Yazar:

  • Mizah: Değişik İşler

    Yedi tepeli şehrimizin güzide adliyesinde bir terör savcısının baktığı dosyamda, akıbet sormak için adliyemize intikal ettim. Sayın savcı ile görüşme niyet ve isteğim (ve haşa cüretim) olmadığı gibi, bunun pratikte mümkün olmayacağını da test ettiğimden kâtibi ile görüşeyim dedim. Koridor giriş kapısında rastladığım, gayet uzun boylu güvenlik görevlisi, kâtip ile saat 11’de görüşebileceğimi söyledi. “Adliyede mi yok” diye sorunca da, kendisinin son derece adliyede olduğunu, ancak prensip olarak avukatlarla saat 11-12 arası görüştüğünü öğrendim.

    Benim de bu vesile ile epey zamanım doğdu. Taşradaki bir müvekkilimin gayrimenkulüne koyulan tedbir, kaldırılmasına rağmen tapuya yansıtılmadığı için, yıllar önce bir dosyamın soruşturması aşamasında sulh ceza mahkemesi tarafından verilen o elkoymanın kaldırılması kararının onaylı bir suretini almam gerekti. O işi halleder, arta kalan zamanda adliyede bulunan tanıdıklarımı yoklarım ve çay/kahve seansı sonrası “yüce”kâtibimizin yanına varırım diye düşündüm.

    Tabii sulh ceza mahkemelerinin kaldırıldığını, yerlerine sulh ceza hâkimliklerinin geldiğini, sulh ceza mahkemesi dosyalarına, asliye ceza mahkemelerinin baktığını biliyorum. Ama sıkıntılı bir durum yok, o dosyalara artık hangi asliye ceza mahkemesi bakıyorsa -ki bu bellidir zaten- gidip oradan talep edeceğim kararı.

    Asliye ceza mahkemesini buldum, talebimi ilettim. Güler yüzü ile beni karşılayan personel, “Tamam o dosyalara biz bakıyoruz ama, biz esaslara bakıyoruz, sizin istediğiniz karar değişik iş kararı, hangi sulh ceza hâkimliği bakıyorsa artık o sulh ceza mahkemesi dosyalarına, oradan sorun” dedi.

    Peki dedim, yine sıkıntı yok. Hatta mantıklı da geldi, asliye ceza mahkemesi ancak esas dosyalarına bakar, benim istediğim şey elkoymanın kaldırılması kararı olduğuna ve bu kararı da şimdi sulh ceza hâkimlikleri verdiğine göre oradan talep edeceğim. Herhangi bir sulh ceza hâkimliği kalemine gidip, “pardon siz o mahkemenin değişik işlerine mi bakıyorsunuz” deyince sağ olsunlar yönlendirdiler, doğru hâkimliği buldum.

    Ancak doğru hâkimlik de, “bu kararı size biz veremeyiz, ancak o soruşturma sonucu davanın açıldığı mahkemeden talep edebilirsiniz, çünkü değişik iş kararı verilen dosya fiziken hala oradadır” dedi. Doğru hâkimlikten doğruca çıktım, o davaya bakan asliye ceza mahkemesine gittim. Onlar da; sonuçta kararı veren makamın sulh ceza mahkemesi olduğunu, sulh ceza mahkemelerinin değişik iş kararlarını da ancak sulh ceza hâkimliğinin verebileceğini, kendilerinin böyle değişik iş kararları veren bir merci olmadıklarını söylediler ve doğru yerin sulh ceza hâkimliği olduğunu söylediler.

    Ben bunun peşine tekrar sulh ceza hâkimliğine çıktım (tabii bunlar bir katlık, 2-3 dakika yürümelik mesafeler değil takdir edersiniz, her bir yargı birimine girişte ayrı bir mesai var). “Şimdi mahkemeden geldim, böyle böyle dediler” dedim, onlar da “şöyle şöyle” dedi. Tabii o anda iyice, küs karı kocanın arasını yapmaya çalışan bacanak/kayınço/kuzen gibi hissediyorum kendimi: “Nazif dedi ki, o iş öyle olmaz, yemeği en geç 8’de yemek zorundaymışsınız”, “Şahika dedi ki, o zaman en azından salatayı o yapsın, gelir gelmez televizyonun başına oturmasın”…

    Bu kararın aslının kimde olduğu konusu hâlâ muğlak ve böyle bir durumda bana kim yardımcı olabilir, hâlâ bilmiyorum. Ancak sonuçta bir şekilde karara ulaşabildim, o dönem UYAP kullanılmamakla birlikte, bir insan evladı daha sonra kararı tarayıp UYAP’a yüklediğinden, kararın çıktısını verip aslı gibidir yaptılar. Bana bu iyiliği yapan da, eski sulh ceza mahkemesi dosyalarının sadece esasına bakan, ilk durağım güler yüzlü asliye ceza mahkemesi görevlileri oldu (Nazif ve Şahika hâlâ küs).

    Sonra saatin 12’yi geçtiğini ve büyük randevumu ektiğimi hissettim. Yine de güvenlik görevlisine gittim, “benim iş öğleden sonraya kaldı herhalde” dedim, uzun boylu olduğu kadar sert de görünüşlü güvenlik görevlisi “kâtip beyler, avukatlarla öğleden sonra da 15.30 ile 17.00 arasında görüşüyor” dedi.

