Yazar:

  • Portre: Ahmet Cemal’den Ders Notları…

    1 Ağustos günü dostları, öğrencileri ve sokak kedileriyle ona yaraşır şekilde uğurladığımız sevgili hocam Ahmet Cemal ile çok da uzak olmayan bir tarihte, 2015 yılında tanıştım. Bu tanışmanın benim için yeri büyüktür. Öyle ki öğrencileri ile kurduğu Ahmet Cemal Kültür Atölyesi’ne (ACKA) giriş mülakatında, doktora giriş mülakatından daha çok heyecanlanmıştım. Ve bu heyecan benim aynı sene başladığım doktora derslerine değil, ACKA derslerine devam etmeme neden olmuştur.

    Bugün, yani Ahmet Cemal’in ölümünün ardından, hayatımda çok önemli yer edinen kitapların çoğunun da onun tarafından çevrilmiş olmasının rastlantı olmadığını düşünüyorum. Belki bir başka deyişle şöyle bile diyebilirim; ACKA’dan önce de çevirileri ile düşünce dünyamı oluşturan biri imiş Ahmet Cemal. Onun da hukuk mezunu olması ve hatta yüksek lisans yapması, bir süre hukuk bölümünde akademisyen olarak bulunması ve sonrasında ise tüm bunlardan ayrı, kendisini edebiyat ve çeviri ile düşünce tarihi ve yönteminde bulması beni ona hayran bırakan onlarca sebeplerden bazılarıdır.

    Yazınızın devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

  • Hukuk ve Sanat: Geçmiş… Geçmiş midir?

    Hafıza bireyin hatırladıklarının ötesine geçen, insanın toplumsallaşma sürecinde gerçekleşen ve bu toplumsal ilişkiler içinde anlam bulan bir olgudur. Bu nedenle bireylerin kendilerine ait bellekleri de toplumsal olarak belirlenir. Yaşanan travma bazen kuşaktan kuşağa aktarılır: Bu nedenle, olaylara tanık olanlar ve toplumsal hafızanın devamı olarak bireyler, edebiyat alanında yaşananları yeniden sorgulama ihtiyacı duyarlar.  Beatriz Sarlo, Geçmiş Zaman olarak Türkçe’ye çevrilen kitabında geçmiş zamanın onu zihninde taşıyan özneler tamamen ortadan kaldırılmadığı sürece yok olmayacağını belirtir ve devam eder; “Anılar, tanık olan kişiler tarafından söze ve yazıya döküldükten sonra, önü kesilmez şekilde, nesilden nesile aktarılmaya devam edecektir.

    Yaşadığımız ülkenin tarihi de 10 yıllık aralarla darbelerle dolu. Bugün Türkiye’de 60 yaşında olan herhangi biri, hayatında 3 darbe ve 1 darbe girişimi görmüş durumda. Bu “darbeli” hayatın gelecek nesillere mirası olmayacağını söylemek ise mümkün görünmüyor. Bununla birlikte 15 Temmuz 2016 tarihinden bu yana da olağanüstü hal döneminde var olmaya çalışıyoruz. Yaşananların siyasal iktidarın sahibi olanların sorumluluğunda olduğu açıktır ancak bir yandan da tüm bu tarihsel süreçte yaşananlara karşı sessiz kalanların sorumluluğunu düşünmemiz gerekir.

    Bu yüzden “Geçmiş geçmiş midir?” sorusunu ortaya atarak, kafamızı tüm bu “hafıza”, “geçmişle yüzleşme” tartışmalarının doğduğu ve dünya tarihinin en kanlı ve acımasız katliamına ev sahipliği yapan Nazi Almanya’sına ilişkin bir anlatıya çevirecek ve Türkiye’de ve dünyada çok satanlar arasına da girmiş “Okuyucu” (1995) kitabıyla tanınan Bernhard Schlink’in bu kitaptan daha önce 1987’de ilkini Walter Popp ile birlikte yazdığı, ikinci ve üçüncü kitaplarda ise tek başına kaleme aldığı dedektif anlatısı olan Selb üçlemesine (Selb’in Yargısı/ Selb’in Hilesi / Selb’in Ölümü) değinmeye çalışacağız.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Cezaevlerinde Sağlık Hakkı İhlali

    Türkiye, olağanüstü hal döneminde 2. yılına girdi. Bu dönemin en belirgin araçlarından biri ise KHK’lar oldu. Bu KHK’lardan biri ile ihraç edildikleri işlerine dönmek için 6 ayı aşkın süredir açlık grevinde ve cezaevinde olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın sağlık durumları gün geçtikçe kritik ve geri dönülmez bir hal alıyor. Bu bağlamda devletin cezaevlerinde bulunanların sağlık hakkının sağlanmasına yönelik yükümlülüklerini AİHM ve uluslararası insan hakları mevzuatı bakımından incelemek için bu makale kaleme alınmıştır.

    Bu makalede cezaevlerinde sağlık hakkı; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye ile ilgili verdiği yaşama hakkı, işkence yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı ile ilgili kararları incelenmiştir. Sonuç bölümünde de cezaevi kavramı daha kurumsallaşmış adı olarak hapishane kavramı biçiminde ele alınmış, kapatma ve sağlık hakkı ihlali arasında iktidar söylemi bağlamında ilişkiye değinilmiştir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 9. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Sanat: Nâzım Hikmet Tiyatrosu Yusuf ile Menofis metnini Yakın Okuma

    Nâzım Hikmet şairliği, siyasi ve özel yaşamı ile bilinen ve bunlar üzerine onlarca kitap yazılan eşsiz bir yazardır. Ancak yazarın “oyunları” söz konusu olduğunda diğer alanlarda olduğu gibi inceleme/araştırma/anı kitap ve yazılarının/çalışmalarının pek zengin olmadığını görmekteyiz. Bununla beraber birkaç oyunu dışındaki oyunları da pek sahnelenmemektedir. Bunda Türkiye’de tiyatronun ve genel anlamda sanatın geldiği yerin ve imkânsızlıklar ile engellemelerin de büyük payı bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

    Oysa Nâzım Hikmet’in oyunlarına baktığımızda, şiirde olduğu kadar güçlü bir duygu yoğunluğu, karşıtlıklar üzerinden anlatım, toplumsalcılık ve karakter yaratma yeteneği görmekteyiz. Kendi yazınını Shakespeare, Gogol, Çehov tiyatrosunun başarı düzeyine bakarak değerlendiren Nâzım, bu nedenle üçüncü derece bir dram yazarından daha yükseklere çıkamadığını belirtse de çarpıcı toplumsal konuları işlemek için yaratıcı sanatsal teknikler kullanmış ve Meyerhold’un mirasından esinlenerek, geleneksel Türk motiflerini modern siyasete uygulamış bir yazar olarak değerlendirilmektedir.

    Prof. Dr. Sevda Şener’e göre “… Sanatının itici gücü toplumsal sorumluluk duygusu olan Nâzım Hikmet’in tiyatrosunun ana özelliği gerçekçi ve ileti ağırlık olmasıdır. Nâzım konularını genellikle günlük hayattan alır, kutsal kitaplardan, masallardan, söylencelerden aldığı konuları da günlük yaşamın gerçekleri bağlamında ve yaşanmakta olan toplum sorunlarını içerecek biçimde işler. Nâzım Hikmet için tiyatro, içinde yaşadığı toplum, arasında yaşadığı insanlar hakkında söylemek zorunluluğunu duyduğu şeyleri yaşantıya çevirerek iletebileceği uygun bir alan olmuştur. Bu nedenle, konularını ve oyun kişilerini seçerken, olayları kurgularken, mesajın doğru anlaşılmasına çalışmış, metin yazımına ve sahne olanaklarına ilişkin bütün teknik olanakları bu yolda seferber etmiştir…” [1]

    Nâzım Hikmet’in Tiyatrosu aslen Sovyetler Birliği kökenlidir, başka türlü söyleyecek olursak, Nâzım’ın tiyatro sevdası Sovyetler Birliği’ne gidişi ile alevlenmiştir. Nâzım toplamda 18 yıl Moskova’da yaşar, ilk kez 1921 yılında yani 19 yaşında Moskova’ya gelir ve Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne kayıt olur.

    “Ben, Stanislavski’nin, Meyerhold’un, Vahtangof’un Tairof’un ellerinden taze çıkmış, dumanı üstünde buram buram hayat, devrim, güzellik, kahramanlık, iyilik, akıl, zekâ kokan oyunlar seyrettim. Ben 922’de MHAT’ta (9) “Ayaktakımı Arasında”yı (10), ben Meyerhold’ta “Traelkin’in Ölümü”nü (11), “Fırtına”yı (12) “Müfettiş”i (13), ben Kamerni’de “Fedra”yı (14), ben Vahtangof’ta “Turandot”u (15), seyretmiş adamım… Bütün bunları seyredersin de donmuş, hareketsiz sanat anlayışın altüst olmaz mı? Karşında birbirinden geniş ufuklar açılmaz mı? Halkın için, halklar için, insan için umutlu, aydınlık, ileriye, haklıya, doğruya, güzele, hürriyete, kardeşliğe çağıran eserler yazmak için yanıp tutuşmaz mısın? Benim de başıma aynı şey geldi.” (Nâzım Hikmet, Oyunlarım Üstüne)

    Nâzım Hikmet’in İstanbul’a dönüşü ile ara verdiği tiyatro sevdası Sovyetler’e geri dönüşü ile yeni bir boyut kazanır.  Tiyatroda yeni yöntemler arayışında olan Nâzım, yakın dostu ve Meyerhold’un öğrencisi Nikolay Ekk ile birlikte 1925 yılında METLA Tiyatro Arteli’ni (Moskova Lenin Birleşik Tiyatro Arteli[2]) kurar. Bir kızıl diskin üstünde uzun saplı çalı süpürgesi bulunan bir afiş ile kurulan METLA’yı kurmaktaki amaçlarının, izleyicilerinin kafasında oluşan ve çağdaş insana adeta sülük gibi yapışan devrim öncesi döneme ilişkin, toplumsal ve bireysel yaşamla bağlantılı “fetişleri” silip süpürmek olduğunu belirtirler. Dış yaşamda artık savaşı kazanmış olan proletaryanın bilincini uyandıracak pek çok sorunun sahneden sorulmasının zamanı geldiğini söylerler.[3]

    Nâzım’ın kendisi de METLA için daha sonra şöyle diyecektir: “Süpürgemiz, bir yandan günlük hayatta ve insanların kafasında ve yöresindeki burjuva, küçük burjuva ve derebeylik kalıntılarının tümünü süpürecek öte yandan, bu kalıntıları bilerek bilmeyerek koruduklarını iddia ettiğimiz tiyatrolardan Moskova’yı temizleyecek.”[4]

    Bir adalet hikâyesi: Yusuf ile Menofis

    Şiirde olduğu kadar oyunları konusunda da çok üretken bir yazardır Nâzım. Kendi ifadesine göre 30’dan fazla oyun yazmıştır. 1938’de girdiği cezaevinde, 13 yıllık mahpus hayatında ise 5 oyun yazacaktır. Yusuf ile Menofis de Bursa Cezaevinde iken -1948 yılında-  yazdığı oyunlardan biri olup, aynı zamanda “Bir Aşk Masalı” oyunu ile birlikte kendisinin en fazla gurur duyduğu oyunlarındandır.[5] Oyuna kaynak olarak Tevrat’ı seçen yazar, İsrailoğullarından Yusuf’un öyküsünü kitaplarda anlatıldığı biçime bağlı kalarak, fakat yeniden yorumlayarak anlatır.

    Yusuf ile Menofis oyunu, oyuna ismini veren ve iki kutbu temsil eden Yusuf ve Menofis’in her ikisinin de mahpus olarak aynı mekânda –zindanda- bir arada olduğu sahne ile açılır. Yusuf, efendisi Potifar’ın karısı Zeliha’yı reddettiği için, onun iftirası yüzünden oradadır. Mısır’a geliş öyküsünü ise yine daha ilk sahnede dördüncü mahpusun ağzından öğreniriz. Yusuf, babasının takdirini kazanmak için kardeşlerini ihbar etmiştir; kardeşleri de onu cezalandırmışlardır. Zindanda yatan bir diğer kişi ise, oyun boyunca Yusuf’un temsil ettiği değerlere karşıt bir duruş sergileyen Menofis’tir.  Karakterler arasındaki karşıtlık oyunun giriş cümlesi ile ortaya konur:

    Menofis: Şuna bak. Şu Yusuf’a bak. İncir ağacının gölgesinde yan gelmiş oturuyor. Sonra insanlar onun için, Firavun’un zindanında yedi yıl yattı diyecekler.

    Bunun üzerine diğer mahpuslar arasında Yusuf’un zindanda bulunduğu süre içerisinde bir mahpustan zindan müdürünün yaltakçısına dönüştüğü süreç açıklanır: Yusuf, zindanda olup bitenleri zindan müdürüne anlatarak, ispiyonculuk yaparak zindan müdürünün gözüne girmiş, bu nedenle diğer mahpusların işkence görmesine sebep olmuş, karşılığında da geceleri zindan müdürünün evinde yatmaya başlamıştır. Yusuf’un daha ilk sahnede okuyucuya verilen “mahpus arkadaşlarını satan” kişiliğine ilişkin bu bilgiler, oyunun sonunda “halkını satan Yusuf”a dönüşeceğinin de nüveleridir.

