Yazar:

  • Mizah: BAM Diye Karar

    Daha önce çok da meşakkatli olmayan, basit bir dosyada 7-8 yıl karar beklememi, dosyaların uzamasını ve sair konuları anlattım, biliyorsunuz. Buna mukabil jet savcıyı da anlattım, “haydi bir an önce karar verilsin”ci savcıları.

    Şimdi konum istinaf, yani bölge adliye mahkemesi. Biz BAM diyoruz kısaca, daha sempatik oluyor zaten. “Dosyamız BAM’da”, “BAM, ilk derece mahkemesi kararını bozdu”, “BAM duruşma açtı”. Her gün BAM yerine “bölge adliye mahkemesi” desem, zannediyorum her gün 10 dakikam, her ay 5 saatim ziyan olur. O nedenle BAM demek iyidir, Allah başımızdan BAM’ı ve BAM diyenleri eksik etmesin.

    Bir BAM dosyamda, dosya açılış tarihinden tam on gün sonra, yirmi beş sanıklı, on iki eylemli, yirmi klasörden müteşekkil bir örgüt dosyasında karar verildi. Yani bir kanun yolu mercii olarak düzenlenen istinaf mahkemesi, yani BAM, kendisine gelen dosyayı on günde karara bağladı. Hani yargılamalar uzun sürüyordu, hani dosyalar sürüncemede kalıyordu? Al sana yargı reformları, paketleri, makul sürede yargılanma hakları, al sana BAM diye karar.

    Yaptığım hesaba göre BAM, gün başına iki klasörü incelemiş. Bir klasör 500 (beş yüz) sayfadan müteşekkil olsa, iki klasör 1000 (bin) sayfa. Yani günde 1000 sayfa okuyor heyet.

    Tabii şu da var, heyeti oluşturan hâkimlerimiz dosyayı ayrı ayrı da inceliyor olabilir. “Sen şu klasörlere bak, ben bu klasörlere bakayım” şeklinde görev dağılımı olsa, bu heyetin bir araya gelip değerlendirme yapması, dosyayı müzakere etmesi de lazım. Bu, “sen yönlendir ben ateş edeyim” şeklinde tarif edebileceğimiz bir bilgisayar oyunu değil; sonuçta sanığın hürriyetine etki edecek bir karar vereceksin.

    Bizim dosyayı incelerken de heyet, kendisini hayattan soyutlamış değildir herhalde, fotosentezle de beslenmiyorlardır tahminim. Ne bileyim; arada yemek filan yiyorlardır, bir yandan başka dosyaların duruşmalarını da açıyorlardır, bizim dosyamız oraya geldiğinde muhtemelen başka dosyalar da inceleme aşamasındadır. O sırada heyeti oluşturan hâkimler, “biz de tavla turnuvası yapmaktan sıkılmıştık, ne iyi oldu da geldi şu dosya” demiyordur.

    Belki şu olabilir; “yemin ettik, biz bu kararı temmuz ayına kalmadan vereceğiz” şeklinde iddiaya girmiş olabilir heyet. Bu ihtimalidiğerlerinden daha yüksek görerek, hafta sonu ödevlerini cuma akşamından bitirip hafta sonunu rahat geçirmek isteyen ilkokul öğrencisi edasıyla, adli tatil öncesi kalın örgüt dosyasını on günde bitiren ve tatili kafası rahat geçiren heyete alkış ve takdirlerimi sunuyorum.

    Kararın niteliği nasıldı derseniz; heyetin dosyanın yirmi klasörünü de okuduğu, kararın her hâlinden ve zerresinden belliydi tabii ki. Bu karar için sıkı tartışmalar yaşanmış, fırtınalar kopmuş; belki de can ciğer kuzu sarması insanlar küsmüş, evler aileler dağılmış, ocaklar sönmüş, mevsim değişmiş, Akdeniz olmuş.

    Kararların hepsi başvurumuzun ve diğer müdafilerin istinaf başvurularının esastan reddi yönünde ve gerekçe de aşağı yukarı “yerel mahkemenin kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı” şeklinde. İlk derece mahkemesince verilen cezaların hepsi beş yıl ve altında kaldığı için de, cezaların hepsi kesinleşmiş vaziyette. Yani BAM, “biz ilk derece mahkemesinin kararını hukuka uygun bulduk, bir de Yargıtay baksın” kararını da vermemiş, “mahkeme iyi karar vermiş işte, sanık yatarsa yatsın” diyerek kararında “olası kastla” hareket etmiş. Uygulamada “hüküm özlülük” olarak tabir edilen hukuki durumla “hükümlülük” arasında bir hafta sonu geçmiş sadece. Neyse, yapacak bir şey yok. Boynumuz bam teline karşı kıldan ince. Öyle bir boynumuz var.

    Mevzubahis BAM hâkimlerimize iyi adli tatiller dilerim, bol bol dinlensinler, gezsinler, yüzsünler, boy versinler, hatta dipten kum filan çıkarsınlar müvekkilim için. Hak ettiler.

    Yeni adli yılda görüşmek üzere…

  • Mizah: Acil İş

    Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun “Tam Kapanma Tedbirleri” konulu 27.04.2021 tarihli, 13 maddeden ibaret kararının 1. maddesinde; “Tutuklu (duruşma açılıp açılmaması hâkim veya mahkeme heyetinin takdirinde olmak üzere) ve acil işler, dava zamanaşımı yakın olan soruşturma ve kovuşturma dosyaları, yürütmenin durdurulması istemleri ile ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler haricindeki ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemelerinin, yargı yerlerinde icra edeceği duruşma, müzakere ve keşiflerin 29 Nisan 2021 Perşembe günü saat 19.00’dan, 17 Mayıs 2021 Pazartesi günü saat 05.00’e kadar ertelenmesi” yönünde karar verildiği görülüyor.

    Hiç beklemiyordunuz değil mi pat diye ciddi bir konuya, maddelere vs. yer vereceğimi. Verdim işte, Hüsnü Niyetli’yiz ama, arada kanuna da, kitaba da, karara da yer veririz.

    Yukarıdaki kararda bana göre bir sorun yok, madem tam kapanıyoruz, acil iş değilse adliyelere de gitmemek lazım; destekliyorum. Ben de tam kapanma sürecinde bir kez adliyeye gittim, tutuklu bir işin duruşmasına katıldım. Tutuklu çünkü adam. “Duruşma yapmayacağız” denmez adama.

    Bir yandan da meslektaşlarımızla konuşuyoruz tabii. “Sen ne yapıyorsun, çalışıyor musun, acil işin var mı, ne kadar acil” şeklinde sorular yöneltiyoruz birbirimize. Dönüşümlü çalışanlar, dönüşümsüz çalışanlar, sırf evden çalışanlar, sırf ofise gelenler; her ofis kendi kuralını koymuş anlayacağınız.

