Blog

  • İnfaz Sistemimizin Dinamikleri ve Dinamikliği Üzerine Notlar

    Yaklaşık beş yıl önce; 15.04.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanunla vücut bulan infaz düzenlemesine yönelik kanun teklifi ile ilgili değerlendirme ve eleştirilerimi, pandemi döneminde olduğumuz için dergimizin ancak internet sitesinde yer verebildiğimiz yazı ile ifade edebilmiştim[1]. Yazıda yer verdiğim eleştiriler, hâlen güncelliğini koruyor ve sorunlar artarak devam ediyor.

    5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un yürürlükte olduğu yaklaşık 20 yıllık süreçte birçok değişiklik yapılmış. Şüphesiz bunların en önemli ve hükümlüler için “hayati” olanları; koşullu salıverilme, denetimli serbestlik gibi müesseselerle ilgili düzenlemeler.

    Suç tarihi, suçun vasfı, cezanın kesinleşme tarihi, şahsın belirli bir tarihte cezaevinde bulunup bulunmaması, şahsın ilk cezası kesinleştikten sonra yeniden suç işleyip işlememesi, önceki mahkumiyet kararının özelliği, suçun koşullu salıverilme sırasında işlenip işlenmemesi, bunlar hep önemli veriler. Yetmiyor; işin geçici maddeleri, covid izinleri, yönetmelikleri, başka denklemleri de var. Hatta bazı hukuk siteleri infaz hesaplama programlarına yer veriyor. Bilgileri giriyorsunuz, size yatar hesabı veriyorlar. Ne kadar güvenilir, bilemem. Ama infaz hâkimleri, infaz savcıları, kanun koyucular ne kadar tutarlı; o da ayrı konu tabii.

    Evrensel’in haberine göre[2]; Türkiye’de cezaevleri, kapasitelerini yüzde 24 oranında aşarak rekor kırmış durumda. Kapasitesi 299 bin olan cezaevlerinde toplamda 371 bin 587 kişi olduğu ifade ediliyor. 315.697 hükümlü ve 55.890 tutuklu olmak üzere toplamda 371.587 kişinin bulunduğu kaydedilmiş.

    Tutuklu sayısı “biraz” fazla geldi. Tutukluluğu istisna değil bir kural olarak uygularsanız, ayrıca öç alma vesilesi ve baskı unsuru olarak kullanırsanız, önce cezaevleri taşar, sonra da hükümlülerin çıkmasının yollarını ararsınız. Tabii bunu da allı pullu söylemlerle gerekçelendirirsiniz; insan hakları gibi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı gibi…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

     

     

     

    [1] https://hukukdefterleri.com/infaz-sisteminde-yapilan-degisiklikler-uzerine-degerlendirmeler/

    [2] https://www.evrensel.net/haber/537521/cezaevleri-doluluk-orani-cezaevlerinin-kapasitesini-yuzde-24-oraninda-asti

  • AKP Hukukunun Vazgeçilmezleri

    2021 yılında Süleyman Soylu’nun, katıldığı muhtarlar toplantısında “‘Efendim şurada metruk bina var burada metruk bina var. Ama mahkeme kararı var yıkamıyoruz.’ Ya arkadaş sen gece yık, mahkeme kararı bizim arkamızdan gelsin.”demiş olmasını bir “hukuksuzluğa teşvik ve hukuksuzluğun itirafı” olarak mı yoksa “AKP eli ile dizayn edilen yeni bir hukuk düzlemi” olarak mı yorumlamalıyız? İşte bütün mesele bu!

    Denilebilir ki ne fark eder? Hepsi aynı kapıya çıkıyor. Hukuk tanımazlık tepeden tırnağa işliyor, ha öyle ha böyle!

    Peki arada ya çok büyük bir fark varsa?

    Tıpkı, “sen yap, hukuk arkadan gelir!” diyen kişinin yetkisi olmayan bir yurttaş ile bir bakan olması arasındaki fark gibi. Tıpkı, meselenin metruk bir binanın yıkılması meselesi ile bir ülkenin metruklaştırılmaya çalışılmasındaki fark gibi, tıpkı, arkadan hukuk gelse dahi uygulanması ile uygulanmaması arasındaki büyük fark gibi.

