “normalleşme” olduğu açık.

    Ama sormak gerekiyor, toplumun adalet arayışında olduğu, hukuksuzlukların, yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir dönemde, neden “normalleşme” istenir? Soru açıktır: bu gerici cendere altında yaşamaya mı devam edeceğiz, yeni bir yolu açmak için mücadele mi edeceğiz?

    Bu soruların yanıtları önemlidir. Çünkü bugün alınan tutumlar yarının ipuçlarını vermektedir. Bu nedenle de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacaktır sorusu önem kazanmaktadır.

    ***

    Yargının tüm bileşenlerinin birlikte hareket etmesinin, bağımsız bir hattı örgütlemesinin gerekliliğini uzun zamandır dillendiriyoruz. Yukarıda söylenenlerden hareketle, bunun ete kemiğe bürünmesi ve bir ürün vermesi ise artık bir zorunluluktur.

    Kendi sınırları içerisinde, bu nedenle etkisi sınırlı bir konumlanış mı tercih edilecektir yoksa toplumsal muhalefetin içinde devinen etkili bir konumlanış mı?

    Dayanışma halinin kendisinin birlikte hareket etmek için yeterli görüldüğü, bir dizi talebin sıralanması ile imza toplanması gibi çalışmalara takılmış, en nihayetinde savunmaya çekilmiş bir gerçeklik içerisinde olduğumuz da dikkate alındığında böylesi bir bağımsız hattın örgütlenmesi daha da önem kazanmaktadır.

    Bağımsız hattın bir yanının örgütsel yapının “tüzel” kişiliğinin bağımsız olarak örgütlenmesi olduğu açıktır. Evet, özellikle baroların bugünkü hali dikkate alındığında da bu önemlidir.[foot]Ancak burada kastedilen baroların yerine bir örgütlenme değildir. Zaten avukat örgütlen melerinin eksikliğinden değil, yargının tüm bileşenlerinin bir arada olduğu bir yapılan maya olan ihtiyaçtan bahsedilmektedir.[/foot] Ancak, bunun da yetmeyeceği açıktır. Esas olan, böylesi bir örgütlenmenin aklının, karar alma süreçlerinin dış etkilerden bağımsız olmasıdır. Bunun kolay olmadığını, solun sık sık “akıl” bağımsızlığını yitirdiğini ise biliyoruz.

    Tüm bu söylenenler, bugüne kadar dile getirilen taleplerin önemsiz olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine oldukça önemlidirler ve tüm taleplerin bir bütün içerisinde hayata geçmesi için mücadele edilmelidir. Burada işaret edilmeye çalışılan bu çalışma başlıklarının yerleştirildikleri bağlamdır. Yargıya dair çözüm önerilerinin de “yeni bir ülke/yeni bir cumhuriyet” tahayyüllerimizle buluşması gerekmektedir. “Hukuki” çözümlerin tek başına yeterli olmadığı defalarca görülmüştür.

    Öyle ise, adaletten ve emekten yana güçlü ve bağımsız bir hukuk örgütü nasıl hayata geçirilebilir sorusunu ilerici hukukçuların, tüm bileşenleri ile hemen dört başı mamur tartışmaya başlaması gerekmektedir.

    Toplumun adalet talebi güçlü bir şekilde örgütlenmelidir.

     

  • Ne İçin Birlik…

    Pir Sultan’ın “Gelin canlar bir olalım.” şeklindeki hümanist çağrısının üzerinden yüzyıllar geçti. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin.” diyerek büyük birleşme davetini gerçekleştiren Komünist Manifesto bile neredeyse iki yüzyıllık geçmişe sahip. Her ikisi de egemen güce karşı bir başkaldırı daveti olarak, birlikte olmanın gücünü insanlık için daha iyi bir yaşam ve daha yaşanılası bir Dünya idealine sunmayı amaçlayan çağrılardır ve zaman/mekan sınırlarını aşan evrensel çağrılar olarak, kuşkusuz halen geçerli ve değerlidirler.

