Kategori: Sayı 36 / Haziran – Temmuz – Ağustos 2022

  • İfade Özgürlüğünden Parrhesia’ya: TCK m.299’un Anayasallık Paradoksu

    I. Giriş

    Euripides’in “Fenikeli Kadınlar” adlı eserinin, edebiyat tarihinin en önemli eserleri arasında yer aldığını söylemem herhalde yanlış olmaz. Fenikeli Kadınlar, Thebai Kralı Oedipus’un oğulları, Eteokles ve Polyneikes’in arasındaki iktidar kavgasını anlatır. Kehanete göre, kardeşlerden biri ölmeden diğeri yönetimi alamayacaktır. Bunu önlemek için, yönetimi dönüşümlü olarak kullanmaya karar verirler. Anlaşmaya göre her biri devleti bir yıl idare edecek ve sonra iktidarı diğerine bırakacaktır. Ancak Eteokles, iktidarının birinci yılının sonunda tahttan çekilmeyi reddeder ve Polyneikes’i sürgüne gönderir. Polyneikes, sürgündeyken bir ordu toplar ve tahtı ele geçirmek için Thebai’yi kuşatır. Savaşın yol açabileceği felaketleri önlemek adına anneleri olan Jocasta, kardeşleri ateşkese ikna eder. Jocasta, Polyneikes’e sürgünde olmanın ne kadar zor olduğunu sorar. Polyneikes, her şeyden daha zor ve kötü olduğunu söyler. Jocasta’nın bunun nedenini sorduğunda Polyneikes, tragedyanın 21.yüzyılda dahi önemini muhafaza etmesini sağlayan şu sözlerle cevap verir; “en kötüsü Parrhesia’dan mahrum kalmaktır…”

    Peki, nedir bu Parrhesia? Parrhesia’nın, genellikle Antik Yunan’daki özgün şekliyle ifade özgürlüğü olarak anlaşıldığını ve bu şekilde yorumlanmış olduğunu gördüm. Ancak yapmış olduğum incelemede bunun bir özgürlük olmadığı, bilakis hiçbir güvenceden yararlanılmadan Ekklesia’da yöneticiler ve ülkenin genel siyasetiyle ilgili eleştirilerin açıklanması aktivitesi olduğunu tespit ettim. Konuşmacılar, cezalandırılma riskini de göze alarak başkalarının bireysel çıkarları veya “korkaklıkları” uğruna dillendirmeyeceği meseleleri, bu mecliste dile getiriyorlar ve yöneticileri eleştiriyorlardı. Bu riskli aktivitenin de yapılması, Atinalılar için faziletli bir davranıştı. Halbuki ifade özgürlüğü, bireylerin niteliklerinde hayat bulan ve fazilet gerektiren bir kamusal aktivite değildir. Tam aksine, devletin tekelinde olan şiddet imtiyazını ve iktidarın gücünü denetleme fonksiyonu olarak gören demokratik bir haktır. Bu denetleme fonksiyonu ise ancak makul bir güvence ortamının sağlanmasıyla gerçekleştirilebilir. Bütün bu karşılaştırmadan sonra aklımıza şu soru geliyor; acaba Türkiye’de bugün bir ifade özgürlüğü var mıdır? Yoksa Antik Yunan’daki Parrhesia kurumuna doğru bir tersine evrim içinde miyiz? Aslında sorunun cevabı Türk Ceza Kanunu (TCK) Madde 299’da saklı. TCK m.299, Cumhurbaşkanını özel bir korumayla donatan, Cumhurbaşkanına hakareti suç kapsamına alan özel bir ceza normudur. Bu gibi düzenlemelerin demokratik toplum düzenlerinde olan konumlarını, yazının sınırlı kapsamı nedeniyle soyut olarak inceleyeceğim. Ancak Faruk Erem hocanın şu tespiti ile konumunu somutlaştırmadan da devam edemeyeceğim; “bu gibi düzenlemeler, krallık dönemlerinin kalıntısı olarak devam etmekte, demokratik bir ülke için Anayasalara uygun düşmemektedir.”

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Konser Yasaklarına İlişkin Bir Değerlendirme: Müziğin Sesini Açın!

    Ülkemizde pandemi gerekçesiyle iyice sesi kısılan müzik, son aylarda birçok ilde çeşitli gerekçelerle konserlerin ve festivallerin iptal edilmesiyle neredeyse duyulamaz hâle geldi.

