Yazar:

  • Öğrenci Gözünden (Söyleşi): Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileriyle Melih Bulu’nun Rektör Olarak Atanması Üzerine

    Hukuk Defterleri dergisi olarak bu sayımızın Öğrenci Gözünden bölümünü üniversitelerin giderek bilimsel üretim merkezi olmaktan çıkıp, piyasaya tam boy uyum sağlaması yönünde politikalarla içinin boşaltılmasını kabul etmeyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine ayırdık. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden Aykız Reçber ve Tilbe Su Aslanpay ile yaptığımız röportajda Boğaziçi’ne yapılan rektör ataması, üniversitelerin durumu ve ne yapılması gerektiği üzerine konuştuk.

     

    HD: Öncelikle üniversitelere sahip çıktığınız, ülke gündemlerinden kopmadan mücadeleyi yükselttiğiniz için teşekkür ederiz. Pandemiye rağmen bizlere umut oldunuz. İlk olarak sürecin nasıl başladığını kısaca anlatır mısınız?

    Aykız: 1 Ocak gecesi Resmî Gazete ile Cumhurbaşkanı tarafından Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne atandığı duyuruldu. Doğrusu bu atama Boğaziçi’ne AKP iktidarı tarafından yapılan ilk atama değil. Bir önceki rektörümüz Mehmed Özkan da atanmış bir rektördü ve aslında 2016’da bugünlerin hazırlığı yapılmıştı. O zaman da atamaya karşı ses çıkarılmıştı fakat Mehmed Özkan’ın Boğaziçi bünyesinde yer alıyor olması bir süre sonra atamaya karşı oluşan tepkiyi etkisiz hâle getirmişti. Melih Bulu’nun atanmasına karşı tepkilere dönecek olursak, aslında atanma haberi duyulur duyulmaz üniversitenin her bileşeninin tepkisini gösterdiğini söyleyebiliriz.

    HD: Peki, bu tepkinin eylemliliğe dönüşümü nasıl oldu?

    Tilbe: Pandemi sürecinde herkes gibi bizler de öğrenciler olarak bu habere karşı tepkimizi sosyal medya üzerinden hareketlendirdik diyebiliriz. Sınıf gruplarından iletişim kurup, bir araya gelebileceğimiz ilk anda gerçekleştirmemiz gereken eylemlilik hâli için saatlerce süren toplantılar yaparak büyük bir kitleye hitap edebilecek basın açıklaması yazma gibi birçok konuda tartışmalar yaptık. En sonunda eylemlerimizin başlangıcı sayabileceğimiz 4 Ocak günü hakkında olabildiğince ortak kararlar verdik ve yoğun katılımla okul önünde toplandık, eylemimizi gerçekleştirdik.

    HD: Melih Bulu, aynı gemide olduğunuzu, Boğaziçi’ni girişimci araştırma üniversitesi yapacağını söylemişti. Melih Bulu ile aynı gemide misiniz?

    Tilbe: Aslında bu söylem kulağımızın aşina olduğu bir söylem. AKP’li Melih Bulu’nun da partisi gibi insanların aklıyla dalga geçerek ‘aynı gemideyiz’ sözünü sarf etmesi nasıl bir bakış açısına sahip olduğunun, kelime oyunları ile asıl gündemin üstünü örtmeye çalıştığının göstergesi. Melih Bulu ile aynı gemide değiliz. Olmadık, olmayacağız. Girişimcilik adı altında üniversiteleri ticarethaneye dönüştürmeye çalışan hiçbir zihniyet ile bir arada olamayız. Melih Bulu, Verşan Kök ile Mahmut Ak ile aynı gemide ama biz değiliz. Melih Bulu’ya, yemekhane ücretini 2,75TL’den 18.5TL’ye çıkaranlarla, evrim panellerini iptal edenlerle, öğrenci şenliklerini yasaklayanlarla, üniversitenin kapısını piyasaya ve gericiliğe açanlarla aynı gemide olduğu için tepki gösteriyoruz.

    Aykız: Arkadaşımın da dediği gibi, ‘aynı gemideyiz’ sözü artık iktidarın diline pelesenk olmuş durumda. Oysaki biz, bırakın aynı gemide olmayı aynı okyanusta bile değiliz. ‘Girişimci Araştırma Üniversitesi’ adı altında akademiyi pazar hâline getirme ve buradan da kâr elde etme çabalarının olduğu gün yüzü gibi ortadadır. Akademi, toplumdan bağımsız düşünülemeyecek aydın nesiller yetiştirerek bilime ve geleceğe en verimli katkıyı sunmak için vardır. Akademinin sermayenin patronlarına peşkeş çekilmesi asla kabullenilemez ve doğrulanamaz. Bu doğrudan bizim mücadelemizde doğal olarak toplumsal sisteme karşı da durmamızı zorunlu kılıyor. Kapitalizm bugün Boğaziçi Üniversitesi’ne piyasacılığı sunuyor ve bunun yanında AKP’nin gerici politikalarını ekliyor.

    HD: Sanırım Boğaziçi Üniversitesi kelepçelenen ilk üniversite olurken, AKP üniversiteye kelepçe vuran ilk siyasi parti oldu. Kelepçeleme öncesi siz de rektörlük binasına mühürleme eylemi gerçekleştirmiştiniz. Hükümetin üniversitenin kapısını kelepçelemesi ve öğrencilerin yaptığı mühürleme eylemi nasıl bir anlam taşımakta?