    Bir meslektaşa hukuki bir şey danışmak üzere kendisini aradım. Hemen açtı, “ben şu anda adliyedeyim, seni sonra ararım ağabey” dedi. “Tabii ki” dedim Aciliyettin meslektaşıma. Daha sonra beni aradı tabii, “Hüsnü Ağabey kusura bakma, duruşmadaydım” mahcubiyetini sundu. Ben de öncelikle, kendisinin tam kapanmaya denk gelen acil işi olduğu için üzüntülerimi bildirdim, işin ne kadar acil olduğunu müstehzi bir ifadeyle sordum. “Acil de değildi de, neyse” dedi. Farkındaysanız danışacağım konuya hâlâ gelemedik. “Acil de değildi de” demese, mesela “hiç sorma” dese ben kendisine “nasıl yani” demeyecektim. Bir önceki cümlede “spoiler” verdiğim üzere “nasıl yani” diye sordum meslektaşa. Girdiği duruşmanın, cumhurbaşkanına hakaret davasının duruşması olduğunu söyledi. “Ee hani tutuklanmıyordu artık insanlar, reformlar vs. açıklanmıştı, sağ olsun babacan cumhurbaşkanımız da affediyordu insanları” diye sordum, “tutuklu değil zaten bizimki, demişler ki, tam kapanmada cumhurbaşkanına hakaret davalarını görün” şeklinde yanıtladı beni. Yani cumhurbaşkanına hakaret davaları acil işlerden sayılmış bu vesileyle o mahkeme tarafından. Tabii o mahkeme dememiş bunu, onlara denmiş. Diyeni soramadım, o da söylemedi. Denmiş yani.

    Yukarıdaki HSK kararına bakayım dedim tekrar. Acil iş değil bu; olsa olsa “ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler” kapsamında değerlendirilebilir. Evet, bana mantıklı geldi bu. Gerçi ivedi demek acil demek zaten. Kararda hem acil hem ivedi ibaresi var. “Acil olmasa bile ivedidir bu efendim” diyebilirler; bunu kabul etmezsek, “ivedi olmasa bile ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler” derler. Ne güzel takdir hakları verilmiş farkındasınız; “sayılacak”, “diğer” vs…

    Neyse ki meslektaşımızın yaşı 40’tan az olduğu için ona virüs bulaşma şansı yok, yani ona adliyede bir şey olmaz. Sadece yormuş oldular güzel meslektaşımı. Tabii amaç şu da olabilir, “madem cumhurbaşkanımıza hakaret edenleri savunuyorsunuz, gelin ulan adliyelere”. Bakın, bu da bana mantıklı geldi. Hem bizim cumhurbaşkanımıza hakaret edeceksin hem de tam kapanacaksın. Yok öyle tam kapanma, çık dışarı, göster yüzünü.

    Meslektaşımın o davasında ne oldu bilmiyorum; ama ben kendisine soracağım soruyu da unuttum. Yaşım 40’tan fazla, aşı randevusu aldım, aşılanmayı bekliyorum, onun dışında, Ramazan’da tam kapalıyız.

    Benden size tavsiye; sağlıklı hayat istiyorsanız ya devlet büyüklerine hakaret edenleri savunmayın ya yaşınız 40’tan az olsun, 40’tan büyükseniz de aşı olun.

    17 Mayıs sonrası, yani tam açılmada görüşmek üzere…

  • Mizah: Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilün

    2021 yılının ortalarına yaklaştığımız ve yine her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, bakanlarımız, devlet büyüklerimiz ve kanun koyucularımız boş durmuyor. Envaiçeşit gov.tr’li internet sitelerinde yargının güçlendirileceğine, insan haklarının daha daha korunacağına yönelik yeni paketlerin, stratejilerin, vaatlerin ve temennilerin pdf hâllerine rastlıyoruz.

    Bu kez de “paket”, “reform” ve “strateji” kelimelerinden sıkılmış olacak ki halkımız, adına “insan hakları eylem planı” denilen açıklamalar yapıldı. İnsan hakları eylem planı iddialı bir söz tabii. İçinde “eylem” ve “insan hakları” geçtiğine göre, özellikle solcuların bu paketi reddetmesi kendilerini inkâr anlamına gelir, hatta bu inkâr halinde konu Yenikapı ruhuna ihanete, hatta hatta Uhud Savaşı’ndaki gaflete bile getirilebilir, söylemiş olayım.

    Hatırlarsınız, Mayıs 2019’da açıklanan yargı reformu stratejisi belgesinde amaçlar şu şekilde belirlenmişti: “Hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi, yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi, insan kaynaklarının nitelik ve niceliğinin artırılması, performans ve verimliliğin artırılması, savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması, adalete erişimin kolaylaştırılması ve hizmetlerden memnuniyetin artırılması, ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması, hukuk yargılaması ile idari yargılamanın sadeleştirilmesi ve etkinliğinin artırılması, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin yaygınlaştırılması”.

    Mayıs 2019’da açıklanan belge ile ilgili olarak Feyzioğlu da, “Göğsümüzü gere gere uluslararası meslek örgütlerinde ‘biz bunları yaptık’ dememizi sağlayacak, hakikaten gazeteciyse kişi tahliye olmasını sağlayacak, hakikaten düşüncesi sebebiyle içerideyse onu derhal tahliye ettirecek bir düzenleme” yorumunda bulunmuştu ve bu konu dergimizin Eylül-Ekim 2019 sayısında “Hakikaten” yazımda hakikaten yazılmıştı.

    Şimdi ise neredeyse iki yıl geçmiş, farklı bir isimle yeni çalışma yapılmış ve insan hakları eylem planı ile amaçlarımız şu şekilde belirlenmiş: “Daha güçlü bir insan hakları koruma sistemi, yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma hakkının güçlendirilmesi, hukuki öngörülebilirlik ve şeffaflık, ifade, örgütlenme ve din özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi, kişi özgürlüğü ve güvenliğinin güçlendirilmesi, kişinin maddi ve manevi bütünlüğü ile özel hayatının güvence altına alınması, mülkiyet hakkının daha etkin korunması, kırılgan kesimlerin korunması ve toplumsal refahın güçlendirilmesi, insan hakları konusunda üst düzey idari ve toplumsal farkındalık”.

    Feyzioğlu, Sabah gazetesine 2021 insan hakları eylem planı ile ilgili yaptığı açıklamada, bu çalışmanın reform değil, devrim olduğunu söylüyor. Farkındaysanız cümlede en ufak tutarsızlık yok. “Sabah gazetesi”, “Feyzioğlu” ve “devrim” kavramlarını bir cümlede kullanın dediğinizde çıkacak şey bu zaten.

    Hatta Feyzioğlu Mayıs 2019’da, strateji belgesine eleştiri getirenlere dokundurmada bulunduğu gibi, bunda da hafif iğneleme yapıyor. Şöyle buyuruyor Feyzioğlu: “Bazıları sorunlara çözüm bulur. Bazıları da her çözüme bir sorun üretir. Yapılabilecek bir şey yok. Bizim görevimiz devrim niteliğindeki bu adımları hayata getirmek (şair burada ‘geçirmek’ demek veya gazeteci burada ‘geçirmek’ yazmak istiyor sanırım). Çok büyük laflar etmek yerine hayata dokunan çözüm önerileri değerlendirdik. Ortaya böyle bir metin çıktı. Ülkeye hayırlı olsun”. Farkındayız, ortaya böyle bir Metin çıktı.

