Kategori: Sayı 5 / Ocak – Şubat 2017

  • Hukuk ve Sanat: Bu Bomba Patlamayacak!

    1922 yılında yoksul köylü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, 2010 yılında “Dünya öyle güzel ki, öleceğime yanıyorum” diyerek, hayata gözlerini yuman Saramago; Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarını, İkinci Dünya Savaşı’nın ise tüm vahşetini yaşar. Bu anlamda Saramago’nun eserlerinde savaş karşıtlığı sık sık karşılaşılan temalardan biridir.

    2016 yılının son aylarını yaşadığımız bugünlerde, dünya bir kez daha ama bu kez adına “Dünya Savaşı” denmeyen emperyalist paylaşım savaşlarını barındırmaya devam ediyor. Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da emperyalizmin egemenliğini kurmaya çalıştığı bir dönem yaşanıyor ve bu süreç de oldukça kanlı gerçekleşiyor. Mevcut ülkelerin egemenlik sahalarının hukuksal anlamda korunduğunun iddia edildiği ancak gerçekte sınırların emperyalist devletler lehine değişmekte olduğu bir tarihsel dilimdeyiz. Artık insanların bir savaşın içerisinde olduklarını anlamaları için, iktidarı elinde bulunduran sınıfın tebaasına “savaştasınız” demesi gerekiyor. Aksi halde, Saramago’nun adını da verdiği muhteşem kitabındaki gibi “kör”ler.

    Bu nedenle Saramago “öznenin kendi kendine ve toplumla yarattığı ve öznenin eylemlerinden türeyen etik sorumluluğun titiz bir incelemesini masaya yatırmıştır.”[foot]Jose Saramago, Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler, Kırmızı Kedi Yayınları, Çev. Işık Ergüden, Ocak 2016, s.97[/foot] 2002 yılında 2. Dünya Sosyal Forumu’ndaki konuşmasında yazar “Çanlar Yoluyla Adaletten Demokrasiye” başlıklı konuşmasında gösterişsiz bir adalet hakkına sahip olduğumuzu, bu adaletin “sadece” adalet olduğunu “etik” olan ile sıkı sıkıya ilişkili olduğunu, bunun ruhun mutluluğu için vazgeçilmez olduğunu belirtir[foot]Jose Saramago, From Justice to Democracy By Way of the Bells kaynak: http://www. terraincognita.50megs.com/saramago.html[/foot].

    Ona göre adalet yasa gereği olmakla beraber her şeyden önce toplumun kendiliğinden ortaya koyduğu bir adalet anlayışı olması gerektiğini ve bu nedenle kaçınılmaz bir ahlaki zorunluluk olarak kendini gösteren bir adalet olduğunun altını çizer.

    Ölmeden aylar önce yazmaya başladığı ve Türkçe’de Ocak 2016 tarihinde basılan “Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler Tüfekler” kitabında da Saramago, savaş ve şiddetin insanlar ve toplumlar üzerinde yarattığı etkiyi yansıtmak için “Neden silah fabrikalarında grev olmaz” sorusunu, kitabının kurgusal temasını tamamlayan bir dayanak soru olarak ortaya koymuştur. Silah sanayisinde bireylerin sorumluluğunu tartışmak için başladığı bu eserini tamamlayamamış olsa da, kitap için tutmuş olduğu notlardan ve Saramago’nun külliyatından bu eseriyle ilgili de fikir edinebiliyoruz.

    15.08.2009 tarihli notunda şöyle der “Zaten zihnimde bulunan ve defalarca anlattığım hikayeye başlamak için iyi bir çengel: Andre Malraux’nun Umut’ta anlattığı gibi, İspanya iç savaşında patlamayan bombanın hikayesi.”[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.75.[/foot] Olay şudur: İspanya İç Savaşı sırasında Extremadura’daki Halk Cephesi birliklerine fırlatılan bir bomba sabotaja uğratıldığından patlamaz. Topçu bir asker düzeneği sökünce içinde bir rulo kağıt görür. Almanca el yazısıyla şöyle denmektedir; “Yoldaşlar, korkmayın. Benim yüklediğim obüsler patlamayacak. Bir Alman işçi.

    Yazarın kendi betimlemesiyle ruhsal olarak (savaş tanrıçası) Bellona’nın kusursuzca cisimleşmiş hali olan Artur Paz Semedo, muhasebeci olarak çalışmakta olduğu silah fabrikasının ağır silahlar bölümüne terfi etmek dışında bir amacı yokken bir gün şehrin sinema kulübünde 1939’da yaşanmış İspanya İç Savaşı üzerine bir eser olan Andre Malraux’nun eseri

    “Umut” kitabının film uyarlamasına gider. Film onu çok etkiler ve epey aradıktan sonra filme konu olan kitabı bulur ve okur. Malraux’un kitabındaki “Obüslere sabotaj yaptıkları için Milano’da kurşuna dizilen işçiler şerefine, yaşasın!…”[foot]Malraux’un asıl metninde “- Arkadaşlar, dedi cumhuriyetin kaderi önümüzdeki on dakika içinde belli olacak. Ağır mitralyöz takımının bütün erleri, mitralyözleri başında şehit düştüler: Can verirken silahlarının sürgülerini sökmeyi de unutmuyorlardı. Cumhuriyetçiler, ateş altında, hem bir savunma hattı kurmayı başardılar, hem de yanlarını pekiştirmeyi. Arada faşist mermilerinin patlamadığı oluyordu. Yeni bölüğün siyasi komiseri ayağa kalkarak:- Mermilere sabotaj yaptı diye Milano’da kurşuna dizilen işçiler şere ne, dedi, ya- ya-ya, şa-şa-şa!..” Andre Malraux, Umut, Çev. Atilla İlhan, İletişim Yayınları, Temmuz 2013, s.496[/foot] cümlesini okuduktan sonra kendini kaybeder. Çünkü bellona anonim şirketinin muhasebe görevlisi, savaş araçlarına birinin sabotaj yapma fikrine bile katlanamayacak kadar bu aletlere tutkun biridir[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.20[/foot]. Ona göre “Dünya kurulalı beri silahlar vardı ve bu yüzden de daha fazla insan ölüyor değildi, sadece ölmesi gerekenler ölüyordu, asla daha fazlası değil.”[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.21[/foot].

    Bunun ardından bu öfkesini kendisi ile tamamen zıt karakterdeki “inançlı bir pasifist militan” olan eski karısı Felicia ile paylaşır. Felicia ise onu İspanya iç savaş sırasında bir bombanın sabotajı hakkında bilgi almak ve şirketin faşistlere silah sattığını öğrenmek için şirketin arşivlerinde araştırma yapmaya teşvik eder. Artur ise önce bu düşünceye karşı temkinli olsa da şirketin savaştaki performansı ve silah satışı konusundaki merakı ile bu fikri benimser ve şirket sahibi de bu araştırmanın silah satışlarını artırabilecek teknikler bulma konusunda yardımcı olacağı düşüncesiyle bu çalışmayı onaylar.

    Kitap bu araştırma ile devam eder ve Artur önemli birçok belgeye ulaştıktan sonra kitap yarım kalır. Bundan sonra Saramago’nun kitabı nasıl kurguladığına dair elimizde bir veri yok. Yani Artur gerçekten Felicia’nın istediği gibi fabrikanın İspanya İç Savaşı’nda oynadığı karanlık rolü ve silah satışından sağladığı kazancı ortaya çıkacak mıdır? Bunu bilmiyoruz. Ama 16.09.2009 tarihli notu bize bir fikir veriyor. “Kitap, Felicia’nın ağzından çıkarak çınlayan “cehenneme kadar yolun var!”la sona erecek. Örnek bir darbe.”

    Felicia’nın öfkesinden anladığımız kadarıyla Artur, şirketin savaştaki tüm katkısı ve bu yolla elde ettiği kazancı öğrenmesine rağmen savaş karşıtı bir tavır almıyor veya şirket ile ilişkisini sonlandırmıyor. Ve aslında okuyucu olarak bizim içten içe değişmesini istediğimiz karakter hakkında bize birçok bilgiyi veriyor Saramago. Çünkü bu karakter “Savaşlar her zaman oldu ve hep olacak. İnsan doğası gereği savaşçı bir kan kütlesidir.”diyen biri. Pisliğin teki açıkça, savaş filmlerinden heyecan duyuyor, tek bir kez bile eline tabanca almamasına rağmen bu savaş endüstrisi onun işi ile birlikte özel hayatına da nüfuz etmiş durumda. Ancak buna rağmen böyle bir karakterin değişmesini bekleyen okur talep ediyor Saramago. “Her bir okurunu sorgulayarak, vicdanını deşerek, onu rahatsız, tedirgin etmek ve yeniden canlanmanın meydan okuyuşunu kişisel bir odağa yerleştirmek: Daha insani bir dünya alternatifine, kuşkulu da olsa, yönelme ihtimali.”[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.77[/foot]

    1969 yılından ölene kadar Portekiz Komünist Partisi’nin bir üyesi olan Saramago’nun tüm romanlarının incelikli bir ironi ile yazılmış politik eserler olduğu söylenebilir. Zira romanlarının alt yapısı din, var oluş, ulus, kimlik, sınır konularındaki eleştiriye dayanır ve bu eleştiriyi çoğu kez fantastik kurgudan faydalanarak eserlerine yansıtır. Bir röportajında dediği gibi “İroni benim eserlerime yeni eklediğim bir şey değil ki; biri olmazsa diğeri mutlaka oluyor zaten, öfkeli, hareketli, doğrudan ya da gizli olarak hep kullanıyorum, bu benim kendime has stilimin bir parçası.” Bu anlamda yarım kalan bu eserinde de savaşların silah endüstrisi ve silah fabrikalarıyla olan ilişkisini anlatırken ironik ve politik bir söylem kullanır. Okurunu sürekli uyaran bir tarzı vardır, onun edebiyatının açıkça dönüştürücü gücü vardır ve eserlerinde konu edindiği dertleri, okuyucunun da edinmesini amaçlamaktadır.“Onun edebiyatı vicdan rahatlığına karşı kuşkunun aktif bir örneğidir.”[foot]Fernando Gomez Aguilera, “Tamamlanmamış Bir Kitap, Israrcı Bir İrade”, Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler ,Tüfekler, Kırmızı Kedi Yayınları, Çev. Işık Ergüden, Ocak 2016,s.98[/foot] Bu nedenle bireylerin vicdanlarını rahatlattığı değil, ahlaki bir zorunluluk olarak adaleti mevcut kılmak için mücadele edecekleri bir düzenin umudunu üretmemiz gerekmektedir.

     

  • Öğrenci Gözünden: OHAL, KHK’lar, üniversitelerdeki tasfiyeler ve başkanlığa giden yola dair (05.01.2017)

    Hukuk Defterleri dergimizin 5. sayısı için 675 sayılı KHK ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anabilim Dalın’daki görevinden ihraç edilen Dr. Barkın Asal hocamız ile bir röportaj gerçekleştirdik. OHAL, KHK’lar, akademideki tas yeler ve başkanlığa giden yolu konuştuk. Tabii ki “Ne Yapmalı”yı da konuşmayı es geçmedik…

     

    Yeter Türkeş: 15 Temmuz darbe girişimi ardından AKP; kamu kurumlarında, akademide, bürokraside bir tasfiye süreci başlattı. Cemaati temizliyoruz bahanesiyle deyim yerindeyse kendi darbesini gerçekleştirmeye girişti.

    Berkay Çelen: Siz de bu kapsamda görevine son verilen ilerici, sol, muhalif akademisyenler arasında yer alıyorsunuz. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Barkın ASAL: Madem hukukçuyuz, hukuki değerlendirmeler yapalım. Biz hep söyleriz, Cumhuriyet hukuk alanında büyük devrimler gerçekleştirmiştir. Medeni Kanun, Ceza Kanunu ilk akla gelenlerdir. Ancak hep unutulur, aynı yıllarda Memurin Kanunu da yapılmıştır ve bu kanundaki en önemli düzenlemelerden biri de memura güvence verilmesidir. Bu güvence halen Anayasa’da da bulunmaktadır ve ayrıca iki memur grubuna daha ayrıcalıklı davranıldığı görülmektedir: Hakimler ve Savcılar, bir de üniversite öğretim elemanları.

    Bunu söylememin sebebi, Cumhuriyet ile Osmanlı arasındaki ayrımı çizmektir. Bize yapılan uygulama daha çok Osmanlı İmparatorluğu döneminde memurlara uygulanan, “azil” dediğimiz bir tasarruftur. Hâlbuki Cumhuriyet ile gelen, “ihraç” sistemidir. Azil sebebe bağlı olmayan bir işlemdir: idari hiyerarşideki üstünüz, sizin kamu hizmeti yapmanızı “tehlikeli” olarak addediyorsa (bu ideolojik sebeplerle olacağı gibi, işi düzgün yapmama gibi sebeplerle de olabilir) sizi görevden alabilir. Cumhuriyet ise bir memur kadrosu oluşturmaya çalışmıştır, çünkü devlet en başta bürokrasi ve kurullar demektir. Bu yüzden de “azil”in yerine “ihracı” ikame etmiştir: bir memur görevden alınacaksa ya idari tahkikat ya da cezai tahkikat gereklidir. Tabii sadece bu da değil, memurun yaptığı fiilin memuriyetten men edilmesine neden olacak ağırlıkta olması da esastır.

    Şahsımla ilgili olarak durumu mütalaa edeceksek: Üniversiteden uzaklaştırılmama sebep olan 675 sayılı Olağanüstü Dönem KHK’si yayınlanana kadar hakkımda hiçbir idari soruşturma yapılmadı. Bugün kamu görevimden çıkarılalı 2 ay olmasına rağmen bildiğim cezai bir soruşturma da yok. Kısaca yukarıda anlattığım şeyler ışığında memur güvencesi konusunda Cumhuriyet’ten geriye düşmüş olduğumuz görülüyor.

    B.Ç.: Sizin gibi yıllardır solcu, muhalif olarak bilinen akademisyenlerin Fethullah Gülen cemaati gibi gerici bir yapıyla ilişkilendirilerek ihraç edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Topluma bu algıyı yerleştirebildiler diyebilir miyiz?

    B.A.: Şimdi yaşadığımız bir olaydan örnek vereyim size; söz konusu ihraçlara yönelik davaları açtık diğer hocalarımızla, sonrasında da YÖK’e ve Başbakanlığa itiraz dilekçesi vermeye karar verdik. Bir araya gelip bir itiraz dilekçesi kaleme aldık ve evrakları kendi üniversitemize teslim etmektense YÖK’e doğrudan göndermeyi tercih ederek postaneye gittik. Oradaki postane görevlisiyle sohbet ediyorduk. O, bizim bir sınava itiraz ettiğimizi düşündü ama biz memuriyetten atıldığımızı, bu nedenle itiraz dilekçesi gönderdiğimizi ifade ettik. “Fethullahçı değiliz ama” diye ekledi tabii arkadaşlar. Görevli de “ha o zaman PKK’lısınız” diye tepki verdi. Demek istediğim, 15 Temmuz sonrası çok büyük bir heyula var toplumda.

    Biliyorsunuz ki, kitlelerin düşünceleri, duyguları iktidarlar tarafından yönlendirilebilir. Bununla ilgili çok basit araçlar vardır, medya vs. gibi. Mevcut durumda, binlerce insanın memuriyetten atılması ve bunun Fethullahçılıkla mücadele bağlamında bir çizgiye oturtulması söz konusu. Doğal olarak bu durum, toplum nezdinde bu insanların kim olduklarına bakılmaksızın damgalanmasına neden olmaktadır. Benim açımdan söz konusu olan da budur. Bir devlet kurumuna gittiğim zaman karşımdaki bakış açısı ister istemez Fettullahçı mı, yoksa diğeri mi oluyor. Kendi bulunduğum kültürel çevreyi kastetmiyorum elbette, benim kim olduğum, bugüne kadar ne yaptığım bilinir. Ancak herhangi bir devlet makamıyla karşılaştığınızda ya da ortalama bir yere gidip çalışmak istediğinizde böyle bir durumla karşılaşıyorsunuz. “KHK ile kamu mesleğinden ihraç edildi” yazıyor çünkü SGK kayıtlarında. Ona bakan, sizi tanımayan bir insanın tepkisi aşağı yukarı bellidir. Bir tür stigmatizasyon, damgalanma denilen durum söz konusu oluyor. Ülkenin içinde bulunduğu koşullarda, kamuoyunun dikkatini çekmek dışında, yapılabilecek çok fazla bir şey yok. Hukuki açıdan bakıyorsanız ise Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilirsiniz örneğin ama çok bir fayda sağlayacağınızı sanmıyorum. AİHM’ye gidebilirsiniz, oradan bir tazminat kazanma durumunuz olabilir. Ancak burada çekilen cefayı karşılayamaz kesinlikle.

    Y.T. : Olağanüstü hal durumu anayasada şartları, çerçevesi belirlenmiş olan bir kurum. Anayasal hakların kullanımını ortadan kaldırması nedeniyle zaten sorunlu bir kavram olsa da içinde bulunduğumuz süreçte en azından kanuni çerçevesine riayet ediliyor mu sizce? 5 aydır süren OHAL’i nasıl değerlendirebiliriz bu açıdan?

    B.A.: Tabi bunlar teknik meseleler ama şöyle değerlendirebiliriz; Türkiye’deki Olağanüstülük rejimi, 61 Anayasası düzeninde Sıkıyönetim-Olağanüstü hal şeklinde ifade edilmiştir. Ama bu dönemde Olağanüstü Hal Kanunu çıkarılmamıştır. Doğal olarak şiddet olaylarıyla ilgili Olağanüstü Hal ilan etmek 61 Anayasası esnasında mümkün değildi. Kaldı ki Anayasal bakımdan da bunun imkan dahilinde olup olmadığı şüphelidir. Bu yüzden o döneme baktığınızda şiddet olaylarının söz konusu olduğu durumlarda istisnasız hep Sıkıyönetimle karşılaşırsınız. 1971’e kadar olan dönemde, 1940 tarihli Örfi İdare Kanunu yürürlükteydi. 71’e geldiğimizde ise, 12 Mart sürecinde 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu çıkarıldığı görülür. 12 Eylül sonrasında ise Olağanüstülük Rejimlerinde üçlü bir ayrıma gidilmiştir. Birincisi, doğal afetler söz konusu olduğunda uygulanan, ikincisi belirli şiddet olaylarının varlığı durumunda ilan edilen Olağanüstü Haller, üçüncüsü ise sıkıyönetimdir. Şu anda uygulanan ikincisidir. 1983 tarihli Olağanüstü Hal Kanununda bu gibi durumlara ilişkin ne gibi tedbirlerin uygulanacağı yazılmış durumdadır. Ancak bir yandan da ne yazıyor ve ne kadarı uygulanıyor sorunu var. 1984 ile 2002 yılları arasında özellikle Doğu’da uygulanan Olağanüstü Hallerde kanuna minimum ölçülerde riayet edildiğini görüyoruz. Doğal olarak şöyle bir çıkarsama yapabiliriz; Olağanüstü Hal söz konusu olduğunda bir contre-constitution, karşı anayasa ile karşı karşıya kalınıyor. Küçük bir örnek: Olağanüstü Hal Kanununda kamu görevlileriyle ilgili uygulanabilecek bir tedbir yer almıyor. Hatta Milli Güvenlik Komitesinde kanun tartışılırken kamu görevlileriyle ilgili alınabilecek tedbirlerin özellikle kanun metninden çıkarıldığını görüyoruz. Buna rağmen bahsettiğimiz 1984- 2002 yılları arasındaki Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ile ilgili çıkarılan KHK’da ise kamu görevlilerine ilişkin olarak, Olağanüstü Hal Bölgesinin dışına çıkarılması gibi bir yetki Bölge Valilerine tanınmıştır. Bu durum oldukça gariptir. Şu açıdan söylüyorum; Anayasa hükümlerine göre Olağanüstü Hal durumunda, Olağanüstü Hal Kanunu devreye girer ve uygulanacak tedbirler, yetkiler orada belirlidir. Hâlbuki ilgili Olağanüstü Hal KHK’sıyla başka bir tedbir OHAL bölge valisine verilmiş. Onun için karşı anayasa diyorum OHAL durumlarına. Ama şunu da eklememiz gerekir: Anayasa Mahkemesi’nin 1990’lı yılların başlarında ve en son 2003’de söz konusu KHK’ların OHAL KHK’sı kapsamına girip girmediği bağlamında vermiş olduğu kararlar var. Anayasa Mahkemesi OHAL KHK’larına ilişkin yer, konu, zaman açısından sınırlama gerektiğine hükmetmişti. Kısaca Anayasa Mahkemesi bu kararlarıyla, yürütme gücünün aşırıya kaçmasını önlemek için, bir karşı anayasa durumu ile karşı karşıya kalmamak amacıyla müdahale etti. Bugün ise, OHAL KHK’larının esastan veya şekilden hiçbir şekilde incelenemeyeceğine dair Anayasa Mahkemesinin birkaç ay önce vermiş olduğu karar var. Dediğim gibi Türk hukukunda daha önce karşı-anayasaya varan bir uygulama zaten olmuş ve buna yargı bariyer olmuştu. Şimdi bu yargı denetimi ortadan kalkmıştır. Bu şekilde karşı anayasa oluşumuna imkan verilmiştir.

