Kategori: Sayı 6 / Mart – Nisan 2017

  • Başkanlık ve Olağanüstü Hal: Türkiye’nin “Olağan”ı Olacak mı?

    Başkanlık Anayasası tartışmalarında gölgede kalan temel bir değişiklik daha var. 15 Temmuz’da yaşanan kanlı darbe denemesinden sonra ilan edilen “olağanüstü hal” dahi yeterli ölçüde tartışılamazken Başkanlık Anayasası teklifinin 12. maddesinde mevcut Anayasa’daki “olağanüstü yönetim usulleri” bölümünün tamamen yeniden düzenlenmesi de ilgi çekmiyor. Oysa, 16 Nisan’da Türkiye, esas olarak, başkanlık ile birlikte bir olağanüstü hal rejimine geçip geçmemeyi de oylayacak.

    AKP’nin MHP ile birlikte getirdiği Anayasa değişiklik teklifinin ilk halinde, başkanlık, devletin idari yapısının bütünüyle Meclis düzenlemelerinin konusu olmaktan çıkartılarakbaşkanlık kararnameleri ile düzenlenmesi ve olağanüstü hal yönetiminin yeniden ve ülkenin olağanüstü hal boyunca tamamen başkanın kararlarıyla yönetileceği şekilde düzenlenmesi öngörülmüştü. Ancak nedeni açıkça ifade edilmese de, başkanlık tartışmalarının yumuşak karnı olan “bölünme” endişelerine imkan vermemek için bu bölümler tekliften çıkartıldı.

    Teklifin “başkanlık” düzenlemeleri yoğun olarak tartışılırken, ülkenin sürekli bir olağanüstü hal durumunda bırakıldığı ve başkanın dilediğince ve keyfince yönetmesine imkan veren yeni düzenleme ise mevcut Anayasa’daki olağanüstü hal ve sıkıyönetim gibi yönetim usullerine rahmet okutacak cinsten olmasına rağmen gündeme gelmiyor.

    Kısa bir karşılaştırma

    Mevcut Anayasa’da iki temel olağanüstü yönetim usulü öngörülüyor. Bunlardan birincisi “Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle” veya “Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle” ilan edilebilen olağanüstü hal iken diğeri ise özünde askeri yönetim biçimleri sayılması gereken sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali olarak düzenlenmiş.

    Olağanüstü hal ilanı için doğal afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinin veya “hür demokrasi” düzenini veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması gerekiyor.

    Olağanüstü hal her durumda süresi altı ayı geçmemek üzere ilan edilebiliyor. Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen olağanüstü hal süresi Meclis tarafından değiştirebilirken her defasında dört ayı geçmemek üzere uzatılabiliyor veya kaldırılabiliyor.

    Yine, yürürlükteki Anayasa’ya göre, olağanüstü hal ilanı halinde, yurttaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri, temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, gereken tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usullerinin yasayla düzenleneceği öngörülüyor.

    Ayrıca, olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabiliyor. Bu kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulurken bunların onaylanması için ise 30 günlük bir süre öngörülmüş.

    Bununla birlikte sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali ise Anayasa’nın tanıdığı “hür demokrasi” düzenini veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelen ve olağanüstü hal ilânını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya yurt veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebepleriyle ilan ediliyor.

    Temel olarak, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde de olağanüstü hal ile benzer usul ve esaslar uygulanıyor.

    Öte yandan, “Olağanüstü hal yönetimi” başlığıyla önerilen yeni düzenleme ise tüm bu olağanüstü yönetim biçimlerini tek başlıkta toplarken kararı sadece başkanın alabileceğini düzenliyor.

    Savaş, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, seferberlik, ayaklanma, yurt veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışma, ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması, anayasal düzeni veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerinin ortaya çıkması, şiddet olayları nedeniyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması, doğal afet veya tehlikeli salgın hastalık ya da ağır ekonomik bunalımın ortaya çıkması hallerinde ilan edilebilen olağanüstü hal düzenlemesinde süreler yönünden değişiklik olmadığı gibi yine Meclis’in onayı korunuyor.

    Önerilen düzenlemedeki önemli üç değişiklikten ilkinde, yurttaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı ve hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceğinin yasa ile düzenleneceği kabul edilirken mevcut düzenlemede yasayla düzenleneceği öngörülen gerekli tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri ise madde metninden çıkarılıyor.

    Burada, teklifin komisyon görüşmelerinde idari yapının başkan tarafından düzenlenmesini öngören bölümlerinin çıkartılmış olması nedeniyle bir boşluk doğduğu ve AKP’lilerin telaş içerisinde yürüttükleri Meclis görüşmelerinde bu boşluğun gözden kaçtığı söylenebilir.

    Ancak bu değişiklik ile başkanın yasaların ötesinde herhangi bir kısıtlama ve kural olmadan dilediğini yapabilmesinin idari altyapısının oluşturulduğu açık. Burada temel hak ve özgürlüklerin durdurulmasına ilişkin “geçici” vurgusu ya da sıkıyönetim usulünün kaldırılmış olması gibi makyajlar ise durumu değiştirmiyor.

    İkinci değişiklik ise daha vahim. Mevcut Anayasa’ya göre temel hak ve özgürlüklerin kanun hükmünde kararnameler ile düzenlenmesi mutlak olarak yasak. Ancak değişiklik teklifiyle, olağanüstü hallerde başkan, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda hiçbir sınırlama olmaksızın kararname çıkarabilecek.

    İçinden geçtiğimiz olağanüstü hal döneminde patronlara teşvikler ve televizyon kanallarının seçim dönemlerinde eşit yayın yapma yükümlülüğünün kaldırılması gibi “olağanüstü” ihtiyaçların da karşılandığı düşünüldüğünde AKP’nin bu düzenleme ile başkana tanıdığı yetkinin sadece fiilen değil yasal olarak da sınırsızlaştığı görülüyor.

    Aslında, sadece bu düzenleme dahi tek başına bu değişikliğin reddedilmesi için yeterli bir sebep oluşturuyor. Düzenleme, AKP eliyle kurulan İkinci Cumhuriyet rejiminin bütün derdinin esas olarak Meclis’ten tamamıyla kurtulmak olduğunu da açıkça gözler önüne seriyor.

    Son değişiklik ise kararnamelerin onaylanması için Meclis İçtüzüğü’nde öngörülen 30 günlük sürenin uzatılarak kanun hükmündeki kararnameler için öngörülen olağan süre olan üç aya çıkartılması oldu.

    Türkiye’nin “olağan”ı olacak mı?

    Bir yanda bugün artık 8. ayına giren olağanüstü hal uygulaması diğer yanda ise bu denli geniş yetkilerle düzenlenen anayasa değişiklik teklifi var. AKP’nin, kelimenin tüm anlamlarıyla ve çıplaklığıyla, devletin tüm zor gücünü kullanarak sürdüregeldiği fiili durum aynı zamanda bu teklifle yasal bir zemine de kavuşturulmak isteniyor. Türkiye, aslında genel olarak, kapitalizmin bir türlü çözemediği tıkanma halinin bir sonucu olan ve uzun süredir bahsedilen İkinci Cumhuriyet rejiminin yerleşememe sorununu “olağanüstü hal” sürekliliği dışında yönetememe noktasına kadar gelmiş durumda.

    Aslına bakarsanız, İkinci Cumhuriyet rejimi, Türkiye’nin 12 Eylül darbesi ile birlikte etkisi altına girdiği “güçlü yürütme” tezinin mantıksal sonuçlarına götürüyor. Bu sonuçların adı, artık tartışmasız olarak,“kuvvetlerin tekleşmesi” olarak konulabilir. Türkiye’nin özünde 15 Temmuz darbe girişiminden bağımsız olan ama ondan çıkartılan fırsat ile tamamen yerleştirildiği bu yönetim biçiminin temelinde sermayenin giderek daha hızlı ve karmaşık araçlarla karşılanması gereken ihtiyaçlarının yattığı açık.

    Nitekim AKP’nin ekonomik krizi ötelemek için hazırladığı ve sürekli yenilerini eklediği teşvikleri kanun hükmünde kararnamelerle uygulamaya geçirmesi de buna bir örnek teşkil ediyor.

    AKP, zaten iktidara geldiği ilk günden beri yargıyı bir kambur, üzerine basılıp geçilmesi gereken bir engel olarak görüyordu. İkinci Cumhuriyet rejimi için alan düzlemesi yapan operasyonlar dışında, işi “üzerinden greyder ile geçmek”ten “yargı darbesi” laflarına kadar vardıran AKP’nin Başkanlık Anayasası teklifinin içerisindeki bu düzenleme ile yasama erkinin de üzerinden “greyder ile geçme”nin önemli bir adımını attığı anlaşılıyor.

    Ancak meselenin AKP’yi aşan Türkiye’nin dünya emperyalist sistemine uyum ile ilgili boyutunu ve Türkiye’nin tarihselliğini de unutmamak gerekiyor. 12 Mart ve 12 Eylül ile başlayan yürütmenin güçlendirilmesi hamlelerinin 90’ların sonlarından itibaren “temel kanun” ve ardından gelen “torba kanun” uygulamalarıyla yasamanın hızlandırılmasıyla taçlandırılmasının ardından yeni bir aşamayı yaşıyoruz.

    Türkiye için, tıpkı kapitalist diğer ülkeler gibi “olağan” olanın artık sadece “olağanüstü hal” olduğu anlaşılıyor.

    Türkiye dünyada yalnız mı?

    Dünyaya baktığımızda Cezayir’de Selefi İslamcıların iktidara gelmesini engellemek için askerin yönetime el koymasıyla başlayarak 1992’den 2011’e, Suriye’de Baas’ın iktidarı almasıyla başlayarak 1963’ten 2011’e veMısır’da1967’den 2012’ye dek süren olağanüstü hal uygulamalarını görüyoruz.

    Bu ülkelere bakınca siyasal İslam’ın temsilcilerinin yıllarca “demokrasi havariliği” yaptıktan sonra iktidara gelmeleriyle son birkaç yıl içerisinde bu toplumları ne hale getirdiği akla gelmeli. AKP’nin de dönüp dolaşıp vardığı noktanın her fırsatta eleştirdiği bu ülkelerle aynı olması siyasal İslam’ın görece kısa sürede tükenen nefesini gözler önüne seriyor.

    Bunların yanı sıra, İsrail 1948’den bu yana, daha önce 1939-1952 arasında 2. Dünya Savaşı ve 1950-1978 arasında “komünizm tehdidi”nedeniyle olağanüstü hal ilan eden ABD Eylül 2001’den bugüne ve Fransa Paris saldırılarının ardından Kasım 2015’ten beri olağanüstü hal içerisinde. Kısacası, “hür dünya” da o kadar “hür” değil.

    Dahası 2010 yılından sonra Demokratların Kongre’de çoğunluğu tamamen kaybetmesiyle Barack Obama’nın 6 yıl boyunca ülkeyi “idari emir”lerle yönettiğini de not edelim.

    Kolaylıkla görülebileceği üzere yürütmenin güçlendirilmesinin ve olağanüstü hal uygulamalarının esas olarak dünya pratiğinden ayrı ve Türkiye’ye özgü olmadığı açık. Meselenin sadece “üçüncü dünya”ya ait olmadığı da.

    Ayrıca, AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın özünde siyasal İslamcı olmaları ve siyasal İslam’ın yönetim başarısızlığı da görülmeli. Nitekim AKP ve Erdoğan’ın bir dönem her türünü ayaklar altına aldıklarını iddia ettikleri milliyetçiliğe yelken açmış olmaları da sağ alternatiflere karşı “son şans” olarak görülebilir.

    Dolayısıyla AKP ve Erdoğan’ın bu anlamda yalnız olmadığı ve yalnız kalmayacağı söylenebilir.

    Sonuç yerine: Türkiye’nin merkezileşme tercihi

    Kapitalizmin içerisinden geçtiği dönemin en temel özelliği zenginliğin giderek daha az kişide ve daha yoğun olarak birikirken yoksulluğun yaygınlaşması ve derinleşmesi. Bu durum, kitlelerinin değişim isteklerinin temel motivasyonunu oluşturuyor. Ancak buna karşılık verilemedikçe, giderek daha sık, daha hızlı, daha teknik, daha anlaşılmaz, daha takip edilemez ama doğrudan veya dolaylı olarak daha baskıcı rejimlerle ilerleniyor. Sermayenin ihtiyaçları sevimli ve sempatik “solcular” ile kızgın ve halkla “aynı dili” konuşan sağcılar tarafından karşılanmaya çalışılıyor.