    Oyun, grev hakkının da anlatıldığı bir bölüm içerir. Menofis ve diğer duvarcılar, haklarını aramak için, daha önce yapılmamış olanı yaparak ücret yerine kendilerine verilen yiyeceklerin yeterli olmaması nedeniyle yiyeceklerin artırılması için iş bırakırlar. Bu sahnede Firavun’un adaletsizliği gösterilir. Firavun’dan haklarını alamayan duvarcılar bu kez duvarı yaptıkları adamın eşi olan Zeliha’dan haklarını talep ederler. Bu sahnede Menofis’in, Zeliha’nın işlerini gören cariyeye gelip onlarla özgür bir yaşam sürmesini önerdiği bölüm de yine özgürlüğün verilmediği/alındığı üzerine tatlı bir vurguyu içerir:

    Menofis: İstersen gel bizimle. Bizimle yarı aç yarı tok gezersin, ama kölelikten kurtulursun… Ha, bak, ben duvarcı Menofis, arkadaşlarım adına, seni kölelikten azat ediyorum…(Güler) Firavun olsa burada, sorardı: Duvarcıların bir köleyi azat ettikleri mukaddes yazılarda yazılmış mı, şimdiye kadar? Hayır. Yazılmamış. Bunu da biz icadettik ve icadımızdan pek memnunum doğrusu.

    Menofis karakteri üzerinden doğruluğu, mücadeleyi ve adaleti anlatır Nâzım. Ona göre kulların artık kul olmadığı, korku bilmediği günler vardır ve var olacaktır. İnsanların öteki dünya için değil, bugün içinde yaşadıkları dünyayı dönüştürmek ve iyileştirmek için çabalamaları gerektiğini söyler.

    İkinci Mahpus: Korkuyorum bu İbrani köleden. Köleliğini, mahpusluğunu, kulluğunu, kölelere, mahpuslara hükmetmek için kullanabiliyor, diye korkuyorum. Sonra en büyük zulmünü kendi kavminden ve kendi gibi köle olana, (Birinci mahpusu gösterir) şuna karşı yapabiliyor, diye bir kat ziyade korkuyorum ondan.

    Menofis: Kulların artık kul olmadığı, korku bilmediği günler vardır.

    (…)

    Menofis: Ölmeden önce bu dünyada yaşadılar, kâtiplerin anlattığı öteki dünyada değil, bu dünyada; ellerinin, ayaklarının, gözlerinin altındaki dünyada yaşadılar. Bu dünyada yaşamak ne demektir, öteki dünyadaki çınar ağaçlarının altında değil, bu dünyadaki çınarların altında yaşamak ne demektir, biliyor musun?

    Ölümden sonra olduğuna inanılan yaşam için bugünü yok saymak, bugün içinde yaşanılan zaman için mücadele etmemek, bugünün yaşamını dönüştürmeye, iyileştirmeye çalışmamak Nâzım’ın karşısında durduğu bir düşüncedir.

    Yusuf’un yükselişi – Emperyalizm karşıtlığı – Sınıf dayanışması

    Yusuf, Firavun’un rüyasını yorumlayarak yedi yıl kıtlık olacağı konusunda uyarır ve bolluk yıllarında toplanan ürünlerin 1/5’inin ambarlarda saklanmasını ve bunu başka kimseye söylememesini öğütler – bu sayede ürün tek elde toplanabilecektir- . Firavun bu “akıllı ve bilge kişiyi” bu sayede kendisinden sonraki en önemli devlet adamı ilan eder ve buğdayın kontrolünü ona verir. Yusuf’un acımasız ve bir o kadar da aciz birine dönüşmesi de bundan sonra gerçekleşir. Bolluk yıllarının ardından kıtlık yılları başlar ve açlık baş gösterir. Yusuf ambarlara biriktirdiği buğdaylar karşılığında halkın para, hayvan, mal ve neleri varsa almaktadır. Halk karşılığında verecek bir şeyleri kalmadığında yemek karşılığında kendilerini satmayı önerir. Böylelikle Yusuf, Mısır halkını Firavun’un kölelerine, kendisini de aklını satan biri haline çevirmiş olur.

    Önceki bölümlerde Yusuf karakteri üzerinden bir yeniden yazma (yıkma-kurma) yapılmakta iken, üçüncü perdede kıtlık nedeniyle meydana gelen ölümleri ele alırken, o dönemi herhangi bir karakterin dilinden anlatmak yerine, ölüleri konuşturur. Metnin en çarpıcı ve şiirsel bölümlerinden biridir.

    Asyalı Ölü: “Ve bütün memleketlerde kıtlık vardı.” Ne zaman? Bütün zamanlarda. Benim için bütün zamanlarda hep kıtlık vardı. Ben kaç kere, kaç kere kıtlıktan öldüm.

    (…)

    Afrikalı Ölü: Kıtlıktan kaçıncı ölüşümdü aklımda kalmamış, hiç unutulmaması, hep akılda kalması gereken şeyler niçin akılda kalmaz?

    (…)

    Avrupalı Ölü: Kaçıncı ölüşümdü, benim de aklımda kalmamış. Belki bu kadar çok, bu kadar kolay öldürülemezdik, bu kadar unutkan olmasak.

    (…)

    Amerikalı Ölü: Suda, suyun yüzünde portakallar ve patatesler yüzüyordu ve silahlı adamlar onları kimse almasın diye nöbet bekliyordu. Ben o suyun kıyısında portakallara ve patateslere bakarak kıtlıktan öldüm.

    İşçi sınıfı unutkan olmamalıdır, birleşmelidir, sınıf kini taşımalı, kendi iktidarını kurmalıdır. Nâzım bir yandan da yazar olarak kendini var eder ve bir anda ölüler aracılığıyla kendini hatırlatır, bunu da mizahi bir üslupla yapar, nihayetinde kendi ülkesinde yasaklı bir yazardır.

    Asyalı Ölü: Biz burada böyle konuşuyoruz ya, biz burada böyle konuştuğumuz için, bizi burada böyle konuşturan adama propagandacı diyecekleri aklıma geldi.

    Son: Bir başlangıç

    Oyunun son bölümünde Yusuf Mısır halkıyla, Zeliha’yla ve Menofis’le hesaplaşır. Nâzım genel olarak bu oyunda Tevrat’ta anlatılan hikâyeyi Marksist ideolojik bakış açısıyla yeniden yazmış, bunu yaparken edebi-dönüştürme yoluna gitmiş, sömüren-sömürülen çelişkisi çerçevesinde diyalektik materyalizme dayanan, sınıf kavgası üzerine oturulmuş yeni bir metin ortaya koymuştur.[6] Tevrat’ta yüceltilen Yusuf karakteri yerle bir edilmiş, incelikli bir şekilde değişime uğratılmıştır.

    Menofis: Yusuf, sen Firavun’a babanın torunlarını da ve kendi çocuklarının çocuklarını da sattın. Sen Firavun’a sevdiklerini de sattın. Gün gelecek, onlar angarya memurlarının kırbacıyla çalışacak ve tarlada ve her çeşit işte, harçta ve kerpiçte, ağır işte hayatları acı olacak ve doğruma iskemlesi üzerinde kadınları erkek çocuk doğurursa o çocuk öldürülecek. Sen Firavun’a kendi çocuklarını, çocuklarının çocuklarını da sattın Yusuf!

    (…)

    Yusuf, sen de ben de binlerce yıl yaşayacağız daha. Firavun ve Rab seninle olsun, Yusuf. Hayat benimledir. (Ölür)

    Yusuf: Öldü.

    Halktan Bir Ses: Zannetmiyorum. Hayır.

    Arkadaşı Ekk, Nâzım için şöyle der: “Onun en sevdiği fikirlerden biri şöyleydi: Halkın hayatına, kendi halk tiyatro geleneklerine, folklora kökleriyle bağlı olan her milli tiyatronun, yeni ifade olanaklarını, her halktan emekçi seyircinin anladığı, yakın ve aziz bildiği geleneksellik unsurlarıyla ustaca birleştirmeyi becerebilmelidir.[7] Nâzım’ın kendisi ise karakterlerine ilişkin şöyle der: “Bu karakterlerden ikisini seçtim. Olumsuz olan tip, kendi sınıfına ve halkına ihanet eder. Olumlu karakter ise doğrunun savaşçısıdır. Halkı sevenin ve onun mutluluğu için mücadele edenin geleceği olduğunu, hainlerin ise şüphe ve nefretten kurtulamayacağını göstermek istedim.”[8]

    Nâzım, Yusuf ile Menofis’te her zaman var olacak insan karakterini çizmek istemektedir. Bugün bu metni bu denli önemli kılan da budur. Nâzım, Menofis karakteri üzerinden Yusuf’un ya da Yusuf gibilerin tekil tekil karşıya alınmasının bir anlamının bulunmadığını, Yusuf gibilerin varlığının kaynağı olan düzenin değiştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Elleriyle, kol güçleriyle, emekleri ile yaşamı var eden işçiler, tarihi yazarlar, artık bu tarihi kendi lehlerine değiştirmeleri gerekmektedir.

    Menofis: Zafenat-Paneah… Bana bak, seni gebertebilirim ama ne olacak? Sen bataklık sineğisin. Ölüm sineği… Senin gibiler vardı, var olacak… Bataklığı kurutmak gerek.

     

    [1] Sevda ŞENER, Nâzım Hikmet’in Oyun Yazarlığı, Kültür Bakanlığı Yayınları 1. Baskı Sayfa:171

    [2] Moskovskaya Edinaya Teatralnaya Leninskaya Artel.

    [3] Antonina Sverçevskaya, Nazım Hikmet ve Tiyatrosu, Cem Yayınevi, Birinci Basım, Kasım 2002, s.37

    [4] Nazım Hikmet, “Oyunlarım Üstüne”, Yazıları, Koza Yayınları, İstanbul, 1976

    [5] Sverçevskaya, a.g.e., s.72

    [6] Cafer Gariper, Yasemin Küçükcoşkun, “Nazım Hikmet’in Ferhad ile Şirin ve Yusuf ile Menofis Adlı Tiyatro Eserlerinde Yeniden Yazma”, Nevin Önberk Yeni Tiyatro Araştırmaları Sempozyumu Bildirileri I, 12.03.2007, Ankara

    [7] Oğuz Makal, Beyazperde ve Sahnede Nazım Hikmet, Yazı-Görüntü-Ses  Yayınları, 1. Basım, 2003, s.256

    [8] A. Fevralski, N. Hikmet’in dramaturjisi, Oyunlar, Moskova, 1954 aktaran Sverçevskaya, a.g.e., s.111

  • Hukuk ve Sanat: Bu Bomba Patlamayacak!

    1922 yılında yoksul köylü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, 2010 yılında “Dünya öyle güzel ki, öleceğime yanıyorum” diyerek, hayata gözlerini yuman Saramago; Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarını, İkinci Dünya Savaşı’nın ise tüm vahşetini yaşar. Bu anlamda Saramago’nun eserlerinde savaş karşıtlığı sık sık karşılaşılan temalardan biridir.

    2016 yılının son aylarını yaşadığımız bugünlerde, dünya bir kez daha ama bu kez adına “Dünya Savaşı” denmeyen emperyalist paylaşım savaşlarını barındırmaya devam ediyor. Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da emperyalizmin egemenliğini kurmaya çalıştığı bir dönem yaşanıyor ve bu süreç de oldukça kanlı gerçekleşiyor. Mevcut ülkelerin egemenlik sahalarının hukuksal anlamda korunduğunun iddia edildiği ancak gerçekte sınırların emperyalist devletler lehine değişmekte olduğu bir tarihsel dilimdeyiz. Artık insanların bir savaşın içerisinde olduklarını anlamaları için, iktidarı elinde bulunduran sınıfın tebaasına “savaştasınız” demesi gerekiyor. Aksi halde, Saramago’nun adını da verdiği muhteşem kitabındaki gibi “kör”ler.

    Bu nedenle Saramago “öznenin kendi kendine ve toplumla yarattığı ve öznenin eylemlerinden türeyen etik sorumluluğun titiz bir incelemesini masaya yatırmıştır.”[foot]Jose Saramago, Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler, Kırmızı Kedi Yayınları, Çev. Işık Ergüden, Ocak 2016, s.97[/foot] 2002 yılında 2. Dünya Sosyal Forumu’ndaki konuşmasında yazar “Çanlar Yoluyla Adaletten Demokrasiye” başlıklı konuşmasında gösterişsiz bir adalet hakkına sahip olduğumuzu, bu adaletin “sadece” adalet olduğunu “etik” olan ile sıkı sıkıya ilişkili olduğunu, bunun ruhun mutluluğu için vazgeçilmez olduğunu belirtir[foot]Jose Saramago, From Justice to Democracy By Way of the Bells kaynak: http://www. terraincognita.50megs.com/saramago.html[/foot].

    Ona göre adalet yasa gereği olmakla beraber her şeyden önce toplumun kendiliğinden ortaya koyduğu bir adalet anlayışı olması gerektiğini ve bu nedenle kaçınılmaz bir ahlaki zorunluluk olarak kendini gösteren bir adalet olduğunun altını çizer.

