Yazar:

  • Anayasa tartışmaları sürerken…

    Ülkemizde ve dünyada bombaların patlatıldığı, katliamların yaşandığı bir süreçte dergimizin ikinci sayısını hazırladık. 28 Haziran günü İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki saldırıda onlarca insanımızı kaybettik. Yüzlerce yaralımız var. 3 Temmuz’da Bağdat’ta gerçekleştirilen bombalı saldırıda ölenlerin sayısı ise 250’yi geçti. Hukuk Defterleri olarak bu terör saldırılarını lanetliyoruz.

    ***

    İlk sayımıza ilişkin aldığımız olumlu tepkilerin her biri bizim için ayrı ayrı motivasyon kaynağı. Bir kez de buradan tek tek teşekkür etmek isteriz. İlk sayımızın her yaş ve meslekten gördüğü ilgi, yalnızca hukukçuların değil, dünyayı ve memleketi hukukun tersyüzünden takip etmek isteyen herkesin dergisi olacağımızı bizlere gösterdi. Bir kez daha anladık ki Hukuk Defterleri tarif ettiğimiz boşluğu dolduracak.

    Bunun yanında eksiklerimizin farkındayız. Bu sayıda da tümünü çözebilmiş değiliz. Eleştirilerinizin ve önerilerinizin bizim için çok önemli olduğunu bir kez daha hatırlatmak isteriz.

    Hukuk Defterleri’nin dağıtım ağı şu anda çok kısıtlı. Bunu zaten fark etmişsinizdir. Buna dair de yapacaklarımız var ve açıkçası, her bir okurumuzun aynı zamanda dergimizin temsilcisi olabileceğini de düşünüyoruz.

    ***

    Şimdi ikinci sayımız ile karşınızdayız.

    Bu sayımızın dosya konusu “Anayasa Tartışmaları”. Yazarlarımız uzunca süredir ülke gündeminin baş sıralarında olan konuyu farklı açılardan ele aldılar. Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu yazısında anayasa yapma yetkisini işlerken, Fatih Yaşlı “anayasa tezlerini” yazdı. Bilgütay Hakkı Durna ise yazısında tartışılan anayasanın kimin olduğunu sorguluyor. Yazılar bir bütün olarak hem anayasa tartışmalarının, hem de yeni bir anayasa yapmanın meşruiyetini tartışmaya açıyor. Tahmin edeceğiniz gibi, bu konu bu sayıyla sınırlı kalmayacak. Hukuk Defterleri önümüzdeki sayılarda anayasa ve başkanlık konusunu tartışmaya devam edecek.

    Bu sayımızın hazırlık aşamasında, “Danıştay Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” Meclis’te kabul edildi. YARSAV Başkanı Murat Arslan’ın bu değişiklik ile ilgili titizlikle hazırladığı kapsamlı çalışması da bu sayımızda yer alıyor. Arslan’ın çalışması aynı zamanda, söz konusu Kanun’un Anayasaya aykırılığına ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak başvurular açısından da önemli bir kaynak.

    Dergimizin sabit bölümlerine bu sayıda yeni bir tane daha eklendi. Hukuk Felsefesi sayfamızın ilk yazarı olan Yrd. Doç. Dr. Gökçe Çataloluk’un çalışması “Marksizm ve Hukuk Kuramı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme” başlığını taşıyor.

    Bunların yanında birçok dostumuz her biri ayrı değer ve öneme sahip yazılarıyla ikinci sayımıza katkı koydular.

    Yargıçlar Sendikası Başkanı Mustafa Karadağ, Cumhurbaşkanı ile çay toplayan yüksek yargı başkanlarının olduğu bir dönemde yargının bağımsızlığını yazdı. Yargıçlar Sendikası Yönetim Kurulu üyesi Nuh Hüseyin Köse bölge adliye mahkemelerini; sendikanın diğer bir Yönetim Kurulu üyesi Tamer Akgökçe sulh ceza hakimliklerini tartışmaya açtı.

    Bilgütay Hakkı Durna, diğer bir yazısında dokunulmazlıkların kaldırılmasının Meclis’te kabul edilmesinin ne anlama geldiğini ele alıyor. Afşin Burak Umar Alman Parlamentosu’nun Ermeni Soykırımını tanıması üzerinden konuya dair yapılan tartışmalara ilişkin bir değerlendirmeyi kaleme aldı. Doç. Dr. Gökhan Günaydın ise, laiklik konusunda ilk sayımızda başladığı tartışmaya bu sayıda devam ediyor. Necdet Okcan, iş yargılamasında önemli değişikliklere yol açabilecek olan İş Mahkemeleri Kanunu Tasarı Taslağı’nı değerlendirdi.

