Aparattan Bir Çizgi Film Karakterine Hukuk!

Seksenlerin başıydı sanırım.

Hiç sevmediğim, hatta denk geldikçe garip bir huzursuzluk duyduğum bir çizgi film vardı: Tonton Ailesi!

Neoliberal dönüşümün miladı sayılan 12 Eylül ve 24 Ocak kararlarıyla eş zamanlı olması rastlantı mıydı bilinmez.

Her şeyi dönüşerek çözerlerdi. “Hoop hoop değiş tonton!” sözüyle birlikte “neye ihtiyaç varsa” ona dönüşürlerdi. Bazen bir koltuk, bazen otomobil, bazen bir müzik aleti…

Emek harcamadan, hiçbir ek çaba göstermeksizin hatta hiçbir sorgulamaya tabi tutmaksızın dönüşüyorlardı ailecek. “Değiş” demek yetiyordu.

Adeta bu çizgi filmden ilham almışçasına ardı ardına dönüşüm programları hayata geçirildi/geçirilmeye çalışıldı: Sağlıkta dönüşüm, ekonomide dönüşüm, kentsel dönüşüm(ler), ceza adalet sisteminde dönüşüm, eğitimde dönüşüm… Tüm bu dönüşüm/değişim süreçleri kendi hukuklarını da getirdi. Sadece dönüşüm değil, “krizler” de hukuk alanına müdahale gerekçesi olarak gösterildi.

Genellikle “(X) kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” başlığıyla yasalaştı bu “hukuk”. Meselâ, 273 sıra sayısı ile TBMM gündemine alınan ve yasalaşan tasarı/teklifin adı 1,5 sayfadan (195 sözcük) oluşuyordu. Bazen yüzün üzerinde yasada değişiklik yapan maddeler yığını, tek bir “torba” içerisinde yasa yapma tekniğine aykırı olarak “mevzuat çöplüğüne” döküldü.

Bu çöplüğü besleyen bir diğer unsur ise “uluslararası pazarlıklar” oldu. 2001 yılında IMF’nin dayattığı “15 günde 15 yasa şartından”, AB’nin vize muafiyeti için, bir aydan daha kısa bir sürede yerine getirilmesini şart koştuğu “72 kritere” kadar birçok uluslararası dinamik, mevzuatımıza binlerce sayfa eklenmesine yol açtı. Tam burada “hukukun segmentasyonu” diyebileceğimiz eğilime dikkat çekmek isterim; hukukun uzmanlaşma adı altında, kullanılmaya daha “elverişli” hale getirilmesi söz konusu. Teknik terimlere, çoğu kötü çeviriyle AB mevzuatından aparılmış, içinden çıkılması zor, ancak uygulamayla yüzleşildiğinde farkına varılan fecaat metinler söz konusu.

Kötüye kullanılan torba yasa ve temel yasa gibi yöntemler, yasaların yapılması aşamasında dönüşümün kimin lehine olduğunu gizleyerek toplumsal muhalefetle karşılaşmadan, hayata geçirmek için elverişli yöntemler. Birkaç lehe madde, fiyakalı adlandırmalar, medya aracılığıyla yapılan manipülasyonlar da eklenince konuyla yakından ilgili olanlar dışında, geniş kitlelerden kaçırılmış bir hukuk oluşmakta. Her bir konu başlığında ilgili meslek örgütleri ve hukukçular teknik yönden irdeleyip, sorunları ve olası sonuçlarını kamuoyunun bilgisine sunmaya çabalasalar da etkileri sınırlı kalıyor.

