Yazar:

  • Akademi

    Olağanüstü hâl döneminde, birçok akademisyenin devlet üniversitelerinden ihracına şahit olduk. Boğaziçi Üniversitesinde rektörlük seçimleri sonrasındaki atamalar, öğrenciler ve akademisyenler tarafından gerçekleştirilen eylemleri doğurdu, bu eylemler hala sürüyor. Bu yılın başında kimi vakıf üniversitesindeki zamlara rağmen düşük ücretler, akademisyenlerin tepkilerine yol açtı. Ancak akademideki sorunlar bunların çok ötesinde… İdeolojik ve siyasal dönüşümün çarpıcı şekilde görüldüğü yerlerden biri akademi… Biz de bu dosyamızda bu sorunları ele almaya çalıştık.

    Akademi” dosya konumuzda, akademideki neoliberal dönüşümü Funda Karapehlivan “Akademinin Kapitalist Dönüşümü ve Neoliberal Üniversitenin İnşası” başlıklı yazısında incelerken; yayın kurulu üyemiz Gökçe Çataloluk, hukuk fakültelerinde verilen eğitimin niteliğine ilişkin yapılan tartışmaları “Fakültede Aldığımız Teorik Bilgileri…” yazısında değerlendirdi. Yine dosyamızda, Sevgi Bektur, “Bitmeyen Olağanüstü Dönem ve Üniversiteler: İhraç-Ohal Komisyonu- İdari Yargı Denetimi” başlıklı yazısında KHK ile akademisyenlerin ihracını ve buna ilişkin kurulan OHAL komisyonlarını ele alırken; Candan Badem ise sosyalist sistemin akademi ve üniversite örneğini “Sovyetler Birliğinde Bilim ve Üniversiteler” başlıklı yazısında değerlendirdi. Dosyamızda üniversitenin farklı bileşenleriyle söyleşiler de yer alıyor. Üniversite öğrencilerine üniversiteden umdukları ve bulduklarını sorduğumuz “Öğrenci Gözünden Üniversite’ye Bakış” söyleşini ve hem vakıf hem devlet üniversitelerinde çalışan akademisyenlerle akademinin sorunlarını ele almaya çalıştığımız yuvarlak masa sohbetini dosyamızda okuyabilirsiniz.

    ***

    Dosya konumuz haricinde, bu sayımızda yine çok değerli yazılar bulunuyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü vesilesiyle yayın kurulu üyemiz Akasya Kansu, ülkede yaşanan kadın cinayetlerini ve cinayetlerin artışındaki nedenleri “Medusa’yı Kim Öldürdü?” başlıklı yazısında ele aldı. Sınıf Tavrı sözcüsü Kemal Parlak “1 Mayıs İşçi Emekçi Bayramı mı? 1 Mayıs Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü mü?” başlıklı yazısında 1 Mayıs’ın sulandırılmak istenen esas içeriğini, tarihsel bir perspektifle bizlere gösterdi. Av. Tümay Çetin, nedenleri görmezden gelinen avukat intiharlarını “Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm” başlıklı yazısında çarpıcı şekilde ortaya koydu. Yargıçlar Sendikası Genel Başkanı Yargıç Enver Kumbasar, Adalet Akademisinin amacını ve günümüzdeki durumunu “Türkiye Adalet Akademisi: İdeolojik Bir Aygıt mı?” başlıklı yazısında değerlendirdi.

    Hukuk Tarihi sayfasında, İstanbul Barosu’nun 1 numaralı yayını olarak tarihe geçen eserin içeriğini ve özelliklerini, Av. Tugay Aydın, “İstanbul Barosu’nun Yayınlanan İlk Eseri Muhâmi ve Yeniden Yayınlanamaması” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı. Hukuk ve Sanat sayfasında yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy, “Mahkeme Kapısı Önünde Sait Faik” başlıklı yazısında Sait Faik’in mahkeme kapısı öykülerini değerlendirdi. Mizah sayfasında Hüsnü Niyetli, gazeteci Sedef Kabaş hakkında hazırlanan iddianameyi mizahi diliyle “Farazi Dava” başlıklı yazısında ele aldı.

    Bu sayımızın Portre sayfasında ise devrimci avukatlık pratiğinin örneği olan Av. Gülçin Çaylıgil’i ölümünün 9. yılında saygıyla ve özlemle anıyoruz.

    ***

    34. sayımızda dosya konumuz “Yaşlılık” idi. Bu dosya konumuza Prof. Dr. Yeşim Gökçe Kutsal, “Covid-19 Pandemi Sürecinde Yaşlı Olmak” başlıklı değerli yazısıyla katkılarını sunmuştu. Ancak yazısının ilk spotu bizden kaynaklanan nedenle başka bir yazının spotu ile karışmış olarak basıldı. Bu nedenle hem Sayın Yeşim Gökçe Kutsal’dan hem de okurlarımızdan özür dileriz. Hatamızı bir nebze telafi edebilmek için, değerli hocamızın yazısını uygun spotlarla bu sayımızda yeniden yayınlıyoruz.

    ***

    24 Mart 1978’de Yurtsever Savcı Doğan Öz’ün katledilmesinin üzerinden 44 sene geçti. Bu sene de Savcı Öz’ü, Yargıçlar Sendikası ve Avukatlar Sendikası ile birlikte hazırlığını üstlendiğimiz bir etkinlikle anıyoruz. 27 Mart 2022 Pazar günü saat 14.00’da “Yoksulluk/Yolsuzluk/Yargı: Çıkış Mümkün mü?” başlıklı etkinliğimizde, konuşmacı olarak Prof. Dr. İzzeddin Önder, gazeteci-yazar Barış Pehlivan, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri Enver Kumbasar ve avukat-yazar Murat Yurttaş bizlerle olacaklar. Tüm dostlarımızı etkinliğimize bekliyoruz.