    Hukuk ve Sanat sayfasında Selin Aksoy , yargının iktidarın bir aracı haline gelmesini ele alan Aristofanes’in Eşekarıları oyununu inceledi. Portre köşemizde ise Evrim Şenöz, hukuk ve sosyalizm mücadelesini hiç ara vermeden sürdüren, birçoğumuzun güleryüzlü “Alp abisi” Av. Alp Selek’i anlattı.

    Öğrenci dostlarımız Berkay Çelen, Burak Çınar ve İlkay Güven de yazılarıyla Öğrenci Gözünden sayfasını hazırladılar.

    ***

    Üçüncü sayımızın dosya konusunu “hukuk alanında birlikte mücadele” olarak belirledik. Üçüncü sayımıza katkı sunmak isteyen okurlarımızın bizimle irtibata geçebileceğini tekrar hatırlatmak isteriz.

    Önümüzdeki sayımızda buluşmak üzere…
    Yayın Kurulu

  • Söyleşi: Karaman Dosyası (25.04.2016)

    Mart ayında ortaya çıkan ve herkesin tüylerini ürperten Karaman olayını ve tek celsede biten duruşmasını, İstanbul Barosu ve İlerici Kadınlar Derneği avukatlarından Av. Fulya Durak ile konuştuk.

    Fulya Hanım, tam olarak olayı bilmeyenler için Karaman davasının içeriğini ve davaya kadar geçen soruşturma sürecini kısaca anlatır mısınız?

    Fulya Durak: Olay Konya’da bir hastanede çocuk psikiyatrisine giden ve tecavüze uğrayan bir imam hatip ortaokulu öğrencisinin, karşılaştığı cinsel saldırıyı anlatması ve ailesinin Karaman Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmasıyla ortaya çıktı. Bu suç duyurusunun ardından savcılık olayın bir öğrenci ile sınırlı kalmayıp, başka mağdurların da olabileceği ihtimalini göz önüne alarak araştırmayı derinleştirdi. Yapılan araştırmada, sınıf öğretmeni Muharrem Büyüktürk’ün 10 öğrenciye daha cinsel istismarda bulunduğu, bu suçun 2012 yılından beri işlendiği belirlendi. 4 Mart günü öğretmen okuldan gözaltına alındı, yapılan sorgusunun ardından tutuklandı.

    Bu olay 4 Mart’ta ortaya çıkmasına rağmen, Karaman Cumhuriyet Başsavcılığı RTÜK’e bir yazı yazarak Karaman’daki tecavüz rezaleti için haber ve eleştiri yapılmasının engellenmesini istedi, internet sitelerindeki haberler derhal yayından kaldırıldı. Olayın kamuoyunda duyulması ancak 12 Mart’ta Birgün Gazetesi’nin manşete taşımasıyla gerçekleşti.

    Olayın manşete taşınması ve kamuoyunda duyulmasıyla, Savcılığın neden bu olayı gizlemek istediği de ortaya çıkmış oldu. Çünkü Muharrem Büyüktürk, çocukları Ensar Vakfı ve KAİMDER’e (Karaman İmam Hatip Okulu, İmam Hatip Lisesi ve Anadolu İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği) ait yurtlarda istismar etmişti. Bu kurumların yetkilileri hemen kendilerini işten sıyırma çabasına girdiler. KAİMDER Başkanı Mehmet Sarı, kendilerine bağlı herhangi bir yurt ve ev olmadığını ve adı geçen Muammer Büyüktürk’ün herhangi bir üyeliği ya da kaydı olmadığını söyledi. Ancak bu açıklamalar Öğretmen Muharrem Büyüktürk’ün KAİMDER etkinliğinde çocuklarla sahneye çıktığı fotoğrafların ortaya çıkmasıyla yalan-
    lanmış oldu.

    Karaman Valiliği de Ensar Vakfı sözcüsüymüş gibi yaptığı açıklamada, Karaman’da Ensar ve KAİMDER’e ait yurt olmadığını, öğretmen Muharrem B’nin Ensar ve KAİMDER üyeliği olmadığını duyurdu. Sonradan Karaman Valisi açıklamalarında “evlerin varlığını soruşturmayla öğrendiğini, evlerin hangi vakıf ya da derneğe ait olduğunu bilmediğini” söyledi. Ancak 3 Ocak 2013 tarihinde tecavüz zanlısı Muharrem Büyüktürk’ün Ensar Evi’ndeki çocuklarla Vali Murat Koca’yı makamında ziyaret ederken çekilen fotoğrafları basına yansıdığında bunun da gerçek olmadığı ortaya çıktı.

