Yazar:

  • Yayın Kurulu’ndan

    Gezi Direnişi’nin 8. Yılını geride bıraktığımız bugünlerde, biz de Temmuz- Ağustos sayımızı pandemi nedeniyle alınan önlemlerden en çok etkilenenler olan sanatçıları da anarak, dosya konumuzu “Sanat ve Hukuk” olarak belirledik. Aynı zamanda sabit sayfalarımızdan biri olan sanat ve hukukun ilişkisine, dosya konumuz kapsamında birçok yönden bakma fırsatı elde ettik.

    Dosya konumuz kapsamında; pandemi sürecine görmezden gelinen sanatçıların koşullarını sanatçı, müzisyen Ozan Çoban ile konuştuğumuz bir röportajımız yer alıyor. Bunun yanında üretken yazar Alper Kaya, “Hukuk ve Polisiye: Twin Twin Sendromu” başlıklı yazısı ile hukuk ve polisiyenin, biri olmazsa diğeri de olmayacak iki alan olduğunu belirtip Türkiye’de polisiye edebiyatı, hukukçu polisiye yazarları, Hukuki Polisiyeleri farklı açılardan ele aldığı yazısıyla dosya konumuza katkıda bulundu. Prof. Dr. Sevtap Metin ise 4 Temmuz 2016’da hayatını kaybeden Abbas Kiyarüstemi’yi “Yakın Plan” filmi değerlendirmesi ile anarak, gerçek bir hikayeden uyarlanan bu filmdeki gerçek duruşma sahnelerine odaklanıyor.

    ***

    Dosya konumuz dışında güncel konulara ilişkin çok değerli yazıları sizlerle buluşturuyoruz. Bu kapsamda gözümüzün önünde canlılığını yitiren Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorununu sayfalarımıza taşıdık. Marmara Üniv. Kamu Hukuku Doktora Öğrencisi Ayşenur OcakMüsilaj Sorununa Su Hakkı Açısından Bir Bakış” başlıklı su kaynaklarının korunması bakımından devletin sorumluluğuna değindiği yazısıyla katkıda bulundu.

    Sabit sayfalarımızdan olan Hukuk Tarihi sayfamızda “Yıldız Çadır Mahkemesinde yargılanan kimdi? Mithat Paşa mı Kanun-ı Esasi mi?” başlıklı yazısı ile Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rıdvan Akın, Mithat Paşa’nın 1876 Kanun-ı Esasi’nin ilan edilmesinde oynadığı rolü Türk hukuk ve siyasi tarihi açısından irdeliyor.

    Pandemi döneminin en önemli konularından biri olan zorunlu aşı tartışmalarını Bakırçay Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Dr. Öğretim Üyesi Mert DuygunZorunlu Aşı ve Anayasa Hukuku” yazısında inceliyor.

    İstanbul Bilgi Üniversitesi araştırma görevlisi Y. Yarkın Özbalcı, “Ceza Hukuku Perspektifinden: Yargı Paketlerinin Samimiyeti ve Değişmeyen Sorunlar” başlıklı yazısı ile bir çok değişikliğe uğrayan Türk Ceza Kanunu’nu, yargı reformlarını değerlendirerek son olarak 14/07/2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan, Dördüncü Yargı Paketine odaklanarak bir değerlendirme yapıyor.

    Sevgili Hüsnü Niyetli, bu sayımızda “BAM Diye Karar” başlıklı yazısı ile dosyaların sürüncemede kaldığı iddialarının hüküm sürdüğü ülkemiz yargısında, Bölge Adliye Mahkemesi’ne varmasından on gün sonra karara çıkan yirmi beş sanıklı, on iki eylemli, yirmi klasörden müteşekkil bir örgüt dosyasının başına gelenleri mizahi bir dille anlatıyor.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…

  • 5. yılımızı bitirirken

    2016 yılında çıktığımız bu yolda 5. yılımızı, ülkemizin politik ve toplumsal olarak önemli dönemeçlerini hukuk ve siyaset temelli bakış açısıyla ele aldığımız yazılara yer vererek, yüzlerce yazar ve okuyucuyu yanımıza alarak bitiriyoruz. Dolayısıyla, Mayıs ayının bizim için anlamı daha da büyük. Öte yandan 1 Mayıs’ta okurlarımız, yazarlarımız, yayın kurulumuz ve danışma kurulumuz ile kortejlerde buluştuğumuz günleri çok özledik. Yeniden buluşabileceğimiz günleri umutla bekliyoruz.

    ***

    Filistin’de siviller, İsrail devletinin bombardımanı altında öldürülürken, emperyalizme ve faşizme karşı özgürlük mücadelesinin, unutmamanın ve hatırlamanın ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Bugün bizler de ülkemizin Anayasasının hangi koşullar altında referandumdan geçtiğini hatırlamakla beraber, önümüze konan değişiklikleri de dikkatle izliyoruz. Türkiye’dedönemdönemAnayasadeğişikliğigündeme gelse de siyasi iktidarın içinde bulunduğu siyasi krizin derinleşmesi ile bu değişikliğe ilişkin hazırlık çalışmalarının önemli bir noktaya geldiği cumhur ittifakının açıklamalarından anlaşılıyor. Bu nedenle biz de dosya konusunu “Anayasa Tartışmaları” olarak belirledik.

