Söyleşi: Türkiye’nin Bitmeyen Özelleştirme Serüvenini Yeniden Hatırlamak

Türkiye’de AKP hükümetleriyle hızlanan özelleştirmeleri başta TEKEL ve şeker fabrikalarının hukuki süreçlerine hakim olan Avukat Gökhan Candoğan ile konuştuk.

 

Akasya Kansu:  Gökhan bey, siz hem TEKEL Fabrikaları’nın hem de Şeker Fabrikaları’nın özelleştirmesine tanık oldunuz, aslında her ikisinin de özelleştirilmesine karşı yürütülen hukuki mücadelenin tam da odak noktasındaydınız. İki süreci de kısaca anlatabilir misiniz? Bu noktaya nasıl gelindi?

Gökhan Candoğan: Merhaba. Şans eseri, meslek hayatımın başlamasından kısa bir süre sonra, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) hukuk danışmanlığını üstlenmekle, kendimi bir anda elektrik özelleştirmelerinin ortasında buldum ve o günden bugüne pek çok farklı alanda, ülkenin özelleştirme tarihine denk gelecek bir hukuki süreçte, avukat olarak yer alma fırsatım oldu. Hem yurttaş olarak hem de avukat olarak, Türkiye’nin gündemini oluşturan bir süreçte yer alabilmek çok değerli ve öğreticiydi.

Enerji özelleştirmelerinden TÜRKŞEKER özelleştirmesine, 22-23 yıla yaklaşın bir dönemde, sadece ekonomik bir süreç olarak özelleştirmeye değil, aynı zamanda Türkiye

Cumhuriyeti’nin nasıl bir sosyal hukuk devleti olduğu, olabileceği, olmak istediği hikayesine de tanıklık etme fırsatı oldu.

Gördük ki, özelleştirme, ekonomik bir gereklilik olmaktan öte siyasi bir karar ve tercihti. Bu karar, tercihin kazananları ve kaybedenleri vardı. Kamu birikim ve deneyimini, dışsallaştırılmış maliyet hesaplamasıyla son derece düşük bedellerle devralanlar, bu devirden payını alan siyasiler, kamu hizmeti kavramını aşındırma peşindeki kurumlar kazanan tarafındayken, başta işyerinde örgütlü sendikalar, üretim kaybı nedeniyle yoksullaşan bölgeler ve işsiz kalan insanlar doğrudan kaybedenlerdi. Doğal olarak, özelleştirme mücadelesi, ağırlıkla iktidarlar ile sendikalar arasında oldu. Ancak, bugün baktığımızda, siyasi ayakta ciddi bir destek olmaksızın, yalnız bırakılmış bir mücadeleymiş.

Yine de, sendikaların çok etkili bir mücadele yürüttüklerini düşünüyorum. Özellikle Petrol İş Sendikası ile Şeker İş Sendikası’nın mücadelesinin çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Farklı tabana sahip bu iki sendika, kendi tabanlarına uygun bir mücadele yöntemi geliştirerek -biri daha mücadeleci, biri daha müzakereci- yıllara yayılan ve özelleştirme gerçekleşse bile kazanımlarını yitirmedikleri, korudukları bir sonuca ulaştılar.

AK: Çok temel bir noktadan bir soru sormak istiyoruz. Neden özelleştirmelere karşı olmalıyız?

GC: Kaybedenler, doğal olarak karşısındaydı özelleştirmenin. Günün sonunda söylenebilecek olan, kazananlar çok küçük bir kesimdi, kaybeden toplumun büyük bir çoğunluğu oldu. Tüm dünyada, özelleştirme süreçleri ile gelir dağılımı eşitsizliği daha da arttı. Özelleştirme yapılan ülkelerin tamamında, zenginler daha da zenginleşirken, zor durumda olanların sayısında ciddi bir artış oldu. Yani, özelleştirmeler, bugün pandemi ile bütün toplumları vuran, zayıflayan devlet sürecinin tetikleyicisi oldu. Genel anlamda; eğitim, sağlık gibi sosyal haklardaki gerileme ile özelleştirme arasında ciddi bir bağlantı var. Özelleştirme, devleti küçültmek istiyordu; küçülen/küçültülen devletler, net bir şekilde görüldüğü üzere, tüm dünyada bir pandemi süreci ile baş edemediler.