    B.Ç.: Peki, tüm bu konuştuklarımıza baktığımızda bugünkü iktidar tarafından yaratılan fiili durumlar ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Nitekim onlarda söylüyorlar bir fiili durum var bunu anayasal duruma getirmek için de başkanlık sistemi lazım diye. En temel propagandalarından biri de bu zaten. Başkanlığa giden süreçte tüm bunları da bir kuruluş taşı olarak görürsek nasıl bir değerlendirme yapabiliriz, bu süreç nasıl işler ya da işlemeli mi onu konuşabiliriz.

    B.A.: Bir önceki soruda da cevap verdim aslında. Ama bir düzeltme yapmak istiyorum: karşımızdaki düzenlemeye Başkanlık sistemini getiriyor demek çok mümkün değil. Şahsi fikrim aleni bir biçimde cumhuriyeti tartıştığımızdır. Süheyl Hoca (Batum) değişikliğin teklifteki gibi yasalaşması halinde “diktatörlük”ün söz konusu olacağını söylemektedir. Sabih Bey ise (Kanadoğlu) verdiği röportajda referandumla gerçekleşse bile öngörülen rejimin demokratik olamayacağını ancak dikta olarak adlandırılabileceğini ifade etmektedir.

    Öncelikle siyasi açıdan, sol açısından bakacak olursak, ilk yapmamız gereken OHAL’i sona erdirecek eylemliliklerde bulunmak olacaktır. Çünkü yürütmenin zaten hakim olduğu koşullarda, bir şekilde tartışmada ön alabilmek için bunu kırmanız gerekir. Şu anki durumda Anayasa değişikliği –siz buna yıkımı da diyebilirsiniz- OHAL’in varlığı sırasında meydana gelecek. İktidar tarafından milli mutabakat vs. gündeme getiriliyor. Ancak şu bir gerçek ki parlamento teklifi onaylar ve değişiklik halkın önüne gelirse, süreç halkı bölecektir. Çünkü her referandumda evet ve hayır olmak üzere iki kamp oluşur. Doğal olarak, liberal olsak bu şekilde bir propagandayı çok rahat bir biçimde yapabilirdik.

    Benim açımdan önemli olan ise, OHAL’deki mevcut yetkilerin, yürütme gücünün yetkilerinin fiili olarak herhangi bir siyasi propaganda yapmaya uygun ortam sağlamamasıdır. Ortalama bir burjuva demokrasisinde, biliyorsunuz ki fikirlerin münakaşası söz konusudur. Doğal olarak ben, oylanacak şey ne ise ondan taraftar veya karşıt olabilirim. Karşıt olanın fikrinin örgütlenebilmesi için elden geldiği kadar basın, yayın organlarının kullanılabilmesi ve onun dışındaki siyasi olarak toplantı gösteri, yürüyüşü veya ne yapılabiliyorsa hepsinin ortamının açık olması gerekir. OHAL’de yürütmenin kuvvetlendirildiği koşullarda yaşıyoruz; üstelik olağanüstü durumun nedeni ne ise ona ilişkin tedbirlerin alınması gerekirken, uygulamada, bunun gözetildiğini söylemek mümkün değil. Anayasa değişikliği –yıkımı- hasbelkader meclisten geçtiğinde ve halkın önüne referanduma getirildiğinde biz elimizdeki hukuki ve siyasi olanakları kullanabilecek miyiz kullanamayacak mıyız meselesi var.

    Anayasa yapımları veya önemli değişiklikler genellikle olağanüstülüklerin üzerine gündeme gelir. Şekli bakımdan kurucu meclisin mi normal meclisin mi yaptığı önemli değildir. Her zaman bir olağanüstülüğün arkasından ve durumu konsolide etme amacıyla yapılır. Bizim içinde bulunduğumuz koşullarda ise konsolide edilecek bir durum var mıdır emin değilim. Çünkü biz gördük ki , bir grup/sınıf/ hizip yenilir ve kazanan grup/sınıf/ hizip durumu konsolide etmek için anayasa yapar. Şu an ise “yenilmiş” bir grup yok, yalnızca Fethullahçılar bu gruba girebilir; onun dışındaki diğer toplumsal kesimler olduğu gibi duruyor. Bu yüzden de iktidar anlamında anayasa değişikliği için en kötü dönemlerden biri bence… Önerilen şeyin de bir Anayasa değişikliği değil, Anayasanın yıkımı olduğunu da akılda tutmak gerekir. Mevcut yürütme, krizin ancak böyle aşılabileceği yönünde bir bakış geliştirilmiş olabilir: Türkiye’de Osmanlı’dan beri ters bir biçimde yasal metinler, toplumsal gerçekliği düzenlemek için kullanılır.

    Y.T.: Üniversitelerin son durumunu konuşacak olursak; rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından atanması, okullarda sürekli olarak polis bulunması , akademideki ihraçlar olarak karşımıza çıkan bir tablo var. Bu durumu nasıl değerlendirebiliriz ?

    B.A.: 2016 yılında akademideki sarsılma Barış İçin Akademisyenlerin imza metni ile başladı. Disiplin soruşturmaları ve bazı imzacıların tutuklanmaları-serbest bırakılmalarının ardından; 15 Temmuz süreciyle beraber ihraçlar söz konusu oldu.

    Biliyorsunuz, 12 Eylül öncesi üniversiteler Anayasa’da özerk olarak tanımlanmıştı, 12 Eylül ile bu özerklik, bilimsel özerklik olarak daraltıldı. Rektör seçimine ilişkin ise, şu anki Anayasa’da yalnızca Cumhurbaşkanı tarafından atama yapılacağı belirtilir. Eski usul, üniversite içinde seçim yoluyla 6 kişinin belirlenmesi, bu sayının YÖK tarafından üçe indirilmesi ve Cumhurbaşkanının bu isimler arasından bir atama yapmasıdır. Doğal olarak, aslında zaten bir seçim yoktu. Seçim diye bir şeyin varlığını iddia edebilmemiz için, en çok oyu alan kişinin başka hiçbir hukuki işleme gerek kalmaksızın atanmasını gerektirir. Hocalarımızın tepkileri tabii normal, özellikle üniversiteye benzer son yapılar olarak Boğaziçi Üniversitesi ve Ortadoğu Üniversitesi hocalarının OHAL koşullarında basın açıklamaları yapmaları da takdire şayan. Ne yazık karşılarında Saray’da akademik yıl açılışı sırasında, yüzlerine seçimlerin kaldırılacağı söylendiğinde alkışlayan üniversite idarecileri var.

    Uygulamaya geçirilen yeni sistemi de aklamak yerinde olmaz: bir kişinin profesörlük unvanının bulunmasının atama için yeter kriter olduğu bir döneme geçtik. Artık ilgili profesörün o üniversitenin hocası olmasına bile gerek yok. Süreci belirleyen YÖK… Onun da nasıl şekillendiğini burada uzun uzadıya anlatmak boşa zaman kaybı. Üstelik yeni atamalarda özellikle ticaret çevrelerine vs.’ye görüş sorulması, son on yılda şahit olduğumuz üniversite arazilerinden üniversitenin ürettiği bilgiye kadar artan metalaşmayı en yüksek seviyeye çıkaracaktır.

    Devamla, benim asıl sorguladığım şey ise, yasamanın buradaki durumunun ne olduğu. Bu değişiklik, Ağustos 2016’da AKP grubu tarafından görüşülen bir yasaya önerge olarak teklif edilmiş; fakat muhalefet partilerinin itirazı sonucu geri çekilmişti. Şimdi ise KHK yoluyla, nerdeyse noktasına virgülüne dahi dokunulmadan yasalaştırıldı. Dolayısıyla, parlamentonun varlığı ve işlevi sorununun daha büyük bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Anayasa değişikliği teklifi de ancak bununla birlikte net bir şekilde anlaşılabilir.

    B.Ç.: Son olarak bu durumda ne yapılması gerekiyor, nasıl bir mücadele örülmeli sorusuna ne cevap verirsiniz?

    B.A.: Burada sorun OHAL uygulaması… Yürütme erki istediğini uygulamaya sokabilecek bir pozisyonda ve karşısında bulunan güçleri istediği şekilde dağıtabilme gücüne sahip. Sıkıntımız, bu dönemde oldukça paralize olmamız. Siyasi değerlendirmelerde sol atıl ve yavaş davrandı; ardından da yürütme gücü elinde toplayınca birden geri çekildi. Bu durumda “bize dokunmazlar herhalde” algısının da rolü var, ancak Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde sağ kesime yönelik bir hareketliliğin sol kesime yansımadığı görülmemiştir, bu bir devlet geleneğidir. Bundan sonraki hamlelerin de daha çok “bizim tarafa” yapılacağını tahmin etmek bu nedenle zor değil.

    Bunun sinyallerinin de ÇHD’nin kapatılması gibi uygularlar verildiğini söyleyebiliriz.

    Öncelikle bu paralize olma ve korku durumunu aşmamız gerekiyor. Yaptığımız her toplantıda kişi sayısını konuşur hale geliyoruz, 3 yıl önce Gezi sürecini yaşadığımız düşünülürse oldukça iç acıtan bir durumla karşı karşıyayız. OHAL’in kaldırılmasına yönelik yaygın yürütülecek bir propagandanın, başarılı da olması halinde, bir toparlanma sağlayacağını düşünüyorum. Olası bir referandum sürecinde de bu toparlanmanın etkisi olacaktır ancak hızlı davranmak gerekiyor ve paralize olma durumu nedeniyle ayrıksı çalışmalar yapılıyor.

    Birincisi, bir şekilde birleşmek gerekiyor. İkinci olaraksa, ittifak yapılacağı zaman özellikle 90’lı yıllarda “asgari müşterekler” kavramı çok kullanılırdı; ben şimdi asgari değil “azami müşterekler” ile birleşmeyi doğru buluyorum. Çünkü, karşımızda çok büyük bir yürütme gücü var ve bunu aşmak için kısır tartışmaları bir kenara bırakıp toplumsal bir mücadeleye gücümüzü sevk etmemiz gerekiyor. Yapamazsak paralize olma halini daha güçlü bir biçimde yaşayacağız ve nasıl bugün solcu – laik kesimler şehir içinde Kadıköy, Beşiktaş gibi belirli yerlere çekiliyorsa onun içindeki daha küçük gettolaşmalarla karşı karşıya kalacağız.

    Adnan Menderes’in bir sözü vardı, büyük Amerika varsa biz de Türkiye’de “Küçük Amerika” yaratacağız diye. Bu, Türkiye sağının 70 yıllık projesidir, bu projenin gerçekleşmesini önlememiz gerekir.

    Y.T.: Hocam bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
    B.Ç.: Evet Hocam, konulara rağmen çok keyifli bir sohbetti. Tekrar teşekkür ederiz.

  • Hukuk Felsefesi: Egemen ve Yasa Arasındaki Bağlantıya Felsefi Bir Katkı

    Son süreçler dâhilinde hararetli tartışmalara katkı sağlaması bağlamında hukuk felsefesinin teorik zemininin eksikliği son derece ciddi bir şekilde hissedilmektedir. Tartışmalarda kullanılmaya çalışılan argümanların sığlığı ve verimsizliği de aynı çemberin içerisinde dönüp dolaşmaktan başka bir şeye işaret değildir. Hukuk üzerine gerek düşünürken gerekse tanımlamada bulunurken herkesi tatmin edebilecek bir tanımlamada bulunmak oldukça zordur esasında. Bu hususta Alman hukukçu-tarih felsefecisi Carl Schmitt açısından; hukuk üzerine düşünenler hukuk kavramı üzerine düşündüklerini söylerler. Hukuk üzerine düşünmelerde de üç eğilim vardır. Bunlar; kural(norm), emir/karar ya da somut bir düzen olarak veya sistem olarak ele alan yaklaşımdır. Kuşkusuz Schmitt’in bu tasnifini pozitif hukuk bağlamında ele almak gerekir. Schmitt hukuk üzerine düşünürken bu üç yaklaşımdan birinin içerisinde olmamız gerektiğini söyler. Bu da Schmitt açısından şüphesiz emir/karar üzerine kurulu olan yaklaşımdır. Emir bağlamında ele alınan yaklaşımda da belli başlı ayrımları yapmak gerekmektedir kuşkusuz. Herkes herkese emir verebilir ve bunun bağlayıcı herhangi bir unsuru da mevcut değildir. Ancak bir emrin hukuki boyut kazanabilmesi, onun bir yaptırım boyutu kazanması ile bağlantılıdır. Bir hukuk sisteminde emirleri karakterize eden şey, onların müeyyide ile desteklenmiş olmasıdır, yani arkasında bir tehdit barındırmış olmasıdır. Ödev de müeyyide korkusu olarak tanımlanabilir.(ahlaki ödevden farklıdır.) Ödev konusunda; ödev dediğimiz şeyi ancak bu müeyyide korkusuyla anlatabiliriz. Bunun ötesinde başka şeylerle anlatmaya çalıştığımızda metafiziğe kapı aralamış olursunuz, bu da hukukun konusu dışına çıkmanız demektir.

    Hukuku emir ya da karar olarak ele alan eğilimin temel kavramı egemenliktir. Öncelikle egemenlik kavramı ile iktidar kavramını ayırmak gerekir. İktidar; bir kişiye bir şeyi yaptırırken bir başkasının müdahalesi olmadan o kişiye yapmayacağı bir şeyi yaptırabilmektir. İktidar, bir başka iktidarla karşılaşabilir. Fakat egemenlik kavramı tanımı gereği, bir başka rekabet ortağını kabul edemez. Eğer kabul ederse egemenlik ortadan kalkar. Egemenliğin ne olduğu hukukun kaynağının ne olduğu ile anlaşılabilir ancak bu da yasa/emrin kaynağının sorgulanması ile ancak anlaşılabilir. Egemenlik kavramı 16.yy da Jean Bodin tarafından temellendirilmesi ve tanımlamasıyla ortaya çıkmıştır. Daha öncesinde egemenlik kavramını karşılayacak bir yapıdan söz edilemez. Bodin mutlak erki şöyle tanımlar: “O erk, katıksızdır ve egemendir, bu nedenle, tanrı ve doğa yasasından başka bir gücün baskısı ve buyruğu altında değildir.”[foot]Blandine Krıegel, Klasik Siyasi Felsefe Metinleri, çev. Zühre İlkgelen( İstanbul, İletişimi,2010) s.21[/foot]. Bu egemenliğin en yüksek emretme kudreti olduğunu tanımlamaktan başka bir şey değildir elbette. Bodin’in bu tanımlaması bugünü anlamak için kuşkusuz çok önemlidir. Bu tanımda devletin iki temel özelliği ortaya çıkmaktadır; temyiz edilemeyen emretme gücünün mevcut olması ve içeride son derece ciddi şiddet argümanını işler kılmanın meşru zeminine işaret etmektedir. Bodin bu tanımlama ile sürekliliğe vurgu yapar. Devamlılığı olan bir güçten başkası değildir bu. “Kral öldü yaşasın kral” ifadesinin temellerini burada aramak gerekmektedir. Yasanın emir/karar olduğu yönündeki en dikkat çekici tespitlere sahip olan Schmitt egemenlik kavramanı Bodin’e dayanarak açıklamak istemesi kuşkusuz boşa bir hamle değildir. Aynı şekilde Thomas Hobbes’a da atıfta bulunarak onu desizyonist olarak tanımlar. Schmitt’e ait olan bu kavramı kararcılık olarak çevirebiliriz. “Yasayı yapan otoritedir, hakikat değil.” (Leviathan, böl.,26)[foot]Hobbes’tan aktaran Schmitt. Siyasi İlahiyat, çev. Emre Zeybekoğlu (Ankara, Dost, 2010) s.38.[/foot].

    Egemenlik yasanın ve iktidarın devamlılığı ile mümkündür. Modern siyasi birlik gerçek kişilerden oluşan ancak onlara indirgenemeyecek soyut ve spekülatif bir varlık olarak düşünülmelidir. Devlet dediğimizde karşımızda bir otoriteyi görürüz ve bu benle (beden) sınırlı değildir. Var olabilmesi için bana ihtiyacı vardır çünkü siyasi bir birliktir ve benimle bir devlet olabilir fakat benden sonra da var olacaktır. Bodin modern siyasi birliği bu şekilde görür. Eğer Devlet gerçek kişiler üzerinde yükseliyor olmasına rağmen bu kişilere indirgenemiyorsa bu devletin zamanla bağlı olmadığını gösterir. Zamanla bağlı olmayan bir varlık nasıl bir varlıktır? Bu devletin var olmadığı anlamına gelmez tam aksine etkileriyle vardır devlet. Merkez siyasi bir birlik ancak homojen insan kitlesi üzerinde yükselebilir. Çünkü köklü farlılıklarla merkezi bir birlik kurması olası değildir. Modern kamu hukuku siyasi birliğin mahiyetinde yer alan bütün gerçek bireyleri kişi olarak tanımlar. Onları böyle tanımlaması ile egemenliğini sağlamlaştırmaktadır. Pekâlâ burada egemenlik kavramı modern siyasi birlikten önceki oluşumlarda da değerlendirilemez mi? Bu sorunun cevabını bulmak için Hıristiyan oluşuma bakılabilir. Hıristiyanlık şöyle diyordu: mahiyetindeki tüm insanlara; hepiniz ruhuyla benim nezdim de eşittir. Kilise devletten çok daha önce bu eşitliği dile getirmiştir. Eşitlik hakim kıldığı için de bir cemaate sahiptir. Burada tüzel kişilik oluşmuştur bile. Kilise hiçbir ayrım yapmadan her bir bireyi eşit hale getirerek onları bir tüzel kişilik haline getirmiştir: Hıristiyan cemaati. Beden de kilesidir: İsa’nın bedeni. O halde bu bir egemen midir? Hayır değildir çünkü hâlâ bir fark var. Çünkü kilisede biz ve onlar ayrımı yoktur. Bir birlik vardır ama siyasi bir birlik değildir. Çünkü siyaset biz ve onlar ayrımı gerektirir. Eğer bu ayrımı koymazsanız ulaşabildiğim herkes bende bir aynıdır derseniz sadece bir birlik olursunuz dolayısıyla kilise bir siyasi birlik değildir. Biz ve onlar ayrımı yaparsanız ortaya çıkan şey siyasettir, devlettir yani egemendir. O yüzden Schmitt egemenliği siyasi bir ilahiyatla ele almıştır. “Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramıdır.”[foot]A.g.e. s.41.[/foot]

    Schmitt aynı şekilde egemenliğin tanımında buraya kadar olan kısmı genel bir perspektif olarak değerlendirdiğimizde daha net anlaşılacak bir şekilde yapar: “Egemen, olağanüstü hale karar verendir.”[foot]A.g.e. s.13.[/foot] Böyle bir durumda da Schmitt açısından olabilecek olan şey de; anayasanın böyle bir durumda, olsa olsa kimin müdahaleye yetkili olduğunu belirtebileceğidir. Egemenlik, birliğe, tekliğe atıfta bulunur. Bir siyasi birlik var ve bu bölünemez der. Siyasi birlik de bir kuvvete sahip olduğuna göre kuvvet bölünemez der. Yasama, yürütme ve yargı ise egemenliğin doğasına terstir. Bu üç kuvveti bir an için yetki paylaşımı olduğunu varsayarsak bile bunların arasında müzakere olduğuna inanmak çok güçtür.