    Dosya konumuz kapsamında; Demir SilahtarYeni Paradigma-Yeni Anayasa” başlıklı yazısında yeni anayasa tartışmasının yeniden başlatılmasının nedeninin iktidar bloğunun içinde bulunduğu bazı teknik sıkıntıların aşılması ve Türkiye sermaye sınıfının hedeflediği ve bugün AKP iktidarında somut ifadesini bulan paradigma değişikliğinin tamama erdirilmesi ve 1923 Cumhuriyeti’nin tabutuna son çivinin çakılması olduğunu belirtmektedir. Ar. Gör. Aynur DemirliYeni Anayasa Tartışmaları Ve Laiklik” başlıklı yazısında yeni Anayasa tartışmaları kapsamında laikliği ele almakta ve laikliğin sadece Anayasa’daki mevcut yeri ile değil; çalışan ve üreten emekçileri özgür ve eşit yurttaşlar olarak tanıyan modern hukukun işlemesinde tanınması ve savunulması gerektiğini ileri sürerek önemli bir perspektiften konuyu değerlendirmektedir. Dr. Öğr. Üyesi Pınar Dikmen, “Anayasalcılık Kavramına “Yasa-Merkezci” Gelenekten Bakış” başlıklı yazısıyla anayasalcılık hareketlerinin iktisadi ilişkilerinin değişmesi sonucunda patlak veren Amerikan ve Fransız devrimlerinin bir sonucu olduğunu ve iktidarın sınırının anayasa adı verilen yazılı belgelerle saptanabilmesi olduğu tespitini yaparak, yazılı anayasalcılık geleneğinin en önemli örneğini oluşturan Fransız geleneği olan yasa merkezci bir bakış açısı üzerinden değerlendirmektedir. Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Mert Alpbaz ise “Türkiye’de “Merkez-Çevre” ve Anayasa Mahkemesi Tartışmaları: Cazip Ancak Bulanık Bir Öykü” başlıklı yazısıyla, Anayasa Mahkemesi kararları ve niteliği üzerinden, Türkiye siyasetindeki “merkez- çevre” şeklinde ileri sürülen bölünmeye ilişkin bir değerlendirme yazısı kaleme almıştır.

    Dosya konumuz dışında güncel konulara ilişkin çok değerli yazıları sizlerle buluşturuyoruz. Nigar Demir, Mercek sayfamızda kapanma tedbirleri ile ilgili olarak, İçişleri Bakanı gibi herhangi bir yasa yapma gücü olmayan kurumlar tarafından dayatılan düzenlemelerle asıl olarak toplumsal ve özel yaşama müdahalenin amaçlandığını vurgulamaktadır. İlerici Kadınlar Derneği Başkanı Umut Kuruç, “Kadın Mücadelesinde İstanbul Sözleşmesi ve Laiklik” başlıklı yazı ile laikliğin tasfiye edildiği koşullarda İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin imzasının çekilmesinin şaşırtıcı olmadığı, emekçi kesimler ve kadınlar için yaşamsal olan laikliğe sahip çıkılan bir mücadele örülmesi gerektiğini belirtmektedir. DİSK Hukuk Dairesi Müdürü Av. Necdet Okcan ise Uzaktan Çalışma Yönetmeliği’ni değerlendirdiği yazısında, yönetmeliğin iş hukukunun en temel prensibi olan işçiyi koruma prensibinden uzaklaşarak, işletme risklerini üstlenmesi gereken işverenin, işletme maliyetlerini işçinin üzerine yıkmaya yol açacak kimi düzenlemeler içerdiğini tespit etmektedir.

    Danışma Kurulu üyemiz Av. Cem AlptekinRejim Baroları” başlıklı yazısında siyasi iktidarın, yargının üç ayağından ikisini teslim alınmasının ardından sıranın savunmaya geldiğini, baro seçimlerinin engellenmesine karşın avukatların nihayet çözümü sorunun kaynağında değil, kendi kararlılıklarında, örgütlü mücadele geleneklerinde ve direnme hakkında saklı olduğunu gördüklerini vurgulamaktadır. Hem yayın kurulu üyemiz hem de Avukatlar Sendikası Başkanı olan Av. Selin Aksoy, “Avukatların Mücadele Günü Olarak 5 Nisan” başlıklı yazısında toplumsal, ekonomik ve siyasi baskılar altında avukatlık mesleğinin artık kendisinin bizatihi bir mücadeleye dönüşmesi nedeniyle, 5 Nisan’ın ancak bir mücadele günü olarak değerlendirilebileceğini belirtmekte ve Avukatlar Sendikası’nın bu mücadeledeki yerini açıklamaktadır.

    5. yılımızda her sayımızda bizi ironik diliyle gülümsetmeyi başaran Hüsnü Niyetli, bu sayımızda da “Acil İş” başlıklı yazısında, kapanma kararları altında iş yapmaya çalışan avukatları, yalnızca 40 yaş üstü avukatlar için getirilen aşı uygulamasını mizahi bir dille ele alıyor.

    ***

    Portre sayfamızda 5 Mayıs 2011’de kaybettiğimiz Av. Halit Çelenk’i anıyoruz, mücadelesi yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

    ***

    Geçtiğimiz sayının Geçmiş Gündem bölümünde yer alan Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in yargılandığı davanın haberinde, başlıkta hatayla Zeki Alasya’nın adı geçmiş olup, bu hata için okuyucularımızdan özür diler, merhum Zeki Alasya’yı sevgi ve saygıyla anarız.

    ***

    Dergimizin 32. sayısının (Temmuz/Ağustos 2021) dosyasında, ‘Sanat ve Hukuk’ konusunu ele almak istiyoruz. Bu konuda öneri ve yazılarını beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…

  • Söyleşi: Pandemide Çocuk Hakları

    Pandemi sürecinin mağdur olanları arasında çocuklar da yerini aldı. Eğitim hakkına erişimde yaşanan sıkıntılar, çalışma yaşantısı nedeniyle çalışan anne-babaların gündüz bakım hizmetlerinden yararlanamaması, gelir dağılımındaki eşitsizliğin salgınla birlikte yaygınlaşması gibi birçok nedenle çocuklar ve gençlerin yaşam koşullarında büyük değişiklikler yaşandı.