    ***

    Pandemi döneminde ara verdiğimiz atölyelerimize şubat ayı itibariyle online olarak yeniden başladık. Nisan ayı itibariyle atölyelerimizi yüz yüze yapmaya başlıyoruz. 19 Nisan Salı günü saat 19.30’da Kadıköy Çinili Kafe’de Dr. Cemile Turgut ile “Unutulma Hakkı”; 17 Mayıs Salı günü aynı saat ve aynı yerde Prof. Dr. İzzeddin Önder ve Av-Sen Başkanı Av. Selin Aksoy ile “Avukatların İşçileşmesi ve Örgütlülüğü” üzerine atölyelerimizi gerçekleştireceğiz. Bu keyifli atölyelerimize katılımlarınızı bekliyoruz.

    Herkese keyifli okumalar dileriz.

  • Yaşamın akla gelmeyeni: Yaşlılık

    Pandemi ve ekonomik krizden en çok etkilenen kesimlerin başında yaşlılar geliyor. Yaşanan bu süreç, devletlerin yaşlılığa bakışının ve buna ilişkin sosyal politikalarının, yaşlıların toplumdaki durumunun, pandemi ve benzeri durumlarda yaşlıların yaşadıklarının mercek altına alınması gerekliliğini bize hatırlattı. Ancak dosya konusu için yazar ararken dahi, bu konu hakkında ülkemizde ne kadar az çalışıldığını gösteren vahim bir tabloyla karşılaştık. O nedenle dosya konumuzun adını “Görmezden gelinen gerçek: Yaşlılık” olarak belirledik. Bizler de, dosyamız vesilesiyle, bu konuda tüm alanlarda daha fazla çalışılması gerekliliğinin önümüzde durduğunu hatırlatmak isteriz.

    “Görmezden gelinen gerçek: Yaşlılık” dosya konumuzda, pandemide yaşlıların yaşadığı zorlukları ve pandeminin bu kişilere etkilerini sayın Prof. Dr. Yeşim Gökçe Kutsal, “Covid-19 pandemi sürecinde yaşlı olmak” başlıklı yazısında değerlendirirken; Araş. Gör. Mürvet Ece Büyükçalık, yaşlı ayrımcılığını “Yaşçılık ve Yaş Temelli Ayrımcılık” yazısında inceledi. Yayın kurulu üyemiz Dr. Gökçe Çataloluk, Michael Douglas ve Allen Arkin’in başrolde olduğu “The Kominsky Method” disizini yaş ve yaşlanma açısından “The Kominsky Method: “Öteki Amerika”nın Son Dersi” yazısında ele alırken; dosyamızın son yazısında ise danışma kurulu üyemiz Prof. Dr. İzzeddin Önder, yaşlılığı ve yaşlı bakımının piyasa koşullarına ve kapitalizme göre tarihsel süreçte nasıl ele alındığına, günümüzdeki durumunu ve nasıl olması gerektiğine ilişkin görüşlerini “Yaşlılık” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı.

    ***

    Dosya konumuz haricinde, bu sayımızda çok değerli yazılar bulunuyor. Danışma kurulu üyemiz Av. Abdurrahman Bayramoğlu, Kasım ayında gerçekleşen İstanbul Barosu seçimlerini, yeni yapılan TBB seçimleri sonrasında “Son Kalenin Son Komutanı!” başlıklı yazısında değerlendirdi. Sevgili Dr. Cemile Turgut, AYM’nin Haziran 2021’de vermiş olduğu kararını da değerlendirerek, trans bireylerin isim ve cinsiyet değişikliğine ilişkin karşılaştıkları ayrımcılığı hukuki açısından “Hukuk Politikası Olarak Trans Bireyin Cinsiyet ve İsim Değişikliği” başlıklı yazısında inceledi.

    Mercek sayfasında, yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz, 2021 yılını ve 2022’de bizi bekleyenleri “Özleminiz Hissettiğimiz Yarınlar İçin” başlıklı yazısında değerlendirdi. İktisat Notları sayfamızda Prof. Dr. İzzeddin Önder, faiz indirimleri ve döviz kur artışlarını “Ekonomik Kriz ve Faiz Oranları” başlıklı yazısında değerlendirirken; Hukuk ve Sanatsayfasında, yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy, dosya konumuzla da bağlantılı olarak günden güne ölümünü bekleyen bir ihtiyarın, tek bir mısır fidesini hayatı yenileyebilecek bir umudun temsili haline getirdiğini gösteren Yan Lianke’nin “Günler, Aylar, Yıllar” metnini inceledi. Mizah sayfamızda sevgili Hüsnü Niyetli, basılmayan kanun maddelerini, neredeyse yok sayılan ve soruşturma dahi açılmayan suçları mizahi bir dille “Kadük Sayfa” başlıklı yazısında ele aldı.

    ***

    Kasım-Aralık ayları, çok değerli hukukçuları kaybettiğimiz aylar. Portre sayfasında her yıl olduğu gibi, değerli hocalarımız Prof. Dr. Server Tanilli, Prof. Dr. Bülent Tanör, Prof. Dr. Mümtaz Sosyal ve Prof. Dr. Rona Serozan ile katledilen değerli Diyarbakır Barosu eski başkanı Tahir Elçi’yi saygı, sevgi ve derin bir özlemle anıyoruz.

    ***

    Döviz kurlarının artışı ne yazık ki basılı dergileri de vuruyor. Maliyetler karşılanamayacak boyutlara ulaşıyor ancak bizler, büyük bir inatla basılı olarak sizlere ulaşmanın yollarını arıyoruz. Ne yazık ki, bazı değişiklikler yapmamız gerekiyor. 2022 yılında dergimizi üç aylık periyotlarla çıkarmaya başlayacağız ancak bunun yanında, internet sitemize ve sitedeki güncel yazılar kısmına daha fazla ağırlık vermeyi planlıyoruz. Böylece sizlere hem basılı dergimiz hem de internet sitemizle ulaşmak istiyoruz. Dijital abonelik konusunda adımlar atmaya da başlayacağız.