    AKP’nin iktidarda olduğu 23 yıl boyunca, şekillendirmeye çalıştığı, istediği kaba sığdırmaya ve o kabın şeklini aldırmaya çalıştığı alanların en başında hukuk ve yargı alanı geldi. Denilebilir ki, işe buradan başlamadan devamı da gelmezdi ve gelemezdi.

    “3 Y” ile mücadele edeceklerini belirterek iktidar olan AKP’nin, gelinen noktada yukarıda kısmen giriş yaptığımız kendi hukukunu inşa etme sürecini, “3 Y”nin yani yasak, yoksulluk, yolsuzluğu yeniden tanımlama süreci ile birlikte yürüttüğünü söylemek abartı olmayacaktır. Zira bu “3 Y”nin hukuk ile bağı, hukukun onlar ile bağından daha da büyüktür.

    Başörtüsü yasağını dilinden düşürmeyen AKP’nin, “ileri demokrasi” söylemi ile, ülkeyi bir yasaklar cenneti hâline getirmesinde tuttuğu yol, önce hukuk tanımazlık olsa da, çok da uzun olmayan bir zamandan sonra yasak tanımında debelenmek yerine özgürlük tanımına yeni bir kifayet getirerek işin içinden sıyrılmaya çalışmak oldu. Nerdeyse bütün temel hak ve özgürlüklerden geriye, hak ve özgürlüklerin en başta temel olan yanlarını budamak, fiilen bu sürece yargıyı ve kolluğu ortak etmek, idarenin değişik ayaklarını da hızlandırıcı bir misyon ile yükleyerek, toplumu alıştırmaya çalıştı. Birçok örnek Hukuk Defterlerinin sayılarında analiz konusu olsa da sadece daha bu satırlar yazılırken, kız çocuklarının okul servislerinin ön koltuklarında oturmaması, okullarda yılbaşı etkinliği anlamına gelecek buluşmaların yapılmaması adlı adınca yasakların kapsamını genişletmek iken, AKP’nin bunu özgürlüklerin korunması olarak sunması artık yabancısı olmadığımız bir süreç.

    Yoksulluk mu dediniz? AKP’nin yoksulluk ile mücadelesi, yoksullarla mücadelesidir. Zira sadece TÜİK verilerine göre bile kendinden önceki iktidarlara göre yoksulluk en çok AKP döneminde arttı. AKP’nin kendi dönemi içinde ise yoksulluk en çok son 3 yılda artmış oldu. AKP yoksullar ile mücadele ederken, kendi hukukunu şekillendirmede mertebe dahi atlamıştır. TÜİK’in ölçütlerini ölçmeye kalkmak beyhude bir çabadır, zira verilerin objektif yanı artık kalmamıştır. Yoksulların, işsizlerin, işçilerin talepleri “hukuka uygun” bulunmazken ve çoğunluğu fiilen engellenirken, güvenlik, istikrar gerekçeleri ile grevlerin yasaklanması, sadece sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin yürüyüşlerinin zorbaca engellenmesi, örneğin Polonez işçilerinin çocuklarının gelecekleri ile tehdit edilmesi en son yaşanan örnekler arasındadır.

    Yolsuzluğa gelince; yürütme ve yargı artık istisna değil, tam da merkezine yerleşmiştir ki, bu esaslı bir değişikliktir.

    Gerek bu düzeneğin devamı gerekse de siyasi iktidarın ömrünü uzatmanın da bir gereği olarak, kendi hâline bırakılacak bir durum hiç olmadığı gibi, sigortanın sağlamlaşması için poliçe primlerinin arttırılması gerekecektir. İşte bu, memlekete ve halka yukarıda bahsedilenlerin haricinde, kayyumlar ve sonu gelmeyen “asrın davaları” olarak geri dönmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Bitmeyen Maarif Davası

    AKP iktidarının ‘’köklerden geleceğe’’ sloganıyla yüz yıllık Cumhuriyet ve aydınlanma devrimini yok saydığı, Osmanlı hanedanlığı özentisi ve medrese modeliyle hayata geçirdiği, din tasavvuf üzerine kurulmuş, kök-medeniyet-değer olarak yüz yıl öncesine atıfta bulunduğu, temeli hatalı, inşası ve yöntemleri sakat, içeriği gerçek dışı Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli müfredat tüm itirazlara rağmen yaşama geçirildi.