    Tüm bu yaklaşımlar aslında bize 17.yy dan bu yana modern devlet teorilerinin bu perspektifinin bugün karşımıza ne şekilde sunulduklarıdır.

    Cesara Ripa’nın Iconologia (1603) adlı esrinde genel hatlarıyla modern devlet teorisi ve genel hukuk felsefesi değerlendirmelerinin bir tabloya sığdırılmış halini görmek hiç zor olmasa gerek. Bu tasvire genel hatlarıyla bakıldığında ilk göze çarpacak olan şey kadının başındaki miğfer ve sol elinin altında duran aslandır. Kuşkusuz bunlar güce ve onu kullanmaya işarettir. Diğer elle hızlıca kesilmişe benzeyen çiçek başının da devletin gizli ve derinden yürüttüğü icraatlardan başkası olmadığı açıktır. Küçük bir detay ama asıl meseleyi anlamamıza yardımcı olacak olan ise yerde duran kitap. Bu kitabın üstünde IUS yani hukuk yazıyor. Bu da hukukun bu güçlere tâbi olduğunu göstermektedir. Son olarak modern hukuki birlik oluşumunda hukukun yeri açısından Walter Benjamin’e kulak vermekte fayda var. Benjamin şöyle der: “Hukuk kurma, yasa olarak yaratılan şeye şiddeti araç olarak kullanıp erişmeye çalışırken, amaçlanan şeyin hukuk olarak kurulması anında şiddet geri çekilmez. Hukuk kurma, şiddetten arınmış, şiddetten bağımsız değildir; şiddete bağlı bir amacı zorunlu biçimde ve içerik olarak, iktidar adı altında hukuk biçiminde ortaya koyar, dar anlamında doğrudan hukuk kurucu şiddete dönüşür. Hukuk kurmak, iktidar kurmaktır, bu anlamda şiddetin dolaysız tezahür ediş eylemidir.”[foot]W.Benjamin, Şiddetin Eleştiri Üzerine, çev. Ece Göztepe, haz:Aykut Çelebi, (Metis, İstanbul, 2014) s.36.[/foot]

    Sonuç olarak bu konuda tarihselliğini yitirmeden ele alınabilmesi hususu kuşkusuz önem arz etmektedir. Bu bağlamda konuya bakıldığında eksik olan nosyonun da ne olduğu anlaşılmış olacaktır. Tartışılan bu konunun felsefi boyutunun atlanmış olması sorunun çeperlerini daraltıp, kör bir horoz dövüşünden başka bir şey olmayacağını görmemek de en basitinden saflık olacaktır.

  • Hukuk Felsefesi: Peki, Bu Çöken Nedir? -1

    “Bir bira içti ve vurup gitti kapıyı ardından
    Yürüdü, geçti, kuru otlar
    Yapraklar yakılan bir caddeyi

    Peki,o ölen kimdi? Edip Cansever, Cin.

    Şöyle başlayalım: Geçtiğimiz günlerde iki çeviri kitap yayınlandı. İlkinin yolunu uzun zamandır gözlüyorduk: Hans Kelsen, Saf Hukuk Kuramı (Çev. Ertuğrul Uzun, Melike Belkıs Aydın, Nora Yay.), İkincisi ise 1970’lerde basılmış, daha sonra bir kez de Çağdaş Hukukçular Derneği tarafından yayınlanmış olan Devlet ve Hukuk’un yeni basısı (Marx ve Engels’ten derleyen ve çeviren Rona Serozan, Ayrıntı Yay.). Haber değeri bir yana, bu iki kitabın ülkemizde hukuk aklını yitirdiği anda yayınlanmış olmasında tuhaf bir simgesellik saptanabilir.

    2000’lerin başından, İkiz Kuleler olayından itibaren bildiğimiz burjuva hukuk devleti sınırları epeyce gevşemiş ve “hukuk aklının yitimi” denilebilecek bir süreç başlamıştı. Olağanüstülüğün olağanlaştığı bugünlerde ise uzlaşılmaya çalışılan “öteki” artık düşman savaşçı, “rölativist” insan hakları yaklaşımı ise “çıplak hayat” ta birlikteliğe dönüştü. Öyle ki, bugünümüzü niteleyecek bir kavram bile icat edildi: “hakikat sonrası” (post–truth). Türkiye’ye dönüldüğünde, siyasi iktidarın tasarrufları neticesinde erozyona uğramış bir zemin olarak hukuk sisteminin çatısının çökmekte olduğunu iddia etmek herhalde çok abartı sayılmaz. Kemal Gözler’in geçtiğimiz ay, Anayasa değişikliğine dair yazdıkları, tek başına durumumuzu özetler niteliktedir[foot]Kemal Gözler, “Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa-10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Tekli Hakkında Bir Eleştiri”, http://www.anayasa.gen.tr/elveda- anayasa.pdf, 23.12.2016[/foot].

    Bizi buraya getiren sürecin ise bir anayasasızlaşma süreci olduğuna ise üç yıl öncesinden işaret edilmişti[foot]Barkın Seyhan, Anayasasızlaşma, Aydınlık, 25 Nisan 2012.[/foot].

    Ama şimdi biraz duraklamak gerek.

    Hukuka ilişkin bu saptamalar, Marksist bir perspektiften okunduğunda aslında hiç de hukuka ilişkin değildir: “Toplum, yasaya dayanmaz.[foot]Karl Marx, Serozan, s.69.[/foot]” İçinden geçtiğimiz “ideolojik tutulma” nın kapitalizmin kriz eşiğinde başladığını unutmamak gerekir. Hukukçular, geçen sayıda Ceren Akçabay’ın işaret ettiği[foot]Ceren Akçabay, Gözümüzdeki Perde: Mesleki Hukuk Bilinci, Hukuk Defterleri, sayı: 4, 2016.[/foot] bilinç durumu nedeniyle hukuk içi, sonunda Anayasa’ya bağlanan analizler yapmaya devam ediyorlar. Bunlar elbette hukukçunun iç gündemi açısından önemlidir ama unutmayalım ki tutulan yalnızca hukuk aklı değildir. Dinsel radikalizmin tırmanışı, toplumda iş ahlakının azalıp kör rekabetin artması, eğitimdeki yozlaşma, sanat üretiminin toplumsallaşmasının azalması..vb. hep aynı sendromun sonuçlarıdır. Gramscici anlamıyla hegemonya, bütün ilinekleriyle toplumu tutan bir hastalık üretmiştir. Çok derin bir entelektüel gezinti de şart değil, durumu ayrımsamak için metrobüs hattını bir sefer kullanmanız yeter.

    Yazının bu ilk bölümü durum tespitine ayrıldığından, “karşı hegemonya” saptamaları başka bir yazıyı beklemek zorunda. Ve zaten bir de Kelsen’e verilecek selamımız var. Eğer Kelsen, hukuku sadece hukukla açıklama çabasıyla- bir tür Wittgensteinvari zihin temizliğinden, yani belki de şiirden söz ediyoruz- yahut ders kitaplarındaki hiyerarşi şemasıyla hukuk bilincimizin en büyük belirleyicisi ise teşhisi onun dilinden koymak, hukukçu zihnine ulaşmakta da fayda sağlayacaktır. Ve hayır, bunlar “Kimseler anlamadı Kelsen’i, benim anladığım kadar ” makamından söylenmiyor, praxis’in tam göbeğinden söz ediliyor.

    Kelsen, normları ancak normların doğurabileceğini öne sürüyordu. Bu iddia Humecu ‘olan- olması gereken’ mantıksal ayrımının doğal sonucuydu. Küçük bir örnekle açıklamak gerekirse eğer YÖK, üniversitelere kampüslerde içki içilmemesine ilişkin bir yazı yollarsa bu, Kelsen’in şemasına göre, YÖK Kanunu’nda ona bunu yetkiyi veren hüküm sayesinde geçerlilik taşır. YÖK’ün söz konusu yetkiyi sağlayan eylemleri, onu kuran siyasi irade veya Başkanı ise olgusal dünyaya dahil, yani konu dışıdır. Fakat tüm normlar, geçerliliklerini hiyerarşide kendilerinin üzerindeki normlardan alırsa, nihai teolojik soruya benzer (“Peki onu kim yarattı?”) bir soru kaçınılmaz hale gelecektir. Kelsen, bir sistem kurucusu olarak elbette, bu soruyu yanıtsız bırakmaz.

    Norm ancak normdan türeyecekse, “ilk anayasayı kuran norm ne olmalıdır?” sorusuna cevaben Kelsen hipotetik bir normdan söz eder: Grundnorm. Oraya buraya çekilerek içeriklendirilme çabalarına karşılık, kast edilen bir matematiksel aksiyom, mantıksal bir hipotez, kapalı bir sistemin ön gereksinimidir. Temel norm varsayımı, sistemin hukuk sistemi olduğunu kabul ediyorsak elde olan ilk normdur. Peki, biz sisteme neden uyarız sorusunun cevabı, sistemin bir sistem olduğu kabulünde gizlidir.

    Buradan devam edelim. Türkiye’de işler bir hukuk sistemi olmadığını, devletin bütün kurumlarıyla bir hukuksuzluğa boğulduğunu biliyoruz. Üstelik bir de artık tanınmayan bir Anayasa var. Şöyle sorulabilir: Eğer Anayasa tahrip olduysa Türkiye’deki hukuk sisteminin geçerliliği ne alemdedir? Normlar hiyerarşisinin tamamıyla birlikte sistemin sistem olduğuna ilişkin kurucu davranış da tahrip olmuş olabilir mi? Başka bir ifadeyle acaba çöken, Anayasa’nın da zemini, yani Grundnorm olabilir mi?

    Kaba bir cevap verecek olursak, – şık da duracaktır – Türkiye’de asıl grundnorm tahrip olmuştur denebilir. Fakat dikkatli olmak gerekir, biraz daha derinlikli bir Kelsen okuması, aslında geçerlilikle değil etkinlikle ilgili bir alanda olduğumuzu gösterecektir. Etkinlik ile geçerliliğin sınırını ise Kelsen özenle çizmiştir. Grundnorm’un etkinliğini kaybetmesi, uluslararası arenada geçerliliğe ilişkin bir sonuç doğurmaz.

    İsterseniz buradan sonrasını ikinci bölüme bırakalım.

  • Bunyak’tan Notlar – 2

    Yazının birinci bölümü Hukuk Defterleri’nin 4. sayısında yayınlanmıştır[foot]Notların birinci bölümü Hukuk Defterleri’nin 4. sayısında yayınlandı. Bir kısım okurun geçen sayıya ulaşamamış olma olasılığından hareketle, ilk bölümüm giriş kısmını tekrardan paylaşmak istiyorum: Osman Nuri Bunyak Kabataş Erkek Lisesi’nden ağabeyim. 15 yıla yaklaşmış kendisi ile tanışmamız. Lisenin bir e-posta grubunda tanıştık. O günden beri sürekli konuşuyoruz. Çok uzaklarda yaşadığından, memlekete çok az gelebildiğinden dolayı da çoğunlukla e-postalar üzerinden. Kırk yılda bir de yüz yüze, çay kahve veya rakı eşliğinde… Yazışmalarımızda her şey vardır. Siyaset, hukuk, spor, çocuklarımız… Ve tabi ki TKP. Aynı zamanda hukukçudur. Hatta bir ara İstanbul Barosu’na bile kayıtlıymış! “Adamlar tebligat yapmadan silmişler, tebligatı nereye yapacaklardı o da ayrı mesele” der kendisi. Bunyak abi, Hukuk Defterleri’nin de bir okuru. Tabii, okuru sözün gelişi kullanıyorum. Yazdıkları ile eleştirileri, önerileri ile ilen bir yayın kurulu üyesi dersem sanırım daha doğru olur. Bunyak abi çıkan her sayıyı kendisine ulaştırdıktan kısa bir süre sonra okuyup, bitiriyor ve sonrasında da görüşlerini benimle paylaşıyor. Bir tek dergiye yazmaya ikna edemedim kendisini. Öyle ise ben yazışmalarımızı notlar haline getirir, bunları yayınlarım dedim. Ancak buna ikna edebildim. Bu yazı da bu fikirden yola çıkarak oluştu. 2016 yılındaki yazışmalarımızdan, derginin içeriğine uygun olacağını düşündüklerimi derleyip, notladım. Yalnız, derginin sayfa kısıtı nedeni ile tek bir sayıya sığdıramadım. Devamını önümüzdeki sayıda okuyabileceğiz. Bu notların oldukça değerli ve her birinin ayrı bir makale konusu olduğunu düşünüyorum. Bunyak abi yazmıyor, bari Yayın Kuruluna ve dergi okurlarına/ yazarlarına ödev olsun diye düşündüm. Bizler araştıralım, tartışalım ve yazalım. Esas amacım da budur. Notlardaki anlatım ve yazım hatalarının tamamının bana ait olduğunu da şimdiden söyleyeyim. Umarım çok değildirler.İyi okumalar, iyi tartışmalar…[/foot].

     

    08.09.2016

    Hukuk tanımları kaldı.

    Bize göre hak, insanlığın herhangi bir medeniyet çağında ve herhangi bir memlekette cari ekonomik sistemin formül halinde ifadesidir.

    Yukarıda ki satırlar Mahmut Esat beyin 1940 tarihli “Hukuku düvel” isimli eserinden.

    “Hak” sözünü hukuk yerine kullanıyor. Eseri bulup okursan şaşırtıcı pek çok tanımlama bulabilirsin. Buna “devlet” de dahil. Ama hocanın kendi tanımlamalarıdır. Hem de List’leri, Sorel’leri falan inceledikten sonra “bize göre” diyerek yazmıştır.

    Nereden aklıma geldiğini soracak olursan Aybar’ın bir yazısını okuyordum. Başgil’e övgüyle başlamış. Sonra da onun değişimleri aklıma geldi. Mina Urgan onun için kırkından sonra sosyalist olmuş tabirini kullanmıştı. İyi hukukçu, yazıları ve konuşması hukukun verdiği bilgiyle yüklü, belagat örneğiydi. Fakat sonraları fizik ve diyalektik üstüne -Uğur Mumcu ile konuşması- düşüncelerini açıklama şansızlığı olmuştu. Zaten TİP’i bırakmıştı. Galiba partiyi kürtçü olarak değerlendirmişti. Mehmet Ali Arslan, Tarık Ziya Ekinciler kürtlüğü öne çıkmış sosyalistlerdi. Pekiyi de Aren-Boran Aybar’ı tasfiye etmek için mi uğraş veriyordu?

    Hans J. Wolff ise hukuk için ne demiş okur musun? “Hukuk”, muayyen hâkimiyet ve iktidar sahipleri tarafından muayyen tarzda vazedilmiş olup yine muayyen tarzda tahakkuk ettirilen bir takım emirlerin heyeti mecmuasıdır, diye tarif olunabilir.

    Yazılar büyüktür de bizim anlayışımız kıttır demeyeceğim. “Hakimiyet ve iktidar” bir kez elde oldu mu nasıl ele geçtiği önemini yitirir, korumak ve kaybetmemek için savaş verilir. Aileden devlete, ülkeler arası ilişkilere varıncaya değin böyledir. Öyledir ki; aynı konuda farklı düşünceler çatışmaya dönüşür, çatışma, farklı görüşler ortadan kalksa da sürer gider.

    17.09.2016

    Hukukta yaptırımın yokluğu hukukun yokluğu anlamına gelmez. Sen kazananı olmayan oyunlar oynamadın mı?
    Çocuktuk, ufacıktık, top oynadık acıktık.
    Sonra yemek yedik ve tekrar oynadık.
    Yalnızca oyun vardı.
    Deneyi vahşi dedikleri arasında sosyal antropologlar yapmış. Çocuklar bir topun peşinde saatlerce koşuşturmuşlar.

    Geldik uygarlığa…
    Top, ayakkabı, forma. İki de kale ve de hakem.
    Bir takım diğer takıma karşı…

    Bu yüzden olsa gerek bulup çıkardığım hukuk tanımlarını yazıyorum.
    Yoksa anlatamadıklarımı mı anlatıyorum.

    Hocamız Lütfi Duran da bakalım ne yazmış: “Yeni bir numara serisine başlandığına göre; bazı resmi beyanlar hilafına, 27 Mayıs 1960 günü ihtilal ile sona eren1. Cumhuriyetin devamı kabul edilmediği gibi; MBK devrinde kanunlara konulan numara sırasına da uyulmadığından TC Anayasasının yürürlüğe girdiği 25 Ekim tarihinde açılan devri 2. Cumhuriyet olduğu resmen teeyyüt etmektedir.”

    Kısaca 2. Cumhuriyet lafı bile yeni değil! Hoca 63’te yazmış işte. Tuhaf mı?

    Madem tuhaflıkları yazıyorum. 61 Anayasası 114. madde başlığıyla hükümet tasarruflarına son vermiş, 10 yıl boyunca hükümet başı rahmetli Süleyman beyi hop oturup hop kaldırmıştır.

    Nerden aklıma geldi? Tasarruf kelimesi hukukla nerede takışır? Galiba ondan…

    Keselim mi Bilgütay. Yenileri yaz, ben de eskileri… Örneğin sen KHK, bay Kaynak’ın görüşlerini, Kılıçdaroğlu’nun “laflamasını” hareketin nasıl karşıladığını yaz.

    Nur u muhabbetle…

    26.09.2016

    Geçen mektupta 61 Anayasası ile hükümetlerin tasarrufunun olamayacağını yazmıştım. Benim gibi düşünen yargıçlar öylesine kararlar verdi ki; rahmetli Süleyman efendi hop oturmuştu. Kalktığın da ise anayasayı değiştirmekte çareyi bulmuştu. Yine rahmetli Nihat efendinin de etkilediği TBMM 71 yılında 1488 sayılı kanunla KHK’leri kabul etmiştir. 1924’ün de gerisine 1876’nin 36. maddesine düşülmüştür. Yani yürürlükte olan kanunların hükümleri değiştirilebilir ya da kaldırılabilir hale gelmiştir. Tabii bu konuya bakarken o günün koşullarına ve geriye dönerek 1876 da ki dünyanın durumuna da bakmak gerekir.

