Yazar:

  • Mercek: Erken İttifaklar Seçimine Doğru

    16 Nisan 2017 tarihli Anayasa referandumunda çok az farkla başkanlık sistemi kabul edilmişti. Sistemsel değişiklik sonrasında yapılacak ilk cumhurbaşkanlığı ve milletvekilli seçimlerinin de Kasım 2019’da olacağı kararlaştırılmıştı.

    Ne var ki, iktidara yakın yazar ve hükümet yetkililerinin aksini iddia eden açıklamalarına rağmen, ekonomik belirsizlikler ile dış siyasetteki değişimler sebebiyle başkanlık sistemine geçiş sürecinin hızlandırılması için iktidar tarafından erken seçime gidileceği öngörülüyordu. Keza AKP, referandumda zorlanmıştı ve tekrar 7 Haziran seçimlerindeki gibi bir sürprizle de karşılaşmak istemiyordu.

    AKP’de metal yorgunluğu, AKP-MHP ittifak görüşmeleri, Afrin ve ABD’nin Suriye operasyonu derken 13 Mart’ta AKP ve MHP’nin oylarıyla 26 maddelik seçimlere ilişkin teklif, 20 Nisan’da ise erken seçim kararı Meclis’ten hızlıca geçti.

    Söz konusu 26 maddenin temelini ‘ittifak’ oluşturuyor. Kanun uyarınca seçime girme yeterliliğini sağlayan partiler seçimlere ittifak yaparak girebilecek ya da ittifaka dahil olmadan başka bir partinin listesinden milletvekili adaylarını gösterebilecekler. İttifak yapan partilerin aldıkları geçerli oyların toplamının yüzde 10’u geçmesi halinde, bu siyasi partilerin her biri de barajı geçmiş olacak.

    Kanunun diğer maddeleriyle de iktidar, işini şansa bırakmadığını gösteriyor. Aynı binada oturanların farklı sandıklarda oy kullanmalarının YSK’nın yetkisine verilmesi, sandık kurulu başkanlarının kamu görevlileri arasından atanacak olması, her iki oy pusulasının tek zarfa konması, sandık kurulu mührü bulunmamasına rağmen filigran, amblem ve ilçe seçim kurulu mührü bulunan zarfların geçerli sayılması gibi hükümlerle seçim güvenliği neredeyse tamamıyla iktidarın kontrolü altına giriyor ve seçmenin denetimi ortadan kalkıyor. Bir de bunlarla birlikte bu seçimlerde OHAL’in varlığını unutmamak gerekiyor.

    ***
    Şimdiden şaibelere açık olan ve meşruiyeti sorgulanması gereken bu seçimlere muhalefet ise, erken seçim kararını tanımamak bir yana, “hodri meydan” deyip koşarak seçim çalışmalarına ve ittifak görüşmelerine başladı. Kim kiminle ittifak yapacak, kim hangi partiden aday olacak tartışmaları gündeme oturdu.

    Sonuç olarak, AKP-MHP-BBP’nin Cumhur ittifakı ve CHP-İP-SP-DP’nin Millet İttifakı’yla seçime gidiyoruz. Bu yazı kaleme alınırken HDP’nin ise diğer Kürt partileriyle yaptığı ittifak görüşmelerinin sonuçsuz kaldığı basına yansıdı.

    Bununla birlikte, uygulanan %10 barajı ve YSK tarafından seçim örgütlenmesine son anda getirilen ve bazılarının hiçbir hukuki dayanağı olmayan koşullar sebebiyle sosyalist partiler bu seçimlere giremiyor.

    ***
    Tüm bu tabloya bakıldığında, seçimlerin nasıl geçeceğini tahmin etmek zor değil.

    Seçimlere yönelik şimdiden söylenebilecek tek sonuç kim cumhurbaşkanı olursa olsun ya da milletvekili dağılımı Meclis’te nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, başkanlık sisteminin tamamıyla meşruluğunu sağlamış ve yerleşmiş olacağıdır. Buradan geri dönüş olasılığı ise zordur. Bu zorluk, muhalefetin söylemlerindeki başkanlık sisteminin “yumuşatılması”, kimi yetkilerin meclise iade edilmesi, şekli olarak meclise dönülmesiyle de ilgili değildir. Zorluk, güçlü merkezi yönetimlere yönelimin, Türkiye’yle sınırlı olmayıp tüm dünyada sermayenin talepleriyle uyum içerisinde olmasıdır.

    Sermaye sınıfının bu talebi ise, esas olarak güçlü merkezi yönetimlerin, sermayenin daha rahat hareket edebileceği yerelleşmenin önünü açmanın ve yerel yönetimlere daha fazla yetkinin tanınmasının ilk adımı olmasıyla ilgilidir.

    15 Mayıs’ta TOBB’un 74. Genel Kurulu’nda yeniden seçilen TOBB başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun buradaki konuşmasında “Biz de iş ve yatırım ortamı önündeki engelleri tespit edip, hükümetimizle birlikte kaldırdık. En çok şikâyet ettiğimiz konu olan, istihdam maliyetlerinin düşürülmesini sağladık. İş sağlığı ve güvenliği mevzuatı, KOBİ’lerimize büyük yükler getiriyordu, bunları kaldırttık (…) Büyük sıkıntı yaşadığımız bir başka alan, yargı sistemiydi. Özellikle iş mahkemelerindeki davalarda, işveren yüzde 99 haksız çıkıyordu. Bunu değiştirmek üzere, zorunlu arabuluculuk sisteminin uygulamaya alınmasını sağladık.” açıklamaları, aslında sermayenin neden güçlü merkezi yönetimleri istediğini açıkça gösteriyor.

    Öyleyse asıl olarak tartışılması gereken 24 Haziran seçimleri ve seçimlere sıkıştırılmış argümanlar değil, bu seçimler sonucu daha da yerleşecek olan sisteme karşı neler yapılabileceğidir. Bu tartışmaların içinde emekten, eşitlikten ve adaletten yana yeni bir cumhuriyet için mücadele ve mücadelenin sınıfsal perspektifle nasıl ele alınacağı da mutlaka yer alacaktır.

  • Mercek: TBB’ye Rağmen Baroları ve Mesleği Savunmak

    Türkiye Tabipler Birliği’nin (TTB) 24 Ocak’ta Afrin operasyonuna ilişkin yaptığı açıklama sonrasında Erdoğan, 6 Şubat günü TTB’yi kastederek “Onun başındaki ‘Türk’ ifadesi zaten Bakanlar Kurulu kararı, onun oradan süratle çıkartılması lazım.” demiş ve Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) de durumunun aynı olduğunu belirterek, “(…) Bunların milli, yerli, bu ülkenin yaptığı vatanı koruma ile ilgili mücadelede yanımızda olma durumları yok, tam aksine karşımızda yer alma, teröristlere sahip çıkma, onlarla yandaş olma gibi bir durumları var. Bunları tamamen kaldırıp, sadece Türk Tabipler Birliği değil, tabipler her grup kendi oluşumunu yapar, faaliyetini gösterir. Aynı şekilde hukukçular. Ondan sonra oraya gelip çöreklenme diye bir şey olmaz.” ifadelerini kullanmıştı.

    Erdoğan’ın sözlerine ilişkin TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ise TBB’nin ne kadar “milli” olduğunu örneklerle anlattığı bir açıklamada bulundu ve Erdoğan’ı siyasi değil “milli” gözlükle bakmaya davet etti. Feyzioğlu’na göre Erdoğan TBB’nin duruşu konusunda yanlış bilgilendirilmişti. Diğer bir deyişle, aslında Erdoğan’ın meslek odalarına dair böyle bir müdahale düşüncesi yoktu da, çevresindekiler yanlış bilgilendirdiği için bu sözleri söylemişti.

    Metin Feyzioğlu daha sonra kimi barolar ile birlikte tüm avukatları, meslek odalarını ve mesleklerini savunmak için 24 Şubat Cumartesi günü Ankara’ya davet etti. Katılımın beklenenden oldukça düşük olmasının ve Feyzioğlu ile kimi baro başkanları haricinde kimsenin konuşturulmamış olmasının yanında, adeta Feyzioğlu şovuna dönüşen toplantıda asıl TBB Başkanı’nın sözleri, meslek odalarının savunulması/sahiplenilmesi konusunda TBB’nin halini bir kez daha göstermiş oldu[foot]Bu toplantıdan sonraki konuşmalarında kendisinin cumhurbaşkanlığı adaylığı konusundaki sözleri, Feyzioğlu’nun başka planlarının da olabileceğine işaret ediyor. Ama bu konuyu burada noktalamak doğru olur[/foot].

    Feyzioğlu konuşmasına Afrin operasyonunu selamlayarak başladı ve bu toplantıda da kendisinin ve TBB’nin aslında ne kadar da “milli” olduğunu gösterme yarışına girdi. “Tek çıkış yolumuz var: Birlik olmak, Türkiye olmak. Biz birlikte Türkiye’yiz demek. Türkiye Barolar Birliği’nin varlığı ve bağımsızlığı, bu coğrafyada vatanımızın ve Milletimizin bölünmez bütünlüğünün teminatıdır (…)” sözlerinin yanında, salondaki avukatlardan gelen tepkilere rağmen TBB’nin nasıl bir kurum olduğunu Cumhurbaşkanına anlatılması konusundaki çabaları için Başbakan ve Adalet Bakanına teşekkürlerini sundu.

    Bu toplantı, TBB’ye rağmen ve belki onu da karşıya alarak bir mücadelenin örülmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.

    OHAL süreci ve devamında yaşanan hukuksuz uygulamalara ve avukatların tutuklanmasına ses çıkarmayan ve başını kuma gömerek Türkiye’nin “normalleşeceği” dönemi bekleyen -beklemekle birlikte, normalleştirme çabası içinde olan- Feyzioğlu’nun görmek istemediği, uzun zamandır iktidarın dönüştürmek ve ele geçirmek istediği ancak bir türlü yapamadığı meslek odalarına, bu bahane ile müdahale edecek bir meşru ortam yaratılmaya çalışıldığıdır. Bu, Erdoğan’ın yanlış bilgilendirilmesi değil; uzun zamandır AKP tarafından (Başbakanı ve Adalet Bakanı da dâhil) planlanan bir dönüşümdür.

    Çünkü kamu kurumu niteliğindeki meslek odalarının iktidara karşı baskı aracı olarak toplum yararına olan konularda tavır alan kurumlar olması, AKP’nin işine gelmemektedir.

    Çünkü iktidarın çevre, hukuk, sağlık, yargının dönüştürülmesi, KHK’lar, insan hakları, hukuk güvencesi gibi konularda kendi politikalarıyla uyumlu, hatta bu süreci birlikte yönlendirecek yapılara ihtiyacı vardır.

    Bu zamana kadar, AKP tarafından zaman zaman meslek odalarını dönüştürmek için kimi düzenlemelere ilişkin tartışmalar yapılsa da, bir türlü adım atılamamıştı. Barolar için nispi temsil yöntemi tartışmalarını, TMMOB ve bağlı odalara yapılmak istenen mali denetimleri ve Haziran Direnişi sonrasında bu odaların kamu kurumu niteliğinin kaldırılmasına ilişkin yapılan tartışmaları hatırlamakta yarar var.

    Ancak bu kurumların kamuoyundaki meşruiyeti ve kamu kurumu nitelikleri AKP’nin işini zorlaştırmış ve gelecek tepkiler sebebiyle düzenleme değişiklikleri yapılamamıştı.

    İşte iktidarın TTB’nin Afrin açıklaması sonrasındaki gözaltıları takiben yaptığı bu açıklamaları, meşru zemin bulma çabasından başka bir şey değil.

    Bu anlamda, meslek odalarını etkisizleştirmek için anlaşılan, iktidarın aklında zorunlu üyeliği kaldırarak mesleğe ilişkin farklı odalar oluşturmak ve böylece bu odaların gücünü kırmak; odaların kamu kurumu niteliğini ortadan kaldırarak özel hukuk süjesi olarak adeta dernek gibi faaliyetlerini sürdürmelerini sağlamak gibi adımlar yer alıyor.

    Bu planlanan ve zaman zaman ısıtılan meslek odalarına ilişkin müdahaleye Feyzioğlu’nun bulunduğu yerden yanıt vermek, baştan kaybetmektir. Kimin, neyin milli olduğu tartışmasının kıstasları nedir ve meslek odalarının varlığı bu tartışma üzerinden mi belirlenecektir? TBB, kendini milli meslek odası olarak gösterip diğer meslek odalarını terörist ilan ederek kurtulacağını mı sanmaktadır?

    Hukukçular, mesleklerine ve odalarına TBB yönetimi ve Feyzioğlu’na rağmen sahip çıkmalıdır. 24 Şubat toplantısının belki de tek çıktısı bu olmuştur. Şimdi ise, bunun yöntem ve araçlarının hızlıca tartışılarak bir an önce harekete geçilmesi gerekmektedir.

  • Mercek: KHK’lar ile “Normalleşen” Türkiye

    15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası yaklaşık bir buçuk senedir olağanüstü halde yaşıyoruz.

    OHAL sürecinde, 2017 yılında yapılan Anayasa referandumu ile başkanlık sistemi geldi, yasama yargı ve yürütme erklerinin yapısı değiştirildi. Yine bu referandumla yapısı değiştirilen HSK tarafından binlerce hâkimin görev yerlerinde değişiklik yapıldı. Yine 31 KHK ile sayısız kanunda sayısız değişiklik yapıldı, kamu görevinden binlerce kişi nedeni açıklanmadan, çoğunun haklarında hiçbir soruşturma dahi olmadan çıkarıldı, telefonunda Bylock bulunan birçok kişi tutuklandı[foot]27 Aralık 2017’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yapılan araştırmalara göre 11 bin 480 GSM numarası kullanıcısının telefonlarına “Mor Beyin” yazılımı sebebiyle Bylock’u iradeleri dışında yükle- dikleri açıklandı. 697 sayılı KHK ile 1823 kişi görevini iade edildi, tutuklu birçok kişi de tahliye edildi. Bunun FETÖ tarafından gerçek kullanıcıları saklamak için yapılan bir girişim olduğu belirtildi[/foot].