    Değişik işler…

  • Mizah: Bir Baro Seçiminden Notlar

    İki yılda bir ekim aylarında yapılan İstanbul Barosu Başkanlık Seçimi bu yıl 21 Ekim’de ve yine Haliç Kongre Merkezi’ndeydi. “Sizin için baro seçimleri ne ifade ediyor” diye İstanbul’da yaşayan meslektaşlarıma soru yöneltsem; bir kısmı “hiçbir şey”, bir kısmı “vapur yolculuğu”, bir kısmı “imza atmamız gerekiyormuş”, bir kısmı “seçim sonrası uykuluk keyfi (ve buna bağlı olarak instagram hesabına story)” ve bir kısmı da “bedava takvim, bloknot, kanun” cevaplarını verir herhalde.

    Mesleğinde az çok tecrübe kaydetmiş bendeniz için bu sorunun cevabının “hiçbir şey” olması mümkün değil; hem meslektaşlarımı göreceğim, hem günümüz ortalama avukat profillerinin gidişatını tecrübe edeceğim, hem de başkan adayları ile bir kısım yönetim kurulu adaylarının konuşmalarını dinleyip notlar alacağım.

    Kadıköy’den kalkan vapurla Sütlüce’ye intikal ettim. Bunda payı olan ve yıllardır kara ve deniz yolu ile seçimlere servis kaldıran İstanbul Barosu mevcut yönetimine ne kadar teşekkür etsek az. Hafta içi çalışan adliyeler arası servislerden ücret alan baronun, seçimler için, çay ve simit keyfi ile “demokrasi şölenine” ortak olmaya giden bizlerden ücret almaması pek şık (çay-simit keyfi paralı tabii). Her ne kadar vapurlar saat başı olduğu için azımsanmayacak kadar meslektaşımız ayakta gitse de; sağ salim, arada nefes alarak ve nefes alabildiğimizde gazete okuyarak (gazetenin sol tarafını ben okuyordum, sağ tarafını ilk kez gördüğüm yaşça benden büyük bir hanımefendi okuyordu, sonra okuduklarımızı birbirimize özetledik) Sütlüce’ye vardık. Saat 15.45 vapurundan sonra 17.30 vapuru olduğundan, yani iki sefer arası 1 saat 45 dakika olduğundan, Pazar günü bir arkadaşımla son anda yetiştiğimiz 17.30 vapurunda gazete okuyamadık, havasızlıktan bedava bloknotları yelpaze olarak kullandık. Baro seçimlerine katılım oranı %63,4’müş bu arada. Her ay yüzlerce avukatın aramıza katıldığı baromuzda mevcut yönetim, “genel kurula herkes gelmez canım” diye düşünmüş olacak ki, sefer sıklığını aynı bırakmış; öngörülü baroya mensup olmak güzel şey. Genel kurul salonu çevresindeki insan selinden sıyrılıp bir kısmına dosyalardan, bir kısmına okuldan aşina olduğum arkadaşlarımla hasret giderme, kitap ve dergi stantlarına uğrama (Hukuk Defterleri’nin kitap ayraçları da pek güzeldi bu arada), kendilerine verilen makul ücretli dergi ve kanunları “haa bunlar paralı mı” deyip standa nazikçe iade eden meslektaşlara şahit olma derken karnım acıktı. Yemek için gezinirken gözlerim, bir seçim önce bedava powerbank dağıtan ve gençlerini “hak yol İslam yazacağız” diye bağırtan sarı atkılı platformu aradı, bulamadı. Bahçenin hafif soğuğunda Haliç Kongre Merkezi’nin biz avukatlara 25 liradan verdiği köfte ekmeği bitirmek üzereydim ki, genel kurul salonundan gelen oldukça sert bir bağırış sesiyle irkildim. Yine kavga çıkmıştı herhalde. Belki benim arkadaşlarımdan da kavgaya karışanlar vardır diye düşünüp onları koruma içgüdüsüyle salona intikal ettim, meğerse Durakoğlu konuşuyor, o sırada da“biz avukatız” diyormuş (diğer adayların mali müşavir olduklarını bilmiyordum).

    İkinci irkilmemi de, bana para cezası gelmesin diye yoklama imzamı atarken eski başkan Ümit Kocasakal’ın sesiyle yaşadım. Salona gittiğimde, “Önce İlke’nin adayı bellidir” minvalinde sözler söylüyor, Hasan Kılıç’a gönderme yapıyordu.Sonra salonda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sesleri yükseldi.

    Konuşmacı sesinin daha da yükseldiği anda neyse ki salondaydım da, irkilmedim. Bu kez Hasan Kılıç konuşuyordu (kendisinin konuşmasından sonra her ihtimale karşı bir kulak burun boğazcıya göründüm, “kulakların birkaç gün çınlar” dedi).

    Kılıç’ın konuşmasından sonra bağırışlar bir süre durdu, en azından tahammül edilebilecek bir seviyeye geldi. Bir yönetim kurulu adayının “cacıklı”, “çaktıklı”, “senli benli” açıklamaları tansiyonu yükseltti, adayın “bakın biz samimiyiz, bize oy verin” demek istediğini düşündüm. Adaylar beni ilgilendirmez sonuçta, benim rengim belli. Ancak sonucun da belli olduğunu esasında Pazar sabahı bindiğim ilk vapurla anlamış oldum.

