Yazar:

  • Felaket Kapitalizminde Anayasal Çöküş

    7-8 Kasım 2023, ülkece çok uzun sürecek bir kâbusa uyandığımız unutulmaz tarih aralığı olmaya adaydır[1]. Bu tarihi aralıkta Anayasaya karşı art arda iki darbe yapılarak çok önemli bir eşik daha aşılmış ve anayasal düzenin tabutuna son çivi de çakılmıştır.

    Bu ülkede siyasi iktidar bugüne kadar birçok Anayasa ihlali gerçekleştirmiş, Avrupa İnsan Hakları ve Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarını tanımamıştır. Yargı da bu kararlara (bazılarına hiç uymayarak) ciddi bir direnç göstermiştir. Ancak 7 ve 8 Kasım’da yaşananlar bundan çok farklıdır. Bu kez anayasal düzene karşı önce “yasa” ardından da “yargı kararı” ihdas edilerek, yasama ve yargı erklerince cepheden yapılmış açık bir taarruz vardır.  Yasama darbesi, esas olarak Anayasanın mülkiyet, konut, barınma ve özel yaşamın gizliliği, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama haklarını; yargı darbesi ise, seçme-seçilme, siyasi faaliyette bulunma, adil yargılanma, kişi özgürlüğü ve güvenliği haklarını hedef almıştır. 7 Kasım’da kabul edilen “yasa” ile Anayasanın başlangıç bölümü dahil, birçok maddesi işlevsiz hale getirilirken; 8 Kasım’daki “yargı kararı” ile de, hem Anayasa hem de “aktivist” olarak tanımlanan AYM (Anayasa Mahkemesi) işlevsiz hale getirilmiştir[2]. İşte bugüne kadar olan bitenden farklı olarak, eşiğin aşıldığı ve Anayasa ihlallerinden Anayasa darbesine gelinen nokta da tam burasıdır.  CHS (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) ile (demokrasilerin olmazsa olmazı) kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine geçen iktidar (yürütme), tamamen kontrolü altına aldığı yasama ve yargı eliyle, kendisinin de varlık nedeni olan anayasal düzene ve bu düzenin temeli olan Anayasaya doğrudan başkaldırmıştır. Hatta bununla da yetinmeyen yargı, yaptığı suç duyurusuyla, Mahkemeyi kriminalize ederek, gelecekteki AYM kararları üzerine ipotek de koymuştur. Bundan böyle, Anayasa Mahkemesinin yasalar, kararnameler ve mahkeme kararları üzerinden yasama, yürütme ve yargının yanı sıra siyasi partilerin Anayasaya uygunluğunu denetleme imkanı kalmadığı gibi; Yüce Divan sıfatıyla Cumhurbaşkanı ile yardımcılarını, TBMM başkanı ile bakanları, yüksek yargı mensuplarını, Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanlarını (görevleriyle ilgili) yargılama gücü de kalmamıştır. Dolayısı ile 7-8 Kasım darbeleriyle anayasal düzen fiilen son bulmuştur. Dolayısı ile “Tek adam” rejimi için de geriye, “rezerv alan” ilan edilmiş bir ülke ve Anayasa Mahkemesinin dikensiz gül bahçesinde yeni düzenin anayasasını özgürce yazmak kalmıştır.

    21 yıl önce yönetime geldiğinde, Cumhuriyetle doğrudan hesaplaşmayı göze alamayan siyasi iktidar, onun yerine, takiyye amaçlı diline doladığı “vesayet rejimine”, “statükoya” karşı özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü savunuyormuş gibi yaparak; başta neoliberaller olmak üzere, Cumhuriyetle sorunu olan politik kesimlerden hatırı sayılır bir destek almıştır. Estirdiği “demokrasi rüzgarı” ile 2010 yılında referanduma giderek sandıktan da istediği sonucu alan iktidar; ilk iş olarak Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ismini ve yapısını değiştirerek tamamen kontrol altına aldığı bu Kurul üzerinden yargıyı da denetim altına aldıktan sonra; şaibeli 2017 referandumuyla da parlamenter rejime son vererek, hızlı bir geçiş yaptığı CHS sayesinde yasama, yürütme ve yargıyı tek elde toplayıp kendi vesayet rejimini kurmuştur. Nihayet, 7-8 Kasım 2023’de gerçekleştirdiği iki aşamalı anayasa darbesi ile de “hukukun üstünlüğü” söylemini bir kenara bırakıp, “üstünlerin hukuku” adına, karşı devrim anayasasının taşlarını döşemeye başlamıştır.

    7 Kasım’da Meclisten apar-topar ve sorunsuz olarak geçen torba “yasa” ve 8 Kasım’daki yargı “kararı” ile yurttaşların anayasal güvence altındaki en temel hakları gasp edilirken; 8 Kasım hamlesi, 7 Kasım düzenlemesine karşı gelişebilecek toplumsal tepki ve direncin önünü kesecek psikolojik bir bariyer olarak da düşünülmüştür. Öyle ki; 7 Kasım “yasası” ile yerleşim yerlerindeki özel mülklere ve kamusal alanlara el koyma, buraları ranta açabilme ve yurttaşı göçe zorlama yetkisini ele geçiren iktidar; bu yasal zorbalığa karşı oluşabilecek toplumsal direncin önünü baştan kesebilmek adına da 8 Kasım’daki yargı darbesine yol vermiştir. Böylece; çevre aktivisti, hak savunucusu, Gezi Davası hükümlüsü, Türkiye İşçi Partisinin Hatay milletvekili, avukat Şerafettin Can Atalay üzerinden, haklarını arayacak tüm yurttaşlara ciddi bir gözdağı verilirken; 6 Şubat depreminde en büyük acıyı yaşayan Hatay halkının yarınları ile birlikte iradesi de yok sayılmıştır.

    Anayasa Mahkemesinin milletvekili Atalay’a ilişkin ihlal kararını (böyle bir yetkisi ve görevi olmadığı halde) tanımadığını (esasen yok hükmündeki) bir kararla ilan eden; üstüne üstlük yasamaya da milletvekilliğini düşürmesi için talimat veren Yargıtay 3.Ceza Dairesinin bu hamlesine karşı (çok yetersiz de olsa) toplumsal bir tepki ortaya konulurken; ülke genelinde kentlere, yurttaşın mülküne ve geleceğine el koymanın yasal kılıfını hazırlayan yasama hamlesine karşı, birkaç zayıf ses dışında toplumdan hiçbir tepki veya direnç gelmemiş olması çok düşündürücüdür. Aslında (başlangıç nedeni çevre duyarlılığı iken, iktidarın söylemleri ve tutumuyla politikleşip ülke çapında yayılan) Gezi direnişi ile yerel bazdaki çevre, emek ve hak direnişlerini bir yana bırakırsak; çok uzun yıllardır onca altüst oluşa, sosyal ve ekonomik krize rağmen, toplum sanki şoklanmış gibi, olan bitene hiçbir tepki ver(e)memektedir. On yıllardır üst üste (hem siyasal, hem de doğal) bunca afetin yaşandığı ülkemizdeki tabloyu Naomi Klein’in “Şok Doktrini” ile açıklamak mümkündür. Klein bu durumu felaket kapitalizmi diye adlandırıyor. Bu doktrine göre, beklenmedik felaketler karşısında şoka giren toplum, normal şartlarda rıza göstermeyeceği iktidar politikalarına kolayca teslim olmaktadır. Ancak bu döngünün bizde neredeyse yazgıya dönüşmesinde; muhalefetin seçim sandığına sıkışmış mücadele pratiği ve teslimiyetçi politikaları ile rıza üretme süreçlerinde iktidara sürekli meşruiyet alanı açan işlevsel payı da hiç unutulmamalıdır.

    Anayasa darbesine geri dönersek; 8 Kasım’da iktidar, Anayasa Mahkemesini ve Anayasayı tanımadığını açıkça ilan edip, anayasal düzene yıkıcı bir darbe vururken; 7 Kasım’da ise, mevcut yasanın yeterince açamadığı kanalları hızla açacak yeni bir ekskavatörü devreye sokuvermiştir. 2012 yılında yürürlüğe giren ve kamuoyunda “Kentsel Dönüşüm Yasası” olarak bilinen, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Yasa ile rantsal dönüşüme kapı aralayan iktidarın, riskli alan gerekçesiyle evlerine el koyup, kent dışındaki rezerv alanlara itmeye başladığı yurttaşlara, ekonomik kriz ile pik yapan kira fiyatları nedeniyle  kentlerden göçmek zorunda kalan yurttaşlar eklenirken; şimdi sıra mülkiyeti kendilerine ait evlerde ikamet eden yurttaşlara da gelmiştir. Onlar da yeni “yasa” sayesinde (riskli yapıda veya alanda olup olmadıklarına bakılmaksızın) rezerv alan ilan edilecek olan mahalleleriyle birlikte kentlerden tasfiye edileceklerdir. Tabii mülkleri de ellerinden alınarak. Eğer şanslı iseler, devlet kendilerine kentin dışında bir ev satacak; ama parasını ödeyemezlerse, sonuçta o ev de devletin olacaktır.

    İktidarın ülke çapında -kamusal veya özel- tüm yerleşim alanlarını ulusal ve uluslararası piyasaya açma zarureti nedeniyle, bidayette yürürlüğe koyduğu Kentsel Dönüşüm Yasası, (rezerv alanların yeni yerleşim yerleriyle, yıkım şartının ise riskli yapı ve alanlarla sınırlı olması, itiraz yollarının hâlâ etkili olması vb. nedenlerle) yeni rejimin dönüşüm temposuna ayak uyduramayınca; işte bu yeni “yasa”   devreye sokularak[3], iktidarın önündeki Anayasa, yasa ve yargı engeli de bir çırpıda bertaraf edilmiş bulunmaktadır. Böylece iktidar, 6306 sayılı Yasada yaptığı değişikliklerle, önce; deprem riski olsun-olmasın, yeni-eski tüm yerleşim yerlerini (kırsal alanlar da dahil olmak üzere) istediği an rezerv alanı ilan etme hak ve yetkisinin yanı sıra buradaki yurttaşların mülklerine kolluk gücüyle el koyma, onları kent dışına sürme,yeni mülklerine de ortak olma hak ve yetkisini eline almış; ardından da bu uygulamalara karşı hak arama özgürlüğü ile yargısal denetim yolunu neredeyse kullanılamaz hale getirmiş bulunmaktadır. Bu “yasa” ile evrensel hukuk kuralları ve Anayasa tarafından güvence altına alınan temel haklar açıkça çiğnenmiştir. Oysa iktidar, bu düzenleme sayesinde deprem riskine karşı hızlı hareket etmek isteyen idarenin önündeki engelleri ortadan kaldırıp, yurttaşı koruma altına aldıklarını savunurken; riskli binaların ve riskli yapıları ve alanların depreme dayanıklı hale getirilmesine ilişkin herhangi bir düzenlemenin “yasa”da yer almıyor oluşu da fazlasıyla dikkat çekicidir. Konuyla ilgili konuşan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki de; “Milletin evlerine bakanlık el koyup ne yapacak? Türkiye’de bir cenah olayı ideolojik çerçevesinden bakıp, ısrarla muhalefet olsun diye bir şeyi yalan yanlış söylemeye devam ediyor. Kimsenin malında gözümüz yok. Mevcut kullandığımız alanlar içinde varsa rezerv alan olarak kullanmak istiyoruz. Rezerv alan olarak ilan ettiğimiz yerler boş ve kamu arazileri. Kamu alanı varsa, burayı biz rezerv alan ilan edelim istiyoruz.”[4] diyerek; şimdiye kadar boş alanları ve kamu arazilerini rezerv alan ilan ettiklerini, şimdi ise mevcut yerleşim alanlarında da aynı şeyi yapacaklarını açıkça itiraf ederek, yurttaşların yüreğine epeyce bir su serpmiştir! Doğal olarak, bu açık itirafından sonra Sayın Bakana, yerleşim yerlerini durup dururken niye rezerv alan kapsamına aldıklarını sormanın da hiçbir anlamı  kalmamıştır. Kaldı ki, iktidarın kentsel dönüşüm konusundaki sicili de neredeyse bir itirafname gibidir. Örneğin, 99 depremi için toplanan vergilerin duble yollara harcanmış olması; afetlere ve depreme hazırlık konusundaki 21 yıllık kayıtsızlık; “Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ediyoruz.” açıklamaları; olası afetler için belirlenen toplanma alanların dahi imara açılmış olması; deprem beklenen bölgelerdeki imar afları; 6306 sayılı Yasanın 11 yıllık uygulanmasında riskli yapılar yerli yerinde dururken[5] rantsal dönüşümün yarattığı hak ihlalleri ve insanlık dramları bir yana; 7 Kasım “yasa”sının hiç vakit kaybetmeden el attığı Hatay ve Üsküdar’dan gelen çığlıklar da bize, iktidarın “kentsel dönüşüm” politikaları hakkında fazlasıyla fikir vermektedir. Hal böyle olunca, Bakan Özhaseki’nin, her an büyük bir deprem bekleyen 16 milyonluk İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanına “Kentsel dönüşümü nasıl yürüteceğimi onlara mı soracağım?” diye çıkışması da, iktidarın kenti ve yurttaşı yok sayan “ideolojik çerçevesini” çok net ortaya koymaktadır.

    Tam bu noktada, muhalefet cenahına bir kez daha dönecek olursak; CHP’nin çiçeği burnunda Genel Başkanı Özgür Özel’in, (7 Kasım darbesini pas geçmiş de olsa) 8 Kasım’da “Bu Anayasa darbesine karşı milleti direnmeye çağırıyorum!.. Yargıtayın darbe girişimine karşı sonuna kadar direneceğiz!..” diyerek, hiç alışılmamış bir söylemle ayağa kalkması, kamuoyunda haklı bir heyecan ve beklenti yaratmıştır. Ancak Özel’in bu sürpriz çıkışının hemen ardından; CHP’nin parlamento içinde olduğu kadar, parlamento dışında da tüm il ve ilçe teşkilatlarıyla sahaya çıkıp, toplumsal muhalefetle birleşmesi; en azından sözünü ettiği “Yargıtay darbesi” son bulana kadar, direnişini ülke çapında yayarak sürdürmesi beklenirken; 20 milletvekili ile Mecliste birkaç gün oturup, bir de baroların Yargıtay önündeki protesto eylemine katılmakla yetinip, meclis gündemine geri dönmesi  kamuoyunda soğuk duş etkisi yaratmıştır. Böylece Özel, samimiyet ve kararlılık gerektiren ilk sınavında siyasi bir lider olarak çok büyük bir yara alırken; CHP’nin yeni yönetimi de (Kılıçdaroğlu yönetiminin 2017’de Ankara’da başlayıp İstanbul, Maltepe’de bitirdiği adalet yürüyüşünde ve yarım kalan daha birçok eylem pratiğinde olduğu gibi) aslına rücu etmiştir.

    Bugün, Anayasa darbesi ile Anayasa Mahkemesinin ve Anayasanın iktidarca sürülüp, biçilmek üzere “rezerv alan” ilan edildiği, Anayasal düzenle birlikte anayasal yurttaşlığa son verilen karşı devrim sürecinde; başta Cumhuriyetin kurucu partisi olmak üzere, muhalefetin artık sine-i millete dönüp; evrensel hukuktan ve Anayasadan aldığı güç ve meşruiyetle “direnme hakkını” kullanarak, demokrasi mücadelesinde yeni bir aşamaya geçmek gibi bir sorumluluğu yok mudur? Bu sorumluluk bugün değilse ne zaman yerine getirilecektir? Muhalefet, ülkenin içinde bulunduğu bu dramatik tabloda, seçim sandığından hâlâ demokrasi çıkacağını sanarak (!); çıkan sonucu da sineye çekip, milleti temsil yeteneği ve işlevi kalmamış bir Mecliste muhalefet sıralarını doldurmanın anlamını ne zaman sorgulayacaktır? Gerek Meclis Genel Kurulu ve komisyonlarında gerekse grup toplantılarında yaptığınız hararetli konuşmalar ve basın açıklamalarınızla, hukuksuzlukları, yolsuzlukları ve yurttaşın sorunlarını gündeme taşıyıp, ruhumuzu okşuyor, yüreğimizi soğutuyorsunuz, amenna!.. Ama ya sonra?.. Yürütmeyi tek başına temsil eden partili Cumhurbaşkanını denetleyemeyen, ona tek bir soru bile soramayan; üstelik (bu sistemde yer almadığı için) karşısında bir hükümet dahi bulamayan; kanun yapma yetkisi kararnamelerle[6] budanan, sermaye sınıfına kâr-halka ziyan yasalar muhalefetin gözleri önünde torba torba çıkarılırken; güvenoyu, gensoru ve bütçe yapma yetkisi dahi elinden alınan; faili meçhullerin, kadın cinayetlerinin, yolsuzlukların, yargıda rüşvetin, kara para, uyuşturucu trafiği ile ticaretinin, çevre katliamlarının, parsel parsel satışların, yerli- yabancı mafyanın, tarikatlara teslim edilen eğitimin ve sağlığın, bedelli vatandaşlığın, kevgire dönen sınırların, demografik yapıya yönelik operasyonların, dış politika ile çöken ekonominin sorgulanmadığı; sözün özü, milletin egemenliğinden “tek adamın” egemenliğine geçmiş bir Mecliste, siz muhalefet olarak neyin mücadelesini veriyorsunuz? Sakın, iktidar gökte aradığı meşruiyeti sizin TBMM’deki varlığınızda buluyor olmasın?

    Her defasında muhalefetçe de onaylanmış şaibeli seçim sonuçları ile yeniden sahneye konulan bu demokrasi oyununda, bir şekilde sandıktan çıkarak meşruiyet zırhı kuşanan iktidar, karşıdevrim yolculuğunda emin adımlarla ilerlemektedir. Nitekim, 6 Şubat depreminin yarattığı şok dalgasının hemen ardından hızla öne çekilen -her haliyle Anayasaya aykırı 14-28 Mayıs seçimleri sonucunda Anayasaya darbe yapabilecek güce erişen iktidarın 7-8 Kasım hamlesi ile (parlamenter sistemin ardından) anayasal düzen son nefesini verirken; sandık demokrasisine aşık muhalefetin 7 Kasım “yasa”sı Mecliste oylanırken ortaya koyduğu performans ise adeta evlere şenliktir[7].

    Kentsel dönüşüm sürecini başından bu yana yakından takip eden; “yasa” daha teklif aşamasında iken toplumu uyaran ve tepkisini ortaya koyan TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) ile bu “yasa”nın sahadaki ilk muhataplarından olan Hatay Barosu Başkanı Avukat Cihat Açıkalın’ın mücadelesini, bir de İstanbul Barosu Çevre Kent ve İmar Komisyonu ile Yönetim Kurulunun konuya ilişkin açıklamasını bir kenara koyacak olursak; 7 Kasım darbesine karşı ortada ne ciddi bir tepki, ne de kalıcı bir eylemlilik de yoktur. Özellikle anayasayı ve hukuk devletini savunmakla görevli olan başta TBB (Türkiye Barolar Birliği) olmak üzere, baroların 8 Kasım darbesine (kalıcı olmasa da) hızlı bir reaksiyon gösterip, Yargıtay önünde eylemli olarak ses yükseltmesi ne kadar isabetli ise; 7 Kasım darbesine karşı aynı reaksiyonu göstermemiş olmaları; TBB’nin 8 ve 10 Kasım bildirilerinde[8],[9] 7 Kasım darbesinden hiç söz etmemiş olmaları da bir o kadar düşündürücüdür. Aslında baroların, 7-8 Kasım darbeleri arasındaki illiyet bağı ile neden-sonuç ilişkisini analiz edip, her ikisi için ortak bir eylem planı ortaya koyamamış olmaları da ciddi bir zafiyettir. Diğer taraftan, 7 Kasım “yasası”nın kent düzeyindeki ilk muhatabı olan büyükşehir belediyelerinden  güçlü bir tepki gelmemesi de çok düşündürücüdür. Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, bu konuda kendi fikrini açıkça ortaya koymaktan kaçınırken; mülkiyet gaspı eleştirileri sanki bir yanlış anlaşılma imiş gibi; “yasa”nın toplumdaki olumsuz algısına değinmekle yetinip; daha çok bu süreci bakanlıkla birlikte yürütememekten şikayetçi olması da çok dikkat çekicidir[10].

    Oysa, depremle ilgisi olmayan bu torba yasa düzenlemesi ülkemiz ve toplum açısından çok dramatik sonuçlara gebe olan travmatik bir dönüşümün habercisidir. 7-8 Kasım darbe çifti ile Anayasayı ve anayasal düzeni yargısal düzeyde koruyabilecek tek kurum olan Anayasa Mahkemesi devre dışı bırakalır; toplum zapturapt altına alınırken; kentler ve kırlar, kısacası tüm ülke ölümcül bir imara, vahşi bir ranta açılacak; anayasal güvenceleri elinden alınan kiracı/mülk sahibi yurttaşlarsa maddi-manevi varlıklarını, anılarını, geçmiş ve gelecekleriyle birlikte tüm aidiyetleriylerini geride bırakarak, kent dışındaki gettolarına sürüleceklerdir. Sürülmeyenler ise (eğer ayrıcalıklı bir sınıfa dahil değilseler) ömürleri boyunca, her an sürgün edilme korkusuyla yaşayacaklardır. İşte bu da, anayasal yurttaşlığın sonu, modern köleliğin başlangıcıdır.

    Her anlamda dışa bağımlı yeni rejimin ekonomiyi çevirebilmek için sürekli yabancı kaynağa ve bu kaynağı ülkeye çekebilmek için de rezerv biriktirmeye ihtiyacı vardır. Nitekim, 7 Kasım’da Meclisten geçen “yasa” ile deprem riski taşımayan yerleşim alanlarını dahi rezerv alan ilan etme yetkisinin yanı sıra yurttaşı kentten sürme, miras hakkı ve hukukunu delip, tescil dışı alanlarla birlikte özel mülke zorla el koyma ve ortak olma hak ve yetkisi bakanlığa bu nedenle verilmiştir. Hal böyle olunca, afet ve deprem gerçeği iktidar açısından, kentsel “dönüşümün” (diğer bir deyişle mülke çökmenin) haklı gerekçesi, “riskli yapı”, “riskli alan”, “rezerv alan” gibi kavramlar da bu “dönüşümün”  yasal kılıfı olmaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir.

    Sonuç olarak; 7-8 Kasım darbesi, Anayasa, anayasal kurumlar ve anayasal düzeniyle birlikte tüm ülkeyi rezerv alanı ilan eder ve anayasal yurttaşlığın -hatta anayasalı yurttaşlığın- sonunu getirirken, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de isabetle söylediği gibi, tarih susanları da yazacaktır, direnenleri de…

     

    Dipnotlar

    [1] Bu makale HD Yazı İşlerine 05.12.2023 tarihinde teslim edilmiştir.

    [2] Burada ilginç olan nokta; Yargıtay 3.Ceza Dairesinin “aktivist” bulduğu için ihlal kararını tanımadığı ve bu yönde oy kullanan 9 üyesi hakkında suç duyurusunda bulunduğu Anayasa Mahkemesinin mevcut 15 üyesinden 5’inin Abdullah Gül tarafından, kalan 10 üyenin ise partili Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanmış olmasıdır. Bir an için 5 üyeyi  tarafsız ve bağımsız saysak bile (ki, imza attıkları birçok karar bunun aksini söylüyor), CB tarafından seçilen diğer 10 kişiden 4’ünün ihlal kararında imzası varken; Yargıtayın suç duyurusu ve iktidar ortağı Bahçeli’nin bu Mahkemeyi teröristlerin sırtını sıvazlamakla suçlayıp, kapatılması çağrısında bulunması; Erdoğan’ın ise 3.Ceza Dairesine destek verip, iki mahkeme arasında hakemliğe soyunması ve her ikisinin de olayı  anayasa krizine bağlayıp yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğuna vurgu yapmaları, bu “krizin” ardındaki siyasi hesabı da gün yüzüne çıkarıyor.

    [3] TBMM’de kabul edilip, 9.11.2023 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren, 7471 sayılı “Afet riski altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 6306 sayılı Kanun, 2577 sayılı Kanun ile daha birçok kanunda da değişiklik yapmıştır.

    [4] https://12punto.com.tr/gundem/ozhasekiden-imamogluna-tepki-isine-baksin-8197

    [5]TBMM’ce 2021 yılında kurulan Araştırma Komisyonun raporuna göre Türkiye’de 10 milyon civarında olan yapı stokunun 6-7 milyon civarında olan kısmı riskli yapı statüsündedir. 2023 tarihli rapora göre ise; Kentsel Dönüşüm Yasasının çıktığı 2012 yılından bu yana, yani 11 yıldır, bu riskli yapı stokunun yalnızca %3-4’lük kısmı; İstanbul’da ise 81 bin 228 bina “Kentsel Dönüşüm” kapsamında yıkılıp yenilenmiştir. Oysa, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının tahminlerine göre, İstanbul’da 600 bin civarında bina riskli yapı statüsündedir.

    [6]CHS’ye geçişle birlikte, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) yerine Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ikame edilmiştir.

    [7] Diğer muhalif partiler bir yana, bu listede 130 milletvekili ile en kalabalık grubu oluşturan CHP’den 94 milletvekili oylamaya katılmamıştır. Oysa, örneğin; son seçimlerde Millet İttifakı ile Emek ve Özgürlük İttifakını oluşturan muhalefet partileri, sırf bu yasa için organize olup, o gün oylamaya hep birlikte katılış olsalardı, 237 kişi ile evet oyu kullanan iktidar cenahını 274 hayır oyu ile hazırlıksız yakalama şansına da sahip olacaklardır.

    [8]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/tbb-ve-barolardan-anayasa-mahkemesi-onunde-av-can-atalay-a-ozgurluk-cagrisi-84073

    [9]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/turkiye-barolar-birligi-barolar-ve-avukatlar-hukukun-ustunlugu-icin-yurudu-savunma-susmadi-sus-84301

    [10]https://www.sozcu.com.tr/2023/gundem/imamoglundan-kentsel-donusum-kanunu-tepkisi-boyle-surec- yonetilemez-7856945/

  • Cumhuriyetin 100. Yılında Beka Sorunu, Direnme Hakkı ve Seçimler/imiz

    -Bu makale; dünyada ve   ülkemizde bağımsızlık,
    demokrasi, özgürlük,    çevre ve insanlık adına
    direnenlere ve bedel ödeyenlere adanmıştır.-

    2023 yılı, Cumhuriyet tarihimizin en dramatik ve en unutulmaz yılı olmaya şimdiden aday görünüyor. Nitekim, 6 Şubat’ta, art arda gelen Kahramanmaraş merkezli iki büyük depremle 11 ilimizde ülke tarihinde görülmemiş büyük yıkımı ve acıyı yaşadık. TÜRKONFED’in (Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonunun) konuya ilişkin Raporunda, 1999’daki Marmara Depremine ait verilerden hareketle,  bu depremin 72 bin 663 can kaybı ile ve 84,1 milyar dolar mali hasara neden olacağı öngörüldü (1). Ki, (resmi açıklamaları bir yana bırakırsak) sahadan gelen haberler, bu öngörünün bile maalesef oldukça iyimser kaldığını söylemekte bize. Ancak nükleer bir saldırıda  yaşanabilecek düzeyde yıkım  potansiyeline sahip fay hatları ve en az onun kadar yıkıcı küresel ağlarla kuşatılmış olan ülkemizde, neoliberal ekonomi modelinin geldiği son aşamada; dış borca, ranta, kara paraya, özelleştirmeye ve tüketime seleflerine rahmet okutacak boyutta bağımlı; “dindar ve kindar nesil” ile Cumhuriyeti tasfiye etmeye odaklı bir iktidar tarafından yönetildiğimizden; şimdi, çok daha büyük bir yıkıma, hatta ciddi bir beka sorununa yol açacağını bildiğimiz -eli kulağındaki- Marmara (İstanbul) depremini bekliyoruz; kurbanlık koyunlar gibi… Hem de 24 yıldır… Bugüne kadar riskli kentlerin yapı stokunu dönüştürmek/iyileştirmek, depreme dayanıklı yaşanabilir kentler inşaa etmek için yeterli zamana sahip olsa da; bunu yapmak yerine, hiçbir uyarıya kulak asmadan mevcut haliyle bile yaşanmaz olan kentleri daha fazla betona boğan ve “Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum.” diyerek (2), ihanetlerini birinci ağızdan apaçık itiraf eden 21 yıllık siyasi iktidar açısından ise bu konuda inanılmaz bir kayıtsızlık ve sorumsuzluk hali hüküm sürmektedir (3).

    Doğu Anadolu fay hattında biriken strese ve gelmekte olan tehlikeye ilişkin bilim adamlarından nokta atışı gelen, resmi raporlara da geçmiş ciddi uyarılara karşın bunca yıldır hiçbir tedbir almayan; aksine kaçak yapılaşmaya göz yumarak ve bunları da imar afları ile destekleyerek; afet riskli alan ilanlarını yıkımdan bir süre önce iptal ederek (4) tehlikeyi daha da büyüten iktidar politikaları sayesinde bir günde yıkıldık, onbinlerce öldük. Kuzey Anadolu fay hattında ise yıllardır yıkılıp, ölmekteyiz.  Şimdi ise; ülke nüfusunun yaklaşık %20’sini,  ekonominin ise %50’sini sırtında taşıyan İstanbul’da ölümü bekliyoruz. Aynen Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanında olduğu gibi; işleneceğini herkesin bildiği ama kimsenin hiç birşey yapmadığı bir cinayetin öyküsüdür yaşadığımız. Tek farkla, burada bir kişinin değil, bir ülkenin katlidir sözkonusu olan.

    Bir deprem ülkesinde yaşadığımızı, ancak 1999’da Marmara bölgesini derinden etkileyen, Kocaeli, Sakarya ve Yalova’yı yıkan (1000 civarında can kaybıyla İstanbul’un çok ucuz atlattığı) Gölcük merkezli depremle biraz olsun idrak eden devletin ilk aklına gelen şey ise tabii ki vergi toplamak oldu. Dolayısı ile, 57. Hükümet döneminde başlayıp, mevcut siyasi iktidarın yönetiminde geçen toplam 9  hükümet döneminde önlem diye yapılanlar da malumdur: Bugüne kadar “deprem vergisi” diye toplanan ama tek kuruşu bu amaca harcanmayan 83 milyar liranın  hesabını iktidar hâlâ veremedi. Bu iktidar döneminde 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile başlatılan kentsel dönüşüm süreci ise; riskli bölgelerdeki imara aykırı yapı stokunu, insan hakları ve anayasa hükümleri çerçevesinde depreme dayanıklı hale getirmek amacıyla hayata geçirilmiş gibi görünse de, uygulamada  yoksulların tapulu, imarlı evlerine,  mahallelerine, semtlerine devlet gücüyle çökme operasyonunun yasal dayanağını, daha doğru bir ifade ile bahanesini oluşturdu.  Devlet zorunun had safhaya vardığı bu süreçte, yoksul mahallelerinde büyük dramlar yaşanırken; sivil toplum örgütleri, meslek odaları ve bazı muhalefet partileri bu adaletsiz uygulamalara karşı başlattıkları hukuk mücadelesinde yargıdan eskaza lehte karar alsalar da, yargı tanımayan rantsal dönüşüm hırsının yıkımları kesintisiz olarak devam etmiştir. 2002 yılında İstanbul’da depreme karşı 493 toplanma alanı ayrılsa da, bunların 400’e yakını yeniden imara açılarak alışveriş merkezi, rezidans ve konut yapıldı. Tüm bunlara ek olarak; 1984 yılından bu yana geleneksel hale gelen imar afları da mevcut iktidarla birlikte; halktan dolaylı vergi toplama, sandıkta oy devşirme aracına dönüşürken; AKP’li CB’nin (Cumhurbaşkanının) o illerde yaptığı mitinglerde verdiği af müjdesi (!)  ile  imar suçlarının “barış” şenliklerine (!) dönüştüğünü; son depremde yıkılan illerin bu “şenlikten”  payını fazlasıyla aldığını bir kez daha acıyla anımsadık (5). Ama bu iller enkaz altında kalınca, bu kez imar affının “affedilemez suçlar” kapsamına alınacağı müjdesi (!) ile barış şenliklerinin sona erdiğini de yine birinci ağızdan öğrendik (6).