Bu gerçek, bugün en etkili özelleştirme destekçileri tarafından bile dile getiriliyor. Sistemin daha çok sayıda insanı dışarıda bırakması, toplumların dengesini sarsıyor, güvenlik sorunları yaratıyor; yani, kimsenin işine yaramayan bir gelir adaletsizliği süreci, tüm dünyanın kaderini olumsuz bir şekilde etkilemiş gibi.

Şu bile basit bir gerçek değil mi? Son yapılan şeker fabrikaları özelleştirmelerinde dahi, özelleştirme sonrası, şeker fiyatlarının“ucuzlayacağı” ileri sürüldü. Peki, gerçek ne? O kadar özelleştirmeden sonra, ucuzlayan tek bir ürün, hizmet fiyatı oldu mu? Hayır. Bu yalana gerek var mıydı? Onu da yalanı söyleyen siyasetçiler ile ekonomistlere sormak gerek.

Bir örnek daha. Devlet, elindeki termik santrallerin bir kısmını, “yatırım gerekiyor ama benim param yok, özelleştirme sonrası, alıcı özel firmaya süre veriyorum, bu yatırımı yapacak” diyerek özelleştirdi. Bahsi geçen “yatırım” özellikle çevresel yükümlülüklere uyum için gereken yatırımlardı. Ne oldu? Özelleştirmenin üzerinden neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen, alıcı şirketler neredeyse hiçbir şey yapmadılar. Defalarca süre uzatım veren kanun girişimi oldu. Bu kömürlü termik santraller, özelleştirmeden bu yana, hiçbir çevresel yükümlülüğe uymadan, hepimize zarar vererek, havayı, suyu, toprağı kirleterek çalıştılar. Vaad neydi, gerçekleşen ne oldu? Burada savunulabilecek bir şey var mı? Topluma yalan söylenmiş olmadı mı?

AK: Toplum sizce özelleştirmelerin hayatlarımıza nasıl yansıdığının farkında mı? Sadece Şeker Fabrikaları ve Tekel Fabrikaları özelinde de sormuyorum, Türk Telekom, Sek, Et Balık Kurumu aslında bu uzun bir süreç ve bütün bu kurumların özelleştirilmelerinin olumsuz yansımaları oldu. Şimdi yeni yeni özellikle şeker fabrikaları özelinde bir farkındalık söz konusu oldu. Ancak bu da zamanla sönümlendi bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

GC: Tam olarak bir farkındalık olduğunu sanmıyorum. Yukarıda da belirttim, özelleştirme mücadelesinin siyaset ayağı hep güdük kaldı. Yıllara yayılan bir süreçte, neredeyse tüm siyasi partiler, iktidarda oldukları dönemde veya iktidarda oldukları yerel yönetimlerde özelleştirme yönünde kararlar alıp uyguladılar. Bu nedenle, bir şekilde iktidarda olup da özelleştirmeye bel bağlamamış bir siyasi parti yok. Tersinden söylersek, iktidara gelme olasılığı olup da programında “devletleştirme” olan bir siyasi parti hiç olmadı.

Haliyle, iktidarda olmadıkları dönemlerde, muhalif partilerin samimi bir şekilde çalışanlara, insanlara yardım, destek olma niyeti taşıdıklarını söylemek güç. Böyle olunca, derinlemesine ele alınıp toplumu bilgilendirme için çok yönlü çaba harcanan bir süreç olmadı özelleştirmede.

Siyaseten kaybedilmiş bir mücadele olduğu için, özelleştirme karşıtlığı çoğu durumda bir slogana indirgendi. Zamanla da sönümlendi. Bu yakın süreçte şeker özelleştirmesinde yaşananlar, bundan 15-20 yıl önce olsa, pek çok kişinin mutlaka koltuğu giderdi. Ama, bugün, neredeyse doğru dürüst bir tepki olmadan, süreç yürütülebiliyor.

