Yazar:

  • Mercek: Yetmez Ama Evet(çiler): Bizimki Bir Kan Davası Mı?

    12 Eylül 2010 Referandumu bir döneme ilişkin konulan son nokta idi. Referandum ve ardından gelen Haziran 2011 seçimleri ile birlikte AKP iktidarı tarafından devletin hemen hemen bütün kurumları ele geçirilmiş ve yeni rejimin inşası için yol alınmaya başlanmıştı.[foot]Diğer yandan, bu iki tarih, iktidar cephesinde yaşanan anlaşmazlıkların su yüzüne çıkmasının da başlangıcı oldu. Ancak bu yazıda dönemin AKP iktidarı ile tüm bileşenler (parti/hükümet, cemaat, liberaller…) kastedilmektedir.[/foot]

    2010 Referandumu ile esas olarak yapılmak istenen (ve sonrasında da hayata geçirilen), başta Anayasa Mahkemesi ve HSYK olmak üzere yüksek yargının kendilerine yakın bir kompozisyonda yeniden yapılandırılması idi. Geri kalan değişiklik önerilerinin bu temel amacı maskelemekten başka bir işlevi bulunmuyordu.

    Polis ve yargı içerisindeki etkinliği ile süreci yönlendiren “Fethullah Gülen Cemaati/ FETÖ” referandum sonrasında buralardaki gücünü ve etkinliğini daha da artırmıştı. AKP de bu örgütlenmeyi arkasına alarak, bir yandan kendi iktidarını sağlamlaştırmış, toplumu şekillendirme çabasını sürdürmüş, diğer yandan da muhaliflerini tasfiye etmişti. Nihayetinde AKP ile Cemaat el ele Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesini tamamlamışlardı.

    Yaşanan süreç iktidar bileşenleri tarafından “vesayet rejiminin sona erdirilmesi” olarak tanımlandı. Liberal ve dinci yazarların en önemli ideolojik silahlarından biri “vesayet rejimi” kodlaması oldu. Asker vesayetine son verilmesi ve ileri demokrasinin kurulması için mücadele ediliyordu!

    “Yetmez ama evet” de, 2010 referandum sürecinde bir kampanya sloganı olarak ortaya çıkan sonrasında ise bunu çokça aşarak “kendilerince” bir lobicilik faaliyetine girişen grubu (grupları) anlatmakta idi. Onlar bitmeyen “demokrasi” mücadelelerini veriyorlardı!

    Oysa aradan geçen zamanda yaşanan birçok “demokrasi karşıtı” gelişme bir yana, son 16 Nisan 2017 Referandumu sonuçları da doğrudan 2010 Anayasa değişiklikleri ile bağlantılıdır. Bunun yanında, 2010’da baştan sona yeniden yapılandırılan yüksek yargı, 2017 Referandumu’nun sonuçlarında da doğrudan belirleyici olmuştur. Kerameti kendinden menkul solcular olan “yetmez ama evet”çi liberaller de o dönem ve sonrasında AKP iktidarına verdikleri destek ile bugünlerin esas sorumlularındandırlar.

    Peki, tamam sorumlular. Ama bu geçmişte kalmadı mı? Artık yeni bir dönemdeyiz ve helalleşmek gerekmiyor mu?[foot]CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın konuya dair yaklaşımı oldukça dikkat çekici: “Yetmez ama evetçilerle helalleşmek lazım: AKP’nin bu kadar güçlenmesinde, baskıcı olmasında bu liberal aydınların çok büyük payı olduğunu düşünüyorum. Gelinen noktayla ilgili onların da günahları çok. Kendisi gibi düşünmeyen, hatta yaşam tarzı uyuşmayan insanlar tarafından desteklenmesi, AKP’nin en büyük başarısıydı. Tayyip Erdoğan’la demokrasiyi aynı karede gösterme konusunda çok başarılı oldular. (…) Beraber değiliz ama onlar da CHP’nin çizgisine geldi. Bu kesimlerin CHP’nin izlediği politikaları desteklediklerini düşünüyorum. Ayrıca bu konuda bir parantez açmak istiyorum: Artık bu kesimlerle de helalleşmek lazım. Kan davası yapmamak lazım. (…) 16 Nisan öncesinde görüldü ki, onlar da demokrasiyi savunuyor. O halde artık bu insanlarla helalleşmek lazım.” http://www.gazeteduvar. com.tr/yazarlar/2017/06/09/veli-agbaba-yetmez-ama-evetcilerle-helallesmek-lazim/ (Erişim tarihi: 06.07.2017)[/foot]

    Tabii ki kan davasına dönüşmemesi gerek. Buna kim itiraz edebilir? Zaten kimsenin 2010’un üzerinde tepindiği de söylenemez. Bunun yanında, sanırım kimse “yetmez ama evet(çiliğin)” 2010 yılında kalan bir kampanya sloganından ibaret olduğunu da söyleyemez. Tamam, örgütlerden, kitlelerden çok lobicilik faaliyetlerine dayanan bu toplamın kendilerini ifade eden toplumsal bir karşılığı bulunmamaktadır. Ama zaten bunu aramazlar da. Esas olarak da kendileri bir güç odağı olma, çeşitli alanlarda güç odakları yaratma çabası içerisindedirler.

    Bu toplamın Türkiye’ye dair bütünlüklü bir projeden çok döneme göre değişen projeleri bulunmaktadır. Tabii bu temel noktaları olmadığı anlamına gelmemektedir. “İnsan hakları merkezli” liberal bir “solculuk” üzerinden politika üretmekte, “muhalefet” yapmaktadırlar.[foot]Bu siyaset tarzının yazıda bahsi geçen, bitmeyen “demokrasi” mücadelesi ile de doğrudan bağı bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist bir ülke olduğunu herkes kabul eder. Ancak, sermaye sınıfının egemenliği reddedilmese de, en iyi ihtimalle hep ihmal edilir. Bir toplumsal sınıfın egemenliğinden söz edilmediğinde de (ya da arka plana atıldığında) çeşitli siyasal aktörler arasındaki sürtüşmeler büyük bir heyecanla karşılanır.[/foot]

    Bir süredir sessizlik içerisinde olan bu toplam, doğal olarak 2017 Referandumu’nda, anayasa tartışmalarına konjonktür kendileri açısından hiç uygun olmadığından “yetmez ama evet” diyemediler. Yine, doğal olarak artık AKP destekçisi de değiller. Bunun yanında, hep söylediğimiz gibi 2. Cumhuriyet yalnızca AKP’nin rejimi değildir. Hiçbir zaman da öyle olmamıştır. Bir süredir yeni bir “yetmez ama evet(çi)” dalga olasılığına ilişkin işaretlerin artmış olması da bununla ilgilidir. Özellikle “adalet yürüyüşü” ile birlikte bu toplamın sesleri tekrardan yükselmeye başladı. Bu dalgaya soldan (ve bu sefer daha geniş bir yelpazeden) yenilerinin katılacağını da söyleyebiliriz. Herkesin kendine göre bir “gerekçesi” bulunmaktadır. Artık 2. Cumhuriyet çok daha geniş bir toplam için kalıcı bir rejimdir.[foot]Bir de ulusalcı kanatta Vatan Partisi’nde cisimleşen ancak onu aşan bir “yetmez ama evet”çi toplam bulunmaktadır. Ancak bu yazının konusu değiller.[/foot]

    Peki, bu dönemin gerekçeleri neler olabilir?

    Türkiye gibi gündemin oldukça hızlı değiştiği bir ülkede birebir öngörülerde bulunmanın zorlukları olduğu açık. Bunun yanında “temel” konular bazen geri plana düşse de hiçbir zaman gündemden düşmemekteler.

    Bunlardan biri (ve en önemlisi) merkeziyet/ ademi merkeziyet tartışmasıdır. Bu tartışmada ademi merkeziyetçilik sola hap halinde sürekli doğru seçenek olarak sunulmaktadır. Deniyor ki; yerelleşme halkın yönetime katılımını sağlayacak bir modeldir, erk paylaşıldıkça kucaklayıcı, etkin ve demokratik olur.

    Tabii bu tartışmanın Kürt sorununun çözümü için yürütülen tartışmalar ile birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Hem o zaman daha “güçlü” ve “dokunulmaz” argümanlar kullanılmakta: Halkın yönetimde söz sahibi olması, bunun toplumun tüm alanlarına yayılması. Evet, aynen böyle ifade ediliyor. Yazılanların çizilenlerin sosyalist bir iktidarda halkın yönetime katılmasına dair bir tartışma olduğunu düşünmeyin. Hemen önümüzdeki günlere dair politika berlirlemeye dair yaklaşımlar bunlar

    Ve tabii, liberaller bu sefer CHP’liler, daha doğrusu CHP – HDP zemininde birlikçiler olarak karşımıza çıkmaktalar.[/foot]artigercek.com sitesinde çok fazla örnek bulabilirsiniz. Ben Erol Katırcıoğlu’ndan bir örnek ile yetineceğim. Yeni bir siyaset geliyor başlıklı yazısında Katırcıoğlu şunları söylemiş: “Bu yeni siyasetin kodlarının neler olması gerektiği konusunda CHP’nin tutumunun ne olacağını bilmiyoruz. Bu yürüyüşü bir türlü vazgeçemedikleri “devletçi” ve “merkezci” bir kafayla mı okuyacaklar, yoksa ülkedeki bütün mağdurların taleplerinin kendi talepleri olması gerektiği üzerinden bir tür “mağdurların siyaseti” olarak mı okuyacaklar? Bu soruların cevaplarını henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var. O da bu toplumun “seküler” kesiminin siyasete adımını atmakta olduğu. Bu adım sanırım bütün önceden öngörülmüş ezberleri bozacaktır.” https://www.artigercek.com/yeni-bir-siyaset-geliyor (Erişim tarihi: 06.07.2017)[/foot]

    İşte helalleşmeye tam olarak bu noktada (karşılıklı olarak) ihtiyaç duyulmaktadır. Peki, şimdi AKP’nin karşısında gözüküyorlar diye, bu toplamın solun içinde dolaşmasına, sol adına konuşmasına izin verilebilir mi? Siyasette, birazcık süreklilik aramayalım mı? Gerçekten kimsenin hafızası yok mu? Ne güzel!

    Farkındayım, şimdiye kadar içinde solun olmadığı bir tablo anlattım.

    Sol ise bir çıkış arıyor.

    Var olan güç birliklerinin yanına yenileri ekleniyor. Sürekli olarak ittifak yapacak yeni güçler aranıyor. Peş peşe imza metinleri yayınlanıyor. Her çaba kuşkusuz önemli. Sol ortaklaşmanın da, birlikte mücadele etmenin de yollarını aramalı ve bulmalı. Çünkü ülkeye, bu gidişata ancak güçlü bir sol müdahale edebilir.

    Ancak yaşadıklarımız, yaşananlar solun bu ülkenin geleceğine dair (de) ortaklaşması, bunun mücadelesini bugünden örmeye başlaması gerektiğini gösteriyor. AKP karşıtı politikalar mutlaka bütünlüklü bir politik hattın içerisine yerleştirilmeli.

    İhtiyacımız, aklını da bağımsızlaştırabilmiş bir sol. İhtiyacımız, solun bağımsız örgütlenebilmesi.

  • Mercek: Anayasa’nın Genleri

    16 Nisan Anayasa referandumu geldi ve geçti.

    Öncesinde yapılan tartışmalarda sıklıkla dile getirdiğimiz bir husus vardı. Diyorduk ki; ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

    Kuşkusuz bunu dillendirirken başkanlık ve anayasa tartışmalarını önemsizleştirme amacı taşımıyorduk. Aksine bu tartışmaların oldukça önemli olduğunu düşünüyorduk. Halen de önemini korumaktalar. Ancak tam da bu önem nedeniyle tartışmaların/ değerlendirmelerin bunun ötesine taşınması gerekiyor.

    Referandum sonucu “evet” olarak tescillenmiş oldu. Sonuca bakılırsa, sürecin “kazananı” da AKP oldu. Ancak AKP’nin bu süreçten güçsüzleşerek çıktığı çıplak gözle dahi görülebiliyor. Bunun tek nedeni de referandum üzerindeki güçlü şaibe değil. (Burada kısa bir parantez ile hatırlatmış olayım: Gizli oy ihlali, tutuklu milletvekilleri ve nihayetinde OHAL koşullarında kurulan sandık ile usulden sakatlanan referandum, YSK’nın kanun maddesini göstere göstere çiğneyip, mühürsüz zarflardaki oyları geçerli sayması ile – diğerlerini saymaya gerek dahi yok – esastan da sakatlanmıştır.)

    Buna rağmen düzen siyaseti açısından önemli bir viraj daha alınmıştır. Sonrasına bakacaklardır.

    Sanırım 1923 Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürdüğünü artık kimse iddia etmiyordur.

    Böylesi süreçleri özellikle içinden geçerken kesin tarihler üzerinden tanımlamak riskler barındırsa da, anlatım kolaylığı da sağladığından, kullanmanın çok da sakıncalı olmayacağını düşünüyorum. Bu kayıt ile ifade edersem; 2010 referandumunu ve bunu takip eden 2011 seçimlerini 1923 Cumhuriyeti’nin sonu olarak tanımlayabiliriz. Ve 2. Cumhuriyet’in ilanı. Kastettiğimiz ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşümdür.

    Bununla birlikte 2. Cumhuriyet’in ayakları hep havada asılı kaldı. Bir türlü yere indirilemedi. Yeni rejim bir türlü yerleşemedi, yerleştirilemedi. İşte bu açıdan da 2017 referandumu AKP açısından oldukça önemli idi. AKP ideologlarından sıkça duyduğumuz üzere; 1 Kasım seçimleri ile Gezi parantezi kapatılmıştı. Sıra Cumhuriyet parantezinde idi.

    Uzunca bir süredir devam eden fiili durumun “yasal” hale dönüşmesi aynı zamanda meşruiyetleri açısından da önemli idi. Yukarıda dile getirdiğimiz gibi, şaibeli bir referandum ile bu viraj alınmış oldu. Meşruiyet elde edilmiş midir, oldukça tartışmalı. Ancak artık “yasal” hale gelinmiştir. Şimdi sırada bunun kurumsallaştırılması bulunuyor. Tabii, tek bir kişiye/makama bağlılık üzerinden bunun tesis edilecek olması da ironik bir durum.

    Peki, nedir bunlar?

    Aslında AKP’nin aklında hep baştan sona yeni bir anayasa yazımı oldu. Buna ilişkin çalışmaları da oldu. Hemen akla gelen ve öne çıkan derli toplu çalışma ise 2007 Özbudun taslağıdır.[foot]Taslağın başındaki not şu şekildedir: Bu “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi”; 8 Haziran 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Prof. Dr. Ergun Özbudun’dan talebi üzerine, aşağıda isimleri yazılı kişilerden oluşan Komisyon tarafından hazırlanmış, 2 Ağustos 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a sunuşu yapılmış ve 29 Ağustos 2007 tarihinde çalışmalar tamamlanarak Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat’a teslim edilmiştir. Prof. Dr. Ergun Özbudun (Komisyon Başkanı), Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Yavuz Atar, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker, Doç. Dr. Serap Yazıcı.[/foot]

    Ancak bu öneri, sonrasında AKP tarafından resmi olarak sahiplenilmedi ve kamuoyuna açıklanmadı. O ana kadar yeni bir anayasa yazımından bahseden AKP, bu tarihten itibaren Anayasa’nın parça parça değiştirilmesini gündemine aldı. Bunun anlamı metnin içeriğine ilişkin AKP’nin itirazları olduğu değildi. O tarihlerde ve sonrasında AKP’nin “gücü” bunu gerektirmişti.

    Bu nedenle, eğer 2. Cumhuriyet’in yerleştirilme çabasından, bunun kurumsallaştırılmasından bahsediyorsak, 2007 taslağı hatırlanmalıdır. Bilinmelidir ki arka planda bu taslak durmaya devam etmektedir. Belki aradan geçen zaman nedeni ile taslak bir bütün olarak öne sürülemez, ancak AKP’nin nasıl bir anayasa (nasıl bir ülke) istediğine dair ciddi ipuçları barındırmaktadır.

    Bu yazının sınırları 2007 taslağından uzun alıntılar yapmaya olanak vermiyor. Bu nedenle ana eksenine değinmekle yetineceğim.

    1.Taslakta egemenliğin kısıtlanmasına yol açan hükümler yer almakta idi. Yine TBMM’nin devredilemeyen yasama yetkisine de kısıtlama getirilmekteydi.

    2. Laikliğin tasfiyesi anayasal hükümlerde karşılık buluyordu.

    3. Taslak, anayasal düzlemde federalizme dair ilk adımların atıldığı bir metindi. 2007 taslağı “mali federalizmin” önünü açmaktaydı. Böylece “idari özerklik” öncesi önemli bir adım atılması hedeflenmekteydi.

    4. 2007 Özbudun taslağı “sosyal devlet”e ilişkin birçok düzenlemeyi de ortadan kaldırmakta idi. Anayasa’dan “kamu yararı” çıkarılarak, kamu yararı başlığı altında yer alan düzenlemeler yeni oluşturulan farklı bir başlığın altına alınmıştı. “Piyasaların denetimi” maddesi “Piyasaların geliştirilmesi” olarak değiştirilmiş, “Planlama” Anayasa’dan çıkarılmıştı.