    En trajik haliyle manzara bu kadar açıkken;  iktidarın 6 Şubat depremine müdahalede geç kalıp kalmadığı noktasına odaklanan tartışmanın, asıl gerçeğin üstünü örttüğünü, bunun da siyasi iktidara yaradığını görmek gerekiyor. Zira bu tartışma, depremden sonraki iki-üç gün üzerine  yoğunlaşınca (ki, bu günlerin de enkaz altında kalan canlar için hayati önem taşıdığı tartışmasızdır) 21 yıllık asıl gecikme ve kayıtsızlık görünür olmaktan çıkıyor. Bu görünür olmaktan çıkınca, depremden sonra yaşanan iki-üç günlük müdahale zafiyetinin beceriksizlik değil, bir iktidar tercihi olduğu da görünür olmaktan çıkıyor. İşte asıl bu gerçeği görünür kılmak gerekiyor. Bu nedenle, o iki-üç güne sıkışan tartışma da, mutlaka kavranması gereken asıl gerçeğin üstünü örtmeye yarıyor. Bunu görememek, muhalefet açısından ne kadar büyük bir zafiyet ise, bu tartışmayı bilerek köpürten iktidar açısından da o kadar büyük bir siyasi mühendislik başarısıdır. İktidarın algı mühendisliği konusundaki başarısını ve manevra kabiliyetini CB Erdoğan’ın, (partisinin iktidara gelmesinden 7 ay, başbakan olmasından 2,5 ay sonra) 2003 yılındaki Bingöl depremine  yaklaşımı ile 6 Şubat yaklaşımı arasındaki uçurumdan da açıkça görebiliyoruz. Bingöl depremin ardından: “Yeraltında fay kırıklarından önce bağışlayın söylemek zorundayım, kırılan ar damarlarıdır. Malzemeden çalmanın arkasında ahlak hırsızlığı, demokrasiden çalmak, hukuk kapkaççılığı, siyaset yankesiciliği ve kamu yönetimi kalpazanlığı yatmaktadır. Bu olay, kamu otoritesinin devlet imkanlarını nasıl kullandığını bütün çıplaklığı ile ortaya koymuştur. Olay kader diye geçiştirilemez.” (7) der, Erdoğan. (Doğru söze ne denir?)

    Kendisinden önceki iktidarları deprem konusunda bu kadar isabetli eleştirebilen o günün başbakanı, bugünün Tek Adamı olan Erdoğan, şahsi iktidarının 20. yılında yaşanan 6 Şubat depreminde ise, hızlı bir “u” dönüşüyle hedef şaşırtıp, kentsel dönüşümden bahisle; “Bu hayırlı ve hayati gayretimizin her adımında yaşadığımız zorlukları önümüze çıkartılan siyasi ve onun bir parçası haline dönüşen hukuki engelleri en iyi sizler biliyorsunuz…”diyerek (8), bu facianın sorumluluğunu da muhalefete atıyor. Diğer taraftan, öfke ve tehdit dili ile tartışmayı depreme müdahale konusuna kilitleyip; “…kamu otoritesini ele geçirenlerin devlet imkanlarını nasıl kullandıklarının, kırılan ar damarlarının, malzemeden, demokrasiden çalmanın, ahlak hırsızlığının,  hukuk kapkaççılığının, siyaset yankesiciliğinin, kamu yönetimi kalpazanlığının bütün çıplaklığı ile ortaya konmasını…” usta bir siyasi mühendislik hamlesi ile engelliyor.

    Denetimsizlik, sorumsuzluk ve kayıtsızlık sonucu tek tek veya toplu ölümlere yol açan tüm iş kazalarında olduğu gibi; doğal afetlerin doğal olmayan sonuçları karşısında da “kader planı” temelli politika ve angajmanları hiç değişmeyen siyasi iktidar; CBHS (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) ile klâsik demokrasinin kuvvetler ayrılığı ilkesini hallaç pamuğu gibi atıp; tüm kamu otoritesini tekeline aldıktan sonra; anayasal demokrasinin kalan kırıntılarını da yok etmekte bir beis görmemiştir. Böylece “devlet benim!” deme aşamasına gelen iktidar; 6 Şubat depreminde de doğal olarak, temel politikaları neyi gerektiriyorsa onu yapmıştır. Nitekim Erdoğan, 6 Şubat’ın daha birinci ayında yaptığı açıklamada söze girerken; “Deprem bölgesinde hayat tamamen normale dönmeden, bize durmak, dinlenmek haramdır.” deyince (9); bir an seçimin iktidar için  birinci öncelik olmaktan çıkmasının ne anlama geldiğini çözmeye çalışırken, hemen ardından gelen, “Türkiye’nin, bu afetlerin yaralarını sarması için güçlü bir yönetime, güçlü bir siyasi iradeye ihtiyacı vardır. Bunun için, Türkiye için hemen şimdi diyoruz. Gündem sapmasına yol açacak sürecin geride kalması ve seçim tartışmalarından çıkılması şarttır. Seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılması bize bu imkanı verecektir.” cümlesi ile, iktidarın seçimden başka hiçbir gündemi olmadığını; daha enkazlar  kaldırılmadan, çadır kentler yağmur göletlerinde yüzerken, yıkılan kentlerde yaşam tamamen durmuşken; depremzedelerin iktidarın sandık hesaplarına kurban edileceği de anlaşılıyor. Böylece, 18 Haziran’da yapılması gereken seçim, yıkımın etkilerinin sandığa daha az yansıyacağı umudu ile tamamen keyfi olarak,  depremin tozu dahi kalkmadan 14 Mayıs’a çekiliveriyor. Bu arada, partili CB Erdoğan’ın üçüncü kez CB adayı olması mümkün değil; ama oluyor. Aday olması için gerekli olan bir üniversite diploması var mı; bilinmiyor, ama daha önce olduğu gibi, yine oluyor. CB ve bakan sıfatları sürerken seçimlerde CB ve milletvekili adayı olmak, adaylık yarışında bu sıfatları ve makamları kullanmak mümkün değil; ama bunlar da oluyor. Tüm bu olanlar Anayasaya, yasalara aykırıymış, ne gam!.. Küçük ortağın dediği gibi; eğer fiili durum anayasa uymuyorsa, anayasa fiili duruma her halükarda uyduruluyor!.. Tabii, siyasi muhalefetin dert etmediği böyle “küçük şeyleri” YSK da hiç dert etmiyor!..

    Siyasi iktidarın devlet kurumlarında, camilerde devlet bütçesi ve olanaklarıyla seçim propagandası yapması; muhalefete yönelik linç kampanyalarına, provokasyonlara ve toplu tutuklamalara yol vermesi; kısacası, seçim faaliyeti adına sahada yaşananlar ve yaşanacak olanlarla, sandığı bekleyen tüm tehlikelere rağmen; Tek Adam Rejimini sandıkta yenebileceğine inanan ve kitleleri de buna inandıran nur topu gibi bir muhalefetimiz var.  Bu öyle bir muhalefet ki; şartlar ne olursa olsun; (aslında hepsi demokrasi mücadelesinin kilit açıcı farklı birer varyantı olan) sine-i millete dönmeyi veya seçimleri boykot etmeyi veya sivil itaatsizliği veya direnme hakkını kullanmayı demokrasiye ihanet sanıyor!.. Daha radikal demokratik mücadele yöntemlerini akıllarından geçirmek şöyle dursun, siyasi iktidara bu yönde bir kez olsun ihtarda bulunmayı bile düşünemiyor. CBHS’ye geçişle birlikte pik yapan bunca hukuksuzluğa ve gerçek anlamda gelip dayandığımız beka sorununa rağmen siyasi muhalefetin gözünün sandıktan başka bir demokratik mücadele yöntemini görmemesini bir göz kusuru olarak algılamak tabii ki büyük bir saflık olur. Onlarınki de politik bir tercih nihayetinde. Örneğin; daha kendi içinde demokrasiyi hayata geçirmeyi başaramayan bir Ana Muhalefet Partisinin başını çektiği Millet İttifakının diğer bileşenlerine bakmak bile bu konuda fikir vermek için fazlasıyla yeterlidir. Bu burjuva muhalefet anlayışının politik tercihi sandıkla sınırlı bir demokrasi oyunudur. Sandıktan çıkarlarsa ne âlâ, çıkmazlarsa da kaybettikleri bir şey olmadığından, tahterevalli oyununa devam!.. Bu oyunu bozarsa, demokrasi mücadelesini sandık demokrasisine hapsetmeyenler bozacaktır ancak. Zira sandığı savunmak, seçimlere katılmak başka birşey, mücadeleyi sandığa indirgeyerek, sandık fetişizmi yapmak başka bir şeydir. Sonuç olarak; başta CHP olmak üzere, Millet İttifakı adı altında  toplanan siyasi muhalefetin sandıkla sınırlı demokrasi oyununun en büyük zararı da, sandık demokrasisinin  öğrenilmiş çaresizliğine teslim edilen topluma oluyor. Bizler, göz göre göre çiğnenen en temel haklarımızla birlikte  enkaz altında kaldıkça vicdan, hak, hukuk ve adalet kavramları  anlamını yitiriyor.  Neoliberal düzenin yerli versiyonu olan dolara bağımlı kriz ekonomisi, kentlerimizin enkazı ve ölü bedenlerimizin üzerinde yükselmeye devam ediyor. Bu ölümcül oyun sona ermedikçe; bu “kader planı” da böyle devam edecek. Her daim kaybedeni toplum, kazananı küresel sermaye düzeni olan bu oyunda, siyasi iktidar da kaybettiği meşruiyeti gökte ararken; her ne pahasına olursa olsun oyunda kalmayı tercih eden siyasi muhalefetin verdiği hayat  öpücüğünde bulacak.

    Din sosuna bulanmış Neo-Osmanlıcı bu iktidarın bekası; dışarıda küresel kapitalizmin dümen suyunda; içeride ise ebed-müddet iktidarda kalabilmesine bağlıdır. Tabii bunun için, 1923 Cumhuriyeti’nden (yurttaş ve yurttaşlık bilinci dahil) baki kalan ne varsa onun inkarı ve tasfiyesi de zorunludur. Bu süreçte, Cumhuriyet’e ve demokrasiye düşman kim varsa onunla iş tutulması; başta Atatürk olmak üzere kurucu önderlere, ulusal bayramlara ve ulusal simgelere tavır ve saldırıları; Cumhuriyet’in tüm yatırımlarının ve teşebbüslerin haraç-mezat satılması; direnen işçilerden, köylülerden, çevrecilerden, kadınlardan, avukatlardan, doktorlardan, eczacılardan, mühendislerden, mimarlardan, onların Birlik ve Odalarından, Cumartesi Annelerinden, Gezi’den, sosyalistlerden nefretleri; muhalefetin düşmanlaştırılması; mafya liderleri dahil, bedelini ödeyip taşınmaz satın alan her yabancıya ve sığınmacıya vatandaşlık verilmesi; ülkenin göçmen kampına ve çöp toplama merkezine dönüşmesi hep bundandır. Ülkenin şirket, yurttaşın müşteri gibi görülmesi; yasamanın devre dışı kalıp, yargının çivisinin çıkması; cezaevlerinin siyasilerle dolup taşması; kadınların erkeklerce katline, çocuk istismarına seyirci kalınması; geçim derdine düşüp yurt dışında yeni bir gelecek arayan meslek sahibi yurttaşlara “giderlerse gitsinler!” denilerek, beyin göçünün teşvik edilmesi; buna karşın düzensiz göçmenlerden ucuz iş gücü devşirilmesi ve demografik yapının hızla bozulması da hep bundandır.

    Kısacası, ülkemiz yokuş aşağı kaygan bir zeminde İstanbul ve 14 Mayıs depremlerine; diğer bir deyişle çifte bir beka sorununa doğru, freni patlamış kamyon misali büyük bir hızla ilerlemektedir.

    Türk Dil Kurumu Sözlüğünde kalıcılık, ölümsüzlük anlamına gelen “beka” bir devletin toprak bütünlüğünü, ahdi hukukunu ve anayasal düzenini iç ve dış tehditlere karşı koruması suretiyle hayatiyetini devam ettirmesi demektir (10).Devletin hayatiyeti de toplumun varlığına bağlıdır. Zira devlet, doğası gereği ancak o toplumun bireyleri tarafından oluşturulan kurumsal bir varlıktır. O nedenle toplumsuz bir devlet düşünülemez. Sözün özü devlet; (toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal açıdan örgütlenmiş) toplum (millet) tarafından oluşturulan bir tüzel varlık (kişilik) olduğundan, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” özdeyişinde de ifade edildiği gibi (11), aslolan devletin değil, insanın/toplumun bekasıdır.

    Ancak, devlet aynı zamanda o devlete egemen olan sosyal bir sınıfın (azınlığın) diğer sınıflar (çoğunluk/toplum) üzerindeki baskı/sömürü aygıtı olduğundan, bu gerçeği perdelemek amacıyla (ve ihtiyaç hasıl olduğu sürece) devlete toplumdan bağımsız ve kutsal bir kimlik/kişilik atfedilmiştir. Ardından, egemenler öyle buyurduğu için “toplum” ile “devlet” arasındaki neden-sonuç ilişkisi tersyüz edilerek, devlet toplumun varlık nedeni yapılıvermiştir. Böylece kutsallaştırılan devletin, kulu ya da tebaası olmak dışında topluma başkaca bir seçenek bırakılmazken; “devlet bekası” da  egemenlerin elinde her daim işlevsel bir aparata dönüşmüştür. Dolayısı ile egemen sınıf iktidarları açısından da gerçekte bekası dert edinilen bir devlet ya da, toplum yoktur; yalnızca bu kavram üzerinden kurulan siyasi algı mühendisliği vardır.

    Aynen ülkemizde de olduğu gibi…

    Evet, bugün ülkemizde de ciddi bir beka sorunu vardır. Ama yaratılan algının aksine bu devletin değil, toplumun beka sorunudur. Zira şu an doğrudan devlete yönelik bir tehdit (içeriden veya dışarıdan) silahlı bir saldırı, veya bir savaş hali bulunmamaktadır. Hal böyleyken, iktidarın  uzun süredir dolaşıma soktuğu “iç ve dış düşmanlar” söylemi ile “devlet bekası”nın tehlikede olduğu algısı yaratılarak toplumun konsolide edilmek ve  muhalefetin de sindirilmek istendiği ortadadır. Ama, algı yönetiminin üstünü başarıyla örttüğü asıl soruna, “toplumun bekası” sorununa gelecek olursak; bu noktada durumun çok ciddi olduğu görülecektir.  Eğer gereken tedbirler ivedilikle alınmazsa, bugün iktidarın bekasını pek “dert ettiği”  devleti de beraberinde sürükleyip götürecek olan, asıl ve en yakıcı tehdit  (hangisinin önce olacağı bilinmez ama) doğanın tetiklediği fay hatlarından veya siyasi iktidarın tetiklediği toplumsal fay hatlarından gelecektir. İşte, toplumun varlığına kasteden bu iki yakın ve açık tehlike önümüzde çözülmeyi bekleyen tek yakıcı toplumsal beka sorunumuzdur. Bu sorunu çözebilecek, en azından 6 Şubat’taki gibi bir felakete dönüşmesini engelleyecek yalnızca iki güç vardır:  Bunlardan birisi devlet, diğeri ise toplumdur. Tabii bunun için de devletin, önce siyasi iktidarın kuşatmasını acilen kırıp, siyasi vesayetten; toplumun da, gaflet uyukusundan artık uyanıp, sandık ilizyonundan bir an önce kurtulması lazımdır. Ama yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, toplumdan bağımsız bir varlık olmayan devletin siyasi kuşatmayı kırabilmesi için yurtsever, liyakatli ve namuslu devlet adamlarının, bürokratların, memurların üzerlerindeki siyasi  baskılara ve ağır vesayete göğüs gererek, görevlerini Anayasa ve yasalar çerçevesinde icrada kararlı olmaları; bunun için de, toplumun örgütlü bir güç olarak bir an önce ayağa kalkıp demokrasi ve hukuk talep etmesi zorunludur. Zira, normal şartlarda 14 Mayıs’ta sandıktan çıkacak sonucun ne olacağı tarafsız anket sonuçlarından bellidir. Bu sonucun iktidar tarafından manipüle edileceği de kesindir. Nitekim, İçişleri Bakanının muz cumhuriyetlerinde bile skandal sayılacak “14 Mayıs siyasi darbe girişimidir.”  açıklaması; Tek Adam Rejiminin manipülasyonda sınır tanımadığının ve işleri daha da sertleştireceğinin en açık kanıtıdır. Gelinen noktada, bu sözlerin bile ülkeyi ayağa kaldırmıyor oluşu toplumsal bir bir yara; Rejimin daha nice skandalından alnının akıyla (!) çıkmış kilit görevdeki bu Bakanın istifasını istemenin safiyeti de başka bir yaradır.

    Siyasi iktidarın 21 yıldır hiçbir tedbir almadığı Jeolojik fay hatları ile, şu an yüz binlerce insanımızın doğrudan yaşamı, sağlığı, barınma hakkı, ekonomisi, maddi ve manevi varlığı ile geleceği;  iktidarca doğrudan tetiklenen toplumsal fay hatları ile de yurttaşların can güvenliği, her türlü özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, huzur ve mutluluğu; kısacası, her iki fay hattında “toplumun bekası”  tehdit ediliyor.

    6 Şubat depreminin ardından enkaz altında kurtarılmayı bekleyen ailesinin, çocuklarının çığlıklarına dayanamayıp, “Nerede bu devlet!” diye haykıran depremzedeye öfke kusan kibirli iktidar sözcüleri karşısında ortaya koyan  spontan tepkilerin dışında, böylesine açık ve yakın olan beka tehdidine toplumdan ciddi bir tepki, itiraz/direnç gelmiyor olması çok dikkat çekicidir. Tam bu aşamada, geldikleri nokta itibariyle kendilerini devlet, toplumu da tebaa olarak gören iktidar sahiplerinin; sadakatten ayrılmayacaklarına namus ve şerefleri üzerine yemin ettikleri (ve halen fiili duruma da uyduramadıkları) Anayasadaki  görev ve sorumluluklarını  hatırlamakta yarar vardır:

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Başlangıç bölümünde;  “Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” (f.6) yazar. “Devletin Temel Amaç ve Görevleri” başlıklı 5.maddesinde; “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.” diye yazar. “Temel Hak ve Hürriyetlerin Niteliği” başlıklı 12.maddesinde; “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” derken; “Kişinin Dokunulmazlığı, Maddî ve Manevî Varlığı” başlıklı 17.maddesinde; “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” der. “Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması” başlıklı 56.maddesinde; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler…” der. “Konut Hakkı” başlıklı 57.maddesinde ise; “Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.” hükmü yer alır. Anayasanın milletvekili andını düzenleyen “Andiçme” başlıklı 81.maddesi uyarınca da milletvekilleri; “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.” diyerek, Anayasaya bağlı kalacaklarına dair namus ve şeref sözü verirler. Anayasanın Cumhurbaşkanı andını düzenleyen 103. maddesi de, -CB’nin üzerine aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getireceği vurgusu dışında- bundan pek farklı değildir.

    Olaya buradan bakarsak, görünen odur ki; devletin, toplumu oluşturan yurttaşlarına karşı asli görevleri; yurttaşların da aynı çerçevede yine yaşamsal, vazgeçilmez ve devredilemez temel hakları vardır.  Bu haklara “direnme hakkı”da dahildir. Bu hak, devleti oluşturan toplumun, hukuk dışına çıkarak verdiği yetkiyi kötüye kullanan ve dolayısı ile meşruiyetini kaybeden yönetimlere karşı koyabilmesini, o yönetimleri direnerek değiştirmesini öngörür. Nitekim 17. yüzyıldan bu yana anayasa hukukunun konusu olan “direnme hakkı”, 1961 Anayasasının Başlangıcında “Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti..” ifadesinde açıkça yer alır. Aynı bölümün son cümlesinde ise  Anayasa;  “…hürriyete, adâlete ve fâzilete aşık evlâtlarının uyanık bekçiliğine…” emanet edilerek, bu hakkı yine kimin kullanacağı açıkça hükme bağlanır. 1982 Anayasasında ise; “direnme hakkı” açıkça ifade edilmese bile yine Başlangıç son cümlede; “Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.” denilerek, Anayasayı koruma görevinin yurttaşlara verildiği ve bu görevin nasıl yerine getirilebileceği de çok açıktır.

    Hal böyleyken, devletin asli görevlerini hayata geçirmekle yükümlü olan siyasi iktidar mensupları uyacaklarına dair namus ve şeref sözü verdikleri Anayasa hükümlerine uymamaktadır.  Kaldı ki, bilim insanlarınca şaibeli olduğu açıklanan (12) 2017 referandumuyla geçiş yapılan CBHS  adındaki yeni rejim (yukarıda da ifade ettiğimiz gibi) ne toplumun beka sorununu çözmeye,  ne Anayasaya bağlı kalmaya, ne de iktidarı seçim yoluyla devretmeye  da yapısal olarak uygun değildir. Eşyanın tabiatına aykırı bu imkansızlık halini, bu “sistem” daha referanduma sunulmadan ilk görenlerden biri olan Anayasa Profesörü Dr. Şule Özsoy Boyunsuz bakın bu konuda ne diyor:

    “…Bu rejimlerde hegemonyacı partiler, faydacı özellikleri ve patronaj ilişkilerinin yanı sıra seçim bölgelerini kendi seçmeninin yoğunluğuna göre ayarlama ve/ veya seçmen kaydı sahtekârlıkları, muhalefeti taciz gibi demokrasi dışı yöntemlerin de yardımıyla hâkim pozisyonlarını pekiştirmektedirler. Serbest, özgür ve adil olamayan seçimler sonucu iktidarın elde edildiği, basın özgürlüğü bulunmayan bu rejimlerin birçoğu Freedom House ölçümlemelerinde özgür olmayan ya da yarı-özgür ülkeler olarak kabul edilmektedirler. …Kontrol ve denge araçlarından yoksunluk, demokrasiyi yok edecek, yüksek kutuplaşma düzeyi ile uzun vadede yönetilemeyecek, iç ve dış kırılmalara açık, yüksek yolsuzluk düzeyi ile ekonomik kaynakları yağmalanan bir ülke ortaya çıkacaktır. Sonuç olarak sistem istikrara hizmet etmeyecek, uzun vadede muhtemel ekonomik/ siyasal krizlere gebe olacaktır. …Bu sistemlerde hukuk devleti, kurumsal pratikler ve fikir temelli siyaset yerine, başkanın kendi belirlediği şekilde devletin kontrolündeki ekonomik kaynakları siyasi sadakat temelli olarak bireylere aktarması söz konudur. Başkan bunun karşılığında ekonomik varlıkları kendisine bağlı siyasi elitin sadakatini elde etmekte; böylelikle iktidarına meydana okuyabilecek muhalefetin ortaya çıkışını durdurabilmekte ve aynı zamanda hukuken var olanın çok ötesinde bir iktidar alanına sahip olabilmektedir. Muhalifler ise yine devlet kaynakları kullanılarak sindirilmekte, cezalandırılmaktadır. Bu durum doğrudan ekonomik kaynakların el değiştirmesi noktasına da varabilmektedir. … Örneklerine parlamenter sistemi terk ederek başkanlık sistemine geçen iki Afrika ülkesi Zimbabve ve Gana ile Venezüella, Meksika, Peru, Rusya, Ukrayna’da rastladığımız bu sistemler en iyi ihtimalle yarı-demokratik iklimde seyreden seçimli otoriter yapılar sergilemektedirler. Türkiye devleti ya da toplumu bu seçenekle güçlenmeyecek, tam tersine zayıflamış demokratik kurumlarının ölüm fermanı imzalanmış olacaktır.” (13).

    Nitekim, içinden geçtiğimiz şu günlerde Özsoy’un bilimsel öngörülerinin (özellikle yukarıda aktarılan fay hatları ekseninde) birebir doğrulanmış olanlarından hareketle; kalan öngörülerinin de 14 Mayıs seçimleri ile birlikte doğrulanma ihtimali maalesef kuvvetle muhtemeldir. Siyasi iktidarın, sandığı CBHS ile daha baştan kuşatmakla kalmayıp; sair yasal düzenlemeler, devletin tüm kurum, kadro ve olanakları, yandaş medyada, trol ağları, Diyanet İşleri Başkanlığı, camiler ve inanç üzerinden yürüyen o büyük propaganda aygıtı ile sahayı ve hakemliğini ele geçirdiği; oyunun kurallarını istediği zaman, istediği şekilde değiştirebildiği bu kadar açıkken; “hak, hukuk, adalet” diyen siyasi muhalefetin toplumsal beka sorununa dönüşen bu tablo karşısında daha radikal bir tavır ortaya koyması ve toplumla gerçek anlamda buluşması gerekirken; “Biz Erdoğan’ı sandıkta yeneceğiz!” mottosu ile sandığa kilitlenmesi; böylesi bir adaletsizliğe ve hukuksuzluğa (daha önce de defalarca yaptığı gibi) meşruiyet kazandırmasının siyasi ve ahlaki sorumluluğu bir yana; Anayasanın bu şekilde delinmesine ortak olduktan sonra, CB veya milletvekili seçildiniz diyelim. Daha önce Anayasaya sadakat  yemininizin gereğini yapmadığınıza göre; bundan sonraki  yeminlerinizin ne anlamı kalacaktır?  Peki, seçimi siz kazanmışken, YSK çıkıp rakibinizin kazandığını bir şekilde ilan ederse; ya da trafoya yine kedi girse; ya da “Hiçbir şey olmadıysa, kesin bir şey olmuştur!” denilerek, bir kez daha sandık kaçırılır ve “Atı alan Üsküdar’ı geçerse!”;  yine “Adam kazandı!” deyip, sonucu sineye mi çekeceksiniz? Ya da her şeye rağmen sandıktan bileğinizin hakkıyla çıkıp “darbeci” suçlamasıyla tutuklandığınızda ne yapacaksınız? Toplumun buna ne tepki vereceğini kestirebiliyor musunuz? Kestiremiyorsanız,  o zaman, sandıktan başka bir mücadele yöntemi önermediğiniz, size önerildiğinde  de “Aman provokasyona meydan vermeyelim.” diyerek, toplumun öğrenilmiş çaresizliğine olan katkınızı anımsayın. Tabii bir de sarı öküzün hikayesini…

     

     

     

     

    Dipnot:

    (1) https://www.dunya.com/ekonomi/turkonfedden-kahramanmaras-depremleri-raporu-ekonomiye-etkisi-ne-olacak-haberi-685543

    (2) https://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-erdogan-biz-bu-sehre-ihanet-ettik-hala-da-ihanet-ediyoruz-40618271

    (3) Aslında bu kayıtsızlık hâli bugünkü iktidarla sınırlı da değildir. Cumhuriyet’le birlikte kapitalist kalkınma yolunu seçen kurucu elitin desteğiyle palazlanıp Batı’nın sermaye düzenine resmen entegre olan egemen burjuvazinin 50’li yıllarda ithal ikameci modele geçişiyle birlikte, kırdan şehre göçle başlayan plansız kentleşme sürecinin sınıf sömürüsüne dayalı planlı bir sonucudur. Bu kayıtsızlık hâli, Türkiye’nin 60’lı yılların ikinci yarısından sonrasına, 7 ayrı hükümette 10 yıldan fazla başbakanlık, 7 yıl da cumhurbaşkanlığı yaparak, sermaye sınıfı adına damga vuran Süleyman Demirel’e ithaf edilen şu popülist sloganla da ifade edilebilir: “Bize plan değil, pilav lazım.”

    (4) https://www.diken.com.tr/erdogan-bir-yil-once-iskenderundaki-bazi-bolgelerde-afet-riski-kararini-kaldirmis/

    (5) https://kisadalga.net/haber/detay/erdoganin-2019daki-imar-barisi-sozleri-gundem-oldu_56457

    (6) https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/son-dakika-cumhurbaskani-erdogandan-aciklamalar-2070902

    (7) https://haber.sol.org.tr/haber/erdoganin-2003-bingol-depreminde-soyledikleri-hafizalarda-olay-kader-diye-gecistirilemez

    (8) https://www.ahaber.com.tr/galeri/gundem/muhalefetin-kentsel-donusum-karsitligi-baskan-erdogan-bu-video-ile-gozler-onune-serdi/3

    Bu haberden de görüleceği üzere, iktidarın kentsel dönüşüm adı altında halkın malına devlet zoruyla çökme operasyonuna karşı verilen hukuk mücadelesi yargıda kazanılsa da, bu kararları kale almayan idarenin operasyonlarını engellemedi. Bu hukuk mücadelesi dahi, CB Erdoğan tarafından, 6 Şubat’ın sorumluluğunu muhalefete yüklemenin gerekçesi yapılmıştır.

    (9) https://www.sabah.com.tr/gundem/2023/03/07/baskan-erdogandan-bizim-tek-gundemimiz-deprem-mesaji-turkiye-icin-hemen-simdi-diyoruz

    (10) vikisözlük https://tr.m.wiktionary.org/wiki/beka

    (11) Bu özdeyişin içinde geçtiği “Osman Bey’e Nasihati”, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna manevi önderlik eden, Osmanlı’nın fikir babası Şeyh Edebali’ye mal edilse de bunun gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır.

    (12) https://www.birgun.net/haber/bilim-insanlari-referandum-sonuclari-bilimsel-olarak-da-saibeli-162389

    (13) https://hukukdefterleri.com/yeni-anayasada-onerilen-turk-tipi-baskanlik-sisteminin-karsilastirmali-bir-analizi/

  • Karşı Devrimin Hukuk Harekâtı ve Barolar

    Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis,
    gitgide büyüyen bir ak karanlık.

    ….

    Ey gürültüler, patırtılar, cakalar, şanlar, alaylar,
    katil kuleler, kapkaranlık, zindanlı saraylar.

    ….

    Ey tutulmayan sözler, sonsuz yalan!
    Ey mahkemelerden her gün kovulan hak!
    Ey kuşkunun pençesinde kıskıvrak, duygusuz,
    ta yüreklere dek uzanan gizli kulak,
    senin korkundan ağızlar sımsıkı kilitli.
    Seni hor görüyorlar, halkım için dökülen alınteri!

    ….

    Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,
    örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

     

    Fikret’in 121 yıl önce resmettiği o inatçı sis bu kez Cumhuriyet’in ufkunu sarmış durumda, ülkemiz yine tarihi bir hesaplaşmaya hazırlanıyor.

    Barolar da öyle…

    Mevcut İktidar, yüzüncü yıldönümünde, 1923 Cumhuriyeti’nden kopuşa doğru hızla ilerliyor. Hâl böyle olunca, anayasal zeminde; demokrasi, parlamenter sistem, hukuk devleti gibi kurumları korumakla görevli olduğu kadar bu kurumların varlığıyla hayat bulan baroların da başlıca hedefler arasında olduğu tartışmasızdır.

    İşte bu nedenle, baroların önümüzdeki Ekim ayında yapılacak olağan genel kurullarında seçilecek yeni yönetimler de, yüzüncü yılında Cumhuriyete ve demokrasiye yönelik son “taarruz”un doğrudan muhatabı ve hedefleri arasında olacaklardır. Dolayısıyla, Türkiye barolarının yeni sözcüleri çok zorlu bir seçimle ve çok zorlu bir görevle yüz yüze kalacaklardır. Şimdi kilit soru şudur: Cumhuriyet 20 yıldır kepçe ve balyozla sistematik bir biçimde yıkılırken, bu yıkıma kurumsal anlamda hiçbir direnç göstermeyen barolar, yapıya son balyoz vurulmadan hep birlikte “dur!..” diyecekler midir? Bu sorunun cevabını bu yıl baro yönetimlerine (ve delegasyonlarına) talip olan avukatlar herkesten önce vermek zorundadırlar. O nedenle avukatların en zorlu “seçimi” budur.

    Küresel kapitalizmin açık pazarına çevrilen Türkiye’de, başta ekonomi ve özgürlükler olmak üzere, her alanda muazzam bir çöküş yaşanırken; 2023 yılında yapılacak (hem c.başkanlığı hem m.vekili) seçimlerinde, iktidar partisinin normal şartlarda sandıktan 1. sırada çıkma ihtimali çok zor görünüyor. Bunun yanı sıra, bir de iktidar cenahının “yüzyılın rövanşı” için gün saydığı da düşünülürse; 2023’ün, ülkenin yanı sıra mevcut iktidarın kaderinin belirlendiği bir yıl olması da kaçınılmaz görünüyor. Sözün özü, bu kader yılının hiç kimse için normal şartlarda geçmeyeceği çok açıktır.