    Dışarı çıkma kısıtlamaları ve online eğitime erişmede teknoloji kullanımının ailenin gelir düzeyi oranında sağlanması birçok sorunu beraberinde getirdi. İstanbul, Diyarbakır ve İzmir Barolarının CMK üzerinden çocuğun cinsel istismarı suçu nedeniyle karakol aşamasında yaptığı avukat görevlendirme sayıları üzerine çıkardıkları raporlar pandemi döneminde çocuğun cinsel istismar davalarında özellikle ensest vakalarının adli sürece yansımadığına ilişkin bir şüphe içermekteydi. Biz de Hukuk Defterleri olarak 23 Nisan öncesi çocuk haklarının genel durumunu ve pandemi sürecini Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkanı Avukat Hilal Çelik ile görüştük.

    Hukuk Defterleri: Çocuk hakları kısaca nedir? Bu hakların Türkiye’deki uygulamasının iz düşümü nasıl? Çocuklar gerçekten adalete erişebiliyor mu?

    Hilal Çelik: Çocuk hakları kavramı, çocukların birey olarak kabulü ile onurlu, saygın ve adil bir yaşam sürmeleri için hukuk düzeni tarafından koruma altına alınması gereken haklarını ifade eder. Kısaca çocukların insan hakları olarak da ifade edebiliriz.

    Türkiye’de henüz çocuğun bir birey olduğu, haklarının tanınması ve kullanılmasının sağlanması noktasında yaşına ve gelişim durumuna uygun olarak hareket edilmesi gerektiği yönünde kamusal bir bilinç oluşturulamadığını düşünmekteyim. Eğitim, sağlık ve yargı da dâhil çocuğun olduğu pek çok alanda hak ihlalleri mevcut. Temel sorunlardan biri hak ihlallerine ilişkin etkili bir takip mekanizması oluşturulamamış olması ve devlet kurumları arasında yeterli işbirliğini sağlayacak altyapının mevcut olmaması.

    Adalete erişim noktasında çocuğun yaşı, gelişim durumu, yaşadığı coğrafya, kendisinin ve ailesinin tabi olduğu sosyoekonomik statü gibi pek çok etken rol oynar. Hak arama anlayışı aynı zamanda toplumun bu yönde farkındalık geliştirmesi ile de doğrudan

    bağlantılı. İnsan hakları, çocuk haklarına ilişkin kavramların ve hak ihlali karşısında yasal mücadele edebilme yollarının, gelişim düzeyine uygun olarak çocuklara örgün eğitim sistemi içerisinde anlatılması gerekmektedir. Yine ailelerin ve çocukla temas esen meslek gruplarının da çocuk hakları, çocuğun korunması ve çocuğa yönelik bir suç ya da hak ihlali ile karşılaştıklarında nasıl davranmaları gerektiği yönünde bilinçlendirilerek bu yöndeki yasal sorumluluklarının açık bir şekilde belirlenmesi; sorumluluklarını yerine getirmeyenlerin caydırıcı bir şekilde cezai ve idari yaptırıma tabi tutulması sağlanmalıdır.

    Bununla birlikte bir de adalete etkili erişim sorunu mevcut. Bir şekilde hak arayışına giren çocuk ve ailesi süreç içerinde çok fazla ikincil travmalara maruz bırakılabiliyor ve hak arayışına dair mücadelesi adil bir şekilde çözümlenemeyebiliyor. Süreç içerisindeki bu ihlaller hak arama algısının ve mücadele gücünün zayıflamasına yol açma riskini de barındırmaktadır.

    HD: Türkiye’de birçok çocuk istismarı davası takipsizlik ile sonuçlanıyor ya da nihai karar tıpkı N.Ç. davasında olduğu gibi toplumun canını yakıyor. Hukukun geldiği bu noktayı da düşünerek çocuklara ilişkin suçlarda cezasızlık hâlleri için ne düşünüyorsunuz? Baroların bu konudaki konumu ne olmalı ve neler yapılabilir?

    HÇ: Cezasızlık hâlleri, insan hakları ihlallerinin pek çok alanında karşımıza çıkabiliyor. Hukukun etkili bir şekilde uygulanmaması, soruşturmaya konu edilmesi gereken bir hak ihlalinin faillerinin etkin bir şekilde soruşturulmaması, yargılanmaması veya adil şekilde cezalandırılmaması, suç mağdurunun onarım hakkına erişememesi, yasal mevzuat yokluğu veya yetersizliği cezasızlık sorununu gündeme getirmektedir. Bu kapsamda öncelikle uluslararası sözleşmeler kapsamında devletin yükümlülüklerine vurgu yapmak gerektiğini düşünüyorum. BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 19. maddesi kapsamında taraf devletler, çocuğun ana-babasının ya da onlardan yalnızca birinin, yasal vasisinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanında iken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suistimale, ihmali davranışa, cinsel istismar dâhil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı korunması için; yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri almak konusunda yükümlülük altına girmişlerdir. Yine imzacı devletler, 34. madde kapsamında çocuğu her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı koruma güvencesi de verirler. Gerek Lanzarote Sözleşmesi gerekse İstanbul Sözleşmesi de çocuğa yönelik şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurunun korunması ve desteklenmesi, suçun kovuşturulması ve bütüncül politikalar geliştirilmesi noktasında imzacı devletlere birtakım yükümlülükler getirmektedir. Bu noktada özellikle cinsel istismarı meşrulaştıran rıza, erken yaş evliliği gibi kavramların tartışılmasında cezasızlık kültürünü geliştiren siyasi retorikten uzaklaşılması gerekmektedir. Yine çocuğun korunmasından sorumlu olan ve gerekli koruma önlemlerini almayarak bu anlamda görevlerini kötüye kullanan idari merciler ile devlet adına hareket eden diğer tüm aktörlerin sorumlulukları tartışılmalı; suçun meydana gelmesinde sorumlu olan tüm aktörlerin de cezai ve idari yönden yaptırıma tabi tutulması sağlanmalıdır. Sadece istismar failine odaklanıp diğer aktörlerin sorumluluğunu gözden kaçırdığımızda ya da görmezden geldiğimizde, çocuğa yönelik suçu önleme ve çocuğu suçtan koruma noktasında başarılı olmamız mümkün değildir.