    Baktım içtihat programıma, 2003 yılından bu tarafa adı direkt “Bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun” olan veya içinde “Bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun” ibaresi geçen 89 (seksen dokuz) kanuna rastladım. Bu da yılda beşten fazla “Bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun” çıkarıyoruz demek. Yine bu; en az iki ayda bir, yani “ayaşırı”, bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun yapıyoruz anlamına geliyor. Farkındaysanız bu sayı, kanun değişikliği sayısı değil, “bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun” isimli kanun sayısı. 2003 yılından bu tarafa, içinde “değişiklik” kelimesi geçen kanun sayısı ise 710 (yedi yüz on). Değişimin önünde kimse duramaz, ezanlar dinmez, vatan bölünmez.

    Sözü uzatmayalım ve sizleri çok değil, sadece 12 (on iki) senecik önceki “yargı reformu stratejisi” belgesi ile baş başa bırakalım. 2009 yılında Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan raporda yargı reformu stratejik amaçları şu şekilde sıralanmış: “Yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi, yargının tarafsızlığının geliştirilmesi, yargının verimliliği ve etkililiğinin artırılması, yargıda mesleki yetkinliğin artırılması, yargı örgütü yönetim sisteminin geliştirilmesi, yargıya güvenin artırılması, adalete erişimin kolaylaştırılması, uyuşmazlıkları önleyici nitelikteki tedbirlerin etkin hâle getirilmesi ve alternatif çözüm yolları geliştirilmesi, ceza infaz sisteminin geliştirilmesi, ülkemizin ihtiyaçları ve Avrupa Birliği müktesebatına uyum, sürecinin gerektirdiği mevzuat çalışmalarına devam edilmesi”. O dönem bir de Avrupa Birliği vurgusu yapılmış, oraya yaklaşmak istiyorduk herhalde. Şimdi serbestiz.

    Avrupa Birliği dışında 2009’daki belgede aynı şeyler geçiyor: fâilâtün, fâilâtün, fâilün…

    Bir sonraki plan, strateji, paket, reform veya adına ne denirse ortaya çıkan bir metinde (ve tabii Metin’de) görüşmek dileğiyle.

  • Mizah: Jetlik

    Başlıktaki kelime size garip gelmiş olabilir, “jetlik” kelimesini ilk kez görmüş olabilirsiniz. Ben de ilk kez kullanıyorum zaten. Kendimce anlamını da Türk Dil Kurumu ağzıyla belirteyim: “Jetlik: Jet olma durumu”.

    Malumunuz, mesleği gereğince “jet” olan kişiler yok değil. “Jet hâkim”, “jet imam” vs…

    Jet imam demişken, Karadeniz’de teravih namazını o dönemin meşhur dizisi Dallas’a yetişebilmek için çok hızlı kıldıran, o nedenle camisi diğerlerine göre tıklım tıklım olan bir imam varmış, ona da “Dallas İmam” denirmiş, hoş bir enstantane olarak belirtelim.

    Gelelim jetliğin mesleğimizdeki karşılığına. Malum, bazı hâkimlerin “jet hâkim” olması ile övünülür, “çok iyi adam yahu, en fazla iki celsede bitiriyor davayı” derler. Tam da bizim “yargıda hedef süre” kıstasımıza uygun. Kararın mahiyeti ise bilinmez.

    Geçenlerde ben de, jet hâkim değil ama jet savcıya denk geldim. Bir örgüt dosyasında sorguların dahi tamamlanmadığı, bir kısım müştekilerin önceki anlatım ve şikayetleri ile ilgili beyanda bulunmadığı, onlarca tanığın da ifadelerinin beklendiği, “eksik hususlar giderilsin” bir aşamada bu jet savcımız, “her ne kadar (…) şahıslar dinlenmemiş olsa da, dosya kapsamı ve bu şahısların soruşturmada ifade vermiş olmaları dikkate alınarak dinlenmelerinden vazgeçilmesini ve esas hakkında mütalaamızın hazırlanması için öğleden sonraya kadar süre verilmesini talep ederiz” dedi.

    İşte yargıda hedef süreye uygunluk, işte yargılamada sürat, işte geç gelen adaletin adalet olmaması, işte feraset, işte analarımızın duası…

    Esasında savcı geç bile kaldı bu “adalet” talebinde. İfadeler zaten soruşturmada alınmış, soruşturma savcısı iddianameyi yazmış. İddianamenin kabulünden sonra yaz esas hakkında mütalaanı geç, ne diye şahısların önceki ifadeleri yanlış olabilirmiş gibi mahkeme ifadeleri bekleniyor, hafıza testi mi bu?

    Mahkeme, savcının jet talebini tabii ki kabul etti ve 1,5 saat sonra esas hakkında mütalaasını vermesi için dosyayı savcımıza tevdi etti.

    Dosya kapsamlı tabii, esas hakkında mütalaanın 1,5 saatte hazırlanması mümkün değil. Demek ki mütalaa daha önce hazırlanmış. Buradan, o günkü celsede dinlenenlerin de esas hakkında mütalaada dikkate alınmadığı anlaşılıyor. Yani hakikaten iddianamenin kabulü yetmiş esas hakkında mütalaanın hazırlanması için. Sürenin 1,5 saat olması da mütalaa için değil; yemek, çay/ kahve ve sigara için. Bal, şeker olsun, ne diyelim?

    Tabii şunu da itiraf etmeliyim. Savcımızın bir kısım müştekileri, tanığı ve hatta sanığı dinlemek istememesini hayra yorma gibi bir reaksiyon içerisine girdim baştan, sanırım ismimden kaynaklı olarak. “Herhalde birçok suçtan beraat isteyecek savcı” diye düşündüm. Yoksa böyle bir şey kabul edilemezdi çünkü.

    Ancak jet olduğu kadar ters köşe yapma özelliği de bulunan savcımız, paket servisli yemek arasından sonra, tüm suçlardan mahkûmiyet kararı verilmesini istedi, hatta teşebbüs aşamasında kaldığı belirtilen ve en azından o konuda şüphe olmayan suçtan tamamlanmış gibi tam ceza, şikâyete tabi suç yönünden şikâyetten vazgeçilmesine rağmen yine ceza istedi. Bir sonraki celse karar verilecek.

    Savcının mütalaasını açıklamasından ve mahkemenin ara kararı vermesinden sonra hemen yanımda bulunan cep kanununu açtım, bugünkü yaşananların Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun hangi maddelerine, hangi fıkralarına aykırı olduğunu belirledim. İstinaf sürecine odaklanmaya başladım bile.

    Madem yazıya imamla başladık, uhrevi şekilde son verelim: Nasıl ki ahiret inancına göre bu dünyada öbür dünyayı düşünerek yaşamamız gerekiyorsa, savunmalarımızı da öbür mahkemeyi düşünerek yapıyoruz artık. İlk derece mahkemelerinden medet ummayıp istinafa, temyize yoğunlaşıyoruz. “Dallas İmam” memnundur yukarıdaki cümlemin ilk kısmından; peki “Ceyar Savcı” cümlenin ikinci kısmından memnun mudur, bilemiyorum.

    Neyse, yazıyı burada sonlandıralım. Dizim başlıyor!

  • Mizah: Maskesiz Rüya

    Yazımı bitirme ve dergiye gönderme zamanı geldiğinde “ne yazayım” diye düşünmem genelde. Zaten ne yazacağımı az buçuk belirlemişimdir. Ancak bu dönem yazacak bir şey bulmakta zorlandım. Maliye ve Hazine Bakanının istifasını (pardon görevden affını) değerlendirsem, haber ve yazı değeri yok. Baksanıza o gün bile haber yapılmadı, iki gün sonra kısa kısa değinildi gazetelerimizde. Adalet Bakanı’nın yargıda reform yapacaklarını söylemesinin haber ve yazı değeri de Teoman’ın sabaha karşı bardan alkollü çıkması gibi. “Ne yazayım” sorusu iyice kafamı kurcalamakta iken, o gece bir rüya gördüm.