    AKP’li Türkiye, kendi özgünlüğünde yapılan hataların da getirdiği sıkışmışlığını devlet iktidarını “merkezileştirmek” ile aşmaya çalışıyor. Hukuk, bu anlamda, bir yapı kurumu olarak, fiili durumun adının konması adına yeniden yazılıyor. Sadece “seçim meşruiyeti” hamaseti ile her şeyin hallolabileceğini düşünmek mümkün değil ama Türkiye kapitalizmi sermaye için fazlasıyla verimli geçen 2000’li yılların ardından yeniden “o güzel günler” için güç biriktirmek istiyor.

    Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında yürürlüğe konulan “olağanüstü hal” ile bir yandan yeni dönem için alan düzlenirken bir yandan da yeni dönemin “olağanüstü hal” rejimi düzenleniyor. Bu planın işlememesi, sadece referandumun boşa çıkarılmasıyla değil ancak sonrasında gerçek bir değişimin öncülüğünün üstlenilmesiyle mümkün.

    Hukuk ise idealin değil var olan toplumsal ilişkilerin yansıması olmayı sürdürüyor.

  • Olağanlaşan Olağanüstü Halimiz…

    Türkiye’de 2013 28 Mayıs’ında Gezi ile başlayan Olağanüstü Hal durumunun, artık olağan bir hal durumu olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. 15 yıldan beri Türkiye’yi tek başına yöneten bir adamın, yönetme gücünün tükendiği ve kontrolü kaybetme noktasına geldiğini anladığı fırtınalı Haziran sonrasında, bütün tek adamların yaptığını tekrarlamasıdır aslında olağanüstü hal…

    Ve ne yazık ki artık olağan bir haldir bu durum, Türkiye için.

    2010 Mayısında İsrail karasularına zorla girmeye çalışan bir gemi, Erdoğan-Gülen koalisyonundaki ilk çatlak olması bakımından önemliydi. İktidar paylaşımındaki bu savaş 2013 yılı sonundaki 17-25 Aralık operasyonlarıyla açık bir çatışmaya dönüşünce Türkiye’de bugün olağanlaşan Olağanüstü Hal dönemi resmen başlamış oldu.

    7 Haziran 2015 seçim sonuçları, Türkiye’yi yönetmeye devam edebilmenin tek yolunun, daha otoriter, daha baskıcı, daha yasakçı ve daha zalim olmaktan, kısaca olağanlaşan bir olağanüstü hal yönetiminden geçtiğinin göstergesiydi. İktidar sahipleri bir an bile tereddüt etmeksizin ve onlarca insanın kanı pahasına, iktidarda kalmanın tek yolu olan sıcak savaşı (içeride ve dışarıda) topluma dayatmaktan geri durmadılar.

    Birkaç yıllık çözüm süreci ansızın sona erdirildi ve PKK ile neredeyse ortak bir mutabakatla başlatılan kanlı çatışmalar sürecine geçildi. Onlarca insan öldü. Suikastleri, bombalı saldırıları ve yerle bir edilen kentleri ile Türkiye de artık Arap Baharı mevsimindeydi. Böyle bir mevsim darbesiz geçiştirilemezdi elbette. 15 Temmuz 2016 da “Allah’ın lütfuyla” iktidarsavaşında son gülen Reis oldu.

    Öldürmeyen her darbe ile daha da güçlenen RTE artık eline geçirdiği tüm iktidar olanaklarını kendi istikbali ve iktidarı için sınırsız bir şekilde kullanabilirdi. Geriye işin kolay kısmı kalmıştı. Yasaları fiili duruma uygun hale getirerek 1923 Cumhuriyeti’nin cenazesini defnetmek…

    ***

    İçinde bulunduğumuz Olağan(üstü)Hal’inüstündeki örtünün 15 Nisan’da çekilmesi ile toplum olarak olağanüstü gayret ve çabamızın karşılığını almış olacağız.

    Bu daha başlangıç…

    İçinden geçmekte olduğumuz bu sıcak savaş sürecinde yüzlerce insan öldürüldü, öldürülmeye devam ediyor.

    Türkiye Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler ve NATO kapsamındaki bazı görevler ile garantörlük kapsamındaki Kıbrıs Harekatı dışında ilk kez yabancı bir ülkede savaşa girdi.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri askeriyle, polisi polisiyle savaştı ilk kez.

    Mahkemeler yasalara göre değil apaçık talimatlara göre kararlar verir oldu.

    Yöneticilerin kişisel çıkarları toplumun çıkarlarının önüne geçti.

    Muhalif olmak düşman olmakla eş tutuldu.

    Resmi söylemi benimsemeyen tüm basım ve yayın organları susturuldu.

    Cehalet, kundakçılık, sübyancılık, üfürükçülük ve her türlü kural tanımazlık itibar ve iltifat görürken, yasalara saygılı davranmak ve iktidardan da yasalara saygı göstermesini istemek en ağır cezaya müstahak sayıldı.

    Bilim adamları üniversitelerden, gazeteciler gazetecilikten uzaklaştırılıp hapislere atılırken, şaklabanlık profesörleri üniversite kürsülerine, ağzı bozuk yalakalar gazete köşelerine doluşturuldu.

    Bu listeyi uzattıkça uzatmak mümkün…

    Ancak kesinlikle yararsız…

    Çünkü toplum olarak yaşadığımız olağanüstü süreci artık olağan bir süreç olarak algılamaktayız. İşte olağanüstü halin olağan hale gelmiş olmasıdır asıl mesele…

    Büyük Nazım’ın dediği gibi;

    “Mesele esir düşmekte değil,
    Teslim olmamakta bütün mesele…”

    Teslim olmamak için son bir şansımız var mı?

    Olağanlaşan olağanüstü hali bitirmek için son bir şans olabilir mi?

    2017 Nisan’ı Türkiye için yeni bir ilkyaz olur umarım.

    13 Mart 2017-İstanbul

  • OHAL Kanunu Kapsamında Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler Uyarınca Yapılan İşlemlerde Sorumluluk

    15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi sonrasında, 20/07/2016 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulunun aldığı tavsiye kararı uyarınca, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yaşanan terör olayları nedeniyle Anayasanın 120 maddesi ve 2395 sayılı Kanunun 3. maddesi uyarınca, 21/07/2016 tarihinden itibaren 90 gün süreyle olağanüstü hal (OHAL) ilan etmiştir. OHAL süresi sonraki günlerde iki defa uzatılmıştır.

    OHAL ilan edilmesinden sonra, Anayasanın ve 2395 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayalı olarak Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) çıkarılmaya başlanmıştır.

    Anayasa Mahkemesinin, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lerin içeriğine bakmaksızın bu KHK’lere yönelik olarak yapılacak Anayasaya aykırılık iddialarını incelemeyeceğine ilişkin, bizce Anayasa hükümlerine aykırı yeni içtihadı[foot]12/10/2016 gün, 166 – 159 sayılı kararı.[/foot], sonrasında OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile düzenlenen konular oldukça geniş bir alana yayılmış[foot]Örneğin 680 sayılı KHK ile At Yarışları Hakkındaki kanunda değişiklik yapılırken, 687 sayılı KHK ile araçlarda kış lastiği kullanımına ilişkin zorunluluk hakkında hüküm konulmuştur. Bu düzenlemelerin terör olaylarının önlenmesi ve terörle mücadele için ilan edilen OHAL ile ilgisinin bulunmadığı açıktır.[/foot], nerede ise tüm yasama yetkisi KHK ile kullanılır olmuştur.

    Bu çalışmada, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile kamu görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin olarak getirilen istisna hükümleri ele alınacaktır.

    KHK’lerde Yer Alan Sorumluluk Hükümlerinin Kapsamı ve Anlamı

    667 KHK ile getirilen düzenleme[foot]“Bu kanunun Hükmünde Kararname kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz” (madde 9)[/foot], darbe teşebbüsü sonrasında verilen ve verilmesi beklenen hızlı karar sürecinde karar alacak ve uygulayacak kamu görevlilerinin endişelerini(!) gidermek için konulduğu izlenimi veren bir hükümdür. Hüküm o kadar acele ile yazılmış ki istenen sonucu doğurmayacağı anlaşıldığından 668 sayılı KHK ile daha geniş bir hüküm[foot]“15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.” (m.37)[/foot] konulması gerekmiştir.

    667 sayılı KHK’de yer alan düzenleme tüm OHAL işlemleri için değil sadece 667 sayılı KHK uyarınca yapılan işlemler bakımından güvence getirecek niteliktedir. Tüm OHAL işlemleri bakımından koruma zırhı getirmek isteyen yürütme, 668 sayılı KHK’nin 37. maddesi ile kapsamı genişletmiştir.

    Bu düzenleme ilk bakışta; OHAL kapsamında, karar alan, alınan kararları icra eden tüm görevlilerin her türlü eylem ve işlemini koruma altına aldığı, bu kişiler ne yapmış olurlarsa olsunlar yargılanamayacakları gibi bir anlam vermektedir. Kanımca böyle bir yorumun hukuki dayanağı yoktur. Yapılan düzenlemenin içeriği ne olursa olsun, söz konusu hükümlerin Anayasa ve yasalarda yer alan kurallar ve evrensel ilkeler ile birlikte ele alınması gerekir.

    Bir başka anlatımla; “OHAL kapsamında görev alan kişiler suç bile işleseler haklarında soruşturma yapılamaz” şeklindeki bir yorumun hukuki ve yasal dayanağı bulunmamaktadır. Kanun veya KHK ile kişilere suç işleme özgürlüğü tanınamaz.

    Bu görüşümüzün hukuki dayanakları şunlardır:

    1. Anayasanın 2. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatları uyarınca hukuk devleti; “eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.

    Açıklanan bu tanım uyarınca; yapacağı bütün işlemler; hukuka, insan haklarına saygılı, bu hakları güçlendirici olmak zorunda olan ve hukukun üstün kuralları ile kendisini bağlı sayan bir devletin, kendi görevlilerine “suç işleme hakkı” tanıması beklenemez.

    2. Anayasanın 10. maddesi uyarınca kanun önünde herkes eşittir. Bir kişiye veya zümreye suç işleme, kanuna aykırı eylem ve işlem yapma, kendisini hukuk kuralları ile bağlı saymama özgürlüğü tanınamaz.

    3. Anayasanın 11. maddesi uyarınca, Anayasada yer alan bütün hükümler, yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar. Bu organların üstün nitelikte olan Anayasa ve hukukun kurallarını bir kenara bırakıp KHK ile sağlanan sorumsuzluğa dayanmaları olası değildir. Üstünlük, hukukta ve Anayasa’dadır.

    4. 657 sayılı DMK’nin 11/3. maddesi uyarınca “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” Kamu görevlisinin “emir gereği” suç sayılan bir fiili işlemesi, verilen emir yazılı da olsa sorumluluktan kurtulmasına yol açmaz.

    5. Anayasanın 129/1 maddesi uyarınca; “memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” Anayasada yer alan temel ilkelereaykırı, suç olarak tanımlanan eylemlerde bulunamazlar.

    KHK Sorumluluk Hükümlerinin Uygulama Alanı

    667 ve 668 sayılı KHK’de düzenlenen sorumluluk hükümlerinin, suç sayılan eylemlerden sorumsuzluk yaratmayacağını bu şekilde ortaya koyduktan sonra, söz konusu hükümlerin hangi durumlarda uygulanabileceğini ele almak gereklidir.

    Kanımca bu hüküm, idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan zararların giderilmesi ve bu zararın ilgili kamu görevlisine rücu edilmesi aşamasında uygulanma alanı bulabilecektir.

    İdarenin eylem ve işlemleri nedeniyle kişilerin zarar görmesi her zaman mümkündür. Böyle bir durumda idarenin söz konusu zararı gidermesi esastır.

    Anayasanın 125/1 maddesi uyarınca, idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu kural olarak açıktır. Anayasanın 125/7 maddesi uyarınca “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.

    Anayasanın 40/3 maddesi uyarınca; “Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.

    İdare denilen mekanizma eylem ve işlemlerini görevlileri eliyle yerine getirir. Anayasanın 129/5 maddesine göre“memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.”

    657 sayılı DMK’nin(Devlet Memurları Kanunu’nun) 13. maddesi uyarınca; “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kâğıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.