    Bununla birlikte yasa uygulayıcıların mesleki görevlerini yerine getirirken uluslararası mevzuat da dâhil yasa ile bağlı kalması, geleneksel kabul ve önyargılardan arınmış bir şekilde hareket etmesi, özellikle mağdur çocuklara ilişkin yargılamalarda onarıcı adalet anlayışı içerisinde yerleştirilmeye çalışılan uygulama modellerini ve sistemleri kullanmaya ve geliştirmeye açık olması, yargılamalar sırasında çocukların gelişim durumlarını da göz önüne almaları da cinsel bütünlüğe yönelik suçlarda cezasızlık kültürünün önüne geçmek için gereklidir.

    Avukatlık Kanunu’nda da belirtildiği üzere insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini misyon edinmiş baroların, hak ihlallerinin tespiti ve giderilmesi noktasında sorumlulukları olduğunu açıktır. Etkili bir soruşturma ve kovuşturma için özellikle Barolar tarafından CMK sistemi üzerinden yapılan atamalarda meslek içi eğitimlerle çocuk hakları alanında farkındalığın geliştirilmesi önemlidir. Mevzuattan kaynaklı ihlallerin giderilmesi için öneri ve görüş geliştirilmesi, yasa tekliflerinin takibi ve değerlendirilmesi, mevcut hak ihlallerinin raporlandırılarak görünür kılınması, insan hakları, çocuk hakları, kadın hakları alanında idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarına yönelik olarak yargısal ve yargı dışı mekanizmaların etkin bir şekilde kullanılması, hak ihlallerinin giderilmesine ilişkin uygulama önerileri geliştirilmesi yöntemsel olarak mümkün.

    HD: Pandemi dönemi çocuk hakları bakımından nasıl geçti? İstismar vakalarında özellikle ensest vaka rakamlarında bir düşüş var mı? Yasaklar sonrası bu rakamlarda değişiklik bekliyor musunuz?

    HÇ: Eğitim hakkı yönünden bakarsak pandemi döneminde her çocuğun eşit bir şekilde eğitim hakkından istifade ettiğini söyleyebilmemiz mümkün değil. Özellikle kaynaştırma ya da özel eğitime tabi çocukların sorunları da çözümsüz kaldı.

    Bu dönemde aile içi fiziksel ya da cinsel şiddet oranını gerçekçi bir şekilde belirleyebilmemiz mümkün değil. Ancak bir şiddet durumunun varlığı hâlinde çocukların ilgili mercilere ulaşmasının daha da güçleştiğini söyleyebiliriz. Sosyalleşemedikleri için bu şiddeti anlatıp yardım isteyebilecekleri öğretmenlerine, komşularına, arkadaşlarına ya da kolluğa ulaşmaları her zaman mümkün olamamıştır.

    Ensest vakalarına ilişkin pandemi öncesinde de ayrı bir istatistik tutulmamaktaydı. Bu nedenle pandeminin etkisine ilişkin rakamsal oran vermek mümkün değilse de mantıksal olarak pandemi sürecinin ensest oranında artış yönünde etki etmesi beklenir. Çünkü bu süreçte istismarcı aile bireyi ile çocuğun bir arada ve baş başa kaldığı zamanlarda bir artış söz konusu ve çocuğun sosyal yaşamla bağlantısı kesintiye uğradı. Yine toplu olarak yaşanan kurumlarda ya da birden fazla ailenin bir arada yaşadığı hâllerde (mülteci olma hâli/ geleneksel geniş aile yaşantısı vb.) ensest riskinin daha fazla olduğu kabul edilmektedir.

    HD: Özellikle adli yardım ve CMK üzerinden gelen çocuklara ilişkin davalarda çocuk hakları konusunda uzman avukatların atanması mümkün müdür?

    HÇ: Adli Yardım ve CMK uygulamaları kapsamında görev alacak avukatlarda liyakat aranması, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin çocuğun üstün yararı hakkındaki 3. maddesi ve katılım hakkını düzenleyen 12/2. maddesi; yine Çocuk Haklarının Kullanılmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin çocukların temsili, adli yardım ve hukuki danışmaya ilişkin 4, 9 ve 14. maddeleri kapsamında, çocukların adalete etkin erişimi ve üstün yararı yönünden olması gerekendir.

    Ankara Barosu CMK Merkezinde 2017 yılından beri, gerek suça sürüklenen çocukların gerekse mağdur ve/veya müşteki çocukların adalete erişimi için yapılacak görevlendirmeler CMK Uygulamaları Merkezinde oluşturulmuş bulunan Çocuk Koruma Listesinden yapılmaktadır. Çocuk Koruma Listesi, meslek içi eğitim kapsamında Çocuk Adalet Sistemi sertifikası sahibi avukatlardan oluşur. Yine mülteci çocuklar özelinde Adli Yardım Merkezi üzerinden yapılan atamalarda 2017 yılından beri sertifika eğitimlerine “Hassas Gruplar” başlığı adı altında mülteci çocuk ve mülteci kadınların hakları ve adalete erişimleri konusu da eklenmiştir. Gelincik merkezinde görev almak isteyen meslektaşlarımızın sertifika programlarında da çocuk haklarına ilişkin oturumlar yer almaktadır.