    Bir hukuk & siyaset dergisinde rüya anlatmak ne kadar doğru bilemedim tabii. Ancak sonuçta burası mizah köşesi ise, pekâlâ anlatılabilir dedim.

    Efendim bendeniz, kalabalık bir dosyada pek de önemli olmayan bir celse sabahına uyanmak üzere uyuyorum (rüyamda uyumuyorum, rüya öncesi uyku bu, rüyayı içeren uyku yani).

    Rüyamda o kalabalık dosya öncesi meslektaşlarla duruşma salonu önünde kalabalık kalabalık konuşuyorken, aklıma dosya ile ilgili bir şey geliyor ve baro odasına gitmem, UYAP’tan çıktı almam gerekiyor (bir insan rüyasında balta girmemiş orman görür, masmavi deniz görür, beğendiği bir film yıldızını, sporcuyu görür; ben rüyamda UYAP’tan çıktı almak için baro odasına gidiyorum, kusura bakmayın). Baro odası çok kalabalık, bırakın çıktı almayı, bilgisayarlar gözükmüyor insan kalabalığından. “Bu maske de insanı ne kadar korur bilemiyorum ki” diyorum içimden, bir bakıyorum yüzümde maske yok (aşağı yukarı her rüyada olduğu gibi burada da bir abukluk var tabii, evinden çık sen, adliyeye git, ta baro odasında anla maskesizliği).

    Hemen soruyorum baro odası görevlisine, kendisinde de maske olmadığını söylüyor. En yakın nerede bulabileceğimi soruyorum, “en yakın Urfa’da bulursun, hem benim memleketim, gezersin” diyor (bu abukluk daha fena).

    Sonra duruşma salonu önüne gidiyor, kalabalığa sesleniyor, insanlara tek tek soruyorum, hepsinden olumsuz yanıt alıyorum (kuru kalabalık bu işte). Adliyede dolaşıp alakasız insanlara alakasız şirinlikler yaparak maske soruyorum, hepsinden olumsuz sonuç alıyorum.

    Duruşma ile zerre alakalı değilim, başlayıp başlamadığı ile ilgilenmiyorum; varsa yoksa yüzümde maske olacak. Hem maskem yok hem sosyal mesafe kuralını ihlal ediyorum. Gözümde canlanıyor kos“koca” turkuaz renkli koronavirüs tablosu.

    Başka müvekkillerin işleri de var adliyede. Fakat o işlerin peşine maske bulamadan düşmem mümkün değil. O nedenle gördüğüm her canlıya maske soruyorum, ısrarla “bizde yok”, “yedek maske taşımıyoruz” türü cevaplar alıyorum.

    Hatta biri, “şimdi sen duruşmaya gireceksin, beraat verecekse de mahkûmiyet verir hâkim, ne hakla insanların sağlığını riske atıyorsun” diyor. Sağlığı değil de, müvekkilin benim yüzümden ceza alma ihtimalini düşünüyor, çok üzülüyorum (Rüyada bile ne kadar Durakoğlu’yum görüyor musunuz, ne derdi ruhsat törenlerinde: “Bir annesi terk etmez demişler yavrusunu, bir de avukat müvekkilini”).

    O sırada mübaşir, maskesinden de taşan gür sesiyle dosya numarasını ve bir kısım sanıkların ismini okuyor. Görev bilinci ile dalıyorum duruşma salonuna.

    Her kalabalık dosyada olduğu gibi, burada da bazı sanık müdafileri müştekiye ve vekillerine ayrılan yere oturuyor, bazıları sanık sandalyelerine oturuyor (arada boşluklar var tabii, mesafe korunuyor, lütfen), bazıları ise ayakta. Bense bilinçli şekilde ayaktayım, iki duvarın kesiştiği yere tünemiş vaziyetteyim.

    Zabıt yazılmaya başlanıyor: “A müdafii Av. B, C müdafii Av. D, E müdafii Av. Hüsnü Niyetli, … geldikleri görüldü. E müdafii Av. Hüsnü Niyetli’nin maskesiz olduğu anlaşıldı”.

    Hemen bulup geleceğimi söylüyorum hâkime, yeniden ayaklarım beni “Urfalı Baro Odasına” götürüyor. Baro odasında neredeyse kimse yok, “nereye dağıldı bu kadar insan” diye düşünüyorum. Sonra alarm tabii…

    Uyanıyorum, çorabımı dahi giymeden direkt maskemi takıyorum. Çantama da 3-5 tane maske koyuyor, adliyeye yol alıyorum.

    En az rüyamdaki kadar kalabalık bir duruşma salonu önüyle karşılaşıyorum. Dosyaya bakarken, UYAP’tan bir çıktı alma gereği hasıl oluyor, rüyadaki gibi. Gidiyorum baro odasına, çalışanlar dışında kimse yok, Urfalı görevli de yok. Alıyorum çıktımı, giriyorum duruşmaya. İsmimi zapta geçiriyor kâtibe hanım: “E müdafii Av. Hüsnü Niyetli… geldikleri görüldü”.

    Maskesiz rüya gerçek olmadı şükür. Peki duruşmada ne oldu? Hiçbir şey. Maskeli günler…

  • Mizah: Gerekiyorsa

    Aşağı yukarı tüm meslektaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim gibi, bende de en az 4-5 adet ve sırf hukukçulardan oluşan Whatsapp grubu mevcut. Tabii bunların hepsini anlık takip edebilmek mümkün değil. Ayrıca konuşmalar arasına serpiştirilen fotoğraf ve video paylaşımlarını da bulunduğum ortamlardan kaynaklı olarak hemen açıp izleyemiyorum. Açıkçası birçoğunu merak da etmiyorum.

    Bazen avukatlardan gelen paylaşımları müteakip grubun diğer üyeleri fotoğrafa veya videoya ciddi şekilde tepkiler veriyor; “böyle bir şey olabilir mi”ler, “sözün bittiği yerdeyiz”ler, “kimse bana hukuk devletinden bahsetmesin”ler havada uçuşuyor. Esasında bu yorumlara muhatap olan fotoğraf ve videolara özellikle bakmıyorum, zira “böyle bir şey” olabileceğini ve olabildiğini, sözün bittiği yeri geçeli çok olduğunu, hukuk devletinden bahsetmemenin o fotoğraf ve videodan başlamadığını gayet iyi biliyorum. Yani “Hüsnü Bey, Allah aşkına böyle bir şey olabilir mi?” sorusuna “olamaz mı?” diye soru ile cevap veriyorum.

    Ancak bir Whatsapp grubunda görmemle birlikte, tıklamadığım için soluk gözüken, ancak daha sonra Twitter’da rastladığım ve solukluğu ile mukayese ettiğimde aynısı olduğunu tahmin ettiğim bir celse zaptı ile ilgili “böyle bir şey olabilir mi”ler Twitter merciinde de havalarda uçuştuğundan, tıklayayım şu fotoğrafa dedim, artık merak etmiştim.