    Bilime, matematiğe, mantığa, felsefeye, akıl ve rasyonaliteye dayanmayan; çağdaş bilim ve yöntemler yerine dini tasavvufu ölçü olarak kabul eden, ‘’erdem, değer, eylem’’ olarak tanıtılan bu model, gerici eğitimin kurumsallaşmasıdır.

    Müfredata göre; Türk-İslam sentezi medeniyet, erdemli kişilerin yani aklı-selim, kalbi- selim, zevki-selim yetişmiş nesillerin varlığıyla gelişecektir. Erdemli kişi diye tarif ettiği bireylerin neyin erdem, neyin değer olduğunu sorgulamasına gerek yoktur. Tek bir din ve hatta tek bir mezhep erdemi, değeri bütüncül dedikleri tüm program yoluyla kişiye kazandıracaktır.

    Programın hedefi; yıllardır yol taşları döşenen gerici eğitimin okul öncesinden başlayarak milyonlarca öğrenciyle birlikte ümmetçi yeni toplumun inşasıdır.

    ÇEDES projesi, müfredatın pilot uygulamasıdır. 2023 Eğitim Vizyon Belgesi temel beyannameleri, 4+4+4 eğitim sistemi en büyük kolaylaştırıcıları ve kritik virajlarıdır. Kökleri Nurettin Topçu’nun 1970’de çıkardığı Maarif Davası’nda ifade edilen ancak Osmanlı dönemine uzanan medrese modelidir.

    Açıkça müfredatta belirtilen “değerlere-dine-geleneğe” dayalı toplum modelidir.

    Bakanlığın 10 yıldır hazırladığını ifade ettiği müfredat, 10 gün gibi kısa bir süre askıda tutulmuş, toplumun görüşleri alınıyormuş gibi demokratik bir tutum takınılıyormuş gibi yapılarak noktasına, virgülüne dokunulmadan Talim Terbiye Kurulu’ndan geçmiştir.

    Okul öncesinde dahi STK’larla iş birliğini resmileştiren müfredat, ÇEDES ile pilot uygulaması yapılan Değerler Eğitimi’nin dini tasavvufi temelini yine STK adı altında tarikat ve cemaatlere devretmeyi hedeflemektedir.

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Baroların Gücü

    1136 Avukatlık Yasasının 1. maddesine göre, serbest bir meslek olan avukatlık, aynı zamanda bir kamu hizmetidir. Yasaya göre; “Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder.”

    Yargının kurucu unsurlarından biri olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, tarihsel olarak ve tüm dünya üzerinde en önemli örgütlenmelerden biri olan barolar vasıtasıyla, toplumsal ve siyasal yaşama etki etmişlerdir. Avukatlık örgütü olan Barolar, özgün yapılanmalarıyla ve elbette toplumsal yaşama yön veren en önemli kurumlardan biri olan yargı erkinin bir parçası olan savunmayı temsil etmekle, doğal (kendiliğinden) bir etkiye sahiptir.

    Uygulanmakta olan hukuk düzeni ve onun belirleyici gücü olan siyasi iktidarlar, çoğunlukla dışsal bir müdahale saydıkları bağımsız savunma gücünü, olabildiğince etkisiz hâle getirmeyi isterler. Bu isteme karşılık, avukatlar ve onların örgütü olan barolar ne kadar güçlü bir direniş odağı olurlarsa, o denli saygın ve etkili bir olgu olarak toplum tarafından da benimsenir.

    Siyasi iktidarların toplumsal dinamikler sonucunda ortaya çıkan değişimlere uygun yeni yasal düzenlemeler yaparken, savunma örgütünün görüş ve önerisini de dikkate alması gerekir. Ancak Türkiye ve benzeri demokrasiye bakışı sorunlu iktidarlarca yönetilen ülkelerde muktedirler bu dışsal etkiyi işlevsiz hâle getirmek için direnç gösterir.