    HD: Pandemi koşullarında bir çocuğun istismar edildiğini öğrenen sıradan bir vatandaş neler yapmalı? Nerelere başvurmalı?

    HÇ: Bu hususu suçun ve korunma ihtiyacının bildirimi olarak 2 ayrı açılımda değerlendirmek gerekir. Pandemi koşullarından bağımsız olarak her vatandaşın suçu ihbar yükümlülüğü bulunmaktadır. Burada istismarın fiziksel ya da cinsel istismar ya da ihmal niteliğinde olmasının da bir önemi yoktur. İşlenmekte olan bir suçu yetkili makamlara bildirmemek Türk Ceza Kanunu’nun 278. maddesi kapsamında suçtur ve yaptırıma tabidir. Bu suçun mağdurun on beş yaşını bitirmemiş bir çocuk, bedensel veya ruhsal bakımdan engelli olan ya da hamileliği nedeniyle kendisini savunamayacak durumda bulunan kimse olması da suçun cezasını ağırlaştıran bir hâl olarak düzenlenmiştir. Suça ilişkin ihbar veya şikâyet, vatandaşların bulunduğu il veya ilçelerdeki cumhuriyet başsavcılığına veya ikametlerine en yakın polis merkezlerine yapılabilir. Yine 155 Polis İmdat Hattına da ihbarda bulunabilirler. Yine çocuklara yönelik ihmal, istismar ve şiddet vakalarının ve çocuğun her türlü korunma ihtiyacının Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Çağrı Merkezi olan Alo 183 Sosyal Destek Hattına bildirilmesi de mümkündür. Bu ihbarlardan netice alamadıkları hâllerde, bulundukları illerin barolarında yapılanmış Çocuk Hakları Merkezlerinden de destek isteyebilirler.

    HD: Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin geleceğe yönelik projeleri nelerdir?

    HÇ: Bir çocuk hakları politika belgesi oluşturulması ve bu bağlamda merkeze yapılan ihbarların ve meslektaşlar tarafından bildirilen hak ihlallerinin düzenli olarak raporlanması ve elde edilen sonuçların ihtiyaçlara göre yapılandırılması –varsa yeterli olmayan yasal mevzuata ilişkin teklifler hazırlanması, uygulamadan kaynaklı sorunlara yapıcı çözüm önerilerinin geliştirilmesi, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğini geliştirerek çözüm önerilerimizin aktarılması, çocukların korunma ihtiyaçlarının da takibini kapsayacak bir CMK ve Adli Yardım sisteminin geliştirilmesinin sağlanması uzun vadede hedeflerimiz arasında yer almakta.

    HD: Sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz Hilal Hanım.

  • Söyleşi: Türkiye’nin Bitmeyen Özelleştirme Serüvenini Yeniden Hatırlamak

    Türkiye’de AKP hükümetleriyle hızlanan özelleştirmeleri başta TEKEL ve şeker fabrikalarının hukuki süreçlerine hakim olan Avukat Gökhan Candoğan ile konuştuk.

     

    Akasya Kansu:  Gökhan bey, siz hem TEKEL Fabrikaları’nın hem de Şeker Fabrikaları’nın özelleştirmesine tanık oldunuz, aslında her ikisinin de özelleştirilmesine karşı yürütülen hukuki mücadelenin tam da odak noktasındaydınız. İki süreci de kısaca anlatabilir misiniz? Bu noktaya nasıl gelindi?

    Gökhan Candoğan: Merhaba. Şans eseri, meslek hayatımın başlamasından kısa bir süre sonra, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) hukuk danışmanlığını üstlenmekle, kendimi bir anda elektrik özelleştirmelerinin ortasında buldum ve o günden bugüne pek çok farklı alanda, ülkenin özelleştirme tarihine denk gelecek bir hukuki süreçte, avukat olarak yer alma fırsatım oldu. Hem yurttaş olarak hem de avukat olarak, Türkiye’nin gündemini oluşturan bir süreçte yer alabilmek çok değerli ve öğreticiydi.

    Enerji özelleştirmelerinden TÜRKŞEKER özelleştirmesine, 22-23 yıla yaklaşın bir dönemde, sadece ekonomik bir süreç olarak özelleştirmeye değil, aynı zamanda Türkiye

    Cumhuriyeti’nin nasıl bir sosyal hukuk devleti olduğu, olabileceği, olmak istediği hikayesine de tanıklık etme fırsatı oldu.

    Gördük ki, özelleştirme, ekonomik bir gereklilik olmaktan öte siyasi bir karar ve tercihti. Bu karar, tercihin kazananları ve kaybedenleri vardı. Kamu birikim ve deneyimini, dışsallaştırılmış maliyet hesaplamasıyla son derece düşük bedellerle devralanlar, bu devirden payını alan siyasiler, kamu hizmeti kavramını aşındırma peşindeki kurumlar kazanan tarafındayken, başta işyerinde örgütlü sendikalar, üretim kaybı nedeniyle yoksullaşan bölgeler ve işsiz kalan insanlar doğrudan kaybedenlerdi. Doğal olarak, özelleştirme mücadelesi, ağırlıkla iktidarlar ile sendikalar arasında oldu. Ancak, bugün baktığımızda, siyasi ayakta ciddi bir destek olmaksızın, yalnız bırakılmış bir mücadeleymiş.

    Yine de, sendikaların çok etkili bir mücadele yürüttüklerini düşünüyorum. Özellikle Petrol İş Sendikası ile Şeker İş Sendikası’nın mücadelesinin çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Farklı tabana sahip bu iki sendika, kendi tabanlarına uygun bir mücadele yöntemi geliştirerek -biri daha mücadeleci, biri daha müzakereci- yıllara yayılan ve özelleştirme gerçekleşse bile kazanımlarını yitirmedikleri, korudukları bir sonuca ulaştılar.