    Son sayfası görülen ve taraf bilgileri silinen bir celse zaptında, bir asliye hukuk hâkiminin davalıyı, kendisine hakaret ettiği için tutukladığını gördüm. Hatta paylaşıma yapılan yorumlara göre, davalı bir de avukatmış. Hemen meslektaşlarımız tepkilerini sosyal medyada ortaya koydular: “Olur muymuş öyle bir şey?” Hemen cevap vereyim, “olur”.

    HMK m.151/3’e göre; “Mahkemenin düzenini bozan eylem veya mahkeme huzurunda söylenen uygun olmayan söz veya davranış, ayrıca bir suç oluşturuyor ise bu durum bir tutanak ile Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir ve gerekiyorsa, avukatlar hariç, fiili işleyenin tutuklanmasına da karar verilir”.

    Şimdi hemen, “davalı avukatmış, nasıl tutuklayabilir” diye düşünmeyin. Her ne kadar HMK m.151 üç fıkradan oluşsa da, duruşma zaptına göre hâkim bu kararını HMK m.151/4’ten vermiş. Herhâlde hâkimimizin kanununda HMK m.151’i anlatan sayfa 3. fıkrada bitiyordu ve hâkimimiz, “mutlaka bir sonraki fıkrada avukatların da tutuklanabileceği bir hâl vardır” diye düşündü ve sayfayı çevirmeyi o an için yorucu buldu.

    Bir başka ihtimalle, HMK m.151/3’te yer alan “gerekiyorsa” ibaresi hâkimimiz için yeterliydi ve artık şahsın tutuklanması gerekiyorsa gerisi teferruattı; “3” yerine “4” yazılması da kâtip hatasıydı (hangimiz bu hatayı yapmıyoruz ki). Bu ihtimal daha mantıklı, başka bir ihtimal de aklıma gelmedi.

    Duruşma zaptına rastlarsanız eğer, ilginçlik sadece HMK m.151/4’ten ibaret değil. Zabıttan, hâkimin davalı lehine karar verdiği de anlaşılıyor. Ancak davalı bu karardan sonra (veya önce) “istifa edin”, “kafana göre yazıyorsun”, “sizi hâkim yapanlara beddua ediyorum” demiş ve hâkimi kızdırmış ki, bu sözler suç oluşturmasa bile hâkimimiz, “madem bana HMK tutuklama yetkisi tanımış, evrakı Başsavcılığa göndermeme de gerek yok, avukat da esasen asil olarak bulunuyor, tutukluyorum arkadaş” diye düşünerek, herhangi bir suç işlemeyen bedduacı davalının tutuklanmasına karar vermiş.

    Yine de ihtiyatlı davranarak meslektaşlarıma, “böyle bir şey olabilir mi” diye değil ama, “gerçekten böyle bir şey olmuş mu” diye sordum. Olduğunu söylediler. Hatta Asliye Hukuk Hâkiminin bu tutuklama kararı üzerine, Baro yöneticileri müdahale etmiş ve karar geri alınmış. Ancak sonuçta Asliye Hukuk Hâkimi, HMK m.151/3’ten “gerekiyorsa” kaynaklanan yetkisini bu şekilde kullanmış gözüküyor. Zaten bizim insanımıza herhangi bir konuda yetki ver, ucunu da “gerekiyorsa” diye aç, kesin gerekiyordur onun için. Yani bir şeyin sırf gerekmesi yeterli; duruşma sırasında suç işlenip işlenmediğinin ve istisnai durumların önemi yok.

    Son dönem yaşananlar da, “kanuni düzenleme uyarınca böyle yorum yapılabilir efendim, ne olmuş yani”lerle normalleştirildiği için, internet sitesi kapatmalar, tahliye olanları cezaevinden çıkartmayıp tekrar tutuklatmalar da mutlaka o kararları verenler ve verdirenler için “gerekiyordur”. Anlayışlı olmak lazım.

    Celse zaptında, “tutuklanmasına” ibaresinden sonra itiraz mercii sulh ceza mahkemesi olarak gösterilmiş ve sulh ceza mahkemeleri kaldırılalı 6 (altı) yıl olmuş ama olsun, “gerekiyorsa” tekrar açılır.

    Bu düşüncelerimden sonra ilgili Whatsapp grubuma döndüm ve celse zaptına ilişkin fotoğrafın üzerinden 2 gün, 516 yorum geçmesine rağmen, parmağımı hemen o fotoğraf altına iliştirilen “Böyle bir şey olabilir mi? (Kızgın Surat Kızgın Surat Kızgın Surat)” mesajı üzerine getirip sağa çekmek suretiyle bu soruyu yanıtladım: “Gerekiyorsa olur”…

  • Mizah: Adliyelerden virüs manzaraları

    Malum; adli tatil bitti, duruşmalar başladı. Bize Mart ayında söylenen “sıcak hava virüsü öldürüyormuş/azaltıyormuş” haberleri ve daha sonra bir kısım “yakışıklı unvanlı” otorite tarafından ortaya atılan “Eylülde virüs tamamen bitecek” sözleri gerçek olsaydı, Eylül ayında efendi gibi dosyalarımızı, çantamızı, cübbemizi alıp huzur içinde duruşmalarımıza girecektik. Şimdi ise; efendi gibi dosyalarımızı, çantamızı, cübbelerimizi alıp huzursuzluk içinde duruşmalarımıza giriyoruz. İşin sadece İstanbul boyutu da yok; ben de dâhil birçok meslektaşım, İç Anadolu Bölgesi benim, Ege Bölgesi senin, kıyılar CHP’nin, duruşmalara giriyoruz, gireceğiz, girmek zorundayız.

    Maskeyle zaten tanınmıyoruz ama, olur da göz göze gelir, bir meslektaşı tanırız diye korkarak ve yere bakarak yürüyoruz adliyelerde. Bir keresinde duruşmaya yetişmeye çalışıyorum, karşı blokta sigara içilen yerden çıkmış, belli ki sigarasını yeni içmiş bir meslektaşım, 100 metre öteden sesleniyor bana. Yani bir futbol sahasında kaleci, diğer kaleciyi orta saha da kalabalıkken takım elbise ve maskeyle görüp “Hüsnü n’aber üstadım ya” diye bağırıyor. “İleride hatırlatırsa ‘duymadım’ derim” diyerek en yakın asansöre biniyorum. İçeride dört kişiyiz, zemin inişe elverişli. Asansörde sosyal mesafe kurallarına hatırlatma yapan ikaz notlarına bakarken, içeriye birden “aleyhine icra takibi başlatılan tipli” üç insan biniyor, “arkadaşlar biliyorsunuz virüs var, müsaade edin de aşağıya inelim” diyorum. İçlerinden biri “ağabey ben atlattım zaten” şeklinde yanıt veriyor. Ben laf yetiştirmeye çalışırken iniyorlar. İçlerinden bir diğeri de sürekli öksürüyor bu arada. Asansöre girerken HES kodlarını belirttiler mi bilmiyorum, ama virüs kaparsam muhtemelen o üç kişiden birinden kapacağım. Neyse ki atlatmış biri.

    Asliye ceza mahkemesindeki duruşmama son anda yetişiyorum. Biliyorsunuz asliye ceza mahkemelerinde Eylül ayı itibariyle cumhuriyet savcımız var. Bir süredir olmamasını yadırgıyordum zaten, ancak yargının üç sacayağının virüsün olduğu zamana denk gelmesi talihsizlik olmuş. Ne yapalım, virüs utansın.