    Ölmeden aylar önce yazmaya başladığı ve Türkçe’de Ocak 2016 tarihinde basılan “Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler Tüfekler” kitabında da Saramago, savaş ve şiddetin insanlar ve toplumlar üzerinde yarattığı etkiyi yansıtmak için “Neden silah fabrikalarında grev olmaz” sorusunu, kitabının kurgusal temasını tamamlayan bir dayanak soru olarak ortaya koymuştur. Silah sanayisinde bireylerin sorumluluğunu tartışmak için başladığı bu eserini tamamlayamamış olsa da, kitap için tutmuş olduğu notlardan ve Saramago’nun külliyatından bu eseriyle ilgili de fikir edinebiliyoruz.

    15.08.2009 tarihli notunda şöyle der “Zaten zihnimde bulunan ve defalarca anlattığım hikayeye başlamak için iyi bir çengel: Andre Malraux’nun Umut’ta anlattığı gibi, İspanya iç savaşında patlamayan bombanın hikayesi.”[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.75.[/foot] Olay şudur: İspanya İç Savaşı sırasında Extremadura’daki Halk Cephesi birliklerine fırlatılan bir bomba sabotaja uğratıldığından patlamaz. Topçu bir asker düzeneği sökünce içinde bir rulo kağıt görür. Almanca el yazısıyla şöyle denmektedir; “Yoldaşlar, korkmayın. Benim yüklediğim obüsler patlamayacak. Bir Alman işçi.

    Yazarın kendi betimlemesiyle ruhsal olarak (savaş tanrıçası) Bellona’nın kusursuzca cisimleşmiş hali olan Artur Paz Semedo, muhasebeci olarak çalışmakta olduğu silah fabrikasının ağır silahlar bölümüne terfi etmek dışında bir amacı yokken bir gün şehrin sinema kulübünde 1939’da yaşanmış İspanya İç Savaşı üzerine bir eser olan Andre Malraux’nun eseri

    “Umut” kitabının film uyarlamasına gider. Film onu çok etkiler ve epey aradıktan sonra filme konu olan kitabı bulur ve okur. Malraux’un kitabındaki “Obüslere sabotaj yaptıkları için Milano’da kurşuna dizilen işçiler şerefine, yaşasın!…”[foot]Malraux’un asıl metninde “- Arkadaşlar, dedi cumhuriyetin kaderi önümüzdeki on dakika içinde belli olacak. Ağır mitralyöz takımının bütün erleri, mitralyözleri başında şehit düştüler: Can verirken silahlarının sürgülerini sökmeyi de unutmuyorlardı. Cumhuriyetçiler, ateş altında, hem bir savunma hattı kurmayı başardılar, hem de yanlarını pekiştirmeyi. Arada faşist mermilerinin patlamadığı oluyordu. Yeni bölüğün siyasi komiseri ayağa kalkarak:- Mermilere sabotaj yaptı diye Milano’da kurşuna dizilen işçiler şere ne, dedi, ya- ya-ya, şa-şa-şa!..” Andre Malraux, Umut, Çev. Atilla İlhan, İletişim Yayınları, Temmuz 2013, s.496[/foot] cümlesini okuduktan sonra kendini kaybeder. Çünkü bellona anonim şirketinin muhasebe görevlisi, savaş araçlarına birinin sabotaj yapma fikrine bile katlanamayacak kadar bu aletlere tutkun biridir[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.20[/foot]. Ona göre “Dünya kurulalı beri silahlar vardı ve bu yüzden de daha fazla insan ölüyor değildi, sadece ölmesi gerekenler ölüyordu, asla daha fazlası değil.”[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.21[/foot].

    Bunun ardından bu öfkesini kendisi ile tamamen zıt karakterdeki “inançlı bir pasifist militan” olan eski karısı Felicia ile paylaşır. Felicia ise onu İspanya iç savaş sırasında bir bombanın sabotajı hakkında bilgi almak ve şirketin faşistlere silah sattığını öğrenmek için şirketin arşivlerinde araştırma yapmaya teşvik eder. Artur ise önce bu düşünceye karşı temkinli olsa da şirketin savaştaki performansı ve silah satışı konusundaki merakı ile bu fikri benimser ve şirket sahibi de bu araştırmanın silah satışlarını artırabilecek teknikler bulma konusunda yardımcı olacağı düşüncesiyle bu çalışmayı onaylar.

    Kitap bu araştırma ile devam eder ve Artur önemli birçok belgeye ulaştıktan sonra kitap yarım kalır. Bundan sonra Saramago’nun kitabı nasıl kurguladığına dair elimizde bir veri yok. Yani Artur gerçekten Felicia’nın istediği gibi fabrikanın İspanya İç Savaşı’nda oynadığı karanlık rolü ve silah satışından sağladığı kazancı ortaya çıkacak mıdır? Bunu bilmiyoruz. Ama 16.09.2009 tarihli notu bize bir fikir veriyor. “Kitap, Felicia’nın ağzından çıkarak çınlayan “cehenneme kadar yolun var!”la sona erecek. Örnek bir darbe.”

    Felicia’nın öfkesinden anladığımız kadarıyla Artur, şirketin savaştaki tüm katkısı ve bu yolla elde ettiği kazancı öğrenmesine rağmen savaş karşıtı bir tavır almıyor veya şirket ile ilişkisini sonlandırmıyor. Ve aslında okuyucu olarak bizim içten içe değişmesini istediğimiz karakter hakkında bize birçok bilgiyi veriyor Saramago. Çünkü bu karakter “Savaşlar her zaman oldu ve hep olacak. İnsan doğası gereği savaşçı bir kan kütlesidir.”diyen biri. Pisliğin teki açıkça, savaş filmlerinden heyecan duyuyor, tek bir kez bile eline tabanca almamasına rağmen bu savaş endüstrisi onun işi ile birlikte özel hayatına da nüfuz etmiş durumda. Ancak buna rağmen böyle bir karakterin değişmesini bekleyen okur talep ediyor Saramago. “Her bir okurunu sorgulayarak, vicdanını deşerek, onu rahatsız, tedirgin etmek ve yeniden canlanmanın meydan okuyuşunu kişisel bir odağa yerleştirmek: Daha insani bir dünya alternatifine, kuşkulu da olsa, yönelme ihtimali.”[foot]Jose Saramago, a.g.e., s.77[/foot]

    1969 yılından ölene kadar Portekiz Komünist Partisi’nin bir üyesi olan Saramago’nun tüm romanlarının incelikli bir ironi ile yazılmış politik eserler olduğu söylenebilir. Zira romanlarının alt yapısı din, var oluş, ulus, kimlik, sınır konularındaki eleştiriye dayanır ve bu eleştiriyi çoğu kez fantastik kurgudan faydalanarak eserlerine yansıtır. Bir röportajında dediği gibi “İroni benim eserlerime yeni eklediğim bir şey değil ki; biri olmazsa diğeri mutlaka oluyor zaten, öfkeli, hareketli, doğrudan ya da gizli olarak hep kullanıyorum, bu benim kendime has stilimin bir parçası.” Bu anlamda yarım kalan bu eserinde de savaşların silah endüstrisi ve silah fabrikalarıyla olan ilişkisini anlatırken ironik ve politik bir söylem kullanır. Okurunu sürekli uyaran bir tarzı vardır, onun edebiyatının açıkça dönüştürücü gücü vardır ve eserlerinde konu edindiği dertleri, okuyucunun da edinmesini amaçlamaktadır.“Onun edebiyatı vicdan rahatlığına karşı kuşkunun aktif bir örneğidir.”[foot]Fernando Gomez Aguilera, “Tamamlanmamış Bir Kitap, Israrcı Bir İrade”, Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler ,Tüfekler, Kırmızı Kedi Yayınları, Çev. Işık Ergüden, Ocak 2016,s.98[/foot] Bu nedenle bireylerin vicdanlarını rahatlattığı değil, ahlaki bir zorunluluk olarak adaleti mevcut kılmak için mücadele edecekleri bir düzenin umudunu üretmemiz gerekmektedir.

     

  • Hukuk ve Sanat: Adalet Bir Varmış Bir Yokmuş

    Tahsin Yücel’in Gökdelen Romanı’na bugünden bir bakış.[foot]Türkiye’de Hukukun Dönüşümü başlığını dosya konusu yaptığımız bu ilk sayımızda hukukun ve yargının dönüşümünün bir distopya halinde, çarpıcı bir biçimde dile getirdiği “Gökdelen” romanı hakkında röportaj yapmak için Tahsin Yücel ile iletişime geçmeye çalışıyordum ki 22.01.2016 günü vefat etti. Böyle olunca da “Gökdelen” hakkında yazmak üzere masa başına geçmek zorunlu hale geldi.[/foot]

    Tahsin Yücel “Vatandaş” isimli kitabında yazdığı önsözde kitabının Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ını, Duhamel’in Salavin’lerinin, Camus’nün Düşüş’ünün arkasına takıldığını, birinci kişi ağzından ikinci kişiye yönelen canlı konuşmalar olduğunu, konuşmacılardan sadece birinin söyleminin verildiğini, ötekinin söylemi ve tepkilerinin ancak dolaylı biçimde, bu tek söylemin içinden yansıdığını belirtir ama bu arada “Yeraltından Notlar da, Düşüş de aynı zamanda dünyayı, insanı ve çağı yansıtmak isteyen yapıtlardır.” demektedir. Neden “… bu öykülerin anlatıcıları da belirli bir serüven anlatırlar bize, ama, bu arada, her şeyden söz edebilirler” demektedir Tahsin Yücel? Bireyin içsel dünyasını, kendi çelişkilerini, kendi kibirlerini ya da mağduriyetlerini, düzen ve dış dünya ile olan uyumsuzluğunu ve kavgasını konu edinen eserlerin sanki bu uyumsuzluklar ve kavgalar bireyin kendinden menkul özelliklermiş gibi görülen bir “bireysel roman” algısına karşı bir “ama” olduğunu düşünüyorum Tahsil Yücel’in “ama”sının.

    Bugün de Türkiye’de roman kahramanı “bireyselliğe” ve “gündelik” olana o kadar indirgenmiş haldedir ki aslında Yeraltından Notlar’ın ya da Düşüş’ün aynı zamanda dünyayı, insanı ve çağı yansıtmak isteyen yapıtlar olduğu görülememektedir. “Dünyayı, insanı ve çağı yansıtmak istemek” sadece “gerçekçilik” akımının anlayışı olduğu sanılmakta ve tukaka edilmektedir. Ya da bir başka deyişle “birey”e dair anlatılanlar ile dünyanın, insanın ve çağın yansıtılamayacağı, bunların bir arada romana konu edilemeyeceği sanılmaktadır.

    Tahsin Yücel ise romanlarında gerçekliği gözler önüne sererken, modern bireyin içinde bulunduğu düzenle olan kavgası ile içsel kavgasını bir arada dile getirmekten kaçınmaz. Yücel’in bu anlamda kullandığı araç “ironi”dir. İroniyi roman kişilerinin üstlendiği fonksiyonlarda ya da takındığı tavırda kullandığı gibi, anlatıcı aracılığıyla da kullanmaktadır. Gökdelen romanında ise romanın tamamı ironiktir. Yücel’in bu romanı 2006 yılında yayımlanır ve 2073 yılının Türkiyesini anlatmakta ve İstanbul’da geçmektedir. Romanın ana karakteri eski Marksist avukat Can Tezcan, Türkiye’nin en ünlü avukatlarından biridir. Üniversite yıllarında sol mücadelenin tanınan bir öğrenci önderi olduğu, polisin tabancasını belinden alıp polise doğrulttuğu o günleri hiç unutmaz. Tahsin Yücel de yazar olarak bize bunu hiç unutturmaz, Can Tezcan karakteri kapitalist (Tahsin Yücel’in Türkçesiyle anamalcı) düzenin içinde “eski” düşüncelerine karşıt olan düşüncelerin maşası ve temsilcisi oldukça “eski” mücadelesini hatırlayıp durur, “köşeye sıkışan bireyin dramını yaşarmış gibi yapar. Bilinçli olarak böyle bir eyleme başvuran kahraman, dramı yaşayan bir öznedir ancak o buradan kendisine pay çıkarmasını bilir ve o yönde hareket eder.” [foot]Oğuz Öcal, Tahsin Yücel‟in Roman larında Bireyin Dramı, Akçağ Yay, Ankara 2012[/foot]

    Her şey İstanbul’u ikinci bir New York yapmaya çalışan, Karadenizli Müvekkili Temel Diker’in gökdelen dikmek için sahip olmak istediği araziyi sahibi Hikmet Öztürk’ün satmaması ve bunu da dava yoluyla gerçekleştiremedikleri için Can Tezcan’ın bu sorunu yargıyı özelleştirme fikri ortaya atarak çözmeye çalışmasıyla başlar. Her yeri büyüklü küçüklü gökdelenlerle dolu olan İstanbul’un bütünlüğünün kendisinden önce başkaları tarafından bozulduğunu söyleyen Niyorklu Temel, ona çağın gidişine uygun ve tutarlı yeni bir bütünlük vermek istediğini söyler. Niyorklu Temel’in ütopyasındaki kent insana geçmişi de geleceği de düşündürtmeyecek, onları sonsuz bir şimdiki zamanda yaşatacak bütünlükteki kenttir.[foot]Abdullah Turgut, “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” İle Tahsin Yücel’in “Yalan” Adlı Romanlarının İroni Bağlamında Karşılaştırılması”, Yayımlanmamış Bitirme Tezi[/foot] Aslına bakıldığında Tahsin Yücel’in “bu insansız, zamansız, geçmişsiz ve geleceksiz kent” düşüncesi, her sokakta bir alışveriş merkezin mantar gibi bittiği, işçi sınıfının kent merkezlerinden kilometrelerce uzak getto bölgelerde yaşamaya itildiği günümüz için oldukça erken bir tespittir.