    AK: Çok temel bir noktadan bir soru sormak istiyoruz. Neden özelleştirmelere karşı olmalıyız?

    GC: Kaybedenler, doğal olarak karşısındaydı özelleştirmenin. Günün sonunda söylenebilecek olan, kazananlar çok küçük bir kesimdi, kaybeden toplumun büyük bir çoğunluğu oldu. Tüm dünyada, özelleştirme süreçleri ile gelir dağılımı eşitsizliği daha da arttı. Özelleştirme yapılan ülkelerin tamamında, zenginler daha da zenginleşirken, zor durumda olanların sayısında ciddi bir artış oldu. Yani, özelleştirmeler, bugün pandemi ile bütün toplumları vuran, zayıflayan devlet sürecinin tetikleyicisi oldu. Genel anlamda; eğitim, sağlık gibi sosyal haklardaki gerileme ile özelleştirme arasında ciddi bir bağlantı var. Özelleştirme, devleti küçültmek istiyordu; küçülen/küçültülen devletler, net bir şekilde görüldüğü üzere, tüm dünyada bir pandemi süreci ile baş edemediler.

    Bu gerçek, bugün en etkili özelleştirme destekçileri tarafından bile dile getiriliyor. Sistemin daha çok sayıda insanı dışarıda bırakması, toplumların dengesini sarsıyor, güvenlik sorunları yaratıyor; yani, kimsenin işine yaramayan bir gelir adaletsizliği süreci, tüm dünyanın kaderini olumsuz bir şekilde etkilemiş gibi.

    Şu bile basit bir gerçek değil mi? Son yapılan şeker fabrikaları özelleştirmelerinde dahi, özelleştirme sonrası, şeker fiyatlarının“ucuzlayacağı” ileri sürüldü. Peki, gerçek ne? O kadar özelleştirmeden sonra, ucuzlayan tek bir ürün, hizmet fiyatı oldu mu? Hayır. Bu yalana gerek var mıydı? Onu da yalanı söyleyen siyasetçiler ile ekonomistlere sormak gerek.

    Bir örnek daha. Devlet, elindeki termik santrallerin bir kısmını, “yatırım gerekiyor ama benim param yok, özelleştirme sonrası, alıcı özel firmaya süre veriyorum, bu yatırımı yapacak” diyerek özelleştirdi. Bahsi geçen “yatırım” özellikle çevresel yükümlülüklere uyum için gereken yatırımlardı. Ne oldu? Özelleştirmenin üzerinden neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen, alıcı şirketler neredeyse hiçbir şey yapmadılar. Defalarca süre uzatım veren kanun girişimi oldu. Bu kömürlü termik santraller, özelleştirmeden bu yana, hiçbir çevresel yükümlülüğe uymadan, hepimize zarar vererek, havayı, suyu, toprağı kirleterek çalıştılar. Vaad neydi, gerçekleşen ne oldu? Burada savunulabilecek bir şey var mı? Topluma yalan söylenmiş olmadı mı?

    AK: Toplum sizce özelleştirmelerin hayatlarımıza nasıl yansıdığının farkında mı? Sadece Şeker Fabrikaları ve Tekel Fabrikaları özelinde de sormuyorum, Türk Telekom, Sek, Et Balık Kurumu aslında bu uzun bir süreç ve bütün bu kurumların özelleştirilmelerinin olumsuz yansımaları oldu. Şimdi yeni yeni özellikle şeker fabrikaları özelinde bir farkındalık söz konusu oldu. Ancak bu da zamanla sönümlendi bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    GC: Tam olarak bir farkındalık olduğunu sanmıyorum. Yukarıda da belirttim, özelleştirme mücadelesinin siyaset ayağı hep güdük kaldı. Yıllara yayılan bir süreçte, neredeyse tüm siyasi partiler, iktidarda oldukları dönemde veya iktidarda oldukları yerel yönetimlerde özelleştirme yönünde kararlar alıp uyguladılar. Bu nedenle, bir şekilde iktidarda olup da özelleştirmeye bel bağlamamış bir siyasi parti yok. Tersinden söylersek, iktidara gelme olasılığı olup da programında “devletleştirme” olan bir siyasi parti hiç olmadı.

    Haliyle, iktidarda olmadıkları dönemlerde, muhalif partilerin samimi bir şekilde çalışanlara, insanlara yardım, destek olma niyeti taşıdıklarını söylemek güç. Böyle olunca, derinlemesine ele alınıp toplumu bilgilendirme için çok yönlü çaba harcanan bir süreç olmadı özelleştirmede.

    Siyaseten kaybedilmiş bir mücadele olduğu için, özelleştirme karşıtlığı çoğu durumda bir slogana indirgendi. Zamanla da sönümlendi. Bu yakın süreçte şeker özelleştirmesinde yaşananlar, bundan 15-20 yıl önce olsa, pek çok kişinin mutlaka koltuğu giderdi. Ama, bugün, neredeyse doğru dürüst bir tepki olmadan, süreç yürütülebiliyor.

    Bu duruma gelmemizde, siyasi kutuplaşmanın da çok büyük etkisi var. İktidar tarafı ne yapılırsa ‘güzelleme’, muhalefet tarafı ne yapılırsa ‘kötüleme’ peşinde. Demokratik bir toplumda, bazı dönüm noktalarında iyiye iyi, kötüye kötü diyebilen makul bir çoğunluk olması gerekli. Bu olmayınca, özelleştirme örneğinde olduğu gibi, gerçek meseleler kamuoyu gündemine, hak ettiğince gelemiyor, ne yazık ki.

    AK: Ne oldu peki şeker özelleştirmesinde, bu kadar önemli?