    İdarenin eylem veya işleminden kaynaklanan zarar, hizmet kusurundan veya kişisel kusurdan kaynaklanabilir. Hizmet kusurunun tanımı konusunda tam bir birlik bulunmasa da genel kabul gören tanım; idarenin ifa ile mükellef olduğu herhangi bir kamu hizmetinin kuruluşunda, düzenlenmesinde veya teşkilatında, bünyesinde, personelinde yahut işleyişinde bir takım aksaklık, hukuka aykırılık, bozukluk, düzensizlik, eksiklik, sakatlık veya ihmalin ortaya çıkması hali olduğudur. Hizmet kusuru; genel, anonim, asli, bağımsız ve esneklik özelliklerine sahip, idare hukukuna özgü bir kavramdır. Kendine has kural ve ilkeleri bulunan idare hukukuna özgü bir kusur türüdür. Sadece bünyesinde barındırdığı kendine özgü kural ve ilkelerle değil, tespitinin idari yargı mercilerince yapılması ve hizmet kusurunun bulunması durumunda idarenin sorumluluğuna idari yargı mercilerince karar verilmesi yönüyle de özel hukuktaki kusur ve haksız fiil sorumluluğundan farklıdır[foot]SÖYLER, Yasin; Yargıtay Kararları Işığında Kişisel Kusur, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 2010, Sayı 2, s.563.[/foot].

    Hizmet kusuru, idarenin yürüttüğü kamu hizmetinin hiç işlememesi, kötü işlemesi veya geç işlemesi sonucunda ortaya çıkan zararın giderilmesini öngören bir sorumluluk türüdür[foot]BOZDAĞ, Ahmet; “İdare Hukukunda İdarenin Hizmet Kusuru ve Danıştay Uygulaması”, Türk İdare Dergisi, Sayı 468, Eylül 2010, s.33.[/foot]. Herhangi bir kamu görevlisine izafe edilsin veya edilmesin ondan bağımsız olarak nesnel, asli ve objektif bir şekilde bizzat idari bir faaliyetin yürütülmesindeki aksaklık veya bozukluğu ifade eder[foot]SÖYLER, Yasin; s.563.[/foot].

    Hizmet kusuru, kamu görevlisinin kusurundan bağımsızdır. İdarenin ajanı kusurlu da kusursuz da olsa, idarenin işleyişinde, kuruluşunda veya düzenlenmesinde bir aksaklık varsa hizmet kusuru vardır[foot]EVREN, Çınar Can; Hizmet Kusuru – Haksız Fiil Ayrımı ve Yargı Düzeni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl 2011, Sayı 95, s.180.[/foot].

    Kişisel kusur kavramı da idare hukukuna özgü bir kavramdır. Bu kavram 1870’li yıllardan itibaren Fransız Danıştayı ve Uyuşmazlık Mahkemesinin kişisel kusuru hizmet kusurundan ayırt etmesiyle ortaya çıkmış ve gelişmiştir[foot]SÖYLER, Yasin; s.559.[/foot].

    Ülkemizde yürürlükte olan mevzuatta kişisel kusuru tanımlayan bir hüküm yoktur. Bu kavram yargısal içtihatlar ile ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Kamu görevlilerinin, görevleri içerisinde ve fakat yaptıkları görevden ayrılabilen kimi kusurlu davranışları kişisel kusur kavramı içerisinde değerlendirilmektedir[foot]AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; Türk İdare Hukuku, 4. Baskı, Ankara 2013, s.658, 659.[/foot]. Bu bakımdan kişisel kusur kavramını; görev içerisinde ve fakat görevden ayrılabilen, yürütülen hizmet ile ilgili olmayan kusurlu davranışlar olarak ifade etmek mümkündür.

    Yargıtay kişisel kusuru; idare ajanının, kamu görevini yerine getirirken, idare fonksiyonu, kamu görevi gerek ve koşullarına aykırı ve yabancı olan, bu nedenle idareye atıf ve isnat olunamayan, doğrudan doğruya ajanın şahsına isnat olunan ve şahsi sorumluluğunu gerektiren tutum ve davranışlar olarak tanımlamaktadır[foot]Y. İBK. 22.10.1979 gün ve 1978/7 – 1979/2 sayılı kararı. Aktaran AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; s.663.[/foot].

    Hizmet kusuru ile kişisel kusur ayrımının açıklanmasına ilişkin farklı farklı ölçüt ve görüşler bulunmakta ise de; kamu görevlisinin görevini yerine getirirken zarar verme kastıyla hareket etmesi, fiilin suç teşkil etmesi, kamu görevlisinin ağır kusuru ve hizmetten ayılabilir kişisel kusur kriterleri hizmet kusuru ile kişisel kusurun açıklanmasında esas alınan başlıca ölçütlerdir[foot]Bu ölçütler hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. SÖYLER, Yasin; s.574 vd.[/foot].

    Kamu görevlisinin neden olduğu zararı karşılayan idare, yaptığı ödemeyi kural olarak zarara neden olan kamu görevlisine rücu[foot]Hukuki anlamda rücu “bir ödemede bulunmuş kimsenin bu ödeme için bundan yararlananlara başvurabilmesi, ödediğini onlardan geri alma hakkı” olarak tanımlanabilir. (PÜSKÜLLÜOĞLU, Ali, Türkçe Sözlük, s.1454.)[/foot] etme hakkına sahiptir. Rücu için harekete geçip geçmeme kararı, idari işlem niteliğinde bir karardır[foot]BAYINDIR, M. Savaş; Sağlık Hizmetlerinde İdarenin ve Hekimlerin Sorumluluğu, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakülte- si Dergisi, Yıl 2007, Sayı 1-2, s.567.[/foot]. İdare ödediği zararı ilgili kamu görevlisine rücu ettiğinde veya etmediğinde bir idari işlem yapmış olur.

    İdarenin ödediği zararı ilgili kamu görevlisine rücu etmesine ilişkin olarak Anayasa, DMK ve diğer kanunlarda yer alan hükümlerin birbirinden farklı olması, idarenin rücu yetkisinin niteliği ve kullanılış biçimi konusunda sorunlara yol açmaktadır. Anayasa’nın 40. maddesi ve DMK’nin 13. maddesi idareye rücu konusunda bir takdir yetkisi verirken Anayasa’nın 129. ve DMK’nin 12. maddesi idareyi rücu konusunda bağlı yetki ile bağlamaktadır. Buna göre Anayasa bağlı yetki, DMK’nin 13. madde ise takdir yetkisi vermektedir. Bu durumda Anayasal hükmün uygulanması gerektiği, bu nedenle idarenin kişisel kusuru bulunan kamu görevlisine karşı rücu yolunun uygulanmasının anayasal bir zorunluluk olduğu ileri sürülmüştür[foot]BAYINDIR, M. Savaş; s.568.[/foot].

    DMK m.13/son’da yer alan “12 nci maddeyle bu maddede belirtilen zararların nevi, miktarlarının tespiti, takibi, amirlerin sorumlulukları ve yapılacak işlemlerle ilgili diğer hususlar Başbakanlıkça düzenlenecek yönetmelikle belirlenir.” hükmü uyarınca çıkarılan Rücu Yönetmeliği[foot]Yönetmeliğin tam ismi “Devlet Memurlarınca Verilen Zararların Nevi ve Miktarlarının Tespiti, Takibi, Amirler- inin Sorumlulukları, Yapılacak Diğer İşlemler Hakkında Yönetmelik” olup, 27/05/1983 gün ve 83/6510 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilmiş ve 13/08/1983 gün ve 18134 sayılı Resmi Gazetede Yayınlanmıştır.[/foot], zararın mevcut olması ve zararın doğrudan doğruya memurun fiilinden doğması halinde rücu edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Yönetmelikte belirtilen şartların oluşması halinde idarenin rücu edip etmeme konusunda bir takdir hakkı bulunmamaktadır.

    5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun 71. maddesindeki tanıma göre kamu zararı; “kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.” Aynı Kanunun 71/3 maddesi uyarınca; “Kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda tespit edilen kamu zararı, zararın oluştuğu tarihten itibaren ilgili mevzuatına göre hesaplanacak faiziyle birlikte ilgililerden tahsil edilir.

    Bu hükümler ile Anayasanın 129/5 maddesi birlikte değerlendirildiğinde; rücu, idarenin takdir yetkisinden çıkarılarak bağlı yetki haline getirildiği sonucuna varılabilir[foot]AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; s.664.[/foot]. İdare meydana gelen zarardan asli olarak sorumludur. Bu sorumluluğunun gereği olarak yaptığı ödemeyi asıl sorumlu olarak yapar. Bir başka anlatımla, idarenin sorumluluğu asli ve doğrudan doğruyadır.

    Sonuç

    667 ve 668 sayılı KHK’lerde yer alan sorumluluğa ilişkin hükümler; kamu görevlisinin kişisel kusurundan kaynaklanan zararların idare tarafından giderilmesi durumunda, bu zararın kamu görevlisine rücu edilmesi imkanını ortadan kaldırmaktadır. Söz konusu KHK hükümleri kamu görevlilerine suç sayılan fiilde bulunma imkanı vermemektedir.

  • OHAL, KHK’ler ve Anayasa Referandumu

    15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerinden 8 ay geçtiği ve darbecilerin çok büyük bir kısmı yakalandığı ve tutuklandığı halde, olağanüstü hal yönetiminin ve bu çerçevede kanun hükmünde kararname uygulamasının sürmesi, Türkiye toplumunda büyük yıkımlara neden olmakta ve hukuk güvenliğini kolay onarılmayacak bir şekilde zedelenmektedir. Bu ortam ve koşullarda, modernleşme dönemi Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi siyasal ve anayasal birikimi ortadan kaldıracak bir Anayasa değişikliğine gidilmektedir. Bu nedenle, 16 Nisan halkoylaması yaşamsal olup, “anayasal bilgilenme hakkı”nın kullanılması, bütün yurttaşlar için aynı zamanda bir ödev ve sorumluluktur.

    Bu yazıda OHAL, OHAL’de çıkarılmış olan KHK’ler ve OHAL sürecinde yapılacak Anayasa referandumuna ilişkin kimi sorulara yanıt verilmeye çalışılmaktadır.

    Olağanüstü halde anayasa değiştirilebilir mi?

    Sıkıyönetim ve OHAL uygulamaları, ilan edilme amacı doğrultusunda, ‘yer, konu ve zaman’ bakımından sınırlı olup, yargısal denetime açıktır. İnsan hakları Avrupa ve uluslararası hukuku, asgari standartlar öngörür. Kısacası, olağanüstü yönetimlerin de, hukuk rejimi olduğu, 1990’lar Türkiye ortam ve koşullarında gerçeklenmiştir. Peki 15 Temmuz2016 ve sonrasındaki durum nasıl ilerlemektedir?

    Büyük korku ve acılara yol açan ‘halk düşmanı ve vatan hainleri’, 12 saat bile dayanamadı.

    OHAL’e gerek var mıydı? Tartışılabilir; çünkü bir anayasal yoldur. Hatta, sıkıyönetim bile ilan edilebilirdi.

    Tartışma götürmeyen ise, OHAL uygulamasının ‘hukuk rejimi’ olmaktan uzaklaşmış olduğudur. Özellikle, 21 Temmuz’dan başlayarak son bir ayda çıkarılan beş OHAL KHK’si, konu, amaç ve zaman bakımından ‘OHAL amacı dışında birçok düzenleme’ içeriyor.

    ‘Ciddi şekilde bozulan kamu düzeninin sağlanması, md. 120’yi uygulamaya koyma amacı olup, bunun hak ve özgürlükler bakımından ölçütleri md. 15 tarafından belirlenmiş bulunuyor.

    Ne var ki, OHAL KHK’leri, konu, zaman ve amaç bakımından ‘anayasal çerçeve’ dışında yer aldığından, artık ‘istisna’ nitelemesi yapmanın da bir anlamı yok; çünkü söz konusu olan KHK değil, ‘anayasa hükmünde kararnamelerdir.

    Anayasal bilgi kirliliğinin bütün ülkeyi esir aldığı bir ortamda gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sonucu yürürlüğe konulan olağanüstü hal rejimi, anayasal tartışma ortamını tümüyle ortadan kaldırmış bulunuyor. Böyle bir ortamda, rejim değişikliği gibi, esasen asli kurucu iktidarın yetki alanına giren bir anayasa revizyonu bir yana, ikincil bir değişiklik bile yapılamaz. Çünkü anayasa gibi ülkenin, toplumun ve devletin geleceğini ilgilendiren bir ortak yaşam paktı, medyaya eşit giriş hakkı ve serbest tartışma ortamı yaratılmadan ele alınamaz.