    Eski Marksist avukat Can Tezcan yargının özelleştirilmesi fikrini önce “devrim” olarak nitelendirir. Ülkede her şey özelleştirilmişken, hukukçusundan polisine herkes özel eğitim kurumlarında yetiştiriliyorken, yargının hala bir devlet kurumu olarak kalmasını açık bir tutarsızlık olduğunu söyler. “Bugün yargı ne özel, ne kamusal. Daha doğrusu kimi zaman özel gibi görünüyor, kimi zaman kamusal. Ama daha çok özel. Her şey yönetimin, yönetimin bile değil, hükümetin başındaki adamın iki dudağı arasında. Yani kamusal görüntüsü altında özel, özelden de öte, bireysel. Yani yargının en yoz biçimi.”[foot]Tahsin Yücel, Gökdelen, Can Yayınları, Basım, Kasım 2012, S.50[/foot] Can Tezcan bu tezini çevresindekilere anlatmaya çalıştığı gibi her defasında da kendisini ikna etmeye çalışır ama hep bir kararsızlık hissedilir Can Tezcan açısından. Oysa ortaya attığı fikir tutacak, yargı özel bir şirkete devredilecek, yargıyı eline alan şirketin kendi güvenlik teşkilatı dahi olacak, özelleşen yargı da yine sadece sermaye sahipleri için işleyecektir. İşçi sınıfından bile bahsetmek mümkün değildir, zira iş alanı o kadar daralmıştır ki işsizlik çok yüksek oranlardadır, insanlar çalıştığında dahi çocuklarını okula gönderebilecek kadar kazanamamaktadır. Bu nedenle Tahsin Yücel bir de “yılkı adamları”nı yaratmıştır. Kitap boyunca alttan alta işlenen bir “umuttur” yılkı adamları.[foot]A.g.e., s.59[/foot] Onlar kasabaların dışında, yarı aç yarı tok, yarı çıplak, bir zamanların yılkı atları gibi yaşarlar. Çocuklarını okula gönderemez, kendileri toplama çıkarma öğretirler. Yiyecek bir şeyler bulabilmek için doğaya sığınırlar ancak doğa da kurumaktadır.[foot]Yılkı, tabiatta serbest dolaşan yabani atları ifade eden bir tür. Günümüzde çiftçi gibi hayvana ihtiyaç duyan fakat kışları hayvanı besleyebilecek maddi gücü olmayan kişiler bu atları kendi kendine yiyecek bulması için doğaya salar, sıcak mevsimde hayvana ihtiyacı olduğunda yakalarlar. Böylece at, seneden seneye başka kişilerin hizmetinde kullanılır. Bu nedenle bu atların sahibi de yoktur. Ayrıca ehlileştirilmemiş anlamında da kullanılan bir sözcük olduğu bilinmektedir. (kaynak: wikipedia) Görüleceği gibi Tahsin Yücel’in “Yılkı Adamları”da tam olarak kentte iş bulamayan ve barınamayan, bir anlamda sürgün,doğaya yiyecek bulabilmek için giden ve aslında “boyunduruk” altına alınamamış insanları ifade etmektedir.[/foot] Yılkı adamlarının aslında kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur.

    Bu anlamda Tahsin Yücel siyasetin anamalın, sermaye sahiplerinin ve patronların güdümüne girmesini gerçekçi bir siyasal-toplumsal eleştiri olarak sunarken aynı zamanda “yılkı adamları” ile eşitsizliğin ortaya çıkardığı sınıfları ve umudun ve mücadelenin yolunu da göstermektedir.

    “Yargının özelleştirilmesi” fikrinin mucidi Can Tezcan, özelleştirme gerçekleştirdikten sonra hayal kırıklığına uğrar ve yenildiğini anlar. Ancak ironik biçimde “doğruluğun peşinde oldukları ve ödün vermedikleri” için yenildiklerini düşünür. Yardımcısı (ve roman boyunca vicdanın temsilcisi) Sabri Serin, Can Tezcan’ın anlamadığı neden başarılı olamadığının nedenini söyler: “Siz hiç mi hiç güvenilmeyecek, üstelik size olmasa da dünya görüşünüze yüzde yüz karşıt, hatta düşman bir çevrenin ağır toplarıyla işbirliği yaparak daha iyi bir yargı düzeni kurmaya kalktınız”[foot]A.g.e.,s.295[/foot]

    En nihayetinde özelleşen yargı Temel Diker’e Hikmet Öztürk’ün güvenlik kuvvetlerince öldürülmesi pahasına istediği eve sahip olmasını sağlar. Böylece Niyorklu Temel’in, annesi Nokta Hanım’ın yüzü suretinde Özgürlük Anıtı’nın Sarayburnu’na inşa etmesinin önünde hiçbir engel kalmamıştır. Hikayenin sonunda tam da Özgürlük Anıtı’nın açılışının olacağı büyük günde Can Tezcan, eski arkadaşı ve devrim yolundan dönmemiş Rıza Koç’u evinde sakladığı için eşi ve yardımcısı ile birlikte yurtdışına kaçacaklarken kitap boyu alttan alta bilgisi verilmiş şehrin dışına itilen yılkı adamlarının şehre yürüdüğünü görürler. Kitap böyle sonlanırken, yılkı adamlarının bu şehre dönüşünün sonucunu göstermez Yücel. Burada düşünmeyi okuyucuya bırakır, tüm kitap boyunca yargının özelleştirilmesi, hâkimlerin ve bütün yargı organlarının sermaye ile birleşmesi ve aslında bu şekilde asla adaletin olamayacağı bilgisini sezdiren yazar, bundan sonrası için mücadeleyi okuyucusuna bırakır.

  • Söyleşi: İşçi Avukatlar (27.04.2016)

    Dünyada piyasalaşan hukuk sisteminin kaçınılmaz sonucu olarak avukatların sınıfsal konumu gitgide heterojenleşiyor. Söz konusu dönüşümle beraber avukatların ekonomik ve sınıfsal konumlarında da değişimler baş gösteriyor. Bu durumda karşımıza, emeğini başka avukatlara satarak mesleğini icra eden, “işçi avukatlar” olarak nitelendirilen yeni bir kesim ortaya çıkıyor.

    Türkiye’de de avukatların işçileşmesiyle birlikte ortaya çıkan sorunlara ilişkin mücadele pratikleri oluşmaya ve bu bağlamda kazanımlar elde edilmeye başlandı. Yaklaşık sekiz seneyi bulan mücadelenin sonunda, 2015 yılında “Bir Avukat Yanında, Avukatlık Ortaklığında Veya Avukatlık Bürosunda Ücret Karşılığı Birlikte Çalışan Avukatların Çalışma Esaslarına İlişkin Yönetmelik” kabul edildi. Yakın zamanda ise Bakanlık ve bazı işveren avukatlar tarafından Yönetmeliğe iptal davası açıldı.

    Dergimizin ilk sayısında, tam da Yönetmeliğin iptal edilme durumu ortadayken bu mücadeleyi ve gelinen noktayı tekrar hatırlatmak için bu mücadelenin başından beri içinde yer alan Av. Selin Aksoy ve bu mücadeleyi Türkiye Barolar Birliği’ne (TBB) taşıyarak 2015’te Yönetmeliğin kabul edilmesi çalışmalarını yürüten TBB Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkan Yardımcısı Av. Başar Yaltı ile işçi avukatları konuştuk.

    İsterseniz konuşmaya İşçi Avukatların neden ve nasıl mücadeleye başladıklarından başlayalım. İşçi Avukatların sorunları neydi? Nasıl bir mücadele süreci yaşandı? Başından beri İşçi Avukatlara ilişkin yapılan mücadelenin içinde yer alan ve işçi avukat olarak çalışan biri olarak Selin, ilk seninle başlayalım.

    S. Aksoy: Biz ilk bu çalışmaya başladığımız zaman 2008 yılında Stajyer Avukatlar İnisiyatifi diye bir inisiyatif kurmuştuk. Tabi o zamanlar biz stajyerdik, stajyer avukatların sorunları üzerinden bir araya gelmiştik. Hatta stajyer avukat sorunları olarak belirttiğimiz talepler arasında naif talepler vardı. Bunlardan bazıları sigorta ve paso idi, aslında bunların çok önemli talepler olduğunu şu an hala düşünüyorum. Düşündüğümüzde o taleplerin hiçbiri karşılanmadı.

    Stajyerlik arada kalan bir dönem. Yani hukuk mezunu kişilerin öğrenci olmadığı ama avukat da olmadığı ve aslında gelirinin de olmadığı ya da çok az olduğu bir ara dönem. Özellikle İstanbul’da yaşayan stajyer avukatların çok büyük problemleri vardı. Örneğin duruşmalar için şehirçi ve şehirlerarası yolculuk yapmak ancak masraflarının karşılanmaması veya sigortalı olmamaları. Biz mücadeleye başladığımızda iş kazası ve meslek hastalığı sigortası yoktu, şimdi Baro bunu ihtiyari hale getirdi. Bu önemli ama yetersiz bir kazanımdı. Çünkü baktığımızda stajyer avukatların sorunları halen devam ediyor.

    Mücadele ederken baktık ki bu sorunlar stajyer avukatlıkta bitmiyor, asıl sömürü işçi avukat olduktan sonra başlıyor. Bu yüzden daha sonra Piyasalaşmaya Karşı Avukatlar Platformu’nu kurduk. Çünkü o dönem “işçi avukat” kavram olarak öne çıkmamıştı. Bunu söylemek taşları yerinden oynatıyordu. 2009’dan itibaren yapılan bu mücadele avukatlığın/hukukun piyasalaşmasına karşı bir mücadeleydi, platform aynı zamanda hem genç avukatları, hem de stajyer avukatları içinde barındırıyordu.

    Mücadele bir süre böyle devam etti ama ondan sonra asıl sorun öne çıktı: ‘avukatların işçileşmesi mi, işçileştirilmesi mi?’ meselesi. Çünkü artık hukukun piyasalaşmasına karşı mücadele etmek yetersiz kalıyordu, piyasalaşan hukukta, işçileşen avukatların haklarını korumak için mücadele etmek gerekiyordu. Haliyle bizim mücadelemiz işçi avukatlar mücadelesine evrildi. 2010 yılında İşçi Avukatlar çalışması kurulmuş oldu, o zamandan beri işçi avukatlar tartışması devam etti. Bugüne gelindiğinde İşçi Avukatlar artık kavramsal olarak kabul edilmiş durumda. Çünkü 6 yıldır bu mücadelenin söylemsel olarak geldiği nokta İşçi Avukatlar kavramının yerleşmesi oldu.

    Aslında İşçi Avukat kavramı avukatlar içinde baş gösteren işçileşme sürecine ve bu süreçte avukatların sömürülmesine dikkat çekmek için özellikle kullanılmıştı değil mi?

    S. Aksoy: Tabi. 2008-2010 yılları arasında bu tartışma çok verimli yürümüştü. Daha önce hiç kimse bu konuda bir şey demiyordu, kimse bunu tartışmıyordu. Hukukun piya-
    salaşması, avukatların işçileşmesi ve bunun kabul edilmesi üst üste geldi. Çünkü biz ilk bu çalışmaya başladığımızda avukatlar işçileştiğini ve işçi olduklarını da kabul etmiyorlardı. Hatta biz Başar Bey ile de bu işçileşme konusunda tartışmalar yapmıştık. Mücadelenin geldiği bu aşamada bu mücadelenin işçi avukatlar temelinde yürütülmesi çok önemli ivmeler kazandırdı. Çünkü bu şekilde sorunu ele aldığınızda doğru bir biçimde taleplerinizi dile getirebiliyorsunuz.

    Çalışmanın evrildiği noktada barolarla özellikle İstanbul Barosu ile ortak çalışmalar yürütülmeye çalışıldı. Hatta 2010 yıllında İstanbul Barosu’nda Bağlı Çalışan Avukatlar ile Kamuda Çalışan Avukatlar aynı komisyondaydı. Ancak bu iki grubun sorunları farklı olduğu için bu komisyonun ikiye ayrılması ile sonuçlanan bir çalışma da yaptık. O zamandan bu yana biz İstanbul Barosu’nun içinde bu komisyonlarda yer aldık. Bununla beraber artık bu konu hem TBB, hem de baroların içine taşınmış oldu. Geriye dönüp baktığımızda 8 yıllık mücadelenin sonucunda, yönetmelik çalışmalarının yapılması dahil bu konuda kazanımlar elde edilmesi için birçok çalışmanın içinde olduğumuzu ve hukuki kazanımları elde ettiğimiz bir noktada olduğumuzu görüyorum.