    Yaşça bizden büyük meslektaşlarımızın Durakoğlu’nu yine başkan yapacağını düşündüm ki, sandıkta görevli arkadaşlardan da aldığım izlenim, ilk sandıklardan Durakoğlu’na, son sandıklardan da Kılıç’a daha fazla oy çıktığı yönündeydi. Vapurlarda kulak misafiri olduğum konuşmalar da bunu teyit ediyordu. İlk sandıklarda oy kullanabilecek yaşta bir beyefendinin “bunlar (diğerleri) bölücü efendim, cumhuriyet elden gidiyor, bunlar neyin derdinde” demesiyle Durakoğlu’na oy vereceğini anlamıştım. Durakoğlu dışında çok kaliteli adayların da çıktığı, birçoğunun düşüncesini de beğendiği ve not ettiği, ancak Durakoğlu’nun şu an cumhuriyeti savunduğu, oyların bölünmemesi gerektiği, zaten bir baronun kaldığı, baronun cumhuriyetin son kalesi olduğu, hem ülkede hukuk mu kaldığı, baronun avukatlara daha ne yapacağı söyleniyordu diğer büyüklerimiz tarafından. Son sandıklarda oy kullanabilecek, ruhsatını yeni almış genç bir kızın da “başımıza bir şey gelse kendisine whatsapp’tan yazıyoruz” diyerek Kılıç’ı kastettiğini, ona oy vereceğini anlamıştım. Ancak sabah vapurlarında çoğunluk, Durakoğlu destekçisiydi.

    Seçim sonuçlandı, kazanan Durakoğlu oldu. Cumhuriyet iki sene daha yıkılmaz herhalde, baromuza vecumhuriyetimize hayırlı uğurlu olsun.

  • Mizah: Uzman Avukat

    Sosyal medyayı aktif kullanan biri değilim. Bir dönem facebook’um, bir dönem de yumurtalı profil fotoğraflı twitter hesabım oldu. Facebook’u zaten kullanamıyor, yanlışlıkla vefat haberlerini beğeniyordum. Twitter’da da arayıp bulmak istediğim kişilerin ismini “tivit” olarak yazıp kendimi rezil edince (ilk tivitim Metin Feyzioğlu’ydu, hiç beğeni almadı) bu işin bana göre olmadığını anladım.

    Sonra bana bir meslektaşım, avukatların hemen hepsinin “linkedin” hesabının olduğunu, profil oluşturduktan sonra meslektaşlar ve olası müvekkil adayları ile arkadaş olacağımı ve bu şekilde portföyümü genişletebileceğimi ve sosyalleşebileceğimi söyledi. Kendimi rezil etme ihtimalimi sordum, ihtimalin düşük olduğunu söyledi. Bu alan daha ciddi geldi, linkedin hesabı açtım, profilimi oluşturdum.

    Erkeklerin çoğunun “hayırlı cumalar”, kadınların çoğunun da “güzel bir güne merhaba, işte ofis arkadaşlarım, çok çalışıyor, yorgunluktan ölüyoruz” temalı paylaşımlarının çoğunlukta olduğu hesabın bana göre olmadığını düşünüyordum ki, bir hanımefendinin bana mesaj göndermesi ile biraz daha kalmaya karar verdim.Avukata ihtiyacı olan hanımefendinin, avukatı olarak beni seçtiğini veya avukatlık işi olmasa da avukat bir arkadaşının olmasını istediğini düşündüm. Gerçi günümüzde, hele ki İstanbul’da ikamet eden bir vatandaşın avukat arkadaşı olmama ihtimali, İstanbul Barosu Başkanının adli yıl açılışında konuşma ihtimali kadar zayıf ya, neyse.

    Güzel bir hal hatır seansından sonra hanımefendi beni araştırdıklarını, yaptığım işi ve bu işteki kabiliyetimi bildiklerini, o nedenle internetten yayınlanacak bir programa beni konuk etmek istediklerini (farkındaysanız hep çoğul) bildirdi. Ne yalan söyleyeyim gurur duydum.Televizyonda belli hukukçular hukukun her alanında uzmanlık sahibi olduklarını gösterirken, hatta bununla da yetinmeyip hepsi birer ekonomist, siyaset bilimci, tarihçi olmuşken ve buna mukabil ben onların seviyelerine çıkamayacağım konusunda karamsarlığa kapılmışken, bendeki cevheri görmeleri memnun etti. Beni nasıl araştırdıklarına ve seçtiklerine dair hiçbir fikrim yoktu tabii, demek ki ince eleyip sık dokumuşlar, başarı elde ettiğim dosyaları da gayet iyi biliyorlar.

    Program talebi ile ilgili olarak “tabii, derhal, nerede” gibi yanıtlarla acil hareket etmek istemedim. Evvela kendime güzel bir takım elbise almaya ve damat tıraşı olmaya karar verdim.Kolay değil;artık Ahmet Hakan’a, Didem Arslan Yılmaz’a kadar yolum vardı.

    Daha sonra programın adını ve adresini internette araştırmaya başladım. Sözlük sitelerine ve forumlarda programla ilgili yorumlara denk geldim. Anlaşılan o ki, bu türden teklifi bir Adalet Bakanına yapmamışlar. Program teklifinin nedeni de malum, programa katılanlardan para alıyorlarmış. Bu vesile ile avukat reklamını yapıyor, kimsenin bilmediği, daha önce kayda değer deneyimi olmayan avukat bir anda bilişim hukuku uzmanı oluyor; programcı da parasını kazanıyor.

    Neyse ki reklama ihtiyacı olmayan (keşke doğru olsa) bir avukat olarak nazik bir dille reddettim hanımefendiyi. O da alışkın olacak, anlayışla karşıladı bu durumu. Sonra avukatlığın o kadar da zor olmadığını düşündüm. Veriyorsunuz bir miktar para, bir anda uzman oluyorsunuz. Ayrıntıları konuşmadığım için ödeme planına hâkim değilim, mesela istedikleri miktarın iki katını verirsek doktor, üç katını verirsek doçent yazıyorlar mı, onu bilmiyorum. Ama şu güzel tabii, adınızı yazınca videolarınız çıkıyor, “bak bey,adam uzmanmış, oğlanı çıkarır bu cezaevinden” diyebiliyorlar hakkınızda. Adınız, alanınız, bilgileriniz internette dört bir yanda.