Bu duruma gelmemizde, siyasi kutuplaşmanın da çok büyük etkisi var. İktidar tarafı ne yapılırsa ‘güzelleme’, muhalefet tarafı ne yapılırsa ‘kötüleme’ peşinde. Demokratik bir toplumda, bazı dönüm noktalarında iyiye iyi, kötüye kötü diyebilen makul bir çoğunluk olması gerekli. Bu olmayınca, özelleştirme örneğinde olduğu gibi, gerçek meseleler kamuoyu gündemine, hak ettiğince gelemiyor, ne yazık ki.

AK: Ne oldu peki şeker özelleştirmesinde, bu kadar önemli?

GC: Ne olmadı ki. Son başbakan Binali Yıldırım zamanıydı. Binali Yıldırım, giderayak, kamuya ait Türkşeker fabrikalarının bir kısmını, motivasyonunu çözemediğimiz bir hızda, alelacele özelleştirdi. O kadar da iddialı beyanlarda bulundu. Dedi ki, “Her şeyden önce bilen de konuşuyor, bilmeyen de konuşuyor. Şeker fabrikaları özelleştirilince kapatılacakmış, şeker pancarı üretimi yok olacakmış, azalacakmış, bütün bunlar yalan dolan. Buradan açıkça söylüyorum; bu fabrikalar daha fazla kapasiteyle çalışacak, daha çok pancar üreticimiz bu işten yararlanacak. Bu özelleştirmede bütün çalışanların hakları sonuna kadar korunuyor. Diyelim ki bir fabrika özelleştirildi, orada çalışanlar isterse başka kurumlara geçebilecek veya orada 5 yıl mutlaka çalışma garantisi var, fabrikasında. Bu tercihi çalışanımız kendi yapacak.”

9 Mart 2018 tarihli bu açıklamanın üzerinden 3 yıl geçti. Bu açıklamada, Yıldırım tarafından ‘doğrusu bu’ denilip de tersi gerçekleşmeyen neredeyse tek bir şey yok. Özelleştirilen birkaç fabrika, üretim taahhüdünün yarısı kadar bile üretim yapamıyor şu anda. Doğru, kapanmadı ama çalıştıkları da söylenemez. Neden? Çünkü kapatılırsa devlete geçecek teminatlar var. Bu nedenle, çalışıyormuş gibi yapan fabrikalar var. Daha fazla kapasite ile çalışan fabrika var mı? Belki bir iki tanesi. Çalışanların hakları korundu mu? Özelleştirilen fabrikalardan bine yakın işçinin iş akdi derhal, bizzat devlet tarafından feshedildi. O günden bugüne devam eden işe iade davaları var.

Zaten, Şeker İş Sendikası tarafından açılan davalarda, bu tür siyasetçi/yönetici beyanlarını dilekçelere yazdığımızda, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, savunma olarak, ‘bu tür beyanlar bizi bağlamaz’ dedi. Yani, ‘siyasetçilerin bu beyanları doğru değildir, bizi de ilgilendirmez’ demiş oldular.

Sonra, ‘rant için özelleştirme yapılıyor’ dedik. En düşük üretim yapan Erzincan farikasıydı. Ama bir baktık, özelleştirme sırasında, en fazla arazisi özelleştirmeye dahil edilen yer Erzincan fabrikası. Yıldırım’ın memleketi, fabrikanın yeri güzel. Sendika bunu ortaya çıkarınca, değişiklik yapıp, özelleştirmeye dahil araziyi yarı yarıya küçülttüler.

Alıcı firmalardan birisi, usulsüz bir şekilde, kazandığı ihaleyi bir başka şirkete devretmiştir. Bor Şeker Fabrikası ihalesini kazanan firma, ihale şartnamesi gereği kendisinin kontrolünde bir şirket ile fabrikayı devralmalıyken, ihale sürecinde hiç yer almayan, iktidar partisine yakın bir sermaye grubuna, Dişli ailesi kontrolünde bir şirkete devir gerçekleştirilmiştir. O kadar rahatlardır ki, alıcı görünen şirket sahibi “paramız yoktu, aldık, sattık”, yani “kime ne!” şeklinde bir açıklama ile durumu kamuoyuna açıklamakta bir sakınca görmemiştir.

AK: Bundan sonra neler yapılabilir? Şeker Fabrikalarına ilişkin sizinle birlikte devam eden bir hukuksal süreç var. Bundan da biraz bahsedebilir misiniz?