Neredeyse yasaların görüşüldüğü ihtisas komisyonlarının üyeleri bile, artık yasa değişikliklerini takip edemez durumdalar. Birkaç ay içerisinde değişen “temel yasalar” oldu. En ibret vericisi Avukatların dosya içeriğine erişimine kısıtlama getirene CMK 153. Madde olmuştur sanırım. 17/25 Aralık soruşturmalarında “cemaatin savcılarının” yürüttüğü soruşturma dosyalarında ne olduğunu öğrenmek için inceleme kısıtlamasını kaldıran iktidar, bunu “silahların eşitliği” ilkesiyle açıklamış ve pek alkış almıştı. Ancak silahların eşitliği ilkesi önemini yitirmiş(!) olacak ki bir yıl geçmeden tekrar kısıtlama fıkraları eklendi. Gene alkışlandı! Aslında 17/25 Aralık süreci gerek cemaatin gerekse şaşkınlığını attıktan sonra AKP’nin, genel olarak hukukun ve özellikle de yargının nasıl bir aparat olarak kullanılabileceğine dair çok verimli örnekler barındırmakta. Bir iletişim tespitine yansıyan, bürokratlara verilmiş yasa dışı bir emirin uygulanması için söylenenleri hatırlayalım:

Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız, bu olsa bile… Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, boş ver gerisini, s… et affedersin.”

Küçük bir detay (!); “yasa yapan yer” bu konuşmayı yaptığı sırada henüz müsteşar! Yasa yapılan yere kavuşması için birkaç ay beklemesi yetti! Bu konuşmanın somut olayla ilgisinden daha önemlisi yasaların aslında “Nerede? Ne için? Ve kim tarafından?” yapıldığını göstermesidir. Aynı zamanda bu konuşma, 3-5 hırsızın iradesinin bir partinin elitlerine, oradan partinin iradesine, oradan o partiye oy verenlerin iradesine, oradan hukuka ve nihayet milli iradeye nasıl dönüştüğüne dair ciltlerce kitaptan daha öğretici. Öğretici çünkü yaşananlar bu konuşmayı ispatladı!

Hukuk kurallarının üretilmesinde “olup bitenler” için bu popüler örnek dışında yüzlerce örnek verebiliriz. Peki, bu değişimler ne? Bu çabalar ne için? Yalnızca birkaç “kriminal eş dostu” kurtarmak için mi? Ya da an itibariyle zaten her birinin yedi ceddine yetecek kişisel malvarlıklarını artırmak için mi? Bu soruyu cevaplamak ve hukuktaki dönüşümü/değişimi basitçe metinlere işlenen kurallara bakarak anlamaya çalışmak yetersiz olacaktır. Asıl incelenmesi gereken, yöneldiği alandaki “iktidar ve çıkar” ilişkileri, hatta ülkemiz özelinde “rejimi dönüştürücü” etkisidir. Bu yaklaşımla hukuktaki dönüşümün “neoliberal programın” önündeki engellerin ve direndikleri ölçüde- rejimin/sistemin unsurlarının bertaraf edilmesine yönelik olduğunu teşhis edebiliriz.

“İçeriden” verilen itiraf/ifşaa niteliğinde olduğu için aslında paha biçilemez bir cevap daha var;

“...Bence bu seçim çok önemli ve kritiktir. Bu HSYK, sadece yargı açısından belirleyici olmayacak, ekonomide de sonuçlar doğuracak. Geçmiş iktidarlar, bankaları, medyayı, büyük şirketleriyle bir yolsuzluk ekonomisi yarattı. Tüm bunlardan hesap sorulması gerekiyor. HSYK ele geçirildiğinde sadece Yargıtay ve Danıştay yeniden yapılanmayacak, hükümetin yürüttüğü siyaseti, özelleştirmeleri engelleyen güçler de devreden çıkacaklar. Bu nedenle bu seçimler çok önemlidir. Bundan sonraki seçimler nasıl olursa olsun kazanmak zorundayız. Ben YARSAV’ın uyanacağı sabaha uyanacağıma, şeytanla bile işbirliği yaparım. Bu nedenle bu seçimde bakanlığa destek verilsin…” (Orhan Gazi Ertekin’in Yargı Meselesi Hallolundu! kitabından) Yargı iktidarının en önemli bileşeni olan HSYK’nın, AKP tarafından “anahtar teslim” Fethullah Gülen Cemaatine teslim edildiği 2011 HSYK seçimleri öncesindeki “pazarlıklar” sırasında kazananlardan bir “hukukçunun” söyledikleri bunlar.