    Oysa modern zamanlarda birlik meselesi çoğunlukla pragmatist bir içerikle çıkar karşımıza. Ve birlik kavramı bazen tekçi faşist politikaların bayrak kavramı, bazen sömürgeci politikaların sürdürülebilmesinin kestirme yolu olarak kullanıldı, kullanılıyor.

    Tartışma konumuz bakımından birlik kavramının da oldukça yıpratılmış olduğunu kabul etmeliyiz. Yargıda Birlik gibi iktidar işbirlikçisi, ya da daha doğru bir ifadeyle yürütmenin taşeronu bir oluşum önümüzde dururken, yargı erkinin teorik düzlemde de olsa bileşenlerinin birlikteliğini çok özenli tartışmak gerekir diye düşünüyorum.

    2006 yılında kurulan YARSAV’ın, yargı erkini kullananların önemli bir örgütlenme çabası olarak tarihsel önemini kabul etmekle birlikte, gelişen süreçlerde bireysel olarak ayrılmalar ve kurumsal olarak bölünmeler nedeniyle bu örgütlenmenin istenen katkıyı sağlayamadığını kabul etmek gerek.

    YARSAV’ın kurucu başkanı Ö. Faruk Eminağaoğlu’nun, kurulup kapatılan sonra yeniden kurulan YARGI-SEN girişimini de dikkate aldığımızda, bu alanda bir arayışın olduğu görülmektedir. Kabul etmek gerekir ki bu aynı zamanda olağan bir gelişmedir.

    Büyülü bir sözcük olarak adeta mucize yaratmasını beklediğimiz “birlik” olmaktan her zaman olumlu bir karşılık alınamıyor ne yazık ki. Üstüne üstlük, güce karşı olması bakımından olumlu bir kavram olan birlik, pek ala gücün etrafında toplanma şeklinde çok olumsuz bir işlev de görebilir.

    Türkiye’yi yöneten gücün son dönemlerde yoğun olarak topluma dayatmakta olduğu, “Hep birlikte Türkiye’yiz.” sloganı bu olum-
    suzluğa örnek olabilecek niteliktedir. Nitekim bu sloganın hep birlikte kaçak saraya biat etmeyi öngören bir birlik çağrısı olduğu çok kısa sürede açığa çıktı bile. Kısa süre önce Baro Başkanlarını arkasına dizerek saraya topuk selamı çakan TBB Başkanı ile 15 Temmuz’un boğucu baskısıyla Yenikapı’ya arzı endam eden CHP Genel Başkanı, ali makamın himayesinde gerçekleştirilen Adli Yıl açılış töreninde Saray’a avdet eden zevat arasında yer almayınca zatı şahanelerinden yüksek perdeden “kendinize gelin” uyarısı almaları kaçınılmazdı ve uyarıldılar.

    TCK’nın yargı bileşenleri olarak tanımladığı, yargıç, savcı ve avukatların, yargının kuşatılması, baskı altına alınması ve özellikle yürütmenin emrine girmesine karşı mücadele birlikteliği olanaklı mıdır? Teorik olarak evet… Ancak içinde bulunduğumuz süreçte bunu gerçekleştirebilmek oldukça zor. Hain ilan edilmenin çok yakın tehlike olduğu bu dönemde bu başarılabilir mi? Kuşkuluyum.

    Kerameti kendinden menkul kuvvetler ayrılığı gibi burjuva demokrasilerinin vitrin kavramlarını eveleyip geveleme kolaycılığına kapılmadan, gerçek bir mücadeleyi örgütlemekten ve sürdürmekten söz ediyorsak elbette.

    Kuşkuculuk ve bilimselliğin yerini, iman ve dogmanın aldığı, yargı etiği ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin yerine, emre itaat ve gücün üstünlüğü ilkelerinin konulduğu, bilginin değil cehaletin değerli olduğu günümüz Türkiye’sinde; hangi alanda olursa olsun, emeğin ve adaletin yanında yer almanın ve bunu cadı avının acımasızca sürdüğü bu ortamda gerçekleştirmenin çok zor olduğu kuşku götürmez bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

    Diğer taraftan tam da bu nedenledir ki, böyle bir mücadele birlikteliğinin en gerekli olduğu zamanlarda yaşamakta olduğumuz kuşku götürmez bir başka gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

    O halde, öncelikle yanıtlanması gereken soru;“Ne için birlik?” sorusudur. Yani eylemin amacı üstünde ortaklaşmak gerek ilk başta.

