Türkiye’nin Değiştirilemeyen Kara Yazgısı

Bir hukuk dergisi için yazılan bu yazıda, Cumhuriyet ile birlikte eğitimin ve toprak mülkiyetinin devrimci bir anlayışla yeniden kurgulanma çabası ile doğrudan ilintili olan hukuksal metin ve uygulamalardan yola çıkarak sonuca ulaşmayı uygun bulduk.

1923’ten başlayarak Köy Enstitüleri’nin uygulamaya geçtiği 1940’a değin “aklın özgürleşmesi” ile “üretici (Atatürk’ün deyişiyle ‘hakiki müstahsil’) köylünün özgürleşmesi”ne birlikte odaklanan bir dizi hukuksal girişim, uygulama ve tasarım, Köy Enstitüleri uygulamasına kaynaklık etmiştir.

Cumhuriyet devrimini gerçekleştiren kadronun neden “aklın özgürleşmesi” ile “üretici köylünün özgürleşmesi”ni birlikte öncelemek istediğini anlamak için Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda Türkiye’nin durumuna bir göz atmak gerekir:

1927’deki nüfus sayımına göre, 12,6 milyonluk nüfusun 9 milyonu çiftçidir. Tarıma elverişli 21-22 milyon hektarlık arazinin yalnızca 4-5 milyon hektarı işlenebilmektedir.

Devlete, vakıflara (dinsel örgütlenmelere, tekkelere, medreselere bağlı) ve özel kişilere ait olan bu toprakların çoğunluğu derebeyi niteliğindeki büyük çiftçilerin elindedir. Nüfusunun yüzde 95’inin çiftçi olmasına karşın, işlenir toprakların yüzde 65’i nüfusun yüzde 5’nin elindedir.

Çiftçilerin yüzde 20’sinin elinde tarım aracı bile yoktur.

Eğitim alanına gelince:

1897’deki istatistiğe bakılırsa Osmanlı’da, okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 10’nun altındadır. Kimilerine göre de, bu oran yüzde 1’dir.

Eğitim; mahalle mektepleri ve medreselerde tümüyle dinsel egemenlik altındadır.

Yani, nüfusun ezici çoğunluğu ümmi, bir başka anlatımla kör cahildir.

Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

print

Türkiye’nin Değiştirilemeyen Kara Yazgısı

Bir hukuk dergisi için yazılan bu yazıda, Cumhuriyet ile birlikte eğitimin ve toprak mülkiyetinin devrimci bir anlayışla yeniden kurgulanma çabası ile doğrudan ilintili olan hukuksal metin ve uygulamalardan yola çıkarak sonuca ulaşmayı uygun bulduk.

1923’ten başlayarak Köy Enstitüleri’nin uygulamaya geçtiği 1940’a değin “aklın özgürleşmesi” ile “üretici (Atatürk’ün deyişiyle ‘hakiki müstahsil’) köylünün özgürleşmesi”ne birlikte odaklanan bir dizi hukuksal girişim, uygulama ve tasarım, Köy Enstitüleri uygulamasına kaynaklık etmiştir.

Cumhuriyet devrimini gerçekleştiren kadronun neden “aklın özgürleşmesi” ile “üretici köylünün özgürleşmesi”ni birlikte öncelemek istediğini anlamak için Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda Türkiye’nin durumuna bir göz atmak gerekir:

1927’deki nüfus sayımına göre, 12,6 milyonluk nüfusun 9 milyonu çiftçidir. Tarıma elverişli 21-22 milyon hektarlık arazinin yalnızca 4-5 milyon hektarı işlenebilmektedir.

Devlete, vakıflara (dinsel örgütlenmelere, tekkelere, medreselere bağlı) ve özel kişilere ait olan bu toprakların çoğunluğu derebeyi niteliğindeki büyük çiftçilerin elindedir. Nüfusunun yüzde 95’inin çiftçi olmasına karşın, işlenir toprakların yüzde 65’i nüfusun yüzde 5’nin elindedir.

Çiftçilerin yüzde 20’sinin elinde tarım aracı bile yoktur.

Eğitim alanına gelince:

1897’deki istatistiğe bakılırsa Osmanlı’da, okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 10’nun altındadır. Kimilerine göre de, bu oran yüzde 1’dir.

Eğitim; mahalle mektepleri ve medreselerde tümüyle dinsel egemenlik altındadır.

Yani, nüfusun ezici çoğunluğu ümmi, bir başka anlatımla kör cahildir.

Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

print