GC: Sendika, özelleştirme sonrası süreci de takip ediyor. Şu çıktı ortaya; alıcıların önemli bir kısmı, üretim taahhütlerini yerine getirememiş. Bu tespiti yapıp Bakanlığa ve ÖİB’ye başvurduk. Zira, bu durumda, anılan üretim dönemi için alınan teminatın hazineye aktarılması ve kotanın ilgili kısmının Türkşeker’e devri gerekiyorken, bunların hiçbirisi yapılmamış.

Öğrendik ki, düşük üretim yapan fabrikalar, mücbir sebep haline sığınıp, bu konuda göstermelik raporlar alıp durumu kurtarmaya çalışmışlar. İdare de kabul etmiş. Özelleştirmeyi topluma kabul ettirmek için “üretim taahhüdü aldık, teminat aldık” denirken, uygulamada basit bir şekilde bütün garanti ve teminatları geçersiz kılacak bir işlem yapmışlar; nerede kaldı ihalenin tasarımı ve güvenilirliği?

Şimdi, bu süreçle ilgili dava açtı Sendika. Bu hukuka aykırılığın tespiti ile teminatların kamu hazinesine aktarılması, üretim kotalarının da Türkşeker’e devri için. Bu süreç iki yıl tekrarlandığında, fabrikaların kamuya iadesi bile söz konusu olabilir. Ama, ne yazık ki bu süreci izleyen Sendika dışında, kimse ilgilenmiyor olan bitenle.

Türkiye için çok önemli, çok değerli bir deneyim oldu özelleştirme dönemi. Ama, doğru dersler almak için, gerektiğince faydalandık mı bu dönemden? Hayır. Araştırdık mı? Hayır. Sonrasını izleyip, takip ettik mi? Ne oldu, ne bitti, söylenenler gerçekleşti mi, gerçek verilere dayalı bir değerlendirme yaptık mı? Hayır.

Umuyorum, gün gelir bu dönem, bütün yönleriyle ele alınır ve gelecek için dersler çıkarılır.

AK: Ricamızı kabul ederek, bu değerli söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz için çok teşekkür ederiz.

print

Söyleşi: Türkiye’nin Bitmeyen Özelleştirme Serüvenini Yeniden Hatırlamak

Türkiye’de AKP hükümetleriyle hızlanan özelleştirmeleri başta TEKEL ve şeker fabrikalarının hukuki süreçlerine hakim olan Avukat Gökhan Candoğan ile konuştuk.

 

Akasya Kansu:  Gökhan bey, siz hem TEKEL Fabrikaları’nın hem de Şeker Fabrikaları’nın özelleştirmesine tanık oldunuz, aslında her ikisinin de özelleştirilmesine karşı yürütülen hukuki mücadelenin tam da odak noktasındaydınız. İki süreci de kısaca anlatabilir misiniz? Bu noktaya nasıl gelindi?

Gökhan Candoğan: Merhaba. Şans eseri, meslek hayatımın başlamasından kısa bir süre sonra, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) hukuk danışmanlığını üstlenmekle, kendimi bir anda elektrik özelleştirmelerinin ortasında buldum ve o günden bugüne pek çok farklı alanda, ülkenin özelleştirme tarihine denk gelecek bir hukuki süreçte, avukat olarak yer alma fırsatım oldu. Hem yurttaş olarak hem de avukat olarak, Türkiye’nin gündemini oluşturan bir süreçte yer alabilmek çok değerli ve öğreticiydi.

Enerji özelleştirmelerinden TÜRKŞEKER özelleştirmesine, 22-23 yıla yaklaşın bir dönemde, sadece ekonomik bir süreç olarak özelleştirmeye değil, aynı zamanda Türkiye

Cumhuriyeti’nin nasıl bir sosyal hukuk devleti olduğu, olabileceği, olmak istediği hikayesine de tanıklık etme fırsatı oldu.