    2022 yılı Türkiye açısından birçok değişimin başlangıcı olabileceği sinyallerini veriyor. İstediğimiz ülke özleminin gerçekleşebilmesi için, süreci izlemek yerine, bizlerin daha fazla bir araya gelerek konuşmamız ve üretmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Pandeminin tam olarak bitmemiş olmamasına rağmen, pandemi nedeniyle ara verdiğimiz atölyelerimize salgın önlemlerine uygun olarak yeniden başlıyoruz. Atölye konularına ilişkin okurlarımızın görüş ve önerilerini bekliyoruz. Atölyelere ilişkin bilgileri Ocak ayında sizlerle paylaşacağız.

    Herkese umut dolu ve sağlıklı yeni bir yıl diliyoruz.

  • Söyleşi: SMA Hastası Bebekler ve Tedavileri için Verilen Hukuki Mücadeleye Dair

    Son dönem sosyal medyada, SMA hastaları ile ilgili olarak yapılan yardım kampanyalarına sıkça rastlamaktayız. Peki bu hastalık nedir, tedavisi ne şekilde mümkündür, bu tedavi için nasıl bir hukuki süreçten geçilmektedir? SMA hastası bebeklerin ailelerine yardım toplanması konusunda hukuki destek veren Av. Özge Üstün ile konuştuk.

    Hukuk Defterleri: SMA hastası bebeklerin yargı süreçlerini takip ettiğinizden hareketle soruyoruz. Bize kısaca SMA hastalığını tanımlayabilir ve tedavi yollarını söyleyebilir misiniz?

    Özge Üstün: Spinal Müsküler Atrofi (SMA), omurilikte yer alan ön boynuz hücrelerinin geri dönüşümsüz kaybı ve bunun sonucunda ortaya çıkan kas atrofisi ve güçsüzlüğü ile karakterize olan bir grup genetik kas hastalığıdır.

    SMA hastalığının şiddeti değişkendir. Klinik özellikler, başlangıç yaşı ve ulaşılan maksimum motor fonksiyonlar temelinde, hastalığın şiddeti değişkenlik göstermektedir. Bu değişkenliğe göre SMA hastalığı, Tip 0, Tip 1, Tip 2, Tip 3 ve Tip 4 olarak beş kategorilere ayrılmıştır. 0’dan 4’e doğru hastalığın formu ağırlaşmaktadır. Tip 0 hastaları çoğu zaman anne karnında hayatını kaybederken en fazla maalesef 6 aya kadar yaşayabilmektedir. Tip 1 hastalarının ise çoğu maalesef 2 yıldan fazla yaşayamamaktadır. Tip 2 hastalarının ise çoğu, maalesef 25 yıldan uzun yaşayamazken, yaşları ilerledikçe kemik ve eklemlerde gelişen ortopedik sorunlar sebebiyle tekerlekli sandalyeye mahkûm olabilmektedirler. Tip 3 ve Tip 4 hastaları çoğunlukla yardımsız yürüyebilirken normal yaşam süresine sahiptirler; ancak Tip 3 hastalarında skolyoz ve solunum kaslarındaki güçsüzlük, Tip 4 hastalarına göre daha erken gözlemlenebilmektedir.

    SMA hastalığına ilişkin gelişmekte olan birkaç tedavi yöntemi var; ancak bunlar arasında en çok tercih edilen Spinraza ve Zolgensma isimli iki tedavi. Spinraza; hastalığın iyileşmesini sağlamazken, ilerlemesini kısmen de olsa durduruyor. Özellikle SMA Tip 1 hastalarının hayatta kalabilmesi için oldukça önemli bir ilaçken, SMA Tip 1 hastalarının erken yaşta tekerlekli sandalyeye mahkûm olmaması için önem gösteriyor. Yine; Zolgensma tedavisinin Spinraza tedavisi ile birlikte uygulandığında daha etkili olduğu biliniyor. Zolgensma; eksik veya mutasyona uğramış SMN1 genini değiştirerek, çalışan bir SMN arttırıcı sağlayan, diğer bir deyişle hastalığın iyileşmesini sağlayan tek seferlik bir tedavidir.

    H.D.: SMA hastası bebeklerin, tedavileri için yurt dışına gönderildiğini veya gönderilmek için para toplandığını, yardım kampanyaları düzenlendiğini görüyoruz. Ülkemizde SMA hastası bebeklerin tedavi edilme imkânı yok mu?

    Ö.Ü.: Spinraza; ülkemizde SMA Tip 1 ve Tip 2 hastaları için belirli kriterler sağlandığı sürece belirli bir doza kadar karşılanıyor. CHOP INTENT diye bir puan uygulaması var. İlk 4 dozda puan beklenmiyor; yalnız 4. dozdan sonra çocuklar bu test uygulamasına giriyorlar ve kanunda belirlenen düzeyde (her bir testte ilerleme kaydetmesi gereken puan farklı) iyileşme gösterirlerse Spinraza tedavisini ücretsiz bir şekilde alabiliyorlar. Spinraza da Zolgensma kadar olmasa da oldukça pahalı bir tedavi. Ancak burada çelişkili olarak gördüğüm husus şu; Spinraza hastalığın iyileşmesini sağlamazken, hastaların bu tedaviyi olabilmek için iyileşme göstermeleri bekleniyor. Bu da çocuklar için çok zor oluyor. Sürekli olarak fizik tedavi gibi uygulamalar gören çocuklar ki, bu tedavi yöntemleri ve nefes almaları için gerekli olan bazı cihazlar karşılanıyor; bu testi geçemezlerse Spinraza tedavisini alamıyorlar. Bu durumda da ya ölüm ile ya da hayatlarının geri kalanına engelli olarak devam etme riski ile karşı karşıya kalıyorlar. Ben bu kriterlerin kaldırılması ve SMA hastalarının yaşamları boyunca Spinraza’ya ücretsiz bir şekilde ulaşabilmeleri gerektiğini savunuyorum.