    Ensar Vakfı Karaman şube başkanı Ali Bağcı da, Muammer Büyüktürk’ün vakıflarında 2013 yılında beş ay gönüllü olarak görev yapıp öğrencilere kurs verdiğini ancak herhangi bir şikayet ya da sorun duymadıklarını belirtti. Bu açıklamadan sonra da sanık Muharrem B.’nin 2012 yılında Ensar Vakfı içerisinde olduğu, eski tarihli çeşitli haberler ile ortaya çıkarıldı.

    Bu olay ülke ve dünya kamuoyunda sosyal medya aracılığıyla geniş yankı uyandırırken, çeşitli kesimler de Ensar Vakfı ve KAİMDER’i koruma çabasına girdiler. Yapılan açıklamalarda “suçun şahsiliği” ilkesi üzerinde duruldu, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu herkesi dehşete düşüren “bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” açıklamasında bulundu. Aslında buradaki amaç, suçun işlendiği yer olan iki kurumu dava dışında bırakmaktı ve açılan davanın sonucuna bakıldığında, bu anlamda başarıya ulaştıkları söylenebilir.

    Savcılığın hazırladığı ve “8 çocuğun kesin şekilde nitelikli istismara maruz kaldığı”, iki çocuk hakkında ise kesin ispat edilememiş şüpheler olduğu, çocuklara cinsel istismarın sekizinin Karaman İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne (KAİMDER) bağlı evlerde, ikisinin ise Ensar Vakfı’na bağlı evlerde gerçekleştiği” belirtilen iddianame, Karaman Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilerek ilk duruşma tarihi 20 Nisan olarak belirlendi. Sanığa atılı suçlar arasında hürriyeti tahdit, kasten yaralama ve müstehcenlik suçları da bulunmaktaydı.

    Gündemin sıcaklığı Meclis’e de yansıdı ancak AKP, çocuk istismarlarının araştırılması ve önlenmesine yönelik araştırma komisyonu kurulması teklifini reddetti. Bunun üzerine sosyal medyada #ÇocukİstismarcısıAKP ve #ChildAbusersProtectedInTurkey (Çocuk istismarcıları Türkiye’de korunuyor) etiketine binlerce tweet yağdırıldı. Tepkinin artması üzerine AKP geri adım atarak dört partinin biraraya gelerek komisyon kurmasını kabul etti.

    Bu sırada Karaman’daki davaya ise Ensar Vakfı avukatları müdahil olmak için mahkemeye dilekçe vererek, suçtan zarar görme ihtimalleri nedeniyle davaya katılma talebinde bulundular ve sanıktan şikayetçi olduklarını belirterek ve cezalandırılmasını talep ettiler. Diğer yandan da mağdur ailelerin avukatlığını alarak, onlara psikolojik destek verip dava sürecini takip edeceklerini açıkladılar.

    Peki Ensar Vakfı’nın neden bu davada sanık olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

    F.D.: Türkiye, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan imzalarıyla kabul edilen ve 10.09.2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’nin tarafıdır. Bu sözleşmenin amacı çocukların cinsel sömürüsü ve istismarını engellemek ve bunlarla mücadele etmek, cinsel sömürü ve istismara maruz çocuk mağdurların haklarını korumak, çocukların cinsel sömürü ve istismarına karşı ulusal ve uluslararası işbirliği geliştirmek, çocukların pornografik nitelikli gösterilerde ve malzemede kullanılarak sömürülmesini önlemektir.

    Bu sözleşmede çok önemli olduğunu düşündüğüm bir düzenleme yer almakta; o da tüzel kişilerin sorumluluğudur. Sözleşmenin 26. maddesi, bu Sözleşme uyarınca öngörülen suçların bir tüzel kişilik içinde; tüzel kişiliği temsil gücü, karar alma yetkisi yada tüzel kişilik içerisinde kontrol yetki-
    sine sahip herhangi gerçek kişi tarafından işlenmesi halinde bu tüzel kişiliğin sorumlu tutulabilmesi için gerekli yasal veya diğer tedbirlerin alınmasını ve cezai, hukuki ya da idari yaptırımların olmasını öngörmüştür.