    Böyle bir başlangıç zorunludur. Çünkü, özellikle egemen anlayışlara ve yapılara karşı mücadele pratiğinin en problemli konusu amaç birlikteliğinin sağlanamıyor olmasıdır.

    Bu türden örgütlenmelerin ve yapıların kişisel ikballer için kullanılmasından söz ediyorum.

    Amaçlananın değeri yeterince kavranamadığı için yarı yolda ego kazalarının ortaya çıkmasından söz ediyorum.

    Bir potada erimeyi göze alamayıp, kendi rengini ya da özelliğini mücadelenin başat karakteri haline getirme çabalarından söz ediyorum.

    Daha da artırabileceğimiz bu “birlik zararlıları”nın etkisizleştirilmesi ilk adım olmak kaydıyla, nesnel kararlar verebilen, bağımsız bir yargı için mücadele etmenin çok değerli ve özellikle içinde bulunduğumuz süreçte çok gerekli olduğu kanısındayım.

    Önermeden yerme kolaycılığına kaçmadan…

  • Tek Yol Örgütlü Mücadele

    Türkiye’de bir süredir, akıl ve bilgi temeli zayıf, dinle bulamaç yapılmış, nefret dilinin egemen olduğu, totaliter karakterli bir ideolojinin sahiplerinin yönetici olarak maceralarını izliyoruz. Gençlik hayallerini gerçekleştirme romantikliğine takılıp kalmış ve akıl ve bilimden yoksunlukla kofluğunu hiçbir zaman aşamamış anlayışın, ülkemize faturası artık tahammül edilemez boyuta ulaştı.

    Seçimle iktidara geldiğinden bahisle kendisini egemenliğin yegâne temsilcisi olarak gören ve tüm Anayasal erklerin görev ve yetki alanını fütursuzca çiğneme hakkını kendisinde gören bir yönetim anlayışının felce uğrattığı bir düzen ile karşı karşıya bulunuyoruz. Daha açık bir ifade ile Türkiye Cumhuriyetinin ve devlet sisteminin çökertildiği ve devletin tüm kurum ve kurallarıyla iflas ettirildiği bir süreci yaşıyoruz. Üzüntü ile söylemek gerekir ki, Türkiye, demokrasinin sadece seçimle iktidara gelmek üzerine kurgulanan bir rejim olmadığı gerçeğini bir kez daha kanıtlayan en belirgin örnek olarak demokrasi teorisi içerisindeki yerini almıştır. Demokrasiyi trene benzetip istediği yere gelince inilebilecek bir araç olarak gören, nobran bir pragmatizmle yönetilmenin bedelini hep birlikte ödüyoruz.

    Yakın zamana kadar, içinde yer aldığı coğrafyada laiklik ve demokrasi kulvarında örnek olarak gösterilen, ancak cehaletin, kibrin ve hırsın el ele verdiği bir çılgınlığın peşinden iç savaşın eşiğine getirilen, dışarıyla savaş için türlü bahaneler peşinde fırsat kollanan bir ülkede, bir çöküş belgeselinin hem izleyeni hem de unsuru olmanın, kötü sonu en baştan itibaren defalarca anlatmamıza karşın senaryoyu değiştirememiş olmanın ne kadar acı olduğunu tecrübe ettik, etmeye devam ediyoruz.