    Zolgensma’ya dönecek olursak, ki gündemi en çok oyalayan bu tedavi yöntemi; ülkemizde uygulanmaması için hiçbir sebep görmüyorum, aksine Anayasa’da da açıkça yer alan sosyal devlet ilkesi, yaşam hakkı, sağlık hakkı ve kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı gereği bu tedavinin uygulanmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bunun dava yolu ile talep edilebilmesi tabii ki mümkün. Ancak; biliyoruz ki davalar çok uzun sürüyor. Zolgensma’nın ise daha etkili olabilmesi için 2 yaş ve 13,5 kilogramın altındaki çocuklara uygulandığını biliyoruz, daha da önemlisi kasla geri dönüşümsüz bir şekilde kaybedildiği için ne kadar erken uygulanırsa o kadar erken ve çok etki gösteren bir tedavi. Diğer yandan çocuklar sürekli olarak hastalıkla boğuştukları için bağışıklıkları da güçsüzleşiyor ve enfeksiyona da daha açık hâle geliyorlar. Hâl böyle olunca bu davaların sonuçlarını beklemeyi hiçbir aile tercih etmek istemiyor ve kampanyalara yöneliyor. Çünkü davalar en iyi ihtimalle 2-3 sene sürerken kampanyalar iyi yönetilebilirse ve şanslı ailelerse 6-7 ayda bitebiliyor.

    Bir çocuk bu dava yolunu; Zolgensma’yı Türkiye’de ücretsiz bir şekilde almak için iki ayrı dava açarak denedi. Yürütmeyi durdurma kararları verildi ve Zolgensma yurt dışı ilaç listesine mahkeme şerhi ile eklendi. Ancak tabii bu konuda Sağlık Uygulama Tebliği yayınlanmadığı için ilaç yine ücretliydi. Hâl böyle olunca ilacın karşılanması için ikinci dava açıldı. Yine yürütmenin durdurulması kararı verildi; fakat bakanlık bu sefer karara uymadı. Bildiğim kadarıyla karar hem Anayasa Mahkemesi’ne hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı. Ancak yüksek mahkemelerce henüz bu konuda bir karar verilmiş değil. Bu arada davaları açan çocuğun da yaşı ilerledi ve tedaviyi alma şansı azalmaya başladı; durum böyle olunca da çocuk Almanya doğumlu olduğu için Almanya’ya gitti ve Almanya çocuğun Zolgensma tedavisini ücretsiz bir şekilde karşıladı. Bu gerçekten içler acısı bir durum. Bizim vatandaşımız burada tedavi olabilmek için hukuk savaşı veriyor; ancak sadece kendi ülkesinde doğduğu için başka bir ülke onun tedavisini ücretsiz bir şekilde karşılıyor. Hiçbir çocuk, hiçbir aile böyle bir yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmamalı.

    H.D.: SMA hastası bebekler için IBAN bilgileri paylaşılırken “hesabın valilik izinli olduğu” ibareleri koyuluyor. Yardım Toplama Kanunu’na göre bu tip aciliyet içeren hastalıklar yönünden de mutlaka valilik izni alınması gerekiyor mu?

    Ö.Ü.: Aslında Yardım Toplama Kanunu’na göre her zaman yardım toplamak izne tabiydi. Ancak yaptırım açısından pek fazla caydırıcılık bulunmuyordu. Geçtiğimiz Aralık ayında Yardım Toplama Kanunu’nda yapılan değişiklikler neticesinde yardım toplamak için izin almak zaruri hâle geldi. Tabii yine aynı dönemde yetkililerce SMA hastası çocukların ailelerinin yürütmüş olduğu kampanyalara yönelik olumsuz açıklamaların da etkisi büyük oldu. Çoğu kişi resmî izni olmayan kampanyalara bağış yapmak veya bu kampanyalar için çalışmak istemedi. Bankalar yardım hesaplarına bloke koydu, para giriş ve çıkışları engellendi. Hâl böyle olunca da ailelerin resmî izin almaktan başka çaresi kalmadı. Ben hiçbir valiliğin, hiçbir SMA hastası çocuğa resmî izni doğrudan verdiğini görmedim. İzni vermeye bu kurumlar yetkili. Dolayısıyla; aileler öncelikle valiliklere yardım toplama izni için başvuruda bulunduktan sonra valiliğin ret kararını idare mahkemelerine taşıyorlar. Yürütmenin durdurulması kararı alabilen aileler bu kararı tekrardan valiliğe sunup valiliğin karara uymasından sonra resmi bir şekilde ilgili valiliğin kontrolünde kampanyalarını yürütüyorlar. Bu yüzden de kampanyaları için resmî izin alabilen aileler hesabın valilik izinli olduğuna dair ibareler koyuyor. Bu da kampanyaların güvenilirliğini arttırıyor.

    H.D.: Valilik izni prosedürü ne kadar sürüyor? Size, daha doğrusu avukatlara neden ihtiyaç duyuyor bu aileler?

    Ö.Ü.: Valiliğin izin talebini reddetmesinin ardından mahkemeye başvurduktan sonra eğer idare mahkemeleri cevap süresini kısaltırsa 3-4 gün ile 2 hafta arasında değişebiliyor. Tabii bazı mahkemelerin bu süreçte cevap süresini kısaltmadığına da üzülerek şahit olduk. Böyle durumlarda yürütmenin durdurulması kararları 1 ayı bulabiliyor. Tabii valiliklerin karara uyma süresi de var. Bazı valilikler karara hemen uyarken, bazıları çocuklar için uzunca bir süre de beklemeyi tercih edebiliyor. Bu süreçlerin hepsi hukuki bilgi ve iletişimi gerektiren süreçler. Aileler zaten çocuklarla uğraştığı için buna vakit bulamıyorlar da… İyi takip edilmeyen hukuki süreçlerde yürütmenin durdurulması taleplerinin reddedilme ihtimali de mevcut. Dolayısıyla hukuki destek ve avukat yardımı ile bu davaların yürütülmesine ailelerin ihtiyaç duyması normal.