    Tilbe: Öncelikle mühürleme eyleminden başlayabilirim. Mührü rektörlük binasının kapısına sadece kayyuma karşı olduğumuz için vurmadık. Piyasacılara, öğrenci düşmanlarına, işçi düşmanlarına karşı da bu kapının mühürlü olduğunu anlatmak istedik. Üniversitelere bu zihniyetlerin girmesine izin vermeyeceğimizi gösterdik. Aslında, okul kapısına vurulan kelepçe de bize mühürleme eyleminin ne kadar büyük bir önem taşıdığını gösterdi. Çünkü biz de tam olarak akademiye kelepçe vuranlara karşı mühürledik o kapıyı. Kelepçe, AKP iktidarının baskıcı yüzünü bir kez daha gösterdi.

    Aykız: Ne kadar da taban tabana zıt eylemler… Bizler, fiziki manada koparıp atılmasına dahi gerek olmayan mühürlerimizle asıl eylemimizi Melih Bulu’nun atamasını gerçekleştirenlerin fikirlerine bir tepki olarak yapmışken; onlar, bizlerin varlığına kelepçe vurdular. Akademinin kapısına öğrencisi içeri giremesin diye kelepçe vuruldu. Sokaklarda tecavüzcüler volta atarken, bir yerlerde her an öldürülme korkusuyla hayatı zehir olan kadınların kendi kendilerini korumak zorunda bırakıldığı zorbalar varken, bizim topraklarımızda anayasal hakkını kullanarak taleplerini protesto ile dile getiren öğrencilerin okuluna kelepçe vuruldu. Ülkenin her bir yanında yankılanması gereken, acınılası bir hâldir bu: akademiye kelepçe vuruldu!

    HD: Eyleminize yönelik Boğaziçili olmayan unsurların olduğu ve provoke edildiğiniz yürütme tarafından iddia edildi. Hatta dayanışma eylemlerine katılan öğrenciler de dâhil olmak üzere birçok öğrenci sabah saatlerinde yapılan operasyonlarla, evlerinin duvarları kırılarak gözaltına alındı. Gözaltında da çıplak arama yapıldığı iddiaları var. Sizce neden öğrenciler toplumun bir kesimi tarafından elit ve terörist olarak damgalanmak isteniyor?

    Tilbe: Gözaltılar, AKP iktidarının dayanışmadan, örgütlenmeden ne kadar korktuğunun göstergesidir. Öğrenciler, iktidarın üniversitelere olan saldırılarını görüyor ve bu sorunun yalnızca Boğaziçi’nin sorunu olmadığı da aşikâr. Arkadaşlarımız da bu bilinçle bizim yanımızdaydı. Öğrenciyi terörist diye yaftalayan AKP’nin öğrenciler üzerinde güç gösterisi yaparcasına kapı, pencere kırması, yaratmaya çalıştığı korku iktidarının hamlelerinden biri. Bunlar yetmezmiş gibi çıplak aramalar, ters kelepçeler, öğrenciye yapılan işkenceler ise 12 Eylül’den bugüne pek de yol alamadığımızı, aksine AKP iktidarı ile birlikte bu düzenin daha beter bir hâle geldiğini gösteriyor. Bugün kadın katillerini serbest bırakan düzenin, öğrenciden bu kadar korkuyor olması acınası bir durum. Bir diğer yandan ‘elit’ olarak adlandırılan öğrenciler, bir devlet üniversitesine Anadolu’nun dört bir yanından gelmişlerdir. Memur çocuğu da var, işçi çocuğu da var. ‘Elit’ kelimesini AKP iktidarı, gündemi kendi lehine kullanabilmek için dillendirmiştir.

    Aykız: Üniversitelere müdahale yalnızca Boğaziçi özelinde bir sorun olmadığı gibi bu soruna karşı olanlar da yalnızca Boğaziçi Üniversitesi’nin öğrencileri olamazdı tabii ki. Bizlere destek olmaya gelen arkadaşlarımızdan bazıları gözaltına alındılar ve bu gözaltılar şafak operasyonuyla, uyuşturucu kaçakçısına baskın yaparcasına duvar kırarak gerçekleştirildi. Aylin Sözer cinayetini hatırlarsınız. Polis kapıyı açmak için çilingir çağırmıştı. Bir evin içinde bir kadın göz göre göre katledilirken kapıyı çilingire açtıran polis, okuluna atanan rektörü protesto ederek haklı isteklerini dile getiren öğrencilerin kapısını, duvarını kırarak müdahale etti.

    Akademiyi halktan koparmaya ve piyasacı politikalarına güç katmaya çalışan iktidar Boğaziçi öğrencilerini ‘elit’ olarak tanımlarken aslında halkın öğrencilere olan desteğine ket vurmaya çalışıyor. Keza ‘terörist’ demelerinin sebebi de budur. Halkın bakışını kendi açılarına çekmeye çabalarken adeta bir algı operasyonu yaparcasına ilerliyorlar. Halkın duyarlılığı olan konulardan kanına girip, değerlendirme mekanizmalarını çökerterek direkt yargılamaya sebep oluyorlar.