Yukarıdaki “HSYK ele geçirildiğinde sadece Yargıtay ve Danıştay yeniden yapılanmayacak, hükümetin yürüttüğü siyaseti, özelleştirmeleri engelleyen güçler de devreden çıkacaklar” alıntısının işaret ettiği, kuşkusuz yasa yapma sürecinden daha çok hakim ve savcılar üzerindeki tahakküm arzusuna işaret ediyordu. Zaten hukuk yapma sürecini fethetmiş olanın, siyaseti ve özelleştirmeleri “engelleyen” uygulayıcılara gözünü dikmesi kaçınılmazdı. Kadrolaşmayla başlamışlardı zaten. Ancak sadece kadrolaşma yeterli olamazdı. Teftiş ve atama mekanizması tam bir kıyıma dönüştü. Kararların niteliğini arttıran terfi kriterlerinin yerini “performans” kriterleri aldı. Boyun eğdiremeyeceklerini düşündüklerini uydurma davalarla, soruşturmalarla, özel hayat tehditleriyle yıldırdılar. Hakim-savcıların yargısal süreçlerdeki belirleyiciliğini azaltacak adımlar atıldı; hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kamu davasının açılmasının ertelenmesi, arabuluculuk, uzlaşma, savcıların asliye ceza davalarından çıkarılması…

Bu dönüşümler yaşanırken sürecin tahlilinde ağırlıklı olarak, popüler ceza davaları ekseninde değerlendirmeler yaptık. Hukuksuzlukları bir çeşit “malparktis” olarak ele alıp büyük resimdeki yerine oturtamadık. Ceza hukukunun ve ceza davalarının “rejimin neoliberalizasyonu, otoriterleşmesi ve gericileşmesi” hedefindeki rolü yeterince tahlil edilemedi. Mesela, toplantı ve gösteri hürriyetlerinin kullanılmasını neredeyse imkansız kılan düzenlemelerle, esnek çalışma ve güvencesiz çalışma düzenlemelerinin bağını yeterince kuramadık.

Yargı ruhsuz bir aparata dönüştü. Sistemin ve hukukun dönüşümünde bazen bir manivela, bazen bir kırbaç oldu. Krizin bu aşamasına, yani 17/25 Aralık’a kadar olan bölümüne ilişkin, AKP-Cemaat ayrıştırması yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü hem pratik hukuk dışılıklarda hem de dönüşümün “rejimin neoliberalizasyonu, otoriterleşmesi ve gericileşmesi” hedefinde, ayırt edilemeyecek kadar birlikteydiler. Ayrıca o döneme dair böyle bir ayrıma gitmek, siyasi sorumluların ve şimdilerde hukuk adına ahkâm kesenlerin o zamanki hukuksuzluklarını gözden kaçırmamıza yol açacaktır.

AKP-Cemaat kavgası sonrası hukukun, sistem dönüşümdeki rolü ise tıkır tıkır devam etmekte. Artık bir aparat niteliğini de aşıp iktidarla aynılaşmış, o ne isterse ona dönüşen daha elverişli bir mekanizma söz konusu. Hem hukuk yapma hem uygulama alanında böyle. Topyekûn dönüşümün nereye olduğu açık: yağma, baskı, savaş, sömürü…

Bir AKP’li Milletvekili ve Profesör arasındaki diyalog malumun ilanı:

Parlamenter sistem en fazla AK Parti’nin işine gelir. Yasama, yargı, yürütme bizde. Bizim AK Parti hükümetini denetleme gibi şeyimiz olabilir mi?

Oğlan bizim kız bizim niye denetleyelim

Bu aşamada bizlere düşen, yargıdaki “cemaatçi yapılanma” gibi “özgün” sorunları göz ardı etmeden, hukuk diye yutturulmaya çalışılan iktidar ilişkilerini ve toplumsal dönüşümü ortaya koyup, iktidarın -bu iktidarın bile- ihtiyacı olan meşruiyetini hukuk üzerinden kurmasına engel olmaktır. İşimiz çok! Hukuku ve hukukçuyu da yeniden inşa etmek bize düşüyor.

print

Aparattan Bir Çizgi Film Karakterine Hukuk!