    686 sayılı KHK, tam da, ‘Halkoylamasının meşruluğu ve hukuki geçerliliği’ sorgulamasına yanıt gibi olmuştur.

    Kararname, Anayasal açıdan ‘yok hükmünde’ olsa da, doğurduğu sonuçlar, savaş halinde bile görülebilecek türden değildir. Çünkü savaşın da bir hukuku, ahlakı ve mertliği vardır.

    OHAL’de çıkarılan KHK’lerin hukuki niteliği nedir? Örnek olarak; yok hükmündeki 686 nolu KHK

    7 Şubat 2017 Salı günü 29972 sayılı (Mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan 686 sayılı KHK; “Olağanüstü hal kapsamında bazı tedbirler alınması; (…) Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nca 2/1/2017 tarihinde kararlaştırılmıştır.” cümlesi ile başlamakla, iki ayrı işlemin varlığını ortaya koymaktadır.

    ‘Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’ kaydı, toplantı ile KHK eşzamanlılığını gerekli kılmaktadır. Buna karşılık, toplantı tarihi, 2 Ocak 2017, Kararname tarihi ise, 7 Şubat 2017’dir.

    Bu zaman farkı, Kararname ve ek listelerin ayrı işlemler olarak hazırlanmış olduğunu göstermektedir. CB ve Bakanlar Kurulu imzalı KHK, muhtemelen ‘bürokratlar’ca hazırlanan ve Kararname’ye sonradan eklenen liste, hiçbir açıklama ve gerekçeyi içermemektedir.

    Olağanüstü yönetim de, bir hukuk rejimidir. 1982 Anayasası’nda ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde olduğu gibi Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere göre OHAL, ‘neden, yetki, yer, konu ve zaman’ bakımından sınırlı olup yargısal denetime tabidir. Nitekim bu hukuki çerçeve, Anayasa md.120 ve 121’in yanı sıra, madde 15’te açıkça belirlenmiştir.

    Anayasa ve uluslararası sözleşmeler, olağanüstü hale neden olan kişi ve gruplar için bile geçerli hakları güvencelerdir. Bunların başında, hak ve özgürlükleri sınırlama ölçütleri ve dokunulamayacak alanlar; adil yargılanma hakkı ve aşağılayıcı muamele yasağı gelmektedir.

    Gelin görün ki; OHAL kapsamında KHK doğrultusunda 4.287 akademisyen görevinden çıkarılmış olup, görevden çıkarılan kamu personeli sayısının yüz bine yaklaştığı anlaşılmaktadır. Acaba bunlardan ne kadarı darbe ile ilişkilidir?

    Yaptırımlar açısından bu bir ‘imha harekâtı’: Yok hükmündeki KHK, -sıraladığı yaptırımlar zinciri ile- listede adı bulunanları bütün haklarından yoksun kılmaktadır. Şu benzetme abartı olmaz: Kurşun sıkılarak –karanlıkta ve arkadan- öldürmek ve şarjörü üzerine boşalttıktan sonra da tekmeleyip, cesedini sürüklemek…

    Bu süreç darbecileri yargılamak mı muhalifleri susturmakla mı ilgilidir?

    KHK yoluyla tasfiye tarzı, -KHK’lerin Anayasa’ya aykırı ve hukuken yok olmasının ötesinde- yıllarca din özgürlüğünün kötüye kullanılmasına ve dinin siyasete alet edilmesine karşı mücadele edenlerin FETÖ’cüler ile “aynı torba”ya konulmuş olması nedeniyle, başlı başına aşağılayıcı ve kötü muameledir. Fakat, bu aynı zamanda, darbecilere uygulanacak yaptırımları sulandırmaktır. “Sulandırma iradesi”, ölüm cezasını geri getirme söylemi ile de teyit edilmektedir. Şöyle ki; FETÖ ve Adil Öksüz (yurt dışında ise) gibi baş aktörler gibi Yunanistan’a kaçan darbeci subaylar vb. de, Türkiye’de idam riski olduğu gerekçesiyle iade edilmeyeceklerdir.

    Darbe girişimi faillerini ciddi bir biçimde yargılayıp, yeni darbe olasılıklarını ortadan kaldırıcı bir hukuk düzeni oluşturmak yerine, hukuku ve insan haklarını savunanların, dahası hukukun kendisinin ve insan

    haklarının tasfiye edilmesi, birçok soru işaretini beraberinde getirmektedir.

    Unutmayalım: Türkiye’yi 15 Temmuz 2016’ya getiren zemin, Anayasa-hukuk ve liyakat yerine “din-mezhep- cemaat” ilişkilerini öne çıkaran Hükümet etme tarzı ile yaratılmıştır.

    15 Temmuz sonrası, hukuk ve liyakat yerine, yandaşlar ve muhalifler ayrımının sürdürülmesi, AK Parti ve cemaat biçimdeki oluşumların yeni ittifaklarına elverişli zeminler hazırlayabilir; bu durum, milliyetçi-ırkçı unsurların eklemlenmesiyle başlamıştır da.

    Üniversiteler (ve liselerden) özellikle Eğitim-Sen üyesi olanların tasfiyesinin, AKP-MHP ( İslam-Türk)ittifakının yeniden örüldüğü bir dönemde ivme kazanması, bir rastlantı olmasa gerek.

    Böyle bir eklemlenme, insan hakları ve evrensel değerleri değil, maneviyatçı-milliyetçi ve ırkçı yaklaşımları öne çıkartır. Barış dilini değil, savaş söylemini beraberinde getirmektedir.

    Anayasa yoluyla yapılmak istenen de bu olsa gerek: Kanlı darbe girişimi önlenmiş ama sonrasında, OHAL KHK’ler yoluyla “savaş hukuku” ile bile bağdaşmayan bir mekanizma işletilmeye başlanmıştır. Anayasa değişikliği, böyle bir ortamda kotarılmıştır; yine bir tür savaş yöntemi ile.

    Oysa anayasa, doğası gereği, bir ortak yaşam paktı ve toplumsal barış projesidir. Şu anda tanık olduğumuz ise, tam tersi. Bir tür savaş yöntemi ile adeta bir savaş anayasası hazırlanıyor, sadece iki hedef öne çıkarılarak: “istikrar ve güvenlik”.

    Öyle bir savaş yöntemi ki, “kazanılmış haklar” bile sıfırlanabiliyor. Bunda, hukuk-adalet-insan hakları-eşitlik ve haysiyet gibi kavram ve değerler değil, mezhepçi kin ve nefret söylemi öne çıkıyor.

    “Kazanılmış haklara saygı” ve insan haklarının sert çekirdeğini oluşturan ilkeleri ortadan kaldırma eşiğinde hak ve özgürlüklerin sıfırlandığı bir toplumun geleceğini, “istikrar ve güvenlik” kavramları ile açıklamaya çalışmak, muhatapları hayli saf sanmaktır. Kuşkusuz, zalimleri durdurmanın yolu, birikim ve kazanımları sahiplenerek, bilimsel düşünceyi her ne koşul ve ortamda olursa olsunsa vunanların sayısının çoğalması ve kararlılığından geçiyor.

  • Yeni Anayasada Önerilen Türk Tipi Başkanlık Sisteminin Karşılaştırmalı Bir Analizi

    Önceleri “Türk tipi” sonraları da “cumhurbaşkanlığı” sistemi olarak önerilen yeni hükümet sisteminin nasıl bir başkanlık sistemi modeli sunduğunu anlamak için hükümet sistemlerinin işleyişine etki eden temel dinamikleri bilmek ve bunları karşılaştırmalı veriler ışığında analiz etmek gereklidir.

    1787 tarihli ABD Anayasa’sı tarafından yaratılmış olan kimilerinin saf, kimilerinin gerçek başkanlık sistemi olarak nitelediği sistem bu türün ilk örneğidir. Bu ilk örnekten günümüze Latin Amerika, Afrika ve Asya’da kendisini başkanlık sistemi olarak niteleyen ve değişik dinamiklerin etkisi altında oldukça başkalaşmış hatta yozlaşmış örnekler ortaya çıkmıştır. Bu örnekler arasındaki farklılıkları yaratan temel husus nedir? Diğer bir deyişle sistemlerin işleyişini etkileyen dinamikler nelerdir?

    Ülkelerin anayasalarında yasama ve yürütmeye verilen yetkilerin derecesi önemlidir ama bundan da önemlisi siyasi iktidarı denetleyecek ve kontrol edecek kurumsal mekanizmaların gücüdür. Modern çoğulcu özgürlükçü demokrasileri diğer rejimlerden ayıran husus, anayasaların özgürlük odaklı biçimde, siyasi iktidarı sınırlamak ve denetleyerek hukuk içinde kalmalarını sağlamak üzere yazılmasıdır. Dolayısı ile bir hükümet sisteminin tercih edilmesi esnasında, bu sistemi tercih eden kurucu iradenin amacı, o rejimin de gidişatını şekillendirmektedir. Yaslandıkları ve iktidarlarını meşrulaştırmak üzere kullandıkları ideoloji de aynı şekilde işleyişten neler bekleyebileceğimizi bize göstermektedir.

    Bunların yanı sıra, çok partili seçimlerin var olduğu sistemlerde siyasi partiler ana aktörler olarak rejimi de şekillendirici etki yaratmaktadırlar. Partiler, birbirleri ile olan rekabet ilişkilerinin biçimini ifade eden bir sistem içinde işlev görürüler ve bu sistemler de rejimin işleyişini anayasaların yazılı normlarından bile fazla şekillendirme gücüne sahiptir. Örneğin, bazı ülkelerde iktidar iki büyük parti arasında gidip gelir ya da paylaşılır. Bunlar iki parti sistemleridir. İktidar eninde sonunda el değiştirdiğinden dengeli sistemlerdir. Kimi ülkede ise iktidara sahip ya da ortak olma şansına sahip parti sayısı üçten fazladır. Oyların bölünüşü hiçbir partiye yasama organında tek başına kara alma gücü vermez. Bu durumlarda o ülkedeki kutuplaşma seviyesi ve siyasi bölünmelerin ekseni iktidarın ve muhtemel koalisyonların ne şekilde işleyeceğini belirler. Örneğin yasama organında çok sayıda parti olduğunu, bunların ikiden fazla kutuplu olarak aralarında bölündüğünü varsayalım. O zaman aşırı çok partili bir yapıdan söz ederiz ve yönetilmesi zor bir ülke ile karşı karşıya kalırız. Birde iktidara hep aynı tek partinin kalıcı şekilde hâkim olduğu sistemler vardır ki iktidar el değiştiremediğinden bunlar demokrasi için aşırı çok parti sistemlerinden bile fazla tehlike teşkil etmektedirler. Yukarıda kabaca özetlenen temel dinamikler başkanlık sistemlerini de diğer hükümet sistemlerinde olduğu gibi kendi içinde değişikliğe uğratmaktadırlar.

    Peki, yukarıdaki dinamikler ışığında Türkiye için önerilen başkanlık nasıl bir model sunmaktadır? Öncelikle kuvvetler arasındaki anayasal güç paylaşımın ve hepsinden de önemlisi kontrol ve denge cihazlarının belirleniş biçimine bakılmalıdır.

    Yasama ve yürütmenin oluşum şekli, yetkileri ve karşılıklı konumlarına bakarak başlayabiliriz. Organların oluşum biçimi olarak aynı gün yapılan iki ayrı seçim (yasama/meclis ve yürütme yani başkanlık seçimlerinin ilk turu) öngörülmektedir. Başkanlık seçimlerindeki adayların siyasi parti genel başkanı olmalarının önü açılmakta, parti disiplini yani meclisteki partilerin milletvekillerinin bir grup olarak birlikte hareket etme zorunluluğu devam ettirilmektedir. Böylece parti genel başkanı olarak meclis grubunu kontrol eden başkanlar yaratılması amaçlanmaktadır. Eğer meclis grubu çoğunluk ise parti grubu aracılığı ile meclisi de kontrol edebilen bir başkan yaratılması hedeflenmektedir. Seçimlerin aynı gün yapılmasının da söz konusu çoğunluğu yaratacağı varsayılmaktadır.

    Parlamenter sistemlerin tekil demokratik meşruluk mantığı, yani seçmenin meclisi seçmesi hükümetin meclis içinden çıkması olgusu hükümet edebilmek için parti disiplinini gerekli kılmaktadır. Zira hükümetin oluşması ve görevde kalması meclis çoğunluğunun iradesine (güvenoyu/gensoru aracılığıyla) bağlıdır. Seçilmiş meclis çoğunluğu kendi içinden siyasi iktidarı çıkartmaktadır.