    H.D.: Valilik (veya valilikler), başvurulara ret gerekçesi olarak neyi ileri sürüyor?

    Ö.Ü.: Pandemiyi ileri sürdüler maalesef… Kampanyalar pandemi sürecinde bulaşı arttırabilirmiş. Ve tabii daha önceden yetkililerin basına açıkladığı gibi, SMA hastalarının tüm tedavilerinin devlet tarafından karşılandığını ileri sürüyorlar.

    H.D.: Bu süreçler sonrasında SMA hastası bebekler aşağı yukarı ne kadar zaman kaybetmiş oluyor?

    Ö.Ü.: Dava sürecinden önce idarelere ilk başvuruda maalesef tüm valilikler yaklaşık olarak 60 güne kadar beklediler ret cevabı verebilmek için… Neyse ki son değişikliklerle bu cevap süreleri 30 güne düşürüldüğü için bu artık daha kısa sürecek. Yürütmenin durdurulması kararı bildiğim kadarıyla en kısa sürede alınan ve uygulanan 4 gündü. Yani davanın açılmasından sonraki ikinci günde karar çıkmış, sonraki ikinci günde ise valilik karara uymuş hesaplar açılmıştı. Ancak bildiğim en uzun yürütmenin durdurulması süreci ise yaklaşık 4,5 aydı. Yerel mahkeme cevap süresini 30 gün tutmuş, sonrasında talebi reddetmiş ve karar üst mahkemeye taşınmak zorunda kalınmıştı. O dönemde 60 gün şimdi 30 gün bekleme süresi ile birlikte nereden baksanız 1,5 ay gibi bir zaman kaybetmiş oluyorsunuz. Önceden 2,5 aydı en iyi ihtimalle. Her gün ölüm ile burun buruna yaşayan ve geri dönüşümsüz bir şekilde kas kaybeden çocuklar için bunların hiçbiri, hiç de azımsanabilecek bir süre değil.

    H.D.: Ülkemizde Zolgensma ilacının SMA hastası bebeklere temini yönünde çalışma yapılıyor mu?

    Ö.Ü.: Zolgensma; mahkeme kararı şerhi ile yurt dışı ilaç listesine eklendi. Ancak mahkeme şerhli olarak eklenmesi bana göre; ilacı ülkemizde almak isteyen kişilerin yine aynı sancılı süreci çekmeleri gerektiriyor. Bunun için Zolgensma’yı reçete edecek bir doktor bulmanız gerekli ki bunu bulabilmek artık neredeyse imkânsız denebilecek kadar zor. Diğer yandan; bakanlıktan bu konuda hiçbir açıklama duyamadık. Mecliste nadir görülen hastalıklara ilişkin bir komisyon kuruldu ve 2019 yılının Mart ayında rapor açıklandı. Orada Zolgensma’ya sadece 1 paragraflık yer verilmiş. Tabii Zolgensma, FDA’dan şartlı onayını da aynı dönemde yani raporun yayınlandığı dönemde almıştı. Dolayısıyla; FDA onayının bu rapora etkisi olamadı. Çok sayıda kanun teklifi ve yazılı soru önergesi mecliste mevcut. Ancak maalesef hâlâ ne bakanlıktan ne de başka iktidar yetkililerinden ilacın ülkemizde ücretsiz bir şekilde uygulanmasına ilişkin bir açıklama duyabilmiş değiliz.

    H.D.: Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

  • Güvencesizlik

    Gerek dünyadaki ekonomi politikalar gerek ülkemizdeki siyasi dönüşümler, her alanda yurttaşların geleceğine dair ne hukuken ne ekonomik anlamda öngörüde bulunabildiği belirsizliği getiriyor. Bu anlamıyla, içinden geçtiğimiz dönemi en iyi anlatan kelimenin güvencesizlik olduğunu düşünüyoruz. Bu durum, herkes üzerinde büyük bir tedirginlik/umutsuzluk da yaratıyor. Bu sayımızda bu güvencesizliğin farklı alanlarda görünümlerini ve bu güvencesizliği/ umutsuzluğu nasıl kırabileceğimizin yollarını aramaya çalıştık.

    “Güvencesizlik” dosya konumuzda, Necla Akgökçe “En Güvencesiz İşçiler: Kadınlar” başlıklı yazısında işçi sınıfının neo-liberalizmle birlikte, çalışma yaşamında daha da sosyal korumadan yoksunlaşan kadın işçilerin durumunu ele alırken; Av. Necdet Okcan, yeni teknolojiler ve dijitalleşmeyle atipik çalışma biçimlerinin işçilere getirdiği güvencesiz çalışma koşullarını “Teknolojik Gelişmeler ve Dijitalleşme Nedeniyle İşçilerin Güvencesizliği” başlıklı yazısında değerlendirirdi. Dr. Duygu Hatipoğlu ise işçilerin adalet arayışında mahkeme deneyimlerinin getirdiği güvencesizliği “Güvencesiz Adalet” yazısında ele aldı. Hukuki anlamda güvencesizliğin bir başka boyutu olan yurttaşın ve bu adaleti dağıtması gereken yargıç ve savcıların bile hukuki güvenliğinin kalmadığı günümüz tablosunu “Hukuk Güvenliği Mi, Güvenliğin Hukuku Mu? (!)” başlıklı yazısında DanışmaKuruluüyemizemekliyargıçİbrahim Fikri Talman değerlendirdi. Dr. Ulaş Karadağ ise, borçlanarak yaratılan piyasaya bağımlı bir hayatın yurttaşlar için yarattığı güvencesizliği “‘Umutsuzluğun içyüzü’: İlk Birikimin Sürekliliği ve Güvencesizlik” yazısında inceledi. Yine bu dosya konumuzda gençlerin geleceğe dair yaşadıkları umutsuzluğun, güvencesizliğin nedenlerine ve buradan çıkışa dair yollarına ilişkin görüşleri, yayın kurulu üyemiz Stj. Av. Nurcan Akkaya’nın, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Faruk Baydemir, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2021 yılı mezunlarından Zeynep Nur Yalçınkaya ve DİSK Araştırma Merkezi (DİSK- AR) Uzmanı Deniz Beyazbulut ile gerçekleştirdiği önemli söyleşiyi de okuyabilirsiniz.