    Ben bu günleri ve gelecek günleri size bırakıyorum.

    Ha eklemeliyim. Lütfi Duran’ın KHK konusunda o günlerde ki görüşleri Ülkü Azrak ile karşılaştırılarak okunursa tabii Kuzu yani bu günlerin hukukçusu bay Kuzu’nun görüşleri de dahil, yasama organının işlemi olup olmadığına dair bir karar çıkar. Ülkü Azrak ki Sıddık Sami Onar’ın asistanıydı. Duran’la da yer yer aykırı düşerdi. Eylem ve işlem farklılığına dikkat!

    03.10.2016

    Sorma deyince sormadım. 3. sayıya hazırlandığını bilemedim. Sevindim. İlk iki sayı gibi olmamalı dedim. Yayımlanmış yazılar yinelenmemeli. Falanca gazetede çıkmış filanca dergide yayımlanmış makaleler dergiyi çıkmadan eskitir. Eski yazıları okuyan kaldı mı? Bu günü daha da önemlisi yarını sizlere bırakırken eskileri okumayın demek istemiyorum. Tarihten yarını kurmak için yararlanın da yarınlar dünün tekrarı olmasın.

    Dün çok mu kötüydü? Örneğin, 61 Anayasasını Anayasa Mahkemesi yorumlarken yargıçlar her yasanın özünü araştırıp bulmak için çaba göstermişlerdi. Eski yasalar yeni anayasaya uygun olmayabilirdi. Alışkanlık mı oluşturdu nedir her konuya öz incelemesiyle devam ettiler. 71 darbesi 61 ruhunu esir aldı da, esir ruh aradan bacadan sızıp özgürlüğe koştu. Biçimi denetlerken özü denetlemeye çalıştılar. Öyle mi! 80’de darbe geldi, 82’de anayasa ve denildi ki; “AYM (…) kanun koyucu gibi davranışla, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm kuramaz. Md. 153”

    Senin durduğun yere geldik. Politika “hukuk”u belirliyor. Yarın da böyle mi olacak? Ya da Sami Selçuk’un tekrarladığı “egemenlik milletindir” diye “parlamento” nun çıkardığı her yasa hukuka uygun mudur? Yalnız biçim olarak mı “yargılanmalıdır”? Ölüm cezasını çıkarmalı mıdır? Politikayı yapanlar “hukuk” u da mı yapmışlardır? Eh! O zaman KHK doğrudur. Olağanüstü haller de. Olağan mahkemeler yanlıştır. “Millet” en doğrusunu bilir!

    Oylar seçer başına getirir. Amerika’da bir zamanlar senatörün biri pi sayısını beğenmemiş. Kanun teklifi geçmek üzereyken son anda geri çekilmiş. Kabul etseler pi sayısı değişmiş mi olacaktı?

    Matematiğin ya da fiziğin yasalarını değiştirmek kimsenin aklına gelmiyor. Oysaki hukukta bir yasa yapılıyor, kavga kıyamet. Bilimlerin bu ayrımı neden? Doğanın diyalektiği ile tarihin diyalektiği. Fark mı var? Ya da böyle düşünmek akla zarar mı? Hadi düşünmeyi bırakalım. İşimize bakalım.

    Yok yok! Alıntılarla makale bizim ders kitaplarına benzer. Şu bunu demiş, bu şunu demiş. “Kanaatimiz”… Bildirsen n’olur bildirmesen n’olur! Anayasa 148 açıkça yorum yapmayı yasaklıyor. Hukuk insanın özgürleşmesinde engelleri kaldırmak için vardır.148 in baskısında yargıç nasıl yargılayacaktır? Bütünlükten 13 ile 15 bir arada ele alınıp 148 aşılacak mı? AYM bilir deyip bırakmalı mı? Ya da yeni sayı bu işi mi irdelemeli?

    İşin zor! Üstelik bir de baronun başkanlık sorunu var.

    Ben oturup yazıyorum. Mektup yazıyorum. Ama gönderdim sanıp boş kağıt mı yolluyorum?

    3. sayı için önerilerimi yazmıştım. Sonra da yolladım sanmıştım. Meğer yollamamışım. Sanmışım. Kusur büyük kusur. Bakma diyemeyeceğim. Bakarsan bak! Ama yukarıda yazdıklarıma bak. Önerilerim orada. Umarım bu kez hata yapmam.

    03.10.2016

    Doğrusu sürpriz oldu.
    İki ayda bir çıkacak gibi de şu dağıtım işi yolunda değil, galiba! Kutlamak gerek. Çünkü 3. sayı demek çıkmaya devam edecek demek.
    Bizim şimdiye değin pek başarılı olamadığımız bir konudur.
    Yön, Ant, Türk Solu devamlı çıkabilmiş.
    Örneğin TİP’in yayınları hep bir yerlerde tıkanmış kalmıştır.
    Hemen yanıtladım çünkü çok sevindim.
    Senin yazını da okudum.
    Evrim Şenöz’ü de tabii…
    Başladım da; hemen yanıtlamak istedim.
    Bütün yazıları bitireyim, tafsilatlı kısmı sonra…

    13.10.2016

    Biliyorum geciktim. Olaylar, partilerin durumu, dergi falan filan… Hangi birini yazayım? O denli çok söylenecek söz var ki! Susarak belki anlatabileceklerimden çoğunu anlatabilirim. Yazarak yalnızca bir kaçını…

    Derginin tamamını okudum. Senin önerdiğin örgütlenmenin ütopya olduğunun farkına varmak canımı acıttı. Özellikle bu günün yasaları varken savcıların ve yargıçların birliği nasıl olur?

    Aldatılmanın önüne geçmeli. Darbenin karşı darbelerle önlenemeyeceği anlatılmalı. KHK’larla kemirilenin özgürlük. Sonucun kölelik olduğu bildirilmeli. Tutuklayın!

    Atın içeri!
    Asın! demelerine az kaldı. Şu an yüz binler. Yakında milyonlar ceza alıyor olacaklar. Geriye kimler kaldı? Onların yazgısı yazılıyor. Yasalar hukuka aykırı madde madde KHK olup çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına ya, barolar sus pus, cılız karşı çıkışlar. Ha unutmadan yazayım, bir de Evrim Şenöz.

    31.10.2016

    Güvenlikten sopa yemek yerine savcıyı yargılamayı Baro düşünmeli mi?
    Baro savcıyı nasıl yargılar?

    Yargıç avukatı nasıl yargılar? Hakimler savcılar yüksek kurulları varsa eh avukatlar için de Barolar Birliği yok mu?
    Savcının önlem aldığı yargıcın yargıladığı yerde avukat ne iş görür? Sadece savunma mıdır?
    Kendini savunsun da…
    Yazdırma bana yazacağım…

    31.10.2016

    İki de avukatı gözaltına almışlar. Hadi şimdi baro da sıra.
    16 kişi içerde. Ama muhasebeci de içerde.
    Bu gazete kaç gün dayanır?
    Baro ne kadar uyumlu!
    Daha sesini çıkarmadığına bakılırsa…
    Vatandaşlar ve de tomalar gazetenin önünde.
    Cüppelerini unutmuşlar ise uyuyorlar mı?
    Yemin etmediler mi?
    Yani ne olacak, baroyu da mı alacaklar?

    08.12.2016

    “Hukukta mücerretlik ve müşahhaslık” kim yazmış? AndreRouast. Prof. Belik doktorken çevirmiş. Hukuk Fakültesi mecmuasın da çıkmıştı. Ne zaman ne bileyim işte. Tarihle ilişkimi koparmışken sorulacak soru mu? Ama Evrim okumalı. Yararlanacağı satırlar bulabilir. Felsefeyle ilgili değil, hukukla ilgili. Okunmasını salık vereceğimiz arkadaşlar olabilir. Evrim’in geldiği yerde. Bilinç, soyutla somutu tartışa durmuşken. İyi tartışmalar.

    KHK’lar beni yanıltmıyor. Beklediğimden de iyi! Örneğin 667 sayılı KHK.
    “Meslekte kalmalarının uygun olup olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilir.” Buna göre AYM ve de Danıştay iki karar almışlar. İkisi de Avrupa’dan dönecektir de, bize ne diyeceksin. Deme be!

    Gelip kapıyı çaldıkların da evde yokuz mu diyeceksin?
    Yüksek yargıçlara yürütmenin emrini tebliğ etmişler. Onlar da pek’i efendimizdemişler mi? İçlerinden dememişlerdir de dış görünüş öyle göstermiyor.

    Nasıl gösteriyor diyeceksin ben de iç güveyinden hallice mi diyeceğim? Kararları okudum. Atilla İlhan geldi “bilincime”.

    13.12.2016

    Olmak ya da olmamak.
    Olmamayı seçtik bir kere de size afiyet olsun.
    5. sayıyı merakla bekliyorum.
    Acaba politika mı ağırlıklı olacak hukuk mu?
    Bildiğin gibi ben karıştırmam. Sulandırırım ama tek tek giderim. Şişenin dibini görene değin de içerim. İçermişim diyecektim. Meyhane mukassi görünür taşradan amma bir başka letafet olacak mı olmayacak mı, artık sabahında yazar mısın?

    1871 Paris Komününü dağıtan, saraya karşı girişilen öfkeli “öldürerek propaganda” işçi sınıfını hareketten koparmıştı. Anarşistleri de enternasyonalden sepetlemekle komünistleri haklı çıkarmıştı. Bugün de haklı olmak istemez misin?

    Hamdi v. Rumsfeld davasında ABD yüksek mahkemesi terörle mücadelenin olağanüstü yetkilendirdiği yürütmenin olağan davranması gerektiğine karar vermiştir. Karar hem yasamaya hem yürütmeye hem de yargıya ABD yurttaşının anayasal haklarını kullanabileceğini belirtmiştir. Demokrasilerde çare tükenmez deyip ABD yürütmesi de Guantanamo üssünde yani ABD toprakları dışında özel ve de yetkileri kendinden sorulur mahkemeler icat etmekle sıyrılmaya çalışmışsa da yurttaşları konusunda başaramamıştır.

    Bir yandan Paris bir yandan Washington. Ne iş diyebilirsin. Hukuk mu politika mı demiştim ya biraz sulandırdım. Meyhanede olamadıysam da meyhaneyi unuttum sanma diyerekten alacak haklarım bakidir diyorum.

    01.01.2017

    Sağ ol!
    İsa’nın doğumu mu yeni yıl? Doğrusu 6 ocak olmalı mıydı?
    Pek’i 24 Aralık nereden çıkmış? Asyalı göçerlerin işi!

    Öykü’den başlayıp hepinizin yeni yılını kutlayacaktım.
    Yeni olanları eskitmek korkusu sardı her yanımı.

    İkibinonyedi derken bindokuzyüzonyedi mi derim acaba? Olsun yahu ne olacak? Sen anlamayacaksın da kim anlayacak?

    Yeni yılınız kutlu olsun!

  • Engelliler ve Erişilebilirlik

    Dünya Engelliler Günü nedeniyle, engelli bireylerin sorunlarına yönelik yazı yazmam istenmişti. Yoğunluğumdan dolayı yetiştiremedim. Bu nedenle arayıp durumu ilettim. Ancak bana, engelli sorunları her daim günceldir bu nedenle her zaman yazıp gönderebilirsiniz cevabı verildiğinde çok mutlu oldum. Çünkü gerçekten de engelli bireylerin sorunları sadece özel hafta ve günlerde hatırlanacak ve konuşulacak kadar ufak değildir. Türkiye’de engelli birey sayısı, toplam nüfusun %12.29’unu, süreğen hastalığa sahip kişi sayısı ise %9.70‘ni oluşturmaktadır. Bu oran değerlendirilirken, hanesinde engelli birey olan ailelerin özellikle anne ve babaların, sorunlardan kaynaklı olarak ruhsal sakatlık yaşadıkları da unutulmamalıdır. Zira Türkiye’de engelli bireylere yönelik üretilen politikaların halen dahi sorunlara çözüm olmadığı, sorunların çözümünde engelli birey ve ailelerinin yalnız bırakıldığı, sonuçta da ruhsal yönden sorun yaşayan yeni bireylerin topluma bu vesile ile katıldığını unutmamak gerekli.

    Fiziksel erişimin sadece engelliler için değil herkes için gereklidir

    Erişilebilirlik öncelikle fiziksel çevre olmak üzere ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel çevreye erişimi, dolayısıyla bu çevre içinde yer alan haklardan yararlanmayı, toplumsal yaşama aktif bir şekilde katılmayı ifade etmektedir. Engelli bireyler yönünden fiziksel erişim yaşamsal bir öneme sahiptir. Fiziksel erişimden kaynaklı sorunlardan yaşlı, hamile ve geçici engeli olanların -ayak kırılması ve sair- olumsuz etkilendiği dikkate alındığında aslında “herkes için erişim” demek daha doğru olacaktır.

    Engellilerin toplumsal yaşama aktif olarak katılımlarının önündeki en büyük engellerden biri fiziksel erişim sorunudur. Halen dahi bu sorunun çözüme kavuşturulmamış olması engelli bireylere bakış açısını ortaya koymaktadır. 5378 Sayılı Kanun ile engelli bireylere yönelik her alanda düzenleme getirilmişken aynı yasanın Geçici 2. maddesi ile tanınmış hakların fiilen kullanımının adeta engellenmiş olmasının nedeni, yasa koyucu ve uygulayıcıların, çözüm odaklı olmamaları, sorumlu kişilerin, sorunların çözümü noktasındaki bilgisizlikleri, eğitimsizlikleri veya samimiyetsiz/ gönülsüz olmaları gösterilebilir.

    5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun, Geçici 2. maddesinde “kamu kurum ve kuruluşlarına ait mevcut resmî yapılar, mevcut tüm yol, kaldırım, yaya geçidi, açık ve yeşil alanlar, spor alanları ve benzeri sosyal ve kültürel alt yapı alanları ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmış ve umuma açık hizmet veren her türlü yapılar bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi (7) yıl içinde engellilerin erişebilirliğine uygun duruma getirilir.” düzenlemesi ile fiziksel erişime ilişkin sorunların çözümünü adeta yedi (7) yıl ötelemiştir.

    5378 Sayılı Yasanın Geçici 2. maddesi gereğince, ilgililerin, kısa-orta ve uzun vadede çözülebilecek sorunları tespiti ile derhal proje geliştirme ve faaliyete geçmesi beklenirken, aksi olmuştur. Yasal düzenlemelerden sonra, en basit- kaldırım, rampa-sorunların çözümü talep edildiğinde dahi, kurum yetkililerinin, sorunu en kısa zamanda çözmeye çalışacaklarını belirtmekle birlikte, yasa gereği “yedi yıl süre verildiği” verisini de hatırlattıkları sıkça görülmüştür. Aynı yaklaşım sağlık hizmetlerinin sunulduğu görüntüleme merkezleri için dahi söz konusu olmuştur. Doğrudan insan hayatını ilgilendiren, başta sağlık hizmetlerine erişim hakkı olmak üzere, 5378 Sayılı Yasanın Geçici 2. maddesindeki gerekçe ileri sürülerek, ötelenmesi, bu konuda yetkililerin etkin mücadele etmemesi ayrımcılık içeren davranış olarak kabul edilmelidir. Yasada öngörülen sürelerin dayanak yapılarak sorunların çözülmemesi ve bugünlere gelinmesine adeta yasal (!) olarak göz yumulmuştur.

    Oysa kanun koyucu tarafından, süre tanımaksızın, yasada, fiziksel erişimin sağlanmasına yönelik çalışmaların derhal başlatılacağı yönünde bir düzenleme yapılmış olması daha isabetli olacak, bu durumda “makul süre” kavramı kendiliğinden devreye girecek ve makul sürede sorumluluklarını yerine getirmeyenler hakkında hukuki ve cezai yaptırımlar uygulanabilecekti.

    5378 sayılı yasa ile verilen sürenin sonuna gelindiğinde, fiziki erişimin sağlanması konusunda yasal sorumluluklarını yerine getirmeyenler hakkında yasal yollara başvuru hakkı kullanılabilecek, davalar açılacakken, iki milletvekilinin önerisi ile süre bir yıl uzatılmıştır. Yasada mevcut 7 yıllık süre “sekiz” yıl olarak yer almıştır. Bununla da yetinilmemiş, ilgililerin, yapılacak denetim sonrasında eksikliklerini tamamlamaları için birinci fıkrada belirtilen sürenin bitiminden itibaren iki yılı geçmemek üzere ek süre verilmiş, düzenleme ile yedi yıllık süre 1+2 olarak uzatılmıştır.

    Nihayetinde bugün itibariyle, halen fiziki erişim ve ulaşım sorununda bir arpa boyu yol alınmadığı bilinen, ispata ihtiyaç duymayan bir husustur. Aynı yasada, yükümlülüklerini yerine getirmeyen kişi/kurumlara getirilen müeyyideler caydırıcı olmadığı gibi, halen dahi denetimlerin gerçekleşmemesi nedenleri ile fiziksel erişim sorununun kısa vadede çözümünün mümkün olmadığı görülmektedir.

    Fiziksel erişimin sağlanamadığı bir ortamda, engelli bireylerin adalete, eğitime, sağlığa temel hak ve özgürlüklere erişim haklarının varlığından söz edilemez. Bireyin kendini geliştirebilmesi, maddi ve manevi varlığını sürdürmesi, onurlu bir yaşama kavuşabilmesini sağlamak için gerekli tüm ihtiyaçlarını karşılaması ancak ve ancak fiziksel erişimin sağlanması ile mümkün olacaktır.

    Şu anki sistemin kendisi, engelli bireylerin sorunlarına çözüm üretmek yerine ailelere sorumluluklar yüklemektedir. İdari yöneticiler tarafından sorunların görmezden gelinmesi, genişleyen dalga halkaları gibi sorunların artmasına neden olmaktadır. Engellilere yönelik sağlıklı ve etkili politikalar üretilememesi ve sorumlu olan kişilerin engelli bireylere ayırımcılık barındıran yaklaşımları engellileri birçok haktan yoksun bırakmıştır.

    Engellilerin yasalardan kaynaklı haklarına erişim için en etkili yol olan adalete erişim hakkının kullanılmasının önündeki birincil engel, fiziksel erişim engelidir. Bunun yanı sıra, diğer engeller; yargının yavaş işlemesi, yargı unsurlarının engelli hukuku alanında yeterli eğitilme sahip olmaması ve nihayetinde yoksulluk olarak sıralanabilir. Adliye binalarının, büyük şehirlerde birkaç merkezde toplanması da diğer bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle büyük şehirlerde, şehir merkezlerinde yer alan adliye binalarına ulaşım için harcanan süre şehirlerarası yolculuklarda geçirilen süreye denk gelmektedir. Gerek yasa uygulayıcılardan kaynaklı kişisel/ kurumsal sorunlar, gerekse engellilerin engellerle mücadeledeki zayıf çabaları, mevcut yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesini ve sorumluluklarını yerine getirmeyen ilgililer hakkında işlem yapılmasını güçleştirmektedir.