    Bu diyalektik bir süreçtir. Güçlü olan kazanır. Bu bağlamda Türkiye’deki Barolar ve onların merkez kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) iktidarlar ve özelde mevcut iktidar karşısındaki gücü veya güçsüzlüğünü irdeleyelim.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • 2025’e merhaba

    Bir seneyi daha arkamızda bıraktık.

    Sevinciyle ve mutluluğuyla değil ama Filistin’de kadınlar ve çocuklar dahil on binlerce insanın öldürülmesiyle, Suriye’de cihatçı çetelerin iktidara gelmesiyle, ülkemizde Narin başta olmak üzere birçok çocuğun hayattan koparılması, tacize maruz kalmasıyla, dur durak bilmeyen kadın cinayetleriyle, laiklik karşıtı gerici uygulamaların ve gerici örgütlerin güçlerinin günbegün artmasıyla, ekonomik kriz ve yoksullukla bir sene geçirdik… Ülkemiz ve bölgedeki bu gelişmeler yeni yılda da etkilerini arttırarak sürdürecek, ülkemizde bu siyasi gelişmeler önümüze Anayasa gündemini de hızlıca getirecek… Bu yakıcı ve önemli gündemler karşısında umudumuzu diri tutmanın ve vereceğimiz mücadelenin öneminin olağanca bilinciyle, tüm okurlarımızın yeni yılını kutlarız.

    42. sayımızın dosya konusu olarak AKP dönemindeki hukuki uygulamaların ve bu alanda gelinen noktanın bir hukuksuzluk mu yoksa AKP tarafından yaratılan ve yeni rejimin hukuku olarak mı el alınması gerektiğini tartışmaya açmak istedik. Bunu tartışma amacımız, buradaki cevaplarımızın verilecek hukuk mücadelesini de değiştirecek olması… Bu kapsamda, dosyada yazarlarımız, kimi başlıklarda iktidarın son dönem gerçekleştirdiği/gerçekleştirmek istediği düzenlemeleri ve uygulamaları değerlendirmiştir. “Hukuksuzluk mu Yoksa Yeni Hukuk mu?” dosyamızda, Avukat Aysel Tekerek, “AKP Hukukunun Vazgeçilmezleri” başlıklı yazısında, 23 yıldır iktidarın hukuk alanındaki icraatlarının nasıl ele alınması gerektiğine ilişkin genel bir panorama sunmuş; Hukuk Defterleri Yayın Kurulu Üyesi Av. Ertekin Aksüt ise ceza infaz sisteminin ne şekilde işlediğini ve bunun yarattığı etkileri “İnfaz Sistemimizin Dinamikleri ve Dinamikliği Üzerine Notlar” yazısında değerlendirmiştir. Dosyada, Dr. Öğr. Üyesi Erdi Yetkin ise ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen etki ajanlığı konusunun içeriğini ve konuya ilişkin tartışmaları “Uluslararası Dalganın Türkiye Sahiline Vurmuş ve Biçim Değiştirmiş Örneği: Etki Ajanlığı” başlıklı yazısında incelemiş; AKP iktidarı döneminde daha siyasallaşan, tarafsızlık ve bağımsızlığını yitiren yargının, avukatlık mesleğine etkilerini Av. Kadir Tanrıverdi ve Hukuk Defterleri Yayın Kurulu Üyesi Av. Bengisu İçten, “Yargının Siyasallaşmasının Avukatlık Pratiğindeki İzdüşümü” yazılarında ele almışlardır. Dosyanın son yazısında ise Av. Berkay Çelen, “22 Yılın Sonunda Hukuk Bitti mi? Yoksa Yeni mi Başlıyor?” başlıklı yazısında dosya konumuzun sorusuna cevaplar bulmaya çalışmış ve bulduğu cevaplar açısında neler yapılabileceğini ele almıştır.