    Kapitalist sistemin çıkarlarına uygun işleyen konjonktürel iktidar açısından durum böyleyken; aynı sistemin bir parçası olan, iktidara alternatif siyasi muhalefet açısından da durum pek farklı değildir aslında. Ellerinde kapitalizm dışında bir başka model olmadığına göre; onların çözümleri de kozmetik olacaktır. Dolayısıyla onların da, mevcut iktidarla sınırlı olmayan, ancak son 20 yılda tamamen rayından çıkmış olan krize, olsa olsa; birazcık Cumhuriyetçi, birazcık demokrat, birazcık laik, birazcık da hukuktan yana olma; bir de 5’li çeteyi tasfiye etme ihtimali dışında bir çözüm sunamayacakları ortadadır.

    İşte tüm bu nedenlerle (TBB dahil) baroların yeni yönetimlerini göreve geldikleri an itibariyle yüksek gerilim hattında çok ciddi bir sınav bekliyor olacaktır (TBB için bu sınav, 2021 Aralık ayı itibariyle başladı bile). Barolar bu büyük hesaplaşmadan önce, anayasal zemindeki asli görevlerini ve işlevlerini hatırlayıp, mesleklerinin yanı sıra Cumhuriyetten yana da eylemli bir direniş ortaya koymazlar ve bu konuda topluma öncülük etmezlerse; karşı devrimin son hamlesinde ilk önce onlar savrulup kaybolacaklardır.

    Konuya sınıfsal açıdan baktığımızda, bir burjuva mesleği olan avukatlık, sistemin hukuk üzerinden yeniden üretilmesinde vazgeçilmez bir role sahiptir. Haliyle “müesses nizamın” teminatı olan bu meslek ve bu meslek grubunu temsil eden barolar da konumları gereği sisteme içkin olacaktır. Ama yine her meslekte olduğu gibi, avukatlar arasında da (“mış” gibi yapanlar hariç) sisteme muhalif olanlar azımsanmayacak sayıdadır. Meslek kuralları içinde yer alan “meslek ahlakı” da en çok bu tip avukatlar için bir anlam ifade eder. Bunun yanı sıra onların, aslında her insanda olması gereken vicdan, empati ve sorumluluk gibi duyguları da oldukça güçlüdür. Bir meslek grubu olarak avukatlar, sistemik tüm açmazlarına rağmen hâlâ iktidarlar karşısında konumlanıyorsa; ulusal değerler, çevre, işçiler, emekçiler, kadınlar çocuklar; tüm haksızlığa uğrayanlar, din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetilmeden mahkemelerde hâlâ amatör bir ruhla ama vekaleten savunuluyorsa; işte (bedel ödemeyi de göze alan) bu avukatlar sayesindedir.

    Barolar da öyle…

    Ülkemizdeki kurumlar içinde 167 bin üyesi ile en güçlü, 81 ildeki örgütlenmesi ile de en yaygını Türkiye baroları ve onun çatı örgütü olan TBB (Türkiye Barolar Birliği)’dir. Baroları (ve bir Cumhuriyet kurumu olarak TBB’yi) önemli kılan bu nicel özelliğinin dışında önemli dört nitel özelliği daha vardır: Barolar, her şeyden önce; işin doğası gereği (diğer bir deyişle dayandıkları değerler bunlar olduğu için), demokrasiyi ve “hukuk devleti”ni    savunmakla mükelleftirler.  İkincisi; yasa gereği de “hukukun üstünlüğü”nü ve “Mesleğin menfaatleri”ni savunmakla görevlidirler. Üçüncüsü; yine yasa gereği, yargının üç kurucu unsurundan biri olan “savunma”yı temsil eden “avukatın bağımsızlığı” ile “Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı”nı savunmakla da görevlidirler.  Dördüncüsü ise; mensupları hem kamu hizmeti hem de serbest meslek yaptıkları için; bu düalist yapıları gereği, bir yandan kamu kurumu olma, diğer yandan demokratik baskı grubu olma özellikleri de taşırlar.

    Barolar (hakkını versinler veya vermesinler) sırf bu özellikleri itibariyle de iktidarların tepesinde her daim Damokles’in kılıcı gibi sallanırlar. Dolayısıyla, anti demokratik yönetimler için tehdit unsuru oldukları gibi; bu tür yönetimler de onlar için ciddi bir tehdit unsurudur. Hâl böyle olunca; demokrasiden ve hukuktan uzaklaşan her iktidar barolar ve avukatlar üzerindeki baskısını mutlaka artırır.

    Ancak barolar ve avukatlar, (12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri de dahil) başka hiçbir dönemde bugünkü gibi baskı altına alınmamışlardır. Hatta, Diyarbakır Barosu Başkanı Avukat Tahir Elçi’nin, basın açıklaması sırasında güpegündüz öldürüldüğü 2015 yılında başlayıp, toplu avukat tutuklamaları ve mahkumiyetleri ile devam eden bu dönem; 2020 Temmuzu’nda yandaş barolar yaratmak; 2022 Haziranı’nda da yandaş barolara maddi kaynak aktarmak için Avukatlık Kanununda yapılan değişikliklerle tam bir “hukuk harekâtı”na dönüşmüş bulunmaktadır. Zira, karşı devrimin yüzyıllık “reklam arası”na son vermeden önce barolarla görülecek bir hesabı vardır.

    Nitekim bu “hesap” gereği, yıllardır sistem muhalifi avukatları ve onların etkin olduğu baroları bölme, yönetimlerini ele geçirme; böylece önlerindeki en büyük ve son kurumsal hukuk engelini ortadan kaldırırken; yargıdaki son çatlak sesi de tamamen susturarak, kendinden menkul “tek adam rejimi”ne, yargının yanı sıra en büyük gücü/meşruiyeti sağlayacak yandaş bir hukuk kurumu yaratıp, bir taşla birden fazla kuş vurma derdinde olan iktidar; bu fırsatı geçtiğimiz pandemi döneminde yakalamıştır. Bu yolda atılan ilk ve en önemli adım da, 15 Temmuz “kalkışması” sonrası, 180 derecelik bir istikamet sapması ile iktidar safında hizaya giren TBB’nin sabık başkanı Metin Feyzioğlu’nun, hukuku bir kalemde “teferruat” seviyesine indiren katkısı unutulmamalıdır. Sonuç olarak; bu cansiperane katkı Feyzioğlu’nun yeniden başkan seçilmesi için yeterli olmasa da, baroların önüne pimi çekilmiş bir “yasa” bırakılması için fazlasıyla yeterli olmuştur. Ülke yönetiminde ve seçimlerinde demokrasinin “d”sine tahammül göstermeyenler; her nedense baro yönetimleri ve seçimlerinde “demokratik temsil”i kendilerine fazlasıyla dert edinerek (!); yıllardır hiçbir sorununa çare olmadıkları avukatların dert kuyusuna “çoklu baro” ve “delegasyonda adaletsiz temsil” gibi iki belalı taş daha atmayı başarmışlardır. Ama avukatlar; giderek daha çok öldürülmekten, gözaltına alınmaktan, tutuklanmaktan, işlemeyen yargının süsü olmaktan, görevlerini yapamaz hale getirilmekten, duruşmalarda itilip kakılmaktan, ekonomik kriz altında ezilmekten kurtulamamışlardır. Savaşta olmadığımız halde, yüzyılın en büyük ekonomik krizini yaşayan ülkemizde; artık ofis açmak bir yana, kölelik şartlarında dahi iş bulamayan, gelecekten ümidi kesen avukatlar ya intihar ediyor ya da mesleklerini bırakıp ülkeyi terk ediyorlar.

    Bunca zamandır göstere göstere ilerleyen karşı devrimin “hukuk harekâtı” kuşatmasına da anayasal ve yasal görevleri çerçevesinde direnemeyen barolar, ne zaman ki pimi çekilmiş “yasa” ile karşı karşıya kaldılar, işte o zaman sembolik (mekân, süre ve baro başkanları ile sınırlı) bir direnç gösterebildiler. Bir de pandemi bahanesiyle genel kurulların ertelenmesine karşı bir-iki baroyla sınırlı kalan kısa bir eylemlilik… Bu arada, meslektaşımız Servet Bakırtaş’ın görevi başında katledilmesi üzerine baroların ülke çapındaki eylemli tepkisini bu listeye ekleyebiliriz. Hepsi bu…

    Bu arada tüm açmazlarına rağmen, baroların, tereddütsüz en büyük başarısı, “karargâhı” ile birlikte Feyzioğlu sultasından kurtulmak olmuştur. Ama bu başarıyı gölgeleyen de, aynı baroların Anayasa Mahkemesi üyeliği seçimindeki stratejik hataları (belki de bir strateji kuramamaları) olmuştur.

    Tam bu noktada, TBB’nin 2021 Aralık seçimlerinde (“çoklu baro” ve “delegasyonda adaletsiz temsil” darbesine rağmen) Feyzioğlu’nu koltuğundan indirerek, ülke adına umut yaratan Erinç Sağkan ve ekibinin sekiz aylık icraatına da bir göz atmakta fayda vardır:  Sağkan, seçilir seçilmez yaptığı ilk açıklamasında (3); “Bundan sonra 150 bin avukatın, 81 baronun yönettiği bir TBB göreceksiniz. Eleştirmekten kaçınan değil, eleştiriye açık bir TBB göreceksiniz. Meslektaşı yerlerde sürüklendiği, müvekkilleriyle özdeşleştirilip tutuklandığı zaman kafasını kuma gömen değil, meslektaşının yanı başında yer alan, haksızlığa, hukuksuzluğa en üst perdeden karşı çıkan bir TBB göreceksiniz. Artık Türkiye’de hiçbir avukatın bir an bile yalnız kalmayacağının garantisini veren, hiçbir yurttaşın ‘Haksızlığa uğradığımda TBB yanımda olmadı’ demeyeceği bir birlik göreceksiniz.” diyerek, safını seçmiş ve sistem muhalifi avukatlık anlayışından yana olduklarını da deklare etmiştir.

    Seçim başarısı ve başkanın ilk açıklaması ile göreve güzel bir başlangıç yapan yeni yönetim, hiç zaman kaybetmeden baro başkanlarının da katılımıyla yaptığı ikinci bir hamle ile meslek sorunlarını Meclis’e taşımayı da başarmıştır. Ancak TBB ve barolar bununla kalmamışlar; bir de, Meclis’te komisyon kurma önerisi getirerek, iktidar partisi ile iletişime geçmişler; diğer partilerle de kulis çalışması yapmışlardır. Oysa; bırakalım iletişimi, meslek sorunlarının çözümü için (!) Adalet Bakanıyla birlikte omuz omuza ne reformlara (!) imza atan, ama hiçbir sonuç alamayan sabık başkanın girişimleri de TBB’nin kurumsal hafızasında taptaze duruyor olmalıdır. Üstelik, meslek sorunlarının çözümü için baroların yıllardır gösterdikleri tüm iyi niyetli diyalog çabalarına rağmen; avukatları hiç kale almayıp, bir plan dahilinde bildiğini okuyan iktidar pratiği de apaçık ortadadır.   Gerçekler bu kadar ortadayken, TBB’nin olmayacak komisyon hayali ile, (aynen bir önceki başkanın yaptığı gibi) mesleğin sorunlarına, sorunun kaynağında çözüm aramaya kalkması oldukça manidardır. Nitekim, biteviye aynı hatayı yapıp, farklı sonuç bekleyen bu safiyane çabaya (!) iktidarın yanıtı her zamanki gibi olmuştur: Avukatları yok saymak!.. TBB’nin yeni yönetimi bu konuda bizi yanıltsa da, iktidar yanıltmamıştır. Barolar 4 Nisan’daki önerilerine cevap beklerken, iktidar, 5 Nisan Avukatlar Gününde TBB’nin önerisini reddetmekle kalmamış; sanki avukatlarla dalga geçer gibi, barolara hiç renk vermeden hazırladığı ikinci pimi çekilmiş “yasa” taslağını da kamuoyunun önüne bırakmıştır.

    Bundan sonrası daha da şaşırtıcıdır: TBB bu tasarıya karşı baro başkanlarıyla yine bir araya gelerek, yine aynı safiyane çabayla tasarının maddeleri üzerinde çalışmış; alternatif öneriler geliştirerek, Sağkan’ın başkanlığında oluşturdukları kendi komisyonları aracılığıyla bu önerileri Meclis Adalet Komisyonuna taşımışlar ve tabii ki yine sıfır sonuç almışlardır. Taslak genel kurula inene kadar, TBB Komisyonu çeşitli düzeylerde çok sayıda görüşme ve müzakere yaparak, tasarının sakıncalarını anlatmış; çözüm önerilerini ortaya koymuş; ama maalesef, (kendi ifadeleriyle) “Her türlü yapıcı girişime rağmen” avukatlar bir kez daha yok sayılmışlardır. Böylece; ikinci “yasa” da hiçbir değişikliğe uğramadan, 11 Haziran’da yürürlüğe girmiştir.  Tabii, sanki kötü bir genetik miras gibi, barolar, enerji ve vakitlerini (bu kez iki ay süreyle) “iktidarı ikna etmek” gibi fuzuli bir “işe” harcayınca, ilk “yasa” darbesinde olduğu kadar bile bir direnç gösterememiştir. Nitekim, TBB de, bu “yasa”ya tepkisini ancak bir bildiriyle ortaya koyabilmiştir (2).

    Barolar nihayet 4 Haziran’da, iktidardan bir sonuç alamayacaklarının idrakine vararak; yine TBB’nin öncülüğünde, baro başkanları ve (bir ilk olarak) delegelerin de katılımıyla yaptıkları bir toplantı sonucunda, “Aşamalı eylem planlarını hep birlikte hayata geçirme kararlılığından” söz eden ortak bir Deklarasyona (3) imza atmışlardır. Bu Dekorasyonla barolar, mesleğin yakıcı sorunlarını, bu sorunlar ivedi çözülmezse baroların uyarı görevlerini bu kez eylemli olarak yapmakta kararlı olduklarını net bir biçimde ortaya koymuşlardır. Hepsinden önemlisi, barolar nihayet yasadan gelen güçlerini ve demokratik baskı grubu olduklarını hatırlamışlardır.

    “Türkiye Barolar Birliği Altı Aylık Dönem I. Değerlendirme Toplantısı Sonuç Deklarasyonu”nun son sözü aynen şöyledir: “Avukatlık faaliyetlerinin önündeki engellerin kaldırılmaması ve avukatların içinde bulunduğu ekonomik yoksunluğun giderilmesine yönelik yukarıda tespit olunan adımların ivedilikle atılmaması hâlinde, yeni adli yılın açılışıyla birlikte uluslararası sözleşmelerin, Anayasa’nın ve kanunların bize tanıdığı demokratik haklarımızı kullanmakta bir an bile tereddüt etmeyeceğimizi; içinde bulunduğumuz koşullar görmezden gelinmeye devam edilirse, temsil yetkimizden aldığımız haklara dayanarak aşamalı eylem planlarını hep birlikte hayata geçirme kararlılığında olduğumuzu, Birliğimizden aldığımız kuvvetle tarih önünde tüm kamuoyuna bildiririz.”

    Evet, bu kararlılık ve aşamalı eylem planı güzeldir. Ancak bu noktada iki önemli sorun çok dikkat çekmektedir: Öncelikle, bu kadar ciddi bir eylem planının ortaya konduğu toplantının olağanüstü genel kurul toplantısı şeklinde olması pek mümkün ve zorunlu iken; her nedense bu yol tercih edilmemiştir. Böylesine önemli kararlar, mesleğin ve kurumun anayasal yetki gücüne ve yasal organlarına dayanarak alınmak yerine; yalnızca simgesel ve moral değeri olan, gayri resmi bir toplantıda alınmakla; bu kararların uygulanması da tamamen keyfe bırakılmıştır. Nitekim, bu kararlılık ve aşamalı eylem planı, TBB başkanının Adli Yıl açılış konuşmasına hiç yansımamıştır. Ayrıca; Adli Yıl açılış konuşmasında başkanın sesi sansürlenerek ulusal medya ağına hiç yansıtılmadığı halde, barolar aşamalı eylem planını hâlen hayata geçirmemişlerdir (4). Bu Deklarasyonun iktidar cenahında hiçbir etki yaratmamış ve kamuoyunda da bir karşılık bulmamış olmasının sebebi bu olmalıdır.

    İkinci önemli sorun ise; deklarasyon metninden de açıkça görüleceği üzere; baroların iktidara yönelik eleştiri ve talepleri ağırlıklı olarak meslek sorunları ve talepleri ile sınırlı kalmıştır. Oysa bugün gelinen noktada, meslek sorunlarıyla ülke sorunlarını birbirinden ayırt etmek, iktidar sorununu çözmeden meslek sorunlarını çözmek artık mümkün değildir. Çünkü, her iki sorunun özünde iktidarın ideolojik/politik tercih ve uygulamaları durmaktadır. Hâliyle çözülmesi gereken asıl sorun da “iktidar sorunu”dur.

    Baroların (meslek sorunları ile sınırlı da olsa) Türkiye çapında uygulanacak aşamalı bir eylem planı yapmış ve bu yönde karar almış olmaları tabii ki çok iyi bir başlangıçtır; ama eksik bir başlangıçtır. Barolar, şu tarihi günlerde meslekleri için attıkları kararlı ilk adımı, Cumhuriyet ve kurumları, dolayısı ile ülkeleri için atacakları ikinci ve esaslı bir adımla tamamlamak ve taçlandırmak zorundadırlar. O ikinci adım atılmazsa, bunun bedeli barolar ve ülkemiz için ağır olacaktır.

    Dipnot:

    • (1) Tevfik Fikret’in Havf-ı Müsellah (silahlanmış korku) olarak nitelediği Abdülhamit dönemini yeren “Sis” şiirinden bir bölüm. (A.Kadir’in günümüz Türkçesi ile.)
    • Bu makale HD yazı işlerine 04.09.2022 tarihinde teslim edilmiştir.

  • Rejim Baroları

    Şimdi sıra onlarda… Ülkemiz, anayasal hukuk devletinden, parlamenter demokrasiden ve laiklikten hızla uzaklaşır; Cumhuriyet’in kurumları bir bir tasfiye edilirken; diğer birçok kurum gibi, özelde “tek adam” rejimine, genelde ise kapitalist sömürü düzenine karşı sesini yükseltmeyen; demokrasi mücadelesinde örgütlü gücünü harekete geçirip, etkili bir direnç ortaya koyamayan barolar da artık iktidarın doğrudan hedefindedir. Muhalif sesleri cezalandırma/sindirme aygıtına dönüşen yargının üç ayağından ikisinin (iddia ve hüküm makamının) iktidarca teslim alınmasının ardından, şimdi sıra yargının üçüncü ayağı olan savunma’ya gelmiştir.

    İktidar Sarayı’nda gerçekleşen 2019-2020 adli yıl açılışına, temsil ettiği baroların muhalefetine rağmen katılan, katılmakla kalmayıp, burada yaptığı konuşmayla iktidara biat yemini eden TBB (Türkiye Barolar Birliği) Başkanı Metin Feyzioğlu’nun katkısı ile TBB’yi paralize ederken, muhalif barolara karşı da adeta savaş açan siyasi iktidar [foot]https://hukukdefterleri.com/dusuk-yogunluklu-hukuk-anlayisinin-sefaleti/[/foot][foot]https://hukukdefterleri.com/hukuksuzluga-biatin-dayanilmaz-hafifligi/[/foot]; Ankara Barosunun Diyanet İşleri Başkanına tepkisini [foot]https://t24.com.tr/haber/diyanetten-ankara-barosu-hakkinda-suc-duyurusu,875287[/foot] bahane ederek; yıllardır el altında tuttuğu, barolara müdahale planını nihayet hayata geçirmiştir. AKP’li Cumhurbaşkanınca en son biat töreninde dile getirilen bu plan, törenin hemen ardından tıkır tıkır işletilmiş; konunun asıl muhatabı barolar bir yana, iktidarın çiçeği burnunda temsilcisi TBB Başkanına dahi fikri sorulmadan, “paralel baro/delegasyonda adaletsiz temsil”i öngören yasa, yangından mal kaçırırcasına, bir gece yarısı TBMM’den geçirilerek uygulamaya konmuştur. 19 yıllık icraatı boyunca, hukuk adına kabul edilmez birçok ilke imza atan Saray rejimi, savunma’nın tarihinde de bunu başarmıştır. Ancak, iktidar cenahı bu, “barolara darbe yasası”nı çıkarma konusunda ne kadar hızlı

    ve başarılıysa; yasanın uygulanma noktasında bir o kadar başarısızdır. Gerçekten de, yasanın yürürlüğe girdiği 15.07.2020 tarihinden bu yana, Türkiye genelinde 143.000 küsur avukatın %4’ünü dahi rejim barosu ikna (!) edemeyen[foot]https://www.hukukihaber.net/m/mesleki-hukuk/kamu-avukatlarina-baro-baskisi-h438555.html[/foot [foot]https://m.bianet.org/bianet/siyaset/239479-istanbul-barosu-avukatlarina-baro-degistirin-baskisi[/foot] iktidar cenahı için sahadaki bu tablo bir hüsrandır. Sonuç olarak; İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde bile, “paralel baro” için yeter sayı olan iki bin avukatın bulunması aylar sürünce; bunun üstüne bir de yeni kurulan İstanbul 2 no.lu barosunda bir iç kriz ortaya çıkınca [foot]https://www.gazeteduvar.com.tr/baro-secimlerini-baskanlik-krizi-erteletti-iddiasi-haber-1500969[/foot], yasa gereği çift yılların ekim ayının ilk haftasında yapılması zorunlu olan genel kurullar da gelip çatmıştır. Bunun üzerine iktidar, rejim baroları için biraz daha zaman kazanmak ve Feyzioğlu’nu koltukta daha uzun tutabilmek için, tüm baroların yasa ile düzenlenen genel kurullarını son anda bir genelge ile ertelemiştir [foot]https://www.gercekgundem.com/guncel/219047/barolarin-genel-kurullari-ertelendi-feyzioglu-zaman-mi-kazaniyor. Aslında bu hamle o kadar son anda olmuştur ki; çoğu baroya, konuyu yargıya taşıma fırsatı dahi bırakılmamıştır. O nedenle, buna “erteleme kararı” değil de, “iptal kararı” demek daha doğrudur.[/foot]. Bu kez bahane pandemidir… Tüm bu hamleler Anayasaya ve yasalara aykırı olsa da, ortada, bu aykırılıkları tespit edecek ve bu gidişe dur diyecek bir yargı kurumu da kalmamıştır.

    İktidarın, baroları doğrudan hedef alıp “paralel baro/delegasyonda adaletsiz temsil” yasası ve “genel kurul erteleme” genelgeleri ile onlara savaş açması karşısında; barolar da tabii ki sessiz kalmayacaklardır. Ama bu ses, maalesef bir haykırışa, bir gök gürültüsüne, kararlı ve kalıcı bir direnişe dönmek yerine; iktidarın her hukuksuz hamlesinde şöyle bir parlayacak, ama hemen sonra saman alevi gibi sönecektir.

    İktidarın art arda işleme koyduğu hukuk tanımaz uygulamalarla baroları kuşatma eylem planı karşısında, baroların nasıl bir tepki ortaya koyduğuna, neler yaptığına; daha doğrusu, nerede yanlış yaptığına yakından bakmakta, mesleğin ve ülkenin “bekası” için bunlardan ders çıkarmakta sayısız fayda vardır. Bu noktadan hareketle, süreci en başından ele alırsak; iktidarın “paralel baro/delegasyonda adaletsiz temsil” darbesine karşı büyük kent baroları başta olmak üzere, ülke genelinde avukatların coşkulu katılımıyla protesto eylemlerinin yanı sıra, İstanbul’da büyük bir savunma mitingi düzenlenmiştir. Ardından, Türkiye’de toplam 143.000 küsur avukatı temsil eden mevcut tüm barolar (80 baro) iktidara karşı bir araya gelerek ortak bir bildiri yayınlamışlardır. Böyle bir olay karşısında, tüm baroların bir araya gelip, ortak bir metinde buluşabilmiş olmaları çok önemlidir. Ancak bildirinin içeriği ve metne atılan 81. imza, bu büyük buluşmanın üstüne ciddi bir gölge düşürecektir. Zira, bu 81. imza TBB’ye aittir. O TBB ki; asli görevi hukuku ve mesleği savunmak iken, iktidar savunuculuğuna soyunup, meslek ilkeleri ve barolarla köprüleri çoktan atmış; baro tarihinde bir ilk olarak (hem de kahir ekseriyet tarafından) başkanının istifası istenmiş, kabul görmemiş; seçimli genel kurul istenmiş, o da kabul görmemiştir. Kısacası; bir çatı örgütü olan o TBB, yine tarihinde ilk kez, varlık nedeni olan barolar nezdinde meşruiyetini kaybetmiştir. İşte bu TBB, baroların ortak bildirisine imza atmıştır. Bu imza doğal olarak TBB için değil ama, o imzayı kabul eden baro yönetimleri için ciddi bir etik zafiyet ve itibar kaybıdır. O imza, hukukun çürütülmesinde iktidara payanda oldukları için, ülke ve avukatlar nezdinde itibarını ve meşruiyetini kaybetmiş bir yönetimi aklama girişiminden başka bir şey değildir. Ve ne yazık ki, sorun bununla da sınırlı değildir. Zira, bu bildiriye 80 baronun değil, maalesef TBB’nin iradesi ve dili hâkim olmuştur. Bu dil, avukatlara değil iktidara alan açan bir dildir. Hâl böyle olunca, bu bildiri 81. imza ve 80 baronun safiyeti (biraz da zafiyeti) yüzünden zebil olmuştur. Üstelik bu bildiride avukatların yükselen öfkesinden ve kararlılığından da eser yoktur… Başkanlar, bildiride; “Ülkemiz aylardır Corona virüsü salgınıyla, ekonomik ve toplumsal ve siyasi sorunlarla mücadele etmektedir. Özelde ise Avukat meslektaşlarımızın yaşadığı sorunlar tahammül edilmez boyutlara ulaşmıştır. Ülkemizin ve mesleğimizin önceliği bu sorunların çözümüne çaba sarf etmektir. Bu nedenle Avukatlık Kanunu’nda Barolar ve seçim sistemlerine yönelik değişiklik girişimlerini doğru bulmuyor; bu girişimlerin durdurularak, geri çekilmesini, Ülkemizin gerçek gündemlerinin çözümüne dönülmesini talep ediyoruz. …”[foot]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/19-mayis-2020-tarihinde-gerceklestirilen-baro-baskanlari-toplantisi-sonuc-bildirgesi-81304[/foot] demektedirler. Bildiride, ülke genelinde yaşanan ve özelde avukatların yaşadığı sorunların ulaştığı tahammül edilmez boyut isabetle tespit edildikten sonra; mesleğin önceliğinin bu sorunlarla mücadele etmek olduğu da yine isabetle tespit edilmiştir. Ama iş, yaşananlardan kimin ya da kimlerin sorumlu olduğunun tespitine ve bu sorunların çözümü için ne önerildiğine gelince, ifadeler birden flulaşmaktadır. Bu nedenle, bildiride ne anlatılmak istendiğini anlamak için farklı bir okuma yapmak gerekiyor. Niyet okuyuculuğu bilimsel bir yöntem olmadığına göre, zorunlu olarak mantık okuması yapıyoruz. Bu yöntemle vardığımız sonuç ise şudur: Bildiriye göre; gerçek gündeme dair sorunlarla “ülkece” mücadele edilmektedir. “Ülke” kavramının içinde iktidar da olduğuna (ve bu konuda açık bir vurgu da yapılmadığına) göre; iktidar, sorunların kaynağı veya sorumlusu olarak görülmemektedir. Diğer taraftan; “suni gündem”in (yani barolara ilişkin yasa girişiminin) yerine, “gerçek gündemlerin çözümüne dönülmesi” talep edildiğine ve bu noktada muhatap da iktidar olduğuna göre; çözüm de iktidardan bekleniyor demektir. Kısacası, başkanlar; olmayacak duaya amin demektedirler!.. Yani, başkanlar gerçekte sorunun kaynağını olan iktidarı olan-bitenden sorumlu görmedikleri gibi; bildiride sıraladıkları tüm sorunların çözümünü de iktidardan beklemektedirler… Evet, suni gündem olarak gördüğünüz yasa dayatmasını kim gündeme getiriyorsa geri çekecek olan da odur. O nedenle talebin muhatabı doğrudur; ancak talebin dili, içeriği ve ortaya konuş şekli ve sorunların çözüm adresi tamamen yanlıştır. Yasayı iktidar geri çekecektir ama, bunu ona yaptıracak olan da sizin mücadele gücünüz ve kararlılığınız olacaktır. Gerçek gündeme dönülmesi ve esas sorunların çözümü de size, sizin kararlılığınıza ve mücadele gücünüze bağlıdır. Yani, suni veya gerçek gündemdeki tüm sorunların çözümünün anahtarı siz olacaksınız ve bu çözümü de iktidara siz dayatacaksınız. (Aynen Çanakkale’de Nesko Maden işçileri direnişinde, Boğaziçi Üniversitesi’nde ve İkizdere’de olduğu gibi…) İktidar adını ne koyarsa koysun; bunun adı demokrasi mücadelesidir. Nitekim, tarihte de sayısız kez kanıtlandığı üzere, demokrasi mücadelesinde “Hak, verilmez alınır!..” Demokrasi mücadelesi de, her şeyden önce dilde başlar… Yani siz önce çözülmesini istediğiniz sorunun sorumlusunu dosdoğru işaret edeceksiniz; sonra da çözüm için gerekirse örgütlü gücünüzü ortaya koyacağınızı da cesaretle ifade edeceksiniz. Cesaret de korku gibi bulaşıcıdır… Onu daha, dildeki iradenizde gösteremiyorsanız; yani daha ilk adımda kararlılığınızı ortaya koyamıyorsanız; temsil ettiğiniz kitleye cesaretinizi değil, korkunuzu bulaştırırsınız… O nedenle, demokrasi mücadelesinde samimi iseniz; kararlı olmak zorundasınız. Bu kararlılığınızı da önce kullandığınız dilde, ardından da eylemlerinizle ortaya koymak zorundasınız. Eğer bunu yapamıyorsanız, gerisi lafügüzaftır…