    Avukat Hareketi’nin İstanbul Barosu Başkan Adayı Sayın Başar Yaltı da “avukatın adı yok” diyor; olur mu öyle şey Başar Bey? Parayı verirseniz adınız olduğu gibi, adınızın yanına uzman bile yazarlar. Ha ben enayiyim, o ayrı mesele.

  • Mizah: Var Bir Hata!

    Son dönemlerde görüşmediğim eski bir müvekkilimin ısrarlı aramaları ile toplantımdan çıkmak zorunda kaldım. Ortalama her Türk insanı gibi, aramasına karşılık bulamadığında “belki duymamıştır” diye veya “işimiz var açsın telefonu abi” düşüncesi ile sürekli arayan müvekkilimin başının belaya girdiği, titreşimlerin kudretinden ve telefonumun bu titreşimler sonucu yere düşeyazmasından anlaşılmaktaydı.

    Müvekkilimin sorunu, şirketine ait banka hesabına bloke konulmasıydı ve sürekli iş yaptığı o bankadan kendisine yardımcı olamıyorlardı. Üç aşağı beş yukarı her müvekkilimde olduğu gibi, bu müvekkilimin de yanlış yönlendirmesi ile meselenin bir banka hatası olduğundan, yoksa şirketin ve yetkililerinin bugüne kadar illegal hiçbir işe bulaşmadığından yola çıkarak soluğu şehrin öbür ucundaki banka şubesinde aldım. Müvekkilden sağlam gaz almış olacağım ki, bankada yetkili birine benzeyen bir ağabeye “kafanıza göre iş yapıyorsunuz arkadaş!” tavrı ile çıkıştım ve ancak yetkilinin ikram ettiği çayla sakinleşebildim.

    Banka yetkilisi; şirketin banka hesabına yapılan bir ödemenin “şüpheli” olarak bildirildiğinden bahisle şu anda MASAK nezdinde araştırma yapıldığını, konunun banka ile ilgisinin bulunmadığını, ancak tam olarak hangi gerekçe ile banka hesabına el konulduğunun bilinemediğini söyledi. Bana bir de yazılı cevap hazırlayarak adresime göndereceklerini söylediler. Bu matbu cevapta 694 sayılı KHK’dan, 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun’dan, bu Kanunun yönetmeliğinden bahsedildiğini, metin içerisinde geçen “Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 128’inci maddesinde yer alan taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma” ibaresinin koyulaştırıldığını görmekle meselenin ciddiyetini fark ettim. Buna mukabil müvekkil “var bir hata” modunda ısrar etti.

    MASAK’la konuştuk, yetkililer bu konuda bir bilgilendirmede bulunamayacaklarını, ancak adresime yazılı bir yanıt gönderebileceklerini söylediler. Adresime matbu bir yazı gönderildi, bu yazıda da 5549 sayılı Kanundan bahsedildi, “Bilgi Edinme Kanunu uyarınca bilgi alma hakkınız var, ama Kanunun 19 ve 20. maddelerinde de istisnalar var, sizin durum buna giriyor” açıklaması ile mesele biraz daha esrarengiz bir hâl aldı. Evet, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklandığı iddia ediliyor da, hangi suçtan kaynaklanan malvarlığı değeri, bilmiyoruz. Artık tek yol kaldı, o da adliyeleri gezip müvekkil hakkında soruşturma olup olmadığını öğrenmek. Müvekkil hâlâ “var bir hata” modunda.

    Şirketin adresinin bağlı bulunduğu adliyede vekâletnamem ile yaptığım dosya sorgusunda, müvekkilimin eski yıllara ait soruşturmaları dışında, 2018 yılında başladığı ve numarasının büyüklüğünden de yakın zamanda açıldığı anlaşılan bir soruşturma bilgisi ve bilgi sütununun sonunda da “MASAK – (tarih) – 2018/MTR (…)” gibi bir ibare gözüme çarptı. Sütundaki savcının ismini ve odasının bulunduğu yeri öğrendikten sonra adliyenin üst katlarına yol aldım.

    Blok koridorunun girişinde beni üç ciddi güvenlik görevlisi karşıladı. Savcı ile görüşmek istediğimi söyledim, “Kâtibine yönlendirelim ama o da izinliydi bu hafta, sizi onun yerine bakan başka bir kâtip arkadaşla konuşturalım” dedi.Konuşacak bir insan bulmam sevindirdi, ancak bu sevincim, güvenlik görevlisinin bana bir telefon ahizesi uzatması ile son buldu. Savcılık koridorunun başında, elimde ahize, dosyanın görevli olmayan kâtibinden dosya hakkında bilgi alacaktım (“Yüzyüzelik ilkesi mahkemede olur, savcılıkta olmaz” diye düşünmüş olacaklar). Ancak bana dosya ile ilgili verdikleri tek bilgi, bir soruşturmanın olduğuydu. “Evet, biliyorum soruşturma var da, neyle ilgili?”, “Avukat bey dosyada gizlilik kararı var”, “Elkoyma kararını göremezsiniz”, “Savcı kimseyle görüşmüyor zaten”, “Avukat bey suçu söyleyemem” salvolarına karşı ne dediysem kâr etmedi, “Dilekçe yazın o zaman avukat bey” cümlesi ile son sözünü söyledi kâtip arkadaş. “Dilekçe mutlaka yazacağım da, ne yazayım dilekçeye, dosyaneyle ilgili bilmiyorum ki”serzenişlerimin muhatabı telefonun “dıtdıt”ları oldu artık.