    Fiziksel erişimin sağlanması için dahi yasal yollara başvurulmak zorunda kalınması, yasal yolara başvuru hakkının fiziksel erişim engeli nedeniyle etkin olarak kullanılamaması, engelli bireylerin, ülkemizde hayata aktif katılmak için yaşadıkları zorlukları göstermesi nedeni ile önem arz etmektedir. Yine yargı mensuplarının, engelli bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin kullanılması için şart olan fiziksel erişimin sağlanmasının öneminin bilincinde olmaları, farkındalıklarının arttırılması zorunludur. Zira şu anda ülkemizde adli ve idari yargıda bu konuda hizmet veren çoğu hakim ve savcının yeterli eğitim ve birikime sahip olmadıkları acı bir gerçekliktir.

    Erişim sorunun çözümü noktasında engellilerin aktif rol almaları zorunludur.

    Sorunların çözümü noktasında, engellilerin hak arama bilincinin gelişmemiş olması, engelli bireylerin, engellerinden kaynaklı yaşadıkları problemler sebebiyle kendilerinde mücadele edecek güç bulamamaları madalyonun diğer yüzünü oluşturmaktadır. Bu nedenlerle fiziksel erişimin çözüme kavuşturulmasını talep noktasında engelli bireyler etkin olarak rol alamamaktadırlar. Ayrıca engelli bireylerin eğitim düzeyinin yetersiz olması yanında ekonomik olarak da zayıf durumda olmaları, sorunun çözümünde odakta yer almalarına rağmen, çözüm sürecine yeteri kadar katılamamaları mücadeleyi zayıflatmaktadır.

    Engellilerin sosyal yaşama intibakının sağlanması kavramı hayatımıza yeni yeni girmeye başlamıştır. Daha yolun başında bulunmaktayız. Engellerle mücadele bu hız ve bu anlayışla devam ettiği sürece engelli bireylerin toplumsal yaşamda hak ettikleri yeri bulmaları kolay olmayacaktır.

    Sorunların çözümü için başta yasa koyucu olmak üzere, yasa uygulayıcılara, yerel ve merkezi yönetimde görevli ve sorumlu kişilere engelli hakları ve engellilerin günlük yaşam ve ihtiyaçlarına dair ciddi bir eğitim verilmesi, uygulamada çıkan sorunların kişilerden kaynaklı olması halinde ise etkin denetim ve yaptırım mekanizmalarının harekete geçirilmesi, merkezi ve yerinden yönetimde ilgili birimlerde görev alan yetkililerin, engelli bireylere hizmet sunan STK’lar ile aktif bir şekilde işbirliği sağlanması, yasa koyucunun engellilere yönelik mevzuat düzenlendiğinde bu STK’lardan görüş alınarak çözüm üretmeleri zorunludur.

  • Kişisel Verilerin Korunması Kapsamında “Adli Google” Olarak Tanımlanan Adli Veri Bankası Projesi

    Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından 10 Ekim 2016 tarihinde yapılan bir açıklama ile ilk kez gündeme geldi adli veri bankası projesi. Bakan; “Adli Veri Bankası”nın bir anlamda “Adli Google” uygulaması olacağını, kurulan bir komisyon ile Türkiye’nin suç haritasının çıkarılmakta olduğunu, adli veri bankasında suçların gerekçelerinin de yer alacağını, önleyici hukuk bakımında da etkili kullanılması beklenen veri bankasından vatandaş, akademisyen, gazetecilerin araştırma yaptıklarında suçların yoğunlaştıkları alanları, en çok cinayetin ne zaman işlendiğini, hangi ilde, hangi ilçede, hangi mahallede, gece mi gündüz mü, yaz mı kış mı, maktulün cinsiyeti, eğitim durumu, mesleği, yaş aralıkları dahil pek çok veriye erişebileceklerini, belirterek bir tanımlama yapmıştı.

    Yapılan açıklamada uygulamanın 1 Ocak 2017’den itibaren uygulamaya geçeceği ifade edilmişti ve basından öğrenildiği kadarıyla uygulama başlatıldı. Basında yer alan haberlere göre; Bakan’ın “talimatıyla” hayata geçirilen proje, Bakanlığa bağlı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü, Bilgi İşlem ve Eğitim Daire Başkanlıkları tarafından yürütülecek olup, UYAP ekranı üzerinden mahkeme ve savcılık zabıt katipleri tarafından veri havuzuna giriş yapılacak, bu veriler uzmanlar tarafından istatistik üretmek üzere ilgili birimlere verilecek. Projeden beklenen fayda, adalet politikaların şekillendirilmesi ve suçun önlenmesi için gerekli önlemlerin önceden alınmasını sağlamak olarak ifade edilirken, bir yandan da bakanlık personeli ile hakim ve savcı performansının izlenebilir hale gelmesi de vurgulanan hususlardan birisi.

    Dikkatinizi çekmiş olmalı; bütün bilgiler basından alınma. İddiaya göre, adalet politikasının şekillendirilmesinde, suçla mücadelede büyük katkı sunması gereken proje ile ilgili hiçbir metin, yasal düzenleme, yönetmelik, genelge vb. referans alınabilecek doküman yok. Bakan Bozdağ’ın Ekim’de yayımlanan açıklamasında, bu proje için “yasal düzenlemeye ihtiyaç olmadığı” vurgulanırken, projenin büyük bir gizlilik içerisinde yürütüleceği mi söylenmek istedi, bilemiyoruz. Ancak, böylesine “büyük bir veri tabanı” oluşturulması ve sonrasında “işlenmesi” sırasında, dayanak alınabilecek bir yasal düzenlemenin bulunmaması, proje ile ilgili sadece basın bilgilendirilmesi yapılması, pek de iyi bir başlangıç gibi görünmüyor.

    Bahsedilen içerikte bir projede, suçun önlenmesi gibi son derece önemli bir hedefin varlığı, kamu yararını işaret ediyor görünmektedir. Evet, belirli bir çerçevede ele alınmış bir suç haritası girişimi, suçun ve suçluluğun analizine dair ham verileri işleyerek kullanılabilir hale getirebilecek, ötesinde kamuoyu duyarlılığı sağlayarak farkındalık oluşturabilecektir.

    Bu ve benzeri girişimler yeni de değil. ABD ve Avrupa ülkelerinde çeşitli isimlerle bu içerikte projeler gündeme geldi. Gelişen bilgi teknolojileri aracılığıyla çok büyük verileri işlemek mümkün hale geldiğinden beri, istatistikler giderek öne çıkartılıyor. Ancak, teknolojik gelişmenin “iyi” niyet ve sonuçlarının yanı sıra, özellikle dikkate alınması, sorgulanması ve dengelenmesi gereken “kötüye kullanım” imkanları sunduğu da tartışmasız.

    Kanımca böylesi bir proje için dikkate alınması gereken başlıca kavramlar “şeffaflık, veri koruma ve güvenliği ile mahremiyet” olmalı. Bakan’ın açıkladığı suç haritası/veri tabanında yer alan verilerin neredeyse tamamı 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’na göre kişisel veri kapsamında. Hatta ceza mahkumiyeti, güvenlik tedbirleri gibi veriler “özel nitelikli” kişisel veriler olarak kabul edilmiş. Dolayısıyla, “adli google” uygulaması en başından itibaren veri koruma ve güvenliği kapsamında ele alınması gereken bir konu.

    Uygulamanın yasal sınırlarının kişisel verilerin korunması ilke ve düzenlemeleri belirlenmesi, temel hak ve özgürlükleri de gündeme getiriyor. Zira 6698 sayılı Kanun’un 1.maddesinde amaç “kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak” olarak belirtilmiş.

    Her ne kadar Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nda bu tür kamusal amaçlarla veri işlemede açık rıza aranmayacağı kabul edilse de bu muafiyet kişisel verilerin işlenmesi ilkelerinin göz ardı edilebileceği anlamına da gelmiyor. Kanun’un 4 üncü maddesine göre, kişisel veriler “belirli, açık ve meşru amaçlar” için “amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü” olarak işlenebilecek, işleme amacına uygun bir süre saklanabilecektir. Yani, hangi amaçla olursa olsun, kişisel verilerin işlenmesi hakkı sınırsız değildir.

    Yine Kanun’da “istisnalar” başlığı altında çeşitli “işlemeler” Kanun’un kapsamı dışında bırakılmış olsa da, bu hallerin gerçekten de istisnai durumlarla sınırlı olarak tanımlanması gerekmektedir. Aksi durumda, özellikle kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılan pek çok “kişisel verilerin işlenmesi” faaliyeti Kanun ve dolayısıyla denetleme dışına çıkarılmış olacaktır.

    Bu çerçevede bakıldığında, böylesi önemli bir konuda “yasal düzenlemeye gereksinim olmadığı” yaklaşımı doğru ve kabul edilebilir değildir. Zira; Bakanlığın görevleri arasında sayılabilecek bir husus bile olsa; şeffaflık temelinde amaç, yöntem ve sorumlulukların belirlenmesi açısından mutlaka bir düzenleme yapılmalı, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile uyum sağlanmalı ve kamuoyu ciddi bir şekilde bilgilendirilmelidir.

    Buna karşın; işin daha başlangıcında, projenin sadece basın üzerinden anlatılması bile sıkıntılıdır. Kamuoyunun merak ettiği, süreci açıklayan, yetki ve sorumlulukları gösteren bir yasal sürecin tasarlanmaması ve paylaşılmaması projenin meşruiyetini sorgulatmaktadır.

    Proje ile ilgili pek çok soru vardır; veri tabanına esas veriler HANGİ KAYNAK/LARDAN TOPLANMAKTADIR? HANGİ veriler, NASIL işlenecektir? Paylaşılacak veriler nasıl ANONİMLEŞTİRİLECEKTİR? Suç haritası oluşturulacak mıdır? Oluşturulacaksa KAPSAMI ne olacaktır? Coğrafi bir harita olacaksa hangi detayda bilgilendirme olacak? Veri tabanı kimlerin bilgisine/erişimine açılacak? Herkese eşit düzeyde erişim hakkı sağlanacak mıdır? Bu kadar büyük ölçekteki veri tabanı güvenliği nasıl sağlanacaktır? Veri güvenliği ihlallerinden kim, hangi ölçüde sorumlu olacaktır? Ve bu soruların cevabı basın açıklamalarında değil yasal metinlerde bulunmalıdır.

    Benzeri bir düzenlemenin “suç haritası” (crime-mapping) adıyla gündeme geldiği İngiltere’de veri koruma otoritesi tarafından hazırlanan 2014 tarihli görüşte, şeffaflığın önemine vurgu yapılarak, suç haritasının kamuoyu ile paylaşılmasında belirli kişi/yeri işaret eden bir somutlukta veri paylaşımının olumsuz etkilerinin olabileceği, belirli bölge ve sakinlere yönelik ön yargı oluşturabileceği, sıklıkla veya eş zamanlı güncellemeler yapılması halinde veri güvenliği ihlali risklerinin artabileceği gibi uyarılar bulunmaktadır.

    Bu uyarıların yanı sıra, ülkemiz gerçekleri dikkate alındığında, “adli google”da toplanan verilerin işlenmesinin hangi yazılım/programla, ne şekilde yapılacağı da son derece önemlidir. Basına yapılan açıklamalarda yer almasa da, bu büyüklükteki bir ham verinin, amaçlar doğrultusunda işlenmesi bir algoritma, dolayısıyla yazılım gerektirmektedir. Bakanlık yazılım olarak neyi tercih etmektedir? Hangi programı kullanmaktadır? Bunlara dair hiçbir bilginin olmaması da dikkat çekicidir.

    Sonuç olarak; yeni ve bize özel bir uygulama söz konusu değil. Bilimsel tabanlı çalışmalar, özellikle sosyal sorunların çözümünde dikkate alınmalıdır. Ancak, şeffaflık ve katılımcılık olmaksızın, ben yaptım, talimat verdim, oldu, demekle olacak bir durum söz konusu değil. Bu gerçeğin kabulüyle bütün toplumsal kesimlerin görüş ve önerileri dikkate alınarak ve her bir aşamada şeffaflığa uygun kamuoyu bilgilendirmesi yapılarak hareket edilmesi demokratik esaslar açısından zorunluluk olarak görülmelidir. Aksi halde, ülkemize ait çok yüksek düzeyde işlenmiş verinin tüm dünyaya yayılması, farklı amaçlarla ticaretinin yapılması, içeride otokrasi temelli yaklaşım ve hedeflere uyarlanacak şekilde kullanılmak istenmesi dahi mümkün ve söz konusu olacaktır.

    Bugünün en büyük güç ve tehdit kaynağı BİLGİ ise nasıl kullanacağımızı ve korunacağımızı bilmemiz gerekiyor, değil mi?

  • Anayasa Değişikliği ve İstikrar

    Sınıf ilişkileri bağlamında anayasa Bir toplumun sınıfsız ve gerçek anlamda ortak çıkarları için birarada yaşaması, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki uyuma bağlıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu toplumlarda ise, üretim araçlarını elinde bulunduranlarla üretici güçlerin arasındaki bağımlılık ve sömürü ilişkisi sebebiyle, bu kesimler arasında bir uyumun değil, bir çıkar çatışmasının olduğu kabul edilmelidir. Dolayısıyla kapitalist toplumlar sınıflı yapıyı sürdürmekte olup, bu toplumun hukuku her şeyden önce üretim araçlarına sahip olan sermayedarların çıkarlarına uygun olarak şekillenmektedir. Yine bu çıkarlar doğrultusunda, kapitalist devletler varoluşlarının devamlılığı ve halkın gözündeki meşruiyetlerinin sağlanması için tarih boyunca iktidarlarında kimi sınırlamalara gitmişlerdir. Bu sınırlamaların şekillendirilmesinde elbette üretici güçlerin yani işçi sınıfının mücadeleleri yadsınamaz.

    Modern hukuk sisteminde anayasalar ise, devlet ve kurumlarının, halk karşısında bahsettiğimiz iktidarını sınırlandırma işlevini gören en önemli metinler olagelmişlerdir. Bu bir anlamda devletin keyfi eylemlerine karşı bir güvence sağlarken, diğer anlamda ise iktidarın müdahalelerine de hukuki bir kılıf hazırlamış ve bu müdahalelere meşruiyet sağlamıştır. Örneğin kökenleri Rousseau ve Hobbes’a kadar dayanan sözleşmeci gelenek, modern devletin toplumsal sözleşme ile oluştuğunu ve toplumsal sözleşme ile söz sahibi olan iradenin devlette egemenlik sahibi olduğunu vurgular. Bunun en önemli göstergesi de anayasalardır. Anayasalarının temelinde tüm toplumun oluşturduğu bir konsensüsün olduğu söylenerek, burjuva devletinin meşruiyeti bu toplumsal sözleşmeye dayandırılır.

    Modern devletin oluşumu ve anayasalar elbette tarih boyunca aynı kalmamıştır. Sermayenin ihtiyaçları, üretici güçlerin yani işçi sınıfının mücadelesi devletin ve anayasaların oluşumunu belirlemiştir. Örneğin;

    II. Dünya savaşı sonrası yapılan anayasaların çoğu devletlerin birçok alana müdahale gücünü arttırmış, güçlü merkezi kurumlar yaratmıştır. Ancak bu dönemin özelliği bu güçlü merkezi kurumların yanında vatandaşlara verdiği temel ve sosyal özgürlük alanlarıdır. Ve bunların gerçekleşmesinde devlete verilmiş olan pozitif yükümlülüklerdir. Bu dönemde, güçlü merkezi yapıların birçok alana müdahalesi düzenlenmiş olsa da denetim mekanizmaları ayrıntılı olarak öngörülmüştür. 1973 petrol kriziyle başlayan dönem ise, kapitalizmin krizinin neo-liberal politikalarla bertaraf edilmesini öngörüyordu. Özellikle 90’lı yıllarda Sovyetlerin yıkılmasıyla daha hızlı ilerleyen bu politikalar ile, ulusal otoritelerin daha esnekleşmesi, küçülmesi ve böylece sermayenin daha serbestçe hareket etmesi talep edilmiştir. Günümüzde de uygulamasıdevam eden ve bu dönemde yapılan anayasalarda veya anayasa değişikliklerinde devletin sosyal haklar konusunda pozitif yükümlülüklerinde gerilediği ayrıca devletin üretim ve ticaret alanından yavaş yavaş el çektirilmeye çalışıldığı gözlenebilmektedir. Sermaye bu otoriteyi devletlerin yanında, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte kullanabileceği bir yapı talep etmiştir. Hatırlanacak olursa, bu politikaların en önemli adımlarından biri özelleştirme hareketleri olmuştur.

    Ne var ki, neo-liberal politikaların etkisiyle, özelleştirmelerin hızlıca yürütüldüğü, merkezi otoritenin daha küçültüldüğü bir düzen, bekleneni getirmemiş ve sermayenin ihtiyaçlarını karşılayamamıştır. Dünya ekonomik ve siyasal kriz dinamikleriyle karşı karşıyadır. Sermayenin taleplerini karşılayamayan neo- liberal politikaların nasıl revize edileceği ya da bunun yerine tam olarak neyin geleceği belli değilken, buradaki boşluklar doldurulmaya başlanmıştır. Örneğin bu durum, ABD’de olduğu gibi, merkezi otoritelerin tekrar güçlenmesi yönünde bir talebi doğurabilecektir. Peki Türkiye’de AKP tarafından bu taleplerin cevabı nasıl verilmeye çalışılıyor?

    Güçlü merkezi otorite mi gücün tek elde toplandığı başkanlık mı?

    Gazete Manifesto’da 15 Kasım 2015 tarihinde yazdığım “Gericiliğin yaratılmak istenen hukuku” başlıklı yazıda[foot]http://gazetemanifesto.com/2015/11/15/gericiligin-yaratilmak-istenen-hukuku/[/foot], AKP’nin, Türkiye’deki kurumların dönüşümünde ve I. Cumhuriyet’in tasfiyesinde kullandığı en önemli araçlarından birinin hukuk olduğunu, gerek dava yoluyla gerekse çıkardığı torba kanunlarla bu tasfiyeyi gerçekleştirdiğinive II. Cumhuriyetin yerleşmesi için adımlar attığını belirtmiştim.

    Bu adımlar bakımından 15 Temmuz Darbe girişimi AKP’ye farklı imkanlar sağladı. Darbe teşebbüsünü adeta fırsata çeviren AKP, OHAL süresini ikinci kere uzatıp, terör ve darbecilerle mücadele bahanesiyle KHK’ları hem Meclisten geçiremediği birçok düzenlemeyi kanunlaştırmanın hem de muhalifleri temizlemenin bir aracı olarak kullanıyor. Bununla birlikte yeni bir anayasa yapımının halkın geniş kesimleri tarafından kabul görmemesi, Meclisteki Anayasa yapım komisyonunun uzlaşamaması, AKP tarafından bu konuda başka bir öneri hazırlanmasına sebep oldu. AKP, – yeni bir anayasa yapımı yerine- MHP ile mutabık kalınan anayasa değişiklik önerisini Meclis’e sundu.