    Böyle bir zorunluluk bulunmayan çifte demokratik meşruluğa sahip başkanlık sistemlerinin mantığı ise başkanların parti genel başkanı olmaması, yasamanın iradesinin yürütmeden ayrı oluşmasını gerekli kılmaktadır. Zira seçilmiş meclis çoğunluğundan başka bir yürütme oluşturulmaktadır. Bu takdirde seçilmiş meclis çoğunluğunun işlevi kendisi dışında oluşan yürütmeyi dengelemek, sınırlamak ve denetlemektir. Nitekim ABD dâhil demokratik örneklerde durum bu şekildedir. Yeni anayasada ise başkanlık sisteminin organları oluşturma biçimi, parlamenter sistemin hükümeti devam ettirme mantığına monte edilmektedir. Böylelikle yasama organının hem hükümeti oluşturma iradesi hem de onu denetleme olasılığı ortadan kaldırılmaktadır.

    Ancak söz konusu melezleme başkanlık sisteminde mevcut en önemli demokratik kontrol denge cihazını etkisizleştirirken, parlamenter sistemin meclis çoğunluğunun iradesine bağlı hükümet modelini de ortadan kaldırmaktadır.

    Organların yetkilerine bakıldığında da öneride yasamaya ait önemli yetkilerin bir kısmının yürütmeye devredildiği görülmektedir. Yasamadan yürütmeye yetki aktarımı beraberinde güçlenen bir başkan ve zayıflayan bir meclis sonucunu da getirmektedir. Yasamaya ait yetkilerin en önemlisi hiç şüphesiz kanun yapmaktır. Modern demokrasinin doğuşu ile birlikte genel oyla seçilen meclislerin soyut, genel, gayri-şahsi kurallar koyması yani kanun yapması kaidesi de ortaya çıkmıştır. Toplumun geneline uygulanan, bir kişi için değil, kişilerden bağımsız soyut olarak tarif edilen durumlar için ileriye dönük olarak genel kurallar konulması aynı zamanda bireylere hukuk güvenliği de sağlayan bir kazanım olarak belirmiştir.

    Değişiklikle birlikte iki ayrı durumda başkanlara yasa gücünde işlem yapma yetkisi devredilmektedir. Birinci halde herhangi bir olağanüstü hal, kriz ya da gereklilik olmaksızın başkanlara kişi hakları ve siyasal haklar dışındaki, meclisin açıkça düzenlemediği konularda ki bunlara sosyal-ekonomik haklar da dâhil sonradan bir meclis denetimi öngörülmeksizin yasa gücünde işlem yapma yetkisi verilmektedir. Bu demektir ki, başkan belirleyeceği siyasi programı hayata geçirebilmek için demokratik olarak seçilmiş yasamanın rızasına ihtiyaç duymamaktadır. Yasamanın en önemli varlık sebebi olan yasa yapma yetkisi önemli ölçüde tahrip olmakta, herhangi bir zaman ya da kriz hali, aciliyet gibi bir gereklilik ölçütü aranmaksızın yasama yetkisi yürütmeye verilmektedir. Bu noktada unutulmaması gereken bir husus da başkanların veto yetkisidir. Meclis çoğunluğunun bir konuyu açıkça düzenlememesi şartına bağlı olan bu yetkiyi kullanabilmek için başkanlar veto yetkisini devreye sokarak yasa çıkışını engelleyebilir ardından da kendi istediği düzenlemeyi getirebilirler. Yasa çıkarmak için üye tam sayısının dörtte birinin bir fazlasından az olmamak koşulu (152 ve üzeri oy) ile toplantıya katılanların salt çoğunluğu yeterli iken veto yetkisinin aşılması üye tam sayısının salt çoğunluğunun (301 oy) bunu aşma iradesine bağlıdır. Bırakılan her boşluk cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile dolabilecektir. Ayrıca cumhurbaşkanlarının yasaların yeterince net olmadıklarını ileri sürerek, farklı amaçlara hizmet eden düzenlemeler yapmaları, hukuk sistemi içinde keşmekeş yaratmaları da olasıdır.

    Yasa gücünde işlem yapılabilecek ikinci husus da olağanüstü dönemlerdedir. Başkanlar olağanüstü hali önce tek başına ilan edip, ardından da hiçbir konu sınırlaması olmaksızın tüm hak ve özgürlükleri askıya alabilecek şekilde yine tek başlarına KHK (kanun hükmünde kararname) yapabilirler. Bunlar meclisin denetimine tabi olup üç ay içinde görüşülmeleri zorunludur. Aksi halde kendiliklerinden kalkarlar. Getirilen süre sınırı olumlu olmakla birlikte unutulmamalıdır ki aslında sadece geçici düzenleme yapılabilecek olan bu KHK’lerle şu an Türkiye’de pek çok olağan dönem yasası değiştirilmiş ve kalıcı düzenlemeler yapılmıştır. Burada meclisin denetim yetkisini etkili şekilde kullanması, içindeki partizan çoğunluğun cumhurbaşkanının kontrolünde olmamasına bağlıdır. Aynı husus Anayasa Mahkemesi denetimi için de geçerlidir.

    Verilen yasa gücünde işlem yapma yetkisi, meclis karşısında cumhurbaşkanını fevkalade güçlendiren bir yetki olup, ABD tipi saf başkanlık ile özellikle Latin Amerika’daki bozulmuş örnekler arasındaki temel farkı oluşturan yetkidir.[foot]J. A. Cheibub,– Z.Elkins, – T.Ginsburg, , “Latin Amerikan Presi- dentialism in Comparative and Historical Perspective”, Texas Law Review, Cilt 89, Sayı 7, 2011, sy. 1720, 1725.[/foot]

    ABD’de başkanların yasa gücünde kararname yapma yetkisi bulunmamaktadır. Başkanlar yasamanın belirlediği ve çerçevesini çizdiği temel politika dâhilinde hareket etmek zorundadırlar. ABD Yüksek Mahkemesi’nin konuya ilişkin yerleşik içtihadı “Non- delegation Doctrine / Devredilemezlik Doktrini” olarak isimlendirilmektedir. Yasama yetkisinin devredilmezliğine ilişkin standartları belirleyici kabul edilen davalardan Yakus vs. United States (1944) davasında Yüksek Mahkeme, Kongre’nin anayasal manada yasama yetkisini kullanmış sayılabilmesi için yasanın o alandaki temel politikayı belirlemiş, çerçeveyi çizmiş olması gerektiğini belirtmiştir.[foot]R.H.Fallon Jr., The Dynamic Constitution An Introduction to Ameri- can Constitution, Cambridge Uni. Press, New York, 2004,sy.179.[/foot] Bundan sonraki aşamada idari organlara düşen bu politikayı somutlaştırarak uygulamaktır. Yasama yetkisinin özü devredilemezdir, ancak idari/ teknik uzmanlık gerektiren ve Kongre tarafından detaylandırılıp, somutlaştırılması mümkün olmayan alanlarda, mevcut yasaya bağlı ikinci derecede (yasa altı) kurallar idare tarafında konulabilecektir.[foot]Ibid.[/foot]

    Yasa gücünde kararname yetkisine rastladığımız Latin Amerika’da ise iki tip kararname ile karşılaşılmaktadır. Birinci grupta yer alan kararnameler, yasama organının bir yasa ile düzenleme yapma yetkisini ermesi ile yapılabilmektedirler. Bu kapsama giren kararnamelerin birçoğu aslında idari düzenleyici işlem kategorisinde yer almaktadırlar.[foot]M. Shugart- J. Carey, “Calling Out the Tanks or Filling Out the Forms?”, J. M. Carey- M. SY. Shugart (eds.), Executive Decree Authority, Cambridge University Press, New York, 1998, sy. 12.[/foot] Çok az bir kısım ülkede bu tip yetki yasaları ile yasaları değiştirme, yasa gücünde işlem yapma yetkisi yürütmeye bırakılmaktadır.[foot]Ibid.,sy.12-13.[/foot] İkinci grupta yer alanlar ise kriz ve gereklilik kararnameleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Parlamenter ve yarı-başkanlık sistemlerinde de görülen yasa gücünde kararname yapma yetkisi, bu sistemlerde yasama organının onayına sunulmadan nadiren geçerlilik kazanırken, başkanlık sistemlerinde yasama organını onay makamı olarak düzenleyen anayasa oranı yalnızca yüzde yirmi yedidir.[foot]Cheibub, Elkins, Ginsburg, “Latin Amerikan Presidentialism in Comparative and Historical Perspective”, sy.1724.[/foot] Kararname yetkisi veren sistemlerde genellikle başkanlar, bakanların ortak imzası ile etkili olacak şekilde düzenleme yapmaktadırlar. Kriz ve gereklilik kararnameleri ise konu, süre ve çıkış koşulları bakımından anayasal şartlara bağlanarak yapılmaktadır. Örneğin, Arjantin’de söz konusu kararnameler yalnızca istisnai hallerde, yasa yapmak imkansızlaştığında konu sınırlaması dahilinde bakanların da ortak imzasıyla birlikte çıkarılabilir ve süre sınırı dahilinde derhal meclis denetimine sunulurlar (AY. 99.md). Benzer şekilde Brezilya’da da önemli durumlarda, yasa yapılamıyorsa, geçici tedbir olarak, süre sınırı dâhilinde yapılabilirler ve derhal meclis denetimine sunulurlar (AY. Md. 62). Şili’de ise başkanların kanun gücünde işlem yapabilmesi, meclisin buna bir yetki yasası ile izin vermesine ve çerçeveyi çizmesine bağlıdır (AY. 32/3.md). Buna rağmen yasa gücünde kararname yetkisi Latin Amerika’da da çok istismar edilen, anayasal kargaşa ve aşırı güçlenmiş başkanlar yaratmaya yarayan bir yetki olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Türkiye’deki düzenlemede ise olağan koşullarda, yasamanın çalışmasını engelleyen hiçbir husus bulunmamasına rağmen yasama çoğunluğunun iradesini geçersiz kılmaya yönelik olarak, yetki yasası ya da sonradan bir meclis denetimi aranmaksızın, süre koşulu da bulunmadan başkanlara çok geniş bir yetki alanı bırakılmaktadır. Olağanüstü KHK’ler bu bakımdan tüm anayasal hakları askıya alabilmesi ve yargı denetimi dışında tutulmaları sebebiyle, tek kişinin elinde keyfiliğe kapı açarak son derece vahim sonuçlar doğurabilecek bir yetki olarak göze çarpmaktadır. Bunu test etmek için Türkiye’nin şimdiki haline bakıp bunu ikiyle üçle çarpmak yeterlidir. Sonuç olarak meclis içindeki milli iradenin yasa yapma gücü tek kişiye aktarılmaktadır.

    Bu noktada meclise ait yetkilerin yürütmeye devredildiği, hukuk devleti açısından çok yıkıcı sonuçlar doğuracak bir başka husus da idarenin kanuniliği ilkesinin kaldırılmasına ilişkindir. Başkan tüm üst kademe yöneticilerini atama, görevlerine son verme ve bunlara ilişkin usul ve esasları düzenleme yetkisine sahip kılınmıştır. Ayrıca bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatı kurulması kararnameyle düzenlenecektir. Ayrıca kamu tüzel kişiliği de cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulabilecektir.

    Mevcut sistemde tüm bunlar kanunla yapılmaktadır. Hükümet meclisin yaptığı kanuna göre kamu yöneticilerini atayabilmekte ve bu kişilerin kamudaki görevlerine son verilmesi de ancak kanunda belirtilen koşullarda olabilmektedir. Yeni anayasaya göre her gelen başkan canının istediği gibi kurumları kapatıp, açabilecek, devlet örgütlenmesini değiştirebilecek, yeni kamu tüzel kişileri oluşturabilecek, bunların yetki ve görev alanlarını tayin edebilecektir. Dilerse özerk yönetimler kurup, devletin merkez teşkilatını bütünüyle farklı oluşturabilecektir. Kamu kurumlarının kurumsallaşması oldukça güçleşecek, kurumsallaşma oranı zayıfladıkça devlet yönetimi zaafa uğrayacaktır. Her başkan istediği gibi kamu yöneticilerini atıp, yerine yenilerini alabilecektir. Bu da alanında uzman profesyonellerin yetişmesini engelleyecek, kamu yönetiminde liyakatin yerini siyasi sadakatin almasına neden olacaktır. Kamu yönetimini bütünüyle zaafa uğratacaktır.