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda yine çok değerli yazılar yer alıyor. Yaz ayında yurdun birçok yerinde çıkan yangınlara ilişkin idarenin sorumluluğunun kapsamı ve sınırlarını Ar. Gör. Deniz Bilgehan,“İdareninOrmanYangınlarından Kaynaklanan Sorumluluğu” başlıklı yazısında değerlendirirken; Dr. Barkın Asal, Boğaziçi Üniversitesi’nde Melih Bulu’nun atanması sonrasındaki tepkilerle yeniden gündeme gelen rektör atamalarını “40 Yılda Bir Arpa Boyu: Türkiye’nin Rektör Seçim ve Atamalarıyla İmtihanı” başlıklı yazısında ele aldı. Stj Av. Kader Aydın cezaevlerinin ve infaz hukukunun işlevini ve ülkemizdeki uygulamalara ilişkin sorunları “Bir Düşünce Olarak: Ceza Evlerini Rehabilitasyon Merkezlerine Dönüştürme” başlıklı yazısında değerlendirirken; Stj. Av. Senanur Altıparmak ise dünyanın birçok yerinde hâlâ kadınların kazanmak için mücadele ettiği kürtaj hakkını, AİHM kararları ışığında “AİHM Kararları ve Türk Mevzuatı Uyarınca Kürtajda Ceninin Yaşam Hakkı” başlığında ele aldı. Yine bu sayıda Ar. Gör. Çağatay Şahin’in, Türkiye’de İslami cemaat ve tarikatların sistem içerisine çekilerek dinî ve mali hareketliliklerinin denetlenmesi önerilerinin aslında bu tarikatların meşrulaştırılması anlamına geldiğini isabetli bir şekilde ortaya koyduğu görüşlerini “İktidar, Diyanet ve Denetim: Meclis-i Meşâyih Kurumunu Yeniden Tesis Etme Girişimlerine Dair Bir Eleştiri” başlıklı yazısında okuyabilirsiniz.

    Önünüzdeki 33. sayımızda, hepimizi derinden üzen bir konuda önemli bir söyleşi de yer alıyor: SMA hastası bebekler… Av. Özge Üstün ile devlet tarafından tedavi masrafları karşılanmayan ve hayati tehlike içerisinde olan SMA hastası bebeklerin tedavilerine ilişkin ülkemizde gerçekleştirilen hukuk mücadelesini konuştuk.

    Mercek sayfasında ise yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz, “Hukukun laiklikle mücadelesi (!)” yazısında rejimin islam dini temelli hukuk anlayışının yerleştiğine ilişkin verileri ele alırken; Hukuk Felsefesi sayfasında ise bu sayımızda Ar. Gör. Gözde Türkeli, “Yığın Psikolojisi ve Kuramına Yönelik Bir İnceleme” başlıklı yazısında yığın psikolojisine ilişkin güncel tartışmaları değerlendirdi. Mizah sayfasında Hüsnü Niyetli, Yargıtay yeni binasının Diyanet Başkanının dualarıyla açılışını, “Âmin” başlıklı yazısında mizahi diliyle eleştirdi.

    ***

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…

  • Yakın Plan

    Geçtiğimiz Haziran ayının 22’sinde doğum günü olan ve ölüm tarihi 4 Temmuz 2016 olarak tarihe kayıt düşülen Tahran doğumlu yönetmen Abbas Kiyarüstemi’yi anmak için bir filmini seçmem gerekirse ilk aklıma gelendir “Yakın Plan” filmi. Kendisiyle yapılan bir söyleşide de Kiyarüstemi, filmleri arasında en çok onu beğendiğini söyler. İran’ın kültür ve geleneklerinden yola çıkarak toplumsal gerçekleri ele alan İran Yeni Dalgası, İtalyan Yeni Gerçekçilik ve Fransız Yeni Dalga akımlarıyla beslenmiş bir ekoldür. Kadın şair Furuğ Ferruhzad ise cüzzamlı bir hastanın ölümünü bekleyişini anlattığı kısa belgesel tarzındaki Hane-i Siyahest (Ev Siyahtır, 1965) filmi ile İran sinemasında Yeni Dalga akımının ilklerinden olmuştu. Deryuş Mehrcui’nin yönettiği ve köyün tek ineğine sahip Hasan’ın hayattaki en değerli daha doğrusu tek varlığı ineğini kaybetmesiyle yaşadığı dramatik çöküşü ve giderek kendini bir inek olarak hissetmeye başlayışını anlatan Gav (İnek, 1969) filmi de İran sinemasının bir diğer öncüsü kabul edilir. 1978’de gerçekleşen İslami Devrim Sonrası bazı filmler ve yönetmenler ‘tehlikeli’ bulunup film üretimleri önüne engeller çıkarılsa da yaptıkları başarılı filmler sayesinde uluslararası festivaller tarafından önemsenmiş, desteklenmiş ve değer görmüştür. Bu yönetmenlerden ve İran Yeni Dalga akımının temsilcilerinden olan Kiyarüstemi, katı sansüre rağmen söylemek istediklerini sinema perdesi aracılığıyla iletebilmeyi başarmıştır. Bir film için sıradan insanların ve bu insanların meselelerinin en önemli hammadde olduğunu düşünen yönetmenimiz, filmlerinde profesyonel oyunculara pek yer vermemiş, insanları doğal davranışları içinde görüntülemeyi tercih etmiştir. Filmlerinin çekiciliği biraz da bundan kaynaklanır. Sabit kamera kullanımı, uzun planlar, arabaların içinde geçen yoğun diyaloglar, -ki filmde de izlediğimiz üzere boş bir tenekenin uzun uzun yuvarlanması gibi- gibi dramatik yapıdaki bazı unsurları göstermeyip sözlü-sesli anlatımla vurgulaması, deneysel çalışmalarıyla Kiyarüstami, sinemanın anlatım olanaklarını zenginleştirmiştir.