    KHK’lar sırf bunun için de çıkartılmadı. OHAL süresince iflaslara erteleme getirilmesinden arabalarda kış lastiği uygulamasına; OHAL kovuşturmalarındaki duruşmalarda en çok üç avukat bulundurulmasından, avukat görüşüne kısıtlama getirilmesine; geçici köy korucularının unvanının “güvenlik korucusu” olarak belirlenmesinden, emniyet tarafından yürütülen araç tescil hizmetlerinin noterliklere devredilmesine; Bursa’nın Gemlik ilçesinin deprem riski nedeniyle taşınmasından, taşeron işçilerin kamu kurum ve kuruluşlarına geçirilmesine; Yargıtay’ın üye sayısı arttırılarak istinaf mahkemelerine gerekçeden dolayı kararı bozma halinde dava açma zorunluluğundan, Yargıtay’a 10 yıldan fazla hapis cezalarının temyiz incelemelerini duruşmasız yapabilme yetkisine kadar birçok alanda düzenleme yapıldı ve esas olarak kanunlarla düzenlenebilecek hususlarda -Meclis ekarte edilerek- KHK’lar ile değişiklikler yürürlüğe geçirilmiş oldu.

    Bunca dönüşüme ve hukuka aykırı yapılan düzenlemelere rağmen, 696 sayılı KHK’da getirilen terör ve darbe suçuyla cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlülere duruşmalarda tek tip kıyafet uygulaması ile “sivillere” de yargı muafiyetinin getirilmesi birçok kişi tarafından kaygı verici, hukukun ve hukuk devletinin bitmesi olarak yorumlandı. AKP’ye OHAL süresince destek vermiş birçok yazar “bu kadarı da fazla” noktasında mutabık kaldı.

    ***

    Aslında “bu kadarı da fazla” olan Türkiye’deki siyasi aktörlerin beklentileri ve talepleriyle ilgili. II. Cumhuriyet’te bir normalleşme arayışındalar. Görmedikleri ya da görmek istemedikleri ise “bu kadarı da fazla” olanın II. Cumhuriyet’te normal olan olması. Çünkü bu AKP’ye değil, AKP’nin baş aktör olarak inşa ettiği ancak sermaye sınıfının talepleri doğrultusunda şekillenen yeni düzene ilişkin.

    Yeni düzen, Meclis’in devre dışı bırakılarak KHK yerine başkanlık kararnameleriyle düzenlemelerin geçeceği, özellikle sermaye sınıfının ve sistemin ihtiyaçlarının daha hızlı şekilde karşılanacağı bir Türkiye’yi yaratıyor. Bu taleplerin karşılanması için ise bunun karşısında olacak engellerin hızlıca bertaraf edilmesi gerekiyor.

    Bu engellerden biri Meclis idi. Anayasa düzenlemesi, KHK’lar ve OHAL sonrasında da başkanlık kararnameleriyle bertaraf edilmiş oldu. Yargı ise sorun olmaktan çıkarıldı. Özelleştirme uygulamalarını durduran Danıştay daireleri ile politik dosyalarda istenilen kararları vermeyen Yargıtay dairelerinde tasfiyeler yapıldı, HS(Y)K yapısı değiştirildi. Şimdi ise Cumhurbaşkanının talimatıyla soruşturma başlatan savcılar, talimat gelmeden karar veremeyen hakimler ve AYM kararına uymayıp tahliyeleri reddeden mahkemeler[foot]Bilindiği üzere Ocak ayı başında AYM tarafından, kapatılan yayın organı Zaman Gazetesi eski yazarlarından Şahin Alpay ve yazar Mehmet Altan’ın dosyalarını incelenmiş ve hak ihlali gerçekleştirildiği kararı verilmişti. Bu karara rağmen, yerel mahkemeler, Şahin Alpay’ın ve Mehmet Altan’ın tahliye talebini reddetti.[/foot] var.

    Bir diğer engel ise muhalif kesimler. Tek tip kıyafet zorunluluğu, avukat görüşü sınırlamaları, sanığın duruşmada bulunma zorunluluğunun ortadan kaldırılması, sokağa çıkanlara karşı sivil güçlerin müdahalesinin yargı dışı bırakılması vb. hususlar da buna tekabül ediyor. Muhaliflerin kişilikleri, saygınlıkları yok edilmek isteniyor ve ayrıca topluma korku salınarak mesaj verilmeye çalışılıyor.

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Okulun çevresinde bir uyuşturucu satıcısını gördüğümüz zaman, beni ne kadar kınarlarsa kınasınlar, ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler o uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir” sözlerini ve “bunu kim yaptırdı derse beni gösterin, gerekirse beş on sene yatarım” demesini buradan okumak gerekir. Çok geçmeden Adıyaman İl Emniyet Müdürü’nün “Biz uyuşturucu satıcılarının bellerini kırdık, kırmaya devam edeceğiz. Yeri gelirse kafalarını kıracağız” ifadelerini kullanması da tesadüf değildir.

    Aslında tam da bu sebeple, 15 Temmuz darbesi sonrası Eylül 2016’da Soylu İçişleri Bakanı olarak göreve başlamıştır. Soylu’nun Mehmet Ağar’la olan ilişkisi ve darbe teşebbüsü sonrasında boşalan emniyet kadrolarının “Ağar’ın kadrolarıyla” yeniden yapılandırıldığı iddialar arasında. Soylu’nun geldiği DYP’nin eski genel başkanı ve dönemin başbakanı Tansu Çiller’in Susurluk skandalına karışanlara sahip çıkmak için söylediği “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözünü de hatırlamakta yarar var.

    ***

    Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.

  • AKP’li yılların eğitimde yarattığı dönüşüm üzerine…

    Eğitim insanlık tarihi kadar eskiye dayanır. Ancak bugünkü anlamıyla kurumsallaşmış eğitimin ortaya çıkışının, modern devletlerin tarih sahnesine çıkışıyla paralel olduğunu belirtsem yanlış olmaz. Modern devletler, eskiden beri var olan eğitimin rolünü ve işlevini değiştirmiş; üretim ilişkilerinin ihtiyaç duyduğu insanın yaratılması amaç haline getirilmiştir. Dolayısıyla, devletlerin eğitim politikaları, o ülkedeki üretim ilişkilerinden ve siyasi değişimlerden ayrı düşünülemez.

    Bununla birlikte, tarihsel süreçte, eğitim hakkının kamusal niteliğinin toplumsal mücadelelerle kazanıldığı görülmektedir. Ancak kapitalizm, neo-liberal politikalar doğrultusunda devletin kamusal hizmet verdiği alanları piyasaya açarak, 1970’lerde başlayan krizini aşmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, günümüzde eğitim alanının kamusaldan özele yani piyasaya doğru evrildiğini de not etmek gerekir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mücadele ateşi sönmeyen hukukçu: Av. Gülçin Çaylıgil’e ölümünün 4. yılında saygıyla…(24.08.2012)

    Avukatlık mesleği ve hukuk mücadelesi denildiğinde ilk akla gelenlerden biridir Av. Gülçin Çaylıgil. Kendisini dört sene önce 10 Nisan 2013’te kaybettik. Çaylıgili’i ölümünden kısa bir süre önce yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz’le yapmış olduğu röportajı yeniden yayınlayarak saygıyla anıyoruz.

     

    OLYMPUS DIGITAL CAMERA

     

    Adalet için taviz vermeden meslek hayatı boyunca mücadele etmiş bir hukukçuyla başlamak istedik. Aklımıza gelen ilk isimlerden biri ise tabii ki Gülçin Çaylıgil oldu. Gülçin Hanım hiç tereddüt etmeden teklifimizi kabul etti. Üç yıl önce İstanbul’unu bırakmak zorunda kalıp yerleştiği Bodrum’da, Ağustos ayının sonlarında büyük bir samimiyet ve sıcaklıkla bizi ağırladı.

    Gülçin Hanım’ın hayatı aslında Türkiye siyasi tarihinin bir özeti. 1952 yılında başladığı meslek hayatında onlarca ‘düşünce suçu’ davasında müdafi sıfatıyla yer almış. 12 Mart döneminde Deniz Subayları Davası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının İstanbul’daki davaları, Aydınlık Davası, Madanoğlu Davası, TKP Davası; 12 Eylül döneminde TİKP Davası, DİSK Davası, Aydınlar Dilekçesi Davası, THKP-C Davası, Devrimci Sol Davası bu davalardan bazıları. Gülçin Hanım, Harun Karadeniz, Adnan Benk, Orhan Apaydın, Doğan Avcıoğlu, Çetin Altan, Ahmet Altan, Vedat Günyol, Server Tanilli, Yalçın Küçük, Talat Turhan, Uğur Mumcu gibi birçok aydın ve sanatçının savunuculuğunu üstlenmiş. Hiçbir zaman ideallerinden ödün vermeyen Gülçin Hanım, kendi deyimiyle 90 eksi 2 yaşında bir hukukçu olarak düşünce ve ifade özgürlüğü için içindeki mücadele ateşini hiç söndürmemiş.

    Yeni mesleğe başlayanlara “İyi takım elbiseler giyin, müvekkillerinizin karşısında simit yemeyin” öğütleri, nerelerden ‘paranın vurulacağı’ nasihatleri veren meslektaşlarının aksine “İsyankar olun, muhalif olun. Kuzu kuzu oturmayın.” diyen bir hukukçuyla meslek hayatını ve özel yaşamını konuştuğumuz üç saati sizlerle paylaşıyoruz.

    “Avukatlığı lüks olarak yaptım.”

    Evrim Şenöz: Öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Gülçin Hanım ne zaman Bodrum’a yerleştiniz? Burayı seviyor musunuz?

    Gülçin Çaylıgil: Hayır. İstanbul’da doğdum orada büyüdüm. Mesleğim, çevrem hep orada. Tabii ailem, arkadaşlarım da. 3 senedir buradayım. Özellikle ben bunu bilmiyordum, tıbbi bir deyim doktorların söylediği: Yaşlılarda travma oluyor, yer değiştirmek. Moda’daki bir komşumuz annesini karşı taraftan Kadıköy’e getirmiyordu, bir travma yaşamasın diye. Onu anlıyorum. Bazen çok bunalıyorum burada çünkü yaşlıyken geldim buraya. Bir de ben hiç şehirden çıkmadım, hiç kasaba hayatı bilmiyorum. Birden çevremi bırakıp buraya geldim. Kiralar belimi büktü. Hiç bilemedim yaşlılıkta bir evin lazım olabileceğini. Avukatlığı lüks olarak yaptın derdi bana kardeşim, doğru. Yani para için yapmadım, ücret falan düşünmedim. Bir gün bir ev gerektiğini de aklıma getirmedim. Neyse burada sevimli bir ev sahibimiz var. Reşide’yle birlikte paylaşıyoruz kirayı suyu şuyu buyu… Bana yaşlılığı tarif et dedilerdi; yaşlılık hayal kuramamak. Geleceği yok insanın. Avrupalılardan öğrendim, benim Fransa’da yaşayan bir arkadaşım var. 3 yıl sonrasını planlarlar. Türklerde öyle bir şey yok, hele bu yaşta plan yapacak geleceği yok.

    Yarım asırlık hukuk mücadelesi

    EŞ: Türkiye’de her şey belirsiz olduğu için sanıyorum.

    GÇ: Öyle ama siz gençsiniz sizin için değil tabii. Kaç senelik avukatsınız?

    EŞ: İki senelik.

    GÇ: Demek iki senelik. Ben en son İpek Çalışlar’ın ve Ahmet Altan’ın davalarına girdim. 2007’de bıraktım avukatlığı. 1952 yılında başladığıma göre 55 yıl olmuş. Yarım asır. Ama hep sevdiğim tarafını yaptım. Yani bir ara, Sahir Erman’ın eşi vardır Gül Erman, yakın arkadaşımdı. Staj Eğitim Merkezi vardı. Utanırdım müdürüm demeye ama oranın da müdürü oldum. Staj Eğitim Merkezi’nin yürütme kurulu vardı onun başıydım yani ama her şeyi Gül yapardı. Orada da 6 veya 8 sene hocalık yaptım. Genç stajyerlere ders veriyordum, çok keyifli geliyordu bana. 70 – 80 kişilik staj eğitim sınıfları vardı. Birçok hocamız vardı. Ben de ceza hukukuyla ilgili ders veriyordum. Özellikle meşhur 301. madde ve ceza usulu ile ilgiliydi. Bu tatsız değildir deyip işkenceden başlıyordum. Ders vermek çok hoştu o da kanserden gitti elimden. Lanetliyim. Önce bir göğsüm alındı. Sonra ses tellerimin yarısı alındı. Deha bir doktorum var. “Yarısı yetmiyor mu, n’olacak.” diyor bana.

    “Cezalar şahsileştirilmiyor”

    EŞ: Biraz önce 55 sene bilfiil avukatlık yaptığınızı söylediniz. Hiç hakim veya savcı olmayı düşündünüz mü?

    GÇ: Allah göstermesin. Hiç karar veremezdim. Çok kitap okurdum. Camus’yu severdim. Camus’nün hukukla ilgili bir kitabı vardır. Yargının, hukukun ne olduğunu anlatır. Asla karar veremezdim. İnsanları mahkum etmek, karar vermek o kadar yüzeysel karar veriliyor ki! Karar verebilmek için o insanın çocukluğundan başlamalısınız. Herkese aynı madde uygulanıyor. Şahsileştirilmiyor cezalar. Bu güya şahsileştirilmiş hali. Hakimin takdir yetkisi var. İtalyanlar güya yapmış bunu. Biz de oradan aldığımız için…

    EŞ: Peki bu 55 yıllık meslek hayatınızda siyasi davalara geçişiniz nasıl oldu?

    GÇ: Beni ilk etkileyen dava Adnan Benk’in davasıdır. Doçentti. İlk defa kelepçe vurulup cezaevine gönderilen bir bilim adamı. Edebiyat fakültesinde tanıdım. Çok yakın arkadaşım, sonra da kardeşimin kocası oldu. Sonra Vedat Günyol çıktı karşıma. Onun Yaşar Kemal’le birlikte bir davası oldu. Babeuf’ü çevirmişler, onunla ilgili bir davaydı. Böylece tüm yazarçizer tayifesi gelmeye başladı. Sonra Türkiye İşçi Partisi’ne girdim. Beni Disiplin Kuruluna üye yapmışlar. Ben o arada Paris’teydim. Döndüm. Ve partide hukuk bürosunda çalıştım. Toplu davalara girdim. Böylece kendimi aydın davalarının, siyasi davaların içinde buldum. Ben hep avukatlığın bu tarafını sevdim. Allah rahmet eylesin neyse ki ortağım vardı Ziya Nur, Kürt, kocaman bir adam. Bize para kazandıracak, bizi yaşatacak davalara o girerdi. Boşanmaydı, araziydi… hiç bana sorarsanız bilmem onları. Her şeyi paylaşırdık hem gelir hem gideri. Uzun seneler böyle idare ettik sonra o vefat etti. Asistanımız vardı bıcır bıcır. Onunla ortak olduk. O hala bizim Baro Han’daki yazıhanemizde avukatlık yapıyor. Ben uzun süre avukatlık yaptım şimdi 90 eksi 2 yaşındayım ama içim titriyor şu kalabalık Ergenekon davasını gördükçe ses tellerim iyi olsaydı ona girerdim.