    Bugün gelinen noktada, TBMM’nin elinden temel işlevlerinin alınması ya da zayıflatılması (yasa yapma, bütçe hazırlama, denetleme) ve bu yetkilerin Cumhurbaşkanına verilmesi (cumhurbaşkanlığı kararnamesi) ile aslında 2007 taslağında yer alan (ve bunun daha ötesinde) düzenlemeler hayata geçme olanağı bulmuş durumda. Bir yanda çalışmalarına ara verdiğinde kendi kendini toplantıya dahi çağıramayan bir Meclis, diğer yanda kararname ile kamu tüzel kişilerini dahi düzenleme yetkisine sahip bir Cumhurbaşkanı.

    “Başkanlık” sistemine geçmiş Türkiye’nin idari yapısının önümüzdeki dönem (bir kez daha) tartışılacağını da söyleyebiliriz. Sistemin en önemli ayaklarından biri yerel yönetimlerin yetkisinin artırılması olacaktır. Bunun ne kadar federasyona tekabül edeceğinden bağımsız olarak, “demokratik” bir açılım olarak sunulacağı açık. Diğer bir “demokratik” ayak ise seçim barajının düşürülmesi olacaktır. Hatta sıfırlanması. Tabi dar bölge seçim sistemi ile![foot]İşte öylesi bir dönemde, konjonktürde uygun olursa bir kez daha “yetmez ama evet”çi bir toplamın karşımıza çıkacağından emin olabilirsiniz. Şimdiden bir dizi imza metni dolaşmaya başladı bile. Aslında 2017 referandumda da tam “yetmez ama evet”çi bir paket bulunmakta idi. Maalesef konjonktür uygun değildi. Yoksa yargının bağımsızlığının yanına tarafsızlığının eklendiği, milletvekili sayısının 600, milletvekili seçilme yaşının 18 olduğu, askeri yargının ve sıkıyönetimin kaldırıldığı, jandarmanın MGK’dan çıkarıldığı, Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı tarafından atandığı, TSK’nın DDK içine alındığı bir pakete yetmez ama evet denmez mi![/foot]

    Tüm bunların anlamının 2. Cumhuriyet’in kuruluşunun tamamlama çabası olduğu açık.

    Ancak burada hemen söylemek gerekiyor ki, 2. Cumhuriyet yalnızca AKP’nin rejimi değildir. Hiçbir zaman da öyle olmamıştır.

    Bu başlığı sonraki yazılarda değerlendirmek üzere, şu kadarını söyleyelim ki; başkanlık sistemi doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ve çıkarlarıyla bağlantılıdır. Sermaye, çıkarlarının daha “doğrudan” temsil edilmesini istiyor, daha hızlı karar mekanizmaları hayata geçiriliyor. Türkiye’de olan da merkezileşme ile birlikte daha etkili bir konuma gelinmesidir. Düzenlemelerin doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ile bağı olduğundan kuşku duyulmamalıdır. Laikliğe aykırı uygulamalar sermaye sınıfı için “o kadar da” sorun değildir. Referandumun hemen ertesinde iş dünyasının “rahatlamış” mesajlarını hatırlayalım.

    Kuşkusuz Türkiye’de sahici (ve önemli) bir taraflaşma vardır. Ancak buna dair, örneğin AKP iktidarı ile emperyalizm arasında yaşanan gerilimlere/ çelişkilere değil, Türkiye’nin toplumsal dinamikleri ile 2. Cumhuriyet rejimi arasındaki çelişkilere bakılmalıdır. Diğeri önemsiz olduğundan dolayı değil, mutlaklaştırılamayacağından ve daha önemlisi yaşanan sıkışmanın temelinde yer almadığından dolayı.

    En başta dediğimiz gibi, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

    Tartışma cumhuriyet tartışmasıdır.

  • Portre: Doğan Öz’ü Anmak Memlekete Sahip Çıkmak Demektir

    Doğan Öz’ü 2005 yılında anmaya başladık. O zaman katledilmesinin 27. yılı idi. Aradan 12 yıl geçmiş. 24 Mart 1978 yılında katledilmesinin üzerindense 39 yıl geçti.

    Anmalarımızda genellikle bu yazının başlığını kullanıyoruz: Doğan Öz’ü anmak memlekete sahip çıkmak demektir. Gerçekten de, kısa meslek yaşantısına sığdırdığı onca çalışma O’nun mesleğine, hukuka ve hayata bakışının da bir göstergesi. Doğan Öz; aydınlık, yurtsever, ilerici kimliği ile ayrılmaz bir biçimde yürüttüğü savcılık mesleğinde, yurdu ve halkı için durmadan çalıştı. Katledilmesinin nedeni de, bu kimliği, ülkesi ve halkı için yaptıklarıydı. Bu nedenle, Doğan Öz’ü anmayı memleketimize dair verdiğimiz kavgamızdan hiç ayırmıyoruz, bu nedenle, her sene anmalarımızda memlekete dair bir gündemi öne çıkarıyor, birlikte düşünmeye, birlikte üretmeye ve birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

    Dönüp, 12 yıl boyunca yazdıklarımıza bakınca yolumuzun ne kadar doğru olduğunu bir kez daha görüyorum. Bu yıllar boyunca Doğan Öz’ü anarken dile getirdiklerimizi, yazdıklarımızı çizdiklerimizi buraya tek tek alıntılamak mümkün değil. Belki bir gün bunların hepsini bir araya getirebiliriz. Yine de bir döneme kısaca değinmek istiyorum.

    Biliyorsunuz, bir zamanların Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılarından, bugünün firarisi Zekeriya Öz ile Doğan Öz’ün soy isimleri rastlantı sonucu aynı. Bu rastlantıdan yola çıkarak aralarında kendilerine solcu diyenlerinde olduğu bir toplam, iki savcı arasında benzerlik aramıştı. Hayatını gericilikle, faşizmle, kontrgerillayla mücadeleye adamış Doğan Öz ile bir cemaat savcısı arasında benzerlik aranmıştı. Boşuna bir çaba idi. Sanırım bu sıralar kimse bunu iddia etmez. Biz ise 2010 yılında, bu çabaların üzerine şöyle yazmışız:

    Faili meçhul kalmış dosyaların gerçekten kapanması için dosyaların gerçekten açılması gerekiyor. Dosyaların gerçekten açılması ise geçmişle hesaplaşmayı göze alacak siyasal bir duruşla mümkün olabilir. 1980 darbesine gidilen süreçte taşeronluk yapanlar, ülkemizi derin bir karanlığa sürükleyenler bugün ‘demokratikleşme’, ‘sivilleşme’ adı altında Doğan Öz’ün ve diğer değerlerimizin katledilmesinde temel rol oynayan “kontrgerilla” ile hesaplaşmaya giriştiklerini iddia etmektedirler. Buna inanmamızı beklemektedirler. Faili meçhul cinayetlerde katledilenlerin ortaklığını, katledilmelerinde değil, memleket ve insanlık adına durdukları ve temsil ettikleri yerde bulmaktayız. Aydınlarımız, ilerici ve devrimci oldukları için, sistem tarafından tehlike kabul edildikleri için katledilmiştir. Yurtsever Savcı Doğan Öz’ü, aydın hukukçu kimliğinden ayırarak ele almamız, ABD destekli cemaat projelerinde görev alanlarla arasında benzerlik kurmamız mümkün değildir.

    Doğan Öz bu ülkenin hukukçularına ağır ama onurlu sorumluluklar devretmiştir. Hukuk Defterleri sorumluluklarının farkındadır. Ülkemizin ve dünyanın üzerindeki karanlığın, sorumluluklarımıza sahip çıkılarak aşılabileceğine inanmaktayız.

    Parçası olmaktan gurur duyduğum bu gelenek hiçbir zaman Doğan Öz’ü sadece anmakla yetinmedi. Katledilmesinin her yıldönümünde O’nun bizlere devrettiği değerlere sıkıca sahip çıkarak, bugünün görevlerine işaret ettik. Yolumuzu böyle çizdik.

    Doğan Öz’ü saygı ile anıyoruz…

    ***

    Yurtsever Savcı Doğan Öz

    Katledilişinin üzerinden 39 yıl geçen Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, gerek meslek yaşamında yaptıkları, gerekse dürüst, üretken, mücadeleci, ilerici ve yurtsever kişiliği ile bu ülkenin hukukçularına yol göstermeye, örnek olmaya devam ediyor…

    Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, hayatını gericilikle, faşizmle, kontrgerillayla mücadeleye adamış ilerici, aydın, yurtsever bir hukukçu idi. Savcılık görevine başladığı 1962 yılından itibaren sürekli tehdit edilmiştir. Nedeni bellidir… Doğan Öz, 1968 yılında Konya’da “Mücadele Birliği” adlı örgütün kapanmasını sağlar. Denizli’de Necmettin Erbakan’ın kardeşi Akgün Erbakan’ın yolsuzluk dosyalarını hazırlar. Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel’e Denizcilik Bankası’nca verilen usulsüz kredi olayına el koyar. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne (DGM) ilk karşı çıkanlardandır. 1973 yılında da, DGM’lerin kapatılması için meslektaşları arasında imza toplar. Hazırladığı kontrgerilla raporu ile yaşadığı dönemin pisliklerini açık olarak ortaya koymaktadır.

    Yaptıkları, gerici hareketler içinde o kadar çok tepki toplamaya başlar ki, önce üç bin imzalı bir telgrafla şikâyet edilir; ardından da Komünizmle Mücadele Derneği, Milli Mücadele Derneği, Konya İslam Enstitüsü ve Eğitim Enstitüsü öğrencileri, Konya’da ki evinin önünde “izinli olarak”, “Doğan Öz’ü istemeyiz” yürüyüşü düzenler. Verilen izin, tepkilerin Devletin üst katlarına kadar yükseldiğini göstermektedir. En çok “tayin edilen” savcılardan biri olmasının nedeni de budur!

    Katledilmesinin nedeni dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e verdiği kontrgerilla raporunda gizliydi. Doğan Öz raporunun en can alıcı yerinde şöyle diyordu:

    Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç demokrasi umudunu yok etmek onun yerine faşist bir düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. Böylece ABD ve çok uluslu ortaklıklar Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözme amacını gütmektedirler. Bize göre bu sonuca ulaşmada CIA, kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır.

    24 Mart 1978 sabahı erken saatlerde Emniyet Müdürlüğü’nü arayan bir şahıs, Doğan Öz’ün oturduğu sokakta iki kişinin şüpheli hareketler yaparak dolaştığını iletir. İhbar ciddiye alınmaz ya da alınmaması gerekir. Doğan Öz, sabah işine gitmek üzere arabasına bindiği 24 Mart 1978 günü bu şahıslardan biri tarafından, diğerinin gözcülüğünde vurularak katledilir.

    Olayın birçok görgü tanığı vardır. Cinayetten yaklaşık bir ay sonra, başka bir olay nedeniyle gözaltına alınan İbrahim Çiftçi’nin Doğan Öz’ün katilinin tarifine çok benzediği fark edilir. Karşılaştırılan tanıkların tümü İbrahim Çiftçi’yi teşhis ederler. Doğan Öz’ün katili olarak yargılanan İbrahim Çiftçi, verdiği ifadede, “Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ü (…) eski Ankara Ülkü Ocakları 2. Başkanı Hüseyin Demirel ve (…) Hüseyin Kocabaş’ın verdikleri talimat üzerine öldürdüm. Adresi bilmediğim için Hüseyin Demirel benimle geldi ve bana savcının otomobilini gösterdi. Kendisi de yanımda kaldı. Yarım saat kadar orada dolaştık. Tahminen yarım saat kadar sonra gelip arabasına bindi. Hüseyin Demirel bana, ‘tamam hadi ateş et’ dedi. Arabaya yaklaştım ve altı el ateş ettim ” şeklinde itirafta bulunur. İbrahim Çiftçi’nin ifadeleri ve evinde bulunan kot pantolon ile mont, tanıkların anlatımları ile bire bir uygunluk göstermektedir.

    Doğan Öz’ü “tasarlayarak öldürmekten” yargılanan İbrahim Çiftçi, Ankara Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi tarafından dört kez oybirliği ile ölüm cezasına çarptırılır. Ancak, nedense (!) ilk üç seferinde Askeri Yargıtay 1. Dairesi tarafından “eksik soruşturma” bahane edilerek karar bozulur.

    Dördüncü seferde ise idam kararı onaylanır. Ancak bu kez de ilk üç idam kararının onaylanması yönünde görüş bildiren başsavcılık tutum değiştirerek Ceza Dairesi’nin onama kararına itiraz eder ve dosya Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’na gönderilir. Kurul, 7’ye karşı 8’lik oy çokluğuyla, delil yetersizliğini gerekçe göstererek kararı bozar.

    Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun, 7’ye karşı 8’lik son bozulma kararından sonra, Yerel Mahkeme, “zorunluluğunu” vurgulayarak şu kararı verir: “Sanık İbrahim Çiftçi’nin maktül Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüştür. 22 Temmuz 1983 tarihli 35 sahifelik gerekçeli kararda deliller tek tek tartışılmış, ret ve kabul sebepleri uzun uzadıya izah edilmiştir. (…) Ancak Askeri Yargıtay Daireler Kurulu kararlarına direnilemeyeceğinden, bir oy farka da dayansa 7/8’lik oy çokluğuna dayanan Daireler Kurulu bozma ilamına sırf bu hukuki zorunluluk nedeniyle uyulmuş sanık Çiftçi’nin beraatine karar verilmiştir.

    Son olarak Askeri Yargıtay 1. Dairesi, temyiz istemlerini reddederek 9 Ocak 1985 tarihinde beraat kararını onaylar ve kararı kesinleştirir.

    Beraat eden İbrahim Çiftçi, 5 yıl 1 ay cezaevinde yattıktan ve 4 defa idam cezasına çarptırıldıktan sonra, söz konusu “hukuki zorunluluk” nedeniyle 1984 yılında tahliye oldu. Çiftçi, cezaevinden çıkar çıkmaz önce İLKSAN’a müdür, ardından da patron olur. 1997 senesinde Devlet Bahçeli’nin karşısında MHP genel başkan adayı olarak çıkar.

    Tahliyesinin ardından kendisiyle yapılan bir röportajda İbrahim Çiftçi’nin söyledikleri olayları açıklamaktadır: “Benimle birlikte fikriyatım da mahkûm ettirilmek isteniyordu. Çok şükür suçsuz olduğum anlaşıldı. Bir Türk milliyetçisi olarak, Türkiye’min en sadık evlatlarından biri olarak yaşayacağım ve devletime, milletime hizmet edeceğim.

    Doğan Öz’ün eşi, emekli yargıç Sezen Öz de, katlediliş ve yargılama sürecini, tek cümleyle özetlemektedir: “Yaptıran ve yargılayan aynı olunca karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor…

  • Bunyak’tan Notlar – 2

    Yazının birinci bölümü Hukuk Defterleri’nin 4. sayısında yayınlanmıştır[foot]Notların birinci bölümü Hukuk Defterleri’nin 4. sayısında yayınlandı. Bir kısım okurun geçen sayıya ulaşamamış olma olasılığından hareketle, ilk bölümüm giriş kısmını tekrardan paylaşmak istiyorum: Osman Nuri Bunyak Kabataş Erkek Lisesi’nden ağabeyim. 15 yıla yaklaşmış kendisi ile tanışmamız. Lisenin bir e-posta grubunda tanıştık. O günden beri sürekli konuşuyoruz. Çok uzaklarda yaşadığından, memlekete çok az gelebildiğinden dolayı da çoğunlukla e-postalar üzerinden. Kırk yılda bir de yüz yüze, çay kahve veya rakı eşliğinde… Yazışmalarımızda her şey vardır. Siyaset, hukuk, spor, çocuklarımız… Ve tabi ki TKP. Aynı zamanda hukukçudur. Hatta bir ara İstanbul Barosu’na bile kayıtlıymış! “Adamlar tebligat yapmadan silmişler, tebligatı nereye yapacaklardı o da ayrı mesele” der kendisi. Bunyak abi, Hukuk Defterleri’nin de bir okuru. Tabii, okuru sözün gelişi kullanıyorum. Yazdıkları ile eleştirileri, önerileri ile ilen bir yayın kurulu üyesi dersem sanırım daha doğru olur. Bunyak abi çıkan her sayıyı kendisine ulaştırdıktan kısa bir süre sonra okuyup, bitiriyor ve sonrasında da görüşlerini benimle paylaşıyor. Bir tek dergiye yazmaya ikna edemedim kendisini. Öyle ise ben yazışmalarımızı notlar haline getirir, bunları yayınlarım dedim. Ancak buna ikna edebildim. Bu yazı da bu fikirden yola çıkarak oluştu. 2016 yılındaki yazışmalarımızdan, derginin içeriğine uygun olacağını düşündüklerimi derleyip, notladım. Yalnız, derginin sayfa kısıtı nedeni ile tek bir sayıya sığdıramadım. Devamını önümüzdeki sayıda okuyabileceğiz. Bu notların oldukça değerli ve her birinin ayrı bir makale konusu olduğunu düşünüyorum. Bunyak abi yazmıyor, bari Yayın Kuruluna ve dergi okurlarına/ yazarlarına ödev olsun diye düşündüm. Bizler araştıralım, tartışalım ve yazalım. Esas amacım da budur. Notlardaki anlatım ve yazım hatalarının tamamının bana ait olduğunu da şimdiden söyleyeyim. Umarım çok değildirler.İyi okumalar, iyi tartışmalar…[/foot].

     

    08.09.2016

    Hukuk tanımları kaldı.