    Başkanların bildirisi işte bu nedenle de sorunludur. Bildirideki dil, temsil ettiği kitleyi değil ama muhatabını cesaretlendiren muğlak ve uzlaşmacı bir dildir. Bu dil aslında, “sıkılı yumrukla el sıkışılmaz” diyerek, iktidarın koluna giriveren Feyzioğlu’nun dilidir ve maalesef, baro başkanlarının tüm halis niyetlerine ve samimiyetlerine rağmen, bu bildiriye TBB Başkanının gölgesi düşmüştür… Sonuç itibariyle, iktidar üzerinde hiçbir etki yaratmayan bu bildirinin ardından, 33 baro başkanı aldıkları yeni bir kararla, Ankara’ya, yasanın görüşülmekte olduğu TBMM’ye doğru, -her nedense sembolik- bir savunma yürüyüşü başlatmışlardır. Bu yürüyüş kararı da sorunludur. Zira yürüyüş plansız, hedefsiz ve semboliktir. Bundan da önemlisi, bu karar avukatların kolektif iradesine de dayanmamaktadır. Oysa barolara yönelik bu boyutta bir saldırı savunma tarihinde bir ilktir ve bu saldırı hiç de sembolik değildir. Evrensel ve ulusal hukukumuzda ise; hem fiili hem de yargısal savunmada geçerli olan “silahların eşitliği” ve “meşru müdafaa” prensipleri gereğince; size yönelik saldırının boyutu ve yoğunluğuyla orantılı olarak, sizin de karşılık verme hakkınız vardır. Örneğin; hiçbir saldırı sembolik olmayacağına göre, yapacağınız savunma da sembolik olamaz. Olursa siz kaybedersiniz. Bu, bu kadar net… O nedenle, sonu baştan belli bu “sembolik” yürüyüşte anlık başarılar kazanılsa da, günün sonunda gelinen nokta önemlidir. Başkanlar da Ankara’ya doğru işte böyle ortak iradeden yoksun, plansız, programsız, hedefsiz ve kitlesiz bir yolculuğa çıkmışlardır… Her biri kendi illerinden (kısa bir yürüyüşün ardından araçla) yola çıkan başkanlar, Ankara girişinde bir araya geldiklerinde, polis barikatı ve şiddeti ile karşılaşacaklarsa da, oradaki kararlılıklarıyla hem barikatı hem de o sırada, deyim yerindeyse, aralarına kaynak yapıp, sureti haktan görünmeye çalışan TBB Başkanının kendisini de, gölgesini de aşacaklardır. Anıtkabir ziyaretinden sonra Meclis kapısına dayanan Başkanlar karşılarında yine TBB Başkanını bulacaklardır. Adeta iktidarın kadrosuz “çözüm ortağı” gibi çalışan Feyzioğlu’nun Meclis Komisyonu adına getirdiği, üç temsilciyle görüşmelere katılabilecekleri teklifini başkanlar kabul etmeyeceklerdir. Onların, hep birlikte içeri girme teklifi de Komisyonca kabul edilmeyecektir. Hoş, mesele Komisyona dert anlatmak, onları vahim bir yanlıştan dönmeye ikna etmek gibi safiyane bir niyetse, içeriye kaç kişi girdiklerinin de hiçbir önemi yoktur. Zira bu yasayı düzenleyenler, ne yaptıklarını çok iyi bilmektedirler. Bu saatten sonra onları o “yanlıştan” döndürecek tek şey, Komisyona toplu hâlde dil dökmek değil, ülkeye yayılan örgütlü gücünüzle ortaya koyacağınız demokratik hak mücadelenizdir; ve bu mücadeleye, hiç hatırlamak ve hatırlatmak istemediğiniz anayasal direnme hakkınız da dahildir. Evet, böyle de kazanacağınızın garantisi yoktur. Ancak bu iradeden yoksun hiçbir eylemin kesinlikle kazanma şansı da yoktur. Nitekim, başkanların TBMM önündeki sembolik eylemi geceli-gündüzlü dört gün sürse de sonuç değişmeyecektir[foot]https://t24.com.tr/haber/barolar-coklu-baro-teklifine-karsi-eylemlere-edecek-chp-anayasa-mahkemesi-ne-tasiyacak,888863)[/foot] [foot]https://www.evrensel.net/haber/409883/direnise-ragmen-ayristirici-coklu-baro-sistemi-kabul-edildi[/foot]. Bu arada barolar, Ankara’da “Büyük Savunma Mitingi” yapmaya karar verirler. Ancak miting pandemi gerekçesiyle yasaklanınca, bu karara tepki ve suç duyurusu için Ankara Adliyesinde toplanan binlerce avukata polis tarafından müdahale edilecek, gaz sıkılacak; ardından da soruşturma açılacaktır[foot]https://www.evrensel.net/haber/408556/ankarada-suc-duyurusu-icin-adliye-onune-gelen-avukatlara-biber-gazi-sikildi[/foot]. Sonuç olarak, Ankara’da yaşanan tabloyu, İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu şöyle özetleyecektir: “Anlattık dinlemediniz. Başkentimize geldik, yürütmediniz. Adalet Komisyonuna almadınız, görüşmediniz. Basın yayınladı, ekranlarını kararttınız. Sosyal medyada göründük, kapatmaya kalktınız. Miting çağrısı yaptık, yasak koydunuz. HABERİNİZ OLSUN: VAZGEÇMEYECEĞİZ!”[foot]https://www.veryansintv.com/tbmm-onunden-paylasti-kimseye-gostermeyin-ben-utaniyorum/[/foot]

    Peki sonra ne oldu derseniz?.. Koca bir hiç!.. Dört günlük maratonda yorgun düşen başkanlar (içlerindeki isyanı ve öfkeyi bastırıp) evlerinin yolunu tutarken; sonrası, barolar için öğrenilmiş çaresizlik içinde geçen büyük bir sessizlik ve hüsran olacaktır… Tabii bu arada, Komisyondan ve Meclisten sorunsuz şekilde geçen yasa, çok hızlı bir şekilde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konacaktır [foot]https://www.haber3.com/guncel/coklu-baro-duzenlemesi-meclisten-gecti-haberi-5525697[/foot] [foot]https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/resmi-gazetede-yayinladi-coklu-baro-yasasi-yururlukte-1751639[/foot]. Yasa, bir sonuç alınmayacağı bilinse de, demokrasi mücadelesinde başkaca bir yol ve yöntem üretemeyen (!) ana muhalefet partisi tarafından Anayasa Mahkemesine taşınsa da, sonuç yine değişmeyecektir[foot]https://www.gercekgundem.com/guncel/236104/ aymnin-coklu-baro-kararinin-gerekcesi-resmi-gazetede-yayimlandi[/foot]. İlginç olanı ise; Meclis Komisyonlarında ve Genel Kurulda cansiperane mücadele veren; kabul edilen yasaların çoğunu Anayasa Mahkemesine taşıyan ama sonucu bir türlü değiştiremeyen muhalefet partilerinin, ülke elden giderken, başka türlü bir demokratik mücadele yöntemi bulamıyor olmalarıdır. Sonuç olarak; baro başkanlarının Ankara çıkarmasından geriye, yalnızca, İstanbul Barosu Başkanının “HABERİNİZ OLSUN: VAZGEÇMEYECEĞİZ!” nidası kalmıştır; gök kubbede hoş bir seda olarak…

    Ankara eylemleri sırasında, baro başkanları ile Meclis arasında mekik dokuyan, ama ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamayan Feyzioğlu; geçirdiği gergin günlerin ardından; yasasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, oldukça rahatlamıştır. Yüzünde güller açan “çözüm ortağı”nın, yasaya ilişkin yaptığı açıklamada, yasadan önce 80 baro başkanıyla birlikte altına imza attığı itirazların tam aksini savunmaya başlaması da kamuoyunu hiç şaşırtmayacaktır[foot]https://www.evrensel.net/haber/409393/metin-feyzioglu-coklu-baro-yasasinin-esit-temsil-getirdigini-savundu[/foot]. TBB Başkanı hep bildiğimiz gibidir. Pekiyi ya barolar?.. Barolar da yeni yasa ile birlikte, birtakım tepkisel çıkışlar ve açıklamalar dışında, büyük bir sessizliğe gömülmüştür. Şimdi bütün gözler, art arda kurulması beklenen “paralel baro”lardadır… Ancak, avukatlar bu tuzağa düşmeye hiç de niyetli değillerdir. Onların rejim barolarına itibar etmemesi üzerine, bu planın, en azından kısa vadede iktidara yaramayacağını; İstanbul ve Ankara’da yasa zoruyla kurulan iki minyatür baronun da 2020 Ekimi’nde yapılacak olan genel kurulların sonucunu değiştirmeye yetmeyeceğini gören barolar da nispeten rahatlayacaklardır; ve umutla genel kurullarının yapılacağı tarihi beklemeye koyulacaklardır. Aslında bu rahatlama hissi yanıltıcı, umutsa boşunadır. İktidar yasa darbesinden istediği sonuçları (şimdilik) alamamış olsa da, barolara karşı moral ve hamle üstünlüğü kazanmıştır: Bu iktidar ülkenin ve yargının görece özerk ve en büyük hukuk kurumuna hukuksuzluğu yasa yapıp dayatmış ve onlar da istemeye istemeye sineye çekmiştir. Barolar bu yasa konusunda, öğrenilmiş çaresizlikle, yapabilecekleri başka bir hamle olmadığına inanarak; belki de, “bu sorunun üstesinden seçim sandığında geliriz, nasılsa!..” umudu ile kaderlerine razı olmuş gibidirler… Ama bu ülkede seçim sandıklarının da bir garantisi kalmamıştır.

    Başkanlar, bu hâletiruhiye içinde, barolara yönelik saldırıların arkasının geleceğini maalesef öngörememişler ya da görmek istememişlerdir. Oysa o yol bir kere açılmıştır artık… Zamanında, 12 Eylül darbesinin dikensiz gül bahçesinde “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz.” diyerek, ülkeyi açık pazara çeviren neoliberal iktidarların bugünkü şakirtleri, kapitalist yıkım düzenine “kutlu dava” adını verip, Cumhuriyet’le hesap kesmek üzere vites büyütürken; hukuku geçiş garantili otoyol gibi kullanmakta; bedelini de halka ödettikleri bu yolda Anayasayı da, yasaları da (hatta kendi yaptıkları yasaları da) delik deşik etmekten hiçbir beis duymayacaklardır. Hukuk tanımayan bu zihniyetin tek bir kuralı vardır; iyi-kötü işleyen her kurumda, önce bir kanal bulup yol açmak, sonra da, o yolu otobana çevirmek!.. 19 yıllık deneyimle sabittir ki, bu zihniyet, hukuksuz bir ilk adım attığında, güçlü ve kalıcı bir dirençle karşılaşmıyorsa; bunun arkası mutlaka gelecek demektir. Nitekim, sizin “paralel baro” düzenlemesine karşı ortaya koyduğunuz -niceliği (katılımı) güçlü ama niteliği (etkisi) çok zayıf- bildiriniz ve sembolik eyleminiz, yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte sönümlenince; barolara karşı hukuksuzluğun yolu da sonuna kadar açılmıştır. Nitekim, bu kez, saldırı doğrudan seçim sandığınadır. Üstelik bu kez saldırı daha da cüretkârdır: Yasa güvencesi altındaki baro genel kurulları (diğer denekler ve odalarla birlikte) İçişleri Bakanlığının genelgesi ve pandemi gerekçesiyle üç ay ertelenmiştir. Hemen arkasından İl Hıfzıssıhha ve İlçe Seçim Kurulları da devreye girerek, barolara ilişkin erteleme/iptal kararlarını tebliğ etmeye başlamışlardır.

    İktidar için 15 Temmuz nasıl Allah’ın bir lütfu ise, pandemi de aynen öyle olmalıdır!.. Zira onlar her türlü kısıtlama ve kapanma şartlarında gözümüzün içine (baka baka değil) soka soka, Ayasofya açılışlarını ve lebalep kongrelerini yapar, cenazelerini camilere sığmayan cemaatleriyle kaldırırken virüsten korunmayı akıllarına getirmezken; virüse karşı savunmasını pek zayıf buldukları savunma’yı ciddi ciddi koruma altına alacaklardır!.. Avukatların sağlığını, partili vatandaşların, cemaatlerinin sağlığından, hatta kendi sağlıklarından da fazla düşünen bir iktidarın bu göz yaşartıcı duyarlılığı (!) karşısında, avukatların; öyle, hakmış, hukukmuş, yasaymış, genel kurulmuş diye sızlanmaları da olsa olsa meslek deformasyonu olmalıdır!.. Şaka bir yana; avukatların pandemiye karşı değil ama iktidar politikalarına karşı tam anlamıyla savunmasız kaldıkları ayan beyan ortadadır.

    Barolar, iktidarın bu yeni hamlesi karşısında da tabii ki sessiz kalmayacaklardır[foot]https://www.gercekgundem.com/ guncel/218405/76-barodan-icisleri-bakanliginin-yasagina-tepki-avukatlarin-iradesine-ipotek-koyuluyor[/foot]. Ama tepkiler her zamanki gibi, yine saman alevi kıvamında kalacaktır. Baroların hemen hepsi (İzmir ve Diyarbakır Baroları ile İstanbul Barosunun seçim gruplarının genel kurulları fiilen zorlamaları dışında), iptal kararlarına karşı yapacaklarını, mevzuat hazretlerinin izin verdiği çerçevede yapacaklardır. Çerçeve bellidir: Yazılı açıklamalarla hukuksuzluğu teşhir etmek ve kararın iptali için yargıya başvurmak. Hukuk tanımayan iktidara karşı hukuk mücadelesi!.. Anayasayı ve yasayı, hatta mahkemeleri bile hiçe sayan iktidar genelgeleri ile, ekim ayından bu yana art arda üç kez ertelenen genel kurullarını yapabilmek için barolar, çalmadıkları kapı bırakmışlardır. Bazı mahkemeler yürütmeyi durdurma kararları verseler de, YSK bu kararları tanımamış; İzmir ve İstanbul’da genel kurulları bilfiil zorlayan avukatlara da kolluk kuvvetleri geçit vermemiştir[foot]https://www.mynet.com/izmir-barosundan-acik-havada- genel-kurul-110106621609; https://www.gazeteduvar.com.tr/istanbul-barosu-avukatlari-halic-kongre-merkezinde-olacagiz-haber-1500789[/foot]. Bu arada, Ankara’daki “paralel baro” eyleminden dönerken “HABERİNİZ OLSUN: VAZGEÇMEYECEĞİZ!” diye haykıran İstanbul Barosu Başkanı, yapılacağını ilan ettikleri genel kurulun iptal edilmesi üzerine, itiraz dışında yapabilecekleri başka bir şey olmadığını ifade ederek, genel kurul toplantısına gitmeyeceklerini ifade edince; baro seçim grupları bir araya gelerek yaptıkları açıklamada baro yönetimini eleştirerek, toplantı tarihinde orada olacaklarını ilan etmişler ve Durakoğlu yönetimini de genel kurula davet etmişlerdir. Nitekim, toplantı günü, seçim grupları söz verdikleri gibi, toplantının yapılacağı Haliç Kongre Merkezinde olmuşlarsa da polis tarafından salona girmeleri engellenmiştir. Bu sırada İstanbul Barosu ne yapıyordu derseniz; (Durakoğlu’nun sevdiği bir ifadeyle) onların da“ekseni kaymıştır” bir kere!..

    Son ertelemede, ancak 300 kişilik bir katılımla genel kurul yapılmasına izin verilmesi karşısında, bu kez 34 baro “Aklımızla alay mı ediliyor?” diye ortak bildiri yayımlayarak; hem iktidara, hem de TBB’ye çok sert biçimde yükleneceklerdir[foot]https://istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=16225[/foot]. Aslında TBB, ilk erteleme genelgesine, düşük perdeden de olsa, (hem de Feyzioğlu’na rağmen) itiraz etmiş[foot]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/baro-genel-kurullarinin-ertelenmesi-hukuka-uygun-degildir-81451[/foot]; ancak ardından derin bir sessizliğe gömülmüştür. Ancak TBB’nin de bu bildirisi çok sorunludur. Bildiride; “Yargının kurucu unsuru olan avukatların, yasamanın yürütme ile iç içe geçerek kuvvetler ayrılığının fiilen ortadan kalktığı dönemlerde yargıya müdahalenin kaçınılmazlaşacağına ilişkin uyarılarının haklılığı her gün daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.” diye, dikkat çeken şaşırtıcı bir tespit vardır. Tespit şaşırtıcıdır, zira TBB;“... yasamanın yürütme ile iç içe geçerek kuvvetler ayrılığının fiilen ortadan kalktığı dönemler…” derken, iki hususta yanlış bilgi vermektedir. Birincisi; 2010-2017 referandumları ile Anayasada yapılan değişiklikler sonucu HSYK’nın (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun) yapısı tamamen değişmiş ve “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı altında yürürlüğe giren yeni düzenleme ile “kuvvetler ayrılığı” yalnızca fiilen değil, anayasal açıdan da ortadan kaldırılmıştır (ki, bu da aslında bir rejim değişikliğidir). İkincisi; yine Anayasada yapılan değişiklikle HSYK (yeni adıyla HSK), tamamen iktidarın kontrolüne geçince; yargı da, yasama ve yürütmeyle iç içe geçerek “kuvvetler birliği”ne, dolayısı ile “tek adam”dan ibaret olan yeni rejimi tahkim eden otoriter yönetim biçimine geçilmiştir. Savunma’nın çatı örgütünün ülkedeki bu kadar çarpıcı bir altüst oluştan bihaber olması inanılır gibi değildir. Bu vahim ifadeler, TBB’nin çok uzun bir süredir, baro gündeminden olduğu kadar, ülke gündeminden de ne kadar koptuğunun apaçık göstergesidir. Bu bildiriye imza atmayan TBB Başkanının imzadan imtina etmesinin sebebi ise, tabii ki metinde yer alan bu tarihsel hatalar değildir. Onun derdi başkadır: Feyzioğlu “tek adam” rejimine biat ettiği gün itibariyle, (bir zamanlar TBB başkanı sıfatı ve hukukçu kimliğiyle, sonuna kadar karşı çıktığı) “Başkanlık Sistemi” ve “Kuvvetler Birliği”nin en sadık bekçisidir artık. Hukuksa, onun için teferruat!.. Bu nedenle, onun (en hafifinden de olsa) “kuvvetler ayrılığını” savunan bir bildiriye imza koyması eşyanın tabiatına aykırıdır!

    Ama Feyzioğlu, ilk genelgeden altı ay sonra ortaya çıkıp, iktidardan ve kendisinden çok emin bir şekilde; “Barolarımız pandemi koşulları çerçevesinde genel kurullarını yapıp TBB delegelerini seçtiklerinde Türkiye Barolar Birliği, genel kurulunu yapmaya hazırdır. Ben de hazırım.” diyerek[foot]https://www.habervakti.com/m/gundem/tbb-baskani-feyzio-glu-ndan-genel-kurul-aciklamasi-h138746.html[/foot], şakacı kimliğini de çekinmeden ortaya koyacaktır!.. Şaka maka, bu ülkede ancak Feyzioğlu hazır olduğunda genel kurul yapabileceği gerçeği de ortadadır. Yalnız bu gerçeği, Feyzioğlu’nun ağzından duymak tabii şaka gibidir. Feyzioğlu, “Ben de hazırım.” dedikten bir ay sonra; yani üçüncü ertelemede kadrosuz “çözüm ortağı” olarak yeniden ortaya çıkacaktır. Bu kez iktidarın içinden iyice çıkılmaz hâle getirdiği genel kurullar kaosunu (tabii ki, iktidar hedeflerine uygun olarak) çözebilmek için, Adalet Bakanlığına yeni bir kanun yapılmasını önerecektir. Bir kez daha taşın altına elini koyarak, yenibir“reformun”kapısınıaralayacaktır!..Oysa, baroların önünden çekildikleri anda, en azından genel kurullara ilişkin kaosun anında sona ereceğini herkes gibi kendisi de çok iyi bilmektedir.

    Ancak üçüncü ertelemeyle birlikte, barolar da adeta silkinip kendilerine geleceklerdir. Bu kez 51 baronun imzaladığı bildiride[foot]https://www.sozcu.com.tr/2021/gundem/51-baro-baskanindan-ortak-aciklama-avukatlarin-onunden-sandik-kacirilmak-isteniyor-6313784/[/foot] aranan kan bulunacak, baroların tarihinde saklı olan devrimci gelenek aniden canlanıp dile gelecektir. Bakın başkanlar ne derler:

    “….

    Bugün Avukatlık Kanunu’nda yer alan seçime ilişkin hükümleri yok sayarak baro genel kurullarının engellenmesi, gelecekte yapılması muhtemel tüm seçimlerin iptali için de korkutucu bir emsal yaratmaktadır. Demokrasiye aykırı bu tavrın bir diğer sonucu ise TBB seçimlerini de ötelemek ve baroların iradesine rağmen hukuku teferruat sayan bir başkanlık anlayışının TBB’de sürmesini sağlamaktır.

    ….

    Kanunda yer alan emredici hükümlerin uygulanmasının, hukuksuz idari kararlarla engellenmesi suçtur. YSK’dan başlamak üzere yasak kararlarının altında imzası olan herkes suç işlemektedir.

    …..

    Bu kapsamda, şu ana kadar genel kurul kararı alan, genel kurulunu gerçekleştiren ve henüz genel kurul kararı almamış olan bizler en geç haziran ayı sonuna kadar barolarımızda genel kurul süreçlerini tamamlamak yönündeki kararlılığımızı bir kez daha ifade ediyoruz.

    ……”

    Bu kez avukatlar oldukça yüksek perdeden ve kararlı bir dille konuşmaktadırlar. Örneğin; “baro genel kurullarının engellenmesi, gelecekte yapılması muhtemel tüm seçimlerin iptali için de korkutucu bir emsal yaratmaktadır.” derken; ülke genelinde ve barolar özelinde yaşanan sorunların müsebbibi olan sorumluları da cesaretle işaret etmektedirler. Örneğin; “Demokrasiye aykırı bu tavrın bir diğer sonucu ise TBB seçimlerini de ötelemek ve baroların iradesine rağmen hukuku teferruat sayan bir başkanlık anlayışının TBB’de sürmesini sağlamaktır.” derken; İktidara yönelik çok ciddi uyarılarda bulunmaktadırlar. Örneğin; “YSK’dan başlamak üzere yasak kararlarının altında imzası olan herkes suç işlemektedir.” derken; Avukatlar, ilk kez ve açıkça sorumluları işaret etmekte ve iktidara da çözümü dayatmaktadırlar. Örneğin; “bizler en geç haziran ayı sonuna kadar barolarımızda genel kurul süreçlerini tamamlamak yönündeki kararlılığımızı bir kez daha ifade ediyoruz.” diyerek, barolar; önlerine koydukları takvim uyarınca gereğini yapacakları hususunda, iktidarı son kez uyarmaktadırlar. O gün geldiğinde, iktidar, kaçırdığı sandığı getirip avukatların önüne koymazsa, yani Anayasadan doğan görevini yapmazsa; anayasa ve yasa güvencesi altındaki kurumsal yaşam haklarını savunan barolar da bu haklarını geri almak için direneceklerini ilan etmektedirler.

    Nihayet demokrasi mücadelesinde ilk adım doğru ve gayet net tespitlerle, cesurca atılmıştır. Avukatlar nihayet çözümü sorunun kaynağında değil, kendi kararlılıklarında, örgütlü mücadele geleneklerinde ve direnme hakkında saklı olduğunu görmüşlerdir. Çok daha önemlisi genel kurullarını yapsalar da, TBB yönetimini yeniden alsalar da, temel sorunlarının çözülmeyeceğini, bu zihniyetle mücadelenin bitmeyeceğini anlamışlar; kendi kurtuluşları ile ülkenin kurtuluşu arasındaki kopmaz bağı da kavramışlardır. Demokrasi mücadelesinde başarı için gereken ilk adım nihayet atılmış, dil sorunu çözülmüştür. Bu dil de açıklık ve netlik vardır, kararlılık ve cesaret vardır. Hepsinden önemlisi sorunun kaynağını tespitle, ona çözümü dayatma becerisi vardır.

    Avukatlar şimdi önlerinden kaçırılan seçim sandığını geri almak için mücadeleye hazır görünüyorlar. Önlerine bir de takvim koymuşlar, iktidara süre vermişlerdir. Ancak tabii ki iktidar önünüze bizzat o sandığı koymadığı sürece, YSK’ya bağlı seçim kurulları sürece onay vermedikçe, siz getirip kendi sandığınızı ortaya koyamazsınız; koysanız bile, oyları sayamazsınız; saysanız bile YSK o seçimi onaylanmadığı sürece siz yönetim organlarınızı oluşturamazsınız. İşte o zaman siz de, verdiğiniz süre dolduğunda kendi seçiminizi yaparsınız: Ya bundan önce de yapılageldiği gibi; o gün sandık önünüze konmadığında bir basın açıklaması yapıp iktidara tepki gösterir; sonra normal hayatınıza döner, hiçbir şey olmamış gibi duruşmalarınıza gider-gelirsiniz. Ya da artık hiç geri adım atmamak üzere ayağa kalkar yürürsünüz… Size yasal haklarınızı kullandırmayan, sizi Anayasanın güvencesi altındaki örgütünüzle birlikte soluksuz bırakan; size yaşam hakkı tanımayan, devleti babasının çiftliği gibi kullanan, hukuk tanımaz iktidara karşı demokratik direnme hakkınızı kullanırsınız. Pekiyi ne zamana kadar? Ülkeniz kapitalist- emperyalist boyunduruktan kurtulup, tam bağımsız ve özgür olana kadar… Aslında önünüze sandık konsa da konmasa da; bu görev çok uzun bir zamandır sizi ve tüm demokrasi güçlerini çağırıyor: “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!..

    Seçim bizim.

  • Hukuk Tarihi: “O Yemin Boşuna Edilmedi…”

    Birazdan okuyacağınız “savunma” metni, eminiz ki sizi bir yolculuğa çıkaracak. Belki yaşı yetenleri Beyazıt Meydanı’nda insanlığın devleşip, gürül gürül aktığı o dönemlere; belki, insan bile demeye dilimizin varmayacağı faşist tetikçilerin akıttığı kanda, yüzümüzü gömecek kadar oluşan bir kan gölünün kıyısına; hukukçu olanları ve o cübbeyi kimse önünde bağlamayanları, cübbesine daha da sıkı sıkı sarılma noktasına; yaşı genç olanlarımızı ise kısa bir Türkiye’nin hukuk tarihine götürüp yine bugünün Türkiye’sine geri getirecektir.

    Avukat Cem Alptekin, 16 Mart Katliamı Davasında1 müdahil vekili olarak yapmış olduğu savunmalardan dolayı suçlanmış ve şimdi okuyacağınız bu savunma metnini hazırlamıştır. Kendi deyimi ile görevini yaptığı için yargılanan Cem Alptekin’in savunmasında yer alan yemin retoriği hepimizin çıktığı yolculukta tekrar bugünün Türkiye’sine dönmek için kullanacağımız yegâne bilettir. Zira Alptekin, savunmasında der ki;

    “Çünkü ben bu mesleğe adımımı atarken; ‘Kanuna, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine…’ yemin ettim. (Av.Y.md.9/6) Ve ben; şimdi burada bana destek vermek

    için toplanan meslektaşlarımdan bazılarıyla, bundan tam yirmi bir yıl önce, henüz genç bir hukuk öğrencisiyken; ‘namusum ve vicdanım üzerine’ bir kez daha yemin etmiştim… Biz o gün; Türkiye’yi 12 Eylül’e taşıyan ve bugün Susurluk’ta ortaya çıkan devlet içindeki suç örgütünün üniversite gençliğini hedef aldığı o kanlı vahşet gününde; katledilen arkadaşlarımızın parçalanmış bedenleri daha soğumadan, özgürlük ve demokrasi düşmanlarından hesap soracağımıza; ‘namusumuz ve vicdanımız üzerine’ yemin etmiştik…”

    O yemin boşuna edilmedi ve suya da yazılmadı…

    Bir belge, bir duruş ve bir pusula olarak hem geçmişimizde hem de geleceğimizde yerini aldı.

    Cem Alptekin’e bu tarihsel belgeyi dergimizle paylaştığı için teşekkür ediyoruz…

    16 Mart 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde faşistler tarafından katledilen, Abdullah Şimşek, Baki Ekiz, Cemil Sönmez, Hamit Akıl, Hatice Özen, Murat Kurt ve Turan Ören’in anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

    Yeminiz yemin, sözümüz söz…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Global Kapitalizmin Yeni Seçimi: “Ya Hayatını Ya Canını”

    Bilindiği üzere; ardılları gibi global kapitalizmin “müesses nizam”ına bağımlı iktidar bloğunun 17 yıllık serüveninde, global bir projenin gereği olarak, bildiğimiz Cumhuriyet kâh “demokratik” yollarla, kâh OHAL/ CB KHK’leri, kâh hukuka/yasalara aykırı referandumlar ve uygulamalarla adım adım tasfiye edilmiştir. Karşı devrim niteliğindeki bu radikal dönüşüm sürecinde; ulus devletin tüm kurumları ve değerleri toplumun gözleri önünde hallaç pamuğu gibi atılır; her türlü muhalefet toptan kriminalleştirilir; yargı ise bu işte en etkili silah olarak kullanılırken; başta Cumhuriyetin kurucu partisi CHP olmak üzere, siyasal muhalefetin, sanki rejim değişmemiş, parlamenter sistem tasfiye edilmemiş gibi, o eski siyaset tarzında ısrar etmesi çok dikkat çekicidir. Üstelik ortada; hükümeti denetleyebilen, ona hesap sorabilen, bunun da ötesinde; tarihsel ve işlevsel varlık nedeninin gereği olarak ne bütçe ne de doğru dürüst kanun yapabilen bir Meclis ve böylesi bir Mecliste demokrasi adına kazanılabilecek, (ki, buna Anayasa Mahkemesinin işlevleri de dahildir) hiçbir mevzi de yokken…

    Bu süreçte iktidar (Makyavelizme rahmet okutacak bir beceri ile) kendi varoluşunun ve hedeflerinin gereklerini yerine getirirken; muhalefetse, iktidarın tek ihtiyacı olan (serbest seçimleri, meclisi, hükümeti ve sandık demokrasisi ile) kozmetik meşruiyet arayışına en büyük katkıyı da sunmaktadır. Muhalefet iktidarı eleştirmekte, icraatlara ilişkin çok şey söylemektedir; ama iktidarın global projeyi başarıyla yürüttüğünü ve bu sürece de en büyük katkıyı kagşamış tarz-ı siyasetiyle bizzat sunduğu gerçeğini ise gizlemektedir. Meseleye bu zaviyeden bakınca, (iktidar cenahının aforizması olmuş biri deyişle) gerçekten de “Türkiye’de iktidar değil, muhalefet sorunu vardır.” Ancak bu ortak tespitte de iktidarla ayrıldığımız temel bir nokta vardır: İktidar için bu tablo ne kadar memnuniyet verici ise, bizim için de o kadar hakikat karartıcıdır. “Muhalefet sorunu”nun yol açtığı bu derin boşluktan iktidar da doğal olarak son demine kadar yararlanacaktır. Aslında siyaset meydanı bu anlamda çok uzun bir süredir öylesine boştur ki; ihtiyaca göre sıklıkla değişen politikalarında iktidar, muhalefetten ziyade kendi söylemleri ile çelişkiye ve açmaza düşebilmektedir. Yani iktidarın politik alandaki muhalifi bile, (her durumda ironik bir şiddete dönüştürebildiği) kendi geçmişidir. Tabii bu zaman zarfında iktidar birçok da politik imtiyaza sahip olmuştur. Bu imtiyazlardan biri; başta, tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler olmak üzere, Anayasaya, yasalara ve yargı kararlarına yalnızca işine geldiği zaman uyma imtiyazıdır. Bir diğer -hatta en önemli- imtiyazı da; (Anayasa ile yasaklanmış olan) kutsal din duygularını devlet işlerine ve politikaya karıştırabilme imtiyazıdır. İşte bu imtiyazlar sayesindedir ki iktidar; siyaset meydanında, “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır.” diyerek, dünyevi meşruiyetine ilahi bir destek sağlarken, insanların inancını da oya tahvil edebilmekte; “Allah’ın lütfu” gördüğü her krizi kolayca fırsata çevirebilmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 24-25. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Global Kapitalizmin Yeni Seçimi: “Ya Hayatını Ya Canını” (30.4.2020)

    Bilindiği üzere; ardılları gibi global kapitalizmin “müesses nizam”ına bağımlı iktidar bloğunun 17 yıllık serüveninde, global bir projenin gereği olarak, bildiğimiz Cumhuriyet kâh “demokratik” yollarla, kâh OHAL/CB KHK’leri, kâh hukuka/yasalara aykırı referandumlar ve uygulamalarla adım adım tasfiye edilmiştir. Karşı devrim niteliğindeki bu radikal dönüşüm sürecinde; ulus devletin tüm kurumları ve değerleri toplumun gözleri önünde hallaç pamuğu gibi atılır; her türlü muhalefet toptan kriminalleştirilir; yargı ise bu işte en etkili silah olarak kullanılırken; başta Cumhuriyetin kurucu partisi CHP olmak üzere, siyasal muhalefetin, sanki rejim değişmemiş, parlamenter sistem tasfiye edilmemiş gibi, o eski siyaset tarzında ısrar etmesi çok dikkat çekicidir. Üstelik ortada; hükümeti denetleyebilen, ona hesap sorabilen, bunun da ötesinde; tarihsel ve işlevsel varlık nedeninin gereği olarak ne bütçe ne de doğru dürüst kanun yapabilen bir Meclis ve böylesi bir Mecliste demokrasi adına kazanılabilecek, (ki, buna Anayasa Mahkemesinin işlevleri de dahildir) hiçbir mevzi de yokken…

    Bu süreçte iktidar (Makyavelizme rahmet okutacak bir beceri ile) kendi varoluşunun ve hedeflerinin gereklerini yerine getirirken; muhalefetse, iktidarın tek ihtiyacı olan (serbest seçimleri, meclisi, hükümeti ve sandık demokrasisi ile) kozmetik meşruiyet arayışına en büyük katkıyı da sunmaktadır. Muhalefet iktidarı eleştirmekte, icraatlara ilişkin çok şey söylemektedir; ama iktidarın global projeyi başarıyla yürüttüğünü ve bu sürece de en büyük katkıyı kagşamış tarz-ı siyasetiyle bizzat sunduğu gerçeğini ise gizlemektedir. Meseleye bu zaviyeden bakınca, (iktidar cenahının aforizması olmuş biri deyişle) gerçekten de “Türkiye’de iktidar değil, muhalefet sorunu vardır.” Ancak bu ortak tespitte de iktidarla ayrıldığımız temel bir nokta vardır: İktidar için bu tablo ne kadar memnuniyet verici ise, bizim için de o kadar hakikat karartıcıdır. “Muhalefet sorunu”nun yol açtığı bu derin boşluktan iktidar da doğal olarak son demine kadar yararlanacaktır. Aslında siyaset meydanı bu anlamda çok uzun bir süredir öylesine boştur ki; ihtiyaca göre sıklıkla değişen politikalarında iktidar, muhalefetten ziyade kendi söylemleri ile çelişkiye ve açmaza düşebilmektedir. Yani iktidarın politik alandaki muhalifi bile, (her durumda ironik bir şiddete dönüştürebildiği) kendi geçmişidir. Tabii bu zaman zarfında iktidar birçok da politik imtiyaza sahip olmuştur.  Bu imtiyazlardan biri; başta, tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler olmak üzere, Anayasaya, yasalara ve yargı kararlarına yalnızca işine geldiği zaman uyma imtiyazıdır. Bir diğer -hatta en önemli- imtiyazı da; (Anayasa ile yasaklanmış olan) kutsal din duygularını devlet işlerine ve politikaya karıştırabilme imtiyazıdır. İşte bu imtiyazlar sayesindedir ki iktidar; siyaset meydanında, “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır.” diyerek, dünyevi meşruiyetine ilahi bir destek sağlarken,  insanların inancını da oya tahvil edebilmekte; “Allah’ın lütfu” gördüğü her krizi kolayca fırsata çevirebilmektedir.