    EŞ: Sizinle ilgili okuduğum kitap ve röportajlardan anladığım kadarıyla hep savunduğunuz insanlarla bir bağ kurmuşsunuz. Sizi en çok etkileyen hangi dava oldu?

    GÇ: Müvekkillerimi severim hep. Sadece bir kere bir katil davası aldım. Adını bile unuttum bak. Çok yakın bir arkadaşımın yeğeniydi. Gelip gittiler devamlı, “Ben bu davaları bilmem, başkasına yönlendireyim” desem de “İlla sen” dediler. Annesini öldürmüş çocuk. Tahrik falan da yoktu. O yüzden o müvekkilimi sevemedim. Oysaki ben müvekkillerimle can ciğer arkadaştım.

    Bak nasıl girdim bu davalara derken… geçen gün baktım, Yalçın Küçük’ün tam 19 klasörü var bende. Bir de Ahmet Altan’ın öyle. O çok güzel yazar. Sorguya verdiği cevaplar harikadır. Hatta çok gülerek anlatırlar bir davasında sorgusundan sonra ne diyorsunuz dedi Hakim. Gayri ihtiyarı “çok güzel efendim” dedi. Çok akıcıdır yazıları.

    EŞ: Gülçin Hanım sizin de diliniz çok akıcı. Birkaç dilekçenizi okuma fırsatım oldu. Edebi metin denebilecek dilekçeler. Genç bir meslektaşınız olarak nelerden beslendiğinizi merak ediyorum.

    GÇ: Meslek hayatıma 52 yılında başladıysam 60’lı yıllarda beni neler beslemiş olabilir? Beni hukuka iten babamın askerden atılmasıydı. Babam değerli bir kurmay binbaşı, Damat Ferit Paşa’nın yaveriyken Cumhuriyet döneminde vatan haini diye askerden atılıyor. Halbuki vatan sevgisini veren, Atatürkçü kadın olarak yetiştiren babamdır. Ona yapılan haksızlık beni hukuka itmiştir. Hak hukuk mücadelesine bu ve biraz da Camus itmiştir.

    “Bir Cumartesi bana gelip Marksizm öğrenecekmiş”

    EŞ: Dilekçelerinizde ben başka bir şey de gördüm. Siz o dilekçelerde adeta mahkeme heyetlerine ve savcılara Marksizm dersi veriyorsunuz.

    GÇ: (Gülerek) Şimdi benim fırlama bir yeğenim var. Gazeteci bir ara çok adı geçerdi. Nokta’nın genel yayın müdürüydü, Arda Uskan. Benden iki yaş büyük kardeşimin oğluydu. Bir gün bana telefon ediyor. “Teyze, bir Cumartesi sana geleyim de bana Marksizm öğret” diye.’ Bir Cumartesi bana gelip Marksizm öğrenecekmiş. Hayatımızı bunu öğrenelim diye geçirdik. Kapital’den başladık, ne demiş ne yapmış Marx diye. O gelmiş bir Cumartesi Marksizm öğrenecekmiş.

    Ooo bizimki geldi.(Kedileri balkon kapısı dışına gelmişti ve Gülçin Hanım onu içeri aldı.) O bizim canımız. Reşide’yle ikimiz tarihiz. Reşide Çin’den geldi, benim kardeşim onun nikah şahidiydi. Sonra eşiyle birlikte Fransa’ya gitti. 30 sene orada kaldı. 1995 yılında Türkiye’ye geri geldi. O zaman tekrar bulduk birbirimizi. Onun kulakları iyi duyar, beni iyi işitiyor. Körler sağırlar birbirini ağırlar derler ya işte öyle. Psikiyatr bir profesör vardı. Çocuklar ve yaşlılar için evcil hayvan çok önemli derdi. Gerçekten bizim neşemiz oldu bu, geldi gitti nerede diye hep tetikteyiz. Reşide daha düşkün. O annesi ben teyzesi… Bu bize sokaktan geldi ama ameliyatlı geldi, yine ev kedisiymiş yani. Bodrum kedileriyle podyuma çıkacak. Bodrum kedileri onu başka bir hayvan zannediyorlar sanırım. Şimdi yine az tüyleri. Kışın tüylerinden yakası oluyor. Çocuk yok, kediyle uğraşıyoruz. Yalnız bir İtalyan atasözü var, Vedat Günyol söylerdi: “İnsana Tanrı çocuk vermezse şeytan yeğen verirmiş.” Hakikaten benim iki şeytan yeğenim var.

    “Bilirkişilerin bilmez kişiler olduğunu yazdım.”

    EŞ: Hatırladığınız en abes davanız hangisiydi?

    GÇ: Valla o kadar abes davalara girdim ki. Olmayan var mı deseniz daha doğru olur. Gerçek hakim çok az tanıdım. Kültürlü, mesleğini bilen çok az hakim tanıdım. 5. Ağır Ceza Mahkemesi hakimi başkanı vardı, genç öldü. Bir onu tanıdım. Bir de Afife vardı Türk sanat müziği söylerdi, kocası da spikerdi. O adamın kardeşi Rasih Ediboğlu yine kültürlü bir hakimdi.

    Benim zamanımda bir de raporcular vardı. 141 – 142. maddeler için. Komünizm propagandası var mı yok mu diye bakıp var diyen. Allah rahmet eylesin ama Sahir Erman ve Sulhi Dönmezer. Bunlar raporculardı. Ben bu bilirkişilerin aslında bilmez kişiler olduklarına dair yazdım. Bir gecede 12 tane rapor inceleyip kendi arşivlerimden bunların komünizm propagandası var dediği ama kesin kararla beraat çıkmış davaları buldum. Bunları mahkemeye sunardım bunlar bilir değil bilmez kişiler diye.

    Örneğin raporcu değildi Köksal Bayraktar. Ben davayı özetleyen bir dilekçe koyardım. O beni bu yüzden çok severdi. Koca dosyalar için bir, bilemezdin bir buçuk sayfalık bir özet koyardım. Köksal Bey iyi hukukçudur, raporcu değildir. Vardır belki bilmiyorum ama yani biz onu iyi diye tanıdık…

    Bahsettiğim 5. Ağır Ceza Başkanı tatlı bir adamdı. Bana Gülçin Hanım soyadlarınızı takip edemez oldum demişti. ‘Hasa’ soyadım. Evleniyorum ‘Feyzioğlu’ oluyor. Ayrılıyorum tekrar ‘Hasa’ oluyor. Sonra tekrar evleniyorum ‘Çaylıgil’ oluyor. Çok şeker bir adamdı. Yani kasıntı oluyor hakimler, bu çok tatlı bir adamdı. Genelde bir şey imzalatmaya giderseniz, üstten böyle bakarlar. İlk defa ben Selimiye’de “Buyurun oturmaz mısınız” diyen bir hakim gördüm. Hala arkadaşımdır, Levent Akyüz. Askeri hakimler odada ayakta tutmaz hemen oturturlardı. Bir de çok okuyorlardı. Sivil hakimleri geçmişlerdi. Askeri Yargıtay’dan çok iyi kararlar çıktı. Ama biz neler gördük o mahkemelerde. Askeri Mahkemeler, Devlet Güvenlik Mahkemeleri… O adliyede zaten her sene dört kapı vardır girişi değiştirirler. Dördüncü kapıdan girin derler, o biter ikiden girin derler. Neyse ki ben Kadıköy’de oturuyordum, yakındı.

    EŞ: Şimdi olsa Hasdal’a, Silivri veya Çağlayan’a gitmeniz gerekecekti.

    GÇ: Evet. Silivri… Fikret İlkiz vardır avukat. Biz Cumhuriyet’te ekip olarak çalıştık. Ben Cumhuriyet’teyken bana dediler ki “Gülçin Hanım kurun ekibinizi.” Biz zaten Fikret’le yazıhanede birlikte çalışıyorduk. Eski stajyerimiz Öznur Gündoğdu ile üçümüz bir ekip olduk. Şimdi Fikret Silivri’ye gidiyormuş geliyormuş o anlatıyor. 2007’den evvel olsaydı biz de oradaki davalara gidecektik.

    EŞ: Oradaki davaları takip edebiliyor musunuz?

    GÇ: Gazetelerden takip edebiliyorum. Bir de benim Fransa’dan bir arkadaşım vardır. Orgeneral emekli, Çetin Doğan’ı burada tanımış. Onu tanıdım. Hatta bir gün karısıyla beni Orduevine götürdüler. Orduevinin ayrı bir yeri paşalar için orada oturduk. Ben asker kızıyım. Üç sene annemle gelip yazları buradaki kamplarda kaldık çünkü asker ailesinin hakkı var. Ben istesem gidip orada yiyip içebilirim ama Reşide’yi almazlar. Zaten sıkıcı bir çevre. Bir gün annemle dolaşıyoruz kampta. Ortada boş çevrili bir alan var, generallere aitmiş ve yalnızca bir kadın oturuyor. Yaşlı bir kadın annem, “buyurun oturun” demiyorlar. Sonra plajda bir kadına söyledim bunu. “Ama onların hakkı” dedi. Orada yalnız oturmak haklarıymış!

    “Siyasi davalardan adalet beklenmez.”

    EŞ: Girdiğiniz sıkıyönetim mahkemeleri ve DGM’ler ile şu anki özel yetkili mahkemeler ile ilgili sorular sormak istiyorum. Bu mahkemeler arasında fark var mıdır? Neler söylemek istersiniz?

    GÇ: Şimdi bunlar siyasi mahkemeler, bunlardan adalet beklenmez. Ben derdim ki bu dosyalar sadece usulsüzlükleri tespit etmeye yarar. Biz ne yapmışız, ne kadar usülsüz ve hukuksuz bir dönem geçirmişiz, bunları görmeye yarar. Bir Fransız avukat gelmişti buraya. ‘Kaybolmuş davaların’ avukatı demişti bana. Gerçekten baştan bilirsiniz kaybedeceksiniz ama orada didinirsiniz, ne için? Usulsüzlükleri tespit ettirmek için. Bir yemekte tanıştık bunlardan biriyle. 2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin hakimi vardı Levent Bey sonra avukat oldu, Baro Han’a geldi, ahbap olduk. Ona gelmişti işte bu hakim. Tarık Bey, genç biri. “Nasıl o kararları verdiniz?” dedim. Kitap ve yazarlarla ilgili karar vermişti. Koskaca herif ağlamaya başladı ve “Komutanın emriyle” dedi. Böyle mahkemelerde avukatlık yaptık. Avukatlık bu, ‘kaybolmuş davaların’ avukatıydık.

    EŞ: Şimdi tamamıyla avukatları davalardan silmek istiyorlar. CMK m.188’e getirilecek ek madde ile müdafi duruşmada bulunmasa da mahkemenin karar verebileceği düzenlemesini getirmek istiyorlar.

    GÇ: Korkunç bir şey. Avukatlar terk ediyordu mahkemeyi. Silivri’de de öyle sanırım. Ben derdim ki eskiden en azından biri sembolik olarak kalsın çünkü kendi başlarına karar veriyorlar en azından usulsüzlüklere biri kalıp itiraz etsin, beyanda bulunsun. Zapta geçirtirdim ben her şeyi. Sonra yine bunlardan bir tanesi avukat oldu bizim Baro Han’a geldi. Sanırım sevdiler bizim hanı(!). Yalnız bir tanesi öldü, çok gaddar bir hakim vardı. Onu almadı Baro. Çizmeci veya Takkeli. Tam hatırlamıyorum. Kötülerin adı çabuk unutulur. Bir tane de genç vardı, Metris’te. Çok canımızı yaktı, hayatımızı kararttı bunlar.

    EŞ: Siz açlık grevlerini de yaşadınız değil mi?

    GÇ: Açlık grevi… Yalçın Küçük’e bir gün “Bırak artık öleceksin” dedim. Sultanahmet cezaevindeydi. Sonra o cezaevi kapatıldı. Bahçesinde DİSK ödül veriyordu. Cezaevinin içi nasılmış diye Öznur’la bir girip bakalım dedik. Ağlayarak çıktık. O cezaevi ranzalarında nasıl yaşadılar. F tipi odaları gibi ama ışıksız, ranzalar dolu.

    EŞ: F tipleri de tecrit, ayrı bir işkence hali.

    GÇ: Evet. Düşün ki bir de bunlar karanlıktı. Yalçın mum isterdi. Yalçın da çok çekti, hep hapishanelerde… Zavallı, çok çekti. Kaşınıyor, rahat durmuyor. Kaç tane davasına girdim. DGM’de Öcalan’a “Sayın” demiş. Suriye’de gider röportaj yapar, dönerken alırlar bunu.

    EŞ: Siz Yalçın Küçük’ün kitaplarını da incelerdiniz yayınlanmadan önce değil mi?

    GÇ: Evet ilk kitaplarında hatta teşekkür yazısı vardır. Gülçin okudu, suç yok diye. Gerçekten makalelerini bana okuturdu.

    EŞ: Büyük bir hukuk mücadelesi vermişsiniz.

    GÇ: Evet, çok. Yalçın’ın ve Ahmet’in klasörleri vardı. O kadar çok dosya ki. Bakırköy 6. Ağır Ceza’da artık yargıçla neredeyse aşk yaşayacaktık. Çok tonton, efendi bir adam vardı. Ne güzel ağır ağır anlatıyor Gülçin Hanım dermiş. Mahkemede antipatik olmaya gelmez. Kim bu ukala kadın derler, müvekkiliniz için kötü olur.

    “Manifesto’da komünist propaganda yok diye savunma yaptık.”

    EŞ: Hiç sinirlendiğiniz bir anınız olmadı mı? İnsan bu hukuksuzluklara dayanamaz.

    GÇ: Aslında ben kısa, öz konuşurum. Konusunu iyi bilen öyle yapar. Şimdi bir gün Yargıtay’da babası arkada, kız yanımda manifestoyu savunuyoruz. Komünist propaganda yok diye. 21 üniversiteden rapor getirttim okullarda ders kitabıdır diye. Al sana abes dava işte. Bir de Türkçe’ye çevrilmiş bir kitap var, Amerikan generalinin kitabı. Adam “Bizim nizami ordularımız vardır. Bir tarafta da çapulcu üstü başı dökük olanlar. Ama onlar kazanır” diye yazmış. Burada işte komünizm propagandası buldular. Ben de Amerikan Konsolosluğu’ndan bu general hakkında bilgi istedim. Özgeçmişi geldi gayet güzel(!) Hayatı komünizmle mücadele ile geçmiştir diye. İşte böyle absürtlüklerle uğraştık.

    EŞ: Siz Staj Eğitim Merkezi’nde de yer aldınız biraz önce söylediğiniz gibi. Staj Eğitim Merkezi’nde kaç sene çalıştınız?