    HD: Sizin de altını çizdiğiniz gibi düşman yaratma üzerine bir politika ile hareket edildiği apaçık ortada. Bu düşmanlaştırmaya rağmen akademisyenler atanmış rektöre karşı çıkarken birçok üniversite sizlerle dayanışma gösterdi, yurtdışından destek mesajları yayınlandı, halk da tencere tava çalarak atamayı protesto etti. Gösterilen bu dayanışma hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Tilbe: Boğaziçi Üniversitesi tüm bileşenleri ile Melih Bulu’ya karşı, ayrıca üniversite dışından da birçok insan bugün yanımızda çünkü üniversitelere yapılan müdahaleler çok büyük bir sorun ve bunun farkında olan herkes haklı mücadelemize destek veriyor. Bir diğer yandan bu dayanışma, gözaltılarla verilmek istenen gözdağının, AKP’nin saldırılarının bizi yıldıramayacağını da gösteriyor. Bu zihniyete karşı mücadelemizi devam ettireceğiz.

    Aykız: Mücadelemizi yükseltirken halkın destekçimiz olması insanların hâlâ geleceğe dair umudu olduğunun göstergesidir. Bugün içinde bulunduğumuz şartları da göz önünde bulundurup tarihe, geçmişe baktığımızda insanlığın kurtuluşunun en temel dayanağının bilim olduğunu söyleyebiliriz. Gözümüzle göremeyeceğimiz küçüklükte bir virüs hayatlarımızı alt üst etmişken nasıl bilim insanlarının ağızlarından çıkacak tek bir sözün değerine paha biçilemezse, nasıl beklediysek aşının bulunmasını ve nasıl kabul ettiysek bilimin gerçekliğini, şimdi halk da akademisyenler de bunun sürekliliğini sağlamak için bizden desteklerini esirgemiyor. Toplumun, ülkenin geleceğinin kurucusu olan gençliğin sözüne söz, gücüne güç katıyor halk.

    HD: Son olarak sıra arkadaşlarımıza ve okuyucularımıza söylemek istedikleriniz nelerdir?

    Tilbe: Arkadaşlarımızın kayyum rektöre karşı çıkarken, atamanın AKP eliyle yapıldığını söylemekten korktuklarını çok fazla görüyoruz. “Gündemin içine siyaset karıştırmayalım.” şeklinde söylemler var. Korkularını çok iyi anlıyorum fakat Melih Bulu AKP’lidir ve AKP tarafından atanmıştır, üniversitenin kapısına kelepçe AKP eliyle vurulmuştur, öğrencileri yaka paça gözaltına alan AKP’dir. Bütün bunlar böylesine göz önündeyken hâlâ siyaset yapmayalım demek doğru değildir. Bu müdahalelere izin vermeyeceğimizi doğru siyasetle anlatmaktan ve AKP iktidarına da bu düzene de karşı olduğumuzu daha güçlü bir şekilde söylemekten çekinmememiz, bu yanlışa düşmememiz gerektiğini arkadaşlarımıza hatırlatmak istiyorum.

    Aykız: Bugün bizler sesimizi atanmış rektör Melih Bulu’nun istifası için yükseltiyoruz fakat asıl soruna odaklanmazsak, mücadelemizi hayatın her anına yaymazsak, yarın başka bir gündemde yine benzeri sorunlarla karşı karşıya kalmamız işten bile değildir. Siyasetten uzak kalmaya çalışmak, sadece ucu bize dokunan konularda söz söylemek, ki siyasetin bize dokunmayan ucu yoktur, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.’ demekten farksızdır. Gençliğin memlekete dair daima söyleyecek sözü olmalı ve kapitalizmin öve öve bitiremediği ‘bireysel kurtuluş’un imkânsızlığını bilerek toplumun kurtuluşu için bir arada, örgütlenerek mücadele etmelidir.

  • Söyleşi: Hukuk Ansiklopedisi ile Hukuk Üzerine (15.1.2021)

    Hukuk Ansiklopedisi, hukuk alanında büyük bir boşluğu doldurmaya aday bir site. Hem içindeki farklı başlıklar hem de bu başlıklardaki içerikler, özveriyle verilen gönüllü emeğin sonucunda oluşuyor. Biz de bu değerli çalışmayı bizlere kazandıran ekipten İbrahim Aycan ile Hukuk Ansiklopedisi’ne, hukuk eğitimi ve hukuka ilişkin keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

    Hukuk Defterleri: Hukuk Ansiklopedisi olarak birçok söyleşi yaptınız ama sanıyoruz ilk defa Hukuk Ansiklopedisi olarak bir röportaj veriyorsunuz. Öncelikle bunun için teşekkür etmek isteriz, onur duyduk. İsterseniz ilk olarak okurlarımız için Hukuk Ansiklopedisi’nin nasıl bir fikirle, ne zaman başladığı ve ne amaçladığını sorarak başlayalım.

    İbrahim Aycan: 2018 başında başladık diyebiliriz. Ancak şöyle söyleyelim, bu fikir aşağı yukarı 2013- 2014’lerde benim zihnimde dolaşıyordu ama tam tanımlayamamıştım. Bu alanda büyük bir eksiklik olduğunu düşünmüştüm, hala da aynı düşüncedeyim. Bu bir fikir. Bu fikir herkese açık bir fikir, herkes çalabilir bu fikri, herkes yapabilir, hiç sorun yok. Yapsın herkes ama kimse yapmıyor, yapmamış ve şimdiye kadar yapılmamış.