    İktidar için biçilmiş kaftan kıvamındaki bu muhalefetin; ödül olarak (bileğinin hakkıyla kazandığı yerel yönetimleriyle birlikte) kriminal suç örgütü muamelesi görmesine; her türlü hakarete ve saldırıya maruz kalmasına rağmen; (CHP’nin “adalet yürüyüşü”nü ve şaibeli 2017 Referandumuna karşı -ancak iki saat sürdürebildiği- çıkışı haricinde) aynı siyaset tarzında ısrar etmesinin; iktidarın meşruiyetini bir türlü tartışmaya aç(a)mamasının, sokağın sesi olmayı tercih edip, sine-i millete dön(e)memesinin bir nedeni olmalıdır. Bu neden burjuva muhalefet anlayışından başka bir şey değildir. Aslında dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de mevcut liderlikleri ve yönetim kadrolarıyla kendileri de “müesses nizam”ın hizmetinde olan ve ancak kendilerine çizilmiş sınırlı alanda top koşturabilen bu muhalefet anlayışının mutlaka aşılması gerekiyor.  Bu ise giderek büyüyen ekonomik krizin etkisi altında artık eskisi gibi yönetilmek istemeyen kitlelerin sınıfsal uyanışının (zamanında CHP’yi “Ortanın solu” siyasetine nasıl zorladıysa) bugün de burjuva muhalefetinin öyle zorlanmasını gerektiriyor. Bugün bunu (parlamentodaki muhalefet partilerinin tabanları, parlamento dışı muhalefet partileri, demokratik kitle örgütleri, meslek odaları, barolar ve onların birlikleri/mensupları, aydınlar, işçi, esnaf ve emekçiler, aktivistlerin bilinçli ve örgütlü zorlamasıyla) toplumun ortak iradesi başaracaktır. Evet bu çok zordur; ama bundan böyle, mevcut burjuva muhalefet anlayışıyla siyasal mücadele sürdürmek bundan da zordur.

    Nitekim; TBMM’nin kuruluşunun ve ulusal egemenliğin 100. yıldönümünde arzı endam eden ve iktidar için yeni bir fırsata dönüşen coronavirus pandemisinde de; Kurtuluş savaşını yöneten Meclis, bugün maalesef -müsamere tadında bir iki söylev dışında- tamamen işlevsiz kalmıştır. Duvarında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” yazan aynı Mecliste; birkaç gün önce iktidar bloğunun Saray talimatıyla kalkan elleri ile geçirilen “infaz yasası” sayesinde adalet ve kamu vicdanı çok derin bir yara almıştır. Bu arada, kargadan başka kuş, parlamentodan başka mücadele alanı tanımayan muhalefetin -virüs farkındalığı (!) nedeniyle 51 milletvekili ile sınırlı kalan- parlamento aşkı bu ayıbı engellemeye yeterli olamamış; o “yasa” sayesinde; politik mahpuslar, avukatlar, gazeteciler muhalif olmanın veya görevlerini yapmanın bedelini cezaevlerinde (hem de ölümcül pandemi riski altında) ağır surette ödemeye devam ederken; her biri bir can yakan mafya mensupları, katiller, hırsızlar özgürlüğüne kavuşmuştur. Muhalefetin parlamento aşkı, Meclis’te (ekonomik kriz, pandemi, İdlip ve Suriyeli sığınmacı sorunları, S-400, Kıbrıs, “Mavi Vatan”, Ege adalarındaki Yunan işgali vb.), hayati konuların masaya yatırılıp tartışılmasını da sağlayamamış; maskeli ihalelere, çevre cinayetlerine, pandeminin ekonomik faturasının emekçilere ve esnafa kesilmesine, halka yardım götürmek isteyen muhalif belediyelerin önünün kesilmesine de engel olamamıştır.

    Tüm bunlar olurken; iktidarın pandemiye karşı uygulamaya koyduğu yasakları yetersiz bulan (ki, bu yasakların hemen hepsi Anayasa ihlali niteliğindedir) muhalefet, bunların yasal dayanaklarını sorgulama gereği dahi duymamış; adalete erişimin kısıtlanması ile de, adalet adeta buharlaşmış; muhalefet buna da tamamen sessiz kalmıştır. Ama “Biz bize yeteriz Türkiyem” söylemiyle ülke çapında (başta yargı mensupları olmak üzere, kamu kurumları ve görevlileri için zorunlu) “bağış” kampanyası başlatan iktidara karşı; “nasılsa aynı gemideyiz” hissiyatıyla hareket eden ve (yerel yönetimleri aracılığıyla) yardım toplamaya kalkan muhalefet; karşısında yine iktidarı bulmuştur. Bu kez “devlet içinde devlet” ve hatta “koronadan daha tehlikeli virüs” olmakla itham edilen muhalefet; benzeri sahneleri çokça yaşadığı halde, bu kez, her nedense çok şaşırmıştır!.. Oysa muhalefet pek hatırlamak istemese de iktidar, daha bir yıl önce, yerel seçimlerden zaferle çıkan muhalif belediyeleri “topal ördek” olarak tanımlamış ve onları çalıştırmayacağını açıkça beyan ve taahhüt etmiştir. Yani ortada hiç şaşılacak bir durum yoktur.

    Geldiğimiz noktada, muhalefetin son icraatı iktidarı millete şikayet etmekten ibarettir. Aslında, normal şartlarda bunun bir adım sonrası sine-i millete dönme hamlesi olmalıdır ama; heyhat, ne mümkün!.. Kim bilir, belki de; Türkiye’nin gizli-gerçek hukukunda sine-i millet, siyasi bir tehdit malzemesi olarak kullanılması serbest, ama girilmesi yasak olan bir “alan adı”dır!.. Hal böyle olunca; muhalefet olarak, en parlak adaylarınızla yerel seçimleri kazansanız da, büyük kentleri iktidarın elinden alsanız da, hatta yeni bir seçim görseniz bile, sittin sene iktidar olamazsınız (Tabii, zaten böyle niyetiniz yoksa, o başka!..).  Tam bu noktada bir kez daha hatırlatalım: Ey muhalefet!.. Bildiğiniz o Cumhuriyet, “kuvvetler ayrılığı”yla birlikte çoktan tasfiye edildi gitti; yerine “kuvetler birliğini”ni temsilen “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı altında, dünyada eşi benzeri olmayan yeni bir rejim getirildi. Millet egemenliğinin temsilcisi olan TBMM’nin yerini Saray; milletin yerini ümmet/tebaa aldı. “Muhalefet”in yeni rejimdeki karşılığı artık, “devlet düşmanı” veya “terörist”tir. Son referandumla birlikte genetiği tamamen bozulan hormonlu Anayasa’ya göre iktidardaki siyasi bir partinin başkanı, hem hükümetin başı, hem de Cumhurbaşkanıdır. Yani dokunulmazdır. Siyasi iktidar ve onun lideri bizatihi devletin kendisidir. Siz (en doğal hakkınız sanıp) iktidarın siyasetini eleştirmeye kalkarsanız, kendinizi TCK 299. maddeye göre “Devlete Karşı İşlenmiş Suçlar” kapsamında sanık sandalyesinde bulmanız işten bile değildir. Nitekim bu suçu işleyip de sanık sandalyesine oturanlar da sayısalda Cumhuriyet tarihinin en büyük rekorunu kırmıştır. İşte “bu ahval ve şerait içinde” kime, neye karşı ve nasıl mücadele etmeniz gerektiği konusunda samimi olmadan, ezberinizi bozmadan; yüzünüzü halka dönüp, sokağın tozunu atmadan; demokrasi ve iktidar mücadelesinde (tabii ki askeri veya sivil darbe hevesleri dışında) çok farklı mücadele yol ve yöntemleri bulmadan; her şey çok güzel olmuyor, olamıyor. (Bkz.: http://hukukdefterleri.com/sandik-demokrasisinin-sonu/)  Her şeyin çok güzel olabilmesi için aynaya bakmanız ve gerçeklerle yüzleşmeniz gerekiyor: Evet, ülkemizde (on yılda bir inkıtaya uğrasa da) iyi-kötü işleyen bir “hukuk devleti” vardı ama o şimdi yok. Tüm çelişkilerine rağmen “hukuk devleti”ni güvence altına alan bir Anayasa varken şimdi o da yok. Bakın Kemal Gözler ne diyor:

    “Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel bir şekilde, 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde şu şekilde açıklanmıştır: 

    ‘Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur’. 

    227 yıl önce yazılmış ve ilân edilmiş bu madde şunu söylüyor: Bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması gerekir. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermez. Türkiye’de son yıllarda, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altında olup olmadığı çok tartışmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ise, uygulamada varlığı ve etkililiği tartışmalı olsa bile, hiç olmazsa Anayasamıza göre vardı. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. Söz konusu Anayasa Değişikliği Teklifinin bundan başka bir anlamı yoktur.” (Prof. Dr. Kemal Gözler, 22.12.2016, “Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa”. 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi Hakkında Bir Eleştiri)

    Evet şimdi, 2010 ve 2017 referandumlarından sonra o beğenmediğimiz Anayasa da yok artık. Peki ne var; “Tarafsız cumhurbaşkanı” ile “partili cumhurbaşkanı”, “kuvvetler ayrılığı” ile “kuvvetler birliği” gibi bir arada olması mümkün olmayan oksimoron hükümlerle genetiği bozulmuş, adı “Anayasa” olan bir belge var. Tabii ki sırf böyle bir belgenin varlığı ona tek başına Anayasa olma özelliği kazandıramaz. O nedenle, o belge Anayasa olarak yok hükmündedir. Üstelik bu anayasal değişikliklerin dayanağı olan referandumlar da demokrasilerin en temel değeri olan “kuvvetler ayrılığı”nı oylama konusu yaptıkları ve onları işlevsiz hale getirdikleri için de bu belge Anayasa olarak yok hükmündedir.

    Pandemi konusuna dönersek…

    Öldürürken sınıf ayrımı gözetmediği; kapitalizmin zaaflarını, sosyal devlet ihtiyacını ortaya koyduğu; hastalığa yakalanan/evlerine kapanan insanları düşünmeye, sistemi ve inançlarını sorgulamaya; yavaşlayarak bir nevi farkındalık yaşamaya vesile olduğu gibi birtakım tespitler ve varsayımlardan hareketle, neredeyse devrimci ilan edeceğimiz Covid-19, insan iradesinin yerine geçip bizi ne baskıcı yönetimlerden ne neoliberal politikalardan ne de global kapitalizmden kurtarmayacaktır. Aksine eğer bu kafayla gitmeye devam edersek, bu devrimci (!) pandemi, kapitalizmle kol kola girip (ki, bu konuda da birçok emare belirmiştir) her ikisi birlikte halkların canına ot tıkayacaktır. Zira malum; gölgesini satamadığı ağacı kesen kapitalizm, insanlığın gördüğü en büyük virüstür. İster doğal, ister mutasyona uğramış olsun diğer tüm virüsler, kaçınılmaz olarak onun emrindedir. Dünyadaki toplam servetin yüzde 18’i nüfusun yüzde 99’unun, geri kalan yüzde 82’si de yüzde 1’inin elinde olduğu sürece hiçbir spontan virüs yoksullar için bundan daha ölümcül olamaz. “Müesses nizam”a dahil olan herhangi bir iktidar sizi herhangi bir virüsten kurtarıyorsa eğer; (bunun için de, gece-gündüz fedakarca çalıştıklarından emin olabilirsiniz!..) şimdilik hayatta kaldığınıza şükrederken; kapitalizme ve otoriteye uyum noktasında ciddi bir “sürü bağışıklığı” kazandığınızdan da emin olabilirsiniz. Sizin için bundan sonraki güzel aşama; Dünya Sağlık Örgütünün onayladığı minik bir çipi devlet desteğiyle bedeninizin en uygun yerine takmak olacaktır. Tabii ki, sağlığınızın ve “sürü bağışıklığınızın” devamı için!..

    Bu konuyu geçmeden, virüsün nasıl bir şey olduğu noktasında kafası karışanlar için karşılaştırmalı son bir not daha düşelim: Malum, “Deprem öldürmez, bina (yani çarpık yapılaşma) öldürür.” çok bilinen isabetli bir saptamadır. Burada, “deprem”in yerine “virüs”ü, “bina”nın yerine de “kapitalizm”i koyabilirsiniz. Zira her ikisinin de nerede ne zaman vuracağı bilinmez ve her ikisi de normal şartlarda zengin yoksul ayırmaz; ama yapılaşmanız veya sağlık sisteminiz kötüyse, her ikisi de yoksulu öldürür. Zira zenginin yaşam standardı, yapılaşması ile sağlığa erişimi, özellikle de kapitalizmin servet dağılımındaki payı, o yaman çelişki düşünülürse, Dünya üzerindeki her türlü afette kimin ateş hattında olduğu da açıkça görülecektir.

    Yine ülkemize dönecek olursak…

    Muhalefetin iktidarla aynı gemide olma sanrısı (ya da saplantısı diyelim) bugün öyle bir hal almıştır ki; yaşanan salgın vesilesiyle, iktidarın yanlış politikalarını görerek, bunlardan vazgeçebileceği ihtimalini ciddi ciddi düşünüp (!); iktidarı parlamentarizme geri dönmeye davet bile edebilmiştir. Oysa yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu tür bir politika iktidarı normalleştirme, icraatlarını da meşrulaştırma, diğer bir deyişle, sıkılı yumrukla el sıkışma çabasından başka bir şey değildir. Siz, bırakın kaptanı olmayı yolcusu dahi olmadığınız bir gemiyi karada yüzdürmeye çalışırken; “milletinin mecnunu” kaptan, korona günlerinde canının derdine düşen tebaasına nerede olsa yetişip, (salgından önce tehlikeli sularda gezinen) gemisini açık denize doğru pupa yelken sürmektedir!.. Bu arada, artık siyaset üretemediği gibi, tüm kırmızı çizgileri de altüst olan muhalefetin, siyasi varlığının teminatı olan bu değerlere ilişkin farkındalığı da, pandemiye ilişkin farkındalığının önüne bir türlü geçemiyordu. Nitekim muhalefet, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 100. yıldönümünde dahi (iktidarın bu güne ilişkin kısıtlamasına hiç kafayı takmadan) kendi olağanüstü halini ilan ederek, bu çok anlamlı günü de evlerinin pencere ve balkonlarında kutlama başarısını gösterebilmiştir!..Oysa 23 Nisan 1920 tarihinde kurulan TBMM, emperyalizmin açık işgaline ve işbirlikçi Hanedanın idam fermanlarına karşı, “Ya istiklal ya ölüm!” şiarıyla bağımsızlık savaşı veren bir milletin kalbinin attığı yerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık nedenidir. İşte bu Meclisin kuruluşunun 100. yıldönümünde; varlığını Cumhuriyet’e borçlu olan muhalefetin geldiği ve toplumu da getirdiği nokta budur. Kendi OHAL’inde boğulan bir muhalefet!… Ancak muhalefetin ulusal egemenlik farkındalığına galebe çalan şu koronavirüs farkındalığı, korkarım, sınıf bilincimizin de üstesinden gelecek ve bizler de (yine iktidarın bu konudaki “katkısını” da hiç kafamıza takmadan), 1 Mayıs’ı pencere ve balkonlarımızda kutlayacağız. Oysa Cumhuriyet nasıl evlerde kurulmadıysa, demokrasi ve sınıf mücadelesi de evlerde verilmiyor. Bu arada; “Evde kal Türkiye!” çağrısı kapsamına alınmadıklarından haftanın beş günü, salgına rağmen işbaşı yapmak zorunda kalan işçi sınıfı, iktidarın yine büyük bir “duyarlılıkla” o gün için aldığı sokağa çıkma yasağı sayesinde, 1 Mayıs’ta evde kalarak salgından korunmuş olacaktır!.. İşçi sınıfının böyle bir korunmaya gönüllü katılımı ise, onun sınıf bilincinde ve kararlılığında açılmış olan gediği göstermeye yetiyor. Burjuva muhalefet anlayışının, onu doğru hatta çekmesi beklenen sınıf sendikacılığına kadar ulaştığını görmekse can yakıyor.

    Bitirirken Suat Parlar’a kulak verelim:

    “Küresel kapitalizm, devletleri toplumsal, politik güçlerinden ve meşruiyet kaynaklarından yoksun bırakmaktadır. Ulus devletler bu çöküşü maskelemek adına milliyetçi söylemlere sarılmaktadırlar. Uluslararası firmaların ve küresel kapitalist imparatorluğun ideolojik, askeri mali ve kültürel tahakkümü altındaki devletler, hükümette hangi parti olursa olsun egemenliklerinin çürümesinin başlıca sorumlularıdır. … Egemenlik tüm dünyada uluslararası şirketler ve işbirlikçilerine geçmektedir. … Dünya küresel faşizmin dayandığı mali-finansal-endüstriyel-mafyatik aristokrasinin yönetiminde, cumhuriyetlerin tarihsel çöküşe terk edilişini izliyor. Egemen haline gelmiş uluslararası (imparator) şirketler karşısında halkların iradesi ayaklanmadıkça değer taşımıyor.” (Parlar, Suat;  Barbarlığın En Yüksek Aşaması ABD,2004, Sf.331,332)

    Ulus devlet elden gidiyor diye dizini dövenlerle, sömürüsüz ve özgür bir dünya isteyenler şunu bilmeliler ki; “müesses nizam”a karşı mücadele vermeden hiçbir virüs yenilemez. Evde tek başınıza kalarak bir süre daha korunursunuz; ama bu salgının ne zaman biteceğini; bitip bitmeyeceğini, bitse de yerine yenisinin gelip gelmeyeceğini bilemezsiniz. Sonsuza kadar evde de kalamazsınız. Burada asıl mesele, özgür iradesi ve yüreğiyle dünyayı değiştirme gücüne sahipve bunu defalarca başarmış insan evladının- yine ve yeniden bir seçim yapmasıyla ilgilidir: Ya hayatta hiçbir bedel ödemeden korku içinde bir köşeye sinip Godot’yu beklerken yitip gideceğiz; ya da onurlu bir gelecek ve özgür bir dünya/ülke için her koşulda mücadele edeceğiz.

     

  • Hukuksuzluğa Biatın Dayanılmaz Hafifliği

    Türkiye’nin en büyük hukuk kurumu olan Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu, kamuoyuna açıklanan son Yargı Reformu Strateji Belgesine ilişkin, “Sayın Cumhurbaşkanının Türkiye ittifakı söyleminin de altını dolduran bir husus. Bugün açıklanan belgeyi sadece bir reform belgesi olarak görmüyorum, Türkiye’nin büyük kucaklaşmasının adı olarak nitelediğim Türkiye ittifakının yol haritası olarak görüyorum.” diyerek[foot]https://m.sabah.com.tr/gundem/2019/05/30/feyzioglundan-tam-destek-cumhurbaskaninin-acikladigi-sadece-bir-reform-degil-turkiye-ittifakinin-yol-haritasi[/foot], rotasını iktidar politikalarından yana çevirdiğini açıkça beyan ettikten sonra; baroların ezici çoğunluğunun itirazlarına aldırmaksızın, kanunla tanımlanmış görevlerine, kendisinin ve TBB’nin (kayıtlara geçmiş) ilkesel duruşuna aykırı olarak, 2 Eylül’de Cumhurbaşkanlığı Sarayında yapılan Adli Yıl Açılış Törenine katılmış ve burada savaşa giden bir komutan edasıyla yaptığı konuşmada; “söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır!..” diyerek, iktidara biat yeminini de eda ettikten sonra, açılış töreninin esas gündemini bu tek cümle ile gayet vuzuh bir biçimde izah edivermiştir. Feyzioğlu bu çıkışıyla; bir yandan (iktidarın “yargı reformu” projesi üzerinden kurgulandığı anlaşılan) “beka” ve “Türkiye İttifakı” söyleminin TBB’nin tek gündemi olduğunu ilan ederken; diğer yandan da temsil ettiği en büyük hukuk kurumunun varlık nedeni olan, hukuk devleti, insan hakları ve savunma mesleği için mücadele görevini de “teferruat” parantezine alarak sıfırlamıştır. Böylece “beyin ölümü” gerçekleşen TBB, tarihinde ilk kez, başkanı ve yönetim kurulu görevinin başındayken, bu kurullarda fiili bir eksilme olmadan yani “işlevsel olarak başkanlık makamının boşalması” suretiyle başsız kalmıştır.

    İşte bu nedenle, TBB’nin de coşkuyla katıldığı Adli YıI Açılışında, (yargıya olan güvenin tarihinin en kötü seviyesinde olduğu) ülkemizde yaşanan adalet ve hukuk yetmezliğine değinen bir hukukçu çıkmamıştır. Dolayısıyla; Cumhuriyet’in ve parlamenter sistemin tasfiye projesinin baş mimarı, iktidarların gözdesi “Gülen Cemaati”nin (nam-ı diğer, “Hizmet Hareketi”nin), herkesin gözlerinin önünde devlet kadrolarına (özellikle TSK ve yargıya) nasıl “sızdığı” ve buralardan beslenerek devletin içinde bir “terör örgütü”ne nasıl dönüştüğünden de hiç söz edilmemiştir. Bunun gibi; Ergenekon ve 15 Temmuz darbesinin karanlıkta kalan yüzünden; demokrasilerin temel parametresi olan parlamenter sistemin ve kuvvetler ayrılığının, demokrasilerin vazgeçilmezi olan sandık marifetiyle nasıl tasfiye edildiğinden de söz edilmemiştir. 2010 ve 2017 referandumları ile Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümlerinin nasıl baypas edildiğinden; Anayasanın kendi içinde çelişen hükümleriyle anayasal düzene aykırı hale sokulurken; “meclis hükümetleri” sisteminden, “tek adam”a bağlı “hükümet meclisleri” sistemine nasıl geçildiğinden de söz edilmemiştir. Olağanüstü Hal uygulaması ve OHAL KHK’lerinin yol açtığı insanlık dramlarından; Anayasa, insan hakları ve mülkiyet hakkı ihlallerinden; iktidarın kontrolüne giren yargının ve avukatlığın içine düşürüldüğü durumdan, sırf savunma görevi yaptığı için sanık sandalyesine oturtulan, tutuklanan, mahkum edilen, itilip kakılan, Cumhurbaşkanlığı korumalarınca derdest edilip dövülen avukatlardan söz edilmemiştir. Adalet ve hukuk yetmezliğinin yanı sıra ekonomik kriz içindeki toplumun içler acısı halinden (ki; TÜİK’in ağustos verilerine göre, işsizlik oranı %14’le, son 15 yılın en yüksek seviyesine yükselmiş; ilk on aydaki bütçe açığı ise 100 milyar TL.’yi geçmiştir.); ekonomiyle adalet arasında, birleşik kaplar misali, birbirini tetikleyen illiyet bağından hiç kimse söz etmemiştir.

    Böylece; hem “Devlet başkanı sıfatıyla, Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Milletinin birliğini temsil eden” ve hem de (bu nasıl oluyorsa) partili olan yürütmenin başı Cumhurbaşkanının huzurunda, yürütmenin “koruyucu şemsiyesi” altına giren yargı ile birlikte yeni Adli Yıla, mutluluk ve huzur içinde girilmiştir!.. Açılışın en uyumlu figürü olan TBB ise; bir süredir “adalet savaşçısı” kimliğinden tamamen soyunarak, “iktidar sözcüsü” kimliğine bürünen Başkanı Feyzioğlu aracılığı ile metamorfozunu bihakkın tamamlamıştır.

    Başlangıçta, yalnızca Feyzioğlu’nun (dolayısı ile TBB’nin), Adli Yıl Açılışına katılacak olmasına itiraz eden barolar, Başkanın yargı reformunu yere göğe sığdıramadığı konuşmasında, hukuk devleti ve meslek adına verilen mücadeleyi sıfırlamasının yanı sıra; iktidar cenahından barolara yönelen ağır ithamlara ve operasyon sinyaline de hiç tepki vermemesi nedeniyle; tarihlerinde ilk kez TBB’yi seçimli olağanüstü genel kurula çağırmışlardır. Ancak Feyzioğlu’nun, “Onların eleştirileri başımın tacıdır.” dediği avukatların (%72’sini temsil eden 12 baronun) çoğunluk iradesi ile ortaya koydukları meşru ve haklı çağrısı, TBB’nin önce “bürokratik”, sonra “ideolojik” duvarına çarparak gerisin geri dönecektir. Barolar, ilk çağrılarında “şekli eksiklik gerekçesi” ile önlerine çıkarılan bürokrasi duvarını, o “eksikliği” hızla gidererek aşsalar da ideoloji duvarını aşamayacaklardır. Hukuk devleti için mücadelede TBB adına taahhütlerini, temsil ettiği avukatlara karşı görev ve sorumluluklarını bir yana bırakarak; sırtını iktidarayaslayan,buna itirazedenbarolarınsa kriminal suç örgütü gibi yaftalanmasına (hiç sesini çıkarmayarak) zımni onay veren TBB yönetimi; bu ideolojik tercihinin gereği olarak, olağanüstü genel kurul çağrısının reddine de (oy çokluğuyla) karar verecektir. Minareye kılıf uydurmanın zorluğu ve telaşıyla hazırlandığı anlaşılan; Avukatlık Kanununun lafzına ve ruhuna kökten aykırı bu hukuk dışı kararın gerekçeleri de -üstünde ayrıca durmayı gerektirecek kadar- dikkat çekicidir[foot]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/basin-aciklama- si-80930[/foot]:

    Kararda aynen şöyle denmektedir;

    … Türkiye Barolar Birliği ve Barolarımız, kamu kurumu niteliğinde meslek örgütleridir. Siyasi parti siyaseti yapamazlar. Meslek siyaseti yapabilirler. Hukuk devletinin ve insan haklarının korunması ve geliştirilmesi de bu meslek siyaseti tanımı içerisinde Barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne verilmiş bir görevdir. Türkiye Barolar Birliği yönetimi herhangi siyasi bir ideolojinin veya siyasi bir partinin temsilcisi olmamıştır, olmamalıdır. (md.7)”

    Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söylermiş!.. TBB de burada, asli görevini barolara hatırlatırken, aslında kendi ayıbını söylemektedir. Zira bu hususu, aynı noktadan kendisini eleştiren ve sürekli asli görevlerini yapmaya davet eden baroların değil, o ayıbı ısrarla işlemeye devam eden TBB’nin hatırlaması gerekmektedir.

    Hatırlamak ne kelime, TBB devamla;

    Unutulmamalıdır ki, Barolar ile Türkiye Barolar Birliği ayrı tüzel kişiliklerdir. Ancak üzülerek izliyoruz ki, olağanüstü genel kurul talep eden Baro yönetimleri, Türkiye Barolar Birliği’ne kendi siyasi ideolojilerini dayatma ya da kabul ettirme yetkisini kendilerinde görebilmektedirler. Bunun kanuni bir dayanağı yoktur.” (md.12) diyerek, mevzuyu iddialı bir biçimde tırmandırmakta kararlıdır!..

    Oysa kanuni dayanak çok açıktır:

    Avukatlık Kanunu md. 109’a göre; “Türkiye Barolar Birliği, bütün baroların katılmasıyla oluşan bir kuruluştur.

    Avukatlık Kanunu md. 110’a göre ise;

    Türkiye Barolar Birliğinin Görevleri şunlardır:

    1. Baroları ilgilendiren konularda her baronun görüşünü öğrenip, ortaklaşa görüşmeler sonunda çoğunluğun düşünce ve görüşünü belirtmek,

    2. Baroların çalışmalarını ortak amaca ulaşacak şekilde tasarlayıp mesleğin gelişmesini sağlamak,

    3. Baro mensuplarının genel menfaatlerini ve mesleğin ahlak, düzen ve geleneklerini korumak…

    Buradan da görüleceği üzere, aslında barolar yoksa TBB de yoktur. Yani TBB ayrı bir tüzel kişilik olsa da, kanunla belirlenmiş yetki ve görevleri uyarınca barolardan bağımsız hareket etme imkanı bulunmayan bir çatı örgütüdür. Dolayısıyla o çatıyı ayakta tutan yapı olmadığı sürece TBB’nin ayakta kalma şansı olmadığı gibi, o tüzel kişiliğin tek başına hiç bir anlamı da yoktur. O nedenle barolar, kanundan kaynaklanan hak ve yetkilerini kullanarak; çoğunluğun düşüncesini yansıtmayan, ortak bir amaca yönelmeyen, mesleğin ahlâk, düzen ve geleneklerini korumayan, hukuk devletini savunmak yerine, ısrarla iktidarın siyasi/ideolojik hattını savunan TBB yönetimine karşı, -şekil şartını da yerine getirerek- olağanüstü genel kurul çağrısında bulunmuşlardır. TBB’nin hiçbir mülahazayla, bunun gereğini yapmaktan kaçınma hakkı ve lüksü yoktur. Hal böyleyken; herkesin gözlerinin içine baka baka, hukuk devleti ve insan haklarını koruma görevi (meslek siyaseti) yapmaktan imtina edip (parti siyasetine ve parti temsilciliğine soyunarak), kendi ideolojisini 125 bin avukata dayatan TBB; bu da yetmezmiş gibi, kendisine (Av.K.md.109 uyarınca)“konumunu” ve (Av.K.md.110 uyarınca) “asli görevini” hatırlatarak itiraz eden baroları da, “kendi siyasi ideolojilerini dayatmakla” suçlayabilmiştir. Oysa TBB’nin barolara dayattığı “biat özgürlüğü” ideolojisinin karşılığında, baroların TBB’ye dayattığı bir ideoloji varsa; o da, olsa olsa, dayanağını Anayasadan alan “özgürlükçü demokrasi” ideolojisidir.