    Özellikle, “allahın lütfu!” olarak görülen son darbe girişimi fırsat bilinerek ilan edilen OHAL ile yaratılan korku imparatorluğunda, KHK’lar ile karşı çıkma potansiyeli olan tüm muhaliflerin baskılandığı, faşizmin en derin karanlığına doğru son sürat yol alınan bir süreçte hâlâ romantik muhalifçilik mi oynayacağız? “Milli mutabakat ya da Yenikapı ruhu” denilen tiyatroda bize biçilen figüranlığa razı olup özenle inşa edilen faşizm değirmenine su taşıyanlardan biri de biz mi olacağız? Tarih boyunca özgürlük ve barış mücadelesi verenlerin ödediği bedeller boşuna mıydı? Yarının dünyası için, iktidarın bize dayattığı dışında söyleyecek sözümüz yok mu? Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar bizim için hâlâ bir umut olup olmadığını gösterecek. Şu anda tarihi bir dönemeçteyiz. Her türlü baskıya, tehdide rağmen, faşizme boyun eğmemek, tüm hukuksuzluklara karşı koymak ve yalnızca hukuku ve demokrasiyi savunmak tarihi bir sorumluluktur. Evrensel hukuk ilkelerinin yaşama geçmesi için yürütülecek mücadele ancak toplumun tüm kesimleri tarafından desteklenmesi durumunda başarıya ulaşabilecektir. Öyleyse faşizmin doruğuna giden süreçte tek çıkış yolumuz, hukukçular başta olmak üzere tüm demokrasiyi ve hukuku savunanlar olarak ortak bir mücadele alanı yaratmaktır.

    Evet, toplumun ezilen kesimlerine en ufak umut vadetmeyen, ancak uyumlu ve itirazsız olmaya söz vermiş temsilcilerine yol veren mevcut sistem; artık haksızlık ve hukuksuzluk batağının dibine batmış, toplumsal düzenin üzerinde temellendiği ‘meşruiyet’ değerini de yitirmiştir. Düzeni çalıştıracak motor susmuştur. Bu noktada, rotanın özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma temelinde bir toplumsal düzenin kurulması çizgisine çekilmesinde yargıya tarihsel rol düşmektedir. Duyarlı tüm hukukçular, bu rolü tüm devrimciler gibi üstlenip sonuna kadar götürme cesaretini göstermeli, örgütlenmede öncü rol üstlenmeli, bir oyun kurucu olmanın sorumluluklarından kaçınmadan, engelli hale getirilen topluma ve çürümüş devlet sistemine umut ışığı sunarak, her birey ve kuruma bir silkinme fırsatı sunmalı, ayağa kaldırmalı ve aydınlanmış, genç düşünceli bireylerin tutuşturduğu, eleştirel aklın devinimleriyle yanan her devrim ateşini topluma adalet dağıtarak beslemelidir.

    Hukukun nefessiz kaldığı bu atmosferde, modern demokrasilerde hukuka dayanmayan bir iktidarın hiçbir meşruiyeti olamayacağını hatırlatma ve hukukun üstün kılınması için çaba gösterme, önceliğimiz olmalıdır.

    İnsanlığını unutarak zorba tiranlara dönüşen yüksek egolu çıplak kralların boyunduruğunda yaşamayı kanıksamış, haksızlıklara karşı itiraz etmeyi unutmuş, uygar davranış biçimlerinden habersizce tebaiyeti kutsamış ve kurşun askerlere dönüştürülerek mutasyona uğramışlara karşılık; geleceğimiz için bir zamanlar bu coğrafyada da düşünen ve demokrasi, hukuk, özgürlük ve barış için mücadele veren ve her türlü bedel ödemeyi göze almış hukukçular olarak; kararlı bir şekilde hukuk çizgisinde kalarak ve toplumsal barış dilini kullanarak sorunlara çözümler üretmek üzere seslerimizi birleştirmeye olan gereksinimimiz bugün her zamankinden fazladır. Bugün susma günü değildir. Savaşa karşı barış, güçlüye karşı hukuk talebimizi en gür sesle dile getirmek, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik Türkiyesini hep birlikte yeniden kurmak öncelikli ödevimizdir.