    Ben müvekkilimle durumun ehemmiyetinipaylaştım; kendisi bu kez meseleye ciddiyetle yaklaştı; ben de dilekçe yazmak üzere ofisime döndüm. Aslında bu dosya ile ilgili yazacağım şeyin başına “sevgili günlük” daha çok yakışırdı, ama müvekkilin hak arama hürriyetini savunmak durumunda olduğum için dilekçe yazımına koyuldum.

    … Cumhuriyet Başsavcılığı’na,

    Müvekkilim hakkında Sayın Başsavcılığınızda bir soruşturma yürütüldüğü ve şüphelinin banka hesabına elkonulduğu bilgisini almış bulunmaktayım. Dosyada gizlilik kararı bulunduğundan müvekkilin üzerine atılı isnadı bilmemekle birlikte, atılı suçun işlendiğine dair somut delil bulunmadığından elkoyma kararının kaldırılmasını ve müvekkilin bankadaki paralarına erişiminin sağlanmasını, bunun yanında müvekkilin,henüz bilmediğimiz suçu işlediğine yönelik yeterli şüphe de bulunmadığından hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesini talep ederiz.

    Saygılarımızla”…

    En sondaki “saygılarımızla” ibaresi, lisede hocasından kanaat notu bekleyen vasat öğrenci çırpınışından başka bir şey değil.

    Dilekçeyi sunduk, aylar oldu müvekkil hesabını kullanamıyor. Niye kullanamıyor, bilmiyoruz. Var bir hata…

  • Mizah: Yeni UYAP

    Bundan önceki yazılarda, başımdan geçen hadiseleri siz dostlara anlattım. Bu sayıda anlatacağım husus, sadece benim değil, tüm avukatların başına gelen ve gelecek yeni bir uygulamadan ibaret.

    Malumunuzdur, UYAP sisteminde değişiklik yapıldı. Zaten UYAP’a giriş şeklimiz sürekli değişiyordu, bu kez doğrudan UYAP’ın içeriğinde değişiklik yapıldı, mahkeme arama, safahat sorgulama gibi araştırma teknikleri zorlaştırıldı ve içeriğe erişim de kısıtlandı.

    Halbuki biz ne güzel, mahkeme kalemlerinde “UYAP çalışmıyor avukat bey” cevaplarına, iş hayatımızda “UYAP’ı çalışan var mı?” ve “bakın bakalım komşularda da gitmiş mi” sorularımıza alışkın bir şekilde gül gibi geçiniyorduk. UYAP’la ilgili dertlerimiz de bu ve bunun gibi sıkıntılardan ibaretti.

    Şimdi ise durum biraz farklı. Geçen ay yeni UYAP’ın yeni uygulamasını tecrübe etmek durumunda kaldım. Bir dosyamız incelenmek üzere bilirkişide ve katılan vekili meslektaşımızın dosyaya dilekçe sunduğu anlaşılıyor. Anlaşılıyor diyorum, zira bu durumu UYAP sisteminde, “genel karar/müzekkere” sekmesinde, mahkemenin o dilekçeyi bilirkişiye tevdii yazısından anlıyorum. Yani UYAP’ta görülen sadece, “katılan vekilinin (…) tarihli dilekçesi müzekkere ekinde bilirkişiye gönderilmiştir” yazısı. Ancak katılan vekilinin dilekçesi UYAP’ta yok. Kaleme gidiyorum, “biz dilekçeyi görüyoruz avukat bey” diyor; “şikâyetçi beyanı” sekmesi olacak, oradan görebilirsiniz diyor, “zaten biz size o dilekçeyi veremeyiz, ön bürodan alabilirsiniz” de diyor.

    Mahkemeye dilekçe sunmak ön büro marifetiyle oluyordu, sunulan dilekçeyi almak da ön bürodan artık. Mahkeme kalemi baypas. Oldu olacak, duruşmada yapacağımız sözlü savunmayı da ön bürodan verelim, sesimizi kaydedip hâkime dinletsinler.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mizah: Zühul

    Bir belediyemizin şikayetçi, şahsımın da sanık müdafii olarak yer aldığı bir ceza dosyasında karara yaklaşırken belediye ile uzlaşıldı, buna göre belediye şikâyetinden vazgeçecekti, ben de son celsede aramızdaki protokolü sunarak ve temsil ettiğim şahsın zaten suç kastının da olmadığını vs. anlatarak beraat talep edeceğim. Hava ve zemin beraate elverişli.

    Duruşma öncesinde salon kapısının hemen yanına asılan ve birkaç sayfadan oluşan duruşma listesine bakıyorum; üst sütunlarda “işi biten duruşmaları” gösteren tükenmez kalem çizgileri, bazı sütunlarda “buradayım/bekle” anlamına gelen “B” veya “β” şeklinde tükenmez kalem dokundurmaları, “Ben gelene kadar beklensin” anlamında, isimlerinin altına telefon numaralarını yazan meslektaşlar… “İşte annenizin numarasını öyle aldım çocuklar” benzeri sonuçlara gebe özel hayat ifşası…

    Listede duruşma saati, dosya numarası, sanık ismi, hatta mahkeme adı kontrolleri yapıyorum; mahkeme doğru, ancak bugün (yani olayın geçtiği gün) benim duruşmam görünmüyor. Son celse zaptına bakıyorum, bugünü gösteriyor. Bugüne bakıyorum; evet bugün, bugün.