    Kayda değer hiçbir şey yaşanmayan duruşmamdan çıktıktan sonra dilekçe sunumu için ön bürolara gidiyorum. Hukuk mahkemeleri ön büroları o kadar karışık şekilde düzenlenmiş ki, dilekçeyi sunacağım katta olmama rağmen, ok işaretleri sebebiyle iki kez üst kata çıkıyor, iki kez aşağıya iniyor, bulunduğum katı ilk tuttuğum sayıdan çıkarıyorum. Bu sırada iki insanla çarpışıyorum, bunlardan ikisi de maske takmış; ancak biri koluna, biri çenesine. Virüs kaparsam muhtemelen o iki kişiden birinden kapacağım. Neyse ki avukat girişine Baromuz dezenfektan koymuştu.

    Ön bürodan çıktığım sırada meslektaşım arıyor, haftaya gireceğim bir şehir dışı duruşmasının mahkeme başkanının virüs kaptığını öğreniyorum; başkanın virüs kaptıktan bunu öğrenene kadar adliyede kimlerle haşır neşir olduğunu bilmiyorum. Mahkeme başkanı bu; sadece “ben odama çekileyim, dosyamı okuyayım, duruşmaya gireyim” dese günde onlarca kişiye virüs bulaştırma ihtimali var. E bazı hâkimlerin maske takmadıklarını da biliyoruz. “Adalet dağıtan adam virüs mü bulaştırır?” diye düşünüyorlar herhalde. Eğer virüs kaparsam muhtemelen haftaya o mahkemenin herhangi bir personelinden kapacağım. Neyse ki savunma hakkımızı kullanıyoruz.

    Whatsapp gruplarımızdan bazı haberler görüyorum: “İstanbul bilmem kaçıncı tüketici mahkemesinde koronavirüs şoku”, “Ankara’da üç icra memuru karantinada”, “İzmir’de şu mahkeme geçici olarak kapandı”, “Bilmem nerede bir cumhuriyet savcısının koronavirüs testi pozitif çıktı”, vesaire vesaire… Esasında trafik durumunu gösteren programlar gibi, adliyede virüslü mahkemeleri gösteren programlar da olsa çok iyi olur. Biz de işimizi ve sağlığımızı ona göre planlarız. Bu düşünce ile adliyeden ofise şahsi aracımla dönüyorum; bir süredir virüsten dolayı toplu taşıma kullanmıyorum, “virüs kapmayayım” diye.

    Artık ofisimdeyim. Benimle ısrarla görüşmek isteyen bir müvekkilim var. Kendisiyle görüntülü bir program üzerinden konuşmak istiyorum. “Ben beceremem onu avukat bey, yüz yüze konuşalım” diyor. Ofise geliyor, iki sandalye mesafe bırakıp “maske maskeye” konuşuyoruz. Yüzünde her an hapşıracakmış gibi bir hâl var. O hâl, muradına ermek üzereyken müvekkil maskesini çıkarıyor, hapşırıyor, sonra tekrar takıyor. “Çok yaşayın” diyorum, “sen de gör avukat bey” diyor. Virüs kaparsam muhtemelen o müvekkilden kapacağım. Neyse ki ikinci baroyu daha kuramadılar da, işimizi rahatça yapabiliyoruz.

    Sağlıklı günler değerli meslektaşlarım, her nerede virüs kapıyorsak veya kapmak üzereysek…

  • Sayın Savcımın UYAP’ı (3.5.2020)

    Ev karantinamın bilmem kaçıncı gününde Avukatlar Günümü kutlayan Sayın Barolar Birliğim, bundan böyle soruşturma dosyalarımıza UYAP’tan ulaşabileceğimizi müjdelemişti. Hem günümün kutlanması hem de soruşturma dosyalarımı UYAP’tan görebilecek olmam ziyadesiyle mutlu etti tabii.

    Ev karantinamda yanımda olan UYAP’ımdan ertesi gün soruşturma dosyalarıma bakmak için bilgisayarıma koyuldum. Ertesi gün koyuldum, çünkü 5 Nisan pazardı ve karantinada da olsak, evden çalışmamın bir mesaisi vardı.

    Tabii ev mesaim başlar başlamaz UYAP’ıma yeltenmemin bir nedeni vardı. Yaklaşık beş yıldır devam eden bir soruşturma dosyamda, bir yıla yakındır savcımın takipsizlik vermesini veya dava açmasını bekliyordum. Beş yıldır bir dosyaya bir savcının bakması mümkün mü, bu zannediyorum dördüncü savcımızdı. Ancak araştırılacak edilecek hiçbir şey kalmamıştı dosyada. Bu yeni savcıyla da konuşamıyordum bu hususu, çünkü kendisine adliyede rastlayamıyordum. Adliyeye ne zaman gitsem kâtibi bana, “Avukat Bey, Savcı Bey adliyede, ama odasına hiç gelmedi, gelir herhalde” şeklinde cevaplar veriyordu. Ne zaman sorsam savcım hep adliyedeydi, orada bir sıkıntı yoktu; ancak odasını pek sevmiyordu. Ya meslektaşları ile komşuculuk oynuyordu ve bu komşuculukta sıra hiç kendi odasına gelmiyordu ya da kendisine paralel bir oda bulmuştu, orada çalışıyordu. Neyse, gel zaman git zaman ben savcının yüzünü hiç göremedim. İsmini Google’dan arattım, görsellere bakacaktım. Aşağı yukarı tüm savcılarımızda olduğu gibi, bir başka şehirde görevine başladığına ilişkin eski tarihli bir habere rastladım. Ancak fotoğrafta o kadar savcı vardı ki, bizimki hangisi onu da kestiremiyordum. Sadece fotoğraftaki yüzlerden, “hangisinin yüz ifadesi görevine yeni başlamış gibi” diye tahmin yürütüyordum.

    Tabii benim için önemli olan savcımın tipi değil, aylardır incelemediği dosyası. UYAP’tan soruşturma dosyalarını “Ceza” bölümünün altında görmeyince “acaba TBB bizi mi kandırdı” diye düşünürken, soruşturma dosyalarının ayrı bir kısımda “Cbs” ismiyle esrarengiz şeklinde yer aldığını gördüm. Sonrasında adliyesinden ve soruşturma dosyasından yakaladım dosyamı. “Açık” olduğu yazıyordu. “Evrak” kısmına tıkladım, “Cumhuriyet savcısının onayı sonrası evrak görüntülenebilecektir” yazdı. Yanda da “Evrak Gönderme” ile sadece “Avukatın Soruşturma Dosyasını İnceleme Talebi (Portal)” türünü gönderebileceğimiz, yani dosyaya sadece inceleme talebini sunacağımız bir sistem kurulduğunu gördüm. Ben de o gün, yani 6 Nisan gününde kısa bir dilekçe ile dosyayı inceleme isteğimi sundum. Sonra her sabah ev mesaimin başında, bir gelişme olup olmadığına baktım. Savcımın onayına göre dosyaya giren son belgeleri görebilecektim. Gün gün baktım, onayı göremedim. O “gün gün”ler yerini “günaşırı”lara, “günaşırı”lar yerini “haftada iki”ye bıraktı. Sonra unuttum, bakamamaya başladım. Az önce tekrar bakayım dedim, “Cumhuriyet savcısının onayı sonrası evrak görüntülenebilecektir” yazısını yine gördüm. Sayın savcımın tipine olduğu gibi, dosyasına da erişemiyordum.