    Müziğe getirilen kısıtlama son dönemde sadece salgın hastalık gerekçesine dayanmamakta; basından, sanatçılardan ve müzikseverlerden alınan haberlere göre, son bir ayda, kamu güvenliği, genel ahlak gibi sebeplerle ülkenin çeşitli yerlerinde festivallerin ve konserlerin iptaline gidilmektedir.

    Her ne kadar sanatın nerdeyse tüm dallarında sansürle karşılaşsak da, sanatın sesi ve bir türü olarak karşımıza çıkan müzik ve son dönemde ülkemizde müzik festivallerine, konserlere olan kısıtlamalar özelinde sanat özgürlüğünü inceleyeceğiz.

    Sanat özgürlüğüne ilişkin yasal düzenlemeler öncelikle 1982 Anayasası’nda yer almaktadır. Anayasa’nın 27. maddesinde, herkesin sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hak- kına sahip olduğu düzenlenmiş olup; bu hakkın, Anayasa’nın değiştirilmez hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı hükme bağlanmıştır. Anayasa’daki bu düzenlemeye baktığımızda Anayasa’nın 26. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğüne nazaran sanat özgürlüğünün çok daha geniş düzenlendiğini görmekteyiz. 26. maddeye göre ifade özgürlüğü, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilirken; 27. maddede düzenlenen sanat özgürlüğü sadece Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı belirtilmiştir Ancak bu kayıt, sınırlama kaydı olmaktan ziyade aslında temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmaması için Anayasa m.14/1’deki düzenlemenin özel görünüş biçimi olarak düşünülebilir.

    Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasından bahsederken, sınırlamaların istisna olduğunu ve özgürlüklerin kural olduğunu göz önünde bulundurmamız ve özgürlüklerin sınırlandırılması için, konu özelinde sanat özgürlüğünün sınırlandırılabilmesi için Anayasa’nın 13. maddesini göz önünde bulundurmak gerekir. Söz konusu maddede temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırları çizilmiştir. Buna göre, “temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olarak” sınırlandırılamaz.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Diyanet Akademisi’nin Düşündürdükleri

    Diyanet Akademisi kurulmasına ilişkin yasa teklifi ya da diğer bir deyişle “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Devlet Memurları Kanununda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, 16.03.2022 tarihinde TBMM’de kabul edildi ve 24 Mart 2022’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Hem yasa teklifinin kendisi hem de yasalaşma süreci ülkenin bugün geldiği durum hakkında işaretler barındırmaktadır. Yalnızca yasanın kendisi değil, aynı zamanda kabul ediliş biçimi de politikanın, özellikle de muhalefetin dönüşümü açısından önem taşımaktadır. Bu durumun anlaşılabilmesi için öncelikle yasa teklifi ve komisyon görüşmelerinin incelenmesi ve sonrasında ise TBMM’de yasanın ne şartlar altında kabul edildiğine bakılması gerekmektedir.

    Teklif AKP’nin otuz yedi milletvekilinin imzası ile Meclis’e sunulmuştur. Meclise sunulan teklifin gerekçesinde “… din hizmetleri alanında Başkanlıkta görev alacak personelin göreve başlamadan önce mesleki yeterliliklerinin sağlanması, niteliklerinin geliştirilmesi ve bu şekilde göreve hazır hale gelmeleri…”nin önemine vurgu yapılmıştır. Yasa teklifinin gerekçesine

    bakıldığında da yasa teklifinde üzerinde durulan temel noktanın Diyanet İşleri Başkanlığı’nda (DİB) görev alacak nitelikli personel yetiştirilmesi olduğu görülmektedir.

    Hem teklifin Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’ndaki görüşmeleri hem de parlamentodaki görüşmelerde ilgili gerekçe eleştirilmiştir. Meclis tutanaklarından doğrudan alıntılamak gerekirse;

    “Değerli milletvekilleri, Diyanetin bünyesinde her türlü modern bina ve donanıma sahip 1976 yılından bugüne hizmet veren 12 adet dinî yüksek ihtisas merkezi ve 1972 yılından bugüne hizmete devam eden 19 adet eğitim merkezi bulunmaktadır. Ayrıca, ülkemizde Diyanet Vakfına bağlı, (…) 61 ilahiyat fakültesi, İslami ilimler programı bulunan üniversiteler bünyesinde 58 İslami ilimler fakültesi eğitim vermektedir.”