    Yeni sayımızda dosya yazılarımız dışında da çok önemli konular yer alıyor. Dergimizin Danışma Kurulu üyesi Av. Abdurrahman Bayramoğlu, Ekim ayında gerçekleşen İstanbul Barosu seçimlerini, sonrasındaki TBB Genel Kurulu’nu ve baroların etkinliğini “Baroların Gücü” başlıklı yazısında ele almıştır. Eğitim-İş Genel Özlük Hukuk ve TİS sekreteri Yeliz Toy ise, 2024-2025 dönemi ile eğitim sistemine giren Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli müfredatının ne anlama geldiğini “Bitmeyen Maarif Davası” yazısında değerlendirmiştir. Dr. Deniz Bilgehan ise, günümüzde sıklıkla görülen vakıf üniversitelerindeki akademisyenlerin işten çıkarmalar karşısındaki güvencesizliğine ilişkin görüşlerini “Akademik Personelin Görevine Son Verilmesinde Vakıf Yükseköğretim Kurumlarının Takdir Yetkisi” başlıklı yazısında bizlerle paylaşmıştır. Stj. Av. Biran Arıkan da, Kamu İhale Kanununa ilişkin uygulamadaki sorunları ve bunlara ilişkin çözüm önerilerini “Kamu İhale Kanunu’nda İstı̇sna Usul(!) Olan Pazarlık Usulünün Hukukiliği, Uygulanmasındaki̇ Sorunlar ve Çözüm Önerileri (KİK 21/B)” yazısında değerlendirmiştir.

    42. sayımızın Hukuk ve Sanat sayfasında, uzun yıllar önce savcılık ve sonrasında hâkimlik mesleğini sürdüren Av. Atilla Hekimoğlu ile, kitabı “Savcı Bey”i ve savcılık yaptığı dönemi konuştuk. Yayın kurulu üyemiz Av. Fulya Durak’ın gerçekleştirdiği bu keyifli söyleşiyi sayfalarımızda okuyabilirsiniz.

    Yine Mizah sayfamızda, adliyede yapılmasını talep ettiği çok basit işlemler için nasıl aylarca uğraştığını meslektaşımız Hüsnü Niyetli, “Çıktı” yazısında anlatıyor.

    Portre sayfamızda ise, farklı senelerde Kasım ve Aralık aylarında kaybettiğimiz, eşitlik ve aydınlanma mücadelesine bilimsel ve siyasal çalışmalarıyla katkılarını sunmuş hocalarımızı ve katledilişinin 9. yılında Av. Tahir Elçi’yi anıyor, anıları önünde saygılarımızı sunuyoruz.

    43. sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar dileriz.

  • Mizah: Paketiniz Hazır

    “Yargı Reformu Strateji Belgesi” olarak açıklanan yenilikler kapsamında, 2019 sonundan bu tarafa 8 (sekiz) yargı paketimiz oldu, 9. paket yolda: Paketiniz hazırlanıyor.

    Bu arada şu paket işi 2019 yılında hayatımıza girmiş değil; mesela 5 Temmuz 2012’de yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun da 3. Yargı Paketi. Bu kadar paketi anladık diyelim, neden birden fazla 3. Yargı Paketi var? Nasıl ayrışıyorlar? “Birinci 3. Yargı Paketi” ve “İkinci 3. Yargı Paketi” diye mi?

    O dönem, yani şimdi kulağa ve göze nostaljik gelen 2010’lu yıllar için “yargı paketi” araması yaptım bu arada (tarihler arası arama yapmayı öğrenmiş oldum bu vesile ile), birinci ve ikinci yargı paketi diye bir şey yok, direkt üçüncüden başlanmış gözüküyor (Gerçi birinci ve ikinci dünya savaşları yapılırken de, savaşanlar bunlara bu isimleri vermemişler, daha sonra verilmiş; şimdi ise “3. Dünya Savaşı yolda” deniyor).