    TBB tam burada, baroların “dayatmasını” “…her birey gibi Anayasa’daki düşüncesini açıklama özgürlüğünden yararlanan TBB Başkanı’nın bu özgürlüğünü yok sayar nitelikte…” (md.11) bularak, “saraya şenlik” bir hukuk dersi de vermiştir!.. Ama bu “ders” aslında ciddi bir itiraf niteliğindedir. Bu itiraftan anlaşıldığına göre; Feyzioğlu’nun, TBB Başkanı sıfatıyla açıkladığı görüşler (ve girişimler) aslında kuruma değil, kendisine aitmiş!.. Yani tüm ülke onu TBB Başkanı sıfatıyla kaale alıp, dinlerken; meğer o, “her birey gibi, Anayasadaki düşüncesini açıklama özgürlüğünden” yararlanıyormuş!.. Gerçekten şaka gibi bir olay!.. Ama şaka değil, TBB ciddi ciddi böyle söylüyor!.. Oysa, bir kurumun sözcüsü, kişisel görüşü olduğunu açıkça belirtmediği sürece, her sözü temsil ettiği kurum adınadır ve o kurumu bağlar. TBB’nin bu en sıradan gerçekliği bilmemesi mümkün müdür? Bu mümkün değilse, avukatların en üst kurumunun seçkin temsilcilerinin kaleminden çıkan bu sözlerin anlamı nedir? Bizce bu sözlerin işaret ettiği -yine itiraf niteliğinde- tek bir gerçek vardır; o da, Feyzioğlu’nun kendi kişisel görüşü olan siyasi ideolojisini TBB’ye ve barolara dayattığı gerçeğidir.

    Bu gerçekle birlikte ortaya çıkan tablo şudur: Feyzioğlu’nun açıklamaları ve girişimleri -ret kararında itiraf edildiği gibi- baroların ve avukatların iradesini yansıtmadığı için tamamen kişisel düşünce ve girişimleridir. Ancak bunlar, TBB adına yapıldığı ve tüm avukatları bağladığı için de kurumsaldır. Bu nedenle, Feyzioğlu’nun açıklamaları kesinlikle “düşünceyi açıklama özgürlüğü” çerçevesinde değerlendirilemez. Kamusal alandaki tüm girişimleri ise kurumu bağlar. Gerçek bu denli ortadayken; bırakalım hukukçuları bir yana, aklı başında hiçbir yurttaş minareye kılıf niteliğindeki böyle bir gerekçeyi ciddiye de almaz. Ancak, 125 bin avukatı temsil eden TBB ciddiye alınması gereken bir kurum olmalıdır. Kaldı ki, avukatlar, diğer tüm temel haklar ve özgürlükler gibi, herkesin düşünce ve kanaatlerini açıklama özgürlüğünü de sonuna kadar savunmak zorundadırlar. Bu onların mesleki görev ve sorumluluğudur. Doğal olarak, TBB Başkanı da kişisel düşüncelerini ve kanaatlerini her zaman özgürce açıklayabilir (Tabii, bunların kişisel düşünceleri olduğunu da açıklamak şartıyla). Ama hiç kimse, kişisel düşüncelerini ve siyasi/ ideolojik tercihlerini temsil ettiği kurumun düşünce ve tercihleriymiş gibi ortaya koyamaz. Koyarsa, bu durum bir görevin bilfiil ortadan kaldırılmasından başka bir şey olmaz. Feyzioğlu’nun yaptığı tam da budur. TBB’nin ret kararı ise, bu hukuksuzluğun tevil yollu ikrarından başka bir şey değildir.

    Keyfiyette sınır tanımayan TBB, ret kararının bir başka gerekçesinde de; “1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na ve yerleşik içtihatlara göre (bunlar her ne ise), olağanüstü genel kurulun seçimli yapılabilmesi, sadece başkanlık makamının boşalması durumunda olabilir. Dolayısıyla seçim talepleri hukuka aykırıdır.” (md.4) diyebilmiştir. Bu gerekçedeki dayanaksız “içtihat” vurgusu bir yana; burada “başkanlık makamının boşalması”na yüklenen anlam da tamamen keyfidir: Evet, Kanunda hangi şartlarda seçimli olağanüstü genel kurul yapılacağına dair tadadi bir sıralama yoktur. Kanun Koyucunun amacına, Kanunun lafzına ve ruhuna bakıldığında, olmasına da gerek yoktur. Zira burada “olağanüstü” durum şartın kendisidir. Kaldı ki, Avukatlık Kanunu, “olağanüstü genel kurul” kavramına, “olağan genel kurulu” düzenleyen bölüm başlığı altında (md.115’de) yer vermiştir. Dolayısıyla, şekil şartı olarak “en az 10 baronun yazılı talebi” olmak kaydıyla, (takdiri, çoğunluğun iradesine bırakılan) “olağanüstü” bir durumda, seçim de dahil olmak üzere, “olağanüstü genel kurul” da; “olağan genel kurulun” görev alanına giren (md. 117) her işi yapmakla mükelleftir. Örneğin, “başkanlık makamının boşalması” olağanüstü bir durumdur. Ancak bundan yalnızca istifa veya vefat gibi fiziki bir boşalmanın kastedildiği sonucu çıkarmaksa zorlama bir çabadır. Nitekim, başkanlık makamının asli görevlerini yapmaması, o görevi bilfiil kaldırması, çoğunluk iradesine aykırı davranması, “parti siyaseti” yapması veya kendi mensuplarının ezici çoğunluğu tarafından bu yönlerden itiraza uğraması da “olağanüstü” bir durum olup, “işlevsel anlamda başkanlık makamının boşalması” demektir. Somut olayımızda ise bu halin aynen gerçekleştiği; tüm kurulları yerli yerinde dursa da, “beyin ölümü” ile birlikte motor fonksiyonlarını kaybeden TBB’nin bundan böyle Kanunun öngördüğü işlevlerini yerine getiremeyeceği ortadadır. Tüm görevleri kanunla belirlenen, tüm kurulları seçimle gelip, seçimle giden ve her faaliyetinde üyelerinin iradesini esas almak zorunda olan bir kurumda, yönetimin bu zarurete aykırı davrandığının (bırakın ortaya çıkmasını) iddia edilmesi bile, (o yönetimin, en azından mensuplarıyla yüzleşmesini ve güven tazelemesini gerektiren), şuyuu vukuundan beter bir olaydır. Kaldı ki, bu iddialar kuvveden fiile taşınmıştır bile: Kanunun aradığı, en az 10 baronun yazılı çağrı şartı, (12 baro ile) tamamlanarak; TBB, seçimli olağanüstü genel kurula çağırılmış ve çağrıcı barolar da TBB yönetimine “Siz artık bizi temsil etmiyorsunuz.” diyerek kırmızı kart göstermişlerdir.

    Usule ve esasa uygun olarak yerine getirilen bu açık çağrı karşısında, olağanüstü genel kurulun toplanması yasal bir zorunluluk iken ret kararı veren TBB, resmen yetki gaspında bulunarak topu taca atmakla kalmamış; kendi mensupları huzurunda, hakkındaki tüm iddiaları yanıtlayıp, çürüterek, söylem ve icraatlarını temize çekme şansını da kaybetmiştir. Anlaşılan odur ki; bir daha yönetim yüzü göremeyeceklerini bilen ret kararının imzacıları, seçimlere kadar kalan 1,5 yıllık süreyi de, siyasi ideolojileri doğrultusunda değerlendirerek, sonuna kadar kullanacaklardır. Onların bu niyetlerini; hukuku, yasayı ve somut gerçekleri alenen tersyüz ettikleri ret kararındaki bir başka paragrafta açıkça görmek mümkündür: “…soyut gerekçelerle toplanacak bir olağanüstü genel kurul bu kazanımların korunmasına ve geliştirilmesine zarar verecektir. Nitekim genel kurulun olağan toplantı zamanına 1,5 yıl kadar kısa bir süre kalmışken toplanmasında fayda görmeyen Barolarımızın da kaygıları ağırlıklı olarak bu yöndedir.” (md.10) Görüleceği üzere, TBB yönetimi niyetini açıkça ortaya koyma hususunda da çok samimidir!.. Burada sözü edilen “soyut gerekçelerin” (!) olağanüstü genel kurul isteyen barolara ait olduğu; “Korunmazsa zarar görecek olan kazanımlarınsa” hükümetle kurulan siyasi ve ideolojik işbirliği olduğu anlaşılmaktadır. Ret kararının 13. ve 14. maddesinde ise, TBB’nin barolara mealen demek istediği şudur (Koyu renkli bölümler ilgili maddelerden alıntıdır.): “Şunun şurasında, olağan toplantı zamanına 1,5 yıl kadar kısa bir süre kalmışken olağanüstü genel kurulun toplanmasına ne gerek vardır?.. ‘Baro Başkanları Toplantıları ile mahalli toplantılar veya Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde...’ soru-cevap yöntemi neyinize yetmiyor?.. Dağ gibi birikmiş sorunların çözümü için (azami birlik ve beraberlik zorunluyken), TBB, bu süreci asgari birlik ve beraberlikle (bu nasıl oluyorsa) … verimli şekilde değerlendirmek arzusundadır.”

    TBB, ret kararında; “Türkiye’nin ve meslektaşlarımızın bu kadar güncel ve ağır sorunları çözüm beklerken gündemimiz, meslektaş kamuoyunun büyük çoğunluğunu da esasen ilgilendirmeyen olağanüstü genel kurulun toplanıp toplanmayacağı olmamalıdır.” (md.15) dahi diyebilmiştir. Bu yorumdan sonra ve bundan böyle, Türkiye’nin ve savunma mesleğinin güncel ve ağır sorunlarının çözümünün önünde, en önemli engel olarak; alenen görev ve yetki gaspında bulunan, bunu yaparken de en basit gerçekleri tereddüt etmeden çarpıtan bu anlayışın bulunduğu da görülmelidir. Yargıya güvenin yerlerde gezindiği, toplumun adalete hasret kaldığı bir zamanda, hukukun son kalesi en büyük darbeyi hiç beklemediği yerden, içeriden yemiş; balık baştan kokmuştur. Bundan böyle, bu zihniyetin bir parçası olmamakla birlikte, TBB kurullarında görev yapmaya devam eden avukatlar, eğer bu kokuya biraz daha dayanabilirlerse; bu kokunun onların üstüne sinmesi de an meselesidir.

    Bu büyük kokuşmanın ortasında, Türkiye’nin en büyük hukuk kurumunun başkanı, teferruat olarak gördüğü hukuku parantez içine alarak, kendisi yüksek diplomasi ile meşgul olurken; farklı mesleklerden farklı kişiler (iktisatçılar, ekonomistler, gazeteciler) ise hukuktan, hukukun ekonomiye olan etkisinden, hukuk yetmezliğinden ve gerçek bir hukukçunun nasıl olması gerektiğinden söz ediyorlar…

    Örneğin;

    İktisat Profesörü Dr. Aziz Konukman bakın neler söylüyor:

    … Türkiye’de tabii ki problemler daha ağır. Bizim daha ciddi sorunlarımız var. Bir kapitalist sistem ülkesiyiz. Ama kapitalist sistemin bile bir burjuva hukuku vardır. Bu hukuk bile şu an ayaklar altına alınmış durumda. Mülkiyet hakkı en vazgeçilmez olmazsa olmazlardan biridir. O bile güvencede değil. Niye? Bir uluslararası sermaye bir yatırım yapmaya kalksa ya da sermaye piyasasına girse bir suçlamayla karşı karşıya gelebilir. Bunun bir güvencesi yok.

    Nitekim reyting kuruluşlarının Türkiye’nin notunu sürekli aşağı çekmesinde bu faktörün çok önemli bir rolü var. Çöp seviyesinin altındayız kredi notu olarak. Birinci neden bu. Burjuva hukukunun olmazsa olmaz dediği mülkiyet hakkıyla ilgili bir güvencenin bile bizim sistemimizde olmaması. Bu söylediğim yanlış anlaşılmasın: uluslararası sermaye için diğer hukuki güvence unsurları çok önemli değil. Mesela emeğin, iş gücünün haklarının gasp edilmesi, iş gücü piyasalarının esnekleştirilmesi gibi. Tam tersine çalışma hayatında geçmişin kazanılmış hakları ne kadar gasp edilirse reyting notunuz o kadar artar…”[foot]https://www.birgun.net/haber/neoliberal-politikalar-totaliter-bir-rejim-olmadan-uygulanamaz-274939[/foot]

    Yine bir İktisat Profesörü ve Ekonomist olan Korkut Boratav da diyor ki:

    Türkiye’de iktidar, 2017’de seçim ekonomisi ölçüsüzlüğüne savruldu; Mayıs–Ağustos 2018’de ‘aykırı’ söylem ve eylemlerle bir döviz krizi tetikledi; sonraki aylarda ekonominin tümünün bunalıma sürüklenmesi karşısında çaresiz kaldı. Krizin ekonomik öyküsü budur. Kaynağında AKP’nin Türkiye ekonomisini sürüklediği ağır ve giderek yoğunlaşan dış bağımlılık var. Kendi eserleri olan bu bozukluğu, “dış komplolar” suçlamasına dönüştürme çabası çaresizliklerini yansıtıyor. Öte yandan, Anayasa değişikliği sonrasında hukuk sisteminin yaşadığı ağır sarsıntı, krizin oluşmasını ve yönetimini etkilemiştir, etkilemektedir. 1980 sonrasında kronikleşen yolsuzluk olgusu, AKP döneminde daha da yoğunlaştı. Bu yozlaşmanın kriz yönetiminde daha da ağırlaşmasını frenleyecek hukukî ve kurumsal güvenceler ayrıca zafiyet içindedir. Vahim bir meşruiyet bunalımı gündemdedir.”[foot]http://hukukdefterleri.com/iktisat-notlari-prof-dr-korkut-boratav-ile-turkiyenin-ekonomik-durumu-uzerine-17-08-2019/[/foot]

    Gazeteci Oktay Ekşi ise diyor ki;

    … gerçek bir hukukçu, her hal ve koşulda ‘hukukun üstünlüğünü’ savunan kimsedir. Yani bir insanın gerçek bir hukukçu olması için, işine gelmeyince hukuk faciasını görmeyip işine geldiği zaman gerçek bir hukukçu gibi konuşan kişi olmaması temel koşuldur. Bu tip insanlara “politikacı” diyebilirsiniz, “Profesör” yahut “Doçent” sıfatı taşıyorsa “Hocam” diyebilirsiniz ama “HUKUKÇU” diyemezsiniz.”[foot]https://www.aydinlik.com.tr/arinc-in-sozlerinin-bes- paralik-degeri-yok-oktay-eksi-kose-yazilari-kasim-2019[/foot]

    Oktay Ekşi bu sözleri, kendisi de bir hukukçu olan Bülent Arınç’a atfen söylüyor ama, değerlendirmesi tüm hukukçular için adeta bir turnusol kağıdı niteliğinde. Dolayısıyla, bu çok isabetli değerlendirmeyi baz alarak kime hukukçu deyip demeyeceğinizi de kolaylıkla test edebilirsiniz. Bu arada, Oktay Ekşi’nin Aydınlık Gazetesinde yaptığı bu değerlendirme, TBB Başkanının son icraatlarını yalnızca “Türkiye İttifakı” zaviyesinden görüp, onu her alanda tereddütsüz olumlamaya meyyal olanlar için de kaynağı gayet sağlam bir test aracı olmalıdır. Tabii anlayana!..

    İşte böyle…

    Konusunun uzmanı, sözlerinin özgül ağırlığı olan farklı mesleklerden, farklı insanlar bile meselelerini hukuk üzerinden anlatmaya ve ülkedeki hukuk yetmezliğine dikkat çekmeye çabalarken; asli görevi olan hukuk mücadelesinden koparak, parti siyasetine soyunan en büyük hukuk kurumumuzun ve adalet dağıtmakla görevli sair kurumlarımızın hali içler acısıdır. Bu yaşanansa ülkemizdeki “düşük yoğunluklu hukuk anlayışının sefaleti”nden başka bir şey değildir.[foot]http://hukukdefterleri.com/dusuk-yogunluklu-hukuk-anlayisinin-sefaleti/[/foot]

  • Düşük Yoğunluklu Hukuk Anlayışının Sefaleti

    Yıllardır sıradan haberler arasında bir iki satırla geçiştirilen, son dönemde ise, etkinliğin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na alınmasıyla iktidara biat seremonisine dönüşen Yargıtay’ın adli yıl açılış töreni bu yıl kamuoyunda büyük ilgi odağı oldu. Bunun en önemli nedeni, şüphesiz, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu’nun bu törene katılacak ve konuşacak olmasıydı. Feyzioğlu (dolayısı ile TBB), kendisine daha önce de konuşma hakkı verilmiş olmasına rağmen, görevinin gerektirdiği yasal ve ilkesel nedenlerle bu törene katılmazken, bugün ne olmuştur da aniden Saray’ın yolunu tutmuştur. Bu kararı protesto eden barolar, protestoculara verilen cevaplar, Feyzioğlu’na odaklanan iktidar medyası ve konunun sürekli yargı reformu üzerinden köpürtülmesi kamuoyunun ilgisini artıran nedenlerdir.

    Oysa 2016 yılında, yine Saray’da yapılan adli yıl açılışına konuşmacı olarak çağrıldığı halde daveti reddeden TBB Başkanı o gün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarından yola çıkarak yaptığı açıklamada; “Yargının adil olması kadar, adil görünmesi gerektiğine” vurgu yaptıktan sonra; “Yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını ulusal ve uluslararası kamuoyunda sorgulatarak zarar verebilecek bir organizasyonu doğru bulmayacağımızı… dile getirmiştik… Yönetim Kurulumuz, 2016- 2017 Adli Yıl açılış törenine Türkiye Barolar Birliği’nin katılmamasına karar vermiştir. Bu kararımız, tamamen yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki hassasiyetimizden kaynaklanmaktadır.” diyerek[foot]https://www.cnnturk.com/turkiye/turkiye-barolar-birligi-adli-yil-acilisina-katilmayacak[/foot] ilkesel bir duruşla o davete icabet etmemiştir. 2018-2019 yılı açılışında da bu duruşunu bozmayan Feyzioğlu; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin adalet savaşçılarının omuzları üzerinde durduğunu ifade ettikten sonra; “...Anayasamız; yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını ve güvenilirliğini sistemsel olarak sağlamaktan uzaktır… Mevcut anayasal düzenlemede, aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olan cumhurbaşkanının, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamakla görevli olan Hakimler ve Savcılar Kurulunun üyelerinin önemli bir kısmını tek başına, kalan kısmını da TBMM aracılığıyla ataması, maalesef yargıyı siyasetin etkisine açmış durumdadır. Hâkim ve savcılarımızı güvenceden yoksun bırakan bu yanlış düzenleme, vatandaşlarımızın da hukuk güvencesinin altını boşaltmaktadır… Yabancı devletlerin yargısal bir konuda Cumhurbaşkanı ya da bakanları tehdit eden saygısız girişimlerini asla kabul etmiyoruz… Fakat yargıyı siyasetin etkisine açan mevcut anayasal düzenleme, bu saygısızlıklara mazeret oluşturmaktadır. Bu gerçeğin, Milletimiz ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bilinmesini zorunlu görüyoruz…” diyerek; Anayasada yapılan değişikliklerle, yargının bağımsızlığının, tarafsızlığının, güvenilirliğinin yanı sıra hâkimlik/savcılık teminatının da ortadan kalktığını, bu durumun ise yargıyı siyasetin ve yabancı devletlerin etkisine açtığını belirterek; sorunun çok daha derinde ve yapısal olduğunu gösteren tarihi bir saptama yapıyordu. Ardından da; “Yargıyı bağımsız, tarafsız ve güvenilir kılmayan hiçbir düzenleme, yapısal da değildir, reform da değildir.” diyerek, bugünkü reform tartışmalarını da bitiren çok ciddi bir ölçüt ortaya koyuyordu. Bu ölçüt, toplumun adalet ve yargı konusundaki beklentileri üzerinde kurgulanan tüm politik hesapları bozacak niteliktedir. TBB, Feyzioğlu’nun saptamasıyla, asli görevini yerine getirmiş; her türlü manipülasyona açık bu hassas konuda, kendisi de dahil, tüm kurumları bağlayacak şekilde geleceğe de mührünü vurmuştur. İşte bu nedenle; (ne acı ve ibret vericidir ki) tarihe onur verici bu mührü vuranlardan biri olan ve bugün yüz seksen derece dönerek, kendi geçmişini ve hukuka bakış açısını inkar eden Feyzioğlu’nun; bizi, sırf iktidarın yargı reformu yaptığına inandırmak için, “yeni” Yargı Reformu Strateji Belgesine, tiyatral coşku ve alkışlar eşliğinde verdiği büyük destek, bu mührün ikna edici gücü karşısında tuzla- buz oluyordu. Ama o yine de, girdiği çıkmaz sokakta yoluna devam ediyordu.

     

    Gerçekten de, çok değil, tam bir yıl sonra, 2019-2020 adli yıl açılışına gelindiğinde Feyzioğlu, toplumun ve temsil ettiği camianın gözlerinin içine baka baka, yapısal hiçbir değişiklik içermeyen Yargı Reformu Strateji Belgesi için; “Dünyada, ‘Türkiye bu konuda ciddi değildir, oyalama taktiği içindedir, hukuk devletini güçlendirme niyeti yoktur, demokrasiden sapmıştır.’ diyenlere tokat gibi cevap olacaktır.” şeklinde.[foot]https://m.haberler.com/barolar-birligi-baskani-feyziog- lu-yargi-paketi-12280809-haberi/[/foot], çok sert bir “u” dönüşüyle, TBB’nin tüm müktesebatı ile birlikte kendisini de inkar ederek; temsil ettiği kurumun mührünü de, tüm saygınlığını da -barolardan ve kendi delegasyonundan izinsiz- söküp atıyordu. Başkan, iktidarın üçüncü kez piyasaya sürdüğü kozmetik “reform” belgesine bu kez “Demokrasi Manifestosu” muamelesi yapıyordu. Tabii TBB, içine düştüğü -tamamen kendini inkâra dayalı- bu trajikomik hamle ile de asıl tokadı kendisine atıyordu.

    TBB, asli görevlerini, hukuka bakış açısını, tarihsel ve ilkesel duruşunu, kendi yorum ve kararlarını inkâr etme pahasına, hızlı bir şekilde “normalleşirken”; ülkemizde demokrasi adına kalan son direnç noktalarına indirilecek yumruk olduğunu bile bile, kendisine uzatılan iktidar elini sıkmakta hiç tereddüt etmiyordu. Dün, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin adalet savaşçılarının omuzları üzerinde durduğunu” savunan “adalet savaşçısı” Feyzioğlu bugün; adalet/hukuk yetmezliğinden ve geçim derdinden bitap düşmüş avukatlara ve topluma, “kavgadan” (yani mücadeleden) vazgeçerek “normalleşmeyi” (yani teslim olmayı) öneriyordu. Bu halisane (!) öneri ile ulaşılmak istenen hedef de, önerinin kurgusu içinde yatıyordu. Bu kurguya göre tablo aynen şudur: Bir tarafta toplumsal barış ve huzur için elini uzatmış bekleyen gayet munis bir iktidar; diğer tarafta ise, kavgadan beslenen tuzu kuruların (ki, siz buna toplumsal muhalefet de diyebilirsiniz) “sıkılı yumruğu” yüzünden, bir türlü “normalleşemeyen” bir toplum!.. “Adalet savaşçısı” Feyzioğlu’nun önerisi ile yaratılmak istenen algı aynen budur. Tabii toplum bu gergin, kavgacı haliyle iktidarın elini sıkamayacağından, bu işi de, vatanı için canını ortaya, elini taşın altına seve seve koyan TBB Başkanı yapacaktır!.. İktidarın “ileri demokrasisi” ve “Türkiye ittifakı” için kilidi açacak anahtar şimdi odur!.. TBB Başkanı Feyzioğlu’nun, 15 Temmuz (2016) darbe girişiminden sonra yaptığı Saray ziyaretinde, “Darbeyi dünyaya anlatacağız.” söylemiyle başlayıp; 2019-2020 adli yıl açılışında, “Normalleşiyoruz… Geleneğe dönüyoruz…” diye, koşturarak katıldığı Saray’daki biat törenini ile tamamlanan zaman dilimi içinde hukuk savunuculuğundan toplum mühendisliğine evrilen hızlı dönüşümünün bedelini, başta avukatlar ve barolar olmak üzere tüm toplumun ödeyeceği muhakkaktır. Bu nedenle, TBB Yönetim Kurulu’nun bu gidişe itiraz eden ama azınlıkta kalan üyeleri ve TBB delegasyonu başta olmak üzere; 79 baro ile 125 bin avukatın cübbelerini önlerine koyup, “Biz nerede yanlış yaptık!” diye (çuvaldızı kendilerine batırarak), samimiyetle düşünmesi de şarttır. Ülkemizde anayasal güvence altındaki Cumhuriyet, laik ve sosyal hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kuvvetler ayrılığı ilkesi berhava edilerek, “tek adam” rejimine geçirilirken, ilk ayağa kalkması gereken hukukçular olmalıdır. Hâl böyleyken; eleştiri ve durum tespiti yapmaktan, tarihe not düşmekten başka bir şey yapmayan TBB ve baroların bugüne kadar süreklilik arz eden örgütlü bir duruş ve mücadele programı ve pratiği ortaya koy(a)madıkları gerçeği tüm çıplaklığıyla orta yerde durmaktadır. Böylesi bir zeminde doğal olarak iktidarın; Anayasa’da tarif edilen cumhuriyetin, hukuk devletinin ve demokrasinin reddi üzerine kurulu ideolojik müktesebatı, politik ve siyasi angajmanları, dinci söylemi ve icraatları ile 1923’ün rövanşı niteliğindeki 2023 hedefleri nedeniyle; algı yönetimi ve palyatif ihtiyaçlarına uygun yüzeysel birtakım düzenlemeler dışında; kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda hiçbir adım atmayacağı da açıkça ortadadır. Sorunun kaynağı olanların çözümün öncüsü veya paydaşı olması, eşyanın tabiatına aykırıdır. Mevcut rejimi ve parlamenter sistemi birkaç hamlede tasfiye edebilme, KHK’ler, CBK’ler ve torba yasalarla, hukuk düzenini ve yargıyı bir gecede hallaç pamuğu gibi atabilme becerisine sahip iktidarın; bunca zamandır, yargı reformu yap(a)mamasının mantıkla açıklanabilecek başkaca hiçbir izahı yoktur. Üstelik bu reformları yapacak olan “tek adam”dan ibaret iktidarın elini tutan da yoktur. Toplumda önce beklentiye ve ardından hüsrana yol açan, belgeleri ve paketleri havada uçuşan bu reform girişimlerinden sonuncusu, bugün hayata geçirilse bile (ki, kısmen de olsa bu artık mümkündür) örneğin; bu paketle tıka-basa dolan cezaevleri (yeni konuklarına yer açmak için) boşaltılacak; avukatların ağzına bir miktar bal çalınacak; arabuluculuk, uzlaşma ve “alternatif çözüm yolları” vb. yargı dışında adalet dağıtma kanalları açılacak; “yargıda hedef süre” saçmalıklarıyla, yargı güya hızlandırılırken, aynen hızlı tren gibi, adalet treni de iyice rayından çıkarılacaktır. Sonuç olarak, bu son paket; elimizden tamamen kayıp giden “kuvvetler ayrımını”, (göreceli de olsa) “bağımsız ve tarafsız yargıyı”, hâkimlik/savcılık teminatını geri getirmeyecektir. Ama, bu paket sayesinde “yargı biraz daha özelleşirken, hukuk da biraz daha piyasalaşacaktır.”[foot]http://hukukdefterleri.com/2019-yargi-reformu-stratejisi-daha-fazla-ozellesen-yargi-daha-fazla-piyasalasan-hukuk/[/foot].

    Sonuç olarak; iktidar partisi tarafından AB sürecini yönetmek, biriken toplumsal gerilimi azaltmak ve 31 Mart yerel seçimlerinde kaybettiği büyükşehirleri ve oyları; parti içi çatışmaları, ihraçları ve istifalarıyla biraz daha sarsılan meşruiyetini yeniden kazanmak; hepsinden de önemlisi; “sandık demokrasisinin” irtifa kaybından sonra; yeni rıza üretim aracı olan “beka” sorunu üzerinden, düşmanlaştırdığı muhalefetin belini kırarak, “Türkiye ittifakı” hedefine ulaşmak adına bir kez daha gündeme getirilen “Yargı Reformu”nun son paketi, göze ve kulağa hoş gelen bazı düzenlemelerle, toplumda nispeten bir rahatlama sağlasa da; açıklanan nedenlerle yargıyı hiç bir şekilde yürütmenin kontrolünden çıkarmayacak ve demokratik bir dönüşümün kapısını aralamayacaktır.

    Dolayısıyla, bu düzenleme sistemde yapısal bir değişiklik yaratmayacağından, bir reform da olmayacaktır. Kaldı ki, egemen sınıfların restorasyon aracı olarak yapısal dönüşümleri işaret eden reformlar dahi, günümüzde kapitalizmin global ve/veya yerel çöküşüne çare olamayacaktır.

    İşte bu nedenle; ülkemizde, iktidar bir yandan, yargı reformu niyetini ve kararlılığını birtakım stratejik belgeler ve paketlerle ortaya koyarken; diğer yandan da hukuksuz icraatlarına tam yol devam edebilmektedir. Örneğin; seçim süreçlerini yönetmekle görevli YSK, yasal mevzuataveemsalkararlarınaaykırıdaolsa, her daim iktidar partisi lehine kararlar vererek seçimlerin kaderiyle oynayabilmektedir. OHAL KHK’leriyle mevcut yasalara işlendiği için OHAL kalksa hükmünü halen sürdürebilmektedir. Aynı KHK’lerle meslekten ihraç edilenler yargıda aklandıkları halde görevlerine geri dönememektedir. Meslekten ihraç edilen kıdemli hâkim ve savcıların yeri (çoğu AKP’li) kıdemsiz avukatlarla doldurulabilmektedir. FETÖ ile bağlantılı davalarda, suç tarihi “17-25 Aralık milattır” diyen iktidarca belirlenebilmekte; yasa değişmediği halde terör suçlarında ispat yükü sanık aleyhine fiilen yer değiştirebilmektedir. Meslekten ihraçlarda yargı denetimi fiilen devre dışıdır. Çoğu terör suçlarında iddianameler kolluk fezlekesine bakılarak yazılmaktadır. Soruşturma aşamasında, şüpheli/sanık lehine deliller toplanmazken; avukatlar eşi benzeri görülmemiş savcılık kararlarıyla duruşmalardan men edilmekte; duruşma salonlarından atılmakta ve tutuklanabilmektedir. Siyasi davalara bakan avukatlar müvekkilleriyle özdeşleştirilerek olmayan deliler ve CMK’nın yüz karası “gizli tanık” ifadeleriyle tutuklanmakta, terör örgütü üyeliği kapsamında hukuksuz olarak yargılanıp mahkûm edilebilmektedir. Adliyelerde basın açıklaması yapan avukatlar, polis tarafından yerlerde sürüklenmekte, kemikleri kırılmakta ve üstüne de sanık olarak yargılanmaktadırlar. Cezaevi kampüslerinde mahkemeler kurulmakta; kuvvetli suç şüphesi bir yana, suçluluğa ilişkin somut delil olmadığı halde üç seneyi aşan tutukluluklar cezaya dönüşmekte; sulh ceza hâkimlikleri otomatik tutuklama ve tekzip merkezleri gibi çalışabilmektedir. Cumhurbaşkanı’na hakaret davalarında patlama yaşanırken; Cumhuriyet savcıları Cumhurbaşkanı’nın siyasi kimliğine yönelik eleştirileri de Cumhurbaşkanı’nın kimliğine yapılmış hakaret olarak kabul edip seri halde davalar açabilmektedir. 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin davalara mağdur ve müştekilerinin hazırladığı raporlarla, keşif yapılmadan ve deliller toplanmadan sonuca gidilmekte; Yargıtay’ın aynı konudaki emsal beraat kararları hiç dikkate alınmadan mahkûmiyet kararları verilebilmektedir. Yargının ev sahipliğindeki adli yıl açılışları suçu ve suçluyu tarif etmete kelini fiilen eline geçiren yürütmenin Sarayı’na taşınırken; adli yıl açılışı yapabileceği bir salondan dahi yoksun bırakılan yargı, yer darlığı gerekçesi ile adli yıl açılışı için Saray’a taşınırken; hâkim ve savcıların açılışa katılmaları da zorunlu tutulabiliyordu. Yürütmenin “yeni nesil suç örgütü” diye tarif ettiği FETÖ’yü ve işlediği suçluları araştırmak için düzenlenen çalıştaylara, halihazırda bu davalara bakmakta olan yargı üyeleri de davet edilmek suretiyle, bu tür suçlarda, “delil toplanmadan sonuca gidilebileceğine” ilişkin prensip kararları alınarak; yasalar ve Yargı Etiği İlkeleri alenen çiğnenebilmektedir. Yürütmenin temsilcileriyle birlikte çay toplamakta sakınca görmeyen yargı üyeleri de yürütmenin başı olan partili Cumhurbaşkanı’nın önünde esas duruşa geçerek cübbelerinin olmayan düğmelerini ilikleyebilmektedir. Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’lerinin kapsamını aşan hukuksuz meslekten ihraçlarla, kendi içtihadını yok sayarak yol verirken; haksız tutukluluğa ilişkin (ivedi bakması gereken) bireysel başvuru dosyalarının kapağını da yıllarca açmayabilmektedir. Ağır ceza mahkemeleri de, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını yok sayarak, bir gün önce tahliye ettikleri sanıkları ertesi gün yeniden tutuklayabilmektedir. Bir davada, daha yüksek ceza alan sanıklar yönünden temyiz süreci işlerken; daha düşük ceza alan sanıklar yönünden verilen cezalar istinaftan geçerek kesinleşmekte; fazla ceza alanlar serbestçe temyiz sonucunu beklerken; az ceza alanlar da cezaevinin yolunu tutabilmektedir. Yargı ise derhal çözebileceği bu sorun için aylarca bekleyebilmektedir[foot]Cumhuriyet davası sanıklarına ilişkin yaşanan infaz garabeti de, geçtiğimiz günlerde Yargıtay’ca verilen tahliye kararıyla çözülmüştür. Bu sorun herhangi bir yasal düzen- lemeye gerek kalmadan çözülebildiğine göre, bugüne kadar niye çözülmediği sorusu da cevaplanmayı beklemektedir[/foot]. Öte yandan Cumhuriyet- Sözcü Gazeteleri, Rahip Brunson, Metin Yücel, Eren Erdem, Canan Kaftancıoğlu vb. davaların üzerine dış ülkelerin ve siyasetin gölgesi düşerken; FETÖ ile iltisaklı olduğu bilindiği halde iktidara yakın oldukları için haklarında dava açılmayan, iltisaklı olmadığı halde sırf muhalif oldukları için yargılanan kişiler ve en çok da gazeteciler yönünden ortaya çıkan dengesiz ve tutarsız yargı tablosu kamu vicdanını kanatırken; iktidar bu sorunlara tamamen kayıtsız kalırken; reform paketleri de hiçbir derde çare olamıyordu.