    Maddenin devamında sorumlu görülen tüzel kişilere uygulanacak tedbirler sayılmıştır. Bunlar tüzel kişiliği kamusal menfaatlerden ve yardımından men; ticari faaliyetlerden devamlı ya da geçici olarak men; adli denetim altına alınması ve tasfiyesidir.

    Ensar Vakfı ve KAİMDER’e ait evler, bu suçun işlendiği yerlerdir. Sanık Muharrem Büyüktürk, bu kurumlar içinde temsil yetkisi ve kontrol yetkisine dayanarak yıllarca çocuklara karşı istismar suçunu işlemiştir. Bu nedenle Ensar Vakfı da KAİMDER de doğrudan sorumludur. Bu kurumlar sözleşmenin 24. maddesi kapsamında her bir çocuğa karşı işlenen cinsel istismar suçuna yardım ve yataklık etmiştir. Bu nedenle söz konusu cezai, hukuki ve idari tüm yaptırımların bu kurumlara karşı işletilmesi gerekmektedir.

    Bu yaptırımların dayanağı sadece uluslararası sözleşmeler de değildir, Türk Ceza Kanunu kapsamında da bu kurumlar sorumludurlar. Çocukların ifadelerinde de, ailelerin ifadelerinde de bu suçların Ensar Vakfı ve KAİMDER yurtlarında işlendiği açıkça söylenmiştir ve şikayetçi oldukları beyan edilmiştir. Bu nedenle adı geçen kurumların yargılama safhasında olması gereken yer, mağdurların yanı değil, sanığın yanı olmalıydı.

    Ne var ki, savcı böyle bir iddianame düzenlemediği için sadece Muharrem Büyüktürk’ün yargılandığı bir davaya tanıklık ettik. Dava süreci nasıl gerçekleşti? Karaman’da ve duruşma salonunda nasıl bir tavır sergilendi?

    F.D.: 20 Nisan günü Karaman İline girişler dahil olmak üzere adliye çevresinde geniş önlemler alındığını gördük. Adliye binasına avukatlar, milletvekilleri ve basın dışında kimse alınmadı. Duruşma çok kalabalıktı.Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipler Birliği, Türkiye’nin değişik illerinden gelen Barolar, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, çeşitli kadın ve çocuk dernekleri, sendikalar ve siyasi partiler davaya katılma talebinde, milletvekilleri ise gözlemci olarak duruşmalara katılma talebinde bulundular.

    Mahkeme Başkanı ilk olarak katılma talepleri konusunda bir değerlendirme yaptı. Biz de İlerici Kadınlar Derneği olarak hazırlamış olduğumuz dilekçe ve eklerini birkaç gün öncesinden dosyaya sunmuştuk. Ensar Vakfı, KAİMDER, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile baroların çocuk hakları komisyonları, Çocuk Haklarını Koruma Derneği, İnsan Hakları Derneği’nin katılma talepleri kabul edildi. Mahkeme heyetinin, duruşma başında milletvekillerini gözlemci olarak kabul etmeyeceğini söylemesiyle salonda itirazlar yükseldi, mahkemeye yasal gerekçeler sunuldu. Bunun üzerine uzun bir ara verildi ve gözlemci taleplerinin kabulü ile duruşmanın yapılmasına geçildi.

    Mahkeme başkanı, nasıl bir hazırlık ile davaya hazırlandığını detaylı olarak açıkladı ve “benim kararım hazır” diye bir de beyanda bulundu. Bunun üzerine yeniden sesler yükseldi. Hakimler yargılamada görüşlerini hiçbir şekilde beyan edemezler. Doğal olarak, henüz bir yargılama yapılmamışken, “karar hazır” şeklindeki açıklama mahkemenin tarafsızlığı, objektifliği konusunda şüpheler oluşturdu.

    Duruşmada dinlenen tanıkların beyanları, çocukların Ensar ve KAİMDER’e ait evlerde kaldığını, ancak bu evlerde hiçbir denetim yapılmadığını, okul müdürlerinin ve yetkililerin çocukların nerede kaldıkları ile hiç ilgilenemediğini ortaya çıkarmıştır. Sanık Muharrem Büyüktürk de bu evlerin alışverişini KAİMDER Başkanının bizzat yaptığını, getirdiği erzakları kendisinin pişirip yemek yaptığını söylemiştir. Yine kendisini işe alanların kim olduğu sorularını da bu kurumların yetkililerinin adını vererek açıklamıştır. Tüm bu beyanlara rağmen, soruşturmanın genişletilmesi yönündeki taleplerin tümü reddedildi. Mahkemenin bu tutumu da dosyanın bir an önce kapatılmak istendiğini gösterdi.