    Dolayısıyla şimdilerde en çok ihtiyacımız olan şey; konuşması gerekenlerin büyük bir suskunluğa gömüldüğü günümüzün korku imparatorluğunda, susmayanların, her türlü haksızlık ve hukuksuzluk karşısında güçlü ve onurlu bir şekilde haykıranların da var olduğunu göstermek için, hukukçuların örgütlenerek daha yüksek ve yürekli sesle haykırmaları, toplumun farklı kesimlerinin de silkinerek ayağa kalkmaları ve bu seslere ses katmalarıdır. Otoriter zihniyetin toplumda yarattığı ve her geçen gün artarak devam eden travmanın yansıması olan iç ve dış sesler örgütlenerek yükselmeli ve yanlış sahiplerini daha fazla rahatsız etmeye devam etmelidir. Şimdi yeterince sesimizi yükseltemezsek bir daha ses çıkarabileceğimiz bir ortam bulamayacağız. Bu karşı çıkış, demokrasiden ve özgürlüklerimizden tamamen kopuşun durdurulması için son çırpınışlarımızdır.

    Unutmayalım ki, insanlık tarihi her daim hak ve özgürlük mücadelesi veren ve bedelini sonuna kadar ödeyen devrimcilerle doludur ve uygarlık bu sırtlarda taşınarak ilerlemektedir.

    Bugün, bayrağı devraldığımız özgürlük savaşçılarının değerleri, mücadelemizin her kavşak noktasında onlara yönelik empati ile daha bir anlam kazanmakta; bizlere ilham kaynağı olmaktadır. Bedel ödeme konusunda, onlardan daha üstün, daha değerli değiliz. Dolayısıyla onlardan farklı bir ayrıcalığımız bulunmamaktadır.

    Tarih boyunca barış ve özgürlük adına gösterilen çabalar, özveriler ve ödenen bedeller boşuna mı? Zamanları aşan devrimci ideal ve düşüncenin erken gelmiş ve çoğu kez yalnız kalmış öncüleri olmanın değeri yok mu? Elbette var ve tüm bunlar, en azından o idealin var ve hayatta olduğuna kanıt oluşturmaktadır. Varsın, nadiren ahlak ölçeğiyle tartan tarih, yalnızca galiplere baksın ve sadece başarıları kroniğine aktarsın.

    Bizler, haklılığımızın ve daha da önemlisi özgürlüğümüzün, ödeyeceğimiz bedellerle olanaklı olduğunun son derece farkındayız.
    Hukuk Devleti idealine ve demokrasiye olan bağlılığımız ve hukukun üstünlüğüne inancımız; gerçekleri haykırışımızın, her türlü baskı ve zulme direnişimizin sönmeyen kaynağıdır.

    Uygar toplumun son kalesi olan adaletin, keyfiliğe ve zorbalığa teslim olmaması için direneceğiz.

    Hukuksuzluğa karşı vicdanın sesi olacağız.

    Umutsuzluğa karşı umudu, savaşa karşı barışı, baskılara karşı özgürlüğü örgütleyeceğiz.

    Güce bağlanmış bir düzenekte, olanak ve muhataplarımızın duyarlılık eksikliğine esir olmayacağız, savaşacağız.

    Aklın özgürlüğü ve insancıllığın kalıcı olarak yeryüzüne yerleşmesinin güvencesi olan hukukun üstünlüğü uğruna bazen güce yenik düşeceğiz ama yılmayacağız.

    “Yüreği yılmadan düşen, dizleri üzerinde savaşır” der Seneca. Devrilmeden, dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz.