    GÇ: 8 sene çalıştım. Çok hoşuma giderdi hoca olmak orada. İlk öğrettiğim müddetlerdi. Bir gün bir avukat geldi Ziya’nın odasına. Bir kararı kesinleşmiş. Bundan daha korkunç bir şey olamaz. 7 yıl mı ne hapis cezası, temyiz tarihini kaçırmış. Her hata affedilir ama bu olmaz. Avukat da insan hata yapabilir ama müddet kaçırmak olmaz. O yüzden ilk öğrettiğim bunlardı. Çok severek yaptım işte bu hocalığı. Onlar da sevdiler beni. Gelirler beni görmeye bazıları Bodrum’a geldiklerinde. Tabii gençler için güzel bir yer burası. Hatta bir gün Ferid Edgü’nün kızı çok şaşırdı. Dedim “Gençler için çok güzel Bodrum.” Şaşırdı kız “Ben de yaşlılar için güzel diye düşünüyordum” dedi. “Yaşlılar için ne var ki yavrum” dedim. Denize de giremiyorum. Moda’da burunda otururdum Lozan plajında 78’e kadar denize girdik. Benim dedem de Moda’da otururdu. Şifa sokakta bir  köşkte. Fransızca hocasıydı. O zaman bak odyovizüeli keşfetmiş. Kendini yere atarmış “tomber” diye, kalemi kırarmış “casser” diye. Çocukların aklında kalırmış. Hareketli diye ona “Deli Mehmet Ali bey” derlerdi, “Petit Comte” (küçük kont) derlermiş ufak tefek olduğu için…

     

    OLYMPUS DIGITAL CAMERA

    EŞ: 55 senelik bilfiil hukuk mücadeleniz var. Günümüzdeki hukuk mücadelesinin nasıl olması gerektiği hakkında ne düşünüyorsunuz?

    GÇ: Öncelikle özel mahkemelerin kaldırılması için mücadele edilmeli. Biz DGM’nin kaldırılması için İstanbul Barosu olarak tüm Baroları toplayıp korkunç bir mücadele vermiştik. Yürüyüşler yaptık. Kalktı ama yenisi kondu. Şimdi herkes gevşek. Herkes aldığı dava sayısına, kazanacağı paraya bakıyor. Hukukçularda bir muhalefet, böyle bir ruh görmüyorum.

    EŞ: Tam da buraya geliyordum. Peki hukukçu nasıl olmalı sizce?

    GÇ: Kıpır kıpır, muhalif olmalı. Keşke şu andaki davalara cübbemi giysem de girsem. Ama işte 2007’de yukarıdaki bu belayı musallat etti, ses tellerim gitti. “Sen bana inanmaz mısın al sana” bir göğüs gitti, “sen bana inanmazsın al sana” bir kanser daha, ses tellerim gitti. Yarısı yetiyor işte. “İnanmadığım Allahıma şükürler olsun” Yalçın Küçük’ün lafıdır. İşte inanmadığım Allahıma şükürler olsun. Annem benim yanımda bunu deme derdi ama namaz falan kılmazdı. Babam çok aydındı. 18 yaşında ne isterseniz onu seçin derdi. Bizim bir ‘Tia’mız vardı. Rumca ya da Ermenice teyze demek. Elmadağ’da otururdu kilisenin yanında, bizi kiliseye götürürdü. Babam kiliseyi duydu. Küçük yaşta kiliseye götürmesin, din eğitimi almasınlar, 18 yaşında kendileri seçer dermiş. Ben de annemi tehdit edermişim kiliseyi söylerim bak babama diye.

    Kardeşim de beni tehdit ederdi. Adana’da otururken sokakta çocuklardan küfür öğrenirdim. Kardeşim de “küfür ettiğini babama söylerim” diye beni tehdit edip her işini bana yaptırırdı. Babam bir gün fark etti, bir çocuk devamlı süklüm püklüm oturuyor. Sonra tabii o cezalandırıldı tehdit ettiği için. Çocukken tanıştık yani tehditle küfürle.

    “Bizim zamanımızda olsaydı biz isyan ederdik. Partimiz vardı bir kere.”

    EŞ: Peki hukuk öğrencilerine, yeni mezunlara ne önerirsiniz?

    GÇ: İsyankar olun, muhalif olun. Kuzu kuzu oturmayın. Tayyip Bey bunu çok iyi başardı. Tayyip Bey de Cemil Çiçek de yapılan icraatları çok iyi anlatıyorlar. Geçen gün Bilgesu sordu “Ne düşünüyorsun?” diye. “Valla” dedim “Ben sanal bir alemde yaşıyorum.” Yani kendimi ait hissetmiyorum. Bu benim hükümetim değil. Başka bir yerde yaşıyorum sanki. Bir rüyada gibi, bu gelecek ve geçecek. Bu döneme ait hissetmiyorum. Siz hissediyor musunuz? Meclise ve televizyondaki adamlara bakıyorum fındık bıyıklı adamlar benim adamlarım değil. Ne bu?

    Bizim zamanımızda olsaydı biz isyan ederdik. Partimiz vardı bir kere. En güzel zamandı. Mehmet Ali Aybar ve Behice Hanım dönemleri İşçi Partiliydim. Eşek gibi çalıştık partinin hukuk bürosunda. 25 kişiydik. Tüm kanunları elden geçirdik. Nasıl yapılması gerekirdi, neler hukuka aykırı onları ayıkladık. Hiç alakam olmayan Orman Kanunu’nu inceledim. Nizamettin ile Orman Kanunu’nun hukuka aykırı maddelerini çıkardık. Partiye verdik. Öyle laf ola bir parti değildik. Ben senatör adayıydım. O zaman adam kıtlığı var, 40 yaş üstü olacaksın ve yüksek tahsilli olacaksın. Bizim partide işçiler var o yüzden ben de aday oldum B’li bir yerden şimdi neresiydi tam hatırlamıyorum.

    Biz gençken “ohh ne rahat, güzel demedik” çok çalıştık. Para geliyor bir yerden demedik. Kirada oturuyorum diye çok şaşırıyorlar bana. Askeri Mahkeme’de devamlı vekalet koyuyorum dosyalara. Askeri hakimken Levent Bey falan diyormuş ki “Ooo ne kadar zengindir, boyuna vekalet getiriyor.” İnanmıyorlarmış kirada oturduğuma. Öyle çalışıyorduk.

    EŞ: Tercih bunlar tabii…

    GÇ: Tabii tercih canım. Moda’daki ev sahibim, Gülçin Hanım parayla dava alsaydı Moda’yı satın alırdı dermiş. Aklıma gelmezdi benim. Ama yaşlılıkta bir eve ihtiyaç varmış. Kiralar belimizi büktü. İşte buraya geldik iki oda bir de F tipi odamız var burada. Moda’da da birinci katta oturuyorduk, Kafe Kemal’in orada. O sırada üç ev değiştirdik.

    EŞ: Moda’daki evinizde bir röportajınızı izledim. Bu kitaplık oradaydı. Modada yürüyüş yaparken sizin evinizi gördüğümü, “Ah ne güzel kitaplar” dediğimi hatırlıyorum.

    GÇ: Her geçen gerizekalı “Kütüphane mi burası?” diye soruyordu. İçeride yaşlı bir kadın var, kütüphane olur mu orada? Hatta birgün –Moda’da kadınlar yürüyüş yapar sabahları- bir tanesi geldi bir beyle, “Bunları okudunuz mu” diye sordu. Ev sahibimiz de “Yok bakmak için almış” dedi. Adnan Benk benim eniştemdi. Okuduğu kitapları elinden çıkarırdı, ben alırdım. 3000’e yakın kitap var. Şimdi her yere yavrum gibi bunları taşıyorum. Kıyamıyorum.

    Burada Mimar var Serdar, evin çocuğu gibiydi. Dereköy’de oturuyor. O gelir bakar bakar kitaplara. Alır getirir kitapları. Aldığı kitaplar için kağıt koyar. Geçen gün iki kitap getirmiş. Kapitalleri almış. Birini çok beğenmiş. Neyi beğendiyse, roman değil ki bu. Biri çok güzelmiş, hangisi sormadım.

    EŞ: Siz roman okumayı da çok seviyorsunuz değil mi?

    GÇ: Kitapsız olmaz. Her zaman başucu kitabım vardır. Yılmaz Özdil’in kitabını aldım yeni. Tam bir fırlama, hınzır zekası var. Ama daha açmadım. Gazetedekileri okuyorum. Burada Nurgül var kütüphaneci, kolilerden çıkarıp düzenledi Nurgül kitapları. Kız çalışıyor 5’e kadar sonra geliyordu. Bunları düzenliyordu.

    Bak Serdar kitaplarımı getiriyor da ama İstanbul’da bir kızım var o getirmedi kitabımı onu biliyorum. Ben de çok mahcubum. Fikret İlkiz’in kızı tanıştırmıştı bir fotoğrafçıyla. Kitap okumaya meraklı. Onda İzmir’de bir profesörün İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili kitabı vardı. O kitap da bende kalmış. Ben İstiklal Mahkemeleri’ni araştırıyorum diye almıştım. Adapazarı’nda yargılandı babam. Saçmalığa bak hangi asker sadrazamın yaveri olup da savaşa gitmem der. Şimdi “ben Gül’ün yaverliğini yapmam” diyebilir mi arkasından giden subay? İşte öyle askerlikten atılıyor sonra bir kanunla geri aldılar onu. Ne kadar sevinmişti ki o zaman bir Macar şirketinin CEO’su, müdürü. Hatta bir gün kız kardeşim Simin’e sınıfta sormuş öğretmen “baban ne kadar maaş alıyor” diye Simin de “750 lira” demiş, doğru. Yalan söylüyor diye öğretmen Simin’e tokat atmış. İşte o kadar kazanırken babam işi bıraktı ve askerliğe döndü. Gittik Nişantaşı’ndan Balıkesir’e Mıntıka Kurmay Başkanlığına. Balıkesir’deki taş eve tıkıldık. Babam bir mutlu bir mutlu. Şimdi ben de cübbemi giysem… (Telefon çalar, açmaya gider)

    Kalkarken bacağım ağrıyor, iyice topal oldum. Moda’dayken evimizin çocuğu olmuştu Levi, şimdi GATA’da doktor. “Kalk gel buraya seni maymuna çevirirler” dedi. Hiç maymuna çevirecek bir adam değil burada Salih Bey var, ortopedist. Çok yetenekli ama ilaç dayıyor birden. Burada boğazıma bakan Murat var hemen ona soruyorum bir şey olunca. Gözlerim için de güzel bir göz doktoruna gönderdi. İki gözünüzde katarakt var dedi o doktor. Doğal benim yaşımda. Ne kadar dedim? 3.200 dedi bir tanesi için. Toplam 6.400 lira yani. Anında Suphi Acar’a telefon ettim. Haydarpaşa Numune’de hemen ameliyat etti. Burada bir de gözlükçü var. Çok şeker adam ama insanı gaza getiriyor gözlük camlarını Nasa’dan getirttim diye. Göz doktoruma telefon ediyor güneş gözlüklerimin derecesi için. Güya onlar Nasa’dan geldi. 900 lira verdim tam gaza geldim. İlk gün cebimde 10 lira, buraya gelecek kadar para kaldı. Geri kalan 400 lirayı orada bıraktım. Sonra eve gelince “Ben ne yaptım?” dedim. Ismarladı da adam yanımda. Benim bütçem kötü oldu. Gözlerim rahat şimdi ama iyi gaza getirdi.

    EŞ: Biraz önce İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili araştırmam oldu demiştiniz. Siz bu konularda makale yazdınız mı? Sizin ölüm cezasına dair bir makaleniz olduğunu biliyorum. Başka var mı?

    GÇ: Genelde bilirkişilerle ilgili yazardım. Onlarla çok uğraştım. Hatta bir asliye ceza hakimi, bilirkişiyle ilgili bir şey söyleyecektim ki “Biliyorum Gülçin Hanım biliyorum gördüm” dedi, okumuş yazdıklarımı. Hukuk mecmuasında da çıktıydı. Necla Fertan’la Orhan Bey iki avukat olarak bir hukuk dergisi çıkarırlardı. Benim dönemimde bu dergi çok okunurdu. Orada yayınlanmıştı. Bilirkişilerin nasıl bilmez kişiler olduklarını yazmıştım.

    EŞ: Necla Fertan’la herhalde uzun yıllar çalıştınız?

    GÇ: Necla çok yakın arkadaşımdı, çok güvenirdim ama bazı davaları benim başıma sarardı. Mesela Yalçın’ı o başıma sardı.

    EŞ: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz Gülçin Hanım. Sizi daha fazla yormayalım.

    GÇ: Hiç yorulmadık. İyi ki geldiniz çok sevindik. Bizi insansız bırakmayın. Her zaman bekleriz. Siz de Bodrum’a geldiğinizde burada kalabilirsiniz. F tipi odamızda. Çok memnun oldum. Benim için vapurdan, Moda’dan denize, martılara, yıldızlara bakın! Burada yıldız yok…

    EŞ: Biz de çok mutlu olduk. Çok teşekkür ederiz.

  • Anayasa Değişikliği ve İstikrar

    Sınıf ilişkileri bağlamında anayasa Bir toplumun sınıfsız ve gerçek anlamda ortak çıkarları için birarada yaşaması, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki uyuma bağlıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu toplumlarda ise, üretim araçlarını elinde bulunduranlarla üretici güçlerin arasındaki bağımlılık ve sömürü ilişkisi sebebiyle, bu kesimler arasında bir uyumun değil, bir çıkar çatışmasının olduğu kabul edilmelidir. Dolayısıyla kapitalist toplumlar sınıflı yapıyı sürdürmekte olup, bu toplumun hukuku her şeyden önce üretim araçlarına sahip olan sermayedarların çıkarlarına uygun olarak şekillenmektedir. Yine bu çıkarlar doğrultusunda, kapitalist devletler varoluşlarının devamlılığı ve halkın gözündeki meşruiyetlerinin sağlanması için tarih boyunca iktidarlarında kimi sınırlamalara gitmişlerdir. Bu sınırlamaların şekillendirilmesinde elbette üretici güçlerin yani işçi sınıfının mücadeleleri yadsınamaz.