    Davanın bir celsede bitirilmesi hukuken mümkün mü? Mahkeme sizce neden böyle bir yolu seçti?

    F.D.: Eğer bir davada tüm deliller toplanmış, araştırılacak yeni bir husus kalmamış ise karar verilebilir, sürecin uzunluğu ise dosyanın kapsamına göre her davada değişiklik gösterir. Çok kısa sürede neticelenen davalar olduğu gibi, yıllarca süren davalar da olmaktadır. Ancak Karaman davası, bence tek celsede bitirilecek bir dava değildir. Mahkeme heyeti dosyadaki delilleri kendince toplamış ve bir kanaat oluşturmuş olabilir, ancak duruşma sırasında davaya katılma talepleri kabul edilen onlarca Baro, dernek gibi kurumların çeşitli talepleri vardı. Mahkemenin bunları dikkatlice değerlendirilmesi gerekirdi. Örneğin; denetim görevini yapmayan kişilerin tespiti, bu kişilerin de davaya dahil edilmesi talep edilmiştir. Yine katılan avukatlar dosyayı inceleyememiş olmaları nedeniyle yazılı beyanda bulunmak üzere süre istemişler, ayrıca Ensar Vakfı ve KAİMDER’in de sorumlu tutulması yönünde taleplerde bulunmuşlardır. Mahkeme, bütün talepleri tek kalemde reddetmiş ve bildiğini okumuştur.

    Bu şekilde hareket edilmesinin gerekçesi olarak ise, ailelerin daha fazla zarar görmemesi, Ensar ve KAİMDER hakkında zaten onlarca suç duyurusu olduğu ve şikayetlerin bu dosyalar üzerinden de yürüyebileceği belirtilmiştir. Bu gerekçe ne derece samimidir bilemem ancak dosyanın süratle karara çıkmasının en çok Ensar ve KAİMDER’in aklanmasına hizmet ettiği çok açıktır.

    Aslında Karaman davayı münferit bir olay değil. Her gün birçok dini vakfa bağlı okullardan istismar haberleri geliyor. Çocuk istismarı davalarını takip eden bir avukat olarak, son yıllarda istismar olaylarının, Türkiye’de artış göstermesinin sebebi nedir?

    F.D.: Dediğiniz gibi maalesef bu olay ilk defa yaşanmış bir olay değil. 2001-2003 yılları arasında Rize Ensar Vakfı Başkanlığı yapmış ve aynı zamanda Rize İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcısı ve Kızılay Şube Başkanı olan Mehmet Nuri Gezmiş iki çocuğa cinsel istismar suçundan halen tutuklu bulunuyor.

    Evindeki bilgisayara çocuk pornosu indirdiği tespit edilen sonra Trakya Üniversitesi İlahiyat Profesörü ve Rektör Yardımcısı Hüseyin Sarıoğlu’nun da Ensar Vakfı ile çalıştığı ortaya çıkmıştı.

    2008 yılında Çorum’da 15 yaşındaki bir çocuğun eski Ensar Vakfı Şube Başkanı Zekai İşler tarafından cinsel istismara uğradığını şikayet etmesiyle başlatılan adli süreçte Zekai İşler, Adli Tıp’ın verdiği rapora rağmen “iyi hal”den 2010’da 4 yıl 8 ay ceza almıştı.
    Bunlar duyulup da ortaya çıkanlar. Bu sayılardan daha fazlası ortaya çıkmamış durumda. Dediğiniz gibi en çok da dini vakıflara bağlı okullarda görülüyor. Ben bunu, öncelikle bu tür yerlerin denetimsizliğine bağlıyorum. Bu evler yada yurtların herhangi bir hukuksal dayanağı yok, bu nedenle denetim mercii de yok. Buraya gönderilen çocuklar tamamen, adına öğretmen yada hoca denilen bir takım kişilerin insafına bırakılıyor.

    Çocuklar yaşları küçükse başlarına ne geldiğini dahi kavrayamıyorlar, kötü bir şey yaşadıklarını fark etseler de bu kez korktukları yada utandıkları için konuşamıyorlar. Elbette bulundukları ortamın dini bir ortam olmasının da payı büyük, çünkü onlara sorgulamamak, biat etmek öğretiliyor.

    Ensar Vakfı ve benzeri dini kurumlar AKP’nin “dindar nesil yetiştireceğiz” iddiasının stratejik kurumlarıdır. Çok açık söylüyorlar; yapmak istedikleri neslimizi değiştirmek ve biat eden, sorgulamayan bir toplum yaratmak. Bunun çocuklardan başladığını iyi biliyorlar.