    Bunun yanı sıra Millî Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre Türkiye genelinde toplamda (2020/2021 Eğitim-Öğretim Yılı itibariyle) 1673 adet imam-hatip lisesi bulunmaktadır. Bu durum aynı zamanda imam-hatip liselerinin uzun zamandır din hizmetleri alanında gerekli niteliklere sahip personel yetiştirmekten çok laik eğitim sistemine alternatif birer dini eğitim kurumuna dönüşmesi bağlamında da ele alınabilir.

    Yasa teklifi incelendiğinde hâlihazırda akademinin üstlenmesi öngörülen görevlerin bir kısmının DİB’e bağlı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından üstlenildiği bu nedenle de yasa teklifinin birinci maddesinin gerekçesinde ilgili müdürlüğün görevlerinin yeniden düzenlendiği görülmektedir. Teklifin üçüncü maddesinde de akademinin kurulması ile DİB’in teşkilatında yapılacak değişiklikler düzenlenmiştir. Buna göre “Kur’an Eğitim Merkezleri” adı altında yeni bir birim kurulmakta ve “Dini Yüksek İhtisas Merkezleri”nin kurum içi personele yönelik olarak planlanmış eğitim faaliyetlerinin yöneldiği kitle ise belirsizleştirilmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 36. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Geçmiş Gündem

                   

  • Sanal ortamda ifade özgürlüğü

    Türkiye’de her dönem ifade özgürlüğü tartışılan bir konu olmuştur. Örneğin, eski Türk Ceza Kanununun 141 ve 142. maddelerindeki düzenlemeler, “komünizmin engellenmesi” amacıyla, yurttaşlar üzerinde hep bir baskı aracı olmuştur. Günümüzde bu hükümler olmasa da, farklı düzenleme ve uygulamalarla yurttaşların ifade özgürlüğü engellenmeye, basın susturulamaya çalışılıyor. Şu an TBMM gündeminde olan ve “sansür yasası” olarak ifade edilen yasa tasarısı da bunun bir göstergesi. Bu nedenle, bu sayımızda son yıllarda yurttaşların kendini ifade etmede en fazla kullandıkları sosyal medyada gerçekleşen ifade özgürlüğüne müdahaleleri ele almak istedik.

    “Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü” başlıklı dosya konumuzda, açılan dava sayılarındaki artış çarpıcı şekilde gözüken cumhurbaşkanına hakaret suçunu, araştırma görevlisi Tuan Işık “İfade Özgürlüğünden Parrhesia’ya: TCK m.299’un Anayasallık Paradoksu” başlıklı yazısında değerlendirdi. Özellikle gezi davası kararı sonrası sosyal medyada yapılan eleştirel yorumlara karşı iktidar cenahının suçu ve suçluyu övme suçunu gündeme getirmesi bir kez daha, bu suçun nasıl oluştuğu ve uygulamadaki sorunlarını ele almayı gerektiriyor. Araştırma görevlisi Aslı Ekin Yılmaz konuyu “Suçu ve Suçluyu Övme Suçu (TCK m. 215)” başlıklı yazısında inceledi. Dr. Öğr. Üyesi Cemile Turgut ise erişim engellerine dayanak sağlayan 5651 sayılı Kanunun yurttaşların ifade özgürlüğünü kullanmasındaki caydırıcı etkisine ilişkin görüşlerini “İnternet Ortamında İfade Özgürlüğü ve 5651 sayılı Kanun’un Yarattığı Caydırıcı Etki (Chilling Effect)” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı.

    Yine bu sayımızda dosya yazıları haricinde de birçok değerli, güncel yazı yer alıyor. Araştırma görevlisi Tevfik Can Peker, 24 Mart 2022 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlan kanun uyarınca kurulacak Diyanet Akademisi’ne ilişkin değerlendirmelerini “Diyanet Akademisi’nin Düşündürdükleri” başlığı altında kaleme alırken; araştırma görevlisi Merve Selin Şohoğlu “Konser Yasaklarına İlişkin Bir Değerlendirme: Müziğin Sesini Açın!” başlıklı yazısında sanat özgürlüğü açısından ülkemizde yakın zamanda festival ve konserlerin yasaklanmasını ele aldı. Avukat Berkay Çelen ise, 25 Nisan 2022 tarihinde gezi davasında çıkan cezaları, münferit bir yargılamadan çok AKP’nin yaratmış olduğu hukuk olarak değerlendirilmesine ilişkin görüşlerini “Yeni Türkiye Hukukunun En Somut Örneği Olarak Gezi Davası” başlıklı yazısında bizlerle paylaşırken; Türkiye’nin günümüzde en önemli sorunları arasında yer alan ancak birçok kavram kargaşasını da beraberinde getiren sığınmacılar konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için temel kavramları ve uluslararası hukuka göre ülkemizdeki sığınmacıların statülerini avukat Esin Bozovalı bizler için “Mülteciler ve Uluslararası Koruma” başlıklı yazısında ele aldı.