Seksenlerin başıydı sanırım.

Hiç sevmediğim, hatta denk geldikçe garip bir huzursuzluk duyduğum bir çizgi film vardı: Tonton Ailesi!

Neoliberal dönüşümün miladı sayılan 12 Eylül ve 24 Ocak kararlarıyla eş zamanlı olması rastlantı mıydı bilinmez.

Her şeyi dönüşerek çözerlerdi. “Hoop hoop değiş tonton!” sözüyle birlikte “neye ihtiyaç varsa” ona dönüşürlerdi. Bazen bir koltuk, bazen otomobil, bazen bir müzik aleti…

Emek harcamadan, hiçbir ek çaba göstermeksizin hatta hiçbir sorgulamaya tabi tutmaksızın dönüşüyorlardı ailecek. “Değiş” demek yetiyordu.

Adeta bu çizgi filmden ilham almışçasına ardı ardına dönüşüm programları hayata geçirildi/geçirilmeye çalışıldı: Sağlıkta dönüşüm, ekonomide dönüşüm, kentsel dönüşüm(ler), ceza adalet sisteminde dönüşüm, eğitimde dönüşüm… Tüm bu dönüşüm/değişim süreçleri kendi hukuklarını da getirdi. Sadece dönüşüm değil, “krizler” de hukuk alanına müdahale gerekçesi olarak gösterildi.

Genellikle “(X) kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” başlığıyla yasalaştı bu “hukuk”. Meselâ, 273 sıra sayısı ile TBMM gündemine alınan ve yasalaşan tasarı/teklifin adı 1,5 sayfadan (195 sözcük) oluşuyordu. Bazen yüzün üzerinde yasada değişiklik yapan maddeler yığını, tek bir “torba” içerisinde yasa yapma tekniğine aykırı olarak “mevzuat çöplüğüne” döküldü.

Bu çöplüğü besleyen bir diğer unsur ise “uluslararası pazarlıklar” oldu. 2001 yılında IMF’nin dayattığı “15 günde 15 yasa şartından”, AB’nin vize muafiyeti için, bir aydan daha kısa bir sürede yerine getirilmesini şart koştuğu “72 kritere” kadar birçok uluslararası dinamik, mevzuatımıza binlerce sayfa eklenmesine yol açtı. Tam burada “hukukun segmentasyonu” diyebileceğimiz eğilime dikkat çekmek isterim; hukukun uzmanlaşma adı altında, kullanılmaya daha “elverişli” hale getirilmesi söz konusu. Teknik terimlere, çoğu kötü çeviriyle AB mevzuatından aparılmış, içinden çıkılması zor, ancak uygulamayla yüzleşildiğinde farkına varılan fecaat metinler söz konusu.

Kötüye kullanılan torba yasa ve temel yasa gibi yöntemler, yasaların yapılması aşamasında dönüşümün kimin lehine olduğunu gizleyerek toplumsal muhalefetle karşılaşmadan, hayata geçirmek için elverişli yöntemler. Birkaç lehe madde, fiyakalı adlandırmalar, medya aracılığıyla yapılan manipülasyonlar da eklenince konuyla yakından ilgili olanlar dışında, geniş kitlelerden kaçırılmış bir hukuk oluşmakta. Her bir konu başlığında ilgili meslek örgütleri ve hukukçular teknik yönden irdeleyip, sorunları ve olası sonuçlarını kamuoyunun bilgisine sunmaya çabalasalar da etkileri sınırlı kalıyor.