    Modern hukuk sisteminde anayasalar ise, devlet ve kurumlarının, halk karşısında bahsettiğimiz iktidarını sınırlandırma işlevini gören en önemli metinler olagelmişlerdir. Bu bir anlamda devletin keyfi eylemlerine karşı bir güvence sağlarken, diğer anlamda ise iktidarın müdahalelerine de hukuki bir kılıf hazırlamış ve bu müdahalelere meşruiyet sağlamıştır. Örneğin kökenleri Rousseau ve Hobbes’a kadar dayanan sözleşmeci gelenek, modern devletin toplumsal sözleşme ile oluştuğunu ve toplumsal sözleşme ile söz sahibi olan iradenin devlette egemenlik sahibi olduğunu vurgular. Bunun en önemli göstergesi de anayasalardır. Anayasalarının temelinde tüm toplumun oluşturduğu bir konsensüsün olduğu söylenerek, burjuva devletinin meşruiyeti bu toplumsal sözleşmeye dayandırılır.

    Modern devletin oluşumu ve anayasalar elbette tarih boyunca aynı kalmamıştır. Sermayenin ihtiyaçları, üretici güçlerin yani işçi sınıfının mücadelesi devletin ve anayasaların oluşumunu belirlemiştir. Örneğin;

    II. Dünya savaşı sonrası yapılan anayasaların çoğu devletlerin birçok alana müdahale gücünü arttırmış, güçlü merkezi kurumlar yaratmıştır. Ancak bu dönemin özelliği bu güçlü merkezi kurumların yanında vatandaşlara verdiği temel ve sosyal özgürlük alanlarıdır. Ve bunların gerçekleşmesinde devlete verilmiş olan pozitif yükümlülüklerdir. Bu dönemde, güçlü merkezi yapıların birçok alana müdahalesi düzenlenmiş olsa da denetim mekanizmaları ayrıntılı olarak öngörülmüştür. 1973 petrol kriziyle başlayan dönem ise, kapitalizmin krizinin neo-liberal politikalarla bertaraf edilmesini öngörüyordu. Özellikle 90’lı yıllarda Sovyetlerin yıkılmasıyla daha hızlı ilerleyen bu politikalar ile, ulusal otoritelerin daha esnekleşmesi, küçülmesi ve böylece sermayenin daha serbestçe hareket etmesi talep edilmiştir. Günümüzde de uygulamasıdevam eden ve bu dönemde yapılan anayasalarda veya anayasa değişikliklerinde devletin sosyal haklar konusunda pozitif yükümlülüklerinde gerilediği ayrıca devletin üretim ve ticaret alanından yavaş yavaş el çektirilmeye çalışıldığı gözlenebilmektedir. Sermaye bu otoriteyi devletlerin yanında, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte kullanabileceği bir yapı talep etmiştir. Hatırlanacak olursa, bu politikaların en önemli adımlarından biri özelleştirme hareketleri olmuştur.

    Ne var ki, neo-liberal politikaların etkisiyle, özelleştirmelerin hızlıca yürütüldüğü, merkezi otoritenin daha küçültüldüğü bir düzen, bekleneni getirmemiş ve sermayenin ihtiyaçlarını karşılayamamıştır. Dünya ekonomik ve siyasal kriz dinamikleriyle karşı karşıyadır. Sermayenin taleplerini karşılayamayan neo- liberal politikaların nasıl revize edileceği ya da bunun yerine tam olarak neyin geleceği belli değilken, buradaki boşluklar doldurulmaya başlanmıştır. Örneğin bu durum, ABD’de olduğu gibi, merkezi otoritelerin tekrar güçlenmesi yönünde bir talebi doğurabilecektir. Peki Türkiye’de AKP tarafından bu taleplerin cevabı nasıl verilmeye çalışılıyor?

    Güçlü merkezi otorite mi gücün tek elde toplandığı başkanlık mı?

    Gazete Manifesto’da 15 Kasım 2015 tarihinde yazdığım “Gericiliğin yaratılmak istenen hukuku” başlıklı yazıda[foot]http://gazetemanifesto.com/2015/11/15/gericiligin-yaratilmak-istenen-hukuku/[/foot], AKP’nin, Türkiye’deki kurumların dönüşümünde ve I. Cumhuriyet’in tasfiyesinde kullandığı en önemli araçlarından birinin hukuk olduğunu, gerek dava yoluyla gerekse çıkardığı torba kanunlarla bu tasfiyeyi gerçekleştirdiğinive II. Cumhuriyetin yerleşmesi için adımlar attığını belirtmiştim.

    Bu adımlar bakımından 15 Temmuz Darbe girişimi AKP’ye farklı imkanlar sağladı. Darbe teşebbüsünü adeta fırsata çeviren AKP, OHAL süresini ikinci kere uzatıp, terör ve darbecilerle mücadele bahanesiyle KHK’ları hem Meclisten geçiremediği birçok düzenlemeyi kanunlaştırmanın hem de muhalifleri temizlemenin bir aracı olarak kullanıyor. Bununla birlikte yeni bir anayasa yapımının halkın geniş kesimleri tarafından kabul görmemesi, Meclisteki Anayasa yapım komisyonunun uzlaşamaması, AKP tarafından bu konuda başka bir öneri hazırlanmasına sebep oldu. AKP, – yeni bir anayasa yapımı yerine- MHP ile mutabık kalınan anayasa değişiklik önerisini Meclis’e sundu.

    Bu öneride AKP, anayasa konusunda da I. Cumhuriyet’in tasfiyesinde kullandığı torba yasa aracını kullanarak, son haliyle 18 madde teklifi ile Anayasa’nın 50’den fazla maddesini değiştirmeyi planlıyor. Ancak öyle düzenlemeler ki ne anayasa hukukçuları yapılan değişiklikleri sistematik açıdan birşeye benzetebiliyorlar ne de kendileri açıkça bunun ne olduğunu belirtebiliyorlar. Adeta ihtiyaçları için mevcut sistemlerin bazı özelliklerini alarak bu özellikleri Cumhurbaşkanında birleştiriyorlar[foot]Derginin bu sayısında anayasa değişikliği ve başkanlığa ilişkin yazan sayın hocalarımız, yapılan değişikliklerin neden başkanlık sistemi olmadığı, bu değişikliklerin niçin kabul edilemeyeceği ve bu değişiklik sonucu ortaya çıkacak olan yapının hangi sebeplerle kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği olduğu, dolayısıyla da yapılan rejim değişikliğinin geleceği noktanın ne olduğu farklı şekillerde ifade etmişler. Bu sebeple, bu konuda daha fazla şey söylenebileceğini düşünmediğimden ve değişiklik maddelerinin bu kapsamda tek tek irdelenmesinin de bir anlam ifade etmediğini düşündüğümden değişiklik önerisi metnine ilişkin bir açıklama yapmayacağım.[/foot]. Adının ne olduğunu kendileri bilmediğinden Türkiye’ye özgü başkanlık vb. kavramları önümüze koymaya çalışıyorlar.

    AKP tarafından bu anayasa değişikliği ile; merkezi otoritenin güçlenerek istikrarın sağlanacağı, yapılan reformlar ile daha hızlı ve daha etkin bir yürütmeye sahip olacağından ekonomik kalkınma ve büyümenin geleceği, yasama ve yürütme doğrudan halk tarafından seçileceği için darbe anayasalarıyla kurgulanmış Cumhurbaşkanlığı makamı vesayet makamı olmaktan çıkacağı, temel iki işlevi yasa yapmak ve iradeyi denetlemek olan yasamanın, kuvvetler ayrılığı esas alındığı için asli işlevlerini daha etkin biçimde yerine getireceği, küresel ve bölgesel düzeyde risklerin farklılaştığı bir dönemden geçerken, iyi işleyen yönetim sisteminin Türkiye’yi uluslararası alanda daha etkin hale getireceği iddia ediliyor[foot]Bkz. Serpil Çevikcan’ın 7.1.2017 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yazısı, http://www.milliyet.com.tr/12-maddede-ak-parti-kampanyasi-siyaset-ydetay-2374441/[/foot] . Yani kısacası tüm sorunların çözümü olarak halka anayasa değişikliği gösteriliyor. Akla gelen bir soru ile bunu bertaraf etmek mümkün. Erdoğan ve AKP, bu değişiklik ile gerçekleşecek tüm imkanlara şu anda sahip değil mi? Bunun yanıtı elbette olumlu olacaktır. Buradaki asıl mesele, her burjuva devletinin ne olursa olsun eninde sonunda yasal ve meşru bir zemine ihtiyaç duymasıdır. Erdoğan, güçlü merkezi yapıdan öte erklerin tek bir merkezde (yani somut olarak kendisinde) toplandığı bir rejimi Anayasa değişikliği ile yasal zemine taşımak, atacağı adımlarda sürprizler olmadan devam etmek istemektedir.

    AKP’nin anayasa değişikliği için sunmuş olduğu ihtiyaçlara ilişkin iddialar toplumsal uzlaşının yani halkın çoğunluğunun ikna olmasının talebidir. Bunu ifrada kaçıranlar da yok değil. Örneğin 2010 Anayasa referandumunda yetmez ama evet diyen ve sonrasında Cumhurbaşkanı başdanışmanı olarak devam eden Av. Mehmet Uçum, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünde halkın darbecilere karşı tutumunu milli demokratik halk devrimi olarak tanımlayıp, yıkmanın tamamlandığını şimdi ise inşa sorunun ortada bulunduğunu ve bu anayasa değişikliğinin de buraya oturduğunu açıklaması, aslında toplumda bulunmayan toplumsal uzlaşıyı sağlama çabasıdır. Bu açıklamayı bir not daha düşmeden geçmek istemiyorum. Uçum’un açıklamasında altının çizilmesi gereken bir yer daha var. Uçum, anayasa değişiklik önerisinin rejim değişikliği olmadığını söyleyen AKP’lilerin aksine, ortada “bir inşa sorunu” olduğunu ve anayasa değişikliğinin de buraya oturduğunu belirterek, tam da meselenin rejim değişikliği sorunu olduğunu ağzından kaçırmıştır[foot]İlgili röportaj için bkz. http://www.haberturk.com/gundem/haber/1346153-mehmet-ucum-halk-isterse-cumhurbaskanina-meclis-seciminden-2-hafta-sonra-karar-verebilir.[/foot] .

    Bu toplumsal uzlaşının hangi noktada sağlanmaya çalışılacağını tahmin etmek ise, bir buçuk senedir yaşadıklarımıza baktığımızda zor değil. Anayasa değişikliği görüşmeleri ve referanduma gidilirken, büyük olasılıkla Türkiye’de bombaların patlamaya ne yazık ki devam etmesi,milli söylemlerin daha güçlü çıkmasıve böylece bu şekilde toplumsal uzlaşının sağlanmaya çalışılması büyük bir olasılık olarak karşımızda durmaktadır.

    İstikrar mı yeni krizler mi?

    Son olarak üzerinde durulması gereken bir noktanın altını çizerek bu tartışmayı şimdilik sonlandıralım. Yukarıda bahsettiğimiz sermayenin talepleri, yasama, yürütme ve yargının neredeyse tek bir kişide toplandığı bir rejim ile karşılanabilecek midir? Güçlü merkezi yapı ile gücün tek elde toplandığı bir yönetimin kesişişim noktaları olsa da aynı kavramlar olarak açıklanamazlar, gelecekleri noktalar da aynı olmayacaktır. Türkiye’nin tarihinin 90 yıllık devlet geleneğine bakıldığında, AKP’nin toplumda yarattığı ayrışmalar, bu toplumsal uzlaşıyı sağlamanın çok uzağındadır. MHP ile anlaşıp bir an önce Meclis’ten anayasa değişikliklerinin geçmesi istenmekte, toplumsal talepler göz ardı edilmektedir. Zaten bu Anayasa değişikliklerinde halkın farklı kesimlerinin talepleri hiçbir şekilde yer almamaktadır.

    15 senedir iktidar olan AKP’nin iktidarı almak için Gülen Cemaati ile birlikte hareket etmesi ve kadrolaşmasına izin vermesi sonucu darbe teşebbüsü yaşanan, iç ve dış politikada atılan adımlarla katliamlar yerine dönen, birçok gazetecinin, akademisyenin tutuklanarak cezaevine konduğu, laikliğin rafa kaldırılarak dinselleşmenin önünün açıldığı bir ülkede, anayasa değişikliği referandumdan geçse bile her geçen gün toplumdaki gerginliği daha da arttıran bir iktidarın, rejim değişikliğiyletoplumsal uzlaşı sağlayabilmesi olanaklı değildir. Meclis’te anayasa değişikliği görüşmeleri yapılırken Meclis önünde bunu protesto eden halka polisle saldıran, görüşmeleri devlet televizyonundan yayınlamayanbir hükümetin bu uzlaşıyı sağlayabilmesi mümkün gözükmemektedir.Bu anlamda, bu rejim değişikliğinin sürdürülebilir olmadığı ve bu sebepleistikrarı değil, nihayetinde yeni krizleri beraberinde getireceği hesaba katılmalıdır.

  • Emeğin Notları: Çalışanların Hak Kayıplarının Önlenebilir Tırmanışı

    1 Kasım seçimlerinden sonra AKP, 54. Hükümet Eylem Planı’ndaki 3 aylık dönem içerisinde yer alan çalışma hayatına ilişkin düzenlemeleri hemen hayata geçirmek için adım attı.

    Öncelikle, emekçilerin ağzına adeta bal çalmak için Asgari Ücret Komisyonu tarafından asgari ücret net tutarı 1300 TL yapıldı. Ancak bunun ne anlama geldiği üç ay sonra açıklanan işsizlik oranlarında kendini gösterdi. Yayınlanan haberlere göre, 300 bine yakın çalışan Ocak ayıyla beraber işini kaybetti. İşini kaybedenlerin toplamı tüm sektörler itibariyle 379 bin kişi olurken; sadece Ocak ayı içinde 76 bin kadın işsiz kaldı.

    Hemen akabinde 29.01.2016 tarihinde Meclis’te kabul edilen 6663 sayılı Torba Kanun ile kadın memur ve kadın işçilerin doğum izinlerine ilişkin birçok düzenleme getirildi. Kanunun Meclis’te kabul edilişinin bir hafta sonrasında, 8 Şubat’ta, esnek çalışmaya ilişkin İş Kanunu ile Türkiye İş Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu’na iletildi. Komisyon’da üç gün içinde değişiklikler yapılarak Meclis Genel Kurulu’na gönderildi, bir gece ansızın Meclis Genel Kurulu gündemine getirilen Tasarı 6 Mayıs günü kabul edildi.

    Yine Mart’ın son haftası kamudaki taşeron işçilerin kadroya alınacağı bizzat Başbakan Davutoğlu tarafından açıklandı. İlgili düzenlemeye dair kimi bilgiler ilgililer tarafından verilmiş olsa da buna dair tasarı metninin çıkması bekleniyor.

    Hükümetin hızlıca gündemimize soktuğu bu düzenlemelerin kısaca neler olduğuna bakalım ve çalışanların hakları için ne ifade ettiğini anlamaya çalışalım.