    UYAP’ta “Evrak Gönderme” hâlâ açık, gönderilebilecek dilekçe de inceleme talebinden ibaret. Ancak dilekçe “udf” formatı ile gönderileceği ve bir form gibi düzenlenmediği için istediğim her şeyi yazabiliyorum, “atış serbest” yani. Şimdi ek dilekçe yazma kararı aldım, onay verirseniz aşağıdaki metni sunacağım:

    “Sayın Savcım,

    Öncelikle kalbiniz kadar temiz bu beyaz udf dosyasını açtırdığınız için tekrar teşekkür ederim. Sizi görme şansım henüz olmadı. Umarım bu melun süreçte sağlığınız ve keyfiniz yerindedir. Şayet değilse, acil şifalar dilerim.

    Ben size yaklaşık bir ay önce dosya inceleme talebimi UYAP’tan sunmuştum. Zannediyorum incelemeye pek vaktiniz olmadı. Müsait olduğunuzda onay vermenizi ve bu şekilde dosyaya erişmemi sağlamanızı istirham ederim.

    Ancak istirhamım ‘sine qua non’ değildir. Benim için ziyadesiyle önemli olan, dosyanın bir an önce neticeye varmasıdır. Buna müvekkil hakkında dava açılması da dahildir. Zira birkaç yıl önce dava açılsa idi, zannediyorum mahkeme şu zamana kadar beraat kararı da verecek, hatta bu karar istinafla kesinleşecekti.

    Karantina sürecinde müvekkilim dosya ile ilgili sorular sormaya devam ettiğinden ve süreç git gide uzadığından, dosyada müspet/menfi bir kanaate varmanızı, kanaate varmanız durumunda bunu takipsizlik/iddianame ile belirtmenizi talep ederim.

    Saygılarımla, Hüsnü Niyetli”.

  • Mizah: Savcım, İddianamesi ve Büyüğüm

    Geçenlerde bir televizyon programcısının, sosyal medyada kendisine edilen küfürlere karşı açtığı davalarla köşeyi döndüğü haberini gördüm. Son derece zekice tabii. Bir insanın kendine küfrettirmesi bana göre zaten başarıdır, bunu kazanca çevirmesi de dahiyane bir fikirdir benim nezdimde.

    Tabii bahsettiğim bu benim “nezdim”, daha önce benzer bir durumla karşı karşıya kaldı. Zamanının önemli bürokratlarından biri hakkında, bir internet sitesinde kişisel bir değerlendirmede bulunmuştum. Yumuşak bir tabirle “kişisel bir değerlendirme” diyorum ama hakikaten de öyleydi, yani ortada bir hakaret yoktu. Zamanın önemli bürokratlarından olan, şimdi, hatta o dönem gözden düşen “büyüğümüz”, avukatlarına, yani meslektaşlarıma talimat vermişti. Sosyal medyada kendisini rahatsız eden herkese karşı şikâyette bulunulacaktı.

    Ofisime polisler geldi, o zaman şehir dışındaydım, kâğıt bırakmış gitmişler. Hakkımda soruşturma açıldığı bilgisini iletmeye gelmişler, ifadeye çağırıyorlarmış beni. Şehre döner dönmez karakola uğradım, dosya bilgilerini öğrendim. Büyüğümüz bir başka şehirde ikamet ettiğinden, orada yürütülüyordu soruşturma, benim de ifadem talimatla alınacaktı. İstanbul Anadolu Adliyesi’nin talimat dosyasına dilekçe yazarak, bizzat o şehre gidip dosyanın savcısına ifade vereceğimi bildirdim. Bir yandan savunma dilekçemi de hazırladım, bol emsal kararlı ve taraflı tarafsız herkesin, okuduktan sonra kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vereceği bir dilekçeydi bu.

    İfade için işlerimi ayarladım ve gün belirledim. Bir yandan da o şehirde tanıdık bir meslektaşa dosyanın akıbetini sordum. Talimat dosyasına yazdığım dilekçemden birkaç gün sonra bana, “Savcı sizin hakkınızda iddianame düzenlemiş Hüsnü Bey” dedi. Ben de “Nasıl olur, dilekçeyi daha yeni yazdım, haftaya gelip ifade verecektim” dedikten hemen sonra şehrin yolunu tuttum. Meslektaştan aldığım bilgi, iddianame tanzim edilmekle birlikte henüz Başsavcılık tarafından görülmediği ve onaylanmadığı yönündeydi.

    Şehre varır varmaz, iddianameden habersizmişim gibi savcının odasını yolunu tuttum, “Efendim bendeniz avukatım, bir dosyanızda şüpheliyim, ifade vermeye geldim” dedim. “Tamam avukat bey, dosyanızı getirteyim, alalım ifadenizi” dedi savcı. Dosya gelir gelmez savcının yüzü değişti, “İyi de ben iddianame yazmışım buna” dedi. Ben de “Olur mu efendim, ben size dilekçe vermiştim, geleceğim en kısa zamanda diye” dedim. “Ben sizin avukat olduğunuzu anlamamış, bizi sallıyor diye düşünmüştüm, ondan sizi beklemeyip hazırlamıştım iddianameyi” dedi. Şöyle bir iddianameye baktı, “İddianamede sizin aleyhinize emsal karara da yer vermişim bakın, en iyisi iddianameyi ben böyle vereyim, mahkemede savunursunuz kendinizi artık” dedi. Emsal denilen karara baktım, benim savunma dilekçemin ekindeki lehe kararlardan biri. “Savcım bu karar lehime, söylediğim sözün hakaret suçunu oluşturmadığı yazıyor kararda” dedim. Baktı savcı karara, “Haa evet lehinizeymiş, (bir süre sessizlik) haa tamam, her ne kadar karar lehinize olsa da, mahkeme de bir değerlendirsin demişim iddianamede” dedi. Yani iddianamesinde, her ne kadar suç olmasa da, mahkeme de bir baksın demiş savcım.

    “Savcım en azından ifademi alın, eksiklik olmasın, sonra iddianame iade edilmesin, çok güzel iddianamem olsun, şanıma yakışsın, yoksa ne biçim iddianame ile yargılanıyor demesinler” dedim. “Durun avukat bey, zaten onaylanmadı henüz iddianame, ifadenizi alayım, takipsizlik de verebilirim” dedi. Sanki suçluymuşum veya hakkımda iddianame için gerekli yeterli şüphe varmış da, savunmamla durum değişecek ve masum olduğum anlaşılacakmış gibi. Halbuki masumiyetimi iddianame de belirtiyordu ve “daha da” masum olduğum, öyle böyle masum olmadığım anlaşılırsa takipsizlik verecekti herhalde savcım.

    İfadem çok kısa sürdü, sonrasında neredeyse iki saat oturduk savcıyla. Yargının durumundan, hâkimlerin, savcıların sıkıntılarından, bir hâkim ve savcının nasıl olması gerektiğinden bahsetti savcım bana. Ben de hepsine hak verdim. Teoride hepsi de doğru şeylerdi. Ayrıca savcım, laf aramızda, soruşturma konusu kişisel değerlendirmeme de katıldığını ifade etti. Tokalaştık, adliyeden ayrılarak şehrime dönmek üzere yola koyuldum. Bana iddianameyi haber veren meslektaşım soruşturma dosyamın akıbetini takip edecekti.