    Ayrıca kanunla düzenleme yerine idarenin yönetimine ilişkin usul ve esasların başkanlık kararnamesiyle düzenlenmesi başkanları sınırlayan hiçbir kural olmamasına neden olacaktır. Kuralı koyan ve uygulayanın aynı kişi olması pratikte hiçbir kuralla bağlı olamama sonucunu ve bununla gelen keyfiliği kamu yönetimine hâkim kılacaktır. Bunun bir sonucu olarak da idari yargılamanın bir etkinliği kalmayacaktır.

    Meclisin kaybettiği yetkiler bundan ibaret değildir. Meclis’in gensoru, güvenoyu/güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürme yetkisi kaldırılmıştır. Meclis bundan böyle görevi kötüye kullanan, halk desteğini kaybeden, siyasi başarısızlığa uğramış bakan ya da başkanları görevden alamayacaktır. Başkana meclis üyeleri tarafından soru sorulması mümkün değildir.

    Görevlerine ilişkin suç işlediklerinden şüphe edilen bakanları 55 MV talebi 275 milletvekilinin kararı ile Yüce Divana yollama yetkisi kaldırılmıştır. Bunun yerine 275 MV talebi, 360 MV kararı ile başkan yardımcıları ve bakanların Yüce Divana sevki düzenlenmiştir. Burada seçilmeye engel bir suçtan mahkûm olana kadar görevlerini devam ettirmeleri kabul edilmiştir.

    Aynı anda milletvekili olamayacakları halde başkan yardımcıları ve bakanların görevleri ile ilgili olamayan suçlardan dokunulmazlıkları kabul edilmiştir. Böylece suç işleseler bile yargılanmaları mümkün olmayacaktır.

    Başkanların ise görevleriyle ilgili olsun veya olmasın bir suç işlediği iddiası 301 MV vereceği önerge ile ileri sürülebilmekte ancak 400 MV kabul oyuyla Yüce Divana sevk edilebilmektedirler. Bu işletilmesi oldukça zor bir mekanizmadır. Demokratik bir örnek olarak ABD’ye bakarsak başkanların soruşturulmasına ilişkin önergenin Temsilciler Meclisi’nde bir üye tarafından dahi verilebileceğini ve suçlandırılmasına ilişkin kararın da basit çoğunlukla kabul edilebileceğini görüyoruz. Bu karar üzerine başkanlar yargılanmak üzere Senato’ya sevk edilirler ve Senato’da mahkûmiyet kararı alınabilmesi de üçte iki çoğunlukla olmaktadır. Bizde ise yargılamanın yapılabilmesi üye tam sayının üçte ikisinin oyu alınarak mümkün olmaktadır. Mahkûmiyet kararını verecek olan ise üyeleri başkan tarafından atanan Anayasa Mahkemesi’dir.

    Meclisi, yürütme karşısında oldukça zayıflatan ve başkanlık sistemlerinde çok nadiren görülen, genellikle yarışmacı otoriter rejim sergileyen ülkelerde karşılaştığımız bir diğer yetki de başkanların meclisi fesih yetkisidir. Fesih mekanizması başkanı aşırı derecede güçlendiren bir kurum olarak Şili’nin General Pinochet dönemi 1980 yılında yapılan Anayasası’nın orijinal metninde karşımıza çıkıyordu (eski md 32/5), ancak demokrasiye geçişle birlikte 1989’da bu yetki kaldırılmıştır. Bugün Latin Amerika’da başkanlara verilmiş fesih yetkisini oldukça zor koşullara bağlı olarak Uruguay’ın 1966 tarihli Anayasasında bakanlara verilen güvensizlik oyunun[foot]Bakanlar kurulu, bir grup bakan ya da bir bakan için üye tamsayısının üçte ikisinden az bir oyla verilen güvensizlik oyunu başkan veto ettiğinde, yapılan ikinci oylamanın da üye tam sayısının beşte üçünden az bir oranla alınması durumunda, başkan güvensizlik oyu verilen bakan ya da bakanlar kurulunu tutup buna karşılık olarak meclisi fesih kararı alabilecektir. Bu yetki seçimlere bir yıl kala kullanılamayacağı gibi bakanlar kurulu dışındakilere verilen güvensizlik oyları için bir başkanlık döneminde yalnızca bir defa kullanılabilir.[/foot] ve 1999 Venezüella Anayasasında bir başkanlık döneminde başkan yardımcısı için güvensizlik oyuna üçüncü defa başvurulmasının karşılığı olarak görüyoruz. Her iki ülkede de fesih kurumu hiç işletilememiştir.

    Fesih kurumunu düzenleyen Afrika başkanlık anayasalarının üçü aynı zamanda güvensizlik oyu düzenlemesine sahip olan ülkelerdir: Zambiya, Zimbabve ve Seyşeller. Yukarıda ifade edildiği gibi Zimbabve’de bu yetki bakanlar kurulunun bütünüyle düşürülmesine karşı başkan tarafından kullanılabilirken; Zambiya’da yürütme organı, Milli Meclis’in objektif ve etkili şekilde yasama görevini yapmaması sebebiyle etkili bir yönetim oluşturamadığında başkan fesih kararı alabilir. Ancak bunu yapmak istediğini açıkladığında (AY. 81.md/4- 5-6-7) Anayasa Mahkemesine başvurarak böyle bir durumun gerçekten var olduğunu tespit ettirmesi gerekmektedir. Seyşeller’de ise (1993 AY. 110.md) başkanlara çok geniş bir fesih yetkisi tanınmaktadır. Ulusal çıkarlar gerektirdiğinde başkan yasamayı feshedebilecektir.

    Yukarıdaki örneklerden yalnızca Uruguay bugün demokratik bir başkanlık modeli sunmaktaysa da 1966 Anayasasının kabulünü takip eden yıllarda uzun olağanüstü hallerle gelen otoriter bir rejimden geçtiğini de hatırlamakta fayda vardır.

    Bizde ise yeni Anayasa başkana herhangi bir süre ya da koşul olmaksızın istediği şekilde Meclisi feshedebilme yetkisini vermektedir. Bunun karşılığında kendi seçimleri de Meclis’inki ile birlikte yenilenmektedir. Meclis’in kendi seçimlerini yenilemesi ise ancak üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu ile olabilmektedir. Hiç şüphesiz tek kişinin dilediği zamanda bu kararı alabilmesi bir meclisin nitelikli çoğunluğundan çok daha kolaydır. Yani gerçekte bu yetki başkana erken seçime gitmek istediğinde gidebilmesi, kendisini denetlemek üzere harekete geçen meclis bu kararı almadan meclisi feshedebilmesi, meclis ile yaşanacak uyuşmazlıklarda toplumun tamamını temsil eden iradeyi tek taraflı olarak ortadan kaldırabilmesi için tanınmıştır. Yeni seçimden çıkmış bir meclis için fesih tehdidi bile durdurucu olabilecekken, fesih yetkisinin kullanımının herhangi bir koşula bağlanmaması muhaliflerin ağırlıkta olduğu meclislerin sürekli fesih tehdidi ile çalışmasına neden olacaktır. 7 Haziran sonrası süreç hatırlanırsa bu yetkinin seçimleri ve sonrasını Genel anlamda kutuplaşmayı, sokak hareketlerini besleyici bir etki yaratacağından da bahsetmek mümkündür.

    Başkanlara ayrıca tek başına milli güvenlik politikalarını belirleme ve gerekli tedbirleri alma yetkisi de verilmektedir. Mevcut Anayasamızda bu yetki yoktur. Bakanlar kurulu, cumhurbaşkanı ve ordu komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Kurulunda bu politikalar tartışılmakta, hükümet istişare ederek belirlediği hususları meclise getirerek gerekli düzenlemeleri buradan çıkartmaktadır. Yeni anayasada başkan Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına da tek başına karar verebilmektedir.

    Bu tabloda meclisin başkan karşısında gerilediği, birçok yetkisinin elinden gittiği ortadayken, başkanlık sistemlerinde aslında gerekli olmadığı halde Milletvekili Seçim Kanununda yüzde on barajı devam ettirilmektedir. Başkanlık sisteminde hükümetin oluşumu mecliste güvenoyu verecek bir çoğunluğa bağlı olmadığından, en çok oy alan parti lehine artık temsil yaratarak temsil adaletini de ortadan kaldırmayı gerektirecek bir husus oluşmadığı halde temsil adaletini oldukça yaralayan bu barajın neden devamına gerek duyulduğu ise yanıtsız bir soru olarak kalmaktadır.

    Yürütmenin yapısına baktığımızda da başkanın tekil iradesini görmekteyiz. Örneğin; başkan istediği sayıda başkan yardımcısı atayıp, işlerine son verebilmektedir. Gerektiğinde başkanlara vekâlet eden başkan yardımcıları demokratik başkanlık sistemlerinde başkanların adaylık süreçlerinde belirlenmekte ve başkanlarla birlikte seçilmektedirler. Başkanlara vekâlet etme yetkisi verilen bu kişilerin de demokratik meşruluğu bulunmaktadır. Bizdeki sistemde ise demokratik meşruluğu olmayan, sonradan başkan tarafından atanan başkan yardımcıları bulunmaktadır. Bunların sayısı ve hangisinin ölümü halinde başkanın yerine geçeceği de belirsizdir.

    Yeni anayasada bakanlar da başkan tarafından serbestçe atanıp görevden alınabilmektedir. Bakan atamaları demokratik modellerdeki gibi meclisin onayına tabi değildir. Meclisin bakanlara güvensizlik oyu vererek düşürme yetkisi de kaldırılmıştır.

    Kontrol ve denge bakımından yeni anayasaya baktığımızda nasıl bir tablo karşılıyor bizi? Öncelikle anayasal sistemlerde kontrol denge kurumları ne şekilde yer alır çok kısa bunu hatırlamakta yarar vardır. Siyasi ve hukuki değişik mekanizmalar halinde görebiliriz: koalisyonların varlığı halinde ortakların birbirini dengeleyen ve denetleyen pozisyonu olarak, iktidarın düzenli el değiştirdiği (genellikle iki parti arasında) sistemlerde bu sayede, özerk kurumların ve yargının hukukilik denetimi şeklinde, siyasi partilerin parti içi demokratik işleyişinin sağlanması halinde parti içinde denetim şeklinde ve elbette özgür basın ve sivil toplum örgütlerinin kamuoyu denetimi şeklinde görülebilir.

    Yukarıda bahsedilen ilk iki kontrol-denge aracı parti sistemine bağlı olarak ortaya çıkarlar. Birincisi kutuplaşmamış çok parti sistemlerinde, diğeri iki ise iki parti sisteminde göze çarpar. Her iki yapı da Türkiye’de yoktur. Parti içi demokrasi de Türkiye’de ne yazık ki güvence altına alınmamış, uygulaması olmayan ya da çok zayıf olan bir durumdur. Bu halin en somut örneğin ülkemizde partilerin adaylarının çoğunlukla ön seçimle değil, liderler tarafından belirlenmesi ve beğenilmeyen/başarısız liderlerin parti mekanizmalarınca görevden alınmasının örneğinin bulunmaması olgularında gözleyebiliriz.

    Özerk kurumlar ile tarafsız-bağımsız yargı meselesine gelince, yeni anayasada bir siyasi partinin genel başkanı olmasına izin verilen cumhurbaşkanının, kendisini ve yaptığı işlemleri denetlemesi beklenen Anayasa Mahkemesinin üyelerinin çoğunluğunu (15 üyeden 12’si) doğrudan veya dolaylı olarak atadığını görmekteyiz. Yeni düzenlemeyle ayrıca hâkimlerin atama, disiplin ve özlük işlerinden sorumlu olan “Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunu” (HSYK) da yeniden düzenlemektedir. Adı, yapısı ve üye sayısı değiştirilmektedir. HSYK, HSK olmaktadır. Üye sayısı 13’e indirilmektedir. Adalet bakanı başkanı, müsteşarı da doğal üyesidir. 7 üye TBMM tarafından (ilk oylamada üçte iki, ikinci oylamada beşte üç, bulunmadığı takdirde en çok oyu alanlar arasında ad çekme usulü ile) kalanlar cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır.