    Doğum ve Ebeveyn izinlerine ilişkin

    Temel olarak kadın memurlar için getirilen düzenlemelere baktığımızda, kadın memurların eşiyle ya da tek başına üç yaşını doldurmamış çocuğu evlat edinmesi durumunda, fiili olarak çocuğun teslim edildiği tarihten itibaren doğum iznine paralel bir şekilde 8 haftalık iznin düzenlendiği görülüyor. Kadın memurlara süt izni yerine, günlük çalışma süresinin yarısı kadar çalışma imkanı veren düzenlemeye göre, kadın memur birinci doğumda 2 ay, ikinci doğumda 4 ay ve sonraki doğumlarda 6 ay boyunca, günlük çalışma süresinin yarısı kadar çalışabilecektir. Evlat edinenler de bu haktan yararlanabileceklerdir. Bununla birlikte, doğum yapan kadın memur veya eşi doğum yapan erkek memur, analık ve babalık izinlerinden sonra, çocuğun mecburi olarak ilkokula başlama çağının başladığı tarihi takip eden aybaşına kadar, ayrıca süt izni verilmeksizin, haftalık normal çalışma süresinin yarısı kadar çalışmayı talep edebilecektir. Kıdem ilerlemesi, prim ve ücretlere ilişkin tüm hakları da bu haftalık yarım çalışma üzerinden gerçekleşecektir.

    Kadın işçilere dair İş Kanunun m.74 hükmüne getirilen düzenlemelerde ise, kadın işçinin doğumda ölmesi durumunda kullanılmayan doğum izin sürelerinin babaya kullandırılabileceği belirtilmiş ve memurlara getirilen hakkın bir benzeri, işçi olup evlat edinenler için de getirilmiştir. Buna göre, üç yaşını doldurmamış çocuğu evlat edinen eşlerden birine veya evlat edinene çocuğun aileye fiilen teslim edildiği tarihten itibaren sekiz hafta analık izni kullandırılacaktır. Yine doğum izninin bitiminden itibaren, süt izni verilmeksizin, çocuğunun bakımı ve yetiştirilmesi amacıyla ve çocuğun hayatta olması kaydıyla kadın işçi ile üç yaşını doldurmamış çocuğu evlat edinen kadın veya erkek işçilere istemeleri halinde birinci doğumda altmış gün, ikinci doğumda yüz yirmi gün, sonraki doğumlarda ise yüz seksen gün süreyle haftalık çalışma süresinin yarısı kadar ücretsiz izin verilecektir. Çoğul doğum hâlinde bu sürelere otuzar gün eklenecektir. Çocuğun engelli doğması hâlinde bu süre üç yüz altmış gün olarak uygulanacaktır. Madde 74’ün sonuna getirilen hüküm ile söz konusu düzenlemeler İş Kanunu kapsamındaki işçilerin yanısıra Deniz İş Kanununa, Basın İş Kanununa ve Borçlar Kanununa tabi işçilere de uygulanabilecektir. Yine kamuda çalışanlara tanındığı gibi, 74. maddede öngörülen izinlerin bitiminden sonra mecburi ilköğretim çağının başladığı tarihi takip eden aybaşına kadar ebeveynlerden biri kısmi süreli çalışma talebinde bulunabilecektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, ailede büyük bir çoğunlukla bu hakkın kim tarafından kullanılacağı gayet açıktır.

    Söz konusu hükümler kadınlara doğum iznine ilişkin geniş haklar tanıyor gibi gözükse de, aslında devletin çocuk bakımındaki sorumluluğunu tamamıyla aileye ve özellikle anneye bıraktığı açıkça ortadadır. Devletin çocuk bakımını aileden özellikle kadından alarak toplumsallaştırması ve ücretsiz, yeterliliğe sahip kreşler açması, vatandaşlarının istihdama hızlı bir şekilde tekrar enteg-rasyonunu sağlaması gerekirken, hem çocuk bakımını tekrar tekrar kadına bırakılıyor hem de kısmi süreli çalışma adı altında kadınların esnek çalışma yöntemleriyle ucuza çalıştırılmaları teşvik ediliyor. Bu durumun sosyal devlet değil, tamamıyla liberal devlet anlayışının ürünü olduğu açık.

    Bu eleştiri karşısında, “Aman efendim kadınlar bu hakkı kullanmak zorunda değil, gitsinler kreşe versinler çocuklarını, size hak veriliyor siz beğenmiyorsunuz” diyenler olacaktır. Oysaki Türkiye’de kreşler yetersiz ve çoğu ücretli. 2013 verilerine göre, kamuya bağlı sadece 130 kreş var. Bu sayı 2004’te ise 419 imiş. Şehirlerdeki özel kreşlerin aylık ücretleri neredeyse asgari ücret miktarına yaklaştı, hatta bunu geçenler de var. Birçok aile bu ücretleri ödeyemediğinden, ya aile büyüklerinin ya da annenin (çalışmayıp) çocuğa bakması gerekiyor. Aile parayı ödeyebilse bile, kreşlerin çalışma saatleri bir başka önemli sorun oluşturmakta. Çoğunlukla 8.00-17.30 arasında açık olan kreşler, bu saatlerin dışında çalışan ya da bir şekilde çocuk bakımına ihtiyaç duyan ebeveynlerin gereksinimlerini de karşılayamıyor.

    İşyerlerinde kreş açılabilmesi için ise işyerinde 150 kadın çalışıyor olması gerekiyor. Bu hakkın tüm işçi sayısı üzerinden değil de, kadın sayısı üzerinden tanınıyor olması zaten başlı başına bir sorun. Ancak asıl sorun, Türkiye’de daha çok işletmelerin küçük ve ortak ölçekli, çoğunun ise az işçiyle çalışan taşeronluk şirketleri olduğunu kabul ettiğimizde belirginleşiyor; 150 kadın işçinin çalıştığı işyerlerinin sayısının azlığı kreş zorunluluğunun Türkiye’de çok az işyerinde uygulanabileceğini gözler önüne seriyor. Bununla birlikte, 150 kadın işçi çalıştırmasına rağmen bu zorunluluğu yerine getirmeyen işveren ise sadece idari para cezası ödemek zorunda. Kreş açılmaması durumunda işçilerin yapabileceği tek şey, iş sözleşmesini kıdem tazminatını alarak feshetmesi. İşsizliğin bu kadar yüksek olduğu ve kadınların iş bulmakta bunca zorlandığı bir ülkede, kadınların bunu yapmayacağını da elbette görmek lazım.

    Bunun yanında çocuğun bakımı için yarı zamanlı veya kısmi süreli çalışan kadınların çalışmadıkları sürelere karşılık işveren, başka işçiler istihdam etmek zorunda kalacaktır. Bu durum işveren için ayrı maliyet ve ayrıca çalışanlarından beklediği performansı alamaması anlamına gelecektir. Bu da işe alımlarda kadın çalışan tercihinin oranını azaltacaktır. Dolayısıyla kadına hiçbir şekilde sürdürülebilir iş güvencesi sağlamayan bu hükümler, iddia edildiği gibi kadın istihdamının artışına değil, tam tersine azalmasına ve kadının eve daha fazla hapsolmasına sebep olacaktır. Kadın istihdamındaki artışın olacağı tek yer ise, güvencesiz, esnek ve kayıtdışı istihdam oranları olacaktır.

    Güvencesiz ve esnek çalışmaya ilişkin

    Bir gece ansızın Meclis Genel Kurulu’na getirilen ve 6 Mayıs tarihinde Meclis’te kabul edilen İş Kanunu ile Türkiye İş Kurumu Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ise, asıl olarak istihdamı arttıracağı iddia edilen özel istihdam büroları aracılığıyla gerçekleştirilecek geçici iş ilişkisi ile uzaktan çalışmayı düzenliyor.

    Bilindiği üzere, holding bünyesi içinde veya aynı şirketler topluluğuna bağlı geçici iş ilişkisi m.7 hükmünde düzenlenmişti. Yeni kabul edilen Kanunda bu düzenleme, “benzer işler” ibaresi kaldırılarak korunurken; yanına özel istihdam büroları aracılığıyla gerçekleşecek geçici iş ilişkisi düzenlenmiştir. Söz konusu yetkili özel istihdam büroları iş sözleşmesi yaptıkları ve fiili olarak kendi bünyelerinde çalıştırmadıkları işçileri, başka işverenlere geçici süre için gönderebileceklerdir. Söz konusu Kanunda işverenlerin bu şekilde geçici işçi kullanabilmeleri için süre, geçici işçi sayısı ve geçici işçi kullanılabilecek durumlar sınırlandırılmış gibi gözükse de “işletmenin iş hacminin öngörülemeyen ölçüde artması”, “işletmenin günlük işlerinden sayılmayan ve aralıklı olarak gördürülen işler” gibi çok geniş yorumlanabilecek hallerin belirtilmiş olması sebebiyle, bu koşulların varlığının geçici işçi kullanımını sınırlandıramayacağı kabul edilmelidir. Kanun, bu şekilde işçi çalıştıran işverenlere, geçici işçi çalıştırdıkları süre içerisinde –iş sağlığı ve güvenliği hükümleri hariç- ücret, prim ve alacaklarına ilişkin müteselsil sorumluluk öngörmemiştir. Yine Kanun, özel istihdam bürosu ile işçi arasında gerçekleşecek sözleşmenin belirli/belirsiz süreli olacağına ilişkin bir düzenlemede bulunmamaktadır. Bu durum, işçilerin tamamıyla güvencesiz olarak çalışmaları sonucunu doğuracaktır.

    Uzaktan çalışma ise, Kanunda da belirtildiği gibi “işçinin işveren tarafından oluşturulan iş organizasyonu kapsamında iş görme edimini evinde ya da teknolojik iletişim araçları ile işyeri dışında yerine getirmesidir”. Kanunda bu şekilde çalışan işçilerin esaslı neden olmadıkça emsal işçiye göre farklı işleme tabi tutulamayacağı belirtilmiştir. Ancak bu çalışmaya ilişkin diğer hususlar Yönetmeliğe bırakılmıştır.

    Oysaki işverenin işyerinde yapılmayan çalışmalar, işçi-işveren arasındaki bağımlılık ilişkisini azaltır. Bu durumda işverenin işçiyi gözetme borcunda da esnekleşme meydana gelir. Örneğin, iş sağlığı ve güvenliği konusundaki yükümlülükleri azalır. Bu işçilerin daha fazla iş kazası ve meslek hastalığına maruz kalmalarına sebebiyet verir. Yine bilgisayar ve diğer teknolojik aletlerle uzaktan çalışmada, çalışma saatleri kavramı belirsizleşir. İşverenler her an çalışanlarını bilgisayar başında olmasını veya her saat telefonla ulaşılabiliyor olmasını istemektedirler. Bu durum işçilerin çalışma sürelerinin belirsizleşmesini, çalışma koşullarının ağırlaşmasını gündeme getirecektir. Böyle bir durumda fazla çalışmayı ispat etmek zorlaşacaktır. Bu kadar hak gaspına sebebiyet verebilecek bu düzenlemenin ayrıntılarının kanunla değil de, yönetmeliklerle düzenlenmesi kabul edilmemelidir.

    Ayrıca bu tür çalışmalar sendikalaşmayı da azaltmaktadır. Ülkemizde zaten düşük oranda olan sendikalı işçi sayısı bu düzenlemelerle birlikte daha da düşecektir. Geçici işçiler bakımından, Türkiye’deki sendikalara ve toplu iş sözleşmelerine ilişkin hükümlere bakıldığında, bu kişilerin sendikalı olması ve toplu iş sözleşmesinden yaralanmasının mümkün olmadığı açıkça görülecektir. Geçici işçilerin, işvereni olan özel istihdam bürosunun girdiği işkolunda örgütlenmesi gerekecektir. Özel istihdam büroları ise “ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar” işkolunda yer alacaktır. Oysaki bu işçiler fiili olarak hayatları boyunca özel istihdam bürosunun işyerinde çalışmayacak, başka işkollarına ait işyerlerinde istihdam edileceklerdir. Özel istihdam bürosu ile sözleşme yaparak çalışan diğer işçilerle temas kurması ve bu işyerinde örgütlenebilmesi de gerçekçi çalışma ile çalışan işçilerin de kendi evlerinden veya seçtikleri yerlerden çalışmaları, diğer bir deyişle asıl işyerinde çalışmamaları sebebiyle örgütlenebilme imkanları azalmaktadır.

    Kamudaki taşeron işçilerin kadroya geçirilme safsatası

    Mart ayının son haftasında, kamu kurum ve kuruluşları bünyesinde çalışan taşeron işçilerin kadroya alınacağı “müjdesi” verildi. Ne var ki, detayları daha sonra ortaya çıktı. Henüz oratada bir taslak metin olmasa da yetkililerin verdiği bilgilere göre, bu kişiler “özel sözleşmeli personel” statüsünde olacaklar, bu haktan 12 ay boyunca ve tam zamanlı olarak çalışanlar yararlanacak ancak emekliliğe hak kazananlar ise bu durumdan yararlanamayacak. Yaklaşık 750 bin taşeron işçisinden yaklaşık 100 binin bu şartlarla kadroya geçirilmesi düşünülmektedir.

    Ayrıca verilen bilgilere göre, bu kişiler sınava ve güvenlik soruşturmasına tabi olacak, kadroya girmeyi başaranların sözleşmeleri ise 3 yılda bir yenilenecektir. Kadroya alınanların ücretlerinde ise artış olmayacak, sadece senelik yapılan zamlar memur ve sözleşmeli personelin zam artışlarına tabi olacaktır.

    Bu düzenleme ile taşeron işçiler, güvencesiz bir kadrodan başka bir güvencesiz kadroya geçirilmek istenmektedir. Bu sefer ise patron taşeron şirketler değil, devlet olacaktır. Bu işçiler, ne ücret artışı ne de kamu personeline verilen güvencelerden yararlanacaklardır. Hükümet ise, bu düzenleme ile seçim vaadini yerine getirmiş olacak, taşeron işverenlere vermek zorunda olduğu parayı vermekten kurtulacak, hem de kendine bağımlı bir işçi kadrosu daha yaratmış olacaktır.

    Sonuç yerine…

    Getirilen ya da getirilmek istenen tüm bu uygulamalara bakıldığında, İspanya’da, Fransa’da, Yunanistan’da olduğu gibi Türkiye’de de AKP, sermayenin çalışma hayatının esnekleştirilmesi talebini hızlıca gerçekleştirmeye çalışmakta, bunlar için adımlar atmaktadır. Çalışanların haklarında kayıpları sağlayan düzenlemeler bunlarla da sınırlı değildir. Sırada arabuluculuğu iş uyuşmazlıklarında ön plana çıkaracak, bazı iş uyuşmazlıklarına temyiz yolunu kapayacak ve işçi alacaklarının talep süresini 2 yıla düşürecek iş mahkemeleri kanunu tasarısı ve kıdem tazminat fonu tasarısı var.