    GC: Ne olmadı ki. Son başbakan Binali Yıldırım zamanıydı. Binali Yıldırım, giderayak, kamuya ait Türkşeker fabrikalarının bir kısmını, motivasyonunu çözemediğimiz bir hızda, alelacele özelleştirdi. O kadar da iddialı beyanlarda bulundu. Dedi ki, “Her şeyden önce bilen de konuşuyor, bilmeyen de konuşuyor. Şeker fabrikaları özelleştirilince kapatılacakmış, şeker pancarı üretimi yok olacakmış, azalacakmış, bütün bunlar yalan dolan. Buradan açıkça söylüyorum; bu fabrikalar daha fazla kapasiteyle çalışacak, daha çok pancar üreticimiz bu işten yararlanacak. Bu özelleştirmede bütün çalışanların hakları sonuna kadar korunuyor. Diyelim ki bir fabrika özelleştirildi, orada çalışanlar isterse başka kurumlara geçebilecek veya orada 5 yıl mutlaka çalışma garantisi var, fabrikasında. Bu tercihi çalışanımız kendi yapacak.”

    9 Mart 2018 tarihli bu açıklamanın üzerinden 3 yıl geçti. Bu açıklamada, Yıldırım tarafından ‘doğrusu bu’ denilip de tersi gerçekleşmeyen neredeyse tek bir şey yok. Özelleştirilen birkaç fabrika, üretim taahhüdünün yarısı kadar bile üretim yapamıyor şu anda. Doğru, kapanmadı ama çalıştıkları da söylenemez. Neden? Çünkü kapatılırsa devlete geçecek teminatlar var. Bu nedenle, çalışıyormuş gibi yapan fabrikalar var. Daha fazla kapasite ile çalışan fabrika var mı? Belki bir iki tanesi. Çalışanların hakları korundu mu? Özelleştirilen fabrikalardan bine yakın işçinin iş akdi derhal, bizzat devlet tarafından feshedildi. O günden bugüne devam eden işe iade davaları var.

    Zaten, Şeker İş Sendikası tarafından açılan davalarda, bu tür siyasetçi/yönetici beyanlarını dilekçelere yazdığımızda, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, savunma olarak, ‘bu tür beyanlar bizi bağlamaz’ dedi. Yani, ‘siyasetçilerin bu beyanları doğru değildir, bizi de ilgilendirmez’ demiş oldular.

    Sonra, ‘rant için özelleştirme yapılıyor’ dedik. En düşük üretim yapan Erzincan farikasıydı. Ama bir baktık, özelleştirme sırasında, en fazla arazisi özelleştirmeye dahil edilen yer Erzincan fabrikası. Yıldırım’ın memleketi, fabrikanın yeri güzel. Sendika bunu ortaya çıkarınca, değişiklik yapıp, özelleştirmeye dahil araziyi yarı yarıya küçülttüler.

    Alıcı firmalardan birisi, usulsüz bir şekilde, kazandığı ihaleyi bir başka şirkete devretmiştir. Bor Şeker Fabrikası ihalesini kazanan firma, ihale şartnamesi gereği kendisinin kontrolünde bir şirket ile fabrikayı devralmalıyken, ihale sürecinde hiç yer almayan, iktidar partisine yakın bir sermaye grubuna, Dişli ailesi kontrolünde bir şirkete devir gerçekleştirilmiştir. O kadar rahatlardır ki, alıcı görünen şirket sahibi “paramız yoktu, aldık, sattık”, yani “kime ne!” şeklinde bir açıklama ile durumu kamuoyuna açıklamakta bir sakınca görmemiştir.

    AK: Bundan sonra neler yapılabilir? Şeker Fabrikalarına ilişkin sizinle birlikte devam eden bir hukuksal süreç var. Bundan da biraz bahsedebilir misiniz?

    GC: Sendika, özelleştirme sonrası süreci de takip ediyor. Şu çıktı ortaya; alıcıların önemli bir kısmı, üretim taahhütlerini yerine getirememiş. Bu tespiti yapıp Bakanlığa ve ÖİB’ye başvurduk. Zira, bu durumda, anılan üretim dönemi için alınan teminatın hazineye aktarılması ve kotanın ilgili kısmının Türkşeker’e devri gerekiyorken, bunların hiçbirisi yapılmamış.

    Öğrendik ki, düşük üretim yapan fabrikalar, mücbir sebep haline sığınıp, bu konuda göstermelik raporlar alıp durumu kurtarmaya çalışmışlar. İdare de kabul etmiş. Özelleştirmeyi topluma kabul ettirmek için “üretim taahhüdü aldık, teminat aldık” denirken, uygulamada basit bir şekilde bütün garanti ve teminatları geçersiz kılacak bir işlem yapmışlar; nerede kaldı ihalenin tasarımı ve güvenilirliği?

    Şimdi, bu süreçle ilgili dava açtı Sendika. Bu hukuka aykırılığın tespiti ile teminatların kamu hazinesine aktarılması, üretim kotalarının da Türkşeker’e devri için. Bu süreç iki yıl tekrarlandığında, fabrikaların kamuya iadesi bile söz konusu olabilir. Ama, ne yazık ki bu süreci izleyen Sendika dışında, kimse ilgilenmiyor olan bitenle.

    Türkiye için çok önemli, çok değerli bir deneyim oldu özelleştirme dönemi. Ama, doğru dersler almak için, gerektiğince faydalandık mı bu dönemden? Hayır. Araştırdık mı? Hayır. Sonrasını izleyip, takip ettik mi? Ne oldu, ne bitti, söylenenler gerçekleşti mi, gerçek verilere dayalı bir değerlendirme yaptık mı? Hayır.

    Umuyorum, gün gelir bu dönem, bütün yönleriyle ele alınır ve gelecek için dersler çıkarılır.