    Yönetmenine kısaca değininin ardından filmimize geçecek olursak… Hüseyin Sabzian adlı fakir, işsiz ve kısa bir süre önce eşinden ayrılmış bir genç adam, meşhur sinema yönetmeni Mohsen Mahmelbaf’ın kimliğine bürünmüş olarak, Tahranlı zengince bir aile olan Ahankhah’ların evinde yakalanır. Sabzian, bu ailenin hanımıyla bir otobüste karşılaşmış ve ani bir ilhamla ona Mahmelbaf olduğunu söylemiştir. Aslında her şeyi başlatan aralarındakidiyalogşöyletezahüreder:Bayan Ahankhah, yanında oturan ve elinde “Bisikletçi” filminin senaryosunu tutan Sabzian’a kitabını nereden aldığını sorar. Sabzian, “Bir kitapçıda” diye cevap verir ve ardından kitabı ona sunar. Kadının kabul etmek istemediğini görürüz ve bu noktada Sabzian birden ani bir karar ile kendisinin bu senaryonun yazarı ve aynı zamanda filmin yönetmeni olduğu yalanına başvurur. Sonraki günlerde Sabzian, bu yalanını sürdürerek Ahankhah’lar ile ilişkilerini geliştirecek hatta yeni çekeceği filmine para yardımı yapmaları karşılığında aile üyelerinin bu filminde rol alabileceklerine onları ikna edecektir. Sonra birlikte, ailenin görkemli evinde bir film çekilmesine, evin mühendis oğlunun da bu filmde oynamasına karar verilir. Sabzian, bu film için provalar yaptırdığı evin oğlundan bir kez az miktarda para da almıştır. Fakat bir gün gazetede Mahmelbaf’la ilgili çıkan haber ve yayımlanan fotoğrafı, ailenin şüphelenmesine yol açar. Bunun üzerine Mahmelbaf ile röportaj yapmış bir gazetecinin araya girmesiyle, Sabzian’ın hakiki kimliği ortaya çıkar ve varlıklı Ahankhah ailesi evlerini soyacağından şüphelenerek Hüseyin’i polise ihbar ederler. Hüseyin Sabzian tutuklanır, sorgulama ve mahkeme süreci başlar.

    Öykü belki size biraz saçma (mı) geldi? Peki, filme konu bu hikâye birebir gerçek hayattan alınmış, hatta film bir kurgu-belgeseldir desem… O günlerde başka bir film üzerinde çalışan Kiyarüstemi, Suruş dergisi muhabiri Hüseyin Farazmand’ın bir haber yazısını okur. Bu yazıda, kendini ünlü yönetmen Mohsen Mahmelbaf olarak tanıtarak bir aileyi dolandırmaya çalışan Hüseyin Sabzian’ın hikayesi anlatılmaktadır. İşte olay ve anlatılanlar, Kiyarüstemi’nin üzerinde çalıştığı filmi durdurup, bu enteresan adam ile ilgili bir film yapma kararı aldıracak kadar ilgisini çekecektir. Hemen Sabzian’ın mahkemede görülecek davasını çekmek için gerekli izinleri alır.

  • Söyleşi: Pandemi Döneminde Sanatçıların Durumu Üzerine

    COVID-19 salgının en çok etkilediği alanların içinde kültür ve sanat alanı da var. Bu süreçte görmezden gelinen sanatçıların koşullarını sanatçı, müzisyen Ozan Çoban ile konuştuk.

    Hukuk Defterleri: Pandemi döneminin en çok etkilediği iş kollarından biri de kültür sanat oldu. Tiyatrolar, canlı müzik yapılan yerler kapandı, konserler iptal edildi. Çoğu sanatçı işsiz kaldı ve geçim sıkıntıları nedeniyle birçok müzisyenin ne yazık ki intihar ettiğine tanık olduk. Devlet ise sanatçılara hiçbir nakdi destekte bulunmadı. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Ozan Çoban: Kültür ve sanat alanı ülkemizde pandemi öncesinde de ötelenen, hor görülen bir alandı. Sanat emekçileri için durumun önceden de parlak olduğunu söylemek mümkün değil. Sigortasız çalıştırılma, sabahın ilk ışıklarına kadar sahnede kalma, patronun keyfine göre alınacak ücretten kesinti, düşük ücret, teknik imkansızlıklar, seyirci tacizi vs vs… Bu ve buna benzer sorunlar dönem dönem dile getirilse de ortada herhangi bir örgütlü bir mücadele olmadığı için herhangi bir derman bulunamadı. İşte sahne emekçileri de pandemiye böyle bir süreçte yakalandı. Örgütsüzlük tüm emekçiler gibi kültür sanat emekçileri için de büyük bir yıkımı beraberinde getirdi. Türkiye özelinde durum daha da vahim hâldeydi tabii. İktidar pandemiyi laiklik karşıtı hamlelerine, seküler yaşam tarzına müdahaleye, emekçilere dönük sömürüyü katmerlemeye zemin oluşturmak için kullandı. ‘Sokağa çıkmak yasak ama istif hâlinde fabrikalarda çalışmak serbest! Konserler yasak ama iktidara lebalep kongreler yapmak serbest!’ Böylesine iki yüzlü bir politikanın halk sağlığı ile alakalı olmadığı, aksine her yasağın gericiliğe ve şirketlerin karlarına yol vermek için konulduğu hemen ortaya çıktı. Bunların hepsi bir bütünün parçası. Ben sahne emekçileri özelinde de tüm bu sürece böyle bütünlüklü bir perspektiften bakmaktan yanayım. Müziğe düşmanlar evet ama sadece müziği savunarak bir şey elde edemeyeceğimizi düşünüyorum. Çünkü yaşadıklarımız diğer emekçilerin yaşadıklarından azade değil. Sorunlarımızın özü bir, politik ve sınıfsal. Hâl böyle iken politik tavırdan uzak her yanıt bizleri çözümden ulaştırıyor. Şunun netleşmesi gerek; laikliğe sahip çıkmadan müziğe sahip çıkmak hayal. Emekçilerin hak mücadelesine destek olmadan şarkılarımızı özgürce söyleyebilmemiz de mümkün değil. Örgütlü, bilinçli bir politik mücadele ancak sahnelerimizi geri dönüşsüz kavuşturabilir bizi. Umut veren, umut aşılayan en önemli şey birlikte mücadele etme eylemi. Bunu yapamadığımız her gün hayatına son veren dostlarımızın vebalini de omuzlarımıza yükleniyoruz. İktidar sadaka verip şükredelim istiyor, oysa biz sadaka değil hakkımızı istiyoruz. Onurlu bir mücadelenin aşamayacağı şey yok. Elbet aşacağız.