    Tüm bu düzenlemeler, sermaye sınıfının, güç dengesini işçiler aleyhine değiştirme arzusundan başka bir şey değildir. Ne yazık ki, emekçiler tarihsel kazanımlarının büyük bir bölümünü kaybetmekle karşı karşıyadır. Bu düzenlemeler ile işçileri istihdam değil; insani olmayan koşullarda çalışma ve güvencesiz bir gelecek beklemektedir. Ancak dediğimiz gibi bu hızlı kayıplar önlenebilir hatta uygulamaya konulmadan engellenebilir. Bunu yapacak olan sınıf ise, tarih sahnesinde tekrar kendine yer bulmayı bekleyendir.

  • Darbe teşebbüsü, OHAL ilanı ve sonrası üzerine

    15 Temmuz 2016 Cuma günü, ülkede “Yurtta Sulh Konseyi” adıyla Gülen Cemaati merkezli bir darbe teşebbüsü yaşandı. O gece Cemaat mensupları Meclis’i bombalayıp vatandaşın üstüne ateş açarken, AKP’nin sokağa çıkan paramiliter güçleri de camilerden okunan selalar eşliğinde askerleri linç edip kafalarını kesti. 16 Temmuz gününün ilk ışıklarıyla ise “darbecilerin yenildiği, demokrasinin kazandığı” söylemleri her yerde duyulmaya başladı. 15 Temmuz Demokrasi Günü ilan edilip günlerce süren “demokrasi nöbetleri” tutuldu. Bu arada ülkede OHAL ilan edildi, Meclis hiçe sayılarak -darbe teşebbüsü kapsamı ve/veya bu kapsam dışında- birçok konuda KHK’lar çıkarılmaya, birçok kişi tutuklanmaya ve yargılama yapılmadan meslekten çıkarılmaya başlandı… Darbe teşebbüsü ve sonrasındaki OHAL ilanıyla birlikte başlayan sürecin etkilerini daha uzun süre hissedeceğimiz kesin. Bu yazıda, darbe teşebbüsü, öncesi ve sonrasına dair bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

    Düzen içi taraflaşmanın geldiği nokta

    Darbe teşebbüsünü ve yaşadığımız süreci, “tek başına” ülke içindeki güç çekişmeleri ile açıklamak yanıltıcı olacaktır. Türkiye’de hiçbir darbe sermaye düzeninin ve emperyalizmin çıkarlarından bağımsız olmamıştır. Dolayısıyla bu süreci anlamak için daha geniş bir çerçeveden bakmak, Türkiye sermayesinin konumu ile Türkiye’nin Ortadoğu ve dünya siyasetindeki durumunu değerlendirmek gerekiyor.

    Öncelikle Türkiye sermayesi açısından en büyük sorunun, tek kutuplu dünyada kendi konumunu belirlemek olduğu bir tarafa yazılmalıdır. Sovyetler Birliği’nin dağılması öncesinde iki kutuplu dünyada denge politikası ile konumunu koruyan Türkiye sermayesi, yeni dünya düzenine geçiş sonrasında da önceki konumunu korumaya çalışarak bir pozisyon bulmaya çabalamaktadır. Ancak Türkiye sermayesinin bu talebini karşılamak, yeni düzenin nesnelliğine uygun düşmemektedir. Denge politikalarının bittiği, bu politikalar ile kurulmuş veya devamlılığını bu şekilde sağlamış ülkelerin peyderpey değişim/dönüşüm, yıkım/yeniden yapılanma süreçleri yaşadığı bir dünyada, Türkiye’nin eski koşullarıyla kalması objektif olarak imkansızdı. Tek kutuplu, neoliberal ekonominin egemen olduğu emperyalist-kapitalist düzende Türkiye’nin bu sisteme bağımlılığının artması için 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, yıllar içinde tahrip edilmiş olsa da kısmen varlığını koruyan ilkelerinin tasfiye edilip, yeni düzene uyumlaşması gerekmekteydi. Söz konusu uyumlaşma hamlesi ise, AKP ile birlikte “ılımlı İslam” projesiyle gündeme gelmiştir. 14 yıllık AKP iktidarı döneminde darbe teşebbüsü de dahil yaşanan bütün siyasal gelişmeler tam da bu uyumlaşma sancılarının bir sonucudur.

    Bunun yanında AKP, ABD’nin politikaları doğrultusunda başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’ya müdahale etmeye çalışmış, tüm politikasını bölünmüş, Esad’sız bir Suriye’nin olacağı Ortadoğu siyasetine göre belirlemiş ve bunun olabilmesi için en büyük işbirlikçi olarak kendini ortaya koymuştur. Bunu yaparken açıktan cihatçı terör örgütlerini desteklemiş, Rusya- ABD arasındaki gerilime sırtını dayamaya çalışmıştır. ABD ise Ortadoğu’ya müdahaleyi nihayetinde IŞİD karşıtlığı üzerinden ele atmış, “Kürt devleti ile PYD” kartlarını oynamak yolunda tercih yapmıştır. Gelinen noktada, ABD ile Rusya, Suriye ve Ortadoğu meselesi üzerinde bir anlaşmaya doğru gitmektedir. Bu durum Türkiye’yi çok zor duruma sokmuştur çünkü emperyalizm kendi doğrultusunda yönlendirmek için ve elini zayıflatmak amacıyla Türkiye’ye bir dizi müdahaleyi gündeme getirmekten çekinmemiştir. Darbe teşebbüsü, öncesi ve sonrası işte tam da bu eksende değerlendirilmelidir.

    Ancak buradan asla, darbe teşebbüsünü bertaraf eden AKP’nin, emperyalizme karşı durduğu, boyun eğmediği anlamı çıkmamalıdır. Darbe teşebbüsü sonrası, Fethullah Gülen’in Türkiye’ye verilmesi konusunda Erdoğan’ın ABD için “ne istediniz de yapmadık, sizin en iyi müttefiklerinizdeniz. Bu istediğimizi geri çevirmemeniz gerekmektedir” minvalindeki konuşmaları da, Cerablus’a ABD ile organize şekilde yapılan operasyon da durumun öyle olmadığını açıkça göstermektedir.
    ***
    Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Türkiye’nin yeni düzene uyumlu hale gelmesi için ortaya konan projenin oyuncusu AKP’dir. Milli Görüş geleneğinden gelen AKP’nin iktidara gelişi ise, Nurculuktan gelen, emperyalizm ve devletle işbirliği içindeki Gülen Cemaati ile ittifak yapmasıyla olmuştur. Bu iki gerici ekol, I. Cumhuriyetin yıkılması için birlikte hareket etmişlerdir. Tüpraş, Petkim, Tekel gibi şirketlerin özelleştirilmesi, Ergenekon, Balyoz, Odatv, KCK operasyonları ve sonrasında yargılamalarının yapılması, Anayasa Referandumu ile özellikle yargı alanında değişikliklerin gerçekleştirilmesi I. Cumhuriyetin tasfiyesi yönünde yürütülen ortaklığın örneklerinden sadece birkaçıdır. Ne var ki, emperyalizme bağımlı bu iki unsur, II. Cumhuriyetin kurulması konusunda yukarıda bahsettiğimiz gibi gelinen noktada, aynı ortaklığı sürdürememişlerdir. Bu kavganın kamuoyuna ilk yansıması MİT soruşturması olduysa da, kendini daha sonra dershanelerin kapanması, Türk Telekom Casusluk skandalı, 17 -25 Aralık operasyonları, HSYK seçimleri, MİT tırları, emniyet ve yargı içindeki tasfiyeler olarak kendini göstermiştir. Darbe teşebbüsü ise bu kavganın son halkasıdır.

    Dolayısıyla, Darbe Teşebbüsü’nün önlenmesiyle söylendiği gibi Türkiye’de ne “darbe karşıtlığı” ne de “demokrasi” kazanmış oldu. Bu söylemler, AKP’nin Gülen cemaati ile birlikte yaptığı tüm işlerde kendini aklama çabası ve devam ettirmek istediği iktidarını meşrulaştırması anlamına geliyor.

    AKP’nin, yaklaşık 30 senedir devlet kurumlarına yerleşmiş tüm Gülen Cemaati üyelerini tasfiye edebilmesi ve iktidarının sürdürebilirliğini sağlama alması gerekmektedir. İktidarını sürdürebilmek için ise AKP, yeni bir mutabakata/konsensüse ihtiyaç duymaktadır. AKP’nin yardımına yetişen ve yeni kurulacak ortaklaşmanın içinde yer alacağını gösteren aktörlerden biri MHP’dir. Bir diğeri ise, Taksim mitingi ile Yenikapıya davet şansını hak eden Kılıçdaroğlu’dur. Mutabakatın somutlandığı yer ise 7 Ağustos Yenikapı Mitingi’dir. HDP, AKP ile ittifaka yeşil ışık yakmış ve bu konuda açık olduklarını, anayasa yapım sürecinde yapıcı muhalefet olacaklarını belirtmişse de, Türkiye’de yeniden düzenin sağlanması noktasında şimdilik bu ittifakın dışında bırakılmıştır. Bu, elbette PKK ve Suriye meseleleri ile birlikte darbe sonrası iktidarını yeniden tesis etmek isteyen Erdoğan’ın da söylemlerinde kendini gösteren “vatan, millet, milli irade” vurgusunun İslamcılığa göre daha üst perdeden söylenmesinde de görülmektedir.

    OHAL kararı ve KHK’lar

    16 Temmuz’un ilk saatleriyle savcılıklar tarafından soruşturmalar başlatıldı ve Darbe teşebbüsünde bulunanlar gözaltına alınmaya başlandı. Gözaltı ve tutuklamalar devam ederken Bakanlar Kurulu 3 ay süreyle olağanüstü hal kararı alarak Resmi Gazete’de yayınladı ve 21 Temmuz günü Meclis bu kararı onaylayarak yürürlüğe girmesini sağladı. AKP, böylece darbe teşebbüsünü bertaraf etmek, kendi iktidarın devamlılığını sağlamak için bulunmaz bir fırsatı eline geçirmiş oldu.

    Darbe teşebbüsünden sonra 23 Temmuz 2016 tarihi itibariyle 18.044 kişi gözaltına alınmış, 9.677 kişi tutuklanmış, 49.211 kişinin pasaportu iptal edilmişti. Türkiye’nin çeşitli noktalarında bu girişime ortak olduğu düşünülen 2.745 adli ve idari hakim hakkında gözaltı kararı alınmış, beş Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesinin üyeliği düşürülmüş, on Danıştay üyesi gözaltına alınmış, iki Anayasa Mahkemesi üyesi hakkında gözaltı kararı verilmiş, bunun yanında çeşitli rütbelerden 2.839 subay ve asker gözaltına alınmış, 3.725 asker ihraç edilmişti. Bunun yanında Gülen Cemaati’ne mali kaynak sağladığı iddiasıyla birçok şirket yöneticisi gözaltına alındı, birçoğu tutuklandı. Kamudan ihraç edilen veya mali kaynak sağladığı iddia edilen şirketlerin malvarlıklarına el konuldu.

    OHAL kapsamında çıkarılan ilk KHK olan 667 sayılı KHK ile 934 özel eğitim kurumu, 109 öğrenci yurdu, 104 vakıf, 1.125 dernek, 15 üniversite,19 sendika kapatıldı, bunların malvarlıklarına el konuldu. 668 sayılı KHK ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlandı, darbe teşebbüsü sebebiyle yapılan operasyonlarda görev alan ve OHAL dönemi KHK’lar çıkaran ve bu kapsamda görev alanların sorumsuzlukları düzenlendi. 669 sayılı KHK’da Harp akademisi yerine Milli Savunma Üniversitesi’nin kurulması, harp ve askeri okullarının yönetiminin Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması ve TSK ile Jandarma personelinden toplam 1.389 kişinin mahkumiyet kararı aranmadan bu kurumlardan çıkarılması ve bir daha kamu hizmetinde istihdam edilememesi, silah ruhsatlarının ve pilot lisanslarının iptal edilmesi düzenlendi. 670 ve 671 sayılı KHK’lar ile, 196 BİT Kurumu Başkanlığı personeli, 112 TSK mensubu, 24 Sahil Güvenlik Komutanlığı mensubu ve 2360 Emniyet Genel Müdürlüğü mensubu çıkarıldı. Bir diğer KHK ile ise 1 Eylül 2016 tarihinde 50.875 kişi kamu görevinden çıkarıldı. 673 sayılı KHK ise, bazı özel öğretim kurum ve kuruluşlarını 667 sayılı KHK kapsamından çıkardı, emekli olan eski hakim ve savcılara tekrardan göreve gelme hakkı tanıdı, kamu personelinin emeklilik onaylarını bir ay süreyle durdurdu, kamu iştiraklerinde çalışan işçilerin terör örgütleri ve milli güvenliğe karşı faaliyette bulunması durumunda işine son verileceği, bu gibi yerlere bir daha çalışamayacağı ile kamu görevinden darbe teşebbüsü sebebiyle çıkarılanların aklanması durumunda göreve iade usulünü düzenledi. 674 sayılı KHK ile de eğitim ve yargı ve milli güvenlikle ilgili birçok düzenleme getirildi, belediyelere kayyum atanmasının yolu açıldı.

    Böylece KHK’lar ile hiçbir soruşturmaya gerek kalmadan” terör örgütleri ve milli güvenliğe karşı faaliyette bulunma” gibi çok muğlak nedenlere dayanılarak kamudan çıkarılmalar kolaylaşmış oldu. KHK’ların yetkisi uygulamada adeta “her şeyi yapabilme” öçüsünde genişlemiş durumda. Bu kapsamda, KHK ‘ların hiçbir hukuki temele dayanmayan, kurumların başındaki yöneticilerin verdiği listelerle, cemaat mensuplarının yanında birçok muhalif, ilerici kişinin de görevden çıkarılıp bir anlamda tüm muhaliflerin tasfiyesi ve susturulması amacıyla kullanılan bir araç haline geldiği görülüyor. Bunun en net örneğini KHK ile 8 Eylül’de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “PKK bölücü terör örgütü ve uzantılarına destek verici faaliyette bulunma” nedeni gösterilerek 11.285 öğretmenin açığa alınması olduğunu söyleyebiliriz. Yine KHK kapsamında 28 belediye başkanı yerine kayyum atanması da buna başka bir örnek olarak gösterilebilir.