Neredeyse yasaların görüşüldüğü ihtisas komisyonlarının üyeleri bile, artık yasa değişikliklerini takip edemez durumdalar. Birkaç ay içerisinde değişen “temel yasalar” oldu. En ibret vericisi Avukatların dosya içeriğine erişimine kısıtlama getirene CMK 153. Madde olmuştur sanırım. 17/25 Aralık soruşturmalarında “cemaatin savcılarının” yürüttüğü soruşturma dosyalarında ne olduğunu öğrenmek için inceleme kısıtlamasını kaldıran iktidar, bunu “silahların eşitliği” ilkesiyle açıklamış ve pek alkış almıştı. Ancak silahların eşitliği ilkesi önemini yitirmiş(!) olacak ki bir yıl geçmeden tekrar kısıtlama fıkraları eklendi. Gene alkışlandı! Aslında 17/25 Aralık süreci gerek cemaatin gerekse şaşkınlığını attıktan sonra AKP’nin, genel olarak hukukun ve özellikle de yargının nasıl bir aparat olarak kullanılabileceğine dair çok verimli örnekler barındırmakta. Bir iletişim tespitine yansıyan, bürokratlara verilmiş yasa dışı bir emirin uygulanması için söylenenleri hatırlayalım:

Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız, bu olsa bile… Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, boş ver gerisini, s… et affedersin.”

Küçük bir detay (!); “yasa yapan yer” bu konuşmayı yaptığı sırada henüz müsteşar! Yasa yapılan yere kavuşması için birkaç ay beklemesi yetti! Bu konuşmanın somut olayla ilgisinden daha önemlisi yasaların aslında “Nerede? Ne için? Ve kim tarafından?” yapıldığını göstermesidir. Aynı zamanda bu konuşma, 3-5 hırsızın iradesinin bir partinin elitlerine, oradan partinin iradesine, oradan o partiye oy verenlerin iradesine, oradan hukuka ve nihayet milli iradeye nasıl dönüştüğüne dair ciltlerce kitaptan daha öğretici. Öğretici çünkü yaşananlar bu konuşmayı ispatladı!

Hukuk kurallarının üretilmesinde “olup bitenler” için bu popüler örnek dışında yüzlerce örnek verebiliriz. Peki, bu değişimler ne? Bu çabalar ne için? Yalnızca birkaç “kriminal eş dostu” kurtarmak için mi? Ya da an itibariyle zaten her birinin yedi ceddine yetecek kişisel malvarlıklarını artırmak için mi? Bu soruyu cevaplamak ve hukuktaki dönüşümü/değişimi basitçe metinlere işlenen kurallara bakarak anlamaya çalışmak yetersiz olacaktır. Asıl incelenmesi gereken, yöneldiği alandaki “iktidar ve çıkar” ilişkileri, hatta ülkemiz özelinde “rejimi dönüştürücü” etkisidir. Bu yaklaşımla hukuktaki dönüşümün “neoliberal programın” önündeki engellerin ve direndikleri ölçüde- rejimin/sistemin unsurlarının bertaraf edilmesine yönelik olduğunu teşhis edebiliriz.

“İçeriden” verilen itiraf/ifşaa niteliğinde olduğu için aslında paha biçilemez bir cevap daha var;

“...Bence bu seçim çok önemli ve kritiktir. Bu HSYK, sadece yargı açısından belirleyici olmayacak, ekonomide de sonuçlar doğuracak. Geçmiş iktidarlar, bankaları, medyayı, büyük şirketleriyle bir yolsuzluk ekonomisi yarattı. Tüm bunlardan hesap sorulması gerekiyor. HSYK ele geçirildiğinde sadece Yargıtay ve Danıştay yeniden yapılanmayacak, hükümetin yürüttüğü siyaseti, özelleştirmeleri engelleyen güçler de devreden çıkacaklar. Bu nedenle bu seçimler çok önemlidir. Bundan sonraki seçimler nasıl olursa olsun kazanmak zorundayız. Ben YARSAV’ın uyanacağı sabaha uyanacağıma, şeytanla bile işbirliği yaparım. Bu nedenle bu seçimde bakanlığa destek verilsin…” (Orhan Gazi Ertekin’in Yargı Meselesi Hallolundu! kitabından) Yargı iktidarının en önemli bileşeni olan HSYK’nın, AKP tarafından “anahtar teslim” Fethullah Gülen Cemaatine teslim edildiği 2011 HSYK seçimleri öncesindeki “pazarlıklar” sırasında kazananlardan bir “hukukçunun” söyledikleri bunlar.