    Bize göre hak, insanlığın herhangi bir medeniyet çağında ve herhangi bir memlekette cari ekonomik sistemin formül halinde ifadesidir.

    Yukarıda ki satırlar Mahmut Esat beyin 1940 tarihli “Hukuku düvel” isimli eserinden.

    “Hak” sözünü hukuk yerine kullanıyor. Eseri bulup okursan şaşırtıcı pek çok tanımlama bulabilirsin. Buna “devlet” de dahil. Ama hocanın kendi tanımlamalarıdır. Hem de List’leri, Sorel’leri falan inceledikten sonra “bize göre” diyerek yazmıştır.

    Nereden aklıma geldiğini soracak olursan Aybar’ın bir yazısını okuyordum. Başgil’e övgüyle başlamış. Sonra da onun değişimleri aklıma geldi. Mina Urgan onun için kırkından sonra sosyalist olmuş tabirini kullanmıştı. İyi hukukçu, yazıları ve konuşması hukukun verdiği bilgiyle yüklü, belagat örneğiydi. Fakat sonraları fizik ve diyalektik üstüne -Uğur Mumcu ile konuşması- düşüncelerini açıklama şansızlığı olmuştu. Zaten TİP’i bırakmıştı. Galiba partiyi kürtçü olarak değerlendirmişti. Mehmet Ali Arslan, Tarık Ziya Ekinciler kürtlüğü öne çıkmış sosyalistlerdi. Pekiyi de Aren-Boran Aybar’ı tasfiye etmek için mi uğraş veriyordu?

    Hans J. Wolff ise hukuk için ne demiş okur musun? “Hukuk”, muayyen hâkimiyet ve iktidar sahipleri tarafından muayyen tarzda vazedilmiş olup yine muayyen tarzda tahakkuk ettirilen bir takım emirlerin heyeti mecmuasıdır, diye tarif olunabilir.

    Yazılar büyüktür de bizim anlayışımız kıttır demeyeceğim. “Hakimiyet ve iktidar” bir kez elde oldu mu nasıl ele geçtiği önemini yitirir, korumak ve kaybetmemek için savaş verilir. Aileden devlete, ülkeler arası ilişkilere varıncaya değin böyledir. Öyledir ki; aynı konuda farklı düşünceler çatışmaya dönüşür, çatışma, farklı görüşler ortadan kalksa da sürer gider.

    17.09.2016

    Hukukta yaptırımın yokluğu hukukun yokluğu anlamına gelmez. Sen kazananı olmayan oyunlar oynamadın mı?
    Çocuktuk, ufacıktık, top oynadık acıktık.
    Sonra yemek yedik ve tekrar oynadık.
    Yalnızca oyun vardı.
    Deneyi vahşi dedikleri arasında sosyal antropologlar yapmış. Çocuklar bir topun peşinde saatlerce koşuşturmuşlar.

    Geldik uygarlığa…
    Top, ayakkabı, forma. İki de kale ve de hakem.
    Bir takım diğer takıma karşı…

    Bu yüzden olsa gerek bulup çıkardığım hukuk tanımlarını yazıyorum.
    Yoksa anlatamadıklarımı mı anlatıyorum.

    Hocamız Lütfi Duran da bakalım ne yazmış: “Yeni bir numara serisine başlandığına göre; bazı resmi beyanlar hilafına, 27 Mayıs 1960 günü ihtilal ile sona eren1. Cumhuriyetin devamı kabul edilmediği gibi; MBK devrinde kanunlara konulan numara sırasına da uyulmadığından TC Anayasasının yürürlüğe girdiği 25 Ekim tarihinde açılan devri 2. Cumhuriyet olduğu resmen teeyyüt etmektedir.”

    Kısaca 2. Cumhuriyet lafı bile yeni değil! Hoca 63’te yazmış işte. Tuhaf mı?

    Madem tuhaflıkları yazıyorum. 61 Anayasası 114. madde başlığıyla hükümet tasarruflarına son vermiş, 10 yıl boyunca hükümet başı rahmetli Süleyman beyi hop oturup hop kaldırmıştır.

    Nerden aklıma geldi? Tasarruf kelimesi hukukla nerede takışır? Galiba ondan…

    Keselim mi Bilgütay. Yenileri yaz, ben de eskileri… Örneğin sen KHK, bay Kaynak’ın görüşlerini, Kılıçdaroğlu’nun “laflamasını” hareketin nasıl karşıladığını yaz.

    Nur u muhabbetle…

    26.09.2016

    Geçen mektupta 61 Anayasası ile hükümetlerin tasarrufunun olamayacağını yazmıştım. Benim gibi düşünen yargıçlar öylesine kararlar verdi ki; rahmetli Süleyman efendi hop oturmuştu. Kalktığın da ise anayasayı değiştirmekte çareyi bulmuştu. Yine rahmetli Nihat efendinin de etkilediği TBMM 71 yılında 1488 sayılı kanunla KHK’leri kabul etmiştir. 1924’ün de gerisine 1876’nin 36. maddesine düşülmüştür. Yani yürürlükte olan kanunların hükümleri değiştirilebilir ya da kaldırılabilir hale gelmiştir. Tabii bu konuya bakarken o günün koşullarına ve geriye dönerek 1876 da ki dünyanın durumuna da bakmak gerekir.

    Ben bu günleri ve gelecek günleri size bırakıyorum.

    Ha eklemeliyim. Lütfi Duran’ın KHK konusunda o günlerde ki görüşleri Ülkü Azrak ile karşılaştırılarak okunursa tabii Kuzu yani bu günlerin hukukçusu bay Kuzu’nun görüşleri de dahil, yasama organının işlemi olup olmadığına dair bir karar çıkar. Ülkü Azrak ki Sıddık Sami Onar’ın asistanıydı. Duran’la da yer yer aykırı düşerdi. Eylem ve işlem farklılığına dikkat!

    03.10.2016

    Sorma deyince sormadım. 3. sayıya hazırlandığını bilemedim. Sevindim. İlk iki sayı gibi olmamalı dedim. Yayımlanmış yazılar yinelenmemeli. Falanca gazetede çıkmış filanca dergide yayımlanmış makaleler dergiyi çıkmadan eskitir. Eski yazıları okuyan kaldı mı? Bu günü daha da önemlisi yarını sizlere bırakırken eskileri okumayın demek istemiyorum. Tarihten yarını kurmak için yararlanın da yarınlar dünün tekrarı olmasın.

    Dün çok mu kötüydü? Örneğin, 61 Anayasasını Anayasa Mahkemesi yorumlarken yargıçlar her yasanın özünü araştırıp bulmak için çaba göstermişlerdi. Eski yasalar yeni anayasaya uygun olmayabilirdi. Alışkanlık mı oluşturdu nedir her konuya öz incelemesiyle devam ettiler. 71 darbesi 61 ruhunu esir aldı da, esir ruh aradan bacadan sızıp özgürlüğe koştu. Biçimi denetlerken özü denetlemeye çalıştılar. Öyle mi! 80’de darbe geldi, 82’de anayasa ve denildi ki; “AYM (…) kanun koyucu gibi davranışla, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm kuramaz. Md. 153”

    Senin durduğun yere geldik. Politika “hukuk”u belirliyor. Yarın da böyle mi olacak? Ya da Sami Selçuk’un tekrarladığı “egemenlik milletindir” diye “parlamento” nun çıkardığı her yasa hukuka uygun mudur? Yalnız biçim olarak mı “yargılanmalıdır”? Ölüm cezasını çıkarmalı mıdır? Politikayı yapanlar “hukuk” u da mı yapmışlardır? Eh! O zaman KHK doğrudur. Olağanüstü haller de. Olağan mahkemeler yanlıştır. “Millet” en doğrusunu bilir!

    Oylar seçer başına getirir. Amerika’da bir zamanlar senatörün biri pi sayısını beğenmemiş. Kanun teklifi geçmek üzereyken son anda geri çekilmiş. Kabul etseler pi sayısı değişmiş mi olacaktı?

    Matematiğin ya da fiziğin yasalarını değiştirmek kimsenin aklına gelmiyor. Oysaki hukukta bir yasa yapılıyor, kavga kıyamet. Bilimlerin bu ayrımı neden? Doğanın diyalektiği ile tarihin diyalektiği. Fark mı var? Ya da böyle düşünmek akla zarar mı? Hadi düşünmeyi bırakalım. İşimize bakalım.

    Yok yok! Alıntılarla makale bizim ders kitaplarına benzer. Şu bunu demiş, bu şunu demiş. “Kanaatimiz”… Bildirsen n’olur bildirmesen n’olur! Anayasa 148 açıkça yorum yapmayı yasaklıyor. Hukuk insanın özgürleşmesinde engelleri kaldırmak için vardır.148 in baskısında yargıç nasıl yargılayacaktır? Bütünlükten 13 ile 15 bir arada ele alınıp 148 aşılacak mı? AYM bilir deyip bırakmalı mı? Ya da yeni sayı bu işi mi irdelemeli?

    İşin zor! Üstelik bir de baronun başkanlık sorunu var.

    Ben oturup yazıyorum. Mektup yazıyorum. Ama gönderdim sanıp boş kağıt mı yolluyorum?

    3. sayı için önerilerimi yazmıştım. Sonra da yolladım sanmıştım. Meğer yollamamışım. Sanmışım. Kusur büyük kusur. Bakma diyemeyeceğim. Bakarsan bak! Ama yukarıda yazdıklarıma bak. Önerilerim orada. Umarım bu kez hata yapmam.

    03.10.2016

    Doğrusu sürpriz oldu.
    İki ayda bir çıkacak gibi de şu dağıtım işi yolunda değil, galiba! Kutlamak gerek. Çünkü 3. sayı demek çıkmaya devam edecek demek.
    Bizim şimdiye değin pek başarılı olamadığımız bir konudur.
    Yön, Ant, Türk Solu devamlı çıkabilmiş.
    Örneğin TİP’in yayınları hep bir yerlerde tıkanmış kalmıştır.
    Hemen yanıtladım çünkü çok sevindim.
    Senin yazını da okudum.
    Evrim Şenöz’ü de tabii…
    Başladım da; hemen yanıtlamak istedim.
    Bütün yazıları bitireyim, tafsilatlı kısmı sonra…

    13.10.2016

    Biliyorum geciktim. Olaylar, partilerin durumu, dergi falan filan… Hangi birini yazayım? O denli çok söylenecek söz var ki! Susarak belki anlatabileceklerimden çoğunu anlatabilirim. Yazarak yalnızca bir kaçını…

    Derginin tamamını okudum. Senin önerdiğin örgütlenmenin ütopya olduğunun farkına varmak canımı acıttı. Özellikle bu günün yasaları varken savcıların ve yargıçların birliği nasıl olur?

    Aldatılmanın önüne geçmeli. Darbenin karşı darbelerle önlenemeyeceği anlatılmalı. KHK’larla kemirilenin özgürlük. Sonucun kölelik olduğu bildirilmeli. Tutuklayın!

    Atın içeri!
    Asın! demelerine az kaldı. Şu an yüz binler. Yakında milyonlar ceza alıyor olacaklar. Geriye kimler kaldı? Onların yazgısı yazılıyor. Yasalar hukuka aykırı madde madde KHK olup çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına ya, barolar sus pus, cılız karşı çıkışlar. Ha unutmadan yazayım, bir de Evrim Şenöz.

    31.10.2016

    Güvenlikten sopa yemek yerine savcıyı yargılamayı Baro düşünmeli mi?
    Baro savcıyı nasıl yargılar?

    Yargıç avukatı nasıl yargılar? Hakimler savcılar yüksek kurulları varsa eh avukatlar için de Barolar Birliği yok mu?
    Savcının önlem aldığı yargıcın yargıladığı yerde avukat ne iş görür? Sadece savunma mıdır?
    Kendini savunsun da…
    Yazdırma bana yazacağım…

    31.10.2016

    İki de avukatı gözaltına almışlar. Hadi şimdi baro da sıra.
    16 kişi içerde. Ama muhasebeci de içerde.
    Bu gazete kaç gün dayanır?
    Baro ne kadar uyumlu!
    Daha sesini çıkarmadığına bakılırsa…
    Vatandaşlar ve de tomalar gazetenin önünde.
    Cüppelerini unutmuşlar ise uyuyorlar mı?
    Yemin etmediler mi?
    Yani ne olacak, baroyu da mı alacaklar?

    08.12.2016

    “Hukukta mücerretlik ve müşahhaslık” kim yazmış? AndreRouast. Prof. Belik doktorken çevirmiş. Hukuk Fakültesi mecmuasın da çıkmıştı. Ne zaman ne bileyim işte. Tarihle ilişkimi koparmışken sorulacak soru mu? Ama Evrim okumalı. Yararlanacağı satırlar bulabilir. Felsefeyle ilgili değil, hukukla ilgili. Okunmasını salık vereceğimiz arkadaşlar olabilir. Evrim’in geldiği yerde. Bilinç, soyutla somutu tartışa durmuşken. İyi tartışmalar.

    KHK’lar beni yanıltmıyor. Beklediğimden de iyi! Örneğin 667 sayılı KHK.
    “Meslekte kalmalarının uygun olup olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilir.” Buna göre AYM ve de Danıştay iki karar almışlar. İkisi de Avrupa’dan dönecektir de, bize ne diyeceksin. Deme be!

    Gelip kapıyı çaldıkların da evde yokuz mu diyeceksin?
    Yüksek yargıçlara yürütmenin emrini tebliğ etmişler. Onlar da pek’i efendimizdemişler mi? İçlerinden dememişlerdir de dış görünüş öyle göstermiyor.

    Nasıl gösteriyor diyeceksin ben de iç güveyinden hallice mi diyeceğim? Kararları okudum. Atilla İlhan geldi “bilincime”.

    13.12.2016

    Olmak ya da olmamak.
    Olmamayı seçtik bir kere de size afiyet olsun.
    5. sayıyı merakla bekliyorum.
    Acaba politika mı ağırlıklı olacak hukuk mu?
    Bildiğin gibi ben karıştırmam. Sulandırırım ama tek tek giderim. Şişenin dibini görene değin de içerim. İçermişim diyecektim. Meyhane mukassi görünür taşradan amma bir başka letafet olacak mı olmayacak mı, artık sabahında yazar mısın?

    1871 Paris Komününü dağıtan, saraya karşı girişilen öfkeli “öldürerek propaganda” işçi sınıfını hareketten koparmıştı. Anarşistleri de enternasyonalden sepetlemekle komünistleri haklı çıkarmıştı. Bugün de haklı olmak istemez misin?

    Hamdi v. Rumsfeld davasında ABD yüksek mahkemesi terörle mücadelenin olağanüstü yetkilendirdiği yürütmenin olağan davranması gerektiğine karar vermiştir. Karar hem yasamaya hem yürütmeye hem de yargıya ABD yurttaşının anayasal haklarını kullanabileceğini belirtmiştir. Demokrasilerde çare tükenmez deyip ABD yürütmesi de Guantanamo üssünde yani ABD toprakları dışında özel ve de yetkileri kendinden sorulur mahkemeler icat etmekle sıyrılmaya çalışmışsa da yurttaşları konusunda başaramamıştır.

    Bir yandan Paris bir yandan Washington. Ne iş diyebilirsin. Hukuk mu politika mı demiştim ya biraz sulandırdım. Meyhanede olamadıysam da meyhaneyi unuttum sanma diyerekten alacak haklarım bakidir diyorum.

    01.01.2017

    Sağ ol!
    İsa’nın doğumu mu yeni yıl? Doğrusu 6 ocak olmalı mıydı?
    Pek’i 24 Aralık nereden çıkmış? Asyalı göçerlerin işi!

    Öykü’den başlayıp hepinizin yeni yılını kutlayacaktım.
    Yeni olanları eskitmek korkusu sardı her yanımı.

    İkibinonyedi derken bindokuzyüzonyedi mi derim acaba? Olsun yahu ne olacak? Sen anlamayacaksın da kim anlayacak?

    Yeni yılınız kutlu olsun!

  • Bunyak’tan notlar – 1

    Osman Nuri Bunyak Kabataş Erkek Lisesi’nden ağabeyim. 15 yıla yaklaşmış kendisi ile tanışmamız. Lisenin bir e-posta grubunda tanıştık. O günden beri sürekli konuşuyoruz. Çok uzaklarda yaşadığından, memlekete çok az gelebildiğinden dolayı da çoğunlukla e-postalar üzerinden. Kırk yılda bir de yüz yüze, çay kahve veya rakı eşliğinde…

    Yazışmalarımızda her şey vardır. Siyaset, hukuk, spor, çocuklarımız… Ve tabi ki TKP.

    Aynı zamanda hukukçudur. Hatta bir ara İstanbul Barosu’na bile kayıtlıymış! “Adamlar tebligat yapmadan silmişler, tebligatı nereye yapacaklardı o da ayrı mesele” der kendisi.

    Bunyak abi, Hukuk Defterleri’nin de bir okuru. Tabii, okuru tanımını sözün gelişi kullanıyorum. Yazdıkları, eleştirileri, önerileri ile fiilen bir yayın kurulu üyesi dersem sanırım daha doğru olur. Bunyak abi çıkan her sayıyı kendisine ulaştırdıktan kısa bir süre sonra okuyup, bitiriyor ve sonrasında da görüşlerini benimle paylaşıyor.

    Bir tek dergiye yazmaya ikna edemedim kendisini.