    Ancak yapılan bu çalışmaların tıkandığı bir nokta var. O da bu hukuki kazanımlar nasıl uygulanabilir hale gelebilir? Biz ne kadar İşçi Avukatları kapsıyoruz? Bu çalışmayı, asıl sahipleri olan İşçi Avukatlara ne kadar yaydık? Bu mücadeleyi nereye doğru götürüyoruz? Burada herhalde TBB ile biz ne yaptık, yönetmelik bizim ne işimize yaradı, nereye geldi, nerede tıkandı sorularını detaylı incelemek gerekiyor.

    Başar Bey, bu süreler içinde hem İstanbul Barosu Yönetim Kurulu, hem de daha sonra Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu üyesi olan ve özellikle bu sorunla yakından ilgilenen biri olarak siz bu sorulara nasıl yanıt vermek istersiniz?

    B. Yaltı: Bağlı çalışan avukatların sorunlarına ilişkin benim açımdan ilk farkındalık İstanbul Barosu Yönetimi’nde olduğum 2010-2012 dönemidir. O dönemdeki görüşmeleri de ben yönetiyordum, zannediyorum 20-25 görüşme yaptık tüm arkadaşlarla. Böylece İstanbul Barosu tarafından ilk yönerge hazırlanmış oldu. Başlangıç noktasını İstanbul Barosu’nun çalışmaları ve sizlerin çalışmaları olarak ele almak gerekiyor.

    Daha sonra, TBB 2013 Genel Kurulu’nda bağlı çalışan avukatların sorunlarının çözülmesi ve tip sözleşmelerin oluşturulması için çalışmalar yapılmasına dair öneri tavsiye niteliğinde Genel Kurul’da kabul edildi. TBB Yönetim Kurulu’na seçilince konuyu yönetimin gündemine getirdim. Yönetim Kurulu soruna sahip çıktı ve barolara yazılar göndererek bu konudaki görüşlerini istedik, ancak ne yazık ki çok da ilgi görmedi. Gönderdiğimiz 79 barodan sanıyorum 4-5 baro cevap verdi. Onların önerilerini de dikkate alarak, ileride tepkiler gelebileceğini az çok tahmin ederek, bağlı çalışan avukatların haklarına ilişkin düzenlemeleri yönerge olarak yayımladık. Bazen niye doğrudan yönetmelik çıkarmadınız deniyor. Ancak deneme süreci için yönerge aşamasının yaşanması gerekiyordu. Nitekim yönergenin de olumlu etkisi oldu. Ancak yönergeye karşı da davalar açıldı.

    O aşamada, açılan davalardan biri için Danıştay tarafından verilen kararda “bunun yönetmelik olarak düzenlenmesi gerekir” deniliyor olmasına dayanarak, Yönerge’yi Yönetmeliğe çevirdik. Yönetmeliğe çevirdik ama bunu çıkarmak da kolay olmadı. Önce Resmi Gazete Yönetmeliği yayımlamadı, daha önceki süreçte ise Adalet Bakanlığı Yönetmeliği geri göndermişti. Biliyorsunuz Yönetmelik önce Adalet Bakanlığı’na gidiyor. Biz ısrar ettik, biz ısrar edince yapacak bir şeyleri yoktu. Resmi Gazete’ye gönderdik, Resmi Gazete Yönetmeliği Avukatlık Kanunu’na aykırıdır iddiasıyla yayımlamadı. Başbakanlığa karşı dava açıldı ve mahkeme kararıyla Yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlandı. Şimdi de Yönetmeliğin iptali için başta Adalet Bakanlığı olmak üzere bundan zarar gördüğünü iddia eden avukat arkadaşlarımız tarafından davalar açıldı. Açılan davalarda henüz yürütmeyi durdurma kararı verilmiş değil. Bakanlığın açtığı davada çıkarılan Yönetmeliğin İş Kanunu’na ve Avukatlık Kanunu’na aykırı olduğu ileri sürülüyor.

    TBB Yönetim Kurulu’nda bu işi ben takip ediyorum. Aslında TBB Yönetim Kurulu’nda da bazı arkadaşlar böyle bir düzenleme yapılmasına direnç gösteriyorlar. Kamuoyunda da benzer bir direnç olduğu anlaşılıyor. Bu direnç, büyük ölçüde bağlı çalışan avukat arkadaşların kendilerine “işçi” dememelerinden kaynaklanıyor. “Avukatın işçisi mi olur, avukat bağımsızdır” gibi ruhumuzu da okşayabilecek sözcüklerle bu Yönetmeliğin avukatları işçi avukat – patron avukat diye ayırdığı iddiası var, bunun asla kabul edilemeyeceğini söyleyenler var. Söyleyenlerin çoğu zaten belli yaştaki, “klasik avukatlık” yaparak bu mesleği icra etmiş ve hala mesleğe bu şekilde bakan meslektaşlar. Ama bununla birlikte, çok sayıda genç ve bağlı çalışan arkadaşımızın da kendisine işçi avukat denmesini benimsemediğini, itiraz ettiğini de biliyoruz. Bunu da görmemiz lazım. Tamam, bu daha da yaygınlaştı ama bunun için biz resmi söylemde “işçi avukat” sözcüğünü kullanmıyoruz.

    Bence biz Yönetmelikte iki güzel tanımlama bulduk: işveren avukat – işgören avukat. Evet, avukatlık bağımsızlık gerektiren bir meslektir ama bir de hayatın ilerlediği bir yön var. Avukatlık lonca sistemine benzeyen bir tarihe sahip, usta çırak ilişkisinden kaynaklanıyor, özellikle küçük yerlerde, esnafla aynı sırada yazıhanesi olan kişilerdi avukatlar… O zamanlar çok katlı apartmanlar da yaygın değildi. Türkiye’deki kentleşme ve ekonomik hayatın değişmesi ile birlikte avukatlar üst katlara taşınmaya başladılar. Son zamanlarda plazalarda yer almaya başladı avukat büroları. Avukatlık bu şekilde evrimleşirken, ekonomik hayatın karmaşıklaşması, komplike olması çerçevesinde hukukun çeşitlenmesi, hayatın her alanını düzenleyen bir aşamaya gelmesiyle artık tek kişinin yürütebileceği bir faaliyet alanı olmaktan çıktı. Dolayısıyla en azından işi paylaşmak, işbölümüne gitmek ve belli konularda uzmanlaşma ihtiyacı ortaya çıktı. Bu ihtiyaç, eğer birlikte çalışmayı başaramıyorsan, yanına bir başkasını istihdam ederek çalışmayı zorunlu kıldı.

    Bizim Yönetmeliği çıkarmamızda iki temel amacımız var. Birisi emeğin sömürüsüne karşı çıkmaktır. Çünkü pratikte çalışan avukatların düşünsel emeğinin sömürüsü yaşanıyor. Çalışma koşullarının çerçevesinin belirlenip bir statüye kavuşturulması gerekiyordu. İkincisi ve bence asıl temel amaç ise avukatları bir arada, birlikte çalışmaya zorlamaktır.

    Bize Yönetmelikle ilgili en çok itiraz, “patron” avukatlardan geliyor. Bu sene yapılan Genç Avukatlar Kurultayı’na katılan baro başkanlarının birçoğu itirazlarını dile getirdiler. Neredeyse hep birlikte aynı sözcüklerle “hayatın gerçeklerine uymuyor, asgari ücreti 2000-2250 belirlenmiş bunun maliyeti 4000 TL’den az olamaz, bunu kim verecek” gibi sözler söyleniyordu. “Ben kendi primimi yükseltmek zorunda kalacağım” gibi itirazlar vardı. Ben de şiddetli bir biçimde onlara dedim ki “bir zamanlar kölelik de vardı” yani o zamanki hayatın gerçeği de yanında köle çalıştırmaktı. Peki, bu doğru muydu? Elbette ki değildi. Bugün insanlık nereye geldi? Şimdi sen işçi diye yanında avukat çalıştırıyorsun, onu koşturuyorsun 1500 TL’ye, sen rahatını hiç bozmuyorsun. Eğer maddi gücün yetmiyorsa yanında birisini çalıştırmayacaksın. Ya da çalıştırıyorsan; insanlık onuruna, en azından yasaların öngördüğü kadarıyla uyarak, madem avukatlık mesleği bu kadar önemli, değerli, onurlu ve bağımsız, o zaman ona dikkat ederek çalıştıracaksın. Bizim yapmak istediğimiz bu.

    Ondan sonra da avukatlar bağımsızdır, işçisi olmaz diyorlar… Peki, siz bunları söylediğinizde cevapları neler oldu?

    B. Yaltı: O zaman diyorlar ki “Efendim o zaman da avukatlar işsiz kalır”. O halde, buna karşı da ayrı önlemleri hep beraber arayacağız, bulacağız. Bu nedenle bu Yönetmeliğin amacı eğer bir avukat başka bir avukatın yanında çalışıyorsa, avukatlık onuruna uygun olarak çalıştırılmasını sağlamaktır. Ayrıca ben bu itirazları sunan avukatlara diyorum ki “Paylaşın, niye paylaşmıyorsunuz? %10, %15, %20 neyse artık, ortaklık kurarsanız, birlikte ortak çalışmaya başlarsınız.”

    Daha önce de belirttiğim gibi, bu Yönetmeliğin temel amacı, emeğin sömürüsüne karşı çıkmak için İş Kanunu’ndan kaynaklanan hakların Avukatlık Kanunu ile bağdaştırılarak avukatlığın onurunu, bağımsızlığını gözeterek düzenlenmesi… İkinci ve en önemlisi de avukatları birlikte çalışmaya zorlamaktır. İşçilik kavramından hoşlanmayanların yapacağı şey, birlikte çalışmayı öğrenmeleridir. Doğrusu da budur. Artık eskisi gibi “bir çanta, bir diploma, bir ruhsat, bir dükkan” tarzındaki avukatlık kalmadı. Onun için bir araya gelmek zorundasınız. Fakat bu anlayışı benimsetmemiz biraz zaman alacak. Yayınladığımız bu Yönetmeliği yetersiz bulanlar da var: Ancak dedikleri gibi yetersiz kabul edilse bile, Yönetmelik birçok konuda çok ileri bir aşamayı temsil ediyor. Belki İstanbul’da Yönetmeliğin farkında olanlarımızın oranı yüksek olabilir ama Anadolu’da bulunduğu statünün ve bu Yönetmeliğin ne anlama geldiğinin farkında olan neredeyse kimse yok.

    Sınıf atlayacağını düşünen avukatların sayısı hala çok. Halbuki sistem buna izin vermeyen bir şekilde avukatlık mesleğinin dönüşümünü sağlıyor. Eskiden usta-çırak ilişkisi varmış, sonra kendisi yer açarmış avukat. Ancak o devir neredeyse kapandı. Hala bu şekilde devam edebilir diye düşünen çok arkadaşımız var.

    S. Aksoy: Aslına bakarsanız sorun çok klasik bir söylemde yatıyor: “Hak verilmez, alınır.” Yıllardır bu mücadeleyi bizler pratikte işçi avukatlar olarak, sizler Baro’da ve TBB’de temsiliyet anlamında aynı kişiler olarak yürütüyoruz. Baroda da bu işi sahiplenen çok kişi yok. Bu mücadelenin ilerleyemiyor ya da bir yerde tıkanıyor oluşu ya da işveren avukatların bu kadar rahat iptal davaları açıyor oluşunun sebebi de bu. Siz buraya en mükemmel yönetmeliği de koysanız bu mücadelenin asıl sahipleri olan işçi avukatlar bunu sahiplenmez ise ne yazık ki uygulaması olmaz. O yüzden, bu Yönetmelik ve benzer çalışmaları işçi avukatların sahiplenmesini sağlamak çok önemli.

    B. Yaltı: Geçen günlerde Çanakkale’de 5 incisi gerçekleşen Genç Avukatlar Kurultayı’nda oluşturulan 9 tane sorun başlıklarından biri de buydu. Orada bulunan arkadaşlara ben konuyu uzun uzun anlattım. Bu Yönetmeliğe sahip çıkmaları gerektiğini söyledim. Artık şöyle bir siyasal gücünüz de var dedim; baro siyasetinde gençlerin sayısı belirleyici oranda fazlalaştı. Belki tepede, yukarıda belli yaşlardaki avukatları görebilirsiniz ama siyasal bilinç geliştirebilirseniz baro yönetimlerinde etkili olabilirsiniz. Biliyorsunuz önümüzdeki Ekim ayında barolarda seçimler var. Dolayısıyla örgütlenip ister içinde yer alırsınız, ister bir gruba, yönetim adaylarına bunu bir öneri ve hatta siyasal bir talep olarak rahatlıkla dikte ettirebilir, kabul ettirebilirsiniz.