    Bu öneride AKP, anayasa konusunda da I. Cumhuriyet’in tasfiyesinde kullandığı torba yasa aracını kullanarak, son haliyle 18 madde teklifi ile Anayasa’nın 50’den fazla maddesini değiştirmeyi planlıyor. Ancak öyle düzenlemeler ki ne anayasa hukukçuları yapılan değişiklikleri sistematik açıdan birşeye benzetebiliyorlar ne de kendileri açıkça bunun ne olduğunu belirtebiliyorlar. Adeta ihtiyaçları için mevcut sistemlerin bazı özelliklerini alarak bu özellikleri Cumhurbaşkanında birleştiriyorlar[foot]Derginin bu sayısında anayasa değişikliği ve başkanlığa ilişkin yazan sayın hocalarımız, yapılan değişikliklerin neden başkanlık sistemi olmadığı, bu değişikliklerin niçin kabul edilemeyeceği ve bu değişiklik sonucu ortaya çıkacak olan yapının hangi sebeplerle kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği olduğu, dolayısıyla da yapılan rejim değişikliğinin geleceği noktanın ne olduğu farklı şekillerde ifade etmişler. Bu sebeple, bu konuda daha fazla şey söylenebileceğini düşünmediğimden ve değişiklik maddelerinin bu kapsamda tek tek irdelenmesinin de bir anlam ifade etmediğini düşündüğümden değişiklik önerisi metnine ilişkin bir açıklama yapmayacağım.[/foot]. Adının ne olduğunu kendileri bilmediğinden Türkiye’ye özgü başkanlık vb. kavramları önümüze koymaya çalışıyorlar.

    AKP tarafından bu anayasa değişikliği ile; merkezi otoritenin güçlenerek istikrarın sağlanacağı, yapılan reformlar ile daha hızlı ve daha etkin bir yürütmeye sahip olacağından ekonomik kalkınma ve büyümenin geleceği, yasama ve yürütme doğrudan halk tarafından seçileceği için darbe anayasalarıyla kurgulanmış Cumhurbaşkanlığı makamı vesayet makamı olmaktan çıkacağı, temel iki işlevi yasa yapmak ve iradeyi denetlemek olan yasamanın, kuvvetler ayrılığı esas alındığı için asli işlevlerini daha etkin biçimde yerine getireceği, küresel ve bölgesel düzeyde risklerin farklılaştığı bir dönemden geçerken, iyi işleyen yönetim sisteminin Türkiye’yi uluslararası alanda daha etkin hale getireceği iddia ediliyor[foot]Bkz. Serpil Çevikcan’ın 7.1.2017 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yazısı, http://www.milliyet.com.tr/12-maddede-ak-parti-kampanyasi-siyaset-ydetay-2374441/[/foot] . Yani kısacası tüm sorunların çözümü olarak halka anayasa değişikliği gösteriliyor. Akla gelen bir soru ile bunu bertaraf etmek mümkün. Erdoğan ve AKP, bu değişiklik ile gerçekleşecek tüm imkanlara şu anda sahip değil mi? Bunun yanıtı elbette olumlu olacaktır. Buradaki asıl mesele, her burjuva devletinin ne olursa olsun eninde sonunda yasal ve meşru bir zemine ihtiyaç duymasıdır. Erdoğan, güçlü merkezi yapıdan öte erklerin tek bir merkezde (yani somut olarak kendisinde) toplandığı bir rejimi Anayasa değişikliği ile yasal zemine taşımak, atacağı adımlarda sürprizler olmadan devam etmek istemektedir.

    AKP’nin anayasa değişikliği için sunmuş olduğu ihtiyaçlara ilişkin iddialar toplumsal uzlaşının yani halkın çoğunluğunun ikna olmasının talebidir. Bunu ifrada kaçıranlar da yok değil. Örneğin 2010 Anayasa referandumunda yetmez ama evet diyen ve sonrasında Cumhurbaşkanı başdanışmanı olarak devam eden Av. Mehmet Uçum, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünde halkın darbecilere karşı tutumunu milli demokratik halk devrimi olarak tanımlayıp, yıkmanın tamamlandığını şimdi ise inşa sorunun ortada bulunduğunu ve bu anayasa değişikliğinin de buraya oturduğunu açıklaması, aslında toplumda bulunmayan toplumsal uzlaşıyı sağlama çabasıdır. Bu açıklamayı bir not daha düşmeden geçmek istemiyorum. Uçum’un açıklamasında altının çizilmesi gereken bir yer daha var. Uçum, anayasa değişiklik önerisinin rejim değişikliği olmadığını söyleyen AKP’lilerin aksine, ortada “bir inşa sorunu” olduğunu ve anayasa değişikliğinin de buraya oturduğunu belirterek, tam da meselenin rejim değişikliği sorunu olduğunu ağzından kaçırmıştır[foot]İlgili röportaj için bkz. http://www.haberturk.com/gundem/haber/1346153-mehmet-ucum-halk-isterse-cumhurbaskanina-meclis-seciminden-2-hafta-sonra-karar-verebilir.[/foot] .

    Bu toplumsal uzlaşının hangi noktada sağlanmaya çalışılacağını tahmin etmek ise, bir buçuk senedir yaşadıklarımıza baktığımızda zor değil. Anayasa değişikliği görüşmeleri ve referanduma gidilirken, büyük olasılıkla Türkiye’de bombaların patlamaya ne yazık ki devam etmesi,milli söylemlerin daha güçlü çıkmasıve böylece bu şekilde toplumsal uzlaşının sağlanmaya çalışılması büyük bir olasılık olarak karşımızda durmaktadır.

    İstikrar mı yeni krizler mi?

    Son olarak üzerinde durulması gereken bir noktanın altını çizerek bu tartışmayı şimdilik sonlandıralım. Yukarıda bahsettiğimiz sermayenin talepleri, yasama, yürütme ve yargının neredeyse tek bir kişide toplandığı bir rejim ile karşılanabilecek midir? Güçlü merkezi yapı ile gücün tek elde toplandığı bir yönetimin kesişişim noktaları olsa da aynı kavramlar olarak açıklanamazlar, gelecekleri noktalar da aynı olmayacaktır. Türkiye’nin tarihinin 90 yıllık devlet geleneğine bakıldığında, AKP’nin toplumda yarattığı ayrışmalar, bu toplumsal uzlaşıyı sağlamanın çok uzağındadır. MHP ile anlaşıp bir an önce Meclis’ten anayasa değişikliklerinin geçmesi istenmekte, toplumsal talepler göz ardı edilmektedir. Zaten bu Anayasa değişikliklerinde halkın farklı kesimlerinin talepleri hiçbir şekilde yer almamaktadır.

    15 senedir iktidar olan AKP’nin iktidarı almak için Gülen Cemaati ile birlikte hareket etmesi ve kadrolaşmasına izin vermesi sonucu darbe teşebbüsü yaşanan, iç ve dış politikada atılan adımlarla katliamlar yerine dönen, birçok gazetecinin, akademisyenin tutuklanarak cezaevine konduğu, laikliğin rafa kaldırılarak dinselleşmenin önünün açıldığı bir ülkede, anayasa değişikliği referandumdan geçse bile her geçen gün toplumdaki gerginliği daha da arttıran bir iktidarın, rejim değişikliğiyletoplumsal uzlaşı sağlayabilmesi olanaklı değildir. Meclis’te anayasa değişikliği görüşmeleri yapılırken Meclis önünde bunu protesto eden halka polisle saldıran, görüşmeleri devlet televizyonundan yayınlamayanbir hükümetin bu uzlaşıyı sağlayabilmesi mümkün gözükmemektedir.Bu anlamda, bu rejim değişikliğinin sürdürülebilir olmadığı ve bu sebepleistikrarı değil, nihayetinde yeni krizleri beraberinde getireceği hesaba katılmalıdır.

  • Başkanlık Sistemi Üzerine Düşünceler

    Giriş[foot]Burada zikredilen düşünceler evvelden çeşitli röportaj ve kısa yazılarda hemen hemen aynı cümlelerle belirtilmiştir. Ancak okumakta olduğunuz çalışma, giriş bölümüne öznellik üretimi üzerine yapılan eklenti ve yazının bölümleri içerisinde “Millet ve iktidarı arasındaki ilişkinin somutlanış biçimi” başlığı altında sunulan yeni hususlarla donatılmış, bu haliyle de öncesinin basit tekrarı olmanın ötesine geçmeye çalışmıştır. Değerli okurun bilgisine ve insafına sunulur.[/foot]

    Akli dengesi yerinde olan insanlar arasında sağlam bir siyasi-toplumsal kriz yaşamadığımızı düşünen var mıdır acaba? Zannetmiyorum. Peki, varlığı su götürmeyen bu krizden yeni bir hükümet biçimi ile çıkabilir miyiz? Bu soru artık sıkça sorulmaktadır. Okumakta olduğunuz yazı da zikredilen bu soru ekseninde şekillenecektir.

    (Uzun cevap tarafından kesintisiz olarak takip edilecek olan) Kısa cevap şöyle: Siyasal-toplumsal krizler yeni hükümet biçimleri önererek atlatılamaz. Kriz dediğimiz şey mevcut haliyle toplumsal yapımızın güncel ve somut çelişkilerimizi erteleme kapasitesindeki azalmaya tekabül etmektedir zira.

    Çelişkilerinizi (çözemeyeceğiniz kesin ama bir de) erteleyemez iseniz ne olur? Bir dolu şey olur. Tabii “bi- dolu-şey olur” deyip geçemeyiz. İlerleyelim: [Toplumsal ilişkilerin] Taşıyıcıların[ın] psikolojileri açısından bakıldığında endişe, huzursuzluk, gelecek kaygısı ve sair sıkıntılar öne çıkar. Nevroz denilen rahatsızlığın eldeki (psikolojik, ideolojik, siyasi, iktisadi, hukuki vs.) araçlarla mevcut sorunların çözülememesinden neşet ettiği hatırlanmalıdır. Yurttaşlar kendilerini yöneten kuralların teşekkülü sürecine katılamadıkları zehabına kapılabilirler (belirli durumlarda iyi bir şeydir bu ama o belirli durumlarda olduğumuzu düşünmüyorum.)

    Yurttaşlar kendilerini yöneten kuralların teşekkülü sürecinde yer almadıklarını hissettiklerinde, bu kuralların neşet ettiği bütün mercilerin (başkanlık, hükümet, parlamento vs.) ve dahi adı geçen makamlarca üretilen norm ve kararların meşruiyeti sorgulanır hale gelir. Sizi temsil etmediğini düşündüğünüz bir başkanlık makamının, hükümetin ya da meclisin kararlarına ancak şiddet muhatap olmak korkusuyla, harici zor neticesinde uyarsınız, o da uyarsanız… Nihayetinde başkanlık sistemi de temsili demokrasinin bir halidir. Şunu demek istiyorum: Uykusu kaçmış birisinin sol tarafından sağ tarafına doğru dönmesinin kendisine ferahlık getirmeyeceği ne kadar aşikar ise; temsilden mütevellit krizlerin temsili demokrasinin bir halinden ötekine geçmekle atlatılamayacağı da o kadar aşikardır.

    Temsildeki sıkıntı ile meşruiyet arasında bir bağlantı kurduk, daha doğrusu açık olan bu bağlantıyı vurguladık. Şimdi meşruiyet krizinden ilerleyelim: “Yurttaşların kendilerini yöneten kuralların oluşumunda pay sahibi olduğu” inancındaki sarsılma, “toplumsal bütünlüğün olduğu haliyle sürdürülmesi” gerekliliği üzerinde sarsıcı bir etki doğurur. Toplumlar organizmalara benzemezler. Toplumsal bütünlük ön-verili olmadığından onun çeşitli şekillerde yeniden üretilmesi gerekir. Toplumsal bütünün yeniden üretilmesini sağlayan en temel amillerden birisi hakim bir cumhuriyet projesidir. Bu noktada cumhuriyet projesinin ne olduğuna bakmak lazım. Cumhuriyet projesi dediğim şey, “mevcut onca çelişkiye rağmen, ön-verili olmayan toplumsal bütünlüğü neden her gün aynen yeniden üretmemiz gerektiği” sorusuna verilen iktisadi, siyasi, ideolojik cevabın kümülatif etkisidir. Cumhuriyet projelerinin belirli bir yapıcısı bulunmaz, bunlar pek çok kimsenin, odağın, failin çoğu kez tasarlanmamış katılımlarıyla oluşan öznesiz süreçlerin ürünüdürler. Ancak bu öznesiz süreçte failliğe de yer vardır, yani bazıları diğerlerinden daha etkin olabilirler. Tarihin belli başlı noktalarında birileri yapının etkilerinin en görünür olduğu pozisyonu tutuyor olabilir.

    Krizin taşıyıcılar üzerindeki  etkilerinden bahsediyor idik. Bu etkilerden/semptomlardan birisi de isteksizliktir. Makro süreçler açısından bakıldığında “isteksizlik” olarak açığa çıkan tavır, toplumsal enerjinin kanalize edilememesi neticesi doğuran sınıfsal gerilimlerden mütevellit durgunluğa (çaresizlik haline) denk düşer. Çoğu “hüzünlü ödün verme faaliyetine” denk gelen tavırlardan müteşekkil olan toplumsal pratiklerimizi, olduğu halleriyle sürdürme konusundaki isteksizliğimiz, toplumsal yapımızın somut çelişkilerimizi erteleme kapasitesindeki eksikliğinden başka neye tekabül edebilir ki? Bir an gelir artık toplumsallığı yeniden üretme isteğimizi (yutkunmalarımızı, hukuka bağlı kalma hevesimizi, biraz daha sabredince işlerin düzeleceğine yönelik imanımızı) külliyen terk edebiliriz. “Külliyen terk etmenin” mevcut toplumsal konumumuzu yukarıya doğru değiştireceğine ya da beklemenin her durumda kaybettireceğine yönelik inanç arttığında her şey beklenmedik bir hızla değişir. Yani biriken enerji harekete geçer, durduğunuz yere göre hayırlı ya da hayırsız bir takım neticeler üretir.

    Hükümet biçimleri, muhakeme biçimleri, güvenlik personeli istihdam biçimleri, döviz hesaplarını değerlendirme yolları, eğlence biçimleri, yeni futbol seyir nizamları, cenaze adapları, kandil kutlama üslupları, düğün biçimleri, yurtseverlik göstergeleri, bıyık biçimleri, davet biçimleri vs… hepsi bu “terk etme, hem de külliyen terk etme” ihtimalinin varlığında anlam kazanır. Sayılanlar toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde amil -bir yere kadar kendi otonomilerine sahip- biçimlerdir/kurumlardır, kabul edilebilirlikleri göreli istikrarın varlığına bağımlıdır. Hal böyle olunca kriz dönemlerinde anlam yitimine maruz kalırlar. Kriz aşılamadıkça bunlara bir haller olur, yeni istikrar imkanlarının arayışı içerisinde yeni –istikrarsız ve geçici içerikler- edinirler.

    Bir cumhuriyet projesi çöküp de yenisi onun yerini almadığında toplum gerçekten evlere şenlik öznellik beyanlarıyla oldukça tuhaf bir evre içerisine girer. Diziler ya da arkadaş toplulukları ya da parklar… toplumsallığın üretildiği ya da bunun temsilinin gerçekleştirildiği her yer acayip, kimsenin içeriğini tam anlamıyla bilemediği yeni ve istikrarsız öznellik beyanlarıyla dolar taşar. Makbul olanın hangisi olduğunu gösterecek büyük bir öznenin seslenişinin eksikliğinde (birden ziyade “büyük özne adayı”nın rakip varlıklarında) tavırlar, hitaplar, jestler, mimikler, kıyafetler, tarzlar (duruş tarzları, ilişki tarzları, oturuş tarzları, başörtüsü-saç-şapka-fiyonk ve sair kıyafet tarzları) istikrarsız bir şekilde günlük yaşamın içerisine kayar. Mekânlar işlevleri ile ayrılamaz hale gelmeye başlar. Bir önceki döneme ait siyaset pozisyonlarını sabitleyen göstergeler uçuşup karışır. Kendisini meşrulaştıracak bir gelecek beklentisi sunamayan bulanıklık hali olası karşılaşmaların hoş arifesi olmaktan çıkıp, sislerin içerisinden her an fırlayıp üzerinize çıkabilecek bir kamyonun kuytusuna (pusu atma yerine) dönüşür. Artık (müstakbel ya da eski) damatlık ve gelinliklerimizle birlikte çatıların üzerinde dansa durma (raks etme) vakti yaklaşmıştır.

    Krizin taşıyıcıları üzerindeki etkilerinden/semptomlarından birisi de -aşamamazlık halinden kaynaklı- fırsatçılıktır. Şunu (kaldıysa eğer) akılda tutalım: Krizin etkilerini kendi menfaati için kullanmaya çalışan eylem odakları (siyasi özneler) her durumda krizi çözmeyi (sistemin çelişkileri erteleme kapasitesini artırmayı) istemekle yükümlü de değildirler. Özellikle daha iyisini umamayacak durumda olanlar (daha kötüsünden korkanlar) çıkmazların uzamasından yana tercih bildirirler. Bu son duruma girmiş bir siyasi öznenin, sonradan toparlanıp eski güzel günlerine geri dönebildiği görülmemiştir. Nihai evre, yukarıda bahsedilen istikrarsız öznellik tarzlarının daha da çeşitlenmesiyle sonuçlanır. Toplumsal hayat büyük boyutlu bol kostümlü (ama yine de yavan) bir sosyal gösterinin etrafında çiçeklenir: Büyük cenaze törenleri, öfkeli konuşmalar, “ben diyorum bu hayvanlar bir türlü anlamıyor” bakışları, tarafların akrabalarını evlendiren düğünler, öfkeli gururlar, “belki yarın”lar ve benzerleri… (Çoğu durumda düpedüz salak olan) Kahraman daha konuşmadan, diyeceği denilmiş, suyu da verilmiştir.

    İster çaresizlikten, ister yapacak daha iyi bir iş olmamasından, ister yeni “şiddet teknolojilerine”[foot]“Şiddet teknolojisi” terimini post- yapısalcılık kokuyor, en sevmediğim koku. Salt bu gerekçeyle kavramın kafası hemen oracıkta vurabilir idi. Ama vurulmadı zira “şiddeti” de “iktidarı” da sıkı sıkı sıkıya sınıf ilişkilerine referansla kullanır iken, yazıktırma/çiziktirme key m öyle gerektirdi.[/foot] yönelik ihtiyaçtan olsun bugün Türkiye’de birileri anayasa yapım işine girişmiştir. Şu durumda birazdan kopacak olan vaveylayı  hesaplayıp, bir takım tanım ve saptama yapmak; dolayısıyla anayasa yapım sürecinin (itiş-kakışının) -gönüllü gönülsüz- taraflarına birkaç hususu hatırlatmak yerinde olacaktır. Anılan maksatla önce konvansiyonel olmayan bir anayasa tanımı yapılacaktır. Ardından Cumhuriyet projesi kavramı üzerine birkaç tespit sunulacaktır. Bunu “bağlantılı sorular” başlığı izliyor. Dördüncü olarak (meşruiyet sorununun anlaşılmasında kolaylık sağlayabileceği düşünüldüğünden) 21, 24, 61 ve 82 Anayasalarında millet ve iktidarı arasındaki ilişkinin somutlanış biçimi üzerine yorumlar yapılacaktır. Bu çerçevede parlamenter sistem, başkanlık sistemi ve bu ikisi arasındaki pozisyonlar üzerine bir takım tesbitler sunulacaktır.