    Mahkeme kalemine giriyorum. “Merhabalar, kolay gelsin. Dosya numarası şu, sanık bilmem kim müdafiiyim, bugün duruşma vardı, ama listede görünmüyor”. “Hemen bakıyorum avukat bey (15 saniye sessizlik). E dosya iki gün önce karara çıkmış avukat bey, HAGB (hükmün açıklanmasının geri bırakılması) verilmiş”. “Bir dakika nasıl olur, duruşması bugün”. “Hemen bakıyorum avukat bey (10 saniye sessizlik). Evet, duruşma zaptına göre bugün ama, sistemde celse günü olarak 30 Ocak işlenmiş (olayın geçtiği günden iki gün önce). Duruşma açılmış, hâkim HAGB vermiş, sıkıntı yok yani avukat bey”…

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mizah: Allah’ın Üzeri

    Dört tanığın dinleneceği celse için adliyedeyim. Tanıklara karşılıklı soruların yöneltileceği, hâkimin muhtemelen “yahu tanık onu dedi zaten”, “şimdi bu soruyu niye sordunuz avukat bey”, “daha üç tanık dinlenecek avukat bey”, “bakın daha on beş dosyam var”, “her beyan zapta geçilmez ama” şeklinde serzenişleri ve ben ve meslektaşlarımın “tanığın bu beyanı zapta geçmedi efendim”, “tanık öyle demedi, öyle demedi, öyle dediniz mi, hayır hayır demedi meslektaşım”, “tanığı yönlendirmeyin meslektaşım”, “hâkim de burada, duymadı, duydunuz mu hâkim bey, bakın meslektaşım sizden başka kimse duymadı bu beyanı”, “kayıt sistemine geçelim efendim, tanık öksürse zapta geçmeniz lazım” türü açıklamalarımız ve sinir harbi ile geçecek bir dosya bu.

    Tanıklar hazır, beyanları alınacak. Genellikle her hâkim gibi bu hâkimin de, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 55. maddesindeki metni biraz kısaltıp soru cümlesi haline getirerek “doğru söyleyeceğine namusun ve vicdanın üzerine yemin eder misin” sorusunu tanığa yönelteceğini ve tanığın “ederim” veya “evet” demesini bekleyeceğini düşünüyorum.

    Bir defasında gariptir, İstanbul Anadolu Adliyesi’nde bir hâkim, kanuna uygun şekilde “Bildiğimi dosdoğru söyleyeceğime namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim” cümlesini tanığa tane tane tekrarlatmıştı. Ancak genelde hâkimler, yemini “doğsöyceğinamusvicdüzermisin” şeklinde süratli yaptırdıkları ve tanıklar da yemin edeceklerini bildikleri için “evet evet” deyip usulü tamamlamış oluyorlar.

    Bizim hâkimde enteresan bir şey oldu, hâkim cümleye bir ilave yaptı: “Doğru söyleyeceğine Allah’ın, namusun ve vicdanın üzerine yemin eder misin?

    Bütün kanunlar aynı hızla değişiyordu, birinciliği CMK’ya verdiler” tamam da, böyle bir değişiklikten haberim yoktu. Baktım cep kanunuma, öyle bir ibare yok; güncel değildir dedim. Çünkü biliriz ki, cep kanunları sürekli değişikliklerden dolayı büyük ihtimalle güncel olmuyor. Ama internetten de baktım, maddede öyle bir değişiklik yok. Olsa duyarız tabii de, kanunlarla birlikte gündem de sürekli değişiyor, arada gözden kaçmış olabilir. İskandinavya’da yaşamıyoruz sonuçta.

    Neticede ben bu yeminettirmeyi, hâkimin dindar bir nesil istemesine veya ağzından kaçırmasına bağladım. Diğer üç tanıkta da salonda “Allah’ın üzeri” yankılanınca; ikinci değil, ilk ihtimal ağır bastı.

    Bu konuyu müvekkilimle konuştum, “neyse ters düşmeyelim şimdi hâkimle” dedi. Ben de hem hâkimle, hem de dindar bir nesil isteyenlerle ters düşmemek için şimdilik bir şey yapmadım. Unutmamak lazım, birlik ve beraberliğe her zamandan daha fazla ihtiyacımız var. O nedenle konuyu kapattım, birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olmayan bir döneme girmemizi bekliyorum.

    Müvekkil açısından zaten hava hoş, tanıklar ister Allah’ın üzerine yemin etsin ister Don Vito Corleone üzerine; kendi lehine tanıklık yaptıkları sürece sıkıntı yok. Zaten müvekkillerin çoğu haklı olarak karara odaklandığı için, hâkimlerden hazzetmeseler de kendileriyle ters düşmenin doğru olmayacağını düşünür; hâkimler aleyhlerine karar verdiklerinde de şikâyet etmek isterler. Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi kesmez onları, doğrudan ekmekle oynama cihetine giderler. Ama şimdilik önemli olan tabii ki itidal. Çünkü ileride kötü bir karar çıksa, “bakın ters düştünüz, sizin yüzünüzden böyle oldu” diyecek, ben kötü olacağım. O yüzden, öyle devam ettik celselere.

    Bu arada haberleri taradım, 2012 yılında Diyarbakır’da da inceleme konusu olmuş buna benzer bir durum. O dönemde de dindar bir nesil isteniyordu, o nedenle garipsedim. İncelemenin sonu ne oldu bilinmez, ancak bu yazıyı okuyup da “siz Allah’ın isminin devlet dairelerinde geçmesinden niye rahatsızsınız” diye ortaya çıkanlar olabilir.