    Düşünün sırf geçen sene 2015’te ruhsat alan avukat sayısı 8350. Toplam avukat sayısı 95.000. Bizim İstanbul Barosu 35.000. Şu anda okuyan öğrenci sayısı 63.000. 5 sene sonra 150.000’e çıkacak avukat sayısı. Hükümetin programında sınav konusu var. Avukatlık Kanunu’yla bir sınav getirilecek ama şu anda Bakanın kafasındaki model mevcut öğrencilerin kazanılmış hakkı var şeklinde. Dolayısıyla 60.000’in üzerindeki öğrenciyi de avukat olarak düşünmek gerekiyor. Yani bugün sınav çıksa avukat sayısı 150.000 olarak kabul edilecek. Ondan sonra sınav etkili olabilecek. Dolayısıyla bizim sorunumuz avukatın sayısının azaltılmasıyla çözülecek bir sorun değil. Avukatlığın kendisini tartışarak çözmemiz gereken sorunlarımız var. Avukatlık nedir? Nereye doğru gidiyor? Nasıl evriliyor? Buradan avukatlar nasıl iş bulabilir? İş alanları nasıl çoğaltılabilir? Veya avukatlığa dönük iş alanlarında pastanın paylaşılmasında denge nasıl sağlanabilir? Türkiye’deki gelir dağılımının ne kadar eşitsiz olduğunu hepimiz biliyoruz. Aynı yansıma avukatlıkta da var. Çok küçük bir grup çok yüksek paralar kazanıyor ama çok büyük bir avukat grubu da ancak geçinebileceği kadar para kazanıyor. İşte bunu dengelemek gerekiyor. Bunun için çalışmamız gerekiyor. Burada da genci yaşlısı diye bir şey yok.

    Bu söyledikleriniz aklıma TBB ile hukuk fakültesi dekanlarının yapmış olduğu toplantıyı getirdi. Avukatlığın değişimi, dönüşümü ve iyileştirilmesinden bahsederken belki buna da değinmek iyi olur. Hukuk fakültelerindeki eğitimin niteliğine ilişkin bir çalışmaya hakkındaydı diye hatırlıyorum bu toplantıyı. Kısaca ondan da bahseder misiniz?

    B. Yaltı: O çalışma tamamlandı. Şimdi kriterlerin belirlenmesi aşamasına geldik. O zaman 38 dekan katılmıştı. Türkiye’de kurulu 100 civarında hukuk fakültesi var, ancak eğitim yapan 70 civarında hukuk fakültesi var. Bu hukuk fakültelerinin birçoğunun eğitim standardının ne kadar düşük olduğunu biliyoruz. Türkiye’de hukuk standardının bu kadar düşük olmasının arkasında YÖK ve Türkiye’deki siyasal politikaların tercihlerinden kaynaklı hukuk erozyonu yatıyor. Bizim buna çare bulmak için yaptığımız çağrıya 38 dekan cevap verdi. Toplantılar yaptık ve teknik bir komite oluşturduk. Amacımız hukuk fakültesi standardına ilişkin kriterleri saptamaktı. Bunlar yapılan çalışmalar sonucunda sağlandı. Yayın aşamasına geldik. Bu standartları yayınlayacağız, YÖK ile de temas halindeyiz. Kamuoyuna diyeceğiz ki, şu hukuk fakülteleri bu standartlara uygundur. Dolayısıyla siz tercih yaparken onu seçeceksiniz. Diğer hukuk fakülteleri de kendine çeki düzen vermek zorunda kalacak böylece. Vakıf Üniversiteleri bile olsalar, sonuçta aldıkları paralarla ayakta kalıyorlar. Bu nedenle kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacak hukuk fakülteleri… Bu çalışmanın meyvesini geçen sene gördük. Biliyorsunuz YÖK, hukuk fakültelerine giriş için taban puanın 150 olması yönünde karar aldı. Bunun daha da yükseltilmesi bekleniyor.

    Hukuk fakültelerindeki bu asgari eğitim düzeyinin belirlenmesi, meslek için önemli bir adım. Ayrıca hukuk mezunlarını mağdur edecek ve daha az ücretle çalışacak ara kadrolar ortaya çıkarak sınav meselesi gibi öğrencileri mağdur etmemiş olacak.

    B. Yaltı: Toplumsal dönüşümü sağlamak için iktidarların elinde iki tane barışçı mekanizma vardır. Birisi hukuk, diğeri eğitim. Hukuk politikaları ve eğitim politikaları ile siyasal amaçlarınız doğrultusunda toplumu şekilllendirebilirsiniz. Bunun için hukuk fakültesinden mezun olanlar savcı, hakim, avukat olarak Türkiye’nin hukuk düzenini kuruyorlar. Kararlar veriyorlar. Hukuk, yargı artık siyasal iktidarın elinde bir silah gibi kullanılıyor. Dolayısıyla iktidar olarak aldığınız kararları topluma dikte ettirebiliyorsunuz. Hukuk üzerinden yapılınca ayrıca kararlarınıza meşruluk katıyorsunuz. Bu nedenle hukukçuların iyi yetişmesi toplumsal ihtiyaçtır. Sınavı avukatlar için sınav olarak düşünmemek gerekir. Türkiye’de hukukun bu derecede ayaklar altında olmasının nedeni siyasal tercihlerdir.

    Yönetmeliğe geri dönersek bu Yönetmelik yayınlandıktan sonra birçok baro asgari ücret belirledi. Bunun uygulamasına dair size veriler geliyor mu?

    B. Yaltı: İstanbul’da örneğin bir problem görmedik. Yönetmeliğin yürürlüğe girmesiyle bazı değişimler yaşandığını gözlemliyoruz. Bize daha çok uygulamaya ilişkin sorular soruyorlar. Bu nedenle uygulandığını düşünüyoruz. Hatta uygulanmasına dair bir genelge de yayınladık.

    Böyle yeni bir mevzuat ortaya çıktığında biraz anlayışlı davranmak gerekiyor. Geçiş sürecinde bu şekilde davranmak gerekiyor. Uygulamaya tam olarak geçilmesi zaman alabilir. En büyük tepki Anadolu’dan geliyor. Baro Başkanı dahi “benim yanımda karım çalışıyor, onun sigortasını yükselttiğim zaman benim de primimi yükseltmem gerekiyor” diyor. Asgari ücret 1300 TL, 1500 TL üzerinden prim vermek bile fazla geliyor insanlara.

    S. Aksoy: Burada özür dileyerek bir noktayı vurgulamak istiyorum. Aslında patron avukatın, bu bakış açısıyla bir tekstil patronundan farkı yok. O kadar avukatın bağımsızlığından, onurundan söz ediyoruz, zihinsel emeğin sömürüsü diyoruz ancak bence bir patron avukatın da bir tekstil patronundan da farklı düşünebiliyor olması lazım. Çalıştırdığı kişi aynı zamanda meslektaşı. Ne var ki, avukatların durumu Türkiye’deki işçi profilinden farklı değil. İleriye dönük güvencesizlik her nasıl tekstil işçisinin, maden işçisinin, metal işçisinin sorunuysa işçi avukatın da sorunu. Avukatlık, emekliliğin düşünülemez hale geldiği alanlardan biri olmuştur.

    B. Yaltı: Tam da dediğiniz üzerinden ben de bu Yönetmeliğe itiraz eden baro başkanlarına dedim ki “siz işçi davası aldığınızda kıdem tazminatını, ihbar tazminatını, fazla mesaiyi, eksik sigortayı hesap ediyorsunuz, yanında çalıştırdığınıza gelince neden uygulamıyorsunuz?” Böyle bir şey olabilir mi? Bunun bir mantığı yok.

    Peki son soru olarak Yönetmeliğin iptal edilmesi durumunda neler yapılmalı, bu konuda neler düşünüyorsunuz?

    B. Yaltı: Açıkçası söyleyeyim. Yönetmelik iptal edilirse, birçok işveren avukat bu fırsatı kullanır, bir daha da başka bir yönetmelik çıkarılmaz, diye düşünüyorum. Bu sebeple, bu Yönetmeliğe tüm bağlı çalışan avukatların sahip çıkması gerekiyor. Eksiği olabilir ama bu bir zemin ve bunun arkasında durmak gerekiyor.

    S. Aksoy: Biz bu zemin için sekiz yıl çalıştık. Eksiklikleri olsa bile, Yönetmelikte birçok kazanım var. Bunun için Yönetmeliği sahiplenmemiz çok önemli. Ama Yönetmeliğe sahip çıkarken uygulamasının da denetlenebilmesi için bir mücadele yürütüyor olmamız gerektiği çok açık. Son söz olarak diyebilirim ki; işçi avukatlar olarak tüm meslektaşlarımızı Yönetmeliğe sahip çıkmaya ve bu Yönetmeliğin uygulanmasının denetlenmesi için mücadele yürütmeye çağırıyoruz.

    Çok teşekkür ederiz.

  • Charlie Hebdo Kararı: Yargı Kararlarının Dinselleşmesi? Düşmanlaşması?

    28 Nisan 2016 tarihinde İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından Cumhuriyet yazarları Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya hakkında TCK’nın 216/1 maddesinde yer alan “Halkı Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik Etme” suçunu işlemiş olmaları nedeniyle 2 yıl hapis cezası verildi. Ülke gündemi katliamlar, bombalamalar, darbe girişimi, OHAL derken oldukça hızlı akıyorken hukuk tarihindeki en kritik kararlardan biri olabilecek bu kararı yakından inceleme olanağı bulmak dahi ancak bugünlere kaldı.28 Nisan 2016 tarihinde İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından Cumhuriyet yazarları Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya hakkında TCK’nın 216/1 maddesinde yer alan “Halkı Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik Etme” suçunu işlemiş olmaları nedeniyle 2 yıl hapis cezası verildi. Ülke gündemi katliamlar, bombalamalar, darbe girişimi, OHAL derken oldukça hızlı akıyorken hukuk tarihindeki en kritik kararlardan biri olabilecek bu kararı yakından inceleme olanağı bulmak dahi ancak bugünlere kaldı.

    İlk kez olmasa da bu kararla yargı kararlarındaki dinsel referansların bu kadar keskin, açık ve şüpheye yer vermeyecek denli “düşmanca” olabildiğini görüyoruz. “Düşmanca” deyimini kullanıyorum zira İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi kararı hukuk kurallarına ne kadar uygun değilse, gerekçeli kararda kullanılan dil de o kadar düşmancadır. Bunu söylemekte beis görmüyorum.[foot]Düşman: Birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse, yağı, hasım, antagonist, dost karşıtı. /Bir şeyin yaşamasına, barınmasına engel olan (güç, tutum vb.) (TDK) Ayrıca Alman Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Günter Jakobs’un ortaya attığı “Düşman Ceza Hukuku” kavramı bağlamında, yargı kararlarındaki bu düşmanlaşma eğiliminin okunabileceği kanaatindeyim. Zira Tükiye’de devletin cezalandırma politikası özellikle devlete karşı suçlar kategorisinde uzun süredir bu eğilimi taşımaktadır. Ancak bu yazıda yargının bu karardaki dilinin düşmanlaşması ile kastedilen daha çok bir tutum ve duyguyu anlatmaktadır.[/foot]

    Bilmeyenler için özetleyelim, suça konu olan fiil Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya’nın 14 Mayıs 2016 tarihinde kendilerine ait köşelerinde Charlie Hebdo’nun katliam sonrası 25 ülkede 16 dilde 4 milyon adet basılan sayısının kapağını yayınlamalarıdır. Zira iddianameye göre bu kapağın üzerinde Hz. Muhammed’e ait olduğu iddia edilen beyaz sarıklı, uzun burunlu, sakallı ve elinde beyaz bir döviz üzerinde ‘‘Je Suis Charlie’’ (Ben Charli’yim) yazan çizim yer almaktadır.

    Bu yazıda ise kararın dikkat çekici noktalarına değinmekle beraber, yargı kararlarında dinsel referans verilmesi-sinin tek başına hukuki bir eleştirinin konusu olamayacağı, siyasal ve ideolojik olarak da değerlendirmeyi haketmesi nedeniyle, bu yanlarına da değinilmektedir.

    İfade özgürlüğü mü, din ve vicdan özgürlüğü mü daha üstün bir haktır?

    İddianamede soruşturma safhasında sanıklara AİHS 9. maddesinde belirtilen “Düşünce ve vicdan özgürlüğü” ile 10. maddesinde yer alan “İfade Özgürlüğü” arasında öncelik verdiği özgürlük olup olmadığının sorulduğu belirtilmektedir.

    Bu soru gülünç derecede tuhaftır. Sanıklara hangi insan hakkına öncelik tanındığı nasıl sorulabilmektedir, böyle bir öncelik mi söz konusudur? AİHS kararlarında temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlandırılabileceğinin koşulları düzenlenmiştir, keza yine 10. maddede yer alan “ifade özgürlüğü”nün de nasıl sınırlanabileceği belirtilmektedir. Ancak bir temel hak ve hürriyetin sınırlandırılma koşullarının belirtilmesi bu hakkı ne ikincil bir konuma iter, ne de zaten AİHS maddeleri arasında birbiri ile yarışan haklar bulunmaktadır. Kaldı ki bu sınırlandırmayı değerlendirme yetkisi de Mahkemenin kendisine aittir. Sanığa bu şekilde haklar arasında bir “önceliği” olup olmadığının sorulması açıkça abesle iştigaldir.

    Halkın hangi kesimi diğer kesimine karşı tahrik edilmiştir?