    Sorularımıza cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederiz. Son olarak söylemek istediğiniz birşey var mı?

    F.D.: Ne diyebilirim ki, çocuk istismarı vakıası gerçekten bir avukat olarak rahatlıkla bakabildiğiniz dosyalardan değil. Her dosya korkunç bir olayı gün yüzüne çıkarıyor. Benim de küçük bir kızım var. İnsan her olayda kendi çocuğunun başına da aynı olayın gelebileceğini düşünüyor. Hiçbir çocuğun böyle bir olaya maruz kalmasına izin veremeyiz. Çocuklarımızın bunu yaşamamaları için, sağlıklı ve aydınlık bir gelecek için bu kurumlarla yılmadan mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bizlerin düşünen, sorgulayan, araştıran ve ilerleyen bir nesle ihtiyacımız var. Bu nedenle çocuklarımıza sahip çıkmak için öncelikle bu vakıfların peşini bırakmamalıyız. Toplumun vicdanı bir kişiye 508 sene hapis cezası vermekle rahatlamaz, bu kurumların tümünün kapatılmasıyla rahatlar.

    Tekrar teşekkür ederiz.

     

  • Başladık…

    Bu satırları okuduğunuza göre dergimiz çıkabilmiş demektir. Yayın Kurulu’nun bir bütün olarak dergi çıkarmanın acemisi olduğunu itiraf etmemiz gerekiyor. Bugüne kadar bir yayın ile ilişkimiz yazdığımız yazıyı göndermek ve/veya okur olmaktan ibaretti. Konuların sıralanması, yazıların sayfalara sığdırılması, resim seçilmesi, spot belirlenmesi, bazı yazıların kısa gelmesi bazılarının ise çok uzun olması gibi kabarık bir listeyi hep duyardık ama açıkçası, ne anlama geldiğini görerek öğrenmiş olduk. Bu nedenle, şimdiden diyelim ki “hatalarımız af ola”.

    Öncelikle bizim için oldukça zorlu olan bu uğraşta hep yanımızda olan, işlerimizi kolaylaştıran, her sorumuza sabırla cevap verip, sorunlarımıza çare bulan sevgili tasarımcımız Songül’e özellikle teşekkür etmek isteriz. Onun yardımları olmasaydı bu dergi size ulaşamazdı.

    Dergimizin çıkışı o kadar uzadı ki, bu süreçte Yayın Kurulu üyemiz Aysel de anne oldu. 6 Mayıs’ta aramıza katılan Deniz bebeğe hoş geldin diyoruz.

    Hukuk Defterleri ülkemizin zor günlerden geçtiği, yol ayrımında bulunduğu bir dönemde çıkmaya başlıyor. Önce “tasfiye” sürecine sokulan Türkiye Cumhuriyeti’nin şimdi de “yeniden yapılandırılmasının’’ adımları atılıyor. Hukuk ise en başından itibaren bu sürecin önemli enstrümanlarından oldu. Toplumsal adalet duygusu ülkemizde ciddi bir tahribata uğradı, uğramaya devam ediyor. Bunun yanında milyonların adalet arayışı ise artarak sürüyor.

    Böylesi bir dönemde hukukun kapitalizmde oynadığı rol ve kapladığı alan ile birlikte bugün hukukun nasıl bir işlev kazandığını, daha doğrusu hukuka bu işlevin kazandırıldığını, sömürü ve baskı mekanizmalarındaki rolünü, bu bağlamda eşitlik, özgürlük ve adalet kavramlarını tartışmaya ve tartıştırmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Kısacası biraz hukukun altını üstüne getirmek istiyoruz. Buna ihtiyacımız var.

    Bu nedenle mottomuzu da “Hukukun Tersyüzü” olarak belirledik. Bu ifadelendirmeyi de çok sevdik. Kastettiğimiz ise, basit anlamı ile hukukun bir de diğer yüzü var değil. Hukukun teorik tersyüzüne atıf yapıyoruz. Bu anlamı ile uğraşımız “bugünün hukuku”na bir müdahale çabasıdır.

    Hukuk Defterleri bize ait değil. Yukarıda kısaca bahsettiğimiz tabloya ilişkin benzer kaygılar taşıyan tüm ilerici hukukçuların birlikte tartışarak üretecekleri bir platform haline gelmesini umut ediyoruz. Ülkemizin ve hukuk sisteminin, içinde bulunduğu durumdan çıkabilmesi için, bu birlikteliğin yaratılması gerektiğini düşünüyoruz. Bunu önemsiyoruz.