    Seçimler yaklaşırken hükümet, adil olmayan sonuçlara yol açabilecek şekilde mevzuatta kimi değişiklikler yaptı. Bu nedenle yeni sayımızda, seçim kurulu başkanı olarak da görev yapmış, danışma kurulu üyemiz emekli yargıç İbrahim Fikri Talman, söz konusu değişikleri “İktidarın Seçiminin Kanunu” başlıklı yazısında değerlendirdi. Yayın kurulu üyemiz Avukatlar Sendikası başkanı Selin Aksoy da, cumhurbaşkanı tarafından bir gecede çıkma kararı alınan sonrasında ise birçok demokratik kitle örgütünün başvurusu sonucunda Danıştay’da görülen İstanbul Sözleşmesi’nin ne anlama geldiğini, “İstanbul Sözleşmesi: Asıl Dertleri, Laik Hukuk Düzeni” başlıklı yazısında ele aldı. Yargının üç sayacından biri olmasına rağmen iktidarın yargılamanın dışında bırakmaya çalıştığı avukatlara saldırılar bitmek bilmiyor. 30 Mart 2016 günü basın açıklaması yapmaya çalışan avukatlara kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen müdahalede bel omurları kırılan arkadaşımız Avukat Zeycan Balcı’ya yapılan bu saldırı hakkında açılan dava sürüncemede bırakılıyor. Adeta dosya kapatılmak isteniyor. Avukat İbrahim Ergün, Zeycan Balcı’nın dosyasındaki gelişmeleri ve avukatların bu davadaki dayanışmalarını “Av. Zeycan Balcı’nın Belini Kıran Saldırganlığın “Yargılandığı” Davanın Penceresinden Dayanışmamız” yazısında bizlerle paylaştı.

    Mizah sayfasında hukukçu arkadaşımız Hüsnü Niyetli keyfi olarak gizlilik kararı getirilen soruşturmaların vahametini mizahi bir dille “Çok Tuhaf Soruşturma” başlıklı yazısında ele aldı.

    ***

    Bu sayının içeriğini ele alırken, genç yaşında 20 Mayıs 2013’te kaybettiğimiz ve her sene anısına Uluslararası Hukuk ve Devlet Teorisi Sempozyumu düzenlenen marksist aydın Taner Yelkenci’yi Portreler sayfasında anmak istemiştik. Ancak sonrasında çok yakın aralıklarla sonraki nesillere devrimci pratiğin önemli örneklerini gösteren avukat Erşen Sansal ile değerli hocamız Prof. Dr. Rona Aybay’ı kaybettik. Bu nedenle, Portrelerde; Doç. Dr. Bora Erdağı’nın “Taner Yelkenci için On Yıl Sonra Yeniden”; Dr. Öğr. Üyesi Ulaş Karadağ’ın “Adalet Mücadelesinin Çınarı Erşen Sansal’ın Ardından” ve Avukat Ahmet Kalafat’ın “Rona Aybay’a, Ardı Sıra Yazılmış Bir Mektup Denemesi” yazıları yer alıyor. Hukuk Defterleri dergisi olarak hem yazarlara teşekkür ediyor hem de üç değerli aydınımızı saygıyla anıyoruz.

    ***

    Dergimizin atölyeleri Temmuz ayında da devam ediyor. 26 Temmuz Salı günü saat 19.00’da Kadıköy Çinili Cafe’de Dr. Cemil Ozansü ile “Nazizmin Ceza Hukuku Üzerindeki Güncel Etkisi” başlıklı atölyemize tüm dostlarımızı bekliyoruz.

    ***

    Bitirmeden bir hatırlatma yapalım. Dergimiz üç ayda bir çıkıyor olsa da, internet sitemizdeki güncel yazılar bölümüne her zaman yazılarınızı gönderebilirsiniz.

    Eylül ayında görüşmek üzere, keyifli okumalar dileriz.