Yukarıdaki “HSYK ele geçirildiğinde sadece Yargıtay ve Danıştay yeniden yapılanmayacak, hükümetin yürüttüğü siyaseti, özelleştirmeleri engelleyen güçler de devreden çıkacaklar” alıntısının işaret ettiği, kuşkusuz yasa yapma sürecinden daha çok hakim ve savcılar üzerindeki tahakküm arzusuna işaret ediyordu. Zaten hukuk yapma sürecini fethetmiş olanın, siyaseti ve özelleştirmeleri “engelleyen” uygulayıcılara gözünü dikmesi kaçınılmazdı. Kadrolaşmayla başlamışlardı zaten. Ancak sadece kadrolaşma yeterli olamazdı. Teftiş ve atama mekanizması tam bir kıyıma dönüştü. Kararların niteliğini arttıran terfi kriterlerinin yerini “performans” kriterleri aldı. Boyun eğdiremeyeceklerini düşündüklerini uydurma davalarla, soruşturmalarla, özel hayat tehditleriyle yıldırdılar. Hakim-savcıların yargısal süreçlerdeki belirleyiciliğini azaltacak adımlar atıldı; hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kamu davasının açılmasının ertelenmesi, arabuluculuk, uzlaşma, savcıların asliye ceza davalarından çıkarılması…

Bu dönüşümler yaşanırken sürecin tahlilinde ağırlıklı olarak, popüler ceza davaları ekseninde değerlendirmeler yaptık. Hukuksuzlukları bir çeşit “malparktis” olarak ele alıp büyük resimdeki yerine oturtamadık. Ceza hukukunun ve ceza davalarının “rejimin neoliberalizasyonu, otoriterleşmesi ve gericileşmesi” hedefindeki rolü yeterince tahlil edilemedi. Mesela, toplantı ve gösteri hürriyetlerinin kullanılmasını neredeyse imkansız kılan düzenlemelerle, esnek çalışma ve güvencesiz çalışma düzenlemelerinin bağını yeterince kuramadık.

Yargı ruhsuz bir aparata dönüştü. Sistemin ve hukukun dönüşümünde bazen bir manivela, bazen bir kırbaç oldu. Krizin bu aşamasına, yani 17/25 Aralık’a kadar olan bölümüne ilişkin, AKP-Cemaat ayrıştırması yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü hem pratik hukuk dışılıklarda hem de dönüşümün “rejimin neoliberalizasyonu, otoriterleşmesi ve gericileşmesi” hedefinde, ayırt edilemeyecek kadar birlikteydiler. Ayrıca o döneme dair böyle bir ayrıma gitmek, siyasi sorumluların ve şimdilerde hukuk adına ahkâm kesenlerin o zamanki hukuksuzluklarını gözden kaçırmamıza yol açacaktır.

AKP-Cemaat kavgası sonrası hukukun, sistem dönüşümdeki rolü ise tıkır tıkır devam etmekte. Artık bir aparat niteliğini de aşıp iktidarla aynılaşmış, o ne isterse ona dönüşen daha elverişli bir mekanizma söz konusu. Hem hukuk yapma hem uygulama alanında böyle. Topyekûn dönüşümün nereye olduğu açık: yağma, baskı, savaş, sömürü…

Bir AKP’li Milletvekili ve Profesör arasındaki diyalog malumun ilanı:

Parlamenter sistem en fazla AK Parti’nin işine gelir. Yasama, yargı, yürütme bizde. Bizim AK Parti hükümetini denetleme gibi şeyimiz olabilir mi?

Oğlan bizim kız bizim niye denetleyelim

Bu aşamada bizlere düşen, yargıdaki “cemaatçi yapılanma” gibi “özgün” sorunları göz ardı etmeden, hukuk diye yutturulmaya çalışılan iktidar ilişkilerini ve toplumsal dönüşümü ortaya koyup, iktidarın -bu iktidarın bile- ihtiyacı olan meşruiyetini hukuk üzerinden kurmasına engel olmaktır. İşimiz çok! Hukuku ve hukukçuyu da yeniden inşa etmek bize düşüyor.

print