    Sanıkların yargılandıkları madde olan TCK’nın 216. maddesi aynen şöyle: “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

    Suçun oluşabilmesi için iki halkın tahrik edilmesi gerekir, iki türlü halkın birbirine kışkırtılması gerekir. İddianamede ve gerekçeli kararda açıkça bu gereklilikten, suçun maddi unsurundan bahsedilmekte ise de iki tür halkın kim olduğu, hangi tarafın hangi tarafı tahrik ettiği belirsizdir.

    Ancak suçun oluşup oluşmadığının tartışıldığı nokta ise, “peygamberin resminin çizilmesi” gerçekliğidir. O halde sormak gerekiyor “peygamberin resmi çizilerek sanıklar hangi din kesimini hangi diğer kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik etmiştir? Yani burada “peygamberin resminin çizilmesi” ile tahrik olan kesimlerin karşısına aldığı “aleyhe kesim” hangisidir?

    Gerekçeli kararda yine tarihe geçecek şekilde Sivas ve Maraş katliamlarından örnekler verilmiş ve burada halkın tahrik edildiği iddia edilmiştir. Mahkemenin maddi gerçeği dahi yanlış aktarması bir an için gözardı edilse bile ortada tamamen bir çelişki olduğu aşikardır: Müslüman halk sanıkların eyleminden tahrik oluyor, kime karşı, sanıklara karşı! O halde sanıkların eylemleri ile tahrik olan müştekilerin bu tahrik sonucu öfke ve eylemlerini yönelteceği kimseler yine sanıkların kendisidir. Mahkeme bu tuhaf kararı ile sanıkları cezalandırarak, tahrik olmuş müştekilerden mi korumaya çalışmaktadır? Açıkçası kimin mağdur kimin sanık olduğu anlaşılamaz haldedir.

    Mahkeme açıkça “Yani eğer büyük dinsel grup olan Müslümanlar Peygamberlerinin resimlerinin yayın-lanmasını çizilmesini gösterilmesini istemiyor ise bu durum onların inançlarının bir parçasıdır. Mahkeme incelemelerinde dinsel normlar ile hukuksal normlar arasında bir adil denge kurmaya çalışmaktadır. Mahkeme içsel boyuttaki inanç alanının mutlak olduğunu ancak dışsal boyuttaki açıklama özgürlüğünün gerektiğinde sınırlandırılabileceğini değerlendirmektedir.”

    Görüleceği gibi, sanıklar Müslümanların istemedikleri bir davranışı sergiledikleri için ceza almaktadırlar, yani aslında 216. madde sadece göstermeliktir. Zira suçun unsurlarına ilişkin ceza hukukunun hiçbir gerekliliği yerine getirilmediği gibi, suçun maddi ve manevi koşulları zaten oluşmamıştır. Kararın yasa maddesindeki koşulları ve somut olayda bu koşulların oluşmamasına rağmen oluşmuş gibi göstermesine ilişkin çabası ceza hukukuna ilişkin ayrıca bir değerlendirmeyi hak etmektedir. Ancak burada açık olan bir inancın mahkeme kararı ile “tektipleştirilmeye” çalışılmakta olduğudur, oysa böyle bir durumda ise inanç özgürlüğünden bahsedilemez.

    Mahkeme Anayasa’daki laiklik ve hukuk devleti ilkesine aykırı biçimde “dinsel normlar ile hukuksal normlar arasında bir adil denge kurması”  ile “içsel boyuttaki inanç alanının mutlak olduğunu ancak dışsal boyuttaki açıklama özgürlüğünün gerektiğinde sınırlandırılabileceğini” belirtmektedir. İnanç alanı mutlak ise diğer tüm maddi dünya muğlaktır ve öyleyse maddi alan inanç alanına uygun halde olmalıdır. Bu teokrasinin üslubu olup, bu anlayış dinî dogma, ilahi hak ve yargılarından oluşan bir siyasi sistemin nedensellik ve deneysellik üzerine kurulan, özgürlük ve eşitlik ideallerinin yasa ile korunduğu bir siyasi sistemin üzerinde görülmesidir.

    Hebdo saldırısını meşruşlaştıran mahkeme, tekrar soralım kime düşman?

    Mahkeme gerekçeli kararda “SANIKLARIN ÜZERİNE ATILI SUÇUN UNSURLARI NEDEN OLUŞMAKTADIR?” başlığı ile ayırdığı ve açıkladığı bölümde sanıkların eylemlerinin aynı Charlie Hebdo saldırısının kaynağında olduğu gibi “peygamberin resminin çizilmesi” olması yattığını iddia ederek, saldırıyı meşrulaştırmakta ama dahası olumlamakta, haklı görmektedir.

    Mahkeme şöyle ifade ediyor “Fransız dergisine yapılan saldırının temelinde o derginin İslam peygamberi Hz. Muhammed’e yönelik olarak gösterdiği saygısız yaklaşımın olduğu tartışmasızdır. Bu saldırıda ondan fazla kişi hayatını kaybetmiştir. Bu defa Fransız dergi kapağına Hz. Muhammed’i temsil ettiğini bildirdiği bir çizim koyarak o çizimi şöyle konuşturmuştur” hepsi affedildi -ben charlie yim” Yani islami kökenlilerin kendi peygamberlerine yönelik yapılan saygısız tavır nedeni ile terörist bir yaklaşım sergilemeleri dolayısı ile inanışa göre en büyük islamın yani peygamberin onları affettiği imâ edilmiştir. Ne var ki bu saldırının da temelinde olan şey islami inanışa göre peygamberin bir resminin dahi yayınlanmasının kabul edilemez olduğu yolundaki gerçekliktir.” Açıkça Mahkeme, peygamberin resmi yapılırsa sonucu bu olur, bu normal ve haklıdır demektedir. Mahkemenin düşman dilinin tüm bölümlerde karşımıza çıkan hali bu şekildedir.

    Hz. Muhammed’in İslam inanışındaki yerinin mahkeme kararlarında ayetler ile açıklanması ve bunun delil olarak sunulması kabul edilemez

    Müslümanların kabul ettikleri islamiyet ve onların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’e göre başlı başına resim yasağının kitaptan kaynaklandığını düşünenler olmuştur. Aslında bunun yani resim yasağının daha ziyade sünnetle konulduğunu kabul eden görüşler de vardır. İslami inanışta suret yasağının dayandırıldığı belli başlı rivayetler mevcuttur. Örneğin; Hz. Aişe’nin anlattığına göre Hz. Peygamber evinde üzerinde İsa’nın çarmıha geriliş sahnesini tasvir eden eşyayı kırmıştır. (Buhari,”libas”90); kıyamet gününde en şiddetli azaba maruz kalacak olanlar musavvirlerdir (Buhari,”libas” 89) Bunun gibi islam dini açıklayıcılarının tasvire yönelik mesafeli yaklaşımları sonraki dönemlerde de aslında değer görmüştür. Fakat bunun bir adım ötesinde Hz. Muhammed’in islami inanışta öylesine değerli bir yeri vardır ki yüce Allah Hz. Muhammed’i seçilen kişi olarak ve peygamberlerin sonuncusu olarak göndermişlerdir.” denilmektedir. Ancak görüleceği gibi, Mahkeme heyeti kendi dini inancına göre bu yorumu yapmaktadır. Mahkemenin “Hz. Muhammed’i seçilen kişi olarak ve peygamberlerin sonuncusu olarak göndermişlerdir.” cümlesi de Mahkemenin yürüttüğü gibi bir akıl yürütmeyle Hz. Muhammed’i peygamber olarak görmeyen bir inanca sahip dine mensup ya da herhangi bir dini inancı olamayan kişileri kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden bir cümle olacaktır.

    Gerekçeli kararda Ahzab Suresi 40.Ayet; “Muhammed Allah’ın resulü ve peygamberlerinde sonuncusudur’‘ şeklinde verilirken Sebe Suresi 38.Ayet[foot]“Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve korkutucu bir peygamber olarak gönderdik, fakat insanların çoğu bilmezler”[/foot]; Necm Suresi Ayet 3-4[foot]’O, nefsinden konuşmaz O’na inen Kuran veya O’nun söylediği sözler kendisine vahy edilen vahiyden başka bir şey değildir, O kendisine indirilen ilahi buyrukları tebliğ etmekle tebliğ ettiklerini de iyice açıklamak ve yaşamakla mükellef kılınan bir peygamberdir.”[/foot]; Nisa Suresi 115.Ayete[foot]Karardaki şekliyle, ”Kendisine doğru yol belli olduktan sonra her kim Allah’ın elçisi Muhammed’e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız, orası ne kötü bir gidiş yeridir”[/foot] açıkça yer verilmektedir. Mahkemeye göre “bunun gibi ayetlerde Hz. Muhammed’den övgü ile söz edilmekte, dolayısı ile bir peygamber olarak ve Yaratanın övgüsüne mahsar olmuş bir insan olarak islam inanışında peygamberin değeri ve yeri tartışmasızdır.” ifadesi yer almıştır. Bunun Mahkeme heyeti tarafından nasıl tartışmasız kabul edilerek, neden gerekçeli karara yazıldığının bir açıklaması bulunmuyor, ancak bunun bizim için bir açıklaması var.

    Hukuken belirtmek gerekiyor ki Türkiye’de hukuk “İslam Hukuku” olmadığı gibi, hukukun kaynakları da ayet ya da hadisler değildir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217. Maddesinde hakimin kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabileceği belirtilmektedir. Oysa Mahkemenin tam da “peygamberin resminin yapılamayacağı”nı dayandırdığı deliller bu ayetlerdir. Bu ayetlerin ise CMK 217. Madde şartlarına uygun olmadığı ortadadır. Mahkemenin dini olur mu?

    Kararın birçok yerinde Hz. Muhammed hakkında “Peygambe-rimiz” nitelendirmesinin kullanıldığı görülmektedir. Mahkemenin “SANIK-LARIN ÜZERİNE ATILI SUÇUN UNSURLARI NEDEN OLUŞMAK-TADIR?” başlığı ile gerekçesini açıkladığı bölümde tarihe geçecek şu ifadelerin yer aldığını görüyoruz; “Sadece peygamberimiz değil müşrik ileri gelenlerinin de resmi yoktur. Çünkü islami inanışa göre iman bir gayb ve kalb meselesidir. Yani gözünüzle görmediğinize inanmak vardır. Yine inanışa göre Müslüman olmak yaradana,meleklere, ahirete inanmakla vücut bulmaktadır. Peki hangisinin resmi vardır? Diğer yandan islami inanışa göre Hz.Muhammed’i resmetmek mümkün değildir.

    Şimdi sormak gerekir: Mahkemenin dini inanışı olur mu? Veyahut daha hukuki olarak değerlendirmesini yapmaya çalışalım, hakim vicdan ve kanaatine göre hüküm verirken, kendi dini inanışının etkisinde kalabilir mi? Böyle olduğunda, toplumun gerekliliklerini mi gözetmiş olur?

    Burada açıkça Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “laiklik” ilke-sine aykırılık söz konusu olacaktır. Anayasa hukuku tarihinde 1921 ve 1924 Anayasası’nda yer alan “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini islamdır” hükmü 1928 yılında kaldırılmış ve 1937 yılında Anayasa’da “Türkiye Cumhuriyeti laiktir.” maddesi yer almıştır. Dahası mahkemenin bu kararını tarihe geçiren, Cumhuriyetin niteliğine yapılan saldırı ve bu saldırıyı yapan Mahkemenin kararında düşmanca dili kullanmaktaki rahatlığıdır.

    Ayrıca yine bu karar dinin AKP iktidarının ideolojik “müdahale” araçlarından biri olduğunu bir kez daha göstermekte, böyle olunca bizler için din ise bu kez ideolojik mücadele başlıklarından biri olmaktadır. Zira Mahkemenin çelişkisi hukukun kaynakları tartışmasında değildir, hukukun dinselleşmesi meselesindedir. Ancak burada şunu belirtmek ve karıştırmamak gerekir, dine karşı bir uygulamadan bahsetmiyoruz, Mahkeme “takdir yetkisi” gereği “toplumun gerekleri”ni gözetmekle yükümlüdür. Hal böyleyken yargı kararları da salt normatif olmayacaktır. O yüzden dine karşı değil dinden bağımsız bir uygulamanın gerekliliğinden bahsediyoruz. Bu da zaten temel laiklik ilkesinin bir sonucudur.

    Marx’a göre dinle anayasa hukuku teorisini birbirine karıştırırsanız, dini bir tür felsefeye dönüştürmüş olursunuz. Çünkü ona göre din öbür dünyanın bilgisine ulaşmanın bir yolu iken, felsefe bu dünyanın bilgisine ulaşmanın bir yoludur. Dini bugünün bilgisine ulaşmanın bir yolu olarak görmeye başladığınız anda din eleştirisini de mümkün kılmış olursunuz. Bu anlamda Mahkemenin dinsel referansları bizim açımızdan dinsel eleştiriyi mümkün kılar. Yine Marx’a göre dinin eleştirisinin temelinde insan dini yarattığı, dinin insanı yaratmadığı anlayışı yatmakta ve dine karşı savaşım, dolayısıyla ruhsal karakteri din olan dünyaya karşı savaşımdır. Bugün hukuksal alanda dinsel olana karşıtlık da, hukukun ruhsal karakterini ele geçirmeye çalışan dinsel söyleme karşıtlıktır ve bu da kendini ancak laikliğin alanında bulabilmektedir.