    Meclis tarafından belirlenen adayların adaylıkları da aynı usulle belirlenmektedir. Her bir pozisyon için belirlenecek üç aday da ayrı ayrı üçte iki, beşte üç, en çok oyu olan iki aday arasından ad çekme usulü ile karma komisyonda (Anayasa ve adalet komisyonu) seçilmektedir. Bu demektir ki adayları da mecliste çoğunluğu bulunan parti tespit etmektedir.

    Cumhurbaşkanının genel başkanı olduğu siyasi partinin meclis çoğunluğuna sahip olması halinde ki seçimlerin aynı gün yapılması bunu amaçlamaktadır, cumhurbaşkanının doğrudan ve dolaylı olarak kurulun tüm üyeleri üzerinde belirleyici bir gücü olacağını düşünmek yanlış olmayacaktır.

    Üyeler dört yıl için seçilmektedir. Süresi biten bir kez daha seçilebilmektedir. Bir cumhurbaşkanı görev süresi içinde uygun bulmadığı atamaları yapan üyeleri değiştirme şansı yakaladığı gibi bir daha seçilmek arzusunda olan üyeler de buna uygun bir çizgide ilerlemeyi seçebilirler.

    Yargıtay üyeleri ile Danıştay’ın dörtte üçü HSK tarafından belirlenmektedir. Danıştay’ın kalan üyelerini ise cumhurbaşkanı belirlemektedir. Görüldüğü gibi tüm yüksek yargıyı ve alt mahkemelere atama yapan, disiplin ve özlük işlerinden sorumlu olan kurulu doğrudan ve dolaylı olarak belirleyen cumhurbaşkanı olmaktadır.

    Görev süreleri bakımından HSYK’nın (4 yıl) tamamen, Anayasa Mahkemesinin de kısmen (12 yıl) Cumhurbaşkanının görev süresine (5+5) senkronize olduğu anlaşılmaktadır. Şu anki tabloda Anayasa Mahkemesinin iki üyesinin 1 yıl, bir üyesinin 2 yıl, iki üyesinin 3 yıl, iki üyesinin 5 yıl, bir üyesinin 7 yıl içinde üyelikleri sonlanıyor. Bunlardan iki askeri yargı üyesinin yerine yenisi seçilmeyecek. İki üye TBMM çoğunluğu tarafından seçilecek. Yani mevcut Cumhurbaşkanının 2019’da tekrar seçilmesi halinde ve yeni anayasa kabul edildiği takdirde 4 üyeyi atayabilecek. 2014’den bu yana dört üyeyi de hali hazırda atamış bulunuyor. Bir dönem daha seçilirse o takdirde bunların yerine de yenilerini atayabilecek. Yani mevcut cumhurbaşkanı 2019’da seçildiği takdirde TBMM tarafından seçilen üç üye ile önceki cumhurbaşkanınca 2013’de atanan 1 üye yani dört üye dışında, 8 üyesini kendi atadığı bir mahkeme ile çalışacak. TBMM’den gelen üç üyenin de o tarihte muhtemelen genel başkanı olacağı AKP çoğunluğu tarafından seçildiği hatırlanırsa Anayasa Mahkemesinin mevcut cumhurbaşkanı tarafından bütünüyle düzenlenmiş olacağını söyleyebiliriz.

    Yukarıda özetlenen durum bize iki dönem seçilen bir cumhurbaşkanının çok rahat biçimde anayasa mahkemesinin nitelikli çoğunluğunu atayabilecek durumda olduğunu da rakamlarla ispatlamaktadır. Sonuç olarak bu tabloda yargının, cumhurbaşkanından bağımsız kalabilmesinin ne denli güç olduğu da açıktır. Kendisi tarafından seçilip atanan yargıçların cumhurbaşkanının yaptığı eylem ve işlemleri denetlemesini beklemek gerçekçi olmadığı gibi, oluşan yapı «hiç kimse kendi yargıcını seçemez» evrensel hukuk ilkesine de aykırıdır.

    Bağımsız ve tarafsız yargı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. maddesi ve bizim anayasamızın 38. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının temel bir unsurudur. Yargı bağımsızlığını tayin ederken kullanılan üç ölçüt, yargıçların atanma, görev süresi ve dış baskılara direnme güvenceleridir. Hâlihazırda bu üç ölçü bakımından Türkiye’de yargıçların yürütme karşısında yeterli güvenceye sahip olduğunu söylemek güçtür. Yeni düzenleme bunu daha da vahim bir noktaya taşımaktadır.

    Son kontrol-denge cihazı olan basın özgürlüğü ve sivil toplumla gerçekleşen kamuoyu denetimi bakımından yalnızca şunu hatırlatacağım: son üç yıldır Türkiye’de basın Freedom House verilerine göre özgür değildir ve diğer temel hakların kullanımında da ciddi bir gerileme yaşanmaktadır.[foot]https://freedomhouse.org/country/turkey. (Şubat, 2017).[/foot]

    Genel olarak tabloyu değerlendirdiğimizde kontrol- denge mekanizmaları bulunmayan, çok güçlü bir başkanlık modeli ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Türkiye’de başkanlık sistemi savunusukuvvetlerin yürütmede yani başkanda birleşmesi ana amacıyla yapılmaktadır. Tüm parlamenter sistem eleştirileri siyasi iktidarı sınırlayan ve denetleyen mekanizmalara yönelik olarak ortaya atılmaktadır. Siyasi sistemin ana ekseninin meclisten alınıp, başkana verilmesinin Türkiye’nin tüm sorunlarını çözeceği, siyasi iktidarı denetleyen, bağımsız yargı dahil, tüm kurumların engelleyici işlev gördüğü ileri sürülmektedir. Dolayısı ile gelecek olan sistem de “başkancı” bir sistem olacaktır.Kuruluş amacı tüm devlet yetkilerinin bir başkana havale edilmesidir.

    Kurucu ideoloji olarak yeni Osmanlıcı/ anti cumhuriyetçi ve siyasal İslamcı bir söylem benimsenmiş gözükmektedir. Özünde çoğulcu özgürlükçü demokrasiden ziyade otoriter bir anlayışa yakın duran bu söylemlerin uzun ya da kısa vadede demokrasiyi beslemesi ya da geliştirmesi beklenemez.

    Dahası demokrasi belli kurumların bir ülkede var olması durumunda ortaya çıkan bir rejim türüdür. Bu kurumlar, serbest, özgür ve adil seçimler, örgütlenme ve ifade özgürlüğü, özellikle seçme-seçilme hakkı, basın özgürlüğü, farklı kaynaklardan bilgi edinme özgürlüğüdür[foot]R. Dahl, On Democracy, Yale Uni. Press, New Haven-London, 2000, sy. 92.[/foot] ancak bunlar yeterli değildir. Kişilerin özel hayatları ve mülkiyet haklarına ilişkin güvenceler de siyaset yapabilmek için düşünce özgürlüğü kadar önemlidir. Ayrıca bağımsız-tarafsız yargı, adil yargılanma hakkı gibi hukuk devletinin temel kurumları da mevcut özgürlüklerin güvencesidir. Hukuk, eşit, öngörülebilir, belirli ve erişilebilir olmalıdır. Keyfi olmamalıdır. Kısaca toplumdaki farklı siyasi talepler özgürce örgütlenip, özgürce ve adil biçimde seçmene ulaşabilmeli, seçmen de tüm siyasal seçeneklerini bilerek özgürce siyasal iradeyi oluşturabilmelidir. Bu kurumların bulunmadığı ya da çok zayıf olduğu ülkelerde anayasanız ya da hükümet sisteminiz ne olursa olsun demokrasi menüde yoktur.

    Siyasi parti yapısına gelince, Türkiye’de tek partinin hâkimiyetindeki bir siyasal sistem mevcuttur. Bu sistemlerde yapıya hâkim parti, üst üste en az üç seçimde, yasama organında sandalyelerin yarıdan fazlasını elde etmekte, başkanlık seçimlerini kazanmakta veya azınlık hükümeti olarak tek başına yönetimde kalabilmektedir. Seçmen tercihleri ve parti kurumsallaşma düzeyleri söz konusu durumu sabitlemiş gözükmektedir. Teorik olarak, seçmen istediği takdirde iktidarın el değiştirmesi mümkünse de bu pratikte kolay kolay gerçekleşmez. Tam demokratik örneklerine nadir olarak rastlanılan (Japonya gibi) bu tip tek parti sistemlerinin daha çok yarım ya da tam otoriter örnekleri mevcuttur. O zaman hâkim parti hegemonyacı partiye dönüşmektedir. Türkiye’deki durumda tam olarak budur.

    Sağ oylar, kutuplaşma, kimlik siyaseti ve seçim sisteminin de yardımıyla tek bir siyasi partide birleştiğinde (Demokrat Parti, kısa bir süre Adalet Partisi ya da AKP hükümetleri) hakim / hegemonyacı siyasi parti sistemi oluşmaktadır. Bu yapı ülkemizdeki yanaşmacı / neo – patrimonyal özelliklerle de birleşerek otoriter eğilimler sergileyen bir hal almaktadır. Mevcut parti sistemi içinde başkanlık sistemi tercihi, patronlu bir hiper başkanlık rejimi şeklinde işleyecektir.

    Patronlu başkanlık rejimlerine hâkim olan parti, iktidarın el değiştirmesini çeşitli yöntemlerle engellemektedir. Bu yöntemlerin başında yanaşmacılık gelmektedir. Parti hâkim olduğu devlet kaynaklarını (himmet, yardım, torpil, iş ve hatta kamı hizmeti götürme) oy karşılığında dağıtmaktadır. Söz konusu patronaj ilişkileri ve yanaşmacı yapı hâkim partiler çerçevesinde aşırı derecede güçlenmiş, kişiselleşmiş iktidar kullanan başkanları ortaya çıkarıp beslemektedir.

    Bu rejimlerde hegemonyacı partiler, faydacı özellikleri ve patronaj ilişkilerinin yanı sıra seçim bölgelerini kendi seçmeninin yoğunluğuna göre ayarlama ve/ veya seçmen kaydı sahtekârlıkları, muhalefeti taciz gibi demokrasi dışı yöntemlerin de yardımıyla hâkim pozisyonlarını pekiştirmektedirler. Serbest, özgür ve adil olamayan seçimler sonucu iktidarın elde edildiği, basın özgürlüğü bulunmayan bu rejimlerin birçoğu Freedom House ölçümlemelerinde özgür olmayan ya da yarı-özgür ülkeler olarak kabul edilmektedirler. Söz konu rejimleri nitelemek içinse “yarışmacı-otoriter”[foot]S. Levitsky- L.A. Way, Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes After the Cold War, Cambridge Uni. Press, New York, 2010, sy. 5-6.[/foot] tabiri kullanılmaktadır.

    Hâkim/hegemonyacı partili sistemler, yöneten partinin hep aynı olmasından dolayı bir siyasal değişmezlik yaşamakla birlikte, ya düşük kaliteli bir demokrasiyle ya da otoriter yönü çok daha ağır basan şekilde siyasi hayata devem etmektedirler.

    Bu tip başkanlık sistemlerinin en önemli özelliği kâğıt üzerindeki kuvvetler ayrılığının yerini, kuvvetlerin yürütmede birleştiği bir rejimin almış olmasıdır. Bu durumun doğal bir yansıması olarak da yasama organı çok zayıflamıştır. Parti çoğunluğu gönüllü olarak birçok yasama yetkisini başkana teslim etmiştir.

    Hakim / hegemonyacı parti yapısının etkisi altındaki sistemler, anayasanın lafzı başkanı aşırı yetkilendirmese bile parti aracılığı ile (Meksika’da, bugün Türkiye’de olduğu gibi) fiilen başkanı aşırı güçlendirecektir. Kontrol ve denge araçlarından yoksunluk, demokrasiyi yok edecek, yüksek kutuplaşma düzeyi ile uzun vadede yönetilemeyecek, iç ve dış kırılmalara açık, yüksek yolsuzluk düzeyi ile ekonomik kaynakları yağmalanan bir ülke ortaya çıkacaktır. Sonuç olarak sistem istikrara hizmet etmeyecek, uzun vadede muhtemel ekonomik/ siyasal krizlere gebe olacaktır.