    Dergimizin adını belirlerken birçoğunuzun da hemen aklına geldiği üzere, Lenin’in Felsefe Defterleri ile Gramsci’nin Hapishane Defterleri bize yardımcı oldular. İsim tercihimiz düşünsel üretimimizi de motive edecektir.

    Dergimizde güncel yazılar, sabit bölümler olduğu gibi her sayıda bir dosya konumuz da olacak. Belirlenen konunun çeşitli yönleri ile tartışıldığı yazıları bir araya getirmeye çalışacağız. İlk sayımızın dosya konusunu ise “hukuktaki dönüşüm, dönüşümdeki hukuk” olarak belirledik. AKP’li yıllarda hukukta yaşanan dönüşümler ile yaşanan dönüşümlerde hukukun etkisini/işlevini tartıştık. Bir sonraki sayımız için dosya konusu olarak ‘anayasa/başkanlık’ tartışmalarını düşündüğümüzü de paylaşmış olalım.

    Bitirirken son teşekkür ise bizi yalnız bırakmayan ve yazılarıyla bu çabanın bir parçası olan değerli dostlarımıza. İkinci sayıda üretimlerini bu platformda paylaşmak isteyen diğer dostlarımızın yazılarını da beklediğimizi belirtelim.

    Önümüzdeki sayımızda buluşmak üzere…

    Yayın Kurulu

  • 2020’ye doğru

    Elinizdeki 22. sayımız ile 2019 yılını kapatıyoruz.

    2019 yılında dergimizin dosya konuları ve üretimlerine dönüp baktığımızda hukuksal gelişmelerin hızına yetişmeye çalışmışız da diyebiliriz. Ülkemizde her gündemin hukuk yolu ile kesiştiği gerçeği karşısında dergimiz bir pusula olma titizliği ile bir yılı daha geride bıraktı. Bu bir yılda yerel seçimler ve hukuk düzlemini, çocuk haklarını, işçi sınıfını, yapay zekâ tartışmalarını ve Yargı Reformu kapsamında ülkede oluşan “Yeni Hukuku” dosyalarımıza taşımış, bunların yanında, kent, kriz, savaş, hukuk felsefesi ve daha birçok başlıkta onlarca makaleyi ve söyleşiyi siz değerli okuyucularımız ile buluşturmuşuz.

    Sizlerden gelen katkı ve öneriler ile 2020 yılında da yolumuza devam edeceğiz.

    ***

    22. sayımızın dosya konusunu daha önce de duyurduğumuz gibi “Çevre ve Hukuk” oluşturdu. Bu sayıda dünyada ve ülkemizde çevreye karşı işlenen suçların artması, bunun karşısında yükselen çevre hareketleri ile Kaz Dağlarından başlayarak son örnek olan Dipsiz Göl skandalına kadar insan-çevre-hukuk ilişkisini daha farklı bir pencereden ele almaya çalışan yazılar yer alıyor. Bu kapsamda, Araştırma Görevlisi Volkan Maviş, “Çevre Ceza Hukukunun Gerekliliğine ve Etkinliğine İlişkin Kısa Bir Değerlendirme” başlıklı yazısı ile çevre ve ceza hukukunu, çevreyi korumada hukuksal zor aygıtının gerekliliği ve sınırını kaleme aldı. Av. Gökhan Candoğan, “Ölüme Yürüyen Bir Gezegende İşler Sürdürülemez!” başlıklı makalesi ile iklim ve emek düzlemi ile ilgili farklı bir bakış açısını okuyucularımızın ilgisine sundu. Doç. Dr. Evren Hoşgör, “Yeni Yeşil Dünya Düzeni ve Ekolojik Emperyalizmin İnşası” başlıklı yazısında, yeşil ekonomi kavramına tarihsel ve güncel bir yaklaşım geliştirerek çevre konusundaki ideolojik ve ekonomik alanlara dikkat çekerken; Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Esin Köymen ise “Deprem Gerçeği ve İstanbul” başlıklı incelemesinde merceğini deprem ve kent olgusuna tutarak güncel durumu değerlendirdi. Av. Nigar Demir ise, “Çevre Hakkından “Çevirme Hakkı”na” başlıklı yazısı ile yağma, talan ve yargı kararları ile siyasi iktidarların dünya ve ülkemizdeki çevre sicilini ele aldı.