Gördük ki, özelleştirme, ekonomik bir gereklilik olmaktan öte siyasi bir karar ve tercihti. Bu karar, tercihin kazananları ve kaybedenleri vardı. Kamu birikim ve deneyimini, dışsallaştırılmış maliyet hesaplamasıyla son derece düşük bedellerle devralanlar, bu devirden payını alan siyasiler, kamu hizmeti kavramını aşındırma peşindeki kurumlar kazanan tarafındayken, başta işyerinde örgütlü sendikalar, üretim kaybı nedeniyle yoksullaşan bölgeler ve işsiz kalan insanlar doğrudan kaybedenlerdi. Doğal olarak, özelleştirme mücadelesi, ağırlıkla iktidarlar ile sendikalar arasında oldu. Ancak, bugün baktığımızda, siyasi ayakta ciddi bir destek olmaksızın, yalnız bırakılmış bir mücadeleymiş.

Yine de, sendikaların çok etkili bir mücadele yürüttüklerini düşünüyorum. Özellikle Petrol İş Sendikası ile Şeker İş Sendikası’nın mücadelesinin çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Farklı tabana sahip bu iki sendika, kendi tabanlarına uygun bir mücadele yöntemi geliştirerek -biri daha mücadeleci, biri daha müzakereci- yıllara yayılan ve özelleştirme gerçekleşse bile kazanımlarını yitirmedikleri, korudukları bir sonuca ulaştılar.

AK: Çok temel bir noktadan bir soru sormak istiyoruz. Neden özelleştirmelere karşı olmalıyız?

GC: Kaybedenler, doğal olarak karşısındaydı özelleştirmenin. Günün sonunda söylenebilecek olan, kazananlar çok küçük bir kesimdi, kaybeden toplumun büyük bir çoğunluğu oldu. Tüm dünyada, özelleştirme süreçleri ile gelir dağılımı eşitsizliği daha da arttı. Özelleştirme yapılan ülkelerin tamamında, zenginler daha da zenginleşirken, zor durumda olanların sayısında ciddi bir artış oldu. Yani, özelleştirmeler, bugün pandemi ile bütün toplumları vuran, zayıflayan devlet sürecinin tetikleyicisi oldu. Genel anlamda; eğitim, sağlık gibi sosyal haklardaki gerileme ile özelleştirme arasında ciddi bir bağlantı var. Özelleştirme, devleti küçültmek istiyordu; küçülen/küçültülen devletler, net bir şekilde görüldüğü üzere, tüm dünyada bir pandemi süreci ile baş edemediler.

Bu gerçek, bugün en etkili özelleştirme destekçileri tarafından bile dile getiriliyor. Sistemin daha çok sayıda insanı dışarıda bırakması, toplumların dengesini sarsıyor, güvenlik sorunları yaratıyor; yani, kimsenin işine yaramayan bir gelir adaletsizliği süreci, tüm dünyanın kaderini olumsuz bir şekilde etkilemiş gibi.

Şu bile basit bir gerçek değil mi? Son yapılan şeker fabrikaları özelleştirmelerinde dahi, özelleştirme sonrası, şeker fiyatlarının“ucuzlayacağı” ileri sürüldü. Peki, gerçek ne? O kadar özelleştirmeden sonra, ucuzlayan tek bir ürün, hizmet fiyatı oldu mu? Hayır. Bu yalana gerek var mıydı? Onu da yalanı söyleyen siyasetçiler ile ekonomistlere sormak gerek.

Bir örnek daha. Devlet, elindeki termik santrallerin bir kısmını, “yatırım gerekiyor ama benim param yok, özelleştirme sonrası, alıcı özel firmaya süre veriyorum, bu yatırımı yapacak” diyerek özelleştirdi. Bahsi geçen “yatırım” özellikle çevresel yükümlülüklere uyum için gereken yatırımlardı. Ne oldu? Özelleştirmenin üzerinden neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen, alıcı şirketler neredeyse hiçbir şey yapmadılar. Defalarca süre uzatım veren kanun girişimi oldu. Bu kömürlü termik santraller, özelleştirmeden bu yana, hiçbir çevresel yükümlülüğe uymadan, hepimize zarar vererek, havayı, suyu, toprağı kirleterek çalıştılar. Vaad neydi, gerçekleşen ne oldu? Burada savunulabilecek bir şey var mı? Topluma yalan söylenmiş olmadı mı?