    Marx’ın o ünlü afyon benzetmesi her zaman çarpıtılmıştır. Şöyle ki, Marx özetle, üretim araçlarına sahip olmayan proletaryanın, ürününe ve içinde bulunduğu kapitalist düzene yabancılaşması neticesinde içinde bulunduğu sıkışmışlık duygusunu ve acısını ancak din ile iyileştirebilmeye çabaladığını söylemektedir. Onun daha güzel ifadesiyle “Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştanlandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.”[foot]Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ağustos 2009, s. 192[/foot]

    AKP iktidarı boyunca, halkın bu yoksulluğunu ve yoksunluğunu din ile yumuşatmaya çalışmıştır. Yargının dinselleşmesi ve daha özelinde yargı kararlarında dinsel referanslar verilmesi yeni olmadığı gibi, islami cemaatlerin de yargının dönüşümü konusunda on yıllardır etkisinin olduğunu biliyoruz. Bugün, 15 Temmuz darbe girişimi ile beraber, devletin tüm idari ve yargı kadrolarından hala Gülen Cemaatine bağlı kadroların temizlenmeye çalışılması da bunun bir göstergesidir.

    Dinin yalnızca siyasallaştığında ya da ayrı bir siyasal parti olarak örgütlendiğinde tehdit veya sorun oluşturmadığını, Türkiye’de cumhuriyetin en önemli kazanımı olarak tanımlayabileceğimiz saltanatın ve hilafetin kaldırılması ile laikliğin bir ilke olarak benimsenmesinin ne denli ileri bir sıçrama olduğunu bugün içinde bulunduğumuz gericilik düzeni ile daha net görüyoruz. Dolayısıyla gericilikle mücadele elzem hale gelmiş durumdadır ve başka bir çıkış yolu da görünmemektedir. Bu nedenle Marx’ın şiirsel ifadesiyle bitirelim; “Zincirlerin her yanını örten imgesel çiçeklerden eleştiri, insanın süssüz ve umut kırıcı zincirler taşıması için değil, ama onları atması ve canlı çiçeği devşirmesi için zincirleri arındırıyor. Dinin eleştirisi insanın yanılsamalarını, insanın kendi gerçekliğini akıl çağına erişen ve yanılsamadan kurtulmuş bir insan olarak düşünmesi, etkilemesi ve biçimlendirmesi için, kendi kendinin, yani kendi gerçek güneşinin çevresinde dönmesi için ortadan kaldırıyor. Din, insan kendi çevresinde dönmediği sürece insanın çevresinde dönen aldatıcı bir güneşten başka bir şey oluşturmuyor.”[foot]A.g.e. s.192-193[/foot]
     

  • Hukuk ve Sanat: Kölelik Değil de Nedir Seninki?

    Aristofanes’in “Eşekarıları” isimli oyununda oğul Bdelykleon yargıçlık mesleğine tutulmuş babası Philokleon’a onu bu tutkusundan vazgeçirmek için der ki: Kölelik değil de nedir senin ki? Aynı zamanda yazar Aristofanes’in de daha oyunun ilk sayfalarında ne kadar sert bir eleştiri içinde olduğunu gösterir bu cümle. Bu yazıda da yargıçların bağımsızlığının çokça tartışılan bir konu olduğu, toplumun yargı unsurlarına ve adalete olan güveninin kalmadığını rahatlıkla söyleyebildiğimiz bugünlerde yargıçların bağımsızlığının gerekliliği üzerine M.Ö. 5. yüzyılda yazılmasına rağmen güncelliğini hiç yitirmeyen “Eşekarıları” (Yargıçlar) metnine kısaca bakmaya çalışacağız.

    Aristofanes Atina’nın adalet mekanizmasını ve yargı sistemini eleştirdiği bu oyunu yazdığı sırada 20.000 nüfuslu Atina’da 6000 yurttaş on mahkemede yargıç olarak görev yapmakta idi. Her sabah mahkemelerin önünde bekleyen yurttaşlar o günkü mahkemede jüri üyeliği yaparlardı. Aşağı yukarı dört kişiden birinin yargıç olduğu bir ortamdan bahsediyoruz. Haliyle Aristofanes bu kadar yargıcın olduğu, özelikle “demagog” Kleon’un yönetimi döneminde aldıkları para 3 katına çıkarılan yargıçlığın kazançlı bir iş haline geldiği, yurttaşların birbirini gammazlayarak “yargılanacak” iş yarattığı bir dönemde bu tablonun parodisini yapmaktan geri durmamıştır. Burada bir parantez açarak Aristofanes’in Tükçe’ye çevrilen oyunlarının sadece isimleri ile dahi dikkat çekmeyi başardığını (Lysistrata-Kadınlar Savaşı, Barış, Bulutlar, Kömürcüler, Kuşlar), oyunlarının genelinde absürt olaylar ile toplumsal ya da ahlaki denge yasalarının veyahut mevcut siyasal durumun ve kurumlarda meydana gelen çürümenin ve sistemin eleştirisini yaptığını belirtmek gerekir.

    Kendini ancak yargıç olarak var eden, tek düşüncesi adam yargılamak olan bu nedenle geceleri gözüne uyku bile girmeyen Philokleon[foot]Kleon’un dostu anlamında kullanılmıştır. Oğlu Bdelykleon ise Kleon’un düşmanı anlamına gelir. Aristofanes, baba ile oğul arasındaki karşıtlığı aynı zamanda siyasi denetimi elinde bulunduran “demagog” Kleon üzerinden kurar ve Kleon’u eleştirir.[/foot] oyunun başkişisidir. Oğlu Bdelykleon babasını bu kötü yargıçlık takıntısından vazgeçirmek ister, daha gün ışımadan mahkemenin yolunu tutan babasını engellemeye çalışır, onu eve kapatır. Philokleon ise komik bir biçimde ya bacadan ya eşeğin altına sarılarak ya da ağları kemirerek kaçmaya çalışır. Philokleon bu kaçma çabalarından birinde yakalanır. O sırada Philokleon’un yargıç arkadaşları eşekarıları kılığında ortaya çıkarlar. Philokleon’u almaya gelmişlerdir. Bdelykleon babasını yaptığı işin aslında hiçbir işe yaramadığını, daha fazla para kazanmak uğruna masumları cezalandırdıklarını belirtir.

    Sizin işiniz gücünüz bu: Dört bir yanda zorbalık görmek Şunu bunu vatan haini diye damgalamak” [foot]Aristophanes, Eşekarıları, (Yargıçlar), “Eşekarıları, Kadınlar Savaşı ve Diğer Oyunlar”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014. s.26[/foot].

    Philokleon yargıçlık mesleği ile bir kazanç kapısı olması ile övünmektedir, ancak bu işi yapmak bir yandan da varoluş çabasıdır onun için, başka hiçbir iktidarı olmayan kişi kendisini “yargıçlık” unvanı ile var eder.

    Bizim egemenliğimiz bütün egemenliklerin üstündedir.

    Yaşadığımız çağda hangi mutluluk

    Bir yargıcın mutluluğundan daha mutludur?

    Hangi yaratık ondan daha keyifli yaşar?

    Hangi yaratıktan korkulur, ondan daha çok,

    Kocamış, beli bükülmüş olduğu halde?

    Ben daha yatağımdan kalkmadan

    Bir sürü insan bekleşir mahkeme kapılarında” 

    Bdelykleon babasını bu söz yarışında alt eder ve babası mahkemeye gidemez;

    “Kendin de düşünsene biraz canım:

    Sen neden zengin değilsin, herkes neden yoksul?

    Bu sözde halk dostları afsunluyor seni:

    Ta Pontos’tan Sardenya’ya kadar

    Bunca şehir var senin emrinde:

    Ne geçiyor eline birkaç metelikten başka?

    Bu parayı bile yünden yağ süzer gibi 

    Damla damla veriyorlar; ölmemen için.

    Yoksul kalmanı istiyorlar senin,

    Niçin mi istiyorlar, bak söyleyeyim sana:

    Seni besleyenlere bağlı kalman için,

    Islığı çaldılar mı aç kurt gibi atılasın diye

    Onların düşmanları üstüne.

    Halkın rahat etmesini isteseler, ettirirler kolayca.”[foot]A.g.e. s.36[/foot]

    Bunun üzerine Bdelykleon evde kalan ve yargıçlık hastası babası için “yalancı” bir mahkeme kurar. Evin köpeklerinin yargılandığı bu sahnede köpek Labes, Sicilya peynirini yemiştir. Diğer köpek Kleon kendisine pay vermediği için Labes’i suçlar. Suçlanan köpeğin savunuculuğunu üstlenen Bdelykleon, Labes in evi, sürüleri ve birçok varlığı koruduğunu, kurtlarla savaştığını anlatır, oysa Kleon sadece evde yatmakta sürekli beslenmek istemekte aç bırakılınca da sahiplerine saldırmaktadır. Bdelykleon, Labes çanak, peynir rendesi, ızgara, çömlek gibi nesneleri tanık olarak gösterir. Bu savunma üstüne Philokleon istemeyerek de olsa beraat kararı vermek zorunda kalır.

    Oyunda davalar ile oldukça kıt kanaat yaşayabilen bir insan sınıfı gösterilmektedir. Bu davalar ise çoğunlukla haksız ihbarlardan kaynaklanmaktadır. Aristofanes’in eleştirilerinden biri bunadır. Türkiye’de yoksulluk ve yoksulluk nedeniyle bir iş haline gelmiş yargıçlık mesleğinden bahsetmek mümkün değildir. Bu tablo o döneme ait bir tablodur. Ancak benzer olan ve bizi oyunu incele-meye iten şey iktidarı elinde bulunduranların aynı zamanda yargıyı da denetimi altında tutma çabasıdır. Oyunda da ortaya konulduğu gibi Antik Yunan’da demagoglarla yargıçlar arasında örtülü, ama çok bilinçli bir anlaşma yapılmıştır. Politikacılar bu “memur” proletaryasını beslemek için sayısız davalar açar ya da açtırırlar; site içinde jurnalciliği geçerli kılarlar. Kendi-sini besleyene karşı uşaklığa varıncaya kadar her şeyi kabul eden halk ise mecliste söz konusu dava vekillerinin yargı politikasını desteklerler. Aristophanes bu karşılıklı yükümlülük antlaşmasını sergiler.[foot]Andre Bonnard, “Aristophanes ve Gülmek”, Antik Yunan Uygarlığı – 2, Evrensel Basım Yayın, 2004, s.256.[/foot]

    Eşekarıları metninde gördüğümüz gibi, (Antik Yunan’da da)  köleci toplumlardan bu yana hukuk üretim araçları (toprak ve aletler) üzerinde tasarruf sahibi olan ve dolayısıyla siyasi iktidarı elinde bulunduran sınıf tarafından, ezilen sınıfı boyunduruk altında tutma ve sömürme aracı haline gelmiştir. Bu bağlamda bugünkü anlamıyla burjuva hukuk anlayışında hukukun başlıca işlevi iktidarın meşruluğunu sağlamaktır. Türkiye’de de son 10 yılda hukuk, daha önceki dönemlerde olduğundan çok daha fazla siyasetin içinde yer almış, AKP iktidarının ideolojisini ve rejimini kurma ve sağlama araçlarından biri olmuştur. Ancak Türkiye’de son 10 yılda en göze çarpan husus, hukuk sisteminin dönüşümünde yargılama faaliyetinin önemli bir rol oynaması ve özellikle yargıçların bu dönüşümden ağır şekilde etkilenmesi ve sistemi de aynı ölçüde etkilemesidir.

    AKP, geçtiğimiz dönemde Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısındaki değişiklikler, Özel Görevli Mahkemeler yerine Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesiyle görevlendirilen mahkemeler, Tanık Koruma Kanunu, soruşturmanın gizli yürütülmesini düzenleyen maddeler ve istediği her zaman yasamaya ihtiyaç duymadan çıkardığı KHK’lar ile toplumu hukuk eliyle köşeye kıstırmış, hukukun kendisini de halk aleyhine olmak üzere işlevsizleştirmiştir. Bugün İstinaf Mahkemeleri örneğinde gördüğümüz gibi, geçtiğimiz on yıl içerisinde de Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin yapısı ve üyeleri değiştirilerek, iktidarın kendine yakın gördüğü üyeleri kritik görevlere atadığı konjonktürde, yüksek yargının bağımsızlığı yerine bağımlılığı ilke haline getirildi. Geçtiğimiz günlerde de HSYK atamaları ile yine ilerici hakimlerin yerlerinin değiştirildiğini, iktidarın yönetebileceği yargı mensuplarının yüksek mahkemelerde görevlere getirildiğini gördük. Bu anlamda oyunun bugünün Türkiyesi’nden okuduğumuzda söyleyecek sözü olan bir oyun olduğunu, geçen 2500 yıl içerisinde iktidarın yargı ile kurmaya çalıştığı bağımlılık ilişkisinin hala baki olduğunu görmekteyiz. Ancak bir yandan da aynı şekilde 2500 yıldır eleştirinin dozunun hiç azalmadığını görerek de umutlu olabilir, Aristofanes’in diğer oyunlarında çokça olduğu gibi hem barışı, hem adaleti, hem eşitliği birlikte talep edebiliriz.