    Öyle ise ben yazışmalarımızı notlar haline getirir, bunları yayınlarım dedim. Ancak buna ikna edebildim. Bu yazı da bu fikirden yola çıkarak oluştu. 2016 yılındaki yazışmalarımızdan, derginin içeriğine uygun olacağını düşündüklerimi derleyip, not haline getirdim. Yalnız, derginin sayfa kısıtı nedeni ile tek bir sayıya sığdıramadım. Devamını önümüzdeki sayıda yayınlayabileceğiz.

    Bu notların oldukça değerli ve her birinin ayrı bir makale konusu olduğunu düşünüyorum. Bunyak abi yazmıyor, bari Yayın Kuruluna ve dergi okurlarına/yazarlarına ödev olsun diye düşündüm. Bizler araştıralım, tartışalım ve yazalım. Esas amacım da budur.

    Notlardaki anlatım ve yazım hatalarının tamamının bana ait olduğunu da şimdiden söyleyeyim. Umarım çok değildir.

    İyi okumalar, iyi tartışmalar…

    24.02.2016

    Dergi konusunda bir kaç kırıntı da benden olsun dedim. Yazını okuduğum zaman söylemek istedim ama işinize karışmak istemedim. Sonra düşündüm, ya eskisi gibi bir taslak çıkarsa ortaya? Çıkmaz biliyorum da ne olur, ne olmaz!

    Anayasa’dan söz ettiğimi anladın sanırım. İster istemez, söylemek istediğimi karışmak istemediğimi başlıklar halinde yazayım dedim. Umarım hariçten gazelin kulağı tırma- layan sesine takılmazsın. Fakirin sofrasında kırıntıdan başka ne olur ki?

    Eğer anayasa konusunda yazılar koymayı düşünüyorsan bu başlı başına bir dergi olmalı. Tarihi değişimlerden başlamalı. Sened-i İttifak, 1876, 1908, 1920, 1924 yasasını ve değişimlerini incelettirmeli. Olmuyorsa özetlerini vermeli. Çünkü 1961 ve 1971’i anlamak için bunlar gereklidir. Bunlardan sonra “Aldıkaçtı Anayasası” ve değişiklerle günümüze gelişi incelenebilir. İncelenmelidir ki yeni bir anayasanın düşüncesi ideolojisi kıyıdan köşeden ortaya konulabilsin.

    Bundan sonra genel esaslar ortaya konulur, değişmez maddeler üstüne tartışılabilir. Doğal olarak yurttaşlık ve kimlik sorununun nasıl kodlanması gerektiği de tartışmayı izler. Bunlar belirlendikten sonra temel haklar ve özgürlükler de konuşulur hale gelirler. Sonrası esas teşkilatın kurulmasıdır ki yasama, yürütme erki, yargı diye üç ayaklı sonun başladığı yere gelinir.

    Ciltler mi gerekir? Evet, yazmaya değil okumaya ömür yetmez. Demek ki her birini ayrı kişiler yazacak, özet verecek, sayfaya sığdıracaksın.

    Maddeleri tartışmak ya da madde yazmak yerine konuları inceleyen yazılar ilgi çekici olmaz mı? Aslını düşünecek olursak niye dünyanın çeşitli yerlerinden örnekler vermiyoruz?

    Bakarsın o da olur!

    21.04.2016

    Önce iyiyim sonra Marmara Hukuk Fakültesi’ndeki olayı okudum kötü oldum. Niye kötü oldum? Çünkü hukuk öğrencilerinin merkeze götürülmesi rezalettir.

    Avukatlar, savcılar, yargıçlar gitmiyor mu?
    Rezaletin daniskasıdır.

    Sevgili baromuz ise ses vermiyor. Ya da kısmışlar sesini ben duymuyorum. Ben fazla uzağım da sen yakın mısın?

    24.04.2016

    Ara sıra ve şimdi ciddi de olabilirim. 23 Nisan egemenlik ulusundur.
    Yani TBMM ulusu mu temsil ediyor? Ulus Moğolca ya Türkçesi uruk. Millet garip.

    Garabetse yasama yetkisi çaktırmadan “hükümet”in erkinde mi?
    Ama değil! AB’nin…
    Kısaca devredilemez yetki AB tarafından kullanılıyor. Hükmedenlerse yalnızca onaylıyor. Onaylamamak olası mı?

    Muhterem yargıçlar Avrupa Sözleşmesi’nin 10/2 maddesine göre ifadenizi alıyor.

    Serbestsiniz!
    Yasaları kaldırmak değiştirmek iptal etmek neye göre yapılıyor?
    Tarım, balıkçılık, iş, insan hakları, ifade özgürlüğü…
    AB’nin çizdiği yolda yürünürse kısım kısım yasalaşmıyor mu?
    Peki, yasayı kim yapmış oluyor? Finans kapital!
    Ve galiba Almanlarla üç beş vatandaşın gezisi uğruna TBMM’nin erkini devrettik gittik.
    Nereye mi?
    Avrupa’ya!

    15.06.2016

    Hukuk Defterleri’nden ilk sayı. Devamı gelir mi?
    Başladık demişsin ya, sonra da hatalarımız af ola.

    Yayın Kurulu yazısı ile Bilgütay’ın yazısı felaket benzerlikler taşıyor.
    Af olmaz. Okuyucu af edemez. İki yazı da birbirinin aynısı der bırakır. İstemesem de eleştirileri sana yapmak zorundayım.

    Tutup ta sayın eski savcıya yapacak değilim. Eski savcı yeni saylav ne de olsa.
    Hem senin hem de onun hukuk dediğiniz yasal sistemleri “hukuk ilmine girişte” Orhan Münir Çağıl yanıtlamıştı. Kendileri çağın önemli Kant’çılarından biri sayılırdı. Ama Takiyettin Mengüsoğlu’da onunla yarışırdı. Sonra ikisi de ahirete göçtüler.

    Sen onların kitaplarını özellikle hukuk başlangıcı kitabını okumuş muydun?
    Ha bir de bizim Kabataşlı Vecdi Aral vardır. O da “hukuk nedir”e yanıt arar dururdu.

    Fakat Tarik Özbilgen kısaltılmışı 600 sayfayı bulan bir tanımlama yapmıştı. Şimdi buraya almak demek gereksiz bin sayfa doldurmak demek. Oysaki; bu yazdıklarım bile yeterince kaba saba. Bir de hukuk “enstrüman” olmaz mı yazayım?

    Adalet hukukun fonksiyonlarından biri olarak hukuku bilmemizi sağlar.

    Adalet bilinir mi? Yani hukuk bilimse adalette bilinebilir olmalı mıdır? Benim zamanım kısıtlı ama boş, oturduğum yattığım yerde düşünmek için hukukun enstrümanlarını alet kutusundan çıkartır kullanırım.

    Ama okuyucu okuduğu yazıda ne dendiğini bilmek ister.
    Dünün hukukundan bugünün hukukuna geçildi mi yarının hukukunun ne olacağı sorusu gelir ki hukuk bilimci olmaktan çıkabilir.

    Herhangi bir sözcük nasıl terimleşir? İngilizcede law sözcüğü ne anlatır?

    Aslı “lord”tur da tanrısına bağlanır. +law bir de -law mı vardır. Biz ise law’ların içinde lord arayıp bulmak uğrasında mıyız?

    Yanmışız, kül olmuşuz…

    Yasalarda değişiklik yargıda değişikliktir. Örneğin “mavi gözlü çocukları öldürün ” diye bir yasa yapılsa uyulacak mı?

    Çocuklar mı suçludur analar babalar mı?
    Yasalarda değişiklik sistemi değiştirmeğe yetmez.

    1839’dan bu yana yasalarla toplum değiştirilmeye çalışılıyor da değişim kendi yasalarına göre gerçekleşiyor. Bu konuda ciddiyim.
    Neyzen Teyfik’in mısralarını unutmamak gerekir. Biraz ayıp onun için yazamıyorum. İstibdat ile hürriyeti karşılaştırır. Şimdi hürriyetteyiz önce söyletirler… diye devam eder. Meraklısı bulur.

    Neyse çok uzattım.
    Dergi hem biçim hem de içerik açısından iyi.
    Ben terim olarak hukuka farklı bakıyorum. Yasal sistem dediğime hukuk diyorsunuz. Elbette palabıyık amcamın Pasukanis’e yaptığını yapamayacağından emin olduğum için de rahatça atıp devam ediyorum.
    Yoksa pozitif hukukçuların hukuk diye tanımladıkları Özal’ın guguk dediğidir der geçerdim.

    Geçmedim…

    Marx’ın ünlü önsözündeki belirlemenin durumu en iyi yansıttığı kanısındayım.

    03.07.2016

    Sen şu dergide ki yazılardan söz etsen de biraz neşelensem.
    Kimler yazacak, neler yazacaklar? Esas teşkilat tan mı yoksa teşkilatın vatandaşla ilişkisinden mi söz edilecek.

    Yoksa vatandaş vatandaş bağı da yer alacak mı?
    Son soru özel ve güzel hukukumuza girerse de örneğin işçi ile işveren arasındaki münasebetsizliklerde bayağı ciddi rolü vardır.

    Ne yapacaksınız?
    Örneğin, başbakan mı başkan mı? Yanılmadın sıra Fatih’in kanunnamesindeki gibi.
    Veziri azamın öne çıkması padişahın bab de kalması.
    Aslı astarından daha mı önemli ama ulu padişah fatihin kararı.
    Ben demiyorum İnalcık, Köprülü, Berkin arasında ki tartışmalardan söz ediyorum.
    Ne önemi var diyorsan, bugün padişah kim?
    Bak Hz. Aişe anamız buyurmuşlar ki: Eskisi olmayanın yenisi olmaz!

    07.07.2016

    Temel haklar “esas teşkilat”a karşı mı ileri sürülür?
    İnsan hakları, devleti (hükümeti) insan hakları ihlallerinden korumakla ödevlendirmiştir. Vatandaşlarını(!) kendi yasalarından korumaktadır da, bireyin diğer bireylerle olan ilişkileri nasıl olmalıdır?

    “Özel hukuk” alanına giren konularda anayasalar “hüküm” açıklamalı mı? İhlali gerçekleştiren birey ya da gruplara karşı “temel haklar” anayasa savunması dışında bırakılabilir mi? Yani patronun istemediklerini yazan yazar, gazeteden kovulursa “basın özgürlüğü” nerededir? Tabii sözcüde.

    Bir de “İslam Hukuku” var.
    Cuma hutbesine çıkarken padişaha gururlanma senden büyük Allah var diyen hukuk. Örneğin Yavuz’a (çocuklarına hala Yavuz adını verenler var ya) Sümbüllü mü zembilli mi Ali efendi Mısır’daki gezisinden dönüşünde iki kıymetli taşını alıp tekkesine dikmiştir. Yavuz yavuzluğunu yapamamış taşları bırakmıştır. Kocamustafapaşa’da hala caminin girişinde duran iki sütundur. Acaba bu nasıl bir “hukuk”tur?
    “Cihadın en faziletlisi zalim devlet başkanına hakkı haykırmaktır.” Gelgelelim Allah Peygambere bile sınır koymuştur. Nahl 125 cahillerden yüz çevirmesini asla tartışmamasını, Araf 199 ve de putperestlere ya da diğer inançlara kırıcı olmamasını istemiştir. Enam 108 bu ödevler birey olarak Muhammed’e tebliğ edilmiştir. O da bize tebliğ etmiştir. Babayasa’da olup ta anayasaya girmemiş hükümler olabilir mi? İyi de ser’ uymayan onca töre nasıl olup ta bu günlere kalmış?

    Dur niyetim kafa karıştırmak değil! Terör terörizm incelenirken anayasadan da önemli babayasalardır.
    Acaba terörle suçlananların ki adam düpedüz ölümü yeğlemiş, kafası nasıl işliyor? Kuran adına ama kurandan habersiz.

    Marksist ama Marx’tan habersiz.

    Diyelim ki Sovyetlerde avukattın. Yeşilköy sanıklarını savun dediler. Ne yaparsın?
    Hem de bu terör lafını kim icat etmiş? Kısaca bir tarihi gelişmesi verilmeden ne anayasaya girilir ne de terörden çıkılır.

    Hele de öküz kontun sosyolojisi işi büsbütün karıştırır. Ki tarihi maddeci görüşe karşı çıkmak için imal edilmiştir.

    Daha uysal ve güncel konular dikkati başka noktalara mı çevirir?
    Örneğin İslam hukukunun Türkler de uygulaması özellikle de başkan seçimi… Geçen mektupta yazmıştım.

    Hazreti Aişe niye öyle demişti bilir misin? Zamanın yoktur, meşgulsündür vs. ilgilenememişsindir.

    Çünkü Aişe’nin sırtında ki eski elbiseler iyice yıpranmıştı. Kadınlar onunla alay ettiler.
    Sen ki hazretin karısısın niye elbisen eski?

    Yanıt eskisi olmayanın yenisi olmaz.

    11.07.2016

    Bilgütay, bana yaz yaz deyip duruyorsun!
    Gel gelelim konu hukuk olunca çözümlenmemiş sorunlar var.

    Esas teşkilatın karşılığı anayasa mı? Anayasa ise “terim” den anlaşıldığı gibi yasaların doğumunun ondan olması gerekir.

    Ebesinin… diyerek dil de çatışmaların olduğu konu nasıl çözümlenir?

    Bugün hakim yerine yargıç muhakeme yerine yargılama kullanılıyor. Temyiz Yargıtay olduğundan beri yargı kaza’i kovdu. Hukuk terimlerinin Türkçeleşmesinden yanayım da, sen de vardın, ben lafzı ve ruhu ifadesinin “yeni” medeni kanuna anlamının değişik olarak geçtiğini anlatırken iki hanım kızımızın bana hukuk dersi vermeğe kalkıştıklarını bilmem anımsar mısın? Şimdi ben onlara neyi yazacağım? İfade hürriyeti yerine anlatım özgürlüğü mü?

    Az önce bir tartışma programında Cihaner’e algılama gecikmesi suçlamasını Şahin diye bir AKP’li yaparken dikkatimi çekti, algı idrakin yerine geçtiğinden beri insanlara idraki kıt demek olağanlaşmış gibi. Bir milletvekili diğerine söylüyor: Algıla- manız gecikiyor. Salak demenin Türkçesi mi bu?

    Bana uzun uzun yanıtlar verdiriyorsun. Hakimler yargıç olalı beri avukatlar da savunman oldular. Karşı avukat ise saldırgan mı olacak?

    Hukuk dili bir kargaşanın içinde.

    Dilde bunalım da diyebilirsin.
    Şimdi ben ne yazayım?
    Esas teşkilatın neresine girer özel hukuk? Ama özel hukukun da anayasanın kapsamı dışında olmadığını kabul etmek gerekir.
    E, nasıl bir dil kullanayım? Yoksa karma bir dil mi?
    Kanun yasa peki hukuk ne? Tüze mi? Yazacağım da nece yazacağım? Okuyana sabır!

    26.07.2016

    Bilgütay, yazını baştan sona okudum. Derli toplu yazmışsın. Ancak okuduğum zaman aklıma ilk gelen ileriye dönük çalışmalarının neler olacağı, ne zaman yayınlanacağı oldu. 2007 taslağını eleştirirken sözünü ettiklerin makale boyutlarını çok çok aşan konular. Örneğin devleti bir organizma diye düşünmen, anayasaları hukuki değil siyasi metinler olarak görmen, TBMM’nin yetki devri… Hasılı kelam her biri cilt cilt kitaplara sığmayacak konular… Ama gerek biçem gerek içerik olarak öylesine yazılmış ki, takılmadan geçilip gidiliyor.

    Mümtaz Soysal’ın 1920 tarihli kuruluş belgesini “esas” olarak kabul eden düşüncesini belirtmişsin ya; benim de aklıma ” ahkam i sultaniyye ” geldi.

    20.08.2016

    fahkeumu beynennas biladl

    Değneğin ucu göründü. Başlıktaki söz de bununla ilgili. “İnsanlar arasında adaletle hükmediniz!” diyen hadis i şeriftir. Reis bey de sünnettir deyip gereğini yapıyor. El adl u esasi mulk. Adalet egemenliğin temelidir. Ki o temel senin en değerli hazinendir.

    Anayasada var mı?

    Yasa eski Türklerde, İslamiyet öncesinde “ceza” ile ilgili olarak kullanılmış. Biz ise kapsamını genişlettik. Ceza yasası dedik idari yasa dedik medeni yasa dedik. Oysaki; medeni yasalara “türe” denilirmiş. Tuhaf, Tevrat diye arapçalaştırılan sözcük İbranice aslında da türe imiş. İmişte töre nasıl olmuş?

    İslam hukuku fıkıhtır.
    Fıkıh ise bilmeyi gerektirir.
    Bilenler kentlere yerleşince göçebeler ya da köylüler anlaşmazlıkları geleneğe dayalı hukukla çözmeye devam ede gelmişler. Töre neyse adalette o olmuş.

    Halife i ruy i zemin, zillulahi filalem efendimiz için uzakta törenin uygulanması kendi saltanatı için tehlike arz etmediği müddetçe ehemmiyet kesbetmezdi de, yine de kanuni esasinin 113. maddesinin son fıkrasının hükmü şöyle idi: “Hükümetin emniyetini ihlal ettikleri idarei zabıtanın tahkikatı mevsukası üzerine sabit olanların memaliki mahrusai şaheneden ihraç ve teb’id etmek münhasıran Zatı Hazireti Padişahinin yedi iktidarındadır.” Sonradan değişti değişmesine ya kanunun çıkmasına neden olan Mithat Paşa göremedi. O gecenin sabahında geminin güvertesinden İstanbul’a el salladığını görenler olmuş.