    Konvansiyonel olmayan bir anayasa tanımı

    1-Anayasa yapım işine girişecek kimselere getirilebilecek ilk öneri, yapacakları şeyi önce kendilerine bir tanımlamalarıdır. İnsan tanımlayamadığı bir şeyi yapamaz zira. Alın size konvansiyonel/klasik olmayan tanım: “Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesidir!”. “Niye klasik bir tanım verilmedi?” diye sorabilirsiniz. Hâkim bir cumhuriyet projesinin yokluğunda, konvansiyonel/klasik anayasa tanımlarınız bir işe yaramaz. “Devletin yapısını ve yurttaşların devlet karşısındaki temel haklarını içeren bir metin” olarak anayasa (klasik) tanımı anlamını yitirir; klasik bir tanım verilememesinin sebebi budur. Bir başka deyişle, “Hak ne?”, “Bir hak ne zaman temel/esas hak olur?”, “Temel olmayan haklara ne yapacağız?”, “Çatışan temel haklar arasında hangisini seçeceğiz?”, “Devletin karşısı neresi?”, “Devletin biçimi içeriğini nasıl etkiler”, “İstanbul’un orta yeri hala sinema mıdır?” ve sair bir milyon soru ile başa çıkmak mümkün olmadığından söz konusu anlam yitimi kaçınılmaz hale gelir.

    Kıssadan hisse, hâkim bir cumhuriyet projesi oluşturmadan anayasanın ne olduğunu tanımlamaya kalkışmayın. Tanımlayamadığınız şeyi de – sakın ama sakın- yapmayın. Şu da kulağınıza küpe olsun: (Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesi olduğundan) projeniz, hakim bir projeniz yokken –haliyle- bunun normatif ifadesi de olmaz. Cüssesi olmayanın gölgesi olur mu hiç? Tekrar edelim: Anayasa yaparak hâkim bir cumhuriyet projesi oluşturamazsınız. Kendisi yokken normatif ifadesini aramayın, olmaz, önce hâkim bir cumhuriyet projeniz olmalıdır (kime söylüyorum ben?).

    “Cumhuriyet projesi” ve bunun “hâkim olması hali”

    2- “Cumhuriyet projesi, hem de hâkim bir cumhuriyet projesi” olacak deyip duruyoruz. Girişte kısa bir tanım da verdiydik. Onu biraz açalım: Tanım 1: Cumhuriyet projesi dediğimiz şey, “mevcut onca çelişkiye rağmen, ön-verili olmayan toplumsal bütünlüğü neden her gün aynen yeniden üretmemiz gerektiği” sorusuna verilen cevabın toplumu oluşturan öbeklerin en az birisi içerisinde kabul görmesi durumunun kelli felli ismidir. Cumhuriyet projelerinin belirli bir yapıcısı bulunmaz, bunlar pek çok kimsenin, odağın, failin çoğu kez tasarlanmamış katılımlarıyla oluşan öznesiz süreçlerin ürünüdürler. Birinci tanım kapsamında cumhuriyet projeleri bir yüzü geleceğe bakan bir diğer yüzünü ise muhayyel bir geçmişe dayandıran silindirik (boru kılıklı) rüzgâr/yel makinelerine benzetilebilir. Tanım 2: “Cumhuriyet projesi” verili bir toplumsal zaman ve uzamda bulunan kimselerin, geleceği, kapitalist toplumsal formasyonlara mündemiç onca çelişkiye rağmen (verili sınırlar içerisinde) bir arada kurma gerekçelerini içeren birbiriyle tutarlı (aynı ideolojik formasyondan neşet eden) hikâyeler, inançlar, ön-kabuller, gerekçeler, mitler, hesaplar ve dahi planlar, toplamına verdiğimiz “uygun ad”dır. Söz konusu “uygun ad” kendisine denk gelen anlatıları taşımaya hevesli insan öbeği içerisinde çöreklenen çeşitli illete -en başta da isteksizlik illetine- melhem/merhem olabilecektir.

    Geleceği bir arada kurmak şart olmadığı, toplumsal çelişkiler çoğu kez katlanılabilirlik sınırlarını aştığı ve kendi içinde haklı öfkelerin bir kısmı uçarken bir diğer kısmı biriktiği için, hâkim bir cumhuriyet projesinin (ve bunun ürünü olan toplumsal bütünlüğün) varlık ya da yokluk durumunun küçük hayatlarımız üzerine doğrudan ve büyük etkiler üretebileceği zahmetsizce söylenebilir.

    “Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesidir” dedik. Ardından cumhuriyet projesinin anlamını sorguladık. Peki, projenin hâkim olması ne ifade eder? İlgili projenin en velut, keskin hasımları için dahi mevcut diğer olasılıklara nazaran “ehveni şer” haline gelmesini ifade eder. Belirtelim: Projenin hasımsız – herkes için doğrudan istenebilir- olması durumunda, iktidar “tadından yenmez” bir hale gelir. Ama “ehveni şer” formülü bile işe yarar. Bu durumda da sisteminiz (şer ve şiddetin yanı sıra) rıza (dahi) üretecektir. (Hâkim olma hali için daha fazla lakırdı arayabilecek ilgili okur, Ana Fikir sitesinde yayınlanmış bulunan “Hipokrasi ve Hegemonya” başlıklı çalışmayı da karıştırabilir.)

    Bağlantılı sorular

    3-“Hâkim bir cumhuriyet projesi bulunmasa ne olur?” Evvelden bulunduydu da ne olduydu?” gibi sorular üretilebilir. Toplumsal bütünlüğü sağlayan en temel unsurlardan birisi başta da ifade edildiği gibi hâkim bir cumhuriyet projesidir. Ve şu noktada biliyoruz ki toplumsal bütünlük ön-verili değildir. Hâkim bir cumhuriyet projesinin bulunmaması durumunun bu nedenle geçici olması gerekir. Söz konusu durum kalıcı hale gelir ise ya olağan üstü usullerle yeni bir proje oluşturma teşebbüsleri gündemi kaplar ya da toplum parçalanır. Olağan-üstü usuller deyince aklınıza yalnızca bir taraf/bir reçete gelmesin. Herkes kendince bir şeyler yapacaktır artık.

    Millet ve iktidarı arasındaki ilişkinin somutlanış biçimi

    4-Kaynağını ulustan/cumhurdan almayan bir iktidar bugünün gelişmiş kapitalist toplumları için mümkün gözükmemektedir. Cumhur ve iktidarı arasındaki ilişkinin (bilebildiğimiz kadarıyla) üç modeli bulunmaktadır.

    Buna göre hükümet,

    ya milleti temsil etme (milletin doğrudan ve yegâne temsilcisi olma) yolu ile devlet iktidarının sahibi olduğu varsayılan bir meclise karşı sorumludur, o meclisin iradesini realize etmektedir (birinci durum);

    ya parlamentonun ve yargının yanı sıra, milletin/halkın iradesini ifade ettiği kurumlardan yalnızca birisi olarak yönetim “işlevini” yerine getiren bir organdır (ikinci durum),

    ya da halk tarafından parlamentonun yanı sıra, başkanın şahsında doğrudan yetkilendirilmiş bir temsili aygıttır (üçüncü durum).

    İlk durum güçler birliği ilkesi tarafından belirlenen meclis egemenliği sistemine denk gelir. Burada millet ve onun tahdit kabul edilmez, üstün iradesi meclis tarafından temsil edilmektedir. Meclis yürütme ve yargının içerisinden çıktığı temel temsil makamıdır[foot]1921 Anayasası’nın 2. Maddesinde bulunan “İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder” ve 1924 Anayasası’nın 4. maddesinde bulunan “Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakikî mümessili olup Millet namına hakkı hâkimiyeti istimal eder” ifadeleri anılan durumu tescil eder.[/foot].

    Anılan sistem İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı’da ve onun çevresini oluşturan toplumlarda büyük ölçüde terk edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri hegemonyası altında yeniden[foot]Uzun Ondokuzuncu Yüzyıl ve kısa Yirminci Yüzyılın ilk yarısında unutulmuş göründüğü için “yeniden” tabiri kullanılmıştır.[/foot] baskın hale gelen güçler ayrılığı prensibi ve –“medeni” (civilised)[foot]Uluslararası Adalet Divanı’nı kuran statünün 38. Maddesi gereğince.[/foot] milletlerce benimsendiği haliyle- hukukun evrensel prensiplerine riayet ilkeleri, kendi egemenliği üzerinde hiçbir tahdit kabul etmeyen meclis egemenliği sistemiyle örtüşmemektedir.

    Güçler birliği esasına (birinci durum) dayalı temsil anlayışı ABD hegemonyasıyla bütünüyle uyumsuz bir hale gelmiştir. Bir başka deyişle güçler birliği prensibiyle işleyen ve egemen olan meclise:

    “senin iradenin üzerinde medeni milletler tarafından yorumlandığı haliyle insan hakları var”

    ya da

    “senin çıkardığın yasayı senden bağımsız olarak millet iktidarını kullanan anayasa mahkemesi anayasaya uygun bulmadı”

    kabilinden cümlelerle hitap edilemeyeceğinden ABD merkezli uluslararasılaşma süreçleri ilk durumla uyuşmaz hale gelmiştir.

    Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bağdaşıklarına ve Üçüncü Dünya ülkelerine dayattığı yeni bir devlet formunu ve sermayeyi uluslararasılaştırırken, meclis egemenliği sistemini (güçler birliği prensibini) devre dışı bırakma siyasetini gütmüştür ve hala gütmektedir.

    ABD hegemonyası bir devletin kendi bünyesinden başka yerlerden neşet eden sermaye gruplarına ve (farklı menşeleri olan) sermaye gruplarının da birden ziyade devlete bağlı olarak hareket edebildiği bir stratejiyi sunarken; kendi içerisinden kalkıp da Tokyo’lara, Berlin’lere operasyon çekecek sermaye gruplarının önünde kontrol edilemez, üstün, haris, milli ve sair sıfatlarla donatılmış meclis iradeleri bırakmak isteyebileceğini düşünmek mantıklı ise burada yazılanlar da mantıksızdır tabii.

    İkinci Dünya Savaşı sonrası benimsenen meşrulaştırıcı kurgular silsilesi içerisinde, “milletlerin kendi iradelerini doğrudan kullanmaları” (tam yetkili temsilcileri olan meclislerinin iktidarını kırpmaları, onları ‘organlardan biri’ konumuna sokmaları) –şık- formülünün arkasındaki neden ABD Hegemonyası sürecinde yeni formüllerle (1-millet kendi iktidarını kendi organları aracılığıyla kullanır. 2- Özgürlük (yatırım özgürlüğü- sermaye birikimi) bir milli devletin sınırlarına kapatılamaz. ABD özgürlüğün koruyucusu olacak, yedi denizde bayrak dolaştıracaktır vs.) izah edilen yeni bir uluslararasılaşma dalgasıdır. Söz konusu uluslararasılaşma salt sermaye hareketlilikleri için değildir, devlet biçimlerinin de uluslararasılaşmasını gerektirir.

    Bizim 61 ve 82[foot]61 Anayasası’nın 4. ve 82 Anayasası’nın 6. maddesindeki “Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır” ifadesi bu durumu açıkça saptamaktadır. Gelinen noktada Meclis Millet’in yegâne temsilcisi olmaktan çıkmıştır.[/foot] Anayasalarımızın dayandığı/benimsediği ikinci durum (zannedildiğinin aksine CHP DP kapışmasının deneyimlerinden değil) yukarıda bahsi geçen meşrulaştırıcı kurgular silsilesinin yerelleşmesidir. O aynı zamanda günümüz parlamenter sistemlerinin kurgusudur. Bu kapsamda 61 ve 82 Anayasalarında ortaya çıkan güç şemasının kökeni Türkiye’nin özgül tarihinden çok sistemin tarihi ve mantığı içerisinde aranmalıdır.

    61 ve 82 Anayasalarında normatif ifadesini bulan (mevcut) güç şemasına göre meclis, bakanlar kurulu ve yargıyla birlikte milletin iradesini kullandığı organlardan sadece birisidir. Anılan organlardan herhangi birisi bir diğerinin türevi değildir. Millet temsilini yalnızca mecliste bulmaz. Artık Millet iradesini üç ayrı erkin somutlaştığı ve biri diğerini denetleme iktidarına sahip üç ayrı teşkilat aracılığıyla (yetkili organlar eliyle) kullanacaktır.

    Tesis edilen bu yeni düzende (güç şemasında) yetkili organlar, iktidarlarını/yetkilerini doğrudan milletten alıp millet adına kullandıklarından, Anayasa’ya göre aralarında bir hiyerarşi tertiplemek (seçilmişleri atanmışlara tercih etmek) mümkün olmayacaktır.

    Artık güçler ayrılığı prensibine göre işleyen meclise

    “senin iradenin üzerinde medeni milletler tarafından yorumlandığı haliyle insan hakları var”

    ya da

    “senin çıkardığın yasayı senden bağımsız olarak millet iktidarını kullanan anayasa mahkemesi anayasaya uygun bulmadı”

    kabilinden cümlelerle hitap edilebilecektir.

    Cumhurbaşkanının yetkilerini doğrudan milletten alan bu üç organ üzerinde esaslı bir iktidarının olmaması gerekliliği de bu kurgunun doğal sonucu olarak karşımıza çıkar. Ancak merkez ülkelerde Reagan ve Thatcher, çevre ülkelerde ise seçilmiş Allende’yi askeri darbe ile alaşağı eden Pinochet’nin Şili’si ile başlayan neo- liberal dönemde hükümet etmenin gereklilikleri, cumhurbaşkanlığının yapısında parlamenter sisteminin kurgusuna uymayan değişiklikleri gündeme getirmiştir. Kanun hükmünde kararname yoluyla yapılan düzenlemeler ve Cumhurbaşkanlığının simgesel rolünü dönüştüren anayasal düzenlemeler neo-liberal dönemin yürütme iktidarını yargı ve yasama karşısında güçlendirmeye yönelik hukuk politikalarıyla açığa çıkmıştır.

    Son durum (üçüncü durum) başkanlık sistemine denk gelir. Yürütme işlevini yerine getiren (bu erki kullanan) organın başının da tıpkı parlamentonun/meclisin kendisi gibi millet/ulus tarafından seçilmesi durumu, Türkiye’nin yabancısı olduğu bir başka sistemi, başkanlık sistemini (ya da kimilerine göre “yarı başkanlık” olarak adlandırılabilecek bir durumu) gündeme getirecektir.

    Başkanlık sistemlerinde (halk ya da milletten aldığı varsayılan yetkiyle) hükümet eden dolayısıyla yürütme iktidarını kullanan, inisiyatif alıp politika üreten ürettiği politikalar neticesi toplumsal artığın üretimi, bölüşümü, paylaşımı ve tüketimi üzerinde esaslı etkiler doğuran bir organ görmekteyiz.

    Başkanlık sisteminin ikinci durumda verilen güç şemasına uygun olduğu da kolaylıkla söylenebilir. Kümülatif bir temsilcisi olmayan millet iradesini organları aracılığıyla gerçekleştiriyor ve işte doğrudan milletten neşet ettiği düşünülen yürütme organı başkanın çatısı altında yerli yerinde duruyor.

    Peki fark nedir? Hatırlayalım parlamenter sistemlerde de millet yürütme erkini hükümet üzerinden kullanmaktaydı. Ancak burada hükümet meclis içerisinden çıkıyor, bu suretle iktidarda bulunan gruplar hükümet edebilmek için meclis içerisinde hâkimiyet kurmak durumunda kalıyorlardı.

    Bu son durumu “güvenoyu”, “gensoru” gibi hükümeti düşürebilecek imkânlarla birlikte düşündüğümüzde, parlamenter sistemlerde yürütme iktidarına sahip olmanın önkoşulunun, yasama iktidarını elde tutmak olduğu hususu göze çarpacaktır.

    Başkanlık sistemlerinin ayırt edici yanı, bir kez seçilen başkanın, iktidarını yeniden üretmek için seçildiği süre boyunca meclisi kontrol etme zorunluluğunun/önkoşulunun esaslı olarak zayıflamasında (erozyona uğramasında) bulunabilir. Bir başka deyişle, parlamenter sistemde bakanlar kurulu ve liderinin parlamentodaki çoğunluğa olan bağımlılığı, başkanlık sisteminde çok daha azdır.

    Tekrar edelim: Parlamenter sistemde bakanlar kurulu ve liderinin parlamentodaki çoğunluğa olan sürekli bağımlılığı, başkanlık sisteminde görülen bir özellik değildir.

    Parlamenter sistemlerde yürütmenin başı eyleme iktidarı ile mücehhez olup (yani politika belirleme araçlarıyla donatılmış olup), seçilmiş meclise karşı doğrudan sorumludur.

    Devletin başı ise –iktidarını doğrudan milletten alan üç kuvvetin sorumlu başları karşısında- sorumsuz olacaktır. Devlet başkanının sorumsuzluğu onun iktidar kulanamamasından –bu iktidarın milletin organlarına bırakılmış olmasından- mütevellid bir durumdur.

    Dolayısıyla parlamenter sistemlerinde cumhurbaşkanına tanınan iktidar (olumsalın karşıtı olarak) negatiftir. Cumhurbaşkanı eyleyebilmek (politika belirleyebilmek; köprü yaptırmak, su kanalı açmak) için değil, eyleyenlerin (eyleme iktidarı ile mücehhez olanların) eylemlerini düzenleyebilmek için yetkilendirilmiştir, o da sınırlı olarak.

    Gelinen noktada başkanlık sistemini (yarı-başkanlık ve parlamenter sistemlerden ayıran iki temel hususu şöyle sıralayabiliriz:

    Başkanlık sistemlerinde:
    1-Başkan yürütme erkini kullanır. İktidarı negatif değil olumsaldır, pozitiftir. Dolayısıyla başkan tercihlerde bulunur, hükümet eder. Bir başka deyişle inisiyatif alıp politika üretir. Ürettiği politikalar neticesi toplumsal artığın üretimi, bölüşümü, paylaşımı ve tüketimi üzerinde esaslı etkiler meydana getirir.

    Hükümet iki şehrin arası iletişim ve etkileşimi yeni demiryolu döşeyerek mi yoksa deniz yoluyla mı sağlayacaktır? İki şehir arasındaki etkileşimi artıracak önlemlere gerek var mıdır? Niye ulaşım ve iletişim alanındaki kısıtlı yatırımlar o iki şehre gidecektir de diğerlerine gitmeyecektir? Alternatif ulaşım ve iletişim rotaları nasıl olacaktır? Subvansiyonlar nasıl dağıtılacaktır? İmar politikaları nasıl şekillenecektir? Döviz politikası ne olacaktır? İthal ikameci mi yoksa ihraç ikameci bir politika mı benimsenecektir? Az önce verilen sorular ve benzerleri (ister iktisadi ister siyasi ya da kültürel esaslı) politika üretiminin teknik bir şey olmadığı, her kararın bir miktar menfaati korurken bir seri menfaate de halel getireceği gerçeğini hatırlamanıza yardımcı olacaktır.

    Başkanlığın uhdesine verilen eyleme imkanı, tercih etme (dolayısıyla dışarıda bırakma), başlatma, ilerletme, tatbik etme ve neticelendirme iktidarını içerir.

    2-Başkanlık makamının elinde tuttuğu erkin (yürütme erkinin) bekası/sürekliliği iktidar partisinin parlamentodaki üstünlüğünün hergün yeniden üretilmesi koşuluna bağlı değildir. Başkan, parlamento karşısında iktidarını hergün aynen yeniden üretme zorunluluğundan [büyük ölçüde] kurtulmuş olan kimsedir.

    Yarı başkanlık sistemi ya da partili cumhurbaşkanlığı gibi isimler altında zikredilen öneriler parlamenter sitemlerle başkanlık sistemleri arasında olduğu varsayılan birtakım durağa işaret etmektedir.