    Zaten ben de şimdilik Allah’ın üzerine gitmemeye karar verdim; dosya üzerine çalışıyorum. Mahkemeden “Allah’ın izniyle hayırlı kararlar” talep ederim. Saygılarımla…

  • Mizah: Dünyanın Bütün Ceza Mahkemelerini Diyorum

    Geçenlerde asliye ceza mahkemesinde duruşmaya gireceğim. Dosyanın ilk celsesi görülecek, temsil ettiğim şahsın da sorgusu yapılacak. Dosya Ankara’da mı görülsün, İstanbul’da mı görülsün, yetkisizlik kararları, Yargıtay’ın bu konu ile ilgili görüşü vs. derken, soruşturması 2012 yılına dayanan dosyada müvekkilim ilk kez hâkim görecek. Müvekkilim istekli, müvekkilim müteheyyiç.

    Ancak müvekkilim İstanbul’da çalışan herkes gibi yoğun olduğu için, sabah 9.30’da gerçekleşmesi planlanan duruşmasından en geç 11’de çıkmak zorunda. Her genç işadamı gibi saat 12’de karşıda toplantısı var. “Zaten üçüncü iş olarak gözüküyorsunuz Niyazi Bey” diyorum ve Niyazi Bey’in yüreğine su serpiyorum. Saat 9.30’daki celse için -bu bir uçakla seyahat olmadığı için- 9.15’te gelmeyi yeterli gören Niyazi Bey “adliye salı günü kuyruğu” nedeniyle adliye binasına 9.35’te girebiliyor. Ben de Niyazi Bey’i bekliyorum, Hâkime Hanım henüz adliyeye gelemedi herhalde, 9.45’te celselerine başlasa, bizi de en geç 10.15-10.30 gibi alır, iki satır beyanımızdan sonra ben ofise, Niyazi Bey karşıya, işlerimizi görürüz diyorum içimden.

    Mübaşir Bey’e müvekkilimin adliye giriş trafiğine yakalandığını belirtirken, “zaten Hâkime Hanım ağır ceza mahkemesinde şu anda, gelişi öğleden sonrayı bulur” diyor. Ağır Ceza Mahkemesi olayını bir ziyaret, hâkimler arası çay/ kahve içme ritüeli olarak yorumladığımdan “neden öğleden sonra” diyorum, “heyet eksik olduğu için ağır cezada üyelik yapıyor Avukat Bey” cevabını ve “mazeret bırakın Avukat Bey” önerisini alıyorum Mübaşir Bey’den. Sonuç olarak, kendi duruşması olduğu günde, bir başka mahkemede üye çıkmadığı için desteğe gidiyor, 14 kişiyi bulamayan halı saha kadrosuna sonradan dâhil olan futbolsever gibi ağır ceza mahkemesine üye olarak çıkıyor Hâkime Hanım. Bu gecikme bilgisini Niyazi Bey’le paylaşıyorum, karşıdaki toplantısı için terk-i adliye ediyor o da haliyle.

    Ben de “mazeret vermeyeyim hâkimi bekleyeyim” modunda; birkaç işim de var, gelmişken onları hallederim düşüncesindeyim. O işler hemen bitiyor, bu kez öğleden sonraya kadar takılabilecek meslektaş arıyorum. Buluyorum birini, arkadaşımın A Blok 3. katta bulunmasından, benimse B Blok 2. katta bulunmamdan ve günlerden salı olmasından dolayı buluşmamız 25 dakikayı buluyor.

    Kalabalık lokantalarda masaya oturabilme, yemek bekleme, yeme, çay/ kahve içme derken zamanı öldürüyoruz (bu sırada ofiste işler bekliyor, öğleden sonra ofiste müvekkille yapılacak görüşmeler öteleniyor tabii). Öğleden sonra saat 13.30 civarı adliyeye tekrar giriş yapıyorum, saat 14.15’te Hâkime Hanım geliyor, önünde 27 dosya (bunlar kendisinin ama). Bu dosyalardan 19’unda mazeret verilmiş, gayet güzel, sadece 8 celse için gelen var. Hâkime Hanım’a “müvekkilim geldi, fakat toplantısı olduğu için dönmek durumunda kaldı, o nedenle bir sonraki celse hazır edelim” diyorum. Ağır ceza duruşmalarından iyice yorulmuş Hâkime Hanım’ın zaten celse görecek hali kalmamış, “tabii Avukat Bey” diyor ve ara kararında “davete icabet etmeyen sanık Niyazi’nin zorla getirilmesine” karar veriyor. “Aman efendim, ben hazır edeceğim dedim ya” şeklinde itirazıma, “ama mazeretini belgelemediniz Avukat Bey, hem tutuklama değil ki bu, zorla getirme, usûlî usûlî” diye cevap veriyor Hâkime Hanım.

    Çıkışta mübaşire dert yanıyorum, “ağabey ne gerek vardı şimdi zorla getirmeye” diye; o da, “usûlî Avukat Bey usûlî, ne olacak” diye teskin ediyor beni. Hemen teskin oluyorum, müvekkilimi arayıp “zorla getirme çıkardılar, ama merak etmeyin, gerçek anlamındaki gibi değil, zorla götürmüyorlar adliyeye, usûlî usûlî” diyorum.

    Bu usûlî adliye mesaisi sonrası metro ile ofisime dönerken, hâkimlerimizin durumunu düşünüyorum. Bir zamanlar asliye ceza mahkemelerinde savcılar vardı. Hatta İstanbul Adliyesi’nde hâkimin sağında kalacak şekilde güzel bir yer de yapılmıştı savcılara (İstanbul Anadolu Adliyesi’nde ise hâkim ve savcı, ana haber bülteni sunucuları gibi yan yana oturuyorlardı). Daha sonra savcı yokluğundan, 5320 sayılı CMK Yürürlük ve Uygulama Kanunu’na geçici maddeler eklenerek Asliye Ceza Mahkemelerinde duruşma savcısı olmaması kararlaştırıldı. Şimdi durum malum, binlerce hâkim ve savcı ihraç edildi. Ağır ceza mahkemeleri yeterli vasfa sahip olmayan ve “toplanamayan” heyetlerle dolu.