    HD (Hande): Çünkü çok büyük ve özverili bir uğraş.

    İA: Büyük bir emek gerektiriyor, maalesef bizde de bu tarz emek veren insan sayısı çok az. Kafamda hep tasarlıyordum, bir hukuk bilgi bankası ya da online bir hukuk kütüphanesi şekilleniyordu, o zaman öyle tasarlıyordum. Online bir kütüphane olsun ama hukukla ilgili temel bilgilerin olduğu, şimdilerde bazı okuyucularımızın bir tür Hukuk Wikipedia’sı olarak tanımladığı bir portal olsun, sadece basit bilgilerin değil, kaynak olarak da kullanılabilecek, herkesin istifade edebileceği, hem hukukçuların hem sosyal bilimcilerin, felsefecilerin ya da bu alanlara yakın kitlenin, hukukla az çok uğraşan kesimin ilgisini çekebilecek bir portal olsun düşüncesi vardı. Hukukla ilişkisi olan, doğrudan bağı olan önemli bir kitle var.

    Ukalalık olarak algılayabilirsiniz ama hukuk eğitiminde de çok büyük bir eksiklik var. Nosyon eksikliği var. Bünyesinde profesör olmayan hukuk fakültesi bile var. Bunu hukuk kurumları ve barolar da teyit ediyor. Hukuk nosyonundan mahrum yetişen büyük bir hukukçu kitlesi, her gün aramıza katılıyor. Dolayısıyla hukuk nosyonuna hizmet edecek, topluma faydalı olacak, belli duyarlılıkları olan, kadın haklarını ve kadını öne çıkaran; çevreyi, doğayı ve insanı, bilimselliği, analitik düşünceyi ön plana koyan bir bilgi bankası olsun istedik. Mantık ve felsefeyle yoğrulmuş bilgi olsun istedik. Buna mantığı ve felsefeyi benimseyen bir hukuk zihniyetini ön plana çıkarma çabası da diyebiliriz.

    İlk başta online kütüphane gibi oluşan fikir zamanla dönüştü, nasıl ilerleneceği konusunda belirsizlik olsa da zamanla bu fikir gelişti ve büyüdü. Çok geniş bir alan, olağanüstü geniş bir alan, Ansiklopedi’nin hala yüzde biri dahi tamamlanmamış durumda. Bildiğim kadarı ile batıda bu tür çalışmalar 20-30 yılda tamamlanabiliyor. Acemilikle geçen ilk yılı saymazsak, mevcut hizmeti iki yıllık bir çaba ile veriyoruz diyebiliriz. Gerçekten doyurucu içerik vermeye başladığımız son iki yılda, okuyucu kitlemiz hiç azalmıyor, hatta tam tersine sürekli artıyor. Yani bu sevindirici bir şey ve çok nitelikli bir okuyucu kitlesi var. Maalesef halka inmeyi, özellikle halkın ve geniş kitlelerin okumasını istedikçe, okuyucu kitlesi yüksek lisanslı, doktoralı bir kesimden oluşmaya başladı. Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum. Ellinin üzerinde doktora tezi, yüksek lisans tezi ve bilimsel makalede referans gösterilmek sevindirici olsa da bu konuda bir problemimiz olduğunu kabul etmek gerek.

    Ne yazık ki okumayan bir toplumla karşı karşıyayız, çok ciddi bir sorun bu. Muhtemelen sizin dergide de aynı sorun vardır. Okuması gereken, okuduğunu varsaydığımız kesimin de çok az okuduğunu biliyoruz ama hiç okumadığını düşündüğümüz kesim gerçekten vahim durumda. İnsanlar okumadıkları için de zaten toplumun vahameti ortada. Ama yine de inatla okumayı, araştırmayı ve belli değer yargılarını hatırlatmaya devam etmemiz gerekiyor.

    HD (Hande): Şu an ki popüler kültür de zaten bunu yönlendiriyor, dediğiniz gibi… Siz aslında buna karşı bir “başkaldırı” da yapıyorsunuz.

    İA: Topluma, istikrarla ve ısrarla, biraz da sosyal medya gücüyle, sürekli belli değerleri hatırlatıyor, hatırlatmayı prensip edinmeye çalışıyor; göz ardı edilen, görmezden gelinmeye çalışılan konuları gündeme getiriyoruz. En azından kendi takipçi kitlemize… Örneğin felsefe ve mantık olmadan hukukun olamayacağını her daim hatırlatmak görevimiz. Evrensel normlar olmadan hukukun var olamayacağını, var olsa bile adalet üretemeyeceğini hukukçulara hatırlatmak da öyle. Bu bağlamda hukuk felsefecilerine ve hukuk felsefesine okuyucuyu teşvik etmek de misyonumuzun bir parçası.

    HD (Hande): Düşünüyorum da, hukukla ilgilenmesem bile hukuk filmlerine dair olan bölümü takip ederdim. Yalnızca filmleri izlemek isteyen ya da hukuk ve film bağını kurmaya çalışan biri olsaydım burayı takip ederdim. Bence sizin belirttiğiniz gruplar haricinde birçok insan bu ansiklopedide ilgileneceği bir alan bulabilecektir.