    Bu arada, kuruluşunun 50. yılını kutlayan TBB’nin onayı ile Feyzioğlu’nun canını dişine takarak (!) katkı sunduğu ve sahiplendiği Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin, ülkeyi sanki hukuk devletine doğru uçuracak “mış” gibi davranmasına; iktidara biat törenine dönüşen adli yıl açılışına her ne pahasına olursa olsun katılarak, bir “altın vuruşla” savunmayı çökertme girişimine avukatlar çok tepkilidir. Başkanın bu hedefe ilerlerken kullandığı hamaset dili ne kadar etkili olsa da, bu dilin hangi gerçeğin üstünü örtmekte olduğu da apaçık görülmektedir. Bugüne kadar halının altına süpürerek görmezden geldiğimiz, çözümü uğrunda örgütlü mücadele vermekten kaçındığımız tüm sorunlar Feyzioğlu’nun şahsında TBB olarak ete-kemiğe bürünüp karşımıza dikilmiş bulunmaktadır. Tam da bu noktada, (her nedense) bu yıl ilk kez açılışa davet edilen il baroları arasından (kahir ekseriyeti temsil eden) 52 baronun Feyzioğlu’nun katılma kararını eleştirerek, davete katılmayacaklarını açıklamaları üzerine başlayan eşitsiz tartışma da iktidar cenahının bu barolara ağır ithamlarla saldırması karşısında tamamen sessiz kalan (hukuk devleti adına yargının son sağlam kalesi olan) savunmanın (TBB yönetimi de dahil) kurumsal iradesinde Feyzioğlu ile başlayan ve başını onun çektiği kimlik ve irade bölünmesi oldukça dikkat çekicidir. Bu bölünmenin baş mimarı ise Feyzioğlu’ndan başkası değildir.

    İşte bu, iktidar cenahının uzun bir süredir beklediği bir süreçtir… 15 Temmuz’a kadar yüzüne bile bakmadıkları Feyzioğlu’na birdenbire büyük bir teveccüh göstermelerinin tek nedeni budur. İktidar medyası, açılışta yalnızca 15 dakika konuşacak olan Başkan’a, eleştirilere “cevap hakkı” adına günlerce ve saatlerce konuşma imkânı vermiş; Başkan da bu fırsatı, Yargı Reformu Strateji Belgesi için bir piar faaliyetine çevirerek (TBB’nin, ilkesel duruşundan neden döndüğünü anlatmak yerine) Belge’nin hikmetlerini (!) anlatmaya koyulmuştur. Feyzioğlu’nun Strateji Belgesi üzerinden yaptığı iktidar güzellemesi, aslında, aynen 2010 referandumundaki “yetmez ama evet” kampanyası gibi, etkili bir kampanyaya dönüşmüştür. Başkan bu “görevini” hakkıyla yerine getirirken; muhalif barolar da iktidar medyasında derhal hedef tahtasına oturtularak bir itibar suikastine tabi tutuluyorlardı. Bu barolar için “onların eleştirileri başımın tacıdır.” diye keyif bağışlayan Feyzioğlu, İktidar olanaklarıyla sürdürülen bu suikaste karşı, tek bir itiraz veya tepki ortaya koy(a)mıyordu. Baroların iradesinin TBB’den bağımsız olduğunu çok iyi bilen TBB Başkanı, her nedense, (Av.K.md.110/1,2,3 uyarınca), TBB’nin ise barolara bağımlı olduğunu, asli görevinin de onların iradesini temsil etmek olduğunu tamamen unutmuş görünüyordu! Hedef tahtasına oturtulma konusunda kendisi de oldukça deneyimli olan Feyzioğlu, Danıştay’ın 2014’deki kuruluş yıldönümü konuşmasında bu deneyimi bizzat yaşamıştır. Nitekim o gün, iktidara sırf hukuk devletini ve kuvvetler ayrılığını anımsattığı için, dönemin başbakanı tarafından, sözü kesilerek, bir çocuk gibi azarlanmış ve “edepsiz” olarak yaftalanmıştır. Tabii, savunmanın bu “edepsizliği” karşısında, yargı derhal yürütmenin yanında yerini almış; Feyzioğlu’nun konuşmasını kesen Başbakan’ın bir el hareketiyle, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve devlet ricali de apar topar salonu terk edivermişti. Yürütme bununla da kalmamış, yasamayı derhal harekete geçirerek, demokrasi ve hukuk devleti adına utanç verici bir torba yasa ile Yargıtay Kanunu’ndaki adli yıl açılışına ilişkin 59. maddeyi, sırf TBB başkanlarını bir daha konuşmasın diye, Kanun metninden çıkartıp atmıştı. Tüm bu olanlar karşısında ayağa kalkması gereken TBB ve barolardan da yine örgütlü bir ses çıkmamıştı. İktidar; yargının kurucu unsuru sıfatıyla kendisine sadece hukuku anımsattığı için büyük bir “suç” işleyen, kurumsal olarak kontrol edemediği, kuvvetler arasındaki “uyumu” da sabote eden savunmaya tabii ki tahammül etmeyecek ve TBB sorunsalını çözmekten hiç vazgeçmeyecektir. Ancak, iktidarın Danıştay açılışında Feyzioğlu’nun şahsında TBB’ye, barolara, on binlerce avukata ve halkın hak arama özgürlüğüne ilk kez doğrudan savurduğu bu sert yumruk karşısında, hemen ayağa kalkması ve örgütlü bir tepki ortaya koyması gereken TBB ve barolar, mücadele dersinden bir kez daha sınıfta kalmıştır. Bu dersi çalışmamanın bedelini ise o gün (ve sonrasında) mutlaka ödeyeceklerdir.

    TBB’nin ve baroların bu suskunluğu, savunma aleyhine ilk meyvesini içeriden ve en zayıf halkadan verecektir. Bu sessizlik içinde, durumdan vazife çıkararak, kısa zamanda “edebini takınan” ve iktidarın “sıkılı yumruğu” ile “normalleşme” arayışına giren Feyzioğlu, aradığı fırsatı 15 Temmuz darbe girişimi ile bulacaktır. Girişiminin bastırılması ve OHAL ilanı ardından, yağmur gibi gelen OHAL KHK’leriyle; önceden hazırlanmış listelerle, başta yargı olmak üzere, tüm kurumlarda binlerce kamu görevlisinin, sırf muhalif oldukları veya iktidar yandaşı olmadıkları için, “iltisaklı” kabul edilerek, yargı kararı olmadan meslekten ihraç edildikleri ve bu ihraçlara karşı yargı yollarının işletilemediği; gözaltında işkence, savunma ve insan hakları ihlallerinin ayyuka çıktığı günlerde; yasama, yürütme ve yargı arasındaki o muhteşem “uyum” yine devreye girecektir. Tüm bu hukuksuzluklara karşı ayağa kalkmayan TBB ise, her nedense darbeyi dünyaya anlatmak için ayağa kalkacaktır. Durumdan vazife çıkartılmıştır. TBB’nin talebi ve Cumhurbaşkanının onayı ile Feyzioğlu Saray’a kabul edilir. Huzura çıkan Başkan, büyük bir heyecanla; “Sizin talimatınızla bir çalışma grubu oluşturulacak ise, burada en etkin şekilde yer almaya ve tüm dünyaya Türkiye’de olanları, meşru savunmamızı en önde anlatmaya biz talibiz… Zat-ı alinizin desteğiyle büyük bir başarı sağlayacağımıza inanıyorum” der. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı da; “15 Temmuz’un diğer pek çok alan gibi bu konuda da hepimiz için milat olduğuna inanıyorum. Özellikle Yenikapı çok önemli bir milat olmuştur. Türkiye Barolar Birliği’nin bu ziyaretini çok önemsiyorum… Uluslararası platformlarda anlatılmasında çok büyük fayda var. Kendilerine gerekli fotoğraf ve belgelerini de temin edeceğiz” diyerek karşılık verir[foot]https://t24.com.tr/haber/erdogandan-feyzioglunun-darbe-girisimini-dunyaya-anlatilim-teklifine-onay,355326[/foot]. İşlem tamamdır. İktidarla Feyzioğlu arasında darbelere karşı kurulan “Yenikapı Ruhu” ile her şey “normalleşmiştir.” Ülkeyi kasıp kavuran OHAL KHK’leri ve “iltisaklı” yaftası ile tüketilen hayatlar, araçsallaştırılan yargı ile yerlerde sürünen hukuk bir yana; darbecilerin tepe kadrosunun kaçışına engel olamayan, kaçanları geri getiremeyen; müttefiki olduğu Batı’ya darbeyi anlatamayan; Pensilvanya’da ikamet eden darbe liderini ve diğerlerinin iadesini sağlayamayan; daha da önemlisi, kendi ülkesinin meclisi ve yargısı önünde, devlet erkanının doğrudan tanıklığı üzerinden darbenin tüm yönleriyle araştırılmasına, siyasi ayağının üstüne gidilmesine; dolayısıyla 15 Temmuz gerçeğinin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılmasına izin vermeyen iktidar; bu olaya ilişkin “kanıtları” teslim ettiği Feyzioğlu’na, darbe “gerçeğini” uluslararası kamuoyunda anlatma “görevi” vermiştir. O belgeler Feyzioğlu’na verilmiş midir? Verilmişse Feyzioğlu o belgeler ile ne yapmıştır? Hangi “gerçeğe”ulaşmıştır? Dünyaya ne anlatmıştır? Bu soruların cevabını kamuoyu bilmemektedir. Ancak, yasa gereği görevi, baroların ve baro mensuplarının genel menfaatlerini, mesleğin bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak olan TBB’nin, görevlerini tek tek sıralayan Avukatlık Kanunu’nun 110. maddesinde böyle bir “görev” tanımı olmadığını hukukçular ve barolar çok iyi bilmektedir. TBB’nin iktidarın onayıyla doğrudan iktidar vekilliği aşmasına geçip üstlendiği bu“görev”e karşıda, (biriki cılız itiraz dışında) barolardan ciddi bir karşı çıkış olmamıştır. Bu olay nedeniyle hiçbir baro olağanüstü toplanmamış; TBB de olağanüstü genel kurula çağırılmamıştır.

    2016 yılında, daha yargının bile ulaşamadığı darbe “gerçeğini” dünyaya anlatma “görevini” gönüllü olarak üstlendiği için Cumhurbaşkanının övgüsüne mazhar olan Feyzioğlu ve TBB, bir süre sonra, kendilerini yakından ilgilendiren farklı bir gerçekle daha yüzleşeceklerdir: İktidarın “normalleşme” kontenjanına TBB’nin kurumsal kimliği değil, yalnızca Feyzioğlu’nun şahsı dahil edilmiştir. Zira iktidarın bir kurum olarak savunma ile işi/sorunsalı daha bitmemiştir. Nitekim, 2018 yılının Şubat ayında Cumhurbaşkanı, TBB’ye özel vurgu yaparak Bakanlar Kurulu kararı ile meslek örgütlerinin başındaki “Türk-Türkiye” ifadelerinin kaldırılacağını, ardından da meslek örgütlerinin yapısının yeniden düzenleneceğini ilan eder[foot]https://www.ulusal.com.tr/gundem/erdogan-meslek-birliklerinin-basindaki-turk-turkiye-ifadesini-kaldiracagiz-h192340.html[/foot]. Ama bu kez TBB ve barolar bu olay karşısında sessiz kalmayacaklardır. Birçok barodan açıklamaya sert tepki ve olağanüstü genel kurul çağrıları gelmektedir. Bunun üzerine acil toplanan TBB Yönetim Kurulu, 9 Şubat 2018 tarihli ve 2018/167 sayılı bir karar alır. Bu karar, iktidarla “normalleşme” sürecine girerek, fabrika ayarlarından tamamen uzaklaşan TBB’nin tarihindeki en isabetli ve onurlu kararlardan biridir. Bu karar aynı zamanda TBB’nin 15 Temmuz itibariyle ortaya koyduğu iktidar yanlısı politikalarının da apaçık tekzibi niteliğindedir. 15 Temmuz’dan itibaren, biri teslimiyetçi, diğeri ise mücadeleci iki ruh arasında kişilik bölünmesi yaşayan TBB’nin bu kararıyla harekete geçen mücadeleci ruhu der ki; “Bu projenin amacı, Anayasada yapılan Hakimler ve Savcılar Kurulu’na ilişkin değişiklikten sonra, yargının bağımsız kalan tek ayağı olan avukatları da hükümete bağlamak, hükümetin avukatı haline getirmektir… Yönetim kurulumuz, hâkim ve savcıların bağımsızlıklarının sistemsel güvencesinin yok edilmesinden sonra avukatları da hükümete bağlama girişimini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yargısıyla birlikte “parti devleti”ne dönüştürmenin en ileri adımı olarak değerlendirmektedir… Türkiye Barolar Birliği ve barolarımızın, bu azınlığın son derece rahatsız olduğu hukukun üstünlüğü, adil yargılanma, suçsuzluk karinesi, savunma hakkı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi temel kavram ve hakları savunması, Anayasa’dan ve kanunun açık hükmünden kaynaklanan en temel görevidir… Bu proje, adalet sistemini tamamen çökertmeye yönelik olduğu için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Milleti’nin bekasını da doğrudan doğruya hedef almaktadır.”[foot]http://m.turktime.com/default.asp?page=haber&haber- id=459278[/foot]. TBB tarihine altın harflerle işlenecek bu karardaki cesur saptamalar; iktidarla “normalleşme” adına, kamu vicdanında kabulü, yasada tanımı olmayan bir takım “görevler” üstlenen Feyzioğlu yönetiminin, kendi yasalarını ve mücadele geleneğini anımsayıp asli görevlerine dönüşünün de en somut kanıtı gibidir. Ancak bu kararla, asli ve asil duruşunu net olarak ortaya koyan TBB’nin, bundan böyle bu karar doğrultusunda yapacakları da çok önemlidir. Nitekim, TBB son duruşu doğrultusunda yapacaklarını da, 24 Şubat’ta Ankara’da, tüm baroların katılımıyla gerçekleştireceği olağanüstü toplantı ile ortaya koyacaktır.

    En azından baroların ve kamuoyunun beklentisi bu yöndedir. Bu nedenle tüm gözler bu olağanüstü toplantıya çevrilmiştir. Gerçi olağanüstü genel kurul taleplerini pas geçen TBB’nin, neden sadece toplantıda karar kıldığı pek anlaşılamamıştır ama; bu da, toplantı başlayınca anlaşılacaktır. O gün toplantı salonu hınca hınç dolmuş, kalabalık salon dışına taşımıştır. Toplantıya ilgi ve katılım çok büyüktür. Zira, TBB tarihinde 12 Eylül darbesinde dahi yaşanmayan bir ilk yaşanmış; baroların kurumsal kimliği ve geleceği bir iktidar tarafından ilk kez alenen tehdit edilmiştir. Barolar ve avukatlar nihayet kelimenin tam anlamıyla ayağa kalkmıştır. Ancak yoğun alkış arasında Başkan Feyzioğlu sahneye çıkacak ve toplantı gündemi ile akışına tüm ağırlığını koyarak toplantıyı çok farklı bir noktaya doğru taşıyacaktır. Toplantıyı açan Başkan, konuşmasını takdim ve hamasetle iyice uzatır. Böylece protokol dışında kalan avukatların konuşmasına da fırsat kalmaz. Hatta, bu duruma tepki duyan ve usul hakkında söz isteyen bir avukat da kürsüden zorla indirilir. Salondaki tepki ve protestolara aldırmayan Başkan, konuyu kurumsallıktan tamamen çıkartacak ve kişisel performans gösterisine dönüştürecektir. Başkanın pehlivan tefrikası gibi uzayıp giden konuşması nedeniyle salonda hoşnutsuzluk giderek artarken; Başkan da nihayet ağzındaki baklayı çıkartır: Adalet Bakanı ile yaptıkları görüşmeler sonucunda, barolarla ilgili yasa çalışmalarında kendilerinin de görüşüne başvurulacağı sözünü almıştır. Yani ortada telaş edilecek hiçbir şey yoktur. İktidarla aralarındaki iletişim tamdır. Hatta Adalet Bakanı Başkanın endişelerine de hak vermektedir. Başkan bu nedenle, adeta kefili olduğu Adalet Bakanına ve Başbakana teşekkür eder… O an itibariyle salon da karışır… Feyzioğlu’na ciddi bir tepki vardır. 9 Şubat kararlarının altına imza atan demokrasi ve hukuk savaşçısı TBB Başkanı gitmiş; yerine Makyavelist bir politikacı gelmiştir. Tabii, bu durumda doğal olarak herhangi bir eylem programı oluşturulamaz ve toplantı dağılır. Dağ fare doğurmuştur… TBB’nin neden olağanüstü genel kurul yerine “toplantı”da karar kıldığı böylece anlaşılmıştır. İktidarın baroların varlığını tehdit eden projesi o aşamada askıya alınmış olsa da, tehlikenin ortadan kalkmadığı da herkesçe bilinmektedir. Ancak avukatların ve baroların öfkesi de bir şekilde bastırılmıştır. “Görev” adamı Feyzioğlu’nun bu işte, şaşırtıcı ama bir o kadar da uyuşturucu etkisi olmuştur. Şimdi ise avukatların önünde, iktidar politikalarının yanı sıra baş etmeleri gereken bir de, iktidara yaslanan; hatta yaslanmakla kalmayıp, iktidar adına “görevler” üstlenen bir TBB Başkanı ve ona bir türlü “dur!” diyemeyen bir TBB yönetimi vardır.

    24 Şubat badiresini atlattıktan sonra eli iyice rahatlayan; iktidarla işbirliği yolunda vites artırmakta hiç sakınca görmeyen Feyzioğlu, 2019 yılı başında da; “Milli bir duruşa ihtiyaç var. Milli konularda milli beraberliğimizi sağlamlaştırmalıyız. Her milli meselede kenetlenmeliyiz. Bunu lafta değil özde yapmalıyız.” diyerek[foot]https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/tbb-baskani-metin-feyzioglu-her-milli-meselede-kenetlenmeliyiz/1379136[/foot]; siyasette parti seviyesindeki ilk “açılımını” da, (bölge baro başkanları ile birlikte) AKP İl Başkanlığını, (ardından da sırf seremoniyi tamamlamak adına diğer partileri) ziyaret ederek yapmıştır. İktidarın dönemsel politikalarıyla neredeyse birebir uyumlu bu “görev” anlayışını da TBB’nin (ve baroların) yasal görev tanımı içinde bulmak mümkün olmayacaktır. Varlık nedenlerini, asli görevlerini, tarihe ve yazılı belgelere geçen sözlerini inkâr edenler için, iktidarın kanatları altında “normalleşmenin” de bu kadarlık bir sapması olacaktır elbet!.. Nihayet, Feyzioğlu’nun bu ziyareti ve ardından gelen açıklamaları barolar nezdinde, ilk kez doğrudan Başkan’a yönelik bir tepki olarak karşılığını bulmuştur. Bu arada İstanbul Barosu (delegasyon düzeyinde yaptığı açıklamada) olayı bir “eksen kayması” olarak niteleyerek, süreci epeyce geriden takip ediyordu. Oysa, değirmeni çoktan sel götürmüştü!.. Feyzioğlu’nun kişisel performansı ile büyük renk kattığı, TBB’nin iktidarla bütünleşme yolculuğunda geldiği nokta “eksen kaymasını” değil, esasen tam bir “zemin kayması”nı ifade ediyordu. Zira o eksen çok daha önce, 15 Temmuz darbesi ile birlikte kaymıştır zaten. Şimdi yaşanansa tam bir zemin kaymasıdır. Eksen kayması bir-iki küçük dokunuşla düzeltilebilir ama zemin kaymasında o zemin değiştirilmedikçe ayakta duramaz ve sorunu da çözemezsiniz. Süreci bu kadar geriden takip edince doğal olarak çözüm yollarını da net olarak göremeyeceklerdir. Hâl böyle olunca, genlerine işlemiş de olsa “mücadele geleneğini” bir türlü hayata geçiremeyeceklerdir. Zorlu dönemlerde ortaya çıkan ve bir salgın hastalık gibi demokratik kurumlara yayılan bu tür takip veya görme bozuklukları, maalesef, yine genlerimize işlemiş bir başka hastalığı da hortlatır: Bu iflah olmaz hastalığın adı da “idare-i maslahat”dır. Nitekim, bu kötü geleneğin yarattığı mümbit ortamdan beslenen yönetim anlayışları sayesindedir ki; muhalif barolar arasında dahi günü okuyamayan ve yarını göremeyenler vardır. Böyle bir zaafla malul olun barolar açısındansa doğru zamanda doğru yerde durma sorunsalı ortaya çıkmaktadır. Örneğin bu barolar için, hükümetin yürüttüğü yargı reformu çalışmalarına katılarak, gerek iktidarın gerekse Feyzioğlu’nun meşruiyet arayışına katkı sunmak, işte böylesi bir sorunsaldır. Tüm bu nedenlerle, Feyzioğlu’nun katılacağı adli yıl açılışı, onun söyleyecekleri açısından değil, ama katılımın anlamı açısından çok önemlidir. Bu katılım “savunma” için bir biat töreni, Feyzioğlu’nun konuşması ise bu biatın yemin metnidir aslında. Zira Başkan, söyleyeceği her şeyi özellikle iktidar medyasında günlerce söylemiş ve sözü de tüketmiştir artık.

    Başkanın açılış konuşmasındaki tek sürprizi ise, kuvvetler ayrılığının tesisi amacıyla HSK’nin yeniden yapılanmasına ilişkin önerisi olmuştur. Ama bu safiyane öneriye karşı, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Adalet Bakanı ve iktidar cenahından gelen dolaylı- dolaysız sert tepkiler nedeniyle Başkan, onu da yaptığına yapacağına pişman olmuştur. Kısacası o gün, Feyzioğlu’nun aynı zamanda “çözümortağı”olanmuhataplarınıngerçekten gözünün içine bakarak coşkuyla söylediği, akılda kalan ve salondan da büyük alkış alan tek özlü sözü “Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır!..” özdeyişi olmuştur… Bu sözle kastedilen “teferruat” eğer hukuksa (ki, o gün gündem savaş değil hukuktur), T.C. vatandaşı bir hukukçu için sarf edilen bu söz büyük bir gaflet olmalıdır. Zira hukuk yoksa vatan da yoktur. Bunu da en güzel Cumhuriyet tarihi bize anlatır… Devlet kuran, hatta kendisi bizatihi devlet olan milli mücadele örgütü Müdafaa-i Hukuk anlatır… Yok eğer bu özlü sözle kastedilen “teferruat” başka bir şeyse (ki, Başkan sonradan böyle bir savunma da yapmıştır) o zaman, hangi amaçla olursa olsun, o sözün yargı yılı açılışında söylenmiş olmasının makul hiçbir nedeni de bulunmamaktadır. O halde bu özlü sözün (hiç de makul olmayan) tek bir anlamı vardır: O da bu sözün biat seremonisinin arz/kabul ritüeli olmasıdır. Feyzioğlu’nun ardından yürütme adına konuşan Cumhurbaşkanı da; “...Yeni yönetim sistemimizde yürütmenin de temsilcisi olan Cumhurbaşkanına kuvvetler ayrılığı konusunda yöneltilen ithamların çoğu temelsizdir. Ülkemizdeki demokratik sistemde cumhurbaşkanına açılan alan üstünlük bağlamında değil tüm kurumların ahenk içinde çalışmasını gözetme noktasındadır. Yargı üzerinden, milletten ve hukuktan aldığı yetkiyle görevini yapan yürütme erkiyle onun temsilcisi olan Cumhurbaşkanına saldırmak, aslında doğrudan siyasal alanı hedef almaktır… demokrasiyi ve onun kurucu unsuru olarak siyaseti mesnetsiz saldırılarla yaralamaya çalışmak, en başta yargı kurumuna saygısızlıktır. Bunun en güzel örneği de; idare içerisinde kamu kurumu niteliğindeki meslek teşekkülleri olan birtakım baroların adli yıl açılışını sırf mekanından dolayı provoke etmeleridir. Bu mekân şahsıma ait değil. Bu mekân, her zaman söylediğim gibi milletin evi… Yargıtay ve Türkiye Barolar Birliği başkanlarımızı bu bağnaz ve provokatif dayatmalara karşı gösterdikleri dirayetli ve demokratik duruş sebebiyle yine şahsım, milletim adına tebrik ediyorum…”diyerek[foot]https://www.tccb.gov.tr/konusmalar/353/109470/adli-yil-acilis-toreninde-yaptiklari-konusma[/foot] yürütme açısından “demokrasinin” ve “kuvvetler ayrılığı ilkesi”nin “hukuki çerçevesini” gayet net olarak çizmiştir. Böylece kuvvetler ayrılığını yeniden tesis etmekten söz eden Feyzioğlu’na da gerekli ayarı anında vermiştir. Cumhurbaşkanı’nca çizilen bu çerçeve tartışmaya kesin olarak kapalıdır. Bu çizgiyi tartışmaya açmak, Cumhurbaşkanı’na saldırmak ve siyasal alanı hedef almakla eşdeğerdir! Aynı nedenle, Yargıtay açılışını protesto etmek de provokatörlüktür! Dolayısı ile muhalif barolar da provokatördür!.. Hatta bazı iktidar sözcüleri daha da ileri giderek, muhalif baroları açıkça FETÖ ve PKK tarafından yönlendirilmekle itham edebilmişlerdir[foot]https://m.haberler.com/burhan-kuzu-adli-acilisa-katilmayi-reddeden-12338478-haberi/[/foot]. Bu arada Cumhurbaşkanı konuşmasında “provokatör” barolardan yola çıkıp; (Feyzioğlu’nun 24 Şubat’taki Ankara toplantısında iktidara kefil olarak üstünü örttüğü) o eski defteri yeniden açarak; “Önümüzdeki dönemde ilk çözmemiz gereken meselelerden birinin barolar başta olmak üzere tüm meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin temsili demokrasiye uygun hale getirilmesi olduğuna da inanıyorum.” deyivermişir… Kendisine yönelen her eleştiriye, her tepkiye müstehzi ifadelerle cevap yetiştiren; hatta törenden sonra, muhalif baroların olağanüstü genel kurul çağrılarına karşı da aynı ifade ile; “Biz ne suç işlemiş olabiliriz?” diye demokratik bir talebi bile kriminalize ederek tepki verirken; Feyzioğlu’nun Cumhurbaşkanı’nın çizdiği çerçeveye ve muhalif baroları terör örgütleriyle işbirliği yapmakla suçlayan iktidar sözcülerine söyleyecek tek bir sözü bile yoktur. Cumhurbaşkanı’nın baroların seçim sistemine yönelik bu “reform” önerisinin ve olası başka önerilerinin de Feyzioğlu’nun çok emek verdiği Strateji Belgesi’ne, kısmen hâkim olabildiği halde, şaşırtıcı biçimde tamamına kefil olduğu için, -onu daha fazla yormamak adına (!), kendisine sorulmadan- yeni hükümler konulmasında hiçbir sakınca da olmamalıdır. Zira: “Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır!..”

    TBB Başkanı biat törenindeki son sözüyle, daha doğrusu “altın vuruşu” ile savunmayı fiilen çökertirken; TBB’de kuruluşunun 50. yılı dolayısı ile gazetelere göz kamaştırıcı bir ilan veriyordu[foot]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/turkiye-barolar-birligi-50-yasinda-80788[/foot]. TBB bu ilanda, hukuk devleti ve demokrasi adına, uğrunda yılmadan mücadele verdikleri temel ilkelerini, asli görevlerini ve (bugüne kadar gerçekleşmediği için) hiç değişmeyen taleplerini sıralayarak, savunmanın kendileri için artık mazide kalan mücadeleci geleneğine bir selâm gönderiyordu. Bu anma, yaptığı güzel işlerle anılan eski bir dostun kayıp ilanı gibidir sanki!.. Trajik ve hüzünlü bir tesadüf. Kuruluşunun 50. yılında bir yanda teslimiyet, bir yanda genlere işlemiş mücadele geleneği… TBB’de Başkanın başını çektiği teslimiyetçi-statükocu ruh ile; mücadele geleneğinden gelen antiemperyalist-devrimci- demokrat ruh arasında -şimdilik ilkinin galip geldiği- ciddi bir kişilik bölünmesi ve çatışması yaşanıyordu.

    Gelinen aşamada nihayet olağanüstü genel kurul isteyen mücadeleci geleneğinden gelen muhalif barolar da şimdi ciddi bir yol ayrımındadırlar. Maalesef onlar da bugüne kadar, rejim ve sistem tasfiyesi karşısında olduğu gibi; TBB’nin eksen kaymasıyla başlayıp, zemin kaymasıyla devam eden; ardından da 50. yıl dönümünde teslimiyetle sonuçlanan inkâr yolculuğu karşısında; mücadele geleneklerini harekete geçirememişlerdir. Şimdi artık onlar da stratejik bir sorunsal olarak iktidarın atış alanındadır. Onlar da TBB gibi teslim olacaklar ya da “temsili demokrasi” operasyonuyla teslim alınacaklardır. Bu ahval ve şerait içinde muhalif barolar TBB’ye olağanüstü genel kurul çağrısında bulunmuşlar, daha doğrusu bulunmak zorunda kalmışlardır. Yukarıda da değindiğimiz üzere; aslında bu çağrı çok geç kalmış olmakla birlikte isabetli bir çağrı olmuştur. Sonuç olarak; muhalif baroların şu an hem TBB yönetimini devralmak, hem kendi varlıklarına yönelik tehdide karşı kendilerini savunmak, hem de yeni bir demokratik cumhuriyet ve hukuk devleti için ciddi ve örgütlü bir mücadele vermek gibi birbirinden ayrılmaz en az üç görevi vardır. Bu saatten sonra bu görev, kafayı kuma gömerek veya idare-i maslahat yoluyla hiç olmaz. Bu görev, bazı önemli tespitlerde bulunup, bunları tarihe not düşmekle de olmaz. Bu görev, hem TBB’nin, hem her baronun kendi genel kurullarını toplamak suretiyle; örgütlü mücadele yol ve yöntemlerini hep birlikte arayıp bularak ve bunların gereğini yaparak yerine getirilmiş olur. Antiemperyalist-devrimci mücadele geleneğinden gelen avukatların ve baroların yapması gereken de budur.