    Diyeceksin ki işimiz var. Doğrusun, hem de çokça…
    Ben işsiz güçsüz gücümü toparlamaya çalışa durmuşken Atilla Yayla’nın anayasacılık, anayasal demokrasi ve ideolojiler başlığı altında 30 Nisan – 1 Mayıs 2011 tarihinde Abant platformuna “yeni anayasanın çerçevesi” başlıklı toplantıda sunduğu tebliği günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak okuyorum. Ne de çok işiniz varmış demekten de kendimi ala koyamıyorum. Sayfa 17 okumak nasip olursa hukuka tövbe eder yola devam mı edersin?

    Yoksa mezun eden fakülteye mi?

    Ben ahkami sultaniyi mi yazacaktım? Kanuni esasi de ki hükümleri mi? Bugüne gelemedik mi bir türlü? Neyse bugünleri de gördük. Gösterene şükür.

  • Ne Yapacağız?

    Türkiye gibi bir ülkede hukuk örgütlerinin güçlü olması beklenir, değil mi?

    Çok uzun bir süredir bir mücadele aracı olmasının ötesinde önemli bir mücadele alanına dönüşmüş bir hukuktan bahsediyorsak bu beklenti daha da hissedilir oluyor.

    Ancak öyle değil.

    Kabul etmek gerekiyor ki, ilerici, sol güçler yargı içerisinde süren tartışmalara güçlü bir şekilde müdahale edememektedir. Tabii ki yargı içerisinde süren mücadeleye müdahale çabası bulunmaktadır. Ancak bunun sınırlı olduğunu ve yetmediğini, esasen de savunmada kalındığını kabul etmemiz gerekiyor.

    Oysa memlekete, yargı merkezli tartışmalara, yargının oynadığı role bakınca ilk akla gelenlerden biri de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacak sorusudur.

    ***

    AKP’nin iktidara gelmesinin hemen ardından Türkiye’nin gündemine oturan yargı merkezli tartışmalar, yargının Cumhuriyetin tasfiyesinde ve toplumun şekillendirilmesinde oynadığı özel rol nedeni ile hiç gündemden düşmedi.

    Yargı o zamanlardan beri eski yargı değil.

    Artık “zor aygıtının bir parçası” olmanın ötesinde, kendisini İkinci Cumhuriyet’in asli unsuru olarak deklare etmiş, yeni bir kimlik oluşturmuş ve kararlarını “yeni” cumhuriyetin ihtiyaçları doğrultusunda veren bir yapıdan bahsetmekteyiz. Tamamen operasyonel bir araca dönüşmüş olan, kuralsızlığı en çıplak hali ile kural haline getirmiş olan bu yapı tüm bunların yanında “kişiliksiz” bir tutum sergileyerek her döneme uygun da şekil alabilmiştir.

    Şimdi “yeni” bir döneme (daha) girdik.

    Kuşkusuz bir darbe girişimi başarılı olamasa da, birçok noktada kırılma meydana getirir. Hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı söyleminin bir gerçekliği de vardır. Ancak yargının bir üst paragrafta ifade edilen rolünün, bu rolün taşıyıcısı aktörle-
    rinden bağımsız olarak bir süreklilik içerisinde olduğunu, yapının operasyonel bir araç olarak varlığını sürdürdüğünü söylemek gerekiyor. Burada bir kırılma söz konusu değildir.[foot]17 Aralık sonrası HSYK üzerinden cemaatçi hakim ve savcılara yönelik bir müdahalede bulunulmuş olsa da, yine de HSYK’nın iç dengeleri nedeni ile bu müdahale sınırlı kalmıştı. 15 Temmuz sonrası bu başlık da tamamen kapatılmıştır.[/foot]

    Darbe girişiminden önce Hukuk Defterleri’nde Fazıl Say (dini değerleri aşağılama iddiası), Rennan Pekünlü (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası), Can Dündar ve Erdem Gül (casusluk ve hükümete darbe iddiaları) ile cumhurbaşkanına hakaret davalarını örnek vererek, İkinci Cumhuriyet rejiminin kalıcılaşması için de davalara özel bir rol biçileceğine işaret etmiştik. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Başarısız darbe girişimi sonrası, değil bu halin değişmesi, memleketi soruşturmalar ve davalar üzerinden hizaya sokma hali daha da kalıcı hale gelmiştir.[foot]Fazıl Say’ın Yargıtay’ın mahkumiyet kararını bozması sonrasında geçtiğimiz günlerde beraat etmiş olması bu durumu değiştirmemektedir. Cumhurbaşkanına hakaret davaları da şikayetlerden vazgeçil mesi gibi arızi bir durum söz konusudur. Fazıl Say’a rastlamış olması ise sevindiricidir.[/foot]

    Bu tablonun bütünü sorumuzu hemen akla getirmektedir. Öyleyse, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacaktır?

    ***

    Zaten Yargıda Birlik Derneği üzerinden yargıda etkili tek güç haline gelmiş olan AKP, OHAL döneminde KHK’lar eliyle hayata geçirdiği düzenlemeler ile alanı tamamen temizlemiş durumda. Yargı ayağında da yalnız cemaati değil kendisine muhalif herkesi ya tasfiye ediyor ya da etkisizleştiriyor.

    Yargıç ve savcı örgütlenmeleri olan YARSAV ile Yargıçlar Sendikası ise YBD dışında kendi alanında gerçek bir çalışma yürüten yegane yapılar olup, sıklıkla birlikte hareket ederek bu alanda soldan bir ağırlık oluşturmak için hareket ettiler.[foot]YARSAV darbe sonrası OHAL döneminde çıkarılan bir KHK ile kapatıldı.[/foot] Artık tohumlar atılmış, fidanlar boy vermiştir.

    Tüm bu süreçlerde, savunmanın ise “örgütsel yapı” olarak teslim alınamadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle de sürekli olarak etkisiz hale getirilmek istendi ve tüm bu yıllar boyunca avukatlar ve örgütleri iktidarın ağır saldırılarına maruz kaldı. Ancak kabul etmek gerekiyor ki, savunma tüm bu yıllar boyunca dağınık halinden de bir türlü çıkamadı.

    Zaten Baroların büyük çoğunluğu uzunca bir süredir siyasetsiz ve/veya sessiz idi. Bugün ise bu halin doğal sonucu olarak savunmaya yönelik saldırılara dahi cevap veremez bir konuma gelmiş durumdalar.

    Darbe sonrası oluşturulmaya çalışılan “milli mutabakat” için yapılan çağrıya koşanlar arasında hukuk kurumları ile hukukçular da yer aldı. Nedense böylesi durumların ilk alıcıları hiç şaşırtıcı olmayacak bir şekilde “sol”dan çıkıyor. Bu sefer de hem liberal hem ulusal “sol”dan çağrıya yanıt verenler çıktı.[foot]Bu yazıda sağcı bir “politikacı” olan Metin Feyzioğlu’na yer verilmeyecektir. Kuşkusuz, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmasını yok sayamayız. Ancak “ne yapacağız” başlıklı bir yazıda Feyzioğlu’nın artık iyice kişiselleşen görüşlerinin ve çalışmalarının dikkate alınmasına gerek olmadığını düşünüyorum.[/foot]

    Arayışın “normalleşme” olduğu açık.

    Ama sormak gerekiyor, toplumun adalet arayışında olduğu, hukuksuzlukların, yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir dönemde, neden “normalleşme” istenir? Soru açıktır: bu gerici cendere altında yaşamaya mı devam edeceğiz, yeni bir yolu açmak için mücadele mi edeceğiz?

    Bu soruların yanıtları önemlidir. Çünkü bugün alınan tutumlar yarının ipuçlarını vermektedir. Bu nedenle de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacaktır sorusu önem kazanmaktadır.

    ***

    Yargının tüm bileşenlerinin birlikte hareket etmesinin, bağımsız bir hattı örgütlemesinin gerekliliğini uzun zamandır dillendiriyoruz. Yukarıda söylenenlerden hareketle, bunun ete kemiğe bürünmesi ve bir ürün vermesi ise artık bir zorunluluktur.

    Kendi sınırları içerisinde, bu nedenle etkisi sınırlı bir konumlanış mı tercih edilecektir yoksa toplumsal muhalefetin içinde devinen etkili bir konumlanış mı?

    Dayanışma halinin kendisinin birlikte hareket etmek için yeterli görüldüğü, bir dizi talebin sıralanması ile imza toplanması gibi çalışmalara takılmış, en nihayetinde savunmaya çekilmiş bir gerçeklik içerisinde olduğumuz da dikkate alındığında böylesi bir bağımsız hattın örgütlenmesi daha da önem kazanmaktadır.

    Bağımsız hattın bir yanının örgütsel yapının “tüzel” kişiliğinin bağımsız olarak örgütlenmesi olduğu açıktır. Evet, özellikle baroların bugünkü hali dikkate alındığında da bu önemlidir.[foot]Ancak burada kastedilen baroların yerine bir örgütlenme değildir. Zaten avukat örgütlen melerinin eksikliğinden değil, yargının tüm bileşenlerinin bir arada olduğu bir yapılan maya olan ihtiyaçtan bahsedilmektedir.[/foot] Ancak, bunun da yetmeyeceği açıktır. Esas olan, böylesi bir örgütlenmenin aklının, karar alma süreçlerinin dış etkilerden bağımsız olmasıdır. Bunun kolay olmadığını, solun sık sık “akıl” bağımsızlığını yitirdiğini ise biliyoruz.

    Tüm bu söylenenler, bugüne kadar dile getirilen taleplerin önemsiz olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine oldukça önemlidirler ve tüm taleplerin bir bütün içerisinde hayata geçmesi için mücadele edilmelidir. Burada işaret edilmeye çalışılan bu çalışma başlıklarının yerleştirildikleri bağlamdır. Yargıya dair çözüm önerilerinin de “yeni bir ülke/yeni bir cumhuriyet” tahayyüllerimizle buluşması gerekmektedir. “Hukuki” çözümlerin tek başına yeterli olmadığı defalarca görülmüştür.

    Öyle ise, adaletten ve emekten yana güçlü ve bağımsız bir hukuk örgütü nasıl hayata geçirilebilir sorusunu ilerici hukukçuların, tüm bileşenleri ile hemen dört başı mamur tartışmaya başlaması gerekmektedir.

    Toplumun adalet talebi güçlü bir şekilde örgütlenmelidir.

     

  • Kimin Anayasası?

    Mümtaz Soysal’ın “100 Soruda Anayasanın Anlamı” kitabının birinci sorusu “Anayasa deyince ne anlaşılır, ne anlamak gerekir?”dir.[foot]Mümtaz Soysal, “100 Soruda Anayasanın Anlamı”, Gerçek Yayınevi, 10. Baskı, 1993 (Birinci Baskı Ağustos 1969), s.7[/foot]

    Soysal “Anayasa” denilince, birleşen sözcüklerin zoruyla, öbür yasaların anası olan, onları doğuran, onlara kaynaklık eden bir yasa geliyor aklımıza der. Biraz da yasaların en temel sayılanı “esas” olan bir yasa. Nitekim, Osmanlı Devletinde “anayasa” karşılığında “kanun-u esasi” sözü kullanılırdı. Anadolu hareketiyle birlikte, Osmanlı dönemindeki “kanun-u esasi” sözü yerine “teşkilat-ı esasiye kanunu” denmeye başlandı diye de devam eder. “Teşkilat-ı esasiye kanunu” terimi ise daha çok, bir devletin temel kuruluşunu, örgütlenişini, ve işleyişini düzenleyen kuralların bütünü olarak kullanılır.

    Mümtaz Soysal’dan alıntı ile devam edersek, “anayasa” ve “kanun-u esasi” terimlerinin daha çok üzerine basar göründükleri bir başka anlam daha vardır: anayasa öbür yasaların üstünde, onlardan daha temelli, daha geniş kapsamlıdır. Neredeyse onları doğuran, onlara analık eden, dayanak olan bir yasa. Demek ki, anayasalar devletlerin temel yapılarını, örgütlenişlerini ve işleyiş kurallarını göstermenin yanında çıkarılacak yasaların uymak zorunda olduğu temel ilkeleri de gösterirler.

    Devlet denilen organizmanın “ele geçirilmesi” sonrasında yapılandırılması ve bu yapılandırmanın bir parçası olarak da sınırlarının gösterilmesi gerekmektedir. Tüm bunların da nihayetinde bir takım kurallara bağlanması gerekir. Bu o devletin “meşruiyeti” ile de ilgilidir. Modern devletlerin neredeyse tamamında bu temel kurallar ‘anayasa’ olarak adlandırılan ve yukarıda bahsettiğimiz nitelikleri taşıyan metinlere taşınır.

    İşte bu nedenledir ki; (yeni) “anayasa” tartışmaları aslında devletin (yeniden) “yapılandırılması” tartışmaları olduğundan “hukuki” değil, “siyasi” tartışmalardır. Anayasa metinleri de, bu nedenle aslında “hukuki” değil “siyasi” belgelerdir.

    Anayasalar içinde bulundukları koşulların ürünü olan metinlerdir. Daha doğru bir ifade ile, yapıldıkları dönemin sınıfsal ilişkilerini yansıtırlar. (Tabii ki, aynı zamanda sınıfsal mücadelelerin de izlerini taşırlar.) Bu nedenle, hangi yöntemle yapıldıklarından çok kim tarafından ve ne için yapıldıkları daha önemlidir. Sanırım buradan, anayasa yapma yönteminin önemsiz olduğunu söylediğimiz gibi bir sonuç çıkmaz. Ancak iktidarın kimin elinden bulunduğundan bağımsız bu tartışmanın yürütülemeyeceği aşikardır.

    Ama nedense, bugün anayasa tartışmaları yürütülürken sanki bu olgu yokmuş gibi davranılıyor. Devletin yapısına, işleyişine ve aslında yeniden yapılandırılmasına ilişkin bir tartışma yaptığımız unutularak, var olan, önümüze getirilen metinler mutlak kabul ediliyor. Buradan hareketle de o metinin (Anayasa’nın) tanımladığı yapı, işleyiş, “mutlak”, “değiştirilelemez”, “değişmez” olarak düşünülüyor. Bunun üzerinden de önümüze konulan metinleri “oraya buraya çekelim”, “şu maddesini, olmazsa bu maddesini düzeltelim” diye tartışmaya başlıyoruz.

    Oysa söyleyeceklerimizin önümüze konulan metinlerin ötesinde olması gerekmektedir. Hele bugünlerde bu olmazsa olmazdır!

    Bugünün Prototipi: 2007 Özbudun Taslağı

    AKP’nin “yeni” Anayasa önerilerine bakarken bir hususu atlamamız gerekiyor.

    AKP 2007 yılının yaz aylarının sonlarına kadar baştan sona yeni bir Anayasa yazımından bahsediyordu. Ancak, bizzat Tayyip Erdoğan’ın talebi üzerine, Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan, 2007 Ağustos’unun başlarında Erdoğan’a sunuşu yapılan ve aynı ayın sonlarında AKP’ye teslim edilen Anayasa önerisi sonrasında AKP tarafından resmi olarak sahiplenilmedi ve kamuoyuna açıklanmadı. O ana kadar yeni bir Anayasa yazımından bahseden AKP, bu tarihten itibaren Anayasanın parça parça değiştirilmesini gündemine aldı.[foot]İlk denemesi de 2008 yılındaki türban düzenlemesi idi. Ancak bu düzenlemenin de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ve sonrasında yüksek yargı ile yaşanan “çatışmalar” AKP’nin önceliğini Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısını değiştirmeye vermesine neden oldu.[/foot] Bunun anlamı metnin içeriğine ilişkin AKP’nin itirazları olduğu değildi. O tarihlerde AKP’nin “gücü” bunu gerektirmişti.