    6459 sayılı Kanun da 2010’ların 4. Yargı Paketi bu arada. Hatta bu Kanunun başında “İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında” geçiyor. Bir cümlede “bağlamında” kelimesi kullanıyorsanız, o cümlenin muhtemelen hiçbir anlam ifade etmediği hususu bir yana, Kanunun yürürlüğe girdiği 30.04.2013 tarihinden bu yana 11 yıl geçmiş olmasına rağmen, insan hakları ve ifade özgürlüğü henüz “bağlamlaşamamış” görünüyor. Aslında bu konuda kanun koyucularımızın ikrarı da olmuş, 2021 yılında kanunlaşan 4. Yargı Paketinin gerekçesinde; Yargı Reformu Strateji Belgesi kapsamında (yani 2019 yılından itibaren) önemli reformlar hayata geçirildiği, ifade özgürlüğünün güçlendirildiği, hak arama yollarının genişletildiği, soruşturma evresinde tutuklama süresinin sınırlandırıldığı söyleniyor. Bir gerekçede, “Zamanında şunları yaptık.” demek, çok “siyasi mitingvari” bir söylem olduğu gibi, ifade özgürlüğünde yapılan “ilerici” hareketlerin 2013 yılında değil de, 2019’da başlatılması “Vatandaşlar pakette görsün.” söylemi tabii. Olsun, dünya devleti olmak kolay değil.

    Peki neden bu kadar aynı numaralı paket var derseniz; bu yenilere, “Yargı Reformunun” 1. Yargı Paketi, 2. Yargı Paketi denmiş. 2012’de olanlar birer reform değil demek ki. Hâlbuki o dönem özel yetkili mahkemeler kalktı, Terörle Mücadele Kanunu’yla yetkili mahkemeler kalktı, sulh ceza hâkimlikleri geldi vs. Şimdi onlar reform olarak nitelendirilmiyor. “Devrim” deniyordu hâlbuki o dönem bu kanunlarımıza. Devrim kelimesi de ayağa düştü tabii. Şimdi bir futbol takımı teknik direktörü dörtlü savunmadan üçlü savunmaya geçince devrim yapmış oluyor. Olsun, şimdi bu yeniler devrim, takılmayalım.

    Bu arada bir gariplik daha; Temmuz 2020’de kanunlaşan “3. Yargı Paketi” (ikinci olan), bazı kaynaklarda “2. Yargı Paketi” diye geçiyor. Arada gerçek “2. Yargı Paketi” kaçmış demek ki. Koronavirüs dolayısıyla herhâlde…

    Gelelim yeni dönem yargı paketlerimizin bir kısım gerekçelerine. Örneğin 12.03.2024 tarihinde yürürlüğe giren 8. Yargı Paketinin genel gerekçesinde şunlar yazmış: “Ceza yargılamasında kabul edilen koruma tedbirleri, yargılama sürecinde bir cezalandırma aracı değil, soruşturma ve kovuşturmaların daha etkin bir şekilde yürütülebilmesi için kabul edilmiş tedbirlerdir. Bu tedbirlerin yanlış veya haksız uygulanması durumunda meydana gelebilecek zararların tazmini, hukuk devletinin bir gereği olarak benimsenmiş ve Yargı Reformu Strateji Belgesi ile İnsan Hakları Eylem Planında bu yönde faaliyetler belirlenerek, daha güçlü bir insan hakları koruma sistemi oluşturulması amaçlanmıştır”.

    Koruma tedbirlerini uygulamada sıkıntı olduğu ne güzel yazılmış. Belli bir yaşını almış insan olarak önerilerim olabilir ama, Yılmaz Tunç kadar adaletten anlamam. Sesli düşünüp, tutuklama yasağındaki üst sınırın artırılması, bazı suçlarda tutuklama kararı verilemeyeceğine dair düzenleme ve insanların bu vesile ile pata küte tutuklanmaması şeklinde önerimi iletebilirim. Ama iletmiyorum, cezaevi kantinlerini işleten ağabeyler, ablalar taş mı yesin?

    Diğer bir husus, “daha güçlü bir insan hakları koruma sistemi” vurgusu. Gayet yerinde bir vurgu. Biliyorsunuz bunlarda aşamalar var. İnsan haklarını korumak için yola çıkan sistem, İnsan haklarını koruyan sistem, insan haklarını daha da koruyan sistem, insan haklarını güçlü bir şekilde koruyan sistem, insan haklarını daha güçlü bir şekilde koruyan sistem, insan haklarını öyle böyle korumayan sistem. Biz şu anda insan haklarını daha güçlü bir şekilde koruyan sisteme geçiyoruz. Son derece önemli bir gelişme. Paketi hazırlayanların elllerine sağlık.