    AK: Ricamızı kabul ederek, bu değerli söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz için çok teşekkür ederiz.

  • Kapitalizmin krizden çıkış arayışları

    Kapitalizmin, kriz dönemlerini aşmak için kimi dönemler kamulaştırma/devletleştirme kimi zaman da özelleştirme yolunu tercih ettiği görülmektedir. Türkiye’nin son 20 yılına damga vuran konulardan birinin de, özelleştirmeler yoluyla kamu mallarının tasfiye ve talan edilmesi ile acele kamulaştırmanın olağan hâle gelmesi yoluyla kamulaştırmanın da adeta “piyasaya açılması” olduğunu söyleyebiliriz. Bizler de ekonomi politiğe ilişkin yeni arayışların dillendirildiği ve bu kavramların tekrar konuşulduğu günümüzde, devletleştirme- kamulaştırma/özelleştirme tartışmalarını ele almak istedik.

    “Kapitalizmin krizden çıkış arayışları: Kamulaştırma/özelleştirme tartışmaları” dosya konumuzda, Dr. Gözde Atasayan “Kamulaştırmanın Anayasal Çerçevesi” başlıklı yazısında kamulaştırma kavramını anayasa hukuku çerçevesinde ele alarak, günümüzdeki uygulamalarını kapsamlı şekilde değerlendirirken; Prof. Dr. İzzetin Önder ekonomi politik açıdan özelleştirmelerin ne anlama geldiğini ve Türkiye’deki seyrini “Özelleştirme Uygulamaları” yazısında inceledi. Dosya konumuz kapsamında yayın kurulu üyemiz Dr. Akasya Kansu Karadağ’ın Av. Gökhan Candoğan ile yaptığı söyleşi ise, Türkiye’deki özellikle TEKEL ve şeker fabrikaları özelleştirmelerinin hukuki süreçlerine ışık tutması açısından önem arz ediyor. Dosyadaki son yazı ise Irmak Ildır’a ait. Irmak Ildır, “‘Kapitalizmin Krizi’ ve ‘Devletçilik Tartışmaları’: Kısa Bir Bakış” başlıklı yazısında Covid19 ile büyüyen kriz ile gündeme gelen devletçilik tartışmalarını tarihsel bir perspektifle el aldı.

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda da çok değerli yazılar yer alıyor. Av. Nilüfer Yenice, “Bireysel Başvuruda İhlal Kararının Uygulanma Zorunluluğu ve Anayasal Beklentiler” başlıklı yazısında Enes Berberoğlu’nun başvurusu üzerine AYM’nin kararını ve bu kararın uygulanmasına ilişkin ilk derece mahkemesinin tepkisini değerlendirdi. Av. Nazan Moroğlu, “İstanbul Sözleşmesi” başlıklı yazısında 8 Mart vesilesiyle gericilerin hedefi hâline gelmiş olan Sözleşmenin neleri kapsadığını ve Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin Türkiye hakkında verilen raporu ele aldı. Ar. Gör. Hilal Nur Şabak ise hayvan hakları kanun tasarısını “Hukukun Olağan Ötekisi Hayvan: Hayvanın Kanıksanmış Edilgenliği ve Türk Hukuku” başlıklı yazısında

    nceledi. Bu sayımızda Mercek yazısında ise 5 Nisan Avukatlar Günü vesilesiyle başta Av. Ersin Arslan olmak üzere, mesleğini icra ederken darp edilen ve öldürülen avukat meslektaşlarımızı anıyoruz.

    Yayın kurulu üyemiz Gökçe Çataloluk, Hukuk Felsefesi sayfasında pandemi ile ortaya çıkan ve aslında nedenleri belki de daha eskiye dayanan eğitimdeki sorunları “Salgında Üniversitelerde Ahvalimiz” başlıklı yazısında değerlendirirken; bir diğer yayın kurulu üyemiz hukuk fakültesi öğrenci Nurcan Akkaya ise, Öğrenci Gözünden sayfasında bu sorunları “Uzaktan Eğitilemeyişimiz Üzerine Tanıklıklar” başlığıyla öğrenciler açısından ele aldı. Av. Hüsnü Niyetli ise, Mizah sayfasında insan hakları eylem planını “Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilün” yazısı ile yorumladı.

    Yine 23 Nisan vesilesiyle bu sayımızda, pandemi döneminde çocuk haklarının durumunu Ankara Barosu Çocuk Hakları Komisyon üyesi Av. Hilal Çelik ile konuştuk.

    Bu sayımızda iki değerli hukukçuyu saygı ve özlemle anıyoruz: Portre sayfasında 10 Nisan 2013 tarihinde kaybettiğimiz devrimci hukukçu Av. Gülçin Çaylıgil’i, ölüm yıldönümünde araştırmacı Sertaç Çelik’in yazısıyla; 24 Mart 1978 tarihinde katledilen yurtsever savcı Doğan Öz’ü ise Hukuk Tarihi sayfamızda kendisinin hazırladığı ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e sunduğu kontrgerilla raporunu paylaşarak anmak istedik.

    Ayrıca savcı Doğan Öz anısına her yıl olduğu gibi -ancak bu sene pandemi nedeniyle- online bir etkinlik gerçekleştireceğiz. Yargıçlar Sendikası ve Avukatlar Sendikası ile hazırladığımız “Reformlar ve Gerçekler” başlıklı panelimizde konuşmacı olarak Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri yargıç Enver Kumbasar ve Avukatlar Sendikası üyesi, dergimiz yazarı Av. H. Murat yurttaş yer alacak.

    ***

    Dergimizin 31. sayısının (Mayıs-Haziran 2021) dosyasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla gündeme gelen yeni anayasa tartışmalarını ele almak istiyoruz. Bu konuda öneri ve yazılarını beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…