AK: Toplum sizce özelleştirmelerin hayatlarımıza nasıl yansıdığının farkında mı? Sadece Şeker Fabrikaları ve Tekel Fabrikaları özelinde de sormuyorum, Türk Telekom, Sek, Et Balık Kurumu aslında bu uzun bir süreç ve bütün bu kurumların özelleştirilmelerinin olumsuz yansımaları oldu. Şimdi yeni yeni özellikle şeker fabrikaları özelinde bir farkındalık söz konusu oldu. Ancak bu da zamanla sönümlendi bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

GC: Tam olarak bir farkındalık olduğunu sanmıyorum. Yukarıda da belirttim, özelleştirme mücadelesinin siyaset ayağı hep güdük kaldı. Yıllara yayılan bir süreçte, neredeyse tüm siyasi partiler, iktidarda oldukları dönemde veya iktidarda oldukları yerel yönetimlerde özelleştirme yönünde kararlar alıp uyguladılar. Bu nedenle, bir şekilde iktidarda olup da özelleştirmeye bel bağlamamış bir siyasi parti yok. Tersinden söylersek, iktidara gelme olasılığı olup da programında “devletleştirme” olan bir siyasi parti hiç olmadı.

Haliyle, iktidarda olmadıkları dönemlerde, muhalif partilerin samimi bir şekilde çalışanlara, insanlara yardım, destek olma niyeti taşıdıklarını söylemek güç. Böyle olunca, derinlemesine ele alınıp toplumu bilgilendirme için çok yönlü çaba harcanan bir süreç olmadı özelleştirmede.

Siyaseten kaybedilmiş bir mücadele olduğu için, özelleştirme karşıtlığı çoğu durumda bir slogana indirgendi. Zamanla da sönümlendi. Bu yakın süreçte şeker özelleştirmesinde yaşananlar, bundan 15-20 yıl önce olsa, pek çok kişinin mutlaka koltuğu giderdi. Ama, bugün, neredeyse doğru dürüst bir tepki olmadan, süreç yürütülebiliyor.

Bu duruma gelmemizde, siyasi kutuplaşmanın da çok büyük etkisi var. İktidar tarafı ne yapılırsa ‘güzelleme’, muhalefet tarafı ne yapılırsa ‘kötüleme’ peşinde. Demokratik bir toplumda, bazı dönüm noktalarında iyiye iyi, kötüye kötü diyebilen makul bir çoğunluk olması gerekli. Bu olmayınca, özelleştirme örneğinde olduğu gibi, gerçek meseleler kamuoyu gündemine, hak ettiğince gelemiyor, ne yazık ki.

AK: Ne oldu peki şeker özelleştirmesinde, bu kadar önemli?

GC: Ne olmadı ki. Son başbakan Binali Yıldırım zamanıydı. Binali Yıldırım, giderayak, kamuya ait Türkşeker fabrikalarının bir kısmını, motivasyonunu çözemediğimiz bir hızda, alelacele özelleştirdi. O kadar da iddialı beyanlarda bulundu. Dedi ki, “Her şeyden önce bilen de konuşuyor, bilmeyen de konuşuyor. Şeker fabrikaları özelleştirilince kapatılacakmış, şeker pancarı üretimi yok olacakmış, azalacakmış, bütün bunlar yalan dolan. Buradan açıkça söylüyorum; bu fabrikalar daha fazla kapasiteyle çalışacak, daha çok pancar üreticimiz bu işten yararlanacak. Bu özelleştirmede bütün çalışanların hakları sonuna kadar korunuyor. Diyelim ki bir fabrika özelleştirildi, orada çalışanlar isterse başka kurumlara geçebilecek veya orada 5 yıl mutlaka çalışma garantisi var, fabrikasında. Bu tercihi çalışanımız kendi yapacak.”

9 Mart 2018 tarihli bu açıklamanın üzerinden 3 yıl geçti. Bu açıklamada, Yıldırım tarafından ‘doğrusu bu’ denilip de tersi gerçekleşmeyen neredeyse tek bir şey yok. Özelleştirilen birkaç fabrika, üretim taahhüdünün yarısı kadar bile üretim yapamıyor şu anda. Doğru, kapanmadı ama çalıştıkları da söylenemez. Neden? Çünkü kapatılırsa devlete geçecek teminatlar var. Bu nedenle, çalışıyormuş gibi yapan fabrikalar var. Daha fazla kapasite ile çalışan fabrika var mı? Belki bir iki tanesi. Çalışanların hakları korundu mu? Özelleştirilen fabrikalardan bine yakın işçinin iş akdi derhal, bizzat devlet tarafından feshedildi. O günden bugüne devam eden işe iade davaları var.