    Son olarak; 10 yıldan fazla süre önce, 06.03.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6526 sayılı Kanunun koruma tedbirleri ile ilgili gerekçesine ise şunları yazıldığını söyleyerek aranızdan ayrılıyorum (malum, yeni adli yıl başladı): “Anayasanın 19 uncu maddesinde düzenlenen kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, ceza muhakemesi işlemleri sırasında ihlalinin önlenmesi amacıyla, teklifte yapılan önemli bir düzenleme de gözaltı, tutuklama, arama ve elkoyma gibi koruma tedbirlerine başvurulabilmesi açısından ‘somut delil’ kriterinin getirilmiş olmasıdır. Bu şekilde bu koruma tedbirlerine soyut birtakım şüpheler nedeniyle başvurularak, kişi hürriyeti ve güvenliği ile mülkiyet hakkının zedelenmesinin önüne geçilecektir”.

    Geçilememiş ne yazık ki. O dönem neden böyle bir düzenleme yapılmıştı, ne olmuştu o dönem, ileri yaşımdan kaynaklı olarak hatırlayamıyorum. Okuyucular onun yorumunu yaparlar muhakkak.

    Merak etmeyin, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının zedelenmesinin önüne geçilecektir, bundan kimsenin şüphesi olmasın. “Üçüncü 6. Yargı Paketinde”, Yüce Rabbimizin izniyle, Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle inşallah…

  • Atölyelerimizden Notlar: “Yeni Ceza Hukukuna” Doğru Hazırlık Hareketlerinin Cezalandırılması Eğilimi

    Mart ayında Dr. Erdi Yetkin ile gerçekleştirdiğimiz Yeni Ceza Hukuku’na Doğru Hazırlık Hareketlerini Cezalandırma Eğilimi konulu atölyemizin, Yetkin tarafından hazırlanan notlarını sizlerle paylaşıyoruz. Hem atölye hem de atölye notları için Erdi Yetkin’e sonsuz teşekkürler…

     

    Doktora tezime dair Almanya’da araştırmalarımı sürdürürken tez savunması sonrası sürecine ilişkin olarak Almanya’da deneyimlediklerim çerçevesinde imrendiğim birkaç husus vardı. Örneğin misafir araştırmacı olarak yer aldığım kürsüde gerçekleşen Perşembe Seminerleri kapsamında yeni doktor olmuş bir Alman meslektaş sunum yapmıştı ve böylelikle de tezi tartışılmış, yanında getirdiği kitabı da elden ele dolaştırılıp hemen o gün incelenmişti. Yine çoğu zaman kullanacağım bir doktora tezini kütüphane kataloğunda aratırken o kitaba dair kitap inceleme yazılarına rastlamıştım ki Almanya’da hukuk alanında doktora tezlerine dair kitap inceleme yazılarının yazılması adeta bir âdet. Doktora tezimi, tezimi dinleyip öğrenmek ve ardından da tartışmak isteyen kişilere karşı da savunmak yani bir nevi tezi kamulaştırmak ve tezin meslektaşlar bakımından incelemeye konu edilmesi, benim için tez sonrasındaki sürece dair en önemli istekler hâline gelmişti. Tezimi savunduktan sonra hocam Barış Erman’ın moderatörlüğünde Mehmet Cemil Ozansü ve İlker Tepe hocalarımla tez konumu tartışma imkânı bulduğum bir çevrimiçi toplantı gerçekleştirdik. Bahsi geçen toplantının ardından Mart ayında Hukuk Defterleri atölye çalışması kapsamında tezimi ikinci kez kamuya karşı savunma imkânına sahip oldum. Bu vesileyle benim için hayli değerli olan tezimi kamuya anlatma imkânını veren Hukuk Defterleri’ne teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

    Hayli verimli geçtiğini düşündüğüm atölye çalışmasının ayrıntılarına geçmeden evvel, tek bir olumsuz husustan söz açmam gerekiyor. Dinlemeye gelenlerin de aktif katılımı ile keyifli, bilgilendirici ve düşünmeye sevk edici bir atölye çalışmasını gerçekleştirdik. Gönül isterdi ki daha çok kişinin katılımı olsun. “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” şiarıyla bilhassa akademisyenlerin, ben dâhil, dinleyici olarak da akademik etkinliklere katılımlarımızı artırmamız gerektiği kanısındayım.