    Son Söz: Faşizan ve otoriter eğilimlere karşı örgütlü mücadeleden başka yol yoktur. Birlikte güçlüyüz. “Biz” varsak eğer hukukun üstün kılındığı aydınlık yarınlar için umut da var demektir…

  • Hukuk Fakültelerinin Büyük Ataleti

    Toplumsal alanda yürütülen mücadelenin sağında solunda, ama genellikle de tam ortasında bir hukukçu mutlaka vardır. Çünkü yürütülen mücadelenin bir toplumsal devrime dönük olma ihtimali zayıfsa, mücadele sonucunda kazanılmış olanların düzenin diline birileri tarafından kusursuz bir biçimde çevrilmesi gerekir. Diğer bir ihtimal ise, söz konusu toplumsal mücadelenin zaten var olan hukuki düzende, ilgililere tanınmış hakların tecavüze uğraması veya kaybedilmesi ile alakalı olmasıdır. Öyle ki bu durumda toplumsal mücadeleye koşut olarak zaten yargı alanında da bir hukuk mücadelesi sürdürülüyordur. Ancak dikkat edilecek olursa toplumsal mücadelelerin etkileri, hukuk sahasında hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar (idari makamlar ve genel anlamda Yürütme gücü) – hakkı talep edenler (avukatlar) – hakkı tesis edenler (hakimler) gibi üçlü bir ayrışma içinde akseder. Bu noktada soru, üniversitelerin bu denklemin neresinde olduğudur.

    Soruya hukuk öğrencilerinin çoğunun bir türlü öğrenemediği olan/olması gereken ayrımının çok basite indirgenmiş bir örneği üzerinden cevap verilebilir. Ancak bu şekilde verilecek bir cevap, genellikle ister istemez, yine kapitalist bir devlet modeli içinde sınıfsal bir özü olduğu unutularak, -özellikle de bugünle kıyaslayınca- 1960-80 arasındaki Türk üniversitelerinin övülmesi ile sonuçlanır. Bundan imtina ederek ve daha çok içinde bulunduğumuz üniversiteye odaklanarak bir şeyler söylenecek olursa; hem öğrenciler, hem de öğretim elemanları açısından ana eğilimin söz konusu mekanların sadece mesleki eğitim birimleri olarak algılandığı olgusudur: öğrenciler üniversiteye geleceklerinde icra edecekleri mesleği öğrenmek, öğretim elemanları ise kendinde bir amaç halini almış öğretme mesleğini yürütmek için bu mekanları kullanmaktadırlar. Hukuk fakülteleri özelinde ise, hukuk eğitiminin temelde normatif niteliği, Kelsenci bir dille – ve paragrafın başına da atıfla- olması gerekeni ön plana çıkarması, fakülteleri toplumsal mücadele ekseninden ayırır. Bir başka ifadeyle, sadece normun ne manaya geldiğinin öğretilmesi ve öğrenilmesi, normun oluşmasına neden olan toplumsal olgu ve olaylar ile o dönemde hakim olan felsefi düşüncenin neredeyse hiç dikkate alınmaması sonucunu doğurmaktadır.

    Bütün bunların dışında, hukuk fakülteleri öğretim elemanları sistemsel olarak hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar, hakkı tesis edenlerle daha yakından ilişkili olmaları ve hukuk düzeninin niteliği sebebiyle genelde muhafazakar görüşlere daha yatkındırlar. Nitekim, hukukçuların statükonun devamından yana oldukları sık sık dile getirilir. Gündelik hayatta da bu tutumun yansımaları olacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Tam da bu yüzden devrim süreçlerinde devrimciler tarafından en güvenilmez bulunan kurumlar, yargı makamları ve hukuk fakülteleridir. Örneğin Fransız Devrimi esnasında hukuk fakültelerinin 10 yıla yakın bir süre kapalı tutulması, yargı yapısının değiştirilmesi, référé législatif (yasama yorumu/yargısı) gibi uygulamalar başka türlü yorumlanamaz. Sovyetler Birliği’nde de devrimi takip eden bir kaç ay içerisinde, mahkeme sisteminin lağvedilmesi ve baroların kapatılmasının yanı sıra hukuk fakültelerinin programları altüst ederek işe başlanmıştı.