    İA: Evet, tek başına hukuk filmleri kategorisi bile önemli bir kategori. Sadece oraya odaklanılsa ve dünyada sinema ile hukukun bağını kuran bütün filmler ve tiyatro oyunları bir araya getirilse muhteşem olur. Sinema ile adaletin ve hukukun bağını kuran çok önemli filmler var. Tiyatro oyunları da var tabi bunun içerisinde. Sinemayla adaletin ve hukukun bağını kuracak muhtemelen binlerce demeyeyim ama yüzlerce filmvardır.Bunlarınhepsininincelenmesiçok önemli bir uğraş olacaktır, diye düşünüyorum. Hukuk ile sanatın bağını kuran bir eseri de anmadan geçmeyelim: Yener Ünver ve Özlem Yenerer Çakmut öncülüğünde hazırlanan “Hukuk ve Sanat” bu anlamda önemli bir çalışma. Hukuk ve Sanat kitabına hayran kaldım. Orada Meriç Renkver’in kaleme aldığı bölümde hukuk ve sinemayı incelemişler. Hukukçu da değil. Kendisiyle tanışmayı mutlaka isterim. Hukukçu olmadığı halde hukuk filmleri üzerinden, adalet ve hukuk üzerine inceleme yapmış.

    HD (Selin): Sinemayla ilgili Sevtap Metin’in Hukuku Sinemada Görmek başlıklı Tekin Yayınları’ndan basılmış bir çalışması da var. Sevtap Hoca’nın aslında İstanbul Üniversitesi’nde bir dersindeki öğrencileri ile birlikte hazırladığı bir kitap. O da çok güzeldi. Biz de onun atölyesini yapmıştık.

    İA: Burada bir anekdotu anlatmadan geçmek istemem. Emin Artuk Hoca’yla bir röportaj yaptık. Henüz yayınlanmadı ama ansiklopedinin röportaj serisinden yayınlanacak. Ona hukukçu öğrenciler ne yapsınlar, ne tavsiye ediyorsunuz diye bir soru yöneltmiştik. Normalde bir hukuk hocasından, şu kitabı okusunlar gibi bir cevap beklersin. Hoca ise müzelere gitsinler efendim dedi. Hukukçulara müzeye gitmeyi, sanat eserlerini incelemeyi ve arkeoloji ile ilgilenmelerini tavsiye etti. Gerçekten bizde eksik olan da bu belki. Üniversitede öğrenciler felsefe, sosyoloji, hukuk tarihi gibi alanlardan zaten kaçarlar, sevmezler, benim gözlemim bu en azından. Çok az bir kitle ilgileniyor bu alanlarla.

    HD (Selin): Hukuk açısından bu derslerin zorunlu olması gerektiği konusuna çok katılıyorum. Hakikaten hukuk çok sosyal bir bölüm. Hukukun hangi alanında çalışıyorsanız çalışın; yargıç, savcı, avukat veya akademisyen olabilirsiniz ama hukukçunun her zaman dayandığı nokta toplum. Toplumun en çok yansıdığı yer de sanat olduğu için bu derslerin olması önemli. Mesela biz atölyelerden birini resimle ilgili yapmıştık. Hukukun edebiyata, resme ve sinemaya yansısı çok fazla. Devletin, devlet idaresinin, iktidarın, iktidar biçimlerinin, hukukun alanlarının, yasanın, cezalandırmanın vb. bunların hepsinin yansısı çok fazla ve sanatın diliyle çok daha doğal halde görünüyor. Dolayısıyla hukukçular ve hukuk öğrencileri bunlardan bağımsız değil, bilakis bu nedenle sanatın kimi alanlarına ilişkin dersler zorunlu olarak fakültelerde verilmeli.

    İA: Kesinlikle. Bu anlamda hukuk tarihi, felsefe ve sosyoloji de önemli. Mesela feminizmin nasıl doğduğunu hukukçuların bilmesi gerekir ki, kadın haklarını anlayabilsin. Ya da siyahi birinin birçok ülkede -batı ülkelerinde- kamu yönetiminde görev almasının eski olmadığını bilmesi gerekir. Tıpkı bir Ermeni ya da Roman kökenli bir Türk yurttaşının nasıl ki yargıç olamaması insan hakları bağlamında yadırganıyorsa, ABD’de de bir siyahinin yargıç olabilmesinin çok eski olmadığının bilinmesi lazım. Hukukçunun, evrensel hakların çok da eski olmadığını görmesi, sanki yüzyıllardan beri olan haklar gibi davranmaması, bu hakların her an elden gidebileceği riskini göz ardı etmemesi ve toplumsal sorumluluk sahibi olması gerekir.

    HD (Hande): Tam da bu konularla ilgili alt başlıklarınızda da çok fazla detay var.

    İA: Özellikle kurumdan bahsetmek isterim, ansiklopedi fikri başladıktan sonra çeşitli araştırmalar yaptım. Fiziki olarak Türk Hukuk Kurumu bu alanlarda zamanında çok çalışmış. Gerçekten çok çalışmış. Özellikle 1950’ler ve sonrasında çok çalışmışlar ama ondan sonra sebebini bilmediğim bir şekilde, bu çalışmalar azalmış. Son zamanlarda Kurum’un çabalarının arttığını biliyorum. Bunun yanında bir sürü girişimler olmuş hukuk ansiklopedisi adıyla. İnternette de olmuş. Birileri başlamış ama bir süre sonra âtıl kalmış, duraksamış, sönümlenmiş ve bitmiş. İnternet sitesinin adını almışlar ancak üç beş madde girmişler ve öyle kalmış. Uzun soluklu olamamış, çok uzun sürmemiş, hep yarım kalmış ama fiziki olarak hukuk ansiklopedisi daha önce üretilmiş, hatta birkaç tane var.