    Haber birkaç gün içinde geldi, hakkımda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmişti. Gerekçelerden biri, onaylanmayan iddianamenin de gerekçesi olan o emsal Yargıtay kararıydı.

    Büyüğümüzün avukatı karara itiraz etti, itirazı reddedildi. Hakaret suçunu işlemediğim, hatta iddianame tanzimi için gerekli yeterli şüphenin dahi bulunmadığı artık netleşmişti.

    Sonra savcının söyledikleri aklıma düştü. O savcı, eğer o şehre bir gün sonra gitseydim, “haklı olduğumu bilmesine rağmen” bana kamu davası açan savcı olacaktı. Mahkemede savunmam alınacak, celseler celseleri, istinaflar istinafları, yıllar yılları kovalayacaktı. Odasına erken vardığım için savcı; hakkımda takipsizlik veren, soruşturmasını erkenden şüpheli lehine sonlandıran, şüpheli haklarına ve ifade özgürlüğüne önem veren savcı oldu. Tabii bunda avukat olmamın da etkisi büyüktür.

    Ne diyelim, yaşasın şüpheli ve sanık hakları!

  • Mizah: Bilemedim

    Suç tarihi 2009-2010 yıllarına dayanan ve müdafi olarak görev yaptığım dosyada iddianamemiz 2013 yılında hazırlandı ve her örnek vatandaş ve sanık gibi müvekkilimiz ilk celse ifadesini verdi. Diğer sanıkların ifadeleri de 2014 yılının sonunda tamamlandı. Bir sonraki celseyi en az iki mevsim öteye atan mahkeme için gayet makul bir süreydi bu. Zaten bilirkişi incelemesini gerektirir bir durum da yoktu ve birkaç tanık beyanından sonra, işlemediğimiz de anlaşılan bir suçtan dolayı beraat kararımızı alacaktık.

    Sanık ifadelerinden sonra tanık ifadelerine geçildi ve daha sonra 4-5 celse bir sayfalık, en fazla iki sayfalık duruşma zabıtları ile ofislerimize döndük. Zabıtlar da genelde şu şekildeydi: “Şunlar geldi, şunların gelmediği, bir kısım sanıklar ve müdafilerinin mazeret dilekçesi gönderdiği anlaşıldı, bu arada tanık A’nın da gelmediği anlaşıldı, tanığın neden gelmediği düşünüldü, tanık bize neden bunu yaptı” vs.

    Eksiklikler 2016’ya kadar giderildikten sonra, dosya esas hakkında mütalaa için İddia Makamına tevdi edildi. Ancak dosyada savcı değiştiğinden, yeni savcı celsede “dosyaya ilk kez çıktığımızdan bize süre verilsin” dedi, bir celse daha ötelendi.

    Sonra savcı mütalaasını hazırladı, sanık müdafileri olan bizler ve sanıklar süre istedik (zapta bakıyorum, ben süre istememiş, savunmamı yapmışım, atlı koşturuyor demek ki).

    Süre verildikten sonraki ilk celsede herkes esas hakkında savunmasını yaptı, Mahkeme kararını duruşma salonunun dışında beklemeye koyulduk. Meslektaşlarım bilir, hâkimler için müzakere odası vardır, o nedenle aslında Mahkeme karar için ara verdiğinde tarafların salonda kalması, hâkimlerin müzakere odasına geçmesi beklenir. Ancak hâkimler müzakere odasını sigara içmek için kullandıklarından ve kararlar “dumanlı” olmasın diye veya sair nedenlerden müzakere odasına geçmez, salonda kalır, biz çıkarız dışarıya.

    Kararı beklerken Heyet, dosya kapsamı ve kıdemsiz olan üyenin hazır bulunmaması nedeniyle dosyayı incelemeye aldığını, bir sonraki celse karar vereceğini açıkladı (ben de telefonunun başında kararı dört gözle bekleyen müvekkilime “merak etmeyin, Heyet’te eksiklik olduğundan bir sonraki celse kararı açıklayacaklar” dedim).

    O bir sonraki celseye geldiğimizde, Mahkeme Başkanı’nın rahatsızlandığını, duruşmaya katılamayacağını öğrendik. O nedenle karar için bir celse daha bekledik; neyse ki kısa gün verildi (ben de müvekkilime “merak etmeyin, Başkan hasta olduğundan bir sonraki celse kararı açıklayacaklar” dedim).

    O sonraki celsede bu kez kıdemli üye rahatsız olduğundan “dosyanın yeniden incelemeye alınmasına” karar verildi; neyse ki yine kısa gün verildi (ben de müvekkilime “merak etmeyin, Heyet’e celse öncesi mübaşir ve kâtip de dahil iğne vuracaklar, bir sonraki celse karar açıklanır” dedim).

    O sonraki celse neyse ki Mahkeme Heyeti yerini almıştı, celsenin başında da Başkan “biz dosyayı inceledik” dedi. Biz müdafilerin rahatlığı sonrası ise, “yalnız bir eksiklik var, bazı sanıklara ek savunma hakkı vermemiz lazım” dedi. O sanıklar için süre verildi (ben de müvekkilime “merak etmeyin, o eksiklik giderilince Heyet kararı verecek” dedim).

    Bazı sanıklar ek savunmalarını yaptı, bazıları mazeretli, bazıları mazeretsiz olarak savunma yapmadı; o şekilde üç celse daha görüldü.

    Üç celse sonrasında eksiklikler tamamlanmıştı ve Mahkemenin karar vermemesi için hiçbir neden yoktu.

    Celsede karar beklerken, Heyet’in komple değiştiğini öğrendik. Yeni Heyet de dosyaya ilk kez çıktığından, karar vermek için dosyayı incelemeye aldı (ben de müvekkilime “merak etmeyin, eksiklikler de giderildi zaten, yeni Heyet dosyayı inceler, kararını verir” dedim).

    Karar beklediğimiz celsede savcı yine değiştiğinden, Mahkeme önceki mütalaayı tekrarlayıp tekrarlamadığı veya yeni mütalaa hazırlayıp hazırlamayacağı konusunda savcıya süre verdi ve bir celse daha atıldı (itiraf edeyim, bu kez müvekkilime pek bir şey söyleyemedim).

    2019 yılı bitmek üzere. Geçen hafta yeni savcı yeni mütalaasını hazırladı, başkan yine değişti. Hâlâ karar bekliyoruz, peygamber sabırlı müvekkilim de telefonumu artık “eee Hüsnü Bey, bu kez ne oldu?” diye açıyor.

    En son kendisine; ümitli olduğumu, 2021’i görmeden kararın verilebileceğini söyledim. Telefonumu kapattım, gözüm mahkeme kalemlerine geçilen kapıdaki afişe çarptı. Afişte aynen şöyle yazıyordu:

    “Yargıda hedef süre uygulaması ile soruşturma ve davanızın ne zaman sonuçlanacağını bileceksiniz”.

    Bilemedim, umarım önümüzdeki paketlerde veya yüzyılda bilirim.