    Bu nedenle, bugün yeniden baştan sona yeni bir Anayasa yazımından bahsediliyorsa, yürütülen tartışmalar da 2007 taslağı bir an için bile akıldan çıkarılmamalıdır. Arka planda bu taslak durmaya devam etmektedir. Tabi ki aradan geçen zaman nedeni ile taslak bir bütün olarak aynen kullanılamaz. Ancak AKP’nin nasıl bir anayasa istediğine dair ciddi ipuçları barındırmaktadır. Bunu bugünlerde Özbudun’un “başkanlık” sistemine ve AKP’ye “şiddetle” karşı çıkan görüşlerini bilerek söylüyorum. Zaten kendisi de bunu söylüyor.[foot]”2007’de o zaman başbakan olan Sayın Erdoğan beni davet etti. Kendi seçeceğim bir grup akademisyenle birlikte bir anayasa taslağı hazırlamamı istedi. İlk sorum şu oldu: “Güveninize teşekkür ederim ama başkanlık sistemine dayanan bir anayasa istiyorsanız lütfen beni mazur görün, çünkü ben bütün meslek hayatım boyunca Türkiye bakımından bu sisteme karşı oldum, bu nedenle aksine bir şey elbette yapamam”. O toplantıda başka yetkililer de vardı. Sayın Cemil Çiçek o sırada henüz kamuya açıklanmamış olan AKP seçim beyannamesinden bir pasaj okudu. O beyannamede devlet organları arasındaki ilişkinin parlamenter rejim esaslarına göre düzenleneceği, cumhurbaşkanının yetkilerinin de bu esasa göre yeniden tanzim edileceği vaadi yer alıyordu. Cumhurbaşkanının yetkilerinin bu esasa göre düzenlenmesi apaçık mevcut yetkilerin kısıtlanması demektir. Bu teminatı alınca talebi memnuniyetle, onurla kabul ettim ve diğer beş arkadaşımız ile birlikte çok yoğun çalıştık. Bir taslak hazırladık ve sunduğumuzda başta Sayın Erdoğan olmak üzere AKP’nin hukukçu ileri gelenleri de çalışmayı memnuniyetle karşıladılar. Bir itiraz ileri sürmediler fakat sonra malum olaylardan dolayı bu taslak gündeme gelmedi. Zaten bir yıl sonra da AKP hakkında kapatma davası açıldı, ondan sonra anayasa taslağı tümüyle gündemden kalktı.” “Endişeli Bir Anayasacı: Ergun Özbudun”, Söyleşi: Haluk İnanıcı, http://www.hukukpolitik.com.tr /2016/05/02/endiseli-bir-anayasaciergun ozbudun/[/foot]

    Bahsettiğim gibi, aradan geçen zaman nedeni ile 2007 taslağı artık bir bütün olarak aynen kullanılamaz. Ancak bu metin AKP’nin nasıl bir anayasa istediğine ve buradan hareketle de nasıl bir ülke istediğine dair ciddi ipuçları barındırmaktadır. Bu nedenle bu taslağı kısaca hatırlamakta fayda var.[foot]Taslak metnin tamamı için bkz: http://bianet.org/bianet/bianet/ 101746-akpnin-anayasa-taslaginin tam-metni[/foot]

    Taslak Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan ilk maddelerinde değişiklik öngörmekte idi. Bundan da öte, bu maddelerde değişiklik yapılamayacağını dile getiren “değiştirilemeyecek hükümler” başlıklı 4. maddesi öneri de yer almamakta, tamamen kaldırılmaktaydı.

    Taslakta egemenliğin kısıtlanmasına yol açan bir hüküm yer almakta idi: “Milletlerarası ve milletlerüstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar saklıdır.” Yine TBMM’nin devredilemeyen yasama yetkisine de kısıtlama getirilmekteydi. Öneride “Kanun hükmünde kararnamelere ilişkin hükümler saklıdır” eki ile “yürütmenin yasamanın yerine geçmesi” anayasal bir düzenleme haline gelmiş bulunuyordu.

    “Din ve vicdan hürriyeti”nin “din ve inanç hürriyeti” olarak değiştirildiği taslak ile toplu, alenen ve özel ibadetin önü açılmaktaydı.

    Taslak anayasal düzlemde federalizme dair ilk adımların atıldığı bir metindi. 2007 taslağı “mali federalizmin” önünü açmaktaydı. “Vergi ödevi” başlıklı maddede yapılan düzenleme ile vergi ile ilgili bazı yetkiler Bakanlar Kurulu’ndan alınıp yerel yönetimlere verilmişti. Böylece “idari özerklik” öncesi önemli bir adım atılması hedeflenmekteydi.

    2007 Özbudun taslağı, anayasa tartışmalarında nedense hiç gündeme getirilmeyen, kimsenin aklına gelmeyen “sosyal devlet”e ilişkin birçok düzenlemeyi de ortadan kaldırmakta idi. Anayasa’dan “kamu yararı” çıkarılarak, kamu yararı başlığı altında yer alan düzenlemeler “Mali ve Ekonomik Hükümler” ile “Çevrenin Korunması ve Milli Servetlere İlişkin Hükümler” diye oluşturulan yeni bir başlığın altına alınmıştı. “Piyasaların denetimi” maddesi ise “piyasaların geliştirilmesi” olarak değiştirilmiş, “planlama” Anayasa’dan çıkarılmıştı.

    Şu anda anayasada yer alan “toprak mülkiyeti”, “tarım ve hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması”, “orman köylüsünü korunması”, “kooperatifçiliğin geliştirilmesi”, “esnaf ve sanatkarların korunması”, “konut hakkı”, “gençlik ve spor”, “sanatın ve sanatçının korunması” gibi başlıklar da Anayasa’dan çıkarılmıştı.

    Meşruiyet Arayışı ve Can Simitleri

    Peki bu durumda anayasa (ve başkanlık) tartışmalarını hangi çerçevede tartışacağız?

    Çokça yazıldı. AKP cenahı 1 Kasım seçimleri ile bir dönemin kapandığını söylüyor. O da “Gezi” parantezinin kapanması. Şimdi Onlar için sırada esas parantezin kapatılması var. Cumhuriyet parantezinin kapatılması. Bunu açıkça yazdılar. AKP’nin önümüzdeki yıllara ilişkin izleyeceği yol, siyaseti net. Bizim, havada asılı duran sistemin ayaklarının yere bastırılması dediğimiz durumdur bu. İkinci Cumhuriyetin yerleştirilmesi çabasıdır.

    Kendileri de bugünkü halin sürdürülebilir olmadığının farkındalar. Sistemleri artık kendini “yenileyerek” yerleşmelidir. Anayasa, başkanlık, adalet, güvenlik, denetim… Bugün tartışılan/tartıştırılan tüm başlıklar doğrudan sistemin yerleşmesi ile bağlantılıdır.

    Şimdi önümüzde başkanlık meselesinin öne çıkartıldığı bir anayasa tartışması var. Ancak bir üst paragrafta bahsettiğim gerekçeden dolayı, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan, ne de önümüzdeki dönem tek başına anayasa tartışmalarından ibaret. Bu tartışma esas olarak Türkiye’nin idari yapısının, başkanlık sisteminin, adlı adınca 2. Cumhuriyet rejiminin hukuki zemininin yaratılması, sistemin o zemine oturtulması tartışmasıdır. Bu tartışma havada asılı duran rejimin yapılandırılması tartışılmasıdır. Esas olarak gericiliğin hukuku yaratılmaktadır.[foot]Bu başlığı Hukuk Defterleri’nin ilk sayısında tartışmaya çalıştım: Bilgütay Hakkı Durna, “AKP’li yıllarda Yargının Halleri: Dün ve Bugün”, Hukuk Defterleri, Sayı 1, Mayıs/Haziran 2016, s.34-40[/foot]

    Tüm bu nedenlerle değil “yeni” bir Anayasa’yı, bunun tartışılmasını dahi meşrulaştıracak yaklaşımlar baştan sona yanlıştır. Ancak, görünen o ki, başta TBMM’de yer alan partiler olmak üzere, geniş bir toplam bu tartışmaya girecektir. Başta söylediğim gibi ya kendilerince “düzeltmek” için ya kendilerine “yer açmak” için. Ama öyle ama böyle.

    Uzun zamandır dillendirdiğimiz üzere, yeni bir “yetmez ama evet” dalgası ile karşılaşma olasılığı da yüksektir. Görünen o ki, Anayasa gündemi üzerinden bu dalgaya soldan (ve bu sefer daha geniş bir yelpazeden) yenileri katılacaktır. Herkesin kendine göre de bir “gerekçesi” bulunmaktadır.

    Gerekçelerden biri merkeziyet/ademi merkeziyet tartışmasıdır. Sola hap olarak sunulan “doğru”lardan olan ademi merkeziyetçilik için deniyor ki; yerelleşme halkın yönetime katılımını sağlayacak bir modeldir, erk paylaşıldıkça kucaklayıcı, etkin ve demokratik olur. İşte, anayasa tartışmaları bu tezlerin savunucuları için bir fırsattır.[foot]Bir not olarak, bu konunun derinlemesine tartışılmasına ihtiyaç bulunduğuna işaret etmek isterim. Sol kendisine hap olarak sunulan “doğrulara” yüksek sesle itiraz edebilmelidir. Gerçekten, yerelleşme halkın katılımı mı artıracaktır, sermayenin yönetim gücünü mü? Hukuk Defterleri önümüzdeki sayılarında bu tartışmalara da yer verecektir.[/foot]

    Yine Kürt sorununun çözümü için anayasa tartışmalarında yer alınmasını önemli bulanlar da bulunmaktadır. Her ne kadar bu kesimin tezlerinin bir kısmı ademi merkeziyetçilik ile kesişse de, başlıklar bundan ibaret değildir.[foot]Anayasa tartışmalarında bu tezi savunanlar, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun Türkiye’nin en demokratik anayasası olduğunu belirtmekte ve Kürt sorununun çözümü ile yerel demokrasinin uygulanması açısından da önemli bir metin olarak dillendirmektedirler. Bunun yanında 1961 Anayasasının en demokratik anayasa olduğu da savunulmaktadır. Bu tartışmalarda dikkat çeken ise her bir metnin farklı siyasi toplumsal dönemlere ait olduğunun göz ardı edilerek bazı bölümlerinin seçilerek öne çıkarılmasıdır. Bunun sağlıklı bir tartışma yöntemi olduğu ise sanırım söylenemez.[/foot]

    Önemli bir toplam ise “normalleşme” arayışındadır. Onlarda bunu (şimdi de) anayasa tartışmalarında aramaktadırlar. Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu dikkat çeken bir örnek. Feyzioğlu, “yeni anayasa” kavramı yerine “anayasa değişikliği” kavramının tercih edilmesi gerektiğini belirtiyor ve Türkiye’nin anayasa değişikliğine ihtiyacı olduğunu, ancak “yeni anayasa” tabirinin rejim değişikliğine işaret ettiğini söyleyerek yol gösteriyor.[foot]http://www.barobirlik.org.tr/Detay69574.tbb[/foot]

    1982 Anayasası biri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen 18 değişiklik geçirmiş durumda. Anayasa’nın başlangıç metni dahil onlarca maddesi değişikliğe uğradı. Buna rağmen ilginçtir, hala 82 Anayasasından kurtulmak gerektiğinden bahsedilerek AKP’nin anayasa tartışmalarına dahil olunmaktadır. Oysa görülmektedir ki, yalnızca değişiklik yapılıyor olması 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulduğumuz anlamına gelmemektedir.

    12 Eylül’ün ve Anayasasının temelde işçi ve emekçilerin örgütlenme ve siyaset yapma, hak arama özgürlüklerine bir müdahale olduğu düşünülürse, bu yönde değişiklik önerisi var mı diye de metinlere bakılması gerekmektedir. Ancak yine ilginçtir ki; kimse bu başlıklarla da ilgilenmemektedir. Varsa yoksa “sivil” anayasa!

    Öyle ise tüm bu tartışmalardan “bağımsız” bir şekilde söz söylenebilmesi, bunun içinde bağımsız bir hattın yaşama geçirilmesi elzemdir.

    Kuşkusuz ülkemiz 12 Eylül Anayasası’ndan bir an önce kurtulmalıdır. Ancak iyice kirletilmiş bir kavram olan “sivil” ifadesini taşıyan bir anayasa ile değil “toplumcu bir anayasa” ile…

    Bunun bir mücadele konusu olduğunu söylemek ise sanırım gereksiz olacaktır!

     

  • Kalksın Dokunulmazlık, Gelsin Dokunulmazlık…

    Halkın Emek Partisi (HEP) 1991 seçimlerine Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) listelerinden girmiş ve Meclis’te 18 milletvekili ile temsil edilmeye başlamıştı. Sonrasında bu isimlerden bir kısmının dokunulmazlığı 2-3 Mart 1994 tarihlerinde kaldırılmış, dokunulmazlıklar kaldırılır kaldırılmaz Meclis’e gelen polisler tarafından da milletvekilleri gözaltına alınmıştı.

    Meclis Genel Kurulu, altısı DEP milletvekili, ikisi bağımsız toplam sekiz milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını kararlaştırdı. Anayasa Mahkemesi, bu kararlardan sadece DEP Şırnak milletvekili Selim Sadak hakkındaki kararı iptal ederek dokunulmazlığını iade etti. Dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekillerinden altısı tutuklanırken ikisi tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi.’[foot]https://www.tbmm.gov.tr/eyayin/GAZE TELER/WEB/MECLIS%20BULTENI/ 2469_1994_0000_0031_0000/0008.pdf.[/foot]

    Dokunulmazlıkları kaldırılan Leyla Zana, Mahmut Almak, Ahmet Türk, Orhan Doğan, Hatip Dicle ve Sırrı Sakık şimdi yürürlükten kalkmış bulunan Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinde düzenlenen ‘Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak’ ile suçlandılar ve uzun bir tutukluluk geçirdiler.[foot]Dokunulmazlığı kaldırılan sekiz milletvekilinden biri de Refah Partisi’nden ihraç edilen İstanbul Milletvekili Hasan Mezarcı idi. Mezarcı hakkındaki suçlama Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’a muhalefet idi. Tutuksuz yargılanan Hasan Mezarcı sonrasında hapis cezası aldı. [/foot] Bu suçun cezası o tarihlerde idam idi.[foot]DEP milletvekilleri aleyhindeki dava, başlangıçta, Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesine göre idam talebiyle açılmış iken Mahkeme, mahkûmiyet kararını, aynı yasanın 168. maddesindeki ‘üyelik’ suçu isnadıyla 15 yıl hapis cezası olarak vermiş, bu karar Yargıtay tarafından da onanmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu dava ile ilgili olarak 2001 yılında verdiği kararla, Türk mahkemesinin tarafsız ve bağımsız olmadığı, karar duruşmasında suçun niteliğinin değiştirilmesine rağmen, yeni suçlamanın nitelik ve nedenlerinin sanıklara açık biçimde bildirilmediği, kendilerine savunma yapmak için gerekli zaman ve kolaylığın tanınmadığı ve iddia makamının getirdiği şahitlerin sorguya çekilmesine imkân verilmediği için ‘adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine’ hükmetti ve Türkiye’yi 140 bin dolar manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Sonrasında, milletvekilleri, AİHM kararı uyarınca yeniden yargılanmışlar fakat Yerel Mahkeme ilk kararında direnmiştir. Bu karar temyiz edildiğinde Yargıtay’ın aynı dairesi 2004 yılında, 9 yıl önce onadığı mahkûmiyet kararının aksine, ilgililerin salıveril esine karar verdi.[/foot]

    Sanırım bu hatırlatmayı neden yaptığım anlaşılmıştır.

    Geçtiğimiz aylarda ‘dokunulmazlıkların kaldırılması’ bir kez daha gündemde idi. Anayasanın 83/2. maddesi, eklenen geçici bir madde ile Anayasaya aykırı bir şekilde askıya alındı. Aslında yapılan hukuki olarak basit bir operasyon. Getirilen düzenleme ile yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmünün uygulanmayacağı söylenmiş oldu. Böylece Anayasanın aradığı “Meclis kararı” devre dışı bırakılmış oldu.

    Sürecin nasıl işletileceğine ise bakılıyor. Anlaşılan o ki, 91’den daha ‘estetik’ bir yol arayışındalar.

    Şimdi bir hatırlatma daha.

    EMASYA hatırlardadır: Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma.

    Dayanağını İller İdaresi Kanunu’ndan alan ve İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında 7 Temmuz 1997 tarihinde imzalanarak yürürlüğe giren EMASYA Protokolü, valilerin ihtiyaç duydukları anlarda askeri birlikleri iç güvenlikte kullanabileceklerine dair ve bunun nasıl uygulanacağına yönelik bir protokoldü.[foot]Tabi burada ‘resmi’ kısımdan bahsediyoruz. Yoksa bu işbirliğinin uzun yıllara yayılan ‘fiili’ bir yanı da bulunmakta.[/foot] Protokol 2010 yılında darbeye zemin hazırladığı gerekçesiyle, AKP iktidarı tarafından kaldırılmıştı. O yıllar, hatırlanacağı üzere, ‘Ergenekon’ ve ‘Balyoz’ yılları idi.

    Şimdi, bu protokol ‘terörle mücadelede etkinlik’ gerekçesi ile yeniden gündemde.[foot]Aynı zamanda bir avukat yani hukukçu olan AKP milletvekili Mehmet Ali Şahin terörle mücadelede Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının elini güçlendirecek, rahat bir şekilde terörle mücadele etmesini temin edecek bir yasal düzenleme çıkarttıklarını bakın nasıl anlatıyor: “Düşününüz; terör örgütü elemanları kaçıyor ve bir eve, bir işyerine girdi. Arkadan da askerimiz, polisimiz kovalıyor. Polisimizin ve askerimizin o eve, işyerine girebilmesi için hakim kararı gerekiyor. Anayasa öyle diyor. Konut ve işyeri dokunulmazlığı var. Şimdi ne yaptık? O birliğin komutanına yazılı emirle o eve ve işyerine girme yetkisini veriyoruz. 24 saat içerisinde de o yazılı emir hakimin onayına sunulacak. Hakimin kararını bekleyene kadar adam orada yapacağını yapar. Güvenlik güçlerimizin elini güçlendirmek için böyle bir yasal düzenleme yaptık. Biz Türkiye’yi daha da demokratikleştirebilmek için daha önce var olan, güvenlik güçlerimize verilmiş olan birtakım yetkileri geri almıştık. Demokratikleşme paketleriyle. Şimdi terörle böylesine kapsamlı bir mücadele yaparken bu yetkileri tekrar geri verilmesi zarureti doğdu. Daha önce AK Parti iktidarı olarak almış olduğumuz birtakım yetkileri, şimdi yeniden geri verdik.” (http://akgundem.com.tr/sahin-bu-yetki leri-tekrar-geri-alacagiz/48700/).[/foot] Hem de ‘askerlerin’ dokunulmazlığa kavuşturulma çabası ile birlikte.[foot]Düzenlemede, soruşturmaların başbakanlık ve bakanlık iznine bağlanması, askeri suçların askeri yargıya tabi olması, birlik komutanlarına operasyon bölgelerinde arama ve müdahale yetkileri verilmesi gibi hususlar yer alıyor.[/foot] Hem de milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırıldığı bir zamanda.