    Bu araştırmaları yaparken hukuk alanında yayıncılık yapan, bu konularda kafa yoran başkaları olmuş mu, bunu araştırdım öncelikle. Yapan birileri varsa tekrar yapmaya gerek yok. Yapılıyorsa ona katkı verirsin, başka bir şekilde yardımcı olursun. Ansiklopedi düşüncesinden sonra gerçekten iyice araştırdım bunu ve gerçekten olmamasına çok şaşırdım. Bir hukuk bilgi bankasının kamuya açık şekilde olmamasına inanamadım. Yani gerçekten yok muymuş dedim, olmadığını tespit ettim. Yurt dışına da baktım ama bu formatta yok. Bizim gibi bir sürü kategoriyi bir araya getiren bir portal yok. Mesela makaleler yayınlayan, binlerce makale yayınlayan siteler var ve tabi ki mükemmel çalışmalar var.

    Bir hayalden bahsedeyim; her ülkeden önemli hukukçuların, adını kalın harflerle tarihe yazdırmış hukukçuların biyografilerinin ve eserlerinin olduğu bir platforma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bunu global olarak birilerinin yapması gerekiyor. Evrenselleşen bir dünyada hukukçuların ve aynı alanda çalışanların birbirine entegre çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Birbirleriyle iletişim kurmasını, aynı alanlarda çalışan uzmanların birbirinden haberdar olmasını mesela Venezuella’da insan hakları alanında çalışan birisiyle buradaki bilim insanının birbiriyle entegre olması, Kore’deki hukuk tarihçisi ile Irak’takinin, Rusya’daki hukuk felsefecisi ile Brezilya’dakinin birbirini tanıması, aynı alandaki eser sahiplerinin birbirini öğrenmesi ve interaktif iletişime geçebilmesi gerekiyor. Günümüzün teknolojisi bunu sağlayabilir.

    Uzun açıklamanın arasına bir hayal de karışmış oldu. Bununla birlikte, Ansiklopedi fikri başlayıp araştırma yaparken gördüğüm sitelerin içerisinde forum sitelerinin ve makale sitelerinin ve içtihat sitelerinin yoğun olduğunu gördüm. Hatta bu siteler için de Ansiklopedi’de sayfalar açtık. Abartmış olmayalım ama Hukuk Defterleri’nin internet sitesini gördüğümde işte bu dedim, yani gerçekten kaliteli bir hukuk sitesi bu dedim. İlk başta dergi olarak algılamadım tabi, portal olarak algıladım. Dedim ki gerçekten en niteliklisi bu! Bunlarla tanışabilsek, acaba kim bunlar diye düşündüm. Bir süre sonra başka bir vesile ile Hukuk Defterleri ile tanıştık. Nasıl oldu bilmiyorum ve bir süre sonra gerçekten Hukuk Ansiklopedisi, Hukuk Defterleri’ni kardeş portal olarak benimsedi, her zaman da destek olmak istedi. Bildiğim kadarı ile hukuk yayıncılığında sayılı yayından birisi Defterler!

    HD (Hande): Çok teşekkür ederiz, Hukuk Defterleri Dergisi’ne sayfalarınızda da çokça yer verdiniz, veriyorsunuz. Bununla birlikte, Türkiye’deki bütün hukukla ilgili yayınlara, dergilere de sitenizde yer veriyorsunuz. Daha önce bunu yapan bir site ya da yayınevi olmadı. Onların bilgilerine yer veriyorsunuz ve bizim bile sonlarına denk geldiğimiz kimi hukuk dergilerine yeni kuşakların erişmesine veya onları araştıran gençlerin nereye bakacağını bilmesine imkân tanımış oluyorsunuz.

    İA: Evet, hukuk dergileri kategorisini geliştirmeye devam ediyoruz. Üniversitelerin klasik anlamda birkaç ayda bir bastığı fasiküller ve akademik dergiler mevcut ancak onlar sosyal dergicilik yapmıyor. Daha çok akademik yayınlar yaygın, onları da kaç kişinin okuduğunu bilmiyoruz. Bu anlamda Güncel Hukuk Dergisi kapandığında hepimiz üzülmüştük. Neyse ki Defterler bir boşluğu dolduruyor.

    HD (Hande): Haklısınız, ne yazık ki hukuk ve siyaset alanında veya hukuk ve toplum, hukuk ve sanat alanında dergiler neredeyse hiç kalmadı. Oysaki bu alanda bizim bir geçmişimiz, külliyatımız var ama bunlar hep sönümlendi. Bu açıdan şu anda var olan bir iki dergiyiz, ama bu külliyatı bilmeyenlerin internette, sizin sitenizde topluca bunları görebilmelerinin, en azından gelecek nesiller için önemli olduğunu düşünüyorum. Bizim geçmişimizin ve bir külliyatımızın olduğunu, Türkiye’de hukuka, topluma bir nosyonla, başka bir yerden bakan hukukçuların bir geçmişinin ve aslında bu anlamda bir devamlılığın olduğunu göstermek açısından da çok değerli.