  • Hukuk Tarihi: Avukatlık Mesleği ile Baroların Geçmişi ve Bugününü, Bir Hukuk Çınarı Gözünden Görmek (14.01.2019)

    O İstanbul Barosu’nun yaşça en büyüğü; ama (taşıdığı yaşam sevinci, meslek heyecanı ve -hızından hiçbir şey kaybetmeyen- araştırmacı kişiliği ile) yüreği en genç üyelerinden… O bir Cumhuriyet çocuğu… O yaptığı çalışmalarla Baro’nun ve mesleğin tarihine ışık tutmuş, yön vermiş, gerek İstanbul Barosu, gerekse TBB yönetimlerinde üstlendiği görevler ve yaptığı araştırmalar/çalışmalarla mesleğe katkı sunmuş, ilerlemiş yaşına rağmen, halen de (İstanbul Barosu’nun Tarih Komisyonu’nda) sunmaya devam etmekte olan bir hukuk çınarı…

    Dergimizin Danışma Kurulu üyesi Avukat Cem Alptekin’in, Avukat Osman Kuntman’la gerçekleştirdiği röportajı ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.

     

     

     

     

    Av. Cem Alptekin: Sayın Kuntman isterseniz birbirini tamamlayan kısa sorularla başlayalım. Mesleğe kaç yılında, hangi şartlar altında, nerede başladınız? Ne gibi zorluklar yaşadınız? Dünyaya bir kere daha gelseniz yine bu mesleği seçer miydiniz?

    Av. Osman Kuntman: 1943-1944 ders yılı sonunda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. 1947 yılında, Çanakkale ilinde sağlık müdürlüğü görevini sürdüren babamın yanındayken, hâkimlik için başvurduğum Adalet Bakanlığı’ndan gönderilen 04.02.1948 günlü telgrafla (30 lira maaşla) Çanakkale yargıç adaylığına tayin edildiğim tarafıma bildirilmişse de, 24 Aralık 1947’de İstanbul Barosu’nda avukatlık stajına başlayarak, bu tayine uymadım.

    C.A.: Neden?

    O.K.: Çünkü ben o sırada Ticaret Bakanlığı’na bağlı Yaş Meyve ve Sebze Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nin Avukatı Umran Nazif Yiğiter’in yanında kadrolu takip memuru olarak göreve başlamıştım. Bu mesaim benim için aynı zamanda çok keyifli ve öğretici bir staja dönüşüvermişti. Bu arada, gerek ablamın, gerekse üstat Umran Bey’in, avukatlık mesleğinde daha başarılı ve mutlu olacağım yönündeki telkin ve teşvikleri de devreye girince, benim için avukatlıkta karar kılmak hiç de zor olmadı. Mahkeme ve Av. Umran Bey’in yanında yaptığım stajı 1949 yılında tamamlayarak, 2126 sicil numarasıyla levhaya yazıldım.

    “Ne gibi zorluklar yaşadınız?” sorunuza gelince; belirli zorluklar yaşadığımı söyleyemem. Ancak, ilk yıllarda mesleği isteyerek veya hakkını vererek yürüttüğümü de söyleyemem.

    C.A.: Neden?

    O.K.: Çünkü o yıllarda avukatlık mesleğinin mana ve ehemmiyetinden bihaberdim. Ancak benden kıdemli Av. Hami Karayel’le tanıştıktan, yine onun çevresindeki, İstanbul ticaret mahkemelerinden emekli olup (3151) sicil numarasıyla Baro’ya kaydolan Dr. Av. Sait Önen, (3281) sicil numarasıyla Dr. Av. Tahir Çağa gibi üstatları tanıdıktan, önemli bir davada büromda bir araya gelip istişarelerde bulunduktan sonradır ki; avukatlık mesleğinin önemini ve de kutsallığını anladım.

    Evet, dünyaya bir daha gelsem yine bu mesleği seçerdim. Niye? Eski ve büyük hâkim d’Agesseau şöyle der:

    Bütün mesleklerin hemen umumiyetle boyunduruk altına alındığı bir sırada hâkimlik kadar eski, fazilet kadar asil, adalet kadar lüzumlu bir topluluk vardır ki kendine has bir seciye ile diğerlerinden ayrılıyor. Yalnız odur ki mutlu ve sakin, istiklâline sahip olarak her zaman tutundu. Vatanına faydasız olmaksızın hür olan bu topluluk, ammenin kölesi olmaksızın ammeye nefsini hasrediyor. Her türlü esaretten beri olan avukatlık mesleki, serbestlik hukukundan hiçbirini zayi etmeksizin en yüksek mertebeye çıkıyor ve fazilete lüzumu olmayan bütün süsleri istihkar ederek bir asalet unvanına sahip olmaksızın insanı asil, mala sahip olmadan zengin, rütbe ve nişana malik olmadan âli, servetin yardımına hacet kalmaksızın mesut kılabiliyor. Bu kadar şerefli bir mesleki yapan ve az bulunur böyle bir saadeti idrak eden sizler, imtiyazınızın şümulünü biliniz ve fazilet istiklalinizin prensibi olduğu gibi bunu kemale erdiren de olduğunuzu asla unutmayınız.

    Liyakat ve şöhretin birbirinden ayrılmadığı, kendi kendini yaratan insanın başka insanları aydınlattığı ve dehasının yüksekliğine boyun eğdiren bir mesleğe mensup olmakla bahtiyarsınız.” (Av. Ali Haydar Özkent, Avukatın Kitabı, 2. tıpkı basım, 2002, İstanbul, s.14).

    Rusya Çarı Birinci Nikola’nın şu sözü meşhurdur: Ben Çar oldukça Rusya’da avukata ihtiyaç yoktur. Biz onlarsız da pekâlâ yaşıyoruz: daha evvel, Deli Petro’nun Londra seyahatinde takma saçlı, cübbeli avukatları görerek bunlara ne lüzum var? İmparatorluğumda iki hukuk adamı var. Memleketime döner dönmez birisini asacağım, öteki bize yeter dediği malûmdur.” (Aynı kitap, s.9).

    Kendini bilmez bir muktedirin beyanlarını göz önünde tuttuğunuzda, büyük hâkim d’Agesseau’nun avukatlık mesleği ve avukatlar hakkındaki değerlendirmesinin ne kadar önemli olduğu anlaşılır.

    C.A.: Peki sizin için hukuk eğitimi ve avukatlık bir seçim mi yoksa zaruret miydi?

    O.K.: Amcam Abdurrahman Hulusi Kuntman’ın İstanbul Barosu’na (30), amcazadem Av. Rifat Kuntman’ın (1836) sicil numarasıyla kayıtlı olması, diğer amcazadem Arif Kuntman’ın da uzun yıllar İstanbul icra hâkimliği görevinde bulunmasının avukatlık mesleğini seçmemde etkili olduğunu söyleyebilirim.

    C.A.: Aileden hukukçusunuz, ne güzel Osman Bey. Sizin mesleğe atıldığınız yıllarda yargının ve hukuk mesleğinin sorunları nasıl bir seyir izlemiştir?

    O.K.: Bu çok önemli ve kapsamlı soruya, benim mesleğe başladığım 1950’li yıllardan önce, İstanbul Baro Mecmuası’nın 1943 yılı nüshasının 713-727. sayfalarında yayınlanmış, Temyiz Mahkemesi Birinci Reisi Halil Özyörük’ün 1943-1944 Adli Yılını Açış Nutku’na atıfta bulunarak cevap vermek istiyorum.

    İstanbul Barosu Başkanlığı’nın 15.10.1943 günlü ve 837 sayılı yazısıyla istenmesi üzerine açılış metni Temyiz Mahkemesi Reisliği’nin 18.10.1943 günlü yazısıyla Baro’ya gönderilmiş, Baro Mecmuası’nda yayınlanmıştır.

    Bu önemli açış nutkunun son bölümünü bilgilerinize sunuyorum:

    …Hâkimlerimizde birçok vasıflar arıyoruz . Bunların başında şunları istiyoruz:

    Doğru bir adalet fikri taşımak ve daima adaleti muzaffer kılmak arzusuna sahip olmak: Bunun için hâkimin kendisine sunulan davanın aydınlanmasına yarayacak bütün noktaları araştırmak ve bunları bulduktan sonra karar vermeyi düşünmesi lazımdır. Bundan sonradır ki, kararın dayanacağı sebepler ele alınacak ve bunlardan en makul ve en mantıklı olanlar seçilecektir.

    Hâkimin adalete uygun bir hukuk düzeni yaratılmasına imkân vermesi için toplum ihtiyaçlarına ve hakkaniyete ve doğruluk isteklerine göre hükmetmesi icabeder.

    Bundan başka; hâkimde yüksek bir zekâ bulunması, anlayış ve sezişinin kuvvetli olması, kavrayış ve bilgisinin geniş bulunması şarttır.

    Kendisinde aradığımız vasıflardan biri de kararlarında emin ve isabetli olmasıdır. Yapılmış olan bir hukuki muamelenin ekonomik ve toplumsal faydasının ne olduğunu tayin edecek olan hâkimdir. Kendisinin bu işi layıkıyla yapabilmesi, bir defa hukuk esaslarını ve mevzuatı mükemmelen bilmesine ve çok geniş bir umumi kültüre sahip olmasına bağlıdır.

    Nihayet, hâkimlerimizde tam bir vazifeseverlik, yüksek bir kalp ve vicdan istiyoruz. Çünkü hâkim her şeyden önce mükemmel bir insan olmalıdır. Her gün birbirine aykırı menfaatler, birbirini yutmak isteyen ihtirasları düzenleyecek ve yatıştıracaktır…”.

    Dikkat edilirse görülür ki; Halil Özyörük, hâkimlerde bulunması gerek vasıfları sayarken Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin “Hâkimin evsafı beyanındadır” başlıklı 1792. maddesinde öngörülen (hâkim – yani âlim, bilgin), (fehim – yani zeki, anlayışlı), (müstakim- yani doğru), (emin – yani emniyetli güvenilir), (mekin – yani vakarlı, temkinli), (metin – yani sağlam, dayanıklı) vasıflarına işaret etmektedir.

    Yargıtay Birinci Başkanı Cevdet Menteş’in 1974- 1975 Adalet Yılı Açılış Konuşması da 14 sayfalık olup, yargının dışında Baroları ve avukatlık mesleğini ilgilendiren önerileriyle önemli bir belgedir.

    C. A. : Ve bu belge ve metinlerin mesleğin sorunları konusunda bizlere ışık tuttuğunu söylüyorsunuz… Maalesef bugün, özellikle hâkimlik mesleği bu metinlerin, bu direktiflerine o kadar uzağında ki… Peki sizce siyasetin hukuka ve barolara bakışı dünden bugüne nasıl bir seyir izlemiştir?

    O.K.: Sorunuzun “siyasetin hukuka bakışı” ile ilgili birinci bölümüne, soru “dünden bugüne” gibi, sınırsız bir zaman öngördüğünden ve bu konuda yeterli bilgi birikimim, tecrübem bulunmadığından cevap veremiyorum.

    C.A.: Estağfurullah. Bence tevazu gösteriyorsunuz. Ama ben sizi zorlamayayım, buyurun…

    O. K. : Teşekkür ederim. Sorunuzun Barolara ilişkin ikinci bölümüne gelince: 5 Nisan 1878’de İstanbul Barosu’nun kuruluşundan kısa bir zaman sonra, 3 Eylül 302 (1886) tarihli bir padişah iradesiyle, dava vekâletinin ruhsatı resmiye istihsal etmiş olanlara münhasır tutulması kuralı değiştirilmiştir. Bu iradenin metni:

    Dava vekâletinin ruhsatı resmiye istihsal etmiş olanlara münhasır tutulması hakkındaki kararın cereyanında ademi istikamet ve Mecelle ahkamına da mugayeret görüldüğü cihetle umuru cezaiyeden maada deavide inhisarı carinin ilgası hakkında şurayı devletten tanzim ve meclisi mahsusu vükelada tezyil olunan mazbata veçhile muktezasının ifası hususunda 20 Zilhicce 303 ve 3 Eylül 303 tarihinde iradeiseniyei cenabı padişahi şerefteallük buyrulmuştur.”şeklindedir.

    Av. Ali Haydar Özkent bu olayı “Hain Bir İradei Seniye” olarak değerlendirmektedir.

    Yine bu konuda; değerli meslektaşım Av. Haluk İnanıcı’nın İstanbul Barosu Dergisi’nin 2000/3 Eylül nüshasında yayınlanan “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Meslek: Avukatlık” başlıklı yazısı da bize ışık tutmaktadır:

    İki Baro başkanı: Lütfi Fikri ve Orhan Apaydın Dünya görüşleri farklı ve birbirlerini tanıma imkânı bulamamış İstanbul Barosu’nun Osmanlı döneminin ilk başkanı Lütfi Fikri ile 12 Eylül döneminin başkanı Orhan Apaydın’ın kaderlerindeki benzerlik ; siyasi iktidarla görüşlerinin çatışması ve her ikisinin de olağanüstü yargı organlarında yargılanmalarındandır. Lütfi Fikri İstiklal Mahkemesinde, Apaydın askeri mahkemede yargılanmıştır.

    Orhan Apaydın, 12 Eylül rejiminin gadrine uğrayarak üyesi bulunduğu Barış Derneği davasından dolayı yargılanmış, dünyanın en büyük birkaç barosundan biri olan İstanbul Barosu başkanlığı sıfatı devam ederken tutuklanmış ve cezaevine atılmıştır. Dünya tarihi utanılacak bir bölüm olarak açtığı ‘12 Eylül Rejimi’ klasöre bir sayfa daha eklemiş, belki de ilk defa 56 yaşındaki bir baro başkanına, üstelik eski bir parlamentere, Dünya Barolar Birliği başkan yardımcısına; adı barış olan bir derneğin üyesi olduğu ve barışı, hukuku, adaleti savunduğu için tek tip elbise giydirmiş, ellerine

    kelepçe takmış, saçını sıfır numaraya vurdurmuştur. Bununla yetinmemiştir. Değerli baro başkanına cezaevinin kötü sağlık ortamında amansız bir hastalık musallat etmiş. Onu tedavi ettirmemiş, tutukluğu bittikten sonra yurtdışına çıkışına izin vermemiş, ölümüne neden olmuştur.

    İstanbul Barosu’nun Cumhuriyet dönemi ilk başkanı Lütfi Fikri hilafetçidir. Hilafeti övdüğü için yargılanır. İktidarla aynı düşünmemektedir. Sonu İstiklâl Mahkemesinde sanık sandalyesidir. Mahkûm olur, ancak daha sonra affedilir. Bizzat Mustafa Kemal, Ankara Hukuk Fakültesi açılış konuşmasında Lütfi Fikri’yi hilafetçi olarak niteler ve baro başkanlığına seçilmesini acıklı bir olay olarak tanımlar (s.35). Ancak aynı Mustafa Kemal Lütfi Fikri’inin yargılandığı İstiklal Mahkemesi başkanlığına telgraf göndererek, müsamahakâr davranılmasını ister (s.36,37). Bu davranış bize, Cumhuriyeti kuranların bile kendisiyle rejimin temeli konusunda aynı düşünmeyen bir baro başkanına karşı baskı yönetimini seçmediğini göstermektedir…

    C.A.: Peki, günümüzde, bir meslek örgütü ve demokratik baskı grubu olan barolar bu işlevlerini yerine getirebilmiş midir? Nasıl veya neden?

    O.K.: 19 Mart 1969 günlü ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun (2.5.2001 günlü ve 4667 sayılı Kanunun 46. maddesi hükmüyle değişik) Baroların kuruluş ve nitelikleri başlıklı 76. maddesi hükmünde belirtildiği gibi;

    “Barolar; avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır.

    (Değişik: (18.6.1997-4276/3md) Barolar, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamazlar.)

    (Değişik: (2.5.2001-4667/46 md.) Protokolde barolar, İl Cumhuriyet Başsavcısının yanında yer alır.”)

    Yukarıda açıkladığım 76. madde hükmünün dayanağının 7.11.1982 günlü ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “H. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları” başlıklı 135.madde hükmü olduğunu belirtmek isterim.

    135.maddeyle ilgili olarak 23.7.1995 günlü ve 4121 sayılı Kanunla yapılan kısıtlayıcı hükümler göz önünde tutulursa Baroları “demokratik baskı grubu” olarak tanımlamak yerinde olmaz.

    C.A.:Yani bundan kastettiğiniz, bu düzenlemeler nedeniyle baroların “demokratik baskı grubu” olmaktan da öte “yasal bir baskı grubu” oldukları, hususu mudur?

    O.K.: Aynen öyle… Dikkat edilirse görülür ki; yukarıda anılan 76. madde ile barolara hukukun üstünlüğü, insan haklarını savunmak ve korumak görevi de verilmiştir. Ancak barolar bu görevi hakkıyla yerine getirebilmişler midir? Bence buna olumlu cevap vermek mümkün değildir.

    Bununla beraber; İstanbul Barosu’nun 11.11.2008 tarihinde, “Test Edilen Güneydoğu”, “Demokratik Cumhuriyet Tartışması”, “Anayasa Değişikliği”, “Üzmez Olayı”, “Vakit Gazetesi ve Şeriat Hukuku Çağrısı”, “Ekonomik Bunalım”, “Zorunlu Müdafilik ve CMK” konularında Basın Açıklaması yaptığını görüyoruz. İstanbul Barosu’na kayıtlı 800 avukatın, 8.9.2010 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Avukatlar Hayır Diyor!” başlığı altında iktidarın Anayasaya aykırı işlemlerini eleştirdiklerini görüyoruz. Sayıları on binleri geçen İstanbul Barosu avukatları nerede?

    18 Kasım 2009 tarihinde, Av. Muammer Aydın başkanlığındaki İstanbul Barosu öncülüğünde 46 baroya kayıtlı binlerce avukatın Taksim’e yaptığı yürüyüşle ilgili olarak: “Uzun süreden beri siyasi iktidarın yargı; özellikle de yüksek yargı üzerindeki saldırı ve kuşatmasının artık dayanılmaz boyutlara ulaştığı, görüşü ne olursa olsun kimsenin yaşananlara sessiz kalmaması gerektiği, hukukun birgün herkese, hatta yasaya ve hukuka uygun olmayan dinleme kararları talep edenlere ve verenlere lazım olacağı…” şeklinde, Yargıya saygı çağrısı yaptıktan sonra; Başkan Aydın ve 26 baro Başkanı, CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, Manisa Milletvekili Şahin Mengü, Mersin milletvekili İsa Gök ve CHP İl Başkanı Gürsel Tekin’in de katılımıyla, yaklaşık 3 bin avukat İstiklal Caddesi üzerinden Taksim Meydanı’na kadar yürüyüşe geçti. Yurttaşların da alkışlarla desteklediği yürüyüşte Atatürk posterleri ve Türk bayrakları taşındı. CHP Beyoğlu İl Binasının önünden geçerken kitlenin üzerine kırmızı beyaz karanfiller atıldı. Taksim Atatürk Anıtı’nın önüne gelen kalabalık kitle, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları başta olmak üzere yargının oluşmasına katkıda bulunan avukatlar için saygı duruşunda bulundular.

    Kitlenin saygı duruşunda bulunduğu sırada Taksim Meydanında bulunan Square Otel’in 7.katından imzasız olarak; “Darbeci Baro Taksim’e hoş geldin!” yazılı pankart sarkıtıldı. Türkiye Gençlik Birliği Başkanı Adnan Türkkan ve bir TGB üyesinin otel katına çıkmasıyla pankart yerinden söküldü. Türkkan, otel çıkışında yaptığı açıklamada; demokratik bir yürüyüş gerçekleştiren kitlenin darbeci olarak gösterilmek istendiğini belirterek, “Asıl darbeciler aydınlarımızı cezaevlerine atanlardır. Pankartı asan iki kişi hakkında suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

    Polis güvenlik gerekçesiyle pankartı asan iki zanlıyı otelin arka kapısından çıkarıp emniyete götürdü (19-20 Kasım 2009 tarihli Cumhuriyet ve Milliyet gazetesinde yayınlanan haberlerden özetlenmiştir).

    – Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul şubesi üyesi 49 avukat, Gezi Parkı direnişçilerine müdahalesini protesto etmek isteyince, Çağlayan Adliyesi’nde yerlerde sürüklenerek gözaltına alındılar (12 Haziran 2013).

    – 1 Mayıs’ta Taksim ve civarında çıkan olaylarda gözaltına alınanların avukatları, Çağlayan’da bulunan İstanbul Adalet Sarayı’nın içindeki Themis Heykeli’nin bulunduğu alanda saat 12:00’de toplandı. Çevik kuvvet polisi, eylem yapmak istedikleri gerekçesiyle avukat grubuna sert müdahale etti. Polis ellerindeki kalkanlarla avukatları adliye dışına doğru iterken, avukatlar da kalkanlara tekme atarak karşılık verdi (5.5.2015 günlü gazete haberi).

    – 7.4.2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin birinci sayfasında büyük puntoyla “Zorbalığa Hayır” başlığı altında: Avukatlar tutuklanan meslektaşları için İstanbul Adliyesi’nde Adalet Nöbeti tutmak istedi. Avukatlar ellerinde “Savunmaya Özgürlük” dövizleri ile sessizce merdivenlerde oturdu. Eylemin bitirilmesini isteyen polis, avukatları döverek, kalkanlarla iterek ve gaz kullanarak adliyenin dışına attı. Polisin sert müdahale ettiği avukatlar arasında Alp Selek, Bahri Belen gibi duayen hukukçular vardı. Müdahale sonrasında çoğu yaralı sekiz avukat gözaltına alındı, haberi yayınlandı.

    – 11 Eylül 2018 günlü Cumhuriyet Gazetesinde, Seyhan Avşar tarafından kaleme alınan Avukatlar Saldırı başlıklı yazıda;

    Halkın Hukuk Bürosu (HHB) ve KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi 17’si tutuklu 20 avukatın Terör örgütü üyeliği ve silahlı terör örgütü yöneticiliği suçlamasıyla yargılandığı davanın ilk duruşması dün Bakırköy’de bulunan

    İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Duruşma devam ederken mahkeme heyetinin verdiği ara sırasında tutuksuz avukat Ezgi Çınar ile tutuklu avukatların konuşmasına jandarma kaba kuvvet kullanarak müdahale etti. Jandarmanın saldırısında avukat Süleyman Gökten’in gözlüğü kırıldı.

    Silahla tehdit duruşma öncesi avukatlar Terörle mücadele polislerinin salondan çıkarılmasını istedi. Polislerden biri dışarı çıkarken avukatlardan birine silahını göstererek dışarıda hesaplaşırız diyerek tehdit etti.”

    Görülüyor ki; en başta üyesi en çok İstanbul Barosu olmak üzere barolar ve avukatlar baskı grubu değil, basılan grup durumuna düşmüşlerdir.

    C.A.: Üstelik kendilerine Anayasayla, Avukatlık Yasasıyla tanınmış görev ve güvencelerine rağmen…

    O.K.: Maalesef… Biraz önce açıkladığım olumsuz tabloyu ortadan kaldırarak ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 76.maddesi hükmünün öngördüğü vecibeleri yerine getirmek ve mesleğin itibarını sağlamak bakımından öncelikle avukatların ve onlarınseçtikleri yönetimlerin büyük çabalar sarf etmesi gerekmektedir.

    Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesi hükmüne göre Barolar; 109. maddesi hükmüne göre ise Türkiye Barolar Birliği, T.C. Anayasası’nın 135. madde hükmü uyarınca kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu sayıldığından; (2.5.2001 tarihli ve 4667 sayılı Kanunun 1. maddesiyle değişik 1. maddesinde); “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder. ” dendiğinden; gerekçesinin “Hukuk devletinin güvencesi ve vazgeçilmez unsuru yargıdır. Yargının bağımsızlığının sağlanması, adil yargılanmanın gerçekleşmesi ve demokratik toplum düzenine ulaşabilmesi için de; yargının kurucu unsurlarından biri olan savunmanın etkinliğinin işlevine uygun biçimde artırılması, bağımsızlığa kavuşturulması gerekir” şeklinde olduğundan; olumsuz tablonun ortadan kaldırılması bakımından hâkim – savcı – avukatın işbirliği yapması da gerekir.

    C.A.: Ancak bugün avukat, savcı ve hâkimle birlikte yargının kurucu unsuru olmasına rağmen; silahların eşitliği prensibi açısından avukatla aynı konumunda bulunması gereken savcı hâlâ hâkimle aynı seviyede oturur ve avukat da yargının istenmeyen unsuru haline getirilirken, yakın zamanda bu işbirliği mümkün görünüyor mu size?

    O.K.: Haklısınız, bugünkü konjonktürde bu pek mümkün görünmüyor. Oysa, hukuk devletinin güvencesi ve vazgeçilmez unsuru olan yargının önemini göz önünde tutarak, geçmişte bu konuyla ilgili bir uygulama veya bir değerlendirme bulunup bulunmadığını araştırdığımda aşağıdaki sonuçlara ulaştım:

    – 1920-1925 yıllarında İstanbul Barosu Başkanlığı görevini yapmış Av. Lütfi Fikri, İstanbul Barosu Mecmuası’nın 65 ve devam eden 7 sayfalık “Hâkim ve Avukatlar Arasında Münasebet” başlıklı yazısında, o zamanın üslubu içinde çok önemli konulara değinmiş, değerlendirmeler yapmış; “…Hasılı adliye ailesini teşkil eden hâkim ve avukat sınıflarından her birinin ayrı ayrı tealisi ve aynı zamanda yekdiğeriyle olan münasebetlerinin tekemmülü pek uzun, ömürler törpüleyecek bir mülazemete, nefisle mücadeleye mütevakkıftır…” sonucuna varmıştır.

    – Yargıtay üyesi Senai Olgaç, 1968 yılı Ankara Barosu Dergisi’nde yayınlanan 9 sayfalık “Adaletin Gerçekleştirilmesinde Hâkimlere ve Yargıtaya Düşen Ödevler” başlıklı 9 sayfalık yazısında tam bir vukufla önemli konulara değinmekte ve çözümlemeler yapmaktadır.

    – Ankara Barosu’na kayıtlı Av. Saffet Nezihi Bölükbaşı’nın 29 Mart 1969 günü verdiği “Avukatların Mesleki Tutum ve Davranışları” konulu konferansının Ankara Barosu Dergisi’nin 1969 yılında, 26. Cildinde yayınlanan özeti; aynı derginin 1973/6. sayısında yayınlanan “Yargıtay” ve aynı derginin 1974/1. sayısında yayınlanan “Eleştiri” başlıklı yazıları, bugün dahi bize ışık tutacak niteliktedir.

    – Yargıtay hâkimi Mustafa Reşit Karahasan’ın Ankara Barosu’nun 36. Genel Kurulu toplantısında Yargıtay adına yaptığı konuşmanın, Ankara Barosu Dergisi’nin 1974 yılı 1. sayısında yayınlanan “Yargıç ve Avukat İlişkileri” başlıklı yazısı, o tarihlerde bir Yargıtay hâkiminin bir baronun genel kurulu toplantısında konuşma yapması ve özellikle içeriği yönlerinden önemli ve örnek niteliktedir.

    – Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz’in özellikle hâkimler hakkındaki değerlendirmeleri çok önemlidir.

    Bakınız! 24 Nisan 2009 günlü Cumhuriyet Bilim Teknoloji’ de neler söylüyor: “… Yargıçlık , savcılık yapmadım. İnsanları hiç yargılamadım. Korktum. Yargıç, peygamber postunda oturur derler. Dünyanın en zor işidir. Yapılacaksa, doğru dürüst yapılmalı. Peki, nasıl doğru dürüst yapılır bu ulvi meslek, bu tanrısal iş? Önce millet adına, adalet adına el attığın hayatların insan hayatı olduğunu bileceksin. İnsan ki, Tanrı’nın suretidir, kimince insan ki asla ve kat’a dokunulamayacak bir onur taşır, seninle benimle eşdeğer. Ne uğruna olursa olsun, dokunamayacağın hakları vardır, insanlık uğruna. Kibirden, gururdan kaçacaksın. Giydiğin cüppenin cehennem ateşinden dokunduğunu hissedeceksin. Yanmayacaksın, yakmayacaksın…”.

    Aynı derginin 12 Ağustos 2011 günlü nüshasındaki değerlendirmeleri şöyle: “…Biz günahlarımıza rağmen belki işimizi görebiliriz , ama Yargı. Onlardan arınmadan kürsüye asla çıkamaz. Yargı. Erdem sınavlarından yüksek bir başarıyla geçmekle hükümlüdür. Her tökezlemesi onu kürsüden diplere fırlatır. İnsan yargılamak kolay iş değildir. Aslında ‘iş’ değildir. Ama biz bunu birilerinin işi yapmışsak, o zaman böyle bir işti. O yedi günahından arınıp, yedi erdemin kisvesini giyinmeden kendisine sunulan peygamberler postuna oturamaz. Suçlu değil, yargı. Titremeli adaletsizlik korkusuyla…

    Türkiye’de Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz gibi hâkimlik görevinin önemi konusunda hassasiyet gösteren daha da ileri giderek “Türkiye’de Yargı Yoktur” diyen hâkimlerimiz de var.

    – Hâkimler Orhan Gazi Ertekin, Faruk Özsu, Kemal Şahin, Muzaffer Şakar ve Uğur Yiğit, 2013 yılında, görevleri devam ederken “Türkiye’de Yargı Yoktur” başlıklı bir kitap yazmışlar, Ankara’da Nika Yayınevi tarafından yayınlanmıştır.

    – Orhan Gazi Ertekin, Gaziantep Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi ve Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı iken gördüğü bir davada; sanık avukatının savcıyla aynı seviyede olması için, avukatı da yanına oturtmasının ardından Başsavcılığa, kürsüyü düzenleyin yazısı göndermiş, bu tutumu hâkim ve savcılar tarafından eleştirilmiş, avukatlar tarafından beğenilmiştir (12 Aralık 2014 tarihli Hürriyet Gazetesi, İsmail Saymaz haberi).

    C.A.: Gerçekten çok çarpıcı tespitler ve gelişmeler bunlar. Kötü günler yaşayan yargının geleceği açısından da umut verici… Son olarak bu meslekte yaşadığınız çarpıcı bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

    O.K.: Bu söyleşinin ağırlık merkezi hâkim-avukat ilişkisi olduğundan, birisi tanığı olduğum, diğeri ise tarafı olduğum iki ilginç olayı anlatmak isterim:

    1950’li yıllarda, Cağaloğlu’nda Vilayet binasına yakın çok eski, ahşap bir adliye binasındaki sulh mahkemelerinden birinde sıramı beklerken, görülen davada hâkim, taraf vekillerinden birine;“Talibi tahlif misiniz?” diye bir soru yöneltti. Genç meslektaşımız, “tahlif” kelimesinin Türkçe karşılığını bilmediğinden ne diyeceğini şaşırdı. Hâkim kızarak soruyu tekrarladı. O gün bende, soruyu “Yemin teklif ediyor musunuz?” şeklinde sormayarak, hâkimin genç avukatı zor duruma düşürmekten zevk aldığı kanaati oluşmuştu. Ne var ki bu hâkim, emekli olup avukatlığa başladıktan sonra, takip ettiği bir davanın Laleli’deki keşfi sırasında (benimde aynı gün o mahkemede keşfim olması sebebiyle) avukat sıfatıyla hâkime cevap verirken kanter içinde kaldığını gördüm. İçimden, “oh olsun!” dediğimi hatırlıyorum.

    Taraf olarak bizzat başımdan geçen olaya gelince: 1950-1951 yıllarıydı. Hukuk fakültesinden sınıf arkadaşım Av. Necdet Çobanlı ile karşılıklı takip ettiğimiz davanın temyiz murafaası için gittiğimiz Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer, bizlere söz vermeden önce: “Heyetimiz dosyanın görev yönünden 1. Hukuk Dairesi’ne gönderilmesi kanaatinde. Bu konudaki içtihadınız nedir?” sorusunu yöneltti. Yüksek Mahkemede görev yapacak konuma yükselmiş bir hukukçunun biz avukatlara verdiği değeri görünce, o an şaşkınlıktan ne cevap verdiğimizi de hatırlayamıyorum.

    C.A.: Bu keyifli söyleşi, bize ayırdığınız zaman ve tüm katkılarınız için çok teşekkür ederiz Sayın Kuntman.

    O.K.: Ben teşekkür ederim.