    Güzel tesadüfler!

    Bir de tüm bunların üzerine Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne benzer bir yapının yeniden kurumsallaştırılmasını ve Yargıtay ile Danıştay’a yönelik yapılan operasyonları ekleyebilirsiniz. Bu yazı yazıldığı sırada Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan dolayı açılan davaların, suçun işlendiği yerin bağlı olduğu ilin adıyla anılan ağır ceza mahkemelerinde görülmesi de yasalaşmıştı.

    Tüm bu gelişmelere bakıp, kolay bir okuma yapılabilir: Demokratikleşme süreci zaten durmuştu, şimdi geri dönüşler yaşanıyor. Ya da AKP demokrat kimliğinden tamamen vazgeçiyor. Ya da…

    Bu okuma(lar), AKP’li yılları askeri otoriteyi sivil otoriteye bağlı kılan reformların yapılmış olduğu, askeri vesayetin kırıldığı bu nedenle de “devrim” niteliğinde uygulamaların hayata geçtiği bir dönem olarak gören görüşün bugünkü tezahürüdür.

    Oysa AKP döneminin kendisinden önceki dönem hukuku/hukuksuzluğu ile arasında bir süreklilik bulunmakta. Bu anlamı ile zaten bir geri dönüşten bahsedilemez. Bunun yanında, olan biteni buna indirgemek de eksikli kalacaktır. Nihayetinde ülkeyi dönüştürme misyonu ile hareket eden aktör(ler)den bahsediyoruz.

    Yalnızca bu yazının konusu olan yasal değişiklikler değil, bir bütün olarak son dönem yasal değişikliklerin tamamı AKP iktidarı açısından iki nedenle mutlak olarak gerekli. Birincisi; tüm muhaliflerin susturulması ve gerektiğinde tasfiyesi ile “sıkıyönetim” uygulamalarının süreklileşmiş bir hal alabilmesi için bu değişikliklere ihtiyaçları bulunmakta. İkincisi ise, kendilerine yönelmesi olası soruşturma ve davaların önden bertaraf edilmesi.

    Dokunulmazlıkların kaldırılmasının ise, Kürt siyasetinin (bir kez daha) alanının daraltılması amacı taşıdığı açık. Bunun önümüzdeki dönemin olası politikaları ile bir bağının olduğu da görülebiliyor. Bu yalnızca ‘sopa’ politikası olarak da düşünülmemeli. Ama Kürt siyasetine yönelik olmasının yanında tüm muhalefetin siyaset alanını daraltmaya yönelik bir amaç taşıdığı, bir tür ‘siyaset yapma yasağı’ olduğu da görülmeli.

    Esas dikkate alınması gereken noktanın ise Meclis’in devre dışı bırakılmak istenmesi olduğunu düşünüyorum. Yargı bu başlıkta (da) ‘karar verici’ hale getirilmek isteniyor. Bu halin dokunulmazlık kavramının varlık nedenine aykırı olduğu açık. Kral ile Parlamento arasında süren mücadeledeler sonucunda parlamenterleri Kral’a karşı koruyan bir zırh olarak siyasete giren dokunulmazlığın kökeninde esas olarak yürütmenin keyfiliğine karşı bir “önlem” bulunmaktadır.[foot]Fransız İhtilali’nden sonra toplanan Meclis’te, Meclis üyelerinin, Meclisin kararı olmaksızın ve suçüstü hâli hariç, tutuklanamayacağını öngören bir kararname yayınlanmıştır[/foot] Yoksa söz konusu olan bir ayrıcalık değildir.

    Şimdi ise yasama devre dışı bırakılarak, neredeyse tamamı yürütmenin kontrolü altına alınan yargı eli ile siyaset dizayn edilmek istenmektedir.

    Kuvvetler ayrılığı mı?

     

  • AKP’li Yıllarda Yargının Halleri: Dün ve Bugün

    AKP’li yılları yargı/hukuk alanını veri alarak parçalara ayırmak istersek sanırım üç dönemi bitirip dördüncü döneme girdiğimizi söyleyebiliriz. Kuşkusuz farklı tarihler/olaylar tercih edilerek farklı dönemlere de ayırmak mümkün. Bunun yanında, aşağıdaki dönemlendirmenin tartışmalarımızda yol açıcı olabileceğini düşünüyorum.

    1. Dönem: 3 Kasım 2002 Seçimleri – 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu

    2. Dönem: 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu – 17/25 Aralık 2013 Operasyonları

    3. Dönem: 17/25 Aralık 2013 Operasyonları – 21 Nisan 2016 Ergenekon Davası kararının Yargıtay tarafından bozulması

    1.Dönem: İktidara geliş

    Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinin hemen ardından yargı merkezli tartışmalar da Türkiye’nin gündemine oturmuş oldu. Bu dönem daha sonra “iddianameler çağı” olarak tanımlandı. Dönem, kişilerin bir savcı, üç polis tarafından terör örgütü kapsamına sokulduğu dönemdi.

    Türkiye Cumhuriyeti “tasfiye” sürecine sokulup, ardından da “yeniden yapılandırma” adımları atılırken,[foot]Bu dönemi İkinci Cumhuriyet kavramı ile adlandırmayı tercih ediyorum. Kastedilen esas olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşümdür. Birinci Cumhuriyet’in, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesidir. Bu dönemin başlangıcını kesin bir tarih üzerinden tanımlamak mümkün olmasa da, 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ile takip eden 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri baz alınabilir.[/foot] hukuk en başından itibaren bu sürecin önemli enstrümanlarından oldu. Hukuk süreç boyunca baştan sona yeniden yapılandırılırken, yargı da bu sürece paralel bir şekilde tüm unsurları ile birlikte biçimlendirildi.

    Bu süreçte görülen her davanın kendi içinde bir önemi var. Ancak bundan öte, bu dönemin davalarının toplamda neye işaret ettiği, ne için işlevlendirildikleri önem kazandı. Davalar ile öne çıkan bu süreç, iktidardaki güçler tarafından hedeflenen “yeni Türkiye” açısından kritik bir aşama idi. Ergenekon soruşturmasını (ve sonrasında davasını) başlangıç olarak alabileceğimiz bu süreçte, Balyoz, Oda TV, Devrimci Karargah, KCK, Hopa, Askeri Casusluk, 28 Şubat ve bir dizi benzeri dava aynı işlevi gördüler.

    Esasen Anayasa Mahkemesi’nin 2007 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis’in toplantı ve karar yeter sayılarına ilişkin “367” kararı, ardından Mahkeme’nin 2008 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini saptaması ama partiyi kapat(a)maması sonrasında yargı hızlıca “ele geçirilerek” yeni bir rejimin inşası yolunda temel araçlardan birine dönüştürüldü.

    Açılan soruşturmalar (sonrasında davalar) ile bir yandan siyaset alanı kriminalize edilirken, diğer yandan “tüm muhalefet” yok edilmeye çalışıldı. Bu dönemin davalarının ortak yönleri üzerine çokça yazıldı çizildi. İlhan Cihaner’in “AKP Davalarında Ortaklaşılan Yönler ya da İddianameler Çağının Eleştirisine Giriş” başlıklı çalışması tabloyu açık seçik gözler önüne sermektedir.[foot]I-Tüm davalarda ceza hukukunun bel kemiği olan suç ve cezaların yasallığı/kanuniliği ilkesinin yok sayılması.
    II- Maddi gerçeğin açığa çıkarılmasına yönelik etkin soruşturma yapılmaması.
    III- Silahların eşitliği ve çelişmeli yargı ilkesinin uygulanmaması.
    IV- Lehe delil toplanmaması.
    V- Ucu açık soruşturmalar yapılması ve ‘imkansız’ davalar.
    VI- Medyaya servis yapılarak masumiyet (suçsuzluk) karinesi ilkesinin ihlali ve peşin hükümlülük algısı yaratılması.
    VII- ‘Terör’ ve ‘örgütsel’ sözcüklerinin sihri!
    VIII- Teknoloji Fetişizmi; telefon dinleme, dijital delillere dayanan iddianameler. Konuşma tutanaklarının (tapelerin) seçilerek iddianameye konulması.
    IX- Hukuk dışı/kanuna aykırı delillere dayanarak açılan davalar.
    X- Masumiyet (suçsuzluk) karinesi ve ispat yükümünün terse çevrilmesi.
    XI- Soruşturmayı savcının yapmaması, soruşturma sürecinin nerden geldiği belli olmayan ihbar, gizli tanık ve polis raporlarına dayanması (yargının taşeronlaşması/ neoliberalizasyonu!).
    XII- Birbirini ilk kez duruşmada tanıyan, aynı anda birden fazla örgüte üye olan sanıklar.
    XIII- Kronoloji ve mantık hatalarının sorgulanmaması, delil uydurma iddialarının ve kanunsuz dinlemelerin üzerine gidilmemesi.
    XIV- Örgüt kurma, yönetme, üyelik, örgüt adına
    faaliyette bulunma, örgütün amacının propagandası suçunun belirsiz hale gelmesi.
    XV- AKP davalarının bazılarındaki suçlamalar “yüksek motivasyonlu” siyasi suçlar olmasına rağmen hiçbir şüphelinin eylemini kabul ederek siyasi savunma yapmaması.
    XVI- Savunmaya baskı yapılması avukatların tutuklanması savunma sırasında söylenenlerin suç sayılması, avukatların duruşmadan men edilmesi. İlhan Cihaner, “AKP Davalarında Ortaklaşılan Yönler ya da İddianameler Çağının Eleştirisine Giriş”, Derleyen: Erhan Nalçacı, Suat Özeren, İkinci Cumhuriyet’in Düzeni, Yazılama, Ekim 2012, s. 129-136.[/foot]

    Yargılamaları önceleyen, bir süre sonra ise paralel yürümeye başlayan (hatta arkadan gelen) ve ihtiyaca göre sürekli değiştirilen “yasal düzenlemeler” de bu süreçte hayata geçirildi.

    2004 yılında “yeni” TCK ve CMK’nin yasallaşması başlangıca ilişkin hemen ilk akla gelen örnekler. Bir de, aynı yıl Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kapatılması, yerine “özel yetkili” mahkemelerin kurulması diğer bir örnektir.[foot]Ardından bu mahkemeler de 2012 yılında ellerindeki davaları bitirdikten sonra görevlerinin sona ereceği şekilde “kapatılarak”, “terör mahkemeleri” kurulmuştur. 2014 yılında ise, ellerindeki davaları bitirmeleri beklenmeden, “özel yetkili” mahkemeler tamamen kapatılmıştır. Sonrasında da Sulh Ceza Hakimlikleri sahneye çıkmıştır. Mahkemelerde yapılan değişikliklerin yargılama pratiği açısından hiçbir fark içermemesi, DGM kimliğinin ve kültürünün devam ediyor olması bir yana, “özel yetkili” olarak adlandırılan mahkemelerin kapatılması ancak bir “hukuki garabet” olarak yargılamalarına devam etmesi, sonra bundan vazgeçilmesi de not olarak düşülmeli.[/foot]

    Bu dönemde ardı ardına gelen yargı paketleri, torba yasalar ile özel soruşturma ve yargı usulleri birlikte değerlendirildiğinde, hukuksuzluğun kendisinin bir hukuk düzeni haline getirilme çabası görülmektedir. Bu dönem bir anlamı ile başlangıç dönemidir. Artık başlanmıştır!

    2. Dönem: Yollar ayrılıyor

    2010 Referandumu bir döneme ilişkin konulan son nokta idi. Ardından gelen Haziran 2011 Seçimleri ile birlikte AKP iktidarı tarafından devletin hemen bütün kurumları ele geçirilmiş, yeni bir rejimin inşası için yol alınmaya başlanmıştı. Diğer yandan, bu nokta iktidar cephesinde yaşanan anlaşmazlıkların su yüzüne çıkmasının da başlangıcı oldu. Polis ve yargı içerisindeki etkinliği ile süreci yönlendiren “Fethullah Gülen Cemaati” referandum sonrasında buralardaki gücünü ve etkinliğini daha da artırdı.

    AKP ile Gülen Cemaati arasında kurulan ortaklık Cemaat’in yargı içerisinde rahatça örgütlenmesini sağlamıştı. AKP’de bu örgütlenmeyi arkasına alarak, bir yandan toplumu şekillendirme çabasını sürdürmüş, kendi iktidarını sağlamlaştırmış, diğer yandan da muhaliflerini tasfiye etmişti. Nihayetinde AKP ile Cemaat el ele Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesini tamamlamışlardı. Yargı da bu tasfiyede kritik bir role sahiptir.

    Taraflar arasında anlaşmazlık denilince, hemen ilk akla gelen, Oslo görüşmeleri ile bağlantılı MİT soruşturmasıdır. Ancak Deniz Feneri soruşturması, İlker Başbuğ’un tutuklanması, Şike Davası gibi örnekler de yaşananların istisnai olmadığına ilişkin o zamanın işaretleri idi.

    Onursal başkanı Fethullah Gülen olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 13 Ağustos 2013 tarihli 11 maddelik açıklaması ise, kendisi için yaklaşan tehlikeyi fark etmiş olan Cemaat’in 17/25 Aralık Operasyonları öncesi bir işaret fişeği olarak değerlendirilebilir. Kendisini “Hizmet Hareketi” olarak tanımlayan cemaat yapılanması bu bildiri ile aslında kendine yakın (bağlı) yargı mensupları olduğunu, bu sayede Başbakan’ı dahi tutuklama gücüne sahip olduğunu ve bir savcı üç polisle kişileri ve/veya kurumları terör örgütü ve çete kapsamına sokabildiğini ve bitirdiğini ikrar ediyordu.[foot]Açıklamanın tamamı için bkz.: http://www.gyv.org.tr/Aciklamalar/Detay/ 83/20130813G%C3%BCndeme%20Dair%20GYV den%20Hizmet%20 Hareketine%20y%C3%B6nelik%20iddialara %20cevaplar[/foot]

    AKP’nin uzunca bir dönem süren kader ve hedef ortaklığının bir parçası olarak Cemaat’in yargı içerisindeki örgütlenmesini kabul etmesi anlaşılır bir durumdu. Kaldı ki, bir tehlike görmesini gerektiren durumda bulunmamakta idi. Ancak özellikle 2013 Haziran Direnişi sonrasında kendisi için de ciddi tehlike olabilecek ve bunun işaretlerini de açıktan göstermiş olan bir mekanizmayı kontrolü altına alma hedefi ile hareket etmeye başladı.

    Nitekim “özel yetkili” mahkemelerin kaldırılıp yerine terör mahkemelerinin konulması, bir dönem Yargıtay’ın ve Danıştay’ın kapatılıp tek bir temyiz mahkemesi kurulmasının dillendirilmesi, sonrasında bu öneriden geri adım atıp, HSYK’yi yeniden yapılandıracak adımların atılmasının bir yargı reformu olmadığı açık.[foot]İstinaf mahkemeleri 2016 adli tatilinde faaliyete geçecek. Hedeflenen Yargıtay ile Danıştay’ın daire ve üye sayısını azaltmak ve rollerini içtihat oluşturmakla sınırlandırmak. Tartışılan başlıklar arasında zaman zaman gündeme getirilen “Türkiye Başsavcılığı”da var. Türkiye’nin yargı sistemi (bir kez daha) kapsamlı bir değişime uğrayacak. Ama ortada yine bir reform olmadığı açık.[/foot]

    3. Dönem: İnisiyatif (artık) AKP’de

    Anayasa’nın 26 maddesinin oylandığı 12 Eylül 2010 referandumunda esas olarak HSYK’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısının ve işleyişinin değiştirilmesi hedeflenmişti. Referandumu sonrasında yapısı değiştirilen HSYK da İkinci Cumhuriyet’in ihtiyaçları doğrultusunda yargıyı dizayn eden bir araca dönüştürülmüştü.

    Referandumun hemen sonrasında yargıda yeni bir yapılanmaya gidilmişti. İktidarın istediği kararların alınması için mahkemelere uygun yargıçlar atanıyor, muhalifler yargı yolu ile tasfiye ediliyordu. O tarihten bugüne kadar yargıdaki her türlü teamül bir kenara bırakılarak binlerce savcı ve hakimin yeri değiştirildi.

    Sonrasında AKP ile Cemaat arasındaki ortaklık sona erdi. 17 ve 25 Aralık Operasyonları sonrasında da taraflar arasındaki çatışma açık bir hal aldı. 17 Aralık Operasyonu sonrası AKP önce kendi önlemlerini hayata geçirdi, ardından karşı atağa geçti.

    Bunun sonucunda ise HSYK’de bir “iktidar boşluğu” oluştu. Politik davalarda yaşanan tahliyeler de bu dönemdedir. Oluşan boşluk var olan dengeler üzerinden doldurulamadı.

    17/25 Aralık sonrası AKP’nin tek hedefi kendi kadrolarını yargı içerisinde etkin hale getirmekti. 12 Ekim 2014 tarihinde yapılan HSYK seçimleri bu açıdan kritik bir yerde durmaktadır. Taraflar kendi ağırlıklarını oluşturma hedefi ile seçimlere girdiler.