    İA: Tam da ansiklopedinin aslında ana misyonu diyebileceğimiz bir konuya temas ettiniz. Hafıza aktarımı, yani toplumun belleğinde var olanı görünür kılma çabası da diyebiliriz buna. Aslında var, bir yerlerde bir kütüphane köşesinde, internetin dibinde bir yerde, bir pdf dosya olarak gömülü bir yerde bazı bilgiler var. Bir pdf dosyasında kocaman beş yüz sayfanın dip köşesindeki güzel bir bilgiyi bulup çıkarıp, buyurun okuyun arkadaşlar diyoruz. 1970’te yazılmış muhteşem bir kitap var diyelim ki, hukuk kitapları kategorisinde görünür kılıyoruz ve gündeme getiriyoruz. Hukuk kitapları kategorisi de çok geniş bir alan, belki binlerce kitap vardır. Her biri için ayrı ayrı tanıtım sayfası yapılacak zaman oldukça. Ansiklopedi 100.000 sayfa olduğunda hukukçuların okuması gereken kitapların konu dizinli listeleri de oluşturulabilir. Örneğin 1970’lerde yazılmış o zamanın en iyi hukukçuları o kitapla tedrisat almışlar. Ne muhteşem kitap demişler ama kitap şimdi piyasada yok, yazarı ölmüş, yeni baskı yapan bir yayınevi de olmamış. Aslında güncellemeye bile ihtiyacı olmayan bir kitaptır belki ama böyle yok olan değerlerimiz var. Belki bunları ön plana çıkararak, gün ışığına çıkararak, yayınevlerinin bunları yeniden basmaları da sağlanabilir. Böylece yeniden basılması gerekenler listesi bile oluşturulabilir.

    Evet, kategorilerimiz ilk başta azdı tabii. Türkiye’de bu kısırdöngüde, kadına değer verilmeyen bir toplumda, kadınların da neler ürettiğini göstermek adına kadınları zaten her zaman en başa koyuyoruz. Siteyi açan ilk başta bu ülkenin çalışkan kadınlarını görüyor. Hep kadınları görüyor ve görecekler. Dolayısıyla bu toplumda kadınlar var mesajını vermek istiyor Ansiklopedi. Ansiklopedi’de ilk başta kadın hukukçular diye bir kategori açtık. Ayrıca geniş hukukçu biyografileri var. Burada da tabii ki Ansiklopedi’nin kendi değerleri çerçevesinde öncelik sıralamasını yapıyoruz.

    Sonuç itibariyle Ansiklopedi’de yer almak isteyenin hukuk kültürümüze bir değer katmış olması gerekir. Hem ülkeye bir katkısı olsun, hem hukuka bir katkısı olsun, hem de bir çizgisi olsun istiyoruz. Bu anlamda, hukuka az çok hizmet etmiş herkesin biyografisini ansiklopediye koymayı hedefliyoruz. Kategorilerden bir tanesi de buydu. Bunun yanında, yine hukuk ve sanat, hukuk tiyatrosu, hukuk tarihi vb. birçok kategorimiz de bulunuyor …

    HD: Şu ana kadar iki söyleşi kitabı çıktı değil mi? Hukuk Ansiklopedisi olarak sadece söyleşiler yayınlamayı mı planlıyorsunuz ya da başka kitap planlarınız var mı?

    İA: Elbette ki var ama röportajlar sonradan ortaya çıktı. Ansiklopedi ilk başta hiç bu tarz toplumla ya da insanlarla doğrudan diyaloğa girmeyi hedeflememişti. Dolaylı ya da doğrudan ilişkiye girmeyi hedeflemeden tamamen nötr bir bilgi bankası şeklinde ilerlemeyi seçmişti ama bir süre sonra kendiliğinden gelişen süreç yaşandı. Hukukçuların biyografisini yazarken, biyografisini yazdığımız kişilerden de fikir alma gereği oldu. Kurumları tanıtırken, kendilerinden doğrudan bilgi alma gereği doğdu. Bu arada onlarla etkileşime girince acaba onların görüşlerini yansıtsak mı diye bir düşünce oluştu ve Hukuk Ansiklopedisi’nin tırnak içerisinde söylüyorum “magazin”i oluştu. Ve karşımıza röportaj kitapları çıkmaya başladı.

    Yeniden keşfetmemiz gereken bir bellek var. O belleği muhakkak yeni kuşağa aktarmamız lazım. Yeni kuşak, tüketim kültürünün ve hukukun ticarileşmesinin trajedisini yaşıyor.

    Müktesebatı öğrenme gereği de duymuyor. İçtihat zannedilen sıradan yargı kararları üzerinden bir hukuk okuması ile karşı karşıyayız. Belki hızlı ve yoğun kent yaşamının ve daralan ekonomik alanların, okumak için zamanı kısıtlaması da söz konusu olabilir. Ama yine de hukukun hafızasını canlandırmamız ve hukuk nosyonunu öne çıkarmamız gerekir. Hak üzerine inşa edilmiş hukuk sisteminin ticarileşmesini ve hukuk bilgisinin sadece tüketilmek üzere edinilmesine karşı dur demek gerekiyor. Sizin gibi dergiler de aslında bunu yapmaya ısrarla devam etmek zorunda.