    Peki, bir geçici madde veya “moda kodifikasyon” KHK ile ağır cezaları iki hakimli yapıp, kararları oybirliği ile verme zorunluluğu getirsek? O olmazsa, sulh ceza mahkemelerini kaldırdığımız gibi, ağır cezaları da kaldırsak? O durumda “temel, esas” anlamına gelen “asliye” kelimesine de gerek kalmıyor. Hepsi temel, esas oluyor zaten. Asliyeyi, ağırı, sulhü kaldıralım. Mahkemelerin ismini “ceza mahkemesi” yapalım. Mesela “Burdur 4. Ceza Mahkemesi”. Gayet sade değil mi?

    Dünyanın bütün ceza mahkemeleri, birleşin!

  • Mizah: Flaştan Flaş Karar

    Geçen hafta bir dosyam için, müdafii olduğum sanık ile adliyedeyim. Dosyamız karara çıkacak. Esas hakkında savunmaya iyi hazırlandık, daha önce sunduğumuz dilekçeler de gayet güzel ve açıklayıcıydı zaten. Celseye iki gün kala emsal Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı da buldum, bizim olaya gayet benziyor. Dedim tamam, bu kararı duruşmada sallarım, beraatı alırım.

    Mahkemenin hâkimi ihraçlar sonrası yeni tayin edilmiş. Önceki hâkim sanığı tanıyordu, yenisi de bir görsün, masumiyeti anlasın istiyorum. O nedenle temsil ettiğim sanığın da duruşmaya gelmesini ve son savunmasını yapmasını söyledim, vicdanlara da hitap edeceğiz bir yandan. Duruşma başladı, beş dakika sanık konuştu, on dakika ben konuştum. Hâkimin “toparlayalım avukat bey”leri ve benim “ama çok önemli hâkim bey”lerim ile on bir dakika hatta…

    Zabıtlarda klasiktir, hüküm öncesi üç aşağı beş yukarı şu yazar: “Araştırılacak başka bir husus kalmadığı anlaşılmakla, duruşmanın bittiği bildirildi”.

    Ve hüküm… Kürsüsünden aşağıya doğru eğilip katibine bir gereç veren ve “evet Şaziye Hanım şu flaştaki metni kopyalayalım” diyen bir hâkim, Şaziye Hanım’ın klavyeye basışından ve önümdeki ekrandan hissettiğim “ctrl+c” ve “ctrl+v” hareketleri, kopyalanan metinde sanığın suç işlediğinin sabit olduğu, artırım ve indirim nedenleri filan… Özetle: “yağdır mevlam ceza”.

    Ceza önemli değil (öyle ya, ceza bu; verilir, alınır, ertelenir, affedilir, çekilir, çektirilir); hâkimin dersine çalışması ve celseye hazırlıklı gelmesi hoşuma gitti. Baksanıza, dosyayı o kadar iyi analiz etmiş ki, benim esas hakkında savunmama dahi ihtiyacı kalmamış. Dosyayı daha esas hakkında savunmayı dinlemeden kafada bitirmesi ve kararı hazırlaması, ne kadar zeki hâkimlerimiz olduğu noktasında beni ziyadesiyle rahatlattı. Bana da ders oldu bir yandan. Sen son gün gel, sıra bekleyen bir sürü dosya varken on dakika savunma yap, emsal kararlardan filan söz et; bunlar hep yanlış işler. Arkadaş; karar hazır zaten, ne yoruyorsun değil mi; kendini, hâkimi, kâtibi, mübaşiri ve hukukumuzu.

    Dediğim gibi, karara takılmıyorum; hâkimin “flaş” pratikliğine hayran kaldım. Ben hâkim olsam böyle hareket etmezdim, karar öncesi “bize beş dakika müsaade edin avukat bey” derdim, avukat ve temsil ettiği şahsı dışarıya alırdım. Önce “kopyala yapıştır”la flaşımı konuştururdum, sonra yalandan – dakika oyalanırdım, çay filan içerdim, düşünüyormuş ve kararımı esas hakkında savunmayı da göz önüne alarak veriyormuş gibi yapardım; adliye koridorunda kararımı bekleyen avukat da, sunduğu Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararının hükme tesir edip etmeyeceğini, savunmasının dikkate alınıp alınmayacağını düşünürdü. Bir anlamda kandırmış olurdum avukatı.

    Ama artık adil ve dürüst yargılama var; bak, gözümün içine baka baka dayadılar flaşı. Celseden bir gün sonra da gerekçeli kararı UYAP’ta gördüm, bu ayrıca hoşuma gitti. Eskiden haftalar, hatta aylar sürerdi gerekçeli kararın açıklanması. Bak benim hâkimime, bir gün sonra açıkladı gerekçesini. O da iddianameden “kopyala yapıştır”dı. Yalnız bu hâkim sadece bir yerine dokunmuştu iddianamenin; iddianamede ayrı yazılan ve dâhi anlamında kullanılan de’yi birleştirdi. Birleştirici bir hâkimdi.

    Hâkim dakikalık savunmamdan yorulmuş olacak ki, karardan sonra duruşmalara ara verdi. Otoparktan aldı aracını, çekti gitti arabayla (egzozuna boğuldum). Ofise döndüm sonra, işverenim geldi, sırtıma vurdu, unut dedi filmleri; avukatsın sen avukat kal, giy dedi cübbeleri…