    Ayrıca KHK’lar ve bu dönemde çıkarılan kanunlar ile Türkiye sermayesi ve uluslararası sermayeyi, ekonomik anlamda da rahatlatacak adımlar atılmaya hemen başlanmıştır. Yapılan vergi ve sigorta primi afları, yatırım teşvikleri bunlara örnektir. Bireysel emeklilik sistemine otomatik katılımı getiren ve böylece zorunlu katılımı sağlayarak devlete çok yüksek miktarda mali kaynak sağlayacak yeni düzenleme de, sermayeyi rahatlatma amacıyla yapılan bu KHK ve OHAL’de çıkarılan kanunların doğacak faturaları emekçiler üzerinden karşılayacağını bir kez daha göstermektedir. Bunun bir göstergesi de TSK’nın Fırat Kalkan Operasyonu ile Suriye’ye girmesidir. Bunun mali ve insanı yıkımını emekçi halkın fazlasıyla yaşayacağını öngörmek zor değil. Bunun yanında, el konulan malvarlıklarının toplam değerinin devlet hazinesi açısından çok önemli bir meblağ olduğunu unutmamak gerekiyor.

    Böylece AKP, bir taraftan KHK’lar ile sermayeyi rahatlatırken bir taraftan da -şimdilik oluşturmak istediği konsensüsü bozmayacak ölçüde- muhalefeti susturmak için KHK’Iarı sopa olarak kullanıp içerideki otoritesini sağlamaya yönelik adımlar atmaktadır. Atılan adımların konsensüsü bozmayacak şekilde ve ölçüde olacağını ise, haksız olarak görevden çıkarılanların göreve iade edileceğinin belirtilmesinden ya da Erdoğan’ın “ata izi it izine karıştı” söyleminden çıkarmak mümkün.

    Yeniden yapılanan Türkiye’de “istikrar” mümkün mü?

    Darbe teşebbüsü sonrasında oluşan dengeler Türkiye’de yeni bir döneme girildiğini gösteriyor. Bu teşebbüs ile AKP’nin emperyalizmle daha uyumlu bir döneme girdiği söylenebilir. Hemen darbe teşebbüsü akabinde ABD ile kurulan ilişkiler, Erdoğan’ın Suriye’de Esad’lı bir geçiş döneminin olabileceğini belirtmesi, Cerablus operasyonu örnekler olarak karşımızda durmaktadır. Ancak bu durumun, Türkiye açısından istikrar getirmesi mümkün değildir. Çünkü emperyalizmin YPG ve Kürt hareketiyle olan ilişkileri, Türkiye’nin bu konudaki gerilimlerini arttırabilecektir, bu anlamda Türkiye’nin dış politikası gerilimlere ve krizlere gebedir.

    Bunun yanında, AKP ve Erdoğan, darbe teşebbüsünden başkanlık rejiminin yolunu yapmak için sonuna kadar faydalanacaktır. Yine, yukarıda belirttiğimiz gibi, kendisine muhalif bütün kesimleri susturmak ve baskı altına almak için yeni operasyon ve yargılamaları gündeme getirecektir. Dolayısıyla, AKP’nin mutabakat arayışına muhalefetten verilen yanıtlar, toplumsal bir mutabakatın sağlanacağı anlamına asla gelmemektedir. Tüm bu ifade edilenler sebebiyle, İkinci Cumhuriyet rejimi, yeni kriz ve toplumsal tepkilere yol açacak başka dinamikler elbet yaratacaktır.

     

  • Portre: “İnadın ve Israrın İnsanı”: Alp Selek

    Selek’in hayatına bakıldığında, çocukluğundan itibaren avukatlığın ve siyasetin aslında kendisine hiç de yabancı olmadığı hemen fark edilir. Onun bu konularla münasebeti babası Cemal Hakkı Selek’e dayanır. Cemal Hakkı Bey, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İsviçre Genève Hukuk Fakültesi mezunudur. Kendisi Adalet Bakanlığı Özel Kalem Müdürlüğü, Emlak ve Eytam Bankası Muhaberat Müdürlüğü, İstanbul Üniversitesi Tedris İşleri Direktörlüğü gibi yerlerde çalışmış, bununla birlikte TBMM’de Türkiye İşçi Partisi İzmir milletvekilliği yapmıştır.

    İzmir milletvekilliği sırasında Meclis’te yaptığı konuşmalardan biri de o zamanki Yüksek Hakimler Kanunundaki değişiklikler üzerinedir. Anımsamakta fayda var. Cemal Hakkı Bey’in, dönemin hükümeti Adalet Partisi’nin yargı üzerindeki siyasi etkilerini arttırmak için yapmaya çalıştığı değişikliğe dair söyledikleri, aslında günümüzü de ışık tutuyor ve hala anlamını koruyor. Selek’in konuşmasından kısa bir örnek vermek bunu görmek için yeterli olacaktır; “… tasarının düzenlenmesinde bu gerekçeye uyulmamış savcıların atanma ve nakilleri, Anayasa Mahkemesince iptal edilen 77.maddedeki atama ve nakil kuruluna bırakılmış, şu farkla ki, kurulun başkanlığına bu defa Adalet Bakanlığı Müsteşarı yerine Adalet Bakanı getirilmiş, böylece siyasi güç sahiplerinin savcılar üzerindeki etkisi daha da artırılmıştır. Bu tasarı Yüksek Hâkimler Kurulu Kanununun Anayasa Mahkemesince iptal edilen 77. maddesinden daha fazla Anayasaya aykırıdır. Tasarının bu yolda düzenlenip Parlâmentoya sevkedilmiş olması sebepsiz değildir. Seçim sathı mailine girmiş bulunuyoruz, AP iktidarı parlâmentoya sevk ettiği ve sevk etmeye hazırlandığı TRT «Anayasa nizamını koruma» gibi Anayasa dışı zincirleme tasarıları kanunlaştırıp seçim ortamını dilediği gibi yürütmek hedefi peşindedir. Müzakeresini yapmakta olduğumuz tasarı bu zincirin halkalarından birini teşkil eder…”

    Alp Selek de, babasının ziraat mühendisi olmasını istemesine rağmen hukuk fakültesine girmiş ve 1959 yılında avukat olarak çalışmaya başlamıştı. Selek, meslek hayatına başladığı andan itibaren bir sosyalist olarak işçi sınıfı mücadelesinde yerini almış, dönemin siyasi atmosferi çerçevesinde ve üyesi bulunduğu TİP’in avukatı olarak birçok direnişte, sendikal ve siyasi davada mesleğini icra etmiştir. Örneğin; ilk girdiği sendikal dava Kavel davasıdır. 1963 yılında Vehbi Koç’a ait olan Kavel Kablo fabrikasında Amerika’dan gelen müdürün baskıcı yönetimine karşı yapılan direniş sonrasında, 12 işçi tutuklanmış, 52 işçi ile ilgili 5 ayrı dava açılmıştı. Selek, bu işçilerin davalarını yürütenler arasında olmuştur. Bundan sonra ise art arda diğer siyasi davalar gelmiştir.

    Kendisinin ifadesiyle girdiği siyasi davaların en önemlilerinden biri 1970 yılında Behice Boran’ın da tutuklandığı TİP davasıydı. Bu dava, Necla Fertan, Erşen Şansal ve Selek’in de içinde bulunduğu geniş bir avukat toplamıyla takip edilmişti. Yine bir başka önemli dava Ertuğrul Kürkçü’nün de içinde yer aldığı 83’ler davası yani Denizciler davasıydı.

    Maden-İş sendikasının avukatlığı, sonrasında ise hukuk müşavirliğini yaptı, bu sebeple Singer, Demirdöküm direnişleri, işçilerin hakları için mücadele etti.

    15-16 Haziran olayları ile ilgili DİSK yöneticilerine açılan davalarda çalışan avukat ekibinin içinde de yer almıştır.

    12 Mart döneminde de Ankara’da ve İstanbul’da birçok davayı takip eden Selek, 12 Eylül’de ise TİP yöneticisi olması sebebiyle tutuklanmış ve davalarda müdafii olarak değil, sanık olarak yerini almıştır. Bu yargılamalar sonucunda 8 yıla mahkum olmuştur. Tutukluluk döneminde de içeride hukuk mücadelesini bırakmamış ve tutuklu bulunan diğer devrimcilerin davalarına yardımcı olmuştur.

    Selek tüm tehditlere rağmen, büyük bir ısrarla hukuk mücadelesini sürdürmüştür. Örneğin; Gün Sazak’ın öldürülmesinden sonraki günlerde, sağcılar otobüs basıp kimlik kontrolü yaptıktan sonra iki üniversite ve bir Kabataş lisesi öğrencisini almışlar, arabayla götürdükleri yerde de gençleri vurmuşlardı. Selek, öldürülenlerden birinin davasını yürütmeye başlamıştı. Selek’e eve tehditler gelmeye, “Alp, bu sağcılarla solcular arası savaş değildir. Bu vatanını sevenlerle diğerleri arasındadır. TİT” diye bildiriler gelmeye başlamıştı. Selek, bu tehditler karşısında kendi ifadesiyle davayı “daha da davayı sahiplenerek” işini yapmıştı.

    Bir hukuk mücadelesi de kendi mesleği için…

    Cezaevinden çıktıktan sonra, dönemin Adalet Bakanı Oltan Sungurlu tarafından İstanbul Barosu’na yazı gönderilmiş ve Avukatlık Kanunundaki “ağır cezadan hüküm giyen avukatın, isminin baro levhasından silineceğine” ilişkin hükmün uygulanması istenilmişti. Ancak İstanbul Barosu, Selek’in savunması doğrultusunda, verilen ağır ceza hükmünün mesleği ile ilgili olmaması sebebiyle, bu hükmün Selek’e uygulanamayacağına karar vermiş ve ismini levhadan silmemişti. Ancak Bakanlığın bu konuda bir adım daha atması ve İstanbul Barosunu yasal soruşturma başlatmakla tehdit etmesi üzerine Baro silme kararı vermiş ve Selek’in karara itiraz etmesi üzerine dosya bu sefer TBB’ye gönderilmişti. TBB silme kararını oybirliğiyle bozdu. Ne var ki, Bakanlık TBB kararını onamadı ve dosya idare mahkemesine taşındı. Selek, savunmasında Anayasaya aykırılığı ileri sürmüş ve bu sebeple dosya Anayasa Mahkemesine gitmişti. Anayasa Mahkemesi ise söz konusu hükümde Anayasaya aykırılık olmadığına karar verdi.

    Selek bu sefer de , ilk kararından sonra 60 günlük süreyi aştıktan sonra ikinci kararı vermesi sebebiyle, silme kararını geri alması için İstanbul Barosu’na başvurdu, İstanbul Barosu -bu kararı daha sonra kendilerinin görevden alınmaları için Bakanlık tarafından dava açılmasına sebebiyet vermesine rağmen- oybirliğiyle silme kararını geri aldı. Bunun üzerine İdare Mahkemesi’nde açılan dava da sonlandırıldı. Bakanlık, buna da itiraz etmiş olsa da, Danıştay 3’e 2 Selek’in lehine oy vererek davayı sonuçlandırdı. Böylece Selek’in inadı Bakanlığı yenmiş ve levhadan ismi hiç silinmemiş gibi, TCK m.141’den ceza almış bir kişi olarak avukatlığa devam etmiştir.

    Meclis’e maddi/ manevi tazminat davası

    20 yıla yakın İstanbul Eczacı Odası’nın avukatlığını yapan Selek, burada çalıştığı dönemde Meclis’i dava ederek ilginç bir davayı gündeme getirmiştir. Davanın açılmasının başlangıcı ilgili kanun doğrultusunda TEB Genel Kurulu’na delege seçilebilmek için 200’e kadar üyesi olan odaların 5, 200’den fazla üyesi olan odaların ise 7 delege seçilebilmesine dayanmaktaydı. Selek, bu tip bir seçimin demokrasiye, eşit temsile, en önemlisi Anayasa’nın açık hükümlerine aykırı olduğunu belirterek, Anayasa hükümleri doğrultusunda, delege sayısının belirtilmesi için Türkiye Eczacılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanlığı’na bir yazı yazmış, oradan gelen ret cevabına karşı Ankara İdare Mahkemesi’ne dava açmıştı. Mahkeme, Anayasa’ya aykırılık talebini ciddi bularak dosyayı Anayasa Mahkemesi’ne yolladı, Anayasa Mahkemesi de Anayasaya aykırılık olduğuna karar vererek, ilgili kanun maddelerini iptal etti ve bu kararı 6 ay erteledi. Asıl davanın açılmasına sebep ise, TBMM’nin bu 6 ay içinde iptal edilen maddelerle ilgili bir yasa çıkarmamış olmasıydı. Selek bunun üzerine Meclis’e karşı, Anayasa’nın açık hükmünü ihlal ederek seçme seçilme hakkını önlediği gerekçesi ile Eczacı odası ve 7 delege üzerinden manevi tazminat davası açtı. Mahkeme, manevi tazminat için davacıların gelir durumunu tespit yoluna gitmiş, hatta Meclis’ten de yasayı niye zamanında çıkarmadığına ilişkin açıklama istemiştir. Davanın açılmasından iki gün sonra hızlıca Meclis kanunu çıkardı. Sonuç olarak, Mahkeme “Meclis yoğunluğundan geç çıkarmıştır ve kaldı ki manevi tazminat için kusur gerekir. Yasanın geç çıkarılmasında Meclis’in kusuru yoktur.” gerekçesiyle aleyhe karar verdi. Mahkemenin kararına rağmen Selek kıvrak zekasıyla, memlekette ilk defa Meclis aleyhine maddi ve manevi tazminat talebiyle dava açılabileceğini göstermiş ve bu mücadelesi ile Meclis’in hızlıca kanunu çıkarmasına sebebiyet vermiştir.

    En zor hukuk mücadelesi…

    Belki de Selek için en zor davalardan biri, avukat kızı Şeyda Selek’in de içinde yer aldığı bir ekiple yürüttükleri kızı sosyolog Pınar Selek’in yargılandığı “Mısır Çarşısı davası”dır. Selek, devrimcileri, işçileri hatta kendisini savunduktan sonra bu sefer de kızını savunmak için hakim karşısında yerini almıştır. Bu davada Pınar Selek, hiçbir somut delile dayanmayan iddialarla yargılanmış ve patlamanın gaz kaçağından olduğunun bilirkişi raporları ile kanıtlanmasına rağmen, 16 yıldır süren davada son olarak İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi 4. kez beraat kararı vermiştir.

    Selek’in uzun mücadele yaşamına bakıldığında tüm yaşamının, sosyalist ve hukukçu kimliğinin ısrar ve tebessüm ile yoğrulmuş ahenkli bir birleşimi olduğu görülür. Alp Selek,insanlığı, kocaman kalbi ve bitmek bilmeyen azmi ile hukuk mücadelesinde açtığı yolda bizlere ışık tutmaya hala devam ediyor.