    Bizim sunduğumuz kriter açısından bir sistemi yarı başkanlık sistemi yapan husus makama gelen kişinin nasıl seçildiği sorusuna verilebilecek bir yanıtla belirlenemez. En baştan söylemek gerekir ki : “Parlamenter sistemi” ve başkanlık sistemini” makamların işlevleri üzerinden anlatıp/açıklayıp, iş yarı-başkanlık haline gelince kişinin göreve getirilme yöntemine referansla tanım yapmak çelişiktir. Ya üçünü de atanma usullerine ilişkin betimleyici bir üslupla sıralamak ya da hepsini işlevsel açıklamaya tabi tutmak gerekir.

    İşlevsel yorumdan gidersek, bir sistemi yarı-başkanlık sistemi yapan şeyin başkanlık sistemini belirleyen ve yukarıda verilmiş olan unsurlardan birisinin bulunmaması olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre:

    1-Verili bir meclise karşı sorumlu olan (iktidarını hergün yeniden ilgili meclis karşısında üretmek durumunda olan) (seçilmiş) başkanın inisiyatif kullanabilmesi ve olumsal müdahalelerle politika belirleyebilmesi

    ya da

    2-ilgili başkanın iktidarını yeniden üretmek için meclise karşı bağımlı olmaması ama bu sefer meclise karşı sorumlu bir hükümetin katılımıyla

    olumsal politikalar üretmesidir. Bu son hal, partili cumhurbaşkanlığı diye birşey olabilecek ise, işte onun mantığına denk düşer.

    Söz konusu mekanizmaya uygun şekilde, yarı başkanlık sisteminde
    • devlet başkanı ve hükümet ayrı ayrı seçilir; makamların farklı seçim zamanlarında doldurulması da önerilebilinir;

    • birinci varyantta yarı- başkan hükümetin yerini ele geçirecektir. Bir başka deyişle hükümete dönüşecektir. Dolayısıyla cumhurbaşkanının negatif, kolaylaştırıcı (eyleyenlerin eylemlerini etkinleştiren) iktidarı yanı sıra politika üreten iktidara da (iktidarın pozitif vechesine de) sahip olacaktır.

    • ikinci varyantta başbakan(lık makamı) varlığını korur, başbakan parlamento karşısında sorumlu olmaya devam eder ve yasama sürecine tasarı formatında öneri sunma iktidarını korur. Bu durumda başkan olumsal-eyleyici iktidar kullanamaz; kullanması durumunda başkanın işlemlerinin hukuki denetimi ciddi sorunlar yaratır.

    • ikinci varyantta bakanlar -başkanlık sisteminde olduğunun aksine- başkanın adamları statüsünde olmayıp zayıflamış olan başbakan çevresinde, eskisine (parlamenter sistemin hükümetine) nazaran daha müstakil hale gelmiş pozisyonları tutarlar. Söz konusu varyantta başbakanlık makamının koordine edici imkanları azalır. Söz konusu makam kendisine ait olmayan eylemlerin siyasi/hukuki sorumluluğunun kaydırılacağı bir makama dönüşebilir.

    • her iki varyantta da bakanlar yasama meclisine karşı sorumlu olmak durumundadırlar (bir başka deyişle yarı-başkanlık sistemlerinde de yürütme iktidarını kullananlar parlamento üzerindeki iktidarını her gün aynen-yeniden üretmek durumundadır).

    • siyasetin en temel mekanı meclistir.

    Şu durumda yarı-başkanlık sistemi olarak adlandırılan ve esasını yarı- başkanın

    1-(sorumsuz olmaya devam ederken) belirli (sınırlı) alanlarda kişisel (bakanlar kurulundan bağımsız) iktidar tatbik edebilmesi

    ya da

    2-(hükümetin yerine geçmek
    suretiyle) sorumlu olup aynı anda cumhurbaşkanlığına ait negatif iktidarı da kullanması

    esasına dayandıran yarı-başkanlık sisteminin bir sentezden ziyade parlamenter sistemin yasama aleyhine zayıflatılmış bir versiyonunu oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

    Netice

    Nihayetinde, bugünün Türkiye’sinde (yani hâkim bir cumhuriyet projesine sahip olmayan bir ülkede) “anayasa yapım becerisi” ya da “başkanlık sistemini getirme kabiliyeti” krizi yükselerek aşmaya yarayabilecek imkânlar sunmamaktadır.

    Krizi uygun şekilde aşabilmek için isteksizliğimizi adanmışlığa çevirebilecek bir rüzgâr makinesi gerekir. Bu da yetmez rüzgâr makinesinin ürettiği yel bütün değirmenlere dönme gerekçesi üretebilecek kadar güçlü olabilmelidir. Bir başka deyişle hegemonik cumhuriyet projesi denilen şeyin tesisi ve etkisi, rıza üretebilme kapasitenizle (göreli de olsa istikrarlı hale getirebileceğiniz bir birikim rejimi sunma becerinizle) bağlantılıdır.

    Rıza değil de şiddet üreterek hükmetmeyi hedefleyenler (başkanlık sistemini krizi yükselerek aşmak için değil de sunabileceği ek şiddet imkânları için isteyenler) için çok ama çok güçlü küresel müttefikler gerekir. Bunlardan da mahrumsanız, hem doğa-üstü hem de ikna edici hikâyeler yazabilmeniz ve hikayenizi dinleyenleri geçici olarak değil uzun süre için ikna edebilmeniz beklenir.

  • Patronlu Bir Hiper Başkanlık Teklifi

    Anayasa değişikliği teklifinin gerekçesinde,istikrar en önemli hedef olarak gösterilmektedir. Bu tespit, devletle toplum arasındaki dengeyi daha da bozmaktadır. 2002 yılından itibaren TBMM’de çoğunluğun oluşumunda büyük bir sorun yaşanmaması, siyasal sistemin yönetilebilir olmadığı suçlamasını anlamsız kılmaktadır. Meclisteki disiplinli ve öngörülebilir çoğunluk, hükümet politikalarının gerçekleştirilmesini kolaylaştırmış, muhalefetin desteğine ihtiyaç duymamıştır. Hükümet ve parti yönetimi tek bir kişide toplanmış, TBMM ise hükümet karşısında kurumsal açıdan zayıf kalmış ve bağımsız bir kuvvet merkezi olarak kendisini gösterememiştir. Özellikle iletişim ve örgütlenme özgürlüğü ve hukuk güvenliğinin anlamını yitirdiği böyle bir ortamda, hükümet biçimine odaklı bu değişiklik teklifinin, Anayasanın sistematiği ve içeriği bakımından sorgulanması gerekmektedir.

    1. Anayasal Usul  ve Bütünlüğe Aykırılıklar

    Teklifle öngörülen hükümler, kendi içerisinde anayasal usul bakımından tutarsızlık ve aykırılıklara yol açtığı gibi, yürürlükteki Anayasa normlarıyla bir anlam bütünlüğü oluşturmaktan da uzaktır.Yalnızca bu kadarıyla bile bu Teklif, Türkiye’nin huku ksistemi ve anayasal geleneklerine büyük zarar verecektir.

    Anayasal usule ilişkin aykırılık ve karmaşaya şu örnekler verilebilir;

    a. Teklifin sadece bir maddesiyle (md. 19), Anayasanın toplam 58 maddesinde değişiklik yapılmaktadır. “Torba anayasa” olarak adlandırılabilecek bu yöntem, hukuk güvenliğine(Anayasa md. 2), Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığına (AY md. 11) ve Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin Genel Kurulda iki defa görüşülmesi gereğine (AY md.175) aykırıdır.

    b. Anayasanın 77. maddesinde değişiklik öngören Teklif, Cumhurbaşkanlığı seçimi usulüne ilişkin 101. maddeye atıf yapıyor. Oysa bu usul, mevcut Anayasanın 102. maddesinde düzenlenmekte. Anayasanın 102. maddesi ise Teklifin 19. maddesinin e bendi ile yürürlükten kaldırılmak isteniyor. Bu durumda, seçim usulünün son şeklini anlayabilmek için üç ayrı maddedeki düzenlemeyi birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bu karmaşık düzenleme yöntemi, bu metnin milletvekilleri ve halk tarafından doğru değerlendirilmesinde büyük zorluklar doğuracaktır.

    Anayasanın sistematik bütünlüğünü bozacak hükümlere ise şu örnekler verilebilir;

    a. Cumhurbaşkanına ilişkin hükümler, Anayasanın III. Kısım 2. Bölümde yürütme başlığı altında yer almaktadır. Buna karşın teklifte, Cumhurbaşkanın seçim dönemine ilişkin hükümlere yasamanın düzenlendiği 1. Bölümde yer veriliyor (AY md. 77 / Teklif md. 4).

    b. Anayasa hukukumuzda milletvekilliğinin “düşmesi” hali dışında (AY md. 84), “düşürülmesi” şeklinde ayrı bir kurum yer almamaktadır (Teklif md. 5).

    c. Anayasanın 101. maddesinde, Cumhurbaşkanının tarafsızlığını vurgulayan “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir” hükmü madde metni dışına çıkarılırken, 103. maddede yer alan yemin metninde aynı amaca yönelik “üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma” ibaresi varlığını korumaktadır. Aynı şekilde partisiyle ilişkisi süren Cumhurbaşkanı, Anayasanın 104. maddesine göre “Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Milletinin birliğini temsil” edecektir. ABD Başkanı bile böyle bir görev üstlenmemiştir (ABD Anayasası md. 2). Partili bir başkanın böyle bir işlev yerine getirmesi de beklenemez.

    2. Demokratik Cumhuriyete Aykırılıklar

    Demokratik devletler arasında parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen bir örneğe rastlamıyoruz. Zira ABD’de var olan kuvvetli liberal iç dinamiklerin bulunmadığı farklı coğrafyalarda başkanlık rejiminin taklit edilmesi, başkanlık rejimiyle bağdaşması çok zor siyasal rejimleri ortaya çıkarmaktadır. Bu tür siyasi uygulamaların vardığı sonuç askeri ya da sivil oligarşik iktidarların diktatörlüğü olmaktadır.

    ABD’deki hükümet sistemi, “paylaşılmış kuvvetlerin ayrılmış kurumları” olarak ifade edilebilir. Buna karşılık Teklifle getirilmek istenen düzenlemeler incelendiğinde, yasama ve yürütme arasındaki “ayrımının, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasıyla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği” öngörmediği net biçimde anlaşılacaktır (Başlangıç prg. 4). Parlamentoyu zayıflatıp, yürütmeyi aşırı güçlendirdiği için bu teklif, “Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik devlet” ile de bağdaşmayacaktır (AY md. 2).

    Hatta bütün vatandaşların devlet başkanlığı makamına aday olabilmesini engelleyecek biçimde Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliği için “doğuştan Türk vatandaşı olma” koşulunun aranacak olması, dar anlamda Cumhuriyetin gereklerini bile karşılamayacaktır (AY md. 1, 2 ve 66, Teklif md. 8).

    a. Parlamentonun Zayıflatılması

    Teklifte bu doğrultuda yer verilen düzenlemeler şöyle sıralanabilir;

    – TBMM’nin, Bakanlar Kurulunu denetleme ve KHK çıkarma

    yetkisi verme yetkileri kaldırılıyor (AY md. 87, 98 ve 91, Teklif md. 6 ve 7).

    – Bu bağlamda bilgi edinme ve denetleme araçları kısıtlanıyor. Sözlü soru ve meclis soruşturması kaldırılıyor (AY md. 98, Teklif md. 7).Oysa parlamento gerekli gördüğünde yürütme organı, parlamenterlerden gelecek soruları yanıtlamadığı takdirde yasama büyük darbe alacaktır.

    – Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların meclis soruşturması sonucu Yüce Divana sevk edilebilmesi için gereken çoğunluk TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğundan 2/3 çoğunluğuna çıkarılmıştır. Bu durumda, TBMM üyesi ve siyasi sorumluluğu olmayacak bakanların görevleriyle ilgili suçlarından dolayı ceza sorumluluklarına gidilebilmesini, meclis üyesi ve siyasi sorumluluğu olan bakanlara göre orantısız biçimde zorlaştırılmıştır. Üstüne üstlük bir de aynı kişiler kişisel suçları bakımından yasama dokunulmazlığından yararlanabileceklerdir (Anayasa 100, Teklif md. 11).

    – Cumhurbaşkanının işlediği iddia edilen suçlardan Yüce Divanda yargılanabilmesi için TBMM üye tamsayısının 2/3’ünün oyu aranacaktır (Teklif md. 10). Böyle bir kurumun işlemeyeceğini, tarihsel örnekler açıkça göstermektedir (Weimar Anayasası md. 59).

    – Teklifle çeşitli partilerden ve bağımsız milletvekillerinden oluşan 20 milletvekilinin cumhurbaşkanlığına aday gösterebilmesi önleniyor. Parlamento içinden bu yetki sadece parti gruplarına tanınıyor (AY md. 101, Teklif md. 8).

    – Hakim parti siteminin özellikleriyle birlikte değerlendirildiğinde yasama seçimlerinin başkanlık seçimleriyle birlikte yapılması, yasama-yürütme çoğunluğunun aynı partiye geçmesi konusunda ciddi bir etki yaratacaktır (Teklif md. 4).

    – Meclisin kendi seçimlerini yenilemesi için şu an basit çoğunluk yeterliyken, Teklifle bu kararı alabilmesi için TBMM üye tamsayısının 3/5’i gibi nitelikli bir çoğunluk aranacaktır (AY md. 77, Teklif md. 12). Ancak bu kararla birlikte Cumhurbaşkanlığı seçimleri de yenilenecektir.

    b. Cumhurbaşkanının Güçlendirilmesi

    Kuvvetler ayrılığı ilkesi özellikle cumhurbaşkanının yetkileri artırılarak örselenmektedir. Şöyle ki;

    – Yürütmenin tüm yetkileri tek kişide toplanıyor. (AY md. 8 ve 104, Teklif md. 9 vd.)

    – Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini “Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak” yerine getirme şartı kaldırılıyor (AY md. 104, Teklif md. 9).

    – Bir yandan Teklifle Cumhurbaşkanına Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verme yetkisi tanınırken (md. 9), öte yandan Anayasada savaş hali ilânına ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğuna dair hüküm varlığını sürdürmektedir (AY md. 92). Yukarıda belirtilen Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini “Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak” yerine getirme şartı da kaldırılınca, bu iki düzenlemenin birbiriyle uyumlu yorumlanması mümkün olmayacaktır. Anayasanın bütünlüğü ilkesi ihlal edilmektedir.

    – Tarafsız ve partiler üstü hakem konumu kalkan Cumhurbaşkanının, “Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını” temin etme yetkisinin sürmesinin de bir mantığı kalmamıştır. Siyasi yetkiler kullanan iki organdan biri haline gelen Cumhurbaşkanının, diğer organının üzerinde, kendisiyle düzenli ve uyumlu çalışmasını sağlama gibi bir iktidarının olması düşünülemez. Yalnızca bu düzenleme bile erkler arasındaki denge ve kontrolün hiç önemsenmediğini açıkça göstermektedir (AY md. 104, Teklif md. 9).

    – Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile üst düzey kamu yöneticilerini tek başına atama yetkisinin tanınması, ABD’den tamamen farklı olarak, başkana dayalı bir yönetimi ortaya çıkaracaktır ( Teklif md. 9 ve 14). ABD’deki hükümet sisteminde ayrılmış kurumlar birlikte devlet yönetimine katılmaktadır. Bu hükümet sisteminde bugün önleyici unsur kuvvetlerin yasama ve yürütme olarak ayrılması değil, başkanlık, başkanlık bürokrasisi, çok sayıdaki komitesiyle Kongre ve nihayet yargı şeklindeki çok sayıda siyasal aktörün varlığıdır. Kongre önemli idari görevlilerin atanmasına da etki etmektedir. Bu özelliklerin olmaması, başkanlık sisteminden tümüyle sapma anlamına gelecektir.

    – Temel hak sınırlamaları dışında kalan kanunla düzenlenebilecek tüm konularda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılabilecektir. Ayrıca Anayasada temel hak sınırlamaları dışında, Teklifte belirtilenin aksine “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen” başka bir konu da yer almamaktadır. Teklifte kararname çıkarılamayacağı belirtilen “Kanunla açıkça düzenlenen konular” ile “kanunlarda farklı hükümler bulunması hali” ise iki organ arası yetki çatışmalarını çözmeye hiç uygun olmayan muğlak ifadelerdir. Cumhurbaşkanlarının kanun gücünde kararname yetkilerini kötüye kullanarak yasama yerine geçmeye karar verdikleri hallerde, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı biçimde güç aşırı derecede kendi üzerlerinde yoğunlaşacaktır.Siyaset biliminde bu tür sistemler, “havaleci (delegasyoncu) demokrasiler” olarak nitelendirilmektedir. Yasama organının bu tür kararnameleri reddetme gücünün olmaması, cumhurbaşkanının yasamayı bir kenara itmesi ve yasama yetkisini eline geçirmesi anlamına gelecektir. Bu durumda rejimin otoriter bir tek kişilik iktidara dönüşmesi kaçınılmaz olmaktadır. ABD örneğinde olmayan bu tür kanun gücünde kararname yetkisine ancak Latin Amerika ve Afrika Anayasalarında rastlanmaktadır.

    – “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askerî Şûranın kararları yargı denetimi dışındadır.” hükmünü içeren ve hukuk devletiyle çelişen Anayasanın 125/2. maddesinin yürürlükten kaldırılmasının öngörülmesine rağmen, özellikle yasama işlemi niteliğindeki cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin denetimi bakımından çıkabilecek belirsizlik, TBMM’yi cumhurbaşkanının kötüye kullanabileceği kararnameler karşısında hukuksal korumadan yoksun bırakabilecektir.

    – Teklif öngördüğü fesih mekanizmasıyla başkanlık sisteminin özünden ve temel mantığından uzaklaşarak, onun içerdiğigüçlü “frenler ve dengeler” sistemiyle bağdaşmayan, iktidarın bir merkezde aşırı ölçüde yoğunlaşmasına yol açabilecek bir sistem kurmaktadır. Zira fesih / seçimleri yenileme mekanizması tamamen parlamenter sistemlere özgü bir mekanizmadır. ABD örneğinde yoktur. Yasamayı fesih yetkisine başkanlar ancak Zimbabwe gibi birkaç Afrika ülkesinde bulunmakta ve bu yetkiyle iktidarlar kişiselleşmişlerdir. Böylelikle denetlenemeyen aşırı güçlenmiş bir hiper – başkanlık yapısı ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu yetki, devlet başkanına, kendi siyasi ajandası ile uyuşmayan parlamento çoğunluklarını her an gerçekleşebilecek bir fesih tehdidi ile engelleme fırsatı verecektir.

    – Teklifte yer alan “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.” hükmü uyarınca ikinci kez seçilen bir cumhurbaşkanı görev süresini tamamlamak üzereyken erken seçim kararı alınırsa yeniden aday olabilecek ve bir kez daha seçilirse, görev süresi kendiliğinden 15 yıla çıkabilecek ( Teklif md. 12). Bu hüküm, cumhurbaşkanın görev süresini iki dönemle sınırlayan Anayasa maddesiyle çelişeceği gibi meclis çoğunluğuyla aynı partiden olan cumhurbaşkanının görev süresini de belirsiz hale getirir.

    Yukarıda ana hatlarıyla değinilen bu Teklifle, başkanlık sisteminin yozlaşmış biçimi olan patronlu bir hiper başkanlık sistemi kurgulanmaktadır. Bu kurgunun temel amacı, yasama ve yargı organlarını çok sınırlı bir alana indirgeyerek, iktidarı kontrol ve denge araçlarından arınmış olarak cumhurbaşkanına bırakmaktır.