    Zayıf yasama organları yanında tam demokratikleşememiş hiper-başkanlık sistemlerinin oluşmasını destekleyen; Latin Amerika’da ve Afrika’da (Türkiye’de de) çok net gözlemlenen kimi davranışsal (tarihsel, kültürel, toplumsal özellikler) ve normatif/ kurumsal dinamikler de mevcuttur. Partilerin yanaşmacı, faydacı yapıları, onları başkanların kaynakları kontrolünün aracı haline getirirken; ekonomik kaynakların kontrolüne ilişkin bütçe, vergi kanunu gibi kanunları önermenin başkanların tekelinde bırakılması, yasama adaylarının seçimin ve partinin başkanın kontrolünde olması, tarihsel olarak yasama organlarının kurumsallaşmasındaki zayıflıkla birleşince başkanları güçlendirici etki yapmaktadır. Diğer yandan başkanların “millet tarafından seçilmeyi” iktidarı kişiselleştirici şekilde kullandığı da bilinmektedir.

    Bu yapılanmalarda anayasaların yasama yürütme arasındaki dengeyi sağlamak üzere aktif çareler önermediklerini; diğer bir değişle başkanlarının aşırı derecede güçlenmesini ve sisteme hakim hale gelmelerini önleyici çözümler konusunda sessiz olduklarını söylemek gereklidir. Söz konusu anayasal tavır, hakim parti sisteminin hiper- başkanlıktan yana evrilmesini desteklemektedir. Bize önerilen anayasada ise aktif olarak hiper-başkanlığı destekleyen normatif bir tavır söz konusudur.

    Hâkim parti sistemi (kurumsal dinamikler), güçlü başkanlar ve mevcut siyasanın yanaşmacı özellikleri birbirlerini besleyerek yan yana gelmektedirler. Bu tip başkanlık sisteminin işleyişini ifade etmek için aşırı güçlü başkanların tüm yetkileri bünyesinde toplamasını ifade eden hiper-başkanlık eksik kalmakta; siyasal sistem içinde her şeye hegemonya kurmuş başkanların yönettiği neo-patrimonyal ilişkiler ağını ifade etmek için “patronlu başkanlık” sistemleri tanımı yapılmaktadır.[foot]Bkz: H. Hale, “Regime Cycles: Democracy, Autocracy and Revolution in Post-Soviet Eurasia.” World Politics, Cilt 58, Sayı 1, 2005; M. Laruelle, “Discussing Neopatrimonialism and Patronal Presidential- ism in the Central Asian Context”, Democratizatsiya, Cilt. 20, Sayı 4, 2012.[/foot] Patronlu başkanlık kavramı, iki temel unsur ile tarif edilmektedir. Birincisi; doğrudan halk tarafından seçilmiş ve devletin diğer erkleri ve organları karşısında de jure (hukuken) olarak güçlendirilmiş başkanların varlığıdır. İkinci unsur ise; başkanın, devletin ekonomik kaynaklara hâkimiyetini kendi şahsi hakimiyeti haline dönüştürerek, buradan büyük boyutlarda de facto (fiili) güç devşirmesidir. Bu sistemlerde hukuk devleti, kurumsal pratikler ve fikir temelli siyaset yerine, başkanın kendi belirlediği şekilde devletin kontrolündeki ekonomik kaynakları siyasi sadakat temelli olarak bireylere aktarması söz konudur. Başkan bunun karşılığında ekonomik varlıkları kendisine bağlı siyasi elitin sadakatini elde etmekte; böylelikle iktidarına meydana okuyabilecek muhalefetin ortaya çıkışını durdurabilmekte ve aynı zamanda hukuken var olanın çok ötesinde bir iktidar alanına sahip olabilmektedir. Muhalifler ise yine devlet kaynakları kullanılarak sindirilmekte, cezalandırılmaktadır. Bu durum doğrudan ekonomik kaynakların el değiştirmesi noktasına da varabilmektedir.

    Neo-patrimonyalizm kavramıyla ifade edilen söz konusu ilişkilerde, şahsi alanla kamusal alan şeklen, resmen ayrılmıştır, ancak uygulamada resmi olmayan siyaset, resmi kurumları işgal etmiştir. “Büyük adam” ile “küçük adam” arasında, kolektif çıkar aktarımını sağlayan, aracılarla işleyen bir mekanizma mevcuttur ve bu mekanizma bir gruba yönelik çıkar aktarımını rejimin merkezine oturtmuştur.

    Neo-patrimonyal yapılarda yüksek oranda yolsuzluk da gözlenmektedir. Bu noktada yalnızca bireysel özgürlükler zarar görmemekte; hukuk devleti ve temiz siyaset ilkeleri de yara almaktadır. Afrika’da ve hakim parti sistemine sahip yarı demokratik Meksika ve Venezuela gibi ülkelerde siyasette yüksek kirlilik (rüşvet/görevi kötüye kullanma) ve zayıflamış hukuk devleti ile kontrol ve denge araçlarından arınarak aşırılaşmış başkanlık yetkileri arasındaki bağlantıyı gösteren çokça veri mevcuttur.

    Neo-patrimonyalizm seviyesi arttıkça başkanlardaki kişiselleşmiş güç yoğunlaşması artmakta demokratikleşme seviyesi de düşmektedir. Hakim/ hegemonyacı parti sistemi altında şekillenen kontrol denge mekanizmalarından arınma hali, yani hiper başkanlık, sistemin anayasal durumunu, neo- patrimonyalizmden beslenen patronlu başkanlık tabiri ise ekonomik-sosyal yüzünü tarif etmektedir.

    Kısaca Türkiye’deki gibi hâkim/hegemonyacı parti yapısının başkanlık sistemiyle yan yana gelişi, başkanlık sisteminin özünü ifade eden kurumsal kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırarak, yukarıda kısaca ifade edilen diğer bazı davranışsal ve kurumsal dinamiklerin de katkısı ile yasama-yürütme hatta yargının tek elde birleşmesine neden olmaktadır. Yürütme lehine diğer anayasal erkleri oldukça zayıflatarak hiper-başkanlığa yol açan bu etkileşime, bir de neo-patrimonyal yanaşmacı ilişkiler eklenince, sonuç “patronlu başkanlık” rejimleriolmaktadır. Örneklerine parlamenter sistemi terk ederek başkanlık sistemine geçen iki Afrika ülkesi Zimbabve ve Gana ile Venezüella, Meksika, Peru, Rusya, Ukrayna’da rastladığımız bu sistemler en iyi ihtimalle yarı-demokratik iklimde seyreden seçimli otoriter yapılar sergilemektedirler. Türkiye devleti ya da toplumu bu seçenekle güçlenmeyecek, tam tersine zayıflamış demokratik kurumlarının ölüm fermanı imzalanmış olacaktır.

  • OHAL döneminde yapılan referandumda HAYIR’ı büyütelim…

    Temmuz’dan beri 8 ayı aşkın süredir OHAL ‘de yaşıyoruz…

    Ve yine OHAL’de Anayasa değişikliği referandumunu yapacağız. Bu referandumun bir sistem değişikliğine meşruluk talebi olduğu açık… İktidarın bu değişikliğine karşı HAYIR demeye devam edecek ve referandum günü de ülkenin geleceğini güvenceye almak için sandık başlarında olacağız.

    ***
    Bu sayının dosya konusu “Olağanüstü Hal ve Uygulamaları”. Memlekete baktığımızda bu konunun seçilmesi şaşırtıcı olmasa gerek.

    Dosya konusunu 4 değerli dostumuz değerlendirdi. KHK ile görevden çıkarılarak OHAL’den fazlasıyla etkilenen anayasa hukukçusu sayın Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu, “OHAL, KHK’ler ve Anayasa Referandumu” başlıklı yazısında, OHAL döneminde anayasa değişikliğinin yapılıp yapılamayacağını ve KHK’ların hukuki durumunu ele alırken, hakim Murat Aydın OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar bağlamında kamu görevlilerinin sorumluluğunu “OHAL Kanunu Kapsamında Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler Uyarınca Yapılan İşlemlerde Sorumluluk” isimli yazısında değerlendirdi. “Olağanlaşan Olağanüstü Halimiz…” yazısıyla Av. Abdurrahman Bayramoğlu, OHAL sürecine nasıl gelindiği ve bu süreçte neler yaşandığı bağlamında konuyu incelerken, Av. H. Murat Yurttaş ise “Başkanlık ve Olağanüstü Hal: Türkiye’nin “olağan”ı Olacak mı?” başlıklı yazısında anayasa değişikliği maddelerindeki“ olağanüstü yönetim usulleri” bölümünü esas alarak konuyu inceledi.

    ***
    6. sayımızda da dosya konumuz yanında birbirinden değerli yazılar bulunuyor. Doç. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, referandum öncesi mutlaka okunması gereken yazısında, diğer başkanlık sistemleri ile anayasa değişiklik teklifindeki maddeleri karşılaştırarak derinlikli bir değerlendirmede bulundu. Ahmet Abakay, gazeteci kimliği üzerinden OHAL sürecini ve bu süreçte basına ve gazetecilere yapılan baskıları kaleme aldı. Av. Aysu Doğan Esgin, 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Yasası’nı uluslararası tükenme ilkesi bağlamında inceledi.

    Yine bu sayımızda, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü vesilesiyle, İlerici Kadınlar Derneği GYK üyesi Umut Kuruç ile kadın haklarını ve sorunlarını ele aldığımız röportaj da dergide yerini aldı.

    ***
    5 Nisan Avukatlar Günü… Türkiye’de avukatlığın geldiği nokta düşünülürse, bunun için bir kutlama yapmak yerine “sorunlarımızla nasıl mücadele edebiliriz?”i tartışmak gerekiyor. Belki de avukatlık mesleğinin ne olduğunu bir kez daha hatırlama ihtiyacındayız. Bu sebeple, bu konuya ilişkin yazıyı stajyer avukat arkadaşımız Yekta Nevroz Avcı’nın yazmasını anlamlı bulduk. Ayrıca mesleğin ne olduğunu hatırlamak denilince akla ilk gelenlerden Av. Gülçin Çaylıgil ile ölümünden önce yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz’ün yapmış olduğu röportajı dergimizde de yayınladık. Çaylıgil’in vesilesiyle tüm ilerici ve mücadelede mihenk taşı olmuş ancak aramızdan ayrılmış hukukçuları saygıyla anıyoruz.

    ***
    Bu sayımızda İktisat Notları sayfasında Prof. Dr. İzzettin Önder, Türkiye Varlık Fonu’nu değerlendirirken, Hukuk Felsefesi sayfasında Dr. Gökçe Çataloluk, geçen sayıdaki yazısını bitirirken sorduğu “Çöken, Anayasa Değil de Grundnorm Olabilir mi?” sorusunun cevabını ele aldı. Hukuk ve Sanat sayfasında ise hukuk fakültesi mezunu ve iletişim fakültesi araştırma görevlisi arkadaşımız Onur Aytaç, çokça konuşulan ve 72. Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen Abluka filmini inceledi. Bu sayıda uzun zamandan beri düşündüğümüz ve gerçekleşmesinden de çok memnun olduğumuz bir sayfamız daha oldu: Çeviri sayfası için sevgili dostumuz ceza hukuku anabilim dalı araştırma görevlisi Murat Ceyhan, Samuel Moyn’un makalesinin çevirisini “Güçsüz Bir Yol Arkadaşı: Neoliberalizm Çağında İnsan Hakları” başlığıyla yaptı.

    ***
    Portre sayfamızda ise Av. Bilgütay Hakkı Durna, 24 Mart 1978’de öldürülen yurtsever savcı Doğan Öz’ü, mücadelesini ve ölümü sonrasında yaşanan süreci kaleme aldı. Savcı Doğan Öz’ü her ölüm yıldönümünde yaptığımız gibi bu sene de Hukuk Defterleri dergisi olarak, 25 Mart Cumartesi günü saat 14.00’da Caddebostan Kültür Merkezi’nde “Başkanlık Tartışmaları Işığında Türkiye Nereye Gidiyor?” başlıklı bir panelle anıyoruz. İlhan Cihaner, Doç. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz ve yayın kurulu üyemiz Av. Bilgütay Hakkı Durna’nın konuşmacı olduğu panelimize, tüm dostlarımızı bekliyoruz. ***

    Birinci yılımızı altıncı sayıyla tamamlamış olacağız. Yedinci sayımızda ise dosya konusunu referandum sonrası Türkiye olarak belirledik.

    Yedinci sayımıza katkı sunmak isteyen okurlarımızın bizimle irtibata geçebileceğini belirtmek isteriz. Ve yine dergimizin yer almasının iyi olacağını düşündüğünüz kitabevlerini bizimle paylaşmanızı beklediğimizi tekrar hatırlatırız.

    Önümüzdeki sayımızda buluşmak üzere…

    Yayın Kurulu