    HD: Pandemi yasakları tek bir yasak hariç kalktı, o da gece yarısından sonra müzik yasağı. İktidarın 00.00’dan sonraki müzik yasağına dair düşünceleriniz nelerdir?

    OÇ: Hiçbir mantığı olmayan, halk sağlığı için değil seküler yaşam baskılansın diye alınmış bir karar bu. Müzik, insanı insan eden büyülü bir şey, yaşamı çoğaltan, onu hatırlatan muazzam bir güç. Bundan dolayı susturmak istiyorlar. Yan yana gelmeyelim; neşemizi mutluluğumuzu paylaşmayalım ki insan olduğumuzu unutalım istiyorlar. Fabrikalarda şirketlerde saatlerce sömürdükleri işçiler hemen yatsın uyusun aman eğlenmesin aman bir araya gelmesin öyle mi? Yok öyle. Hayat 12’den sonra da devam ediyor, müzik de öyle. Hayattan güçlü değiller, elbet hayata boyun eğecekler.

    HD: Müzik emekçilerinin sigorta, sosyal ve ekonomik haklarına dair Türkiye’deki genel durum nedir?

    OÇ: Sigorta, sosyal güvence ve ekonomik haklar meselesi müzik emekçilerinin kanayan yarası. Pandemi ile beraber bu sorunun çözülmesinin müzisyenler için ne kadar hayati olduğu da ortaya çıktı. Dünyanın gördüğü en büyük sağlık krizini sosyal güvencesiz olarak karşıladı Türkiye’de müzisyenlerin pek çoğu. Ne acı. Mevcut durumda müzisyenlerin kendilerini devlete tanıtlayabileceği tek alan sigortalı olabilmeleri. Ancak günübirlik çalışan, yaptığı iş sonrası ücretini alan müzisyenler için sigortanın ödenmesi talebi büyük lüks. Bunun çözümüne dair bir yol bulunması gerek. Fakat tüm bunların mücadele etmeden hayata geçmesi mümkün değil. Hiçbir hak mücadelesiz alınmıyor.

    HD: Müzik emekçilerinin haklarına dair sendikal bir çalışma yürütülüyor mu?

    OÇ: Yeni kurulmaya çalışılan sendikalar var. Ancak olan sendikalar da sahne emekçiliği alanında örgütlenme çağrısı ve çalışmaları yapıyorlar. Müzisyenlerin bu çağrılara kulak tıkama lüksü yok. Hakkımızı örgütlü bir şekilde arayacağımız en meşru alanlar sendikalar. Yüzümüzü oraya dönmek zorundayız. Burada şunu tekrar ve tekrar dile getirmek istiyorum; müzisyenlerin yaşadıkları dönemsel bir sorun değil ve pandemi bitince eskiye ya da normale öylece dönüleceğini beklemek büyük bir yanılgı. Sahnelerimizi, emeklerimizi keyfi bir şekilde tek bir hareketle kaldıranların bunu yeniden yapmamaları için hiçbir neden yok. Bu keyfiyete dur diyecek olan tek şey ise örgütlülüğümüz. İki yılımız çalındı, ömürlerimiz çalındı, bir sürü dostumuzu aldı bu süreç. Artık yeter. Yarınlarımızı çaldırmayalım, yarınlarımızı elimize alalım.

    HD: Müzik emekçilerinin sosyal ve ekonomik haklarını iyileştirmeye dair ne gibi çözümler getirilebilir?

    OÇ: Bu kapsamlı bir çalışmayı gerektiriyor. Ama ben tez elden aklıma gelenleri söyleyeyim; müzik emekçiliğinin meslek tanımın net olarak yapılması ve bu mesleğin haklarının yasalarla güvence altına alınması gerekiyor en başta. Sigortasızvegüvencesizçalışmalarınsonbulması gerek. Ekonomik olarak bir standart getirilmeli ve müzisyenlerin insanca yaşam koşulları altında bir ücretin çalıştırılmasının önüne geçilmeli. Dinleyici kültürü oluşturulmalı, sahneye saygının içselleştirilmesi sağlanmalı. Canlı müzik mekânlarının teknik imkânları müzisyenin müziğini sağlıklı bir şekilde yapabileceği şekilde düzenlenmeli. Kültür sanat faaliyetlerinin, festivallerin, halk konserlerinin sayısı arttırılmalı ve bu faaliyetlerin halka ulaşması için gerekli düzenlemeler yapılmalı.

    Müzik yaşamın her anında, her noktasında bizimle. Onu var eden ellerin kıymetinin bilindiği bir ülkeye ihtiyacımız var. Bunu hepimiz hak ediyoruz.