Zaten, Şeker İş Sendikası tarafından açılan davalarda, bu tür siyasetçi/yönetici beyanlarını dilekçelere yazdığımızda, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, savunma olarak, ‘bu tür beyanlar bizi bağlamaz’ dedi. Yani, ‘siyasetçilerin bu beyanları doğru değildir, bizi de ilgilendirmez’ demiş oldular.

Sonra, ‘rant için özelleştirme yapılıyor’ dedik. En düşük üretim yapan Erzincan farikasıydı. Ama bir baktık, özelleştirme sırasında, en fazla arazisi özelleştirmeye dahil edilen yer Erzincan fabrikası. Yıldırım’ın memleketi, fabrikanın yeri güzel. Sendika bunu ortaya çıkarınca, değişiklik yapıp, özelleştirmeye dahil araziyi yarı yarıya küçülttüler.

Alıcı firmalardan birisi, usulsüz bir şekilde, kazandığı ihaleyi bir başka şirkete devretmiştir. Bor Şeker Fabrikası ihalesini kazanan firma, ihale şartnamesi gereği kendisinin kontrolünde bir şirket ile fabrikayı devralmalıyken, ihale sürecinde hiç yer almayan, iktidar partisine yakın bir sermaye grubuna, Dişli ailesi kontrolünde bir şirkete devir gerçekleştirilmiştir. O kadar rahatlardır ki, alıcı görünen şirket sahibi “paramız yoktu, aldık, sattık”, yani “kime ne!” şeklinde bir açıklama ile durumu kamuoyuna açıklamakta bir sakınca görmemiştir.

AK: Bundan sonra neler yapılabilir? Şeker Fabrikalarına ilişkin sizinle birlikte devam eden bir hukuksal süreç var. Bundan da biraz bahsedebilir misiniz?

GC: Sendika, özelleştirme sonrası süreci de takip ediyor. Şu çıktı ortaya; alıcıların önemli bir kısmı, üretim taahhütlerini yerine getirememiş. Bu tespiti yapıp Bakanlığa ve ÖİB’ye başvurduk. Zira, bu durumda, anılan üretim dönemi için alınan teminatın hazineye aktarılması ve kotanın ilgili kısmının Türkşeker’e devri gerekiyorken, bunların hiçbirisi yapılmamış.

Öğrendik ki, düşük üretim yapan fabrikalar, mücbir sebep haline sığınıp, bu konuda göstermelik raporlar alıp durumu kurtarmaya çalışmışlar. İdare de kabul etmiş. Özelleştirmeyi topluma kabul ettirmek için “üretim taahhüdü aldık, teminat aldık” denirken, uygulamada basit bir şekilde bütün garanti ve teminatları geçersiz kılacak bir işlem yapmışlar; nerede kaldı ihalenin tasarımı ve güvenilirliği?

Şimdi, bu süreçle ilgili dava açtı Sendika. Bu hukuka aykırılığın tespiti ile teminatların kamu hazinesine aktarılması, üretim kotalarının da Türkşeker’e devri için. Bu süreç iki yıl tekrarlandığında, fabrikaların kamuya iadesi bile söz konusu olabilir. Ama, ne yazık ki bu süreci izleyen Sendika dışında, kimse ilgilenmiyor olan bitenle.

Türkiye için çok önemli, çok değerli bir deneyim oldu özelleştirme dönemi. Ama, doğru dersler almak için, gerektiğince faydalandık mı bu dönemden? Hayır. Araştırdık mı? Hayır. Sonrasını izleyip, takip ettik mi? Ne oldu, ne bitti, söylenenler gerçekleşti mi, gerçek verilere dayalı bir değerlendirme yaptık mı? Hayır.

Umuyorum, gün gelir bu dönem, bütün yönleriyle ele alınır ve gelecek için dersler çıkarılır.

AK: Ricamızı kabul ederek, bu değerli söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz için çok teşekkür ederiz.

print