    ***

    Dergimizde dosya konusuna ek olarak, bu sayımızda Danışma Kurulu üyemiz Av. Cem Alptekin, “Hukuksuzluğa Biatın Dayanılmaz Hafifliği” başlıklı değerlendirmesi ile TBB’nin içine girdiği süreci, olağanüstü genel kurul çağrılarının dayanağını ve TBB ve barolar arasındaki açıyı siz okuyucularımızın dikkatine sunuyor. Yayın Kurulu üyemiz Av. Ertekin Aksüt de, “7188 Sayılı Kanunun Ceza Muhakemesi Kanunu’na Getirdikleri – I” başlıklı yazısı ile Yargı Reformunun Ceza Muhakemesi Kanunu’na getirdiği değişiklikleri ve bu değişikliklerin reform niteliğinde olup olmadığını anlatıyor. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddet ile Mücadele günü kapsamında yazar Tülin Tankut tarafından kaleme alınan “Kadına Yönelik Şiddet Olayları: Buz Dağının Görünen Yüzü Gerçeği Ne Kadar Yansıtıyor?” başlıklı makalesi ile kadına yönelik şiddet ile mücadelede derindeki sorunları gün yüzüne çıkarmayı amaçlıyor.

    Sabit sayfalarımızdan olan, Öğrenci Gözünden sayfasında geçen sene kaybettiğimi Prof. Dr. Rona Serozan anısına hukuk, hukuk eğitimi ve öğrencilerin durumunu -Serozan’ın görüşlerini de yansıtarak- hukuk fakültesi öğrencisi Nurcan Akkaya, “Rona Serozan’dan Bize Kalanlar” başlıklı yazıda kaleme alırken; Hukuk ve Sanat sayfasında Av. Berşan Kayıkçı, “Joker: Şakaysa Hiç Komik Değil Ciddiyse Çok Komik” başlıklı makalesi ile Joker filmini adalet ve hukuk bağlamında değerlendiriyor. Mizah sayfamızda Hüsnü Niyetli “Hakikaten” adlı makalesi ile yabancısı olmadığımız bir silsile ile karşımıza çıkıyor.

    ***

    Dergi yayına hazırlanırken Değerli Hukukçu Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ı yitirdiğimizi öğrendik. Dergimizde Mümtaz Soysal anısına hazırladığımız Portre sayfamızda, Mümtaz Soysal’ı en iyi ifadeler ile anlatan Prof. Dr. Bilsay Kuruç’un sözlerine yer vermiş bulunuyor, Mümtaz Soysal’ın anısı önünde saygı ile eğiliyoruz.

    ***

    Dergimizin okurları ile yan yana geldiği atölyeleri ise devam ediyor.

    İzmir’de atölyelere başladığımızı buradan da tekrar duyurmak isteriz. İlki Ekim ayında gerçekleşen İzmir atölyemizin ikincisi 29 Kasım Cuma günü saat 18.00’de “Özne, Tanınma ve Haklar” başlığında İzmir Barosu toplantı salonunda, Dr. Gökçe Çataloluk yürütücülüğünde gerçekleşecek. Aralık ayında yapacağımız atölyemizin tarihini ise internet ve sosyal medya hesaplarından takip etmenizi dileriz.

    İstanbul’da 29 Aralık Pazartesi günü saat 19.00’da Doç. Dr. Sevtap Metin yürütücülüğünde “Hukuk ve Sinema” başlığında atölyemiz toplanacak.

    Eskişehir’de ise 30 Kasım Cumartesi günü saat 16.00’da Av. Erkan Kılıç yürütücülüğünde “Hukuk Alanında Sendikal Mücadele” başlıklı, 21 Aralık Cumartesi günü saat 15.00’te ise Av. Ertekin Aksüt yürütücülüğünde “Ceza Yargılamaları ve Yargı Reformu” başlıklı atölyelerimiz gerçekleşecektir.

    Kocaeli Kasım atölyemiz ise 14 Aralık Cumartesi günü saat 16.00’da Av. Ceyda Cimilli Akaydın yürütücülüğünde “Kişisel Verilerin Korunması” başlığında gerçekleşecektir.

    ***

    Dergimizin 23. sayısının dosya konusunu “Basın Yayın Alanında Güncel Gelişmeler, Hak ve Özgürlükler” olarak belirlemiş bulunuyoruz. Gerek dosya konumuza katkı, gerekse de gelecek sayılara ilişkin önerilerinizi bekliyor olacağız.

    2020’nin ilk sayısında buluşma üzere, keyifli okumalar…