    Bu ana akıntıya ters eğilimde olanların, özellikle de pozitif hukuk alanlarındaki muhalif figürlerin sayısı oldukça sınırlıdır ve son yıllarda Türkiye’de genellikle ulusal üstü insan hakları hukuku alanında çalışmayı yeğledikleri görülmektedir. Yine bu eğilimdekiler için diğer bir çalışma alan grubunu ise, hukukla diğer disiplinlerin, -felsefe, sosyoloji, tarih- kesiştiği küme oluşturmaktadır. Bu durum her iki grup açısından da (ilk denilenlerin ulusal idari ve yargı makamları tarafından genelde az dikkate alınmaları, ikincilerin ise pozitif hukukla ilgilerinin zayıf olması nedeniyle) hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar, hakkı tesis edenlerle sınırlı bir ilişki içinde olmalarına yol açmaktadır. Ancak buna mukabil hakkı talep edenlerle de sıkı bağlantı içinde olduklarını iddia etmek zordur. Üstelik Amerika Birleşik Devletleri dışında (Critical Legal Studies) hukuk fakültesindeki ana eğilimin tersi yönünde hareket eden bu akademisyenlerin hukuk uygulamasına etki edebilecek eser örnekleri bulunduğunu iddia etmek de güçtür.

    Elbette şu bir gerçektir: Bütün toplumsal gruplar gibi akademisyenler, ancak kendilerine bir noktada değen durumlarda harekete geçmektedirler. Nitekim son on yılda üniversiteler dünyada meydana gelen dört önemli olaydan (50d mücadelesi, Türban Yasakları Konusundaki Bildirgeler, YÖK yasa taslağı, Barış İçin Akademisyenler Bildirgesi) sadece bir tanesi akademi dışındaki siyasi bir olayla ilgilidir. Üstelik bu ilk üç olayda da söylenen söze katılan hukuk fakültesi öğretim elemanı sayısı yine oldukça mütevazi boyutlardadır. Kısaca hukuk fakültelerinin öğretim elemanlarının toplumsal mücadelelerle ilişkileri zaten dolayımlı olduğu gibi, doğrudan kendilerine ilgilendiren toplumsal mücadelelerle alakaları da zayıf gözükmektedir.

    Genel olarak toplumsal mücadelelerle dolayımlı bir ilişki kuran, doğrudan kendisini ilgilendiren konularda bile elinden geldiği kadar söz söylemeyen hukuk fakültesi öğretim elemanlarının bu eğilimlerini kırmak çok kolay gözükmemektedir. Bu, ancak toplumsal koşulların değişmesi ve hukukçu akademisyenlerin bu değişen koşullarda üzerlerine düşen rollerle alakalı olacaktır. Doğal olarak, içinde bulunduğumuz şartlar altında ana akıma ters yönde hareket eden hukuk fakültesi öğretim elemanlarının, hukukçular arasındaki diğer mücadele alanlarına ve toplumsal mücadelelere etkin olarak katılmasının sağlanması önemli bir hedeftir. Şöyle de denilebilir: esas hedef üniversitenin toplumsallaştırılmasıdır. Uzunca bir süredir yavaş yavaş eridiğini gözlemlediğimiz bilimin toplumsallığı vurgusu özelde son on senede ve hukuk fakültelerinin sadece siyasi değil, bilimsel açıdan da atıl kalmasına yol açmıştır. Bu ise topyekun bir işlevsizleştirme anlamına gelir.

    Ancak somut koşullara bakıldığında bir miktar umuda yer olduğunu saptamak mümkündür. Bugün içinden geçtiğimiz olağanüstü dönem, hukuk bilgisine duyulan ihtiyacı topluma dayattığı gibi, hukukçuya da kayan toplumsal zemini yakalama fırsatı sağlayabilir. Elbette bunun için diğer üniversite bileşenleri ve meslekten hukukçular ile ortak bir duruş geliştirmek gerekir. Öncelikle mesleki güvencelerini koruyup arttırma çabası ile başlayabilecek bu hareketlenme, siyasi alanda yeniden toplumsal bir talebe karşılık gelecek, hatta bu talebi kendisi yönlendirebilecek bir hat biçimlendirebilir. Hem kriz dönemlerinde hukuka duyulan ihtiyacın kendisi söyler bunu bize, hem de Türkiye Cumhuriyeti hukuk fakültelerinin tarihi.