    Atölyenin kapsamında tartışılan meselelere gelirsek: Planı incelemek, içeriği anlamanın en kestirme yoludur. Bu bakımdan aşağıda bildiri planıma yer veriyorum ki neler konuşulduğuna dair yalnızca bazı önemli hususlara değinmenin sınırlılığı aşılmış olsun.

    Bildirinin Planı

    1. Yeni Ceza Hukuku

    Ön Sorun – Terminoloji: Ceza Hukukunun Dönüşümü veya Krizi ya da Yeni Ceza Hukuku

    1. Gelişmeleri Teorize Etme Çabasına Bir Katkı:  İkili Ceza Hukuku
    1. Marazı Teşhis ve İzah Çabaları: Packer, Alexander, Jakobs, Dubber, Ben – Natan
    2. Hessen ve Robinson’a Yardım Çağrısı
    3. Cezai İktidarın İkiye Bölünmesi
    4. Ceza Hukukunun Alan Kaybetmesi: Unlawful Combatant, Teröre Karşı Savaş, Ozansü’nün Örneği
    5. Ceza Hukukunun Başkalaşması: Midas’ın Altını Olarak Sınırsız Bir Önleyicilik ve Hukuki Değer Koruması, Polisleşme – İstihbarileşme
    6. İkili Devlette İkili Cezai İktidar
    1. Maddi Ceza Hukukunda Yarım Kalmış Bir Hesap: Fail Ceza Hukuku, Fiil Ceza Hukukunun Karşısında
    1. Edebiyatta: Josef K. Hangi Ceza Hukuku Sisteminde Suçludur?
    2. Ceza Hukuku Doktrininde: Fail Tipleri Öğretisinden Yaşam Tarzı / Kararı Kusuruna
    3. Normatif Alanda: Halk Haşeresi (Volksschädling), İtiyadi Suçlu (m. mülga 20a) Katil (m.211), Koruyucu Tutma, Güvenlik Gözetimi
    4. Buback Suikasti: “O Yalnızca Buback’i Öldürmedi Hukuk Devletine de Saldırdı”
    1. Ceza Muhakemesi Hukuku
    1. Duvar Yıkıldı ya da Ayırma(ma) Emri: “Polis, Polis Olarak İstihbaratçı İstihbaratçı Olarak Kalmalıdır”
    2. Kullanılınca Delil Olabilecek Temel Hak ve Özgürlükler
    3. Sınırsız Veri ve Sınırsız İletim
    1. Hazırlık Hareketlerini Cezalandırma Eğilimi
    1. Hazırlığın Cezalandırılma(ma)sı Neden Önemli?
    1. Çok Anlamlı, Nötr, Rutin Hareketler Olarak Hazırlık Hareketleri
    2. Aşırı İçsel Eğilimli Suçlar Olarak Hazırlık Suçları
    1. Hazırlık Neden Cezasız?
    1. Hazırlık Hareketleri Tehlikesiz Midir? – Werner Soygunu Olayı
    2. Hazırlık Hareketlerinden Cürmi İrade Mi Belirsizdir?
    1. Hazırlık Neden Cezalandırılır?
    1. Cezalandırılan Hazırlık Hareketleri Tehlikeli, Korunan Hukuki Değer Önemli Midir?
    2. Erkenden Müdahale Yetkileri Oluşturma, Meşru Bir Cezalandırılabilirliği Temellendirebilir Mi?
    1. Tez: Devletin Cezalandırma Yetkisini Sınırlandırmak Amacıyla Kural Olarak Hazırlık Hareketlerinin Cezasızlığı ve Hukuk Düzenini Tersyüz Etmeksizin Tutma Olanağı Oluşturmak Amacıyla İstisnai Olarak Hazırlık Hareketlerinin Cezalandırılması
    1. Geleceğe Bakış
    1. Cassandra Çağrısı
    2. Sisifos Laneti
    3. Aşmak için Anlamak

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 41. sayısında okuyabilirsiniz.