    AKP, Yargıda Birlik Platformu’nu “cemaat öcüsü”ne karşı bir koalisyon olarak sundu ve bunda da başarılı oldu.[foot]Oysa ortada bir koalisyon bulunmamakta. Bugün dernekleşerek varlığını devam ettiren YBP net olarak bir AKP projesi. Adaylarının politik kimlikleri, geçmişleri, alevi olmalarından hareketle bu yapı bir koalisyona dönüşmez. Bunun politik bir gerçekliği de bulunmamaktadır. Kaldı ki yargı cemaatlerden de temizlenmemektedir. Temizlenen Gülen Cemaati’dir. Yoksa Hakyol, Menzil, İsmailağa gibi tarikatlar yargıda cirit atmaya devam etmektedir.[/foot] Böylece bir kez daha, ulusalcı ve liberal solun bir kısmının desteğini aldı.[foot]Liberal “sol” Demokrat Yargı Derneği ile ulusalcı “sol” İşçi Partisi’nin (artık Vatan Partisi) HSYK seçim sonuçlarına ilişkin yaptıkları değerlendirmelerdeki ortaklığa da işaret etmek gerekiyor. Her iki yapı da siyasi iktidar ile kavga etmeyeceklerini, “normalleşme” aradıklarını bir kez de HSYK seçimleri vesilesi ile ifade etmiş oldular. Seçimlere ortak bir liste ile giren ve soldan bir ağırlık oluşturma iddiasına sahip olan YARSAV ve Yargıçlar Sendikası ise HSYK seçimlerinde YBP dışında gerçek bir çalışma yürüten tek gruptu. Bekledikleri oyu alamayan ve HSYK’ya üye sokamayan bu birliktelik matematiksel olarak başarısız görülebilir. Ancak memleketin her adliyesindeki hakim ve savcıların arasına atmış bulundukları örgütlülük tohumları ile önemli bir yol aldılar. Bu anlamı ile başarılı olmuşlardır.[/foot] Bir yandan seçimi kaybetme olasılığı üzerinden, seçimleri gayrı meşru ilan edebileceğini söyleyip aba altından sopa gösteren AKP, diğer yandan da disiplin affı, maaş zammı gibi vaatler ile seçmene mavi boncuk dağıttı.[foot]Bu süreçlerde, yargının teslim alınamayan ayağı “savunma” oldu. Teslim alınamadığı için etkisiz hale getirilmek istendi ve tüm bu yıllar boyunca avukatlar ve örgütleri iktidarın ağır saldırılarına maruz kaldı. Savunma teslim alınamadı. Ancak kabul etmek gerekiyor ki, dağınık halinden de bir türlü çıkamadı. Baroların büyük çoğunluğu ise uzun bir süre boyunca siyasetsiz ve/veya sessiz idi. Sonrasında ise savunmaya yönelik saldırılar dahi cevapsız bırakıldı. Bu durum hala devam etmektedir. Bu nedenlerle baroların yerine adaletten ve emekten yana güçlü hukuk örgütleri nasıl konulabilir sorusunu ilerici hukukçuların dört başı mamur tartışmaya başlaması gerekmektedir.[/foot]

    AKP, HSYK seçimlerini kazandıktan hemen sonra iki adım atmıştır. Birincisi HSYK’nin kurumsal yapısının ve seçim yönteminin bir kez daha değiştirilmesidir. Her ne kadar seçimlerde başarılı olmuş olsa da, sandıklar açılana kadar soğuk terler döken AKP bir kez daha seçim riski almak istememektedir. İkinci adım ise, Cemaat’e yönelik yapılacağı artık herkes tarafından dillendirilmeye başlanmış olan operasyonun zeminini hazırlamak için ceza yasalarında yapılacak değişikliklerin yer aldığı yargı paketidir. Bunun yanında yasa teklifine şöyle bir bakıldığında dahi paketin aslında AKP iktidarına muhalif herkesi hedefine aldığı görülmekte idi. AKP önündeki dönemin “yasal” altyapısını hızlıca tamamlamaya çalışıyordu. Bu yasal değişiklikler AKP iktidarı açısından iki nedenle mutlak olarak gerekli idi. Birincisi; tüm muhaliflerin susturulması ve gerektiğinde tasfiyesi ile “sıkıyönetim” uygulamalarının süreklileşmiş bir hal alabilmesi için. İkincisi ise, kendilerine yönelmesi olası soruşturma ve davaların önden bertaraf edilmesi. Özellikle 17 ve 25 Aralık Operasyonları ile ortaya dökülen -ve şüphesiz bunlardan ibaret olmayan- suçların soruşturma konusu dahi olamaması bakımından da bu yasal düzenlemeler oldukça kritik bir yerde durmaktadır.

    Ardından yargıda operasyonlara sıra geldi. Cemaat’e yakın isimler tasfiye edildi. Hakim ve savcı tutuklamaları gerçekleşti. Bugünlerde ise Yargıtay, Danıştay, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyelerine Cemaat soruşturmasının gündemde olduğu dillendiriliyor.[foot]Bu arada, 2016 Mayıs ayının başlarında yayınlanan bir haber ile öğrendik ki, Ergenekon, Balyoz gibi davalarda kurulan kumpasların mimarlarından olduğu söylenen, bu nedenle zorunlu olarak emekliye ayrılan ve halen tutuklu bulunan eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü görevine geri dönmüş. Tahliye olması durumunda da mesaiye başlayacakmış.[/foot]

    Hukukun AKP açısından anlamı ve işlevi bu kadardır.

    4. Dönem: Gericiliğin hukuku tesis ediliyor

    Nasıl önceki dönemlerde Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesinde ve toplumun şekillendirilmesinde bir dizi dava özel bir rol oynadı ise, şimdi iktidarlarını (İkinci Cumhuriyeti) kalıcılaştırmak için de davalara özel bir rol biçileceği görülüyor. Görülen o ki, memleketi davalar üzerinden hizaya sokma dönemi bitmediği gibi, bu işin tek faili de Cemaat değilmiş.

    Fazıl Say davası (dini değerleri aşağılama iddiası) ile Rennan Pekünlü davası (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası) bu davalara tipik örnekler. Keza Fethullah Gülen Cemaati ile Can Dündar ve Erdem Gül’e yöneltilen “casusluk” ve “hükümete darbe” suçlamaları ile yüzlerce “Cumhurbaşkanına hakaret” davası önümüzdeki dönem muhaliflere yöneltilecek davaları bize gösteriyor. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Cezalandırılan doğrudan düşünce. Eğer farklı düşünürsen, eleştirel yaklaşırsan suçlusun!

    Yargıtay’ın Ergenekon davasındaki bozma kararı böylesi bir ortamda verildi. Bu kararın yeni dönemin başlangıcı olarak alınabileceğini düşünüyorum. Bunun yanında Yargıtay’ın “bozma” kararı geniş bir çevrede de sevinçle karşılandı. Aynı anlamları yüklemesek de sanırım “yeni bir dönem” olarak gören başkaları da var.

    Bir örnek sanırım açıklayıcı olacaktır. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek kararı “mükemmel” olarak yorumluyor ve ekliyor “Dünya hukuk tarihine geçecek, derslerle dolu bir karardır. Türkiye’nin ufku, önü açılmaktadır.

    Yukarıdaki alıntı doğrudan yeni rejime adapte olmakla ilgili. Yalnızca bu politik çevre ile de sınırlı değil. Yargıtay kararına ilişkin mahcup yaklaşım ise Türkiye’nin önüne gelen muhteşem bir demokratikleşme ve kirliliklerden arınma fırsatının “paralel iktidar hırsı” yüzünden heba edildiği yönünde. Bu da liberallere ait.

    Sanırım baştan sona siyasi bir davanın, bundan öte AKP iktidarının pekişmesini sağlayan bir davanın Yargıtay aşamasında hukuki bir değerlendirme ile bozulduğuna inanmamız istenmiyordur. Öyle ise Yargıtay’ın siyasi davalara ilişkin bundan sonraki incelemelerine bakarız, olur biter. Ama bence buradan devam edilmemeli.

    Evet, yerel mahkeme ölçüyü kaçırmıştı ama bu karar ile yargıya güven tekrar oluşmaya başlayabilir! Tabi ki mahkemelerin “tarafsız” ve “bağımsız” olduğuna dair inanç bir kez daha tesis edilmelidir! Bu yaklaşımlar yeni dönemin hukukunun kendine aradığı meşruiyet çabasında önemli bir yerde durmaktadır. Aynı zamanda yeni ittifakları da sağlamaktadır.

    Bundan on beş yıl önce aynı noktadan yola çıkan ulusal ve liberal “sol” farklı yolları izleyerek 180 derecelik seyahatlerini tamamladılar ve yine aynı noktada buluştular. Şimdi de birbirlerinin bir önceki yollarını takip ederek tekrar yola koyuldular. Yine aynı noktada buluşmak üzere. Bu sayede herkes onların “farklı” olduğunu konuşuyor.

    AKP’nin önümüzdeki yıllara ilişkin izleyeceği yol, siyaseti net. 1 Kasım 2016 seçimleri ile bir dönemin kapandığını söylüyorlar. O da “Gezi” parantezinin kapanması. Gezi ile eski Türkiye’nin tasfiye edilip, yeni Türkiye’nin inşa sürecini engellemek isteyen güçler sokakları harekete geçirmişti. Buna 17- 25 Aralık Operasyonları ile de devam edilmişti. Tez bu. 1 Kasım seçimleri ile birlikte de dengeler yeniden dizayn edilmiş oldu. Gezi süreciyle açılan parantez kapatıldı ve yeni Türkiye’nin startı (tekrar) verildi! Şimdi sırada esas parantezin kapatılması var. Cumhuriyet parantezinin kapatılması.

    Sistem (Türkiye), yazılımını (anayasa), donanımını (kurumsallaşma) ve sistem güvenliğini (adalet, denetim ve güvenlik) yenilemeli.[foot]Kemal Öztürk, “Türkiye Versiyon 3:0”, Yeni Şafak, 04 Kasım 2015 http://www.yenisafak.com/yazarlar/kemalozturk /turkiye-versiyon-30-2022803[/foot]

    Tüm çabaları havada asılı duran sistemin ayaklarının yere bastırılmasına, İkinci Cumhuriyet’in yerleştirilmesine yönelik olacaktır. Olası konsensüsün bağlanacağı yer ise AKP tarafından daha seçim akşamı ilan edilmişti: “Yerli ve milli bir anayasa.”

    Şimdi önümüzde bu tartışma var. Başkanlık meselesinin öne çıkartıldığı bir anayasa tartışması. Bu tartışma esas olarak Türkiye’nin idari yapısının, başkanlık sisteminin, adlı adınca İkinci Cumhuriyet rejiminin hukuki zemininin yaratılması, sistemin o zemine oturtulması tartışması ve bahsettiğimiz yeni dönemin hukukun tesisi ile de doğrudan bağlantılı. Kısacası, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ibaret, ne de önümüzdeki dönem tek başına anayasa tartışmalarından ibaret.[foot]Solda ise bir kez daha “12 Eylül Anayasası’ndan kurtulma” ve “sivilleşme” masallarına kapılmaya hevesli olanlar var. Bunun sinyalleri bugünden alınmaya da başlandı. Hem bu kez halkın yönetimde söz sahibi olması, bunun toplumun tüm alanlarına yayılması gibi daha “güçlü” ve “dokunulmaz” argümanlar kullanılmakta. Hemen önümüzdeki günlere dair politika belirlemeye dair yaklaşımlar  bunlar. Görünen köy kılavuz istemiyor, solun bir kısmı anayasa tartışmalarına Kürt siyasetinin taleplerini başa koyarak girecek. Bu durumda “özgürlük” adına dinselleşmenin kurumsallaştırılmasının tamamlanacağı, köküne kibrit suyu dökülen kamuculuğun tamamen unutturulmaya çalışılacağı bir tartışma süreci pek önemli olmuyor. Bunun adının bir kez daha “yetmez ama evet” olduğu açık.[/foot]

    Sonuç yerine

    AKP dönemi yargı pratiği ile kendisinden önceki dönemlerin “hukuksuzluklar”ı arasında bir süreklilik bulunmakta. Ancak, ülkeyi dönüştürme misyonu ile hareket eden, Birinci Cumhuriyet’i sonlandıran, İkincisini ise tesis etme gayreti içerisinde olan aktörlerin hukuk ile kurdukları ilişkiyi eğer yalnızca buradan açıklama çabası ile yetinirsek eksikli kalacaktır.

    Yaşanan tüm bu süreç karşı cephe tarafından “vesayet rejiminin sona erdirilmesi” olarak tanımlandı. Liberal ve dinci yazarların en önemli ideolojik silahlarından biri “vesayet rejimi” kodlaması oldu. Asker vesayetine son verilmesi ve ileri demokrasinin kurulması için mücadele ediliyordu.[foot] Demokrat Yargı buna yargı alanından tipik bir örnek. 2010 Referandumu sonrası siyaset (ve yargı) alanında yaşanan gelişmeler sonrasında Demokrat Yargı’nın memlekete ve yargıya bakış açısında kısmi değişiklikler yaşandı. Kendi aralarında da açılar oluştuğu görülüyor.
    Yönetim Kurulu üyesi Faruk Özsu 2013 yılının yaz aylarında kendisi ile yapılan bir söyleşide uğradıkları hayal kırıklığını şöyle anlatıyor: “Nitekim, bu sürece (Ergenekon süreci – yn.) bu gerekçeyle (derin devletle hesaplaşma – yn.) Demokrat Yargı Derneği olarak biz de destek vermiştik. Ancak, gelinen noktayı özetlemem gerekirse, tek kelimeyle hayal kırıklığıdır. … İlk tereddüdüm Balyoz soruşturmasının başlaması ile oldu. … referandum sonrası beliren yeni iktidarın açık ve net bir şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte, bu sürecin eksik ya da aksak bir süreç değil, yeni bir hegemonyanın tesisi için kurgulanmış kirli bir iktidar oyunu olduğunu anladım ve tüm desteğimi çektim. Tabii buradaki ‘ben’le Demokrat Yargı’nın mevcut kadrosunu kastediyorum.” Faruk Özsu, “Demokratçılık temsilinin son perdesi”, Söyleşi: Yücel Göktürk, Express, Ağustos-Eylül 2013, Sayı 2013-137, s.8.
    Bunun yanında, Demokrat Yargı “yetmez ama evet”çi yaklaşımından geri adım atmadı. Bugüne dair “yanlış okuma”larında da bu yaklaşımın izleri görülmekte. Orhan Gazi Ertekin bir söyleşide, konuya ilişkin bir soruya verdiği yanıtta şunları söylüyor: Referandum sürecinde “evet” dememizin birden çok sebebi var. En önemli nokta şudur: “hayır” seçeneği, bizi geçmişin despotik idaresinin statik mekânlarına sıkıştırmaktan başka bir şey vaat etmiyordu. Esas olarak böyle bir seçenekte politikanın hiçbir imkânı yoktu. Eski yapının içinde dinamik bir konum almak mümkün değildi. Sadece sizi kendi yapısının bir yedeği olarak konumlandırıyordu.http://www.sendika.org/201 1/07/orhan-gazi-ertekin-yargida-yeni-kavgaakpnin-ic-gerilimlerinden-tureyecek/[/foot]

    Bu yaklaşımın “demokrasi mücadelesi” verilmesi ile bir ilgisi olduğu açık. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist bir ülke olduğunu herkes kabul eder. Ancak, sermaye sınıfının egemenliği reddedilmese de, en iyi ihtimalle ihmal edilir. Bir toplumsal sınıfın egemenliğinden söz edilmediğinde de (ya da arka plana atıldığında) çeşitli siyasal aktörler arasındaki sürtüşmeler büyük bir heyecanla karşılanabiliyor.

    Devleti sınıfsal özelliklerinden soyutlayarak merkez-çevre ikilemi ile açıklama çabası hep oldu. Türkiye tarihi, İttihat ve Terakki’den beri ceberut devlete karşı mazlum halkın demokrasi mücadelesi olarak okundu. Hukukçular ise buna zaten hazırdı. “Hukukun büyüsü”ne kapılmış, ellerindeki “hukuk anahtarı” ile her kilidi açanlar için “demokrasi mücadelesi” hep daha kabul edilebilir oldu. Oysa hukuk bir yandan bireylerin haklarını tanımlarken, diğer yandan ve esas olarak iktidarı meşrulaştırma çabası içindedir. Ait olduğu toplumsal yapının tarihsel gelişimi ile ayrılmaz bir bağ içerisinde olup, içerisinde devindiği sosyo-ekonomik formasyonlara uygun biçim alır durur. Nihayetinde “Egemen sınıfın yasalaştırılmış iradesi”dir.

    Bu kısa hatırlatmayı yapmamın sebebi, AKP hukukunda da (hukuksuz hukukun da) kapitalizmin gelişimine aykırı bir yön bulunmadığına işaret etmek içindi. Yargı alanına hızlı bir bakış dahi bunu göstermekte. Mahkemelerin yeniden örgütlenmesi, arabuluculuk ve tahkim gibi çözüm yolları, uluslararası hukuk bürolarının serbestçe hareket etmesi, işçileşen avukatlar…

    Bu tablonun bütününe bakınca ilk akla gelen sorulardan biri de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçlerin ne yapacağıdır. Yaşanan yolsuzluklar ve hukuksuzluklar üzerinden milyonların toplumsal adalet arayışı ve beklentisi içerisinde olduğu bir dönemde bu soru daha da önem kazanmaktadır.

    Soru önümüzde durmaktadır.