    HD (Selin): Söyleşilerle, hukuk alanında sözlü tarih çalışması yapıyorsunuz. Röportajların altında bir eksikliği de tarif etmiş oldunuz. Röportaj yapılan kişiye dair kaynak azlığından ötürü doğru sorular sormakta da sorun doğabiliyor. Aslında biz de sizle bu amaçla röportaj yapıyoruz. Röportajda o kişiyi daha iyi aktarmak amacıyla doğrudan kaynağa başvuruyor olmak, sözlü tarihi üretmek açısından da çok değerli.

    İA: Hukukçularla yapılan röportajlarda, dolaylı bir şekilde onları anlatmaktansa, doğrudan kendisine müracaat edip hem fikirlerini yansıtmak, hem de biyografilerini birlikte oluşturmak şeklinde bir format ortaya çıktı. Mesela geçen ay aramızdan ayrılan Atilla Sav üstadımızla da röportaj yapmak üzere sözleşmiştik, maalesef yapamadık. Yaşamını yitirdi. Çok üzüldük. Eğer yapmış olsaydık hukuk tarihine bir dipnot düşmüş olacaktık. Çünkü Atilla Sav hakkında açık kaynak çok fazla yok ve Türk hukuk tarihinde iz bırakmış bir kişilik.

    Röportajlar bu şekilde değer üretmiş kişileri topluma lanse etme görevini, toplumun bu insanları daha çok tanımasını amaçlıyor. Birinci kitap olarak yayınladığımız, Hilmi Şeker Röportajı, toplumun daha çok tanıması gerektiğini düşündüğümüz bir hukukçunun vicdanından yükselen akademik bir çığlık idi. Sıradakiler de öyle. Emin Artuk Hoca, toplumun az tanıdığı bir kişi, çünkü medyatik değil ama onun daha çok tanınması gerektiğini düşündüğü için Ansiklopedi onunla röportaj yaptı. Vedat Ahsen Coşar ile de yaptık. Çevre davaları denildiğinde ilk akla gelen isimlerden Senih Özay ile de yaptık. Çin’de yaşayan Türk yazar Ali Rıza Arıcan ile Doğu Asya Hukuk Sitemi ve Toplum Yapısı üzerine geniş bir mülakat yaptık. Hukuk Ansiklopedisi’ni az sayıda kişi okusa da, yarın günde bir milyon kişi okusa da bu değerlerimizi yansıtmaya devam edeceğiz. İnsan için, hukuk için, demokrasi için çalışan Bahri Belen’i de hukuk yayıncılığında bir boşluğu dolduran diğer kişileri de unutmayacağız. Ticari davranmayan ve değer üretenlere karşılıksız desteğimiz devam edecek.

    HD (Hande): Geçmiş dönem de hukuka ve hukuk mücadelesine çok büyük katkısı olan ama pek tanınmayan insanlar da var. Çoğu vefat etmiş olabilir ama hala yaşayan şu anda aktif olmadığı için belki bilmediğimiz meslektaşlarımız var… Aslında onları da keşke bu çalışmaların içine katabilsek ya da Ansiklopedi’yle daha da ön plana çıkabilseler. Ansiklopedi veya söyleşiler belki buna da bir vesile olur.

    İA: Biraz önce de söylediğim gibi, sürekli toplumabunuhatırlatmagörevivemisyonunu önemsiyoruz. Özellikle sosyal medyada sürekli gündemde tutuyoruz. Bülent Tanör’ün yaşamını bu toplumun bilmesi lazım, öğrenmesi lazım. Çünkü temel bir sorun var. Tanör bütün dönemlerde zulme uğramış. Sadece bir dönemde değil. Niye bütün dönemlerde zulme uğruyor? Bunu toplumun düşünmesi lazım. Bunu topluma sürekli hatırlatmamız ve düşünmesini sağlamamız lazım.

    Çünkü bu toplumun zihninin altında bilime düşmanlık var. Düşünceye düşmanlık var. Toplumdaki bu düşünceye ve bilime düşmanlık tarihsel bir geçmiş taşıdığı için devlete de yansıyor. Devlet tartışmasına girmek istemiyorum elbette. Devlet bu toplumun devletidir, devlet insanlar, binalar ve kanunlardan oluşan bir yapı. Yani Amerika gelip yukarıdan bize devletçilik yapmıyor. Bu toplumun ürettiği bir şey, dolayısıyla bu toplumun devletidir. 1971 Muhtırası da, 12 Eylül Darbesi de Amerikan darbesi olarak tanımlanır, ama Bülent Tanör bütün dönemlerde zulüm görmüştür. 28 Şubat döneminde de zulüm görmüştür. Saygıdeğer eşi Öget Hoca 2016’da üniversiteden ihraç edilmiştir. Bilim düşmanlığını Amerika bize zorla dikte etmiyor ki! Gelişen bütün olaylar toplum sosyolojisi ile doğrudan uyumludur. Bu nedenle bilim ve düşünce düşmanlığını yok etmek için tüm aydınların çalışması gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede, şiddet içeren hiçbir fikirleri olmamasına rağmen Sabahattin Ali de, Nazım Hikmet de üstelik Cumhuriyet Halk Partisi dönemlerinde zindanlarda çürümüştür. Eğer toplum şiddet içermeyen düşünceye dahi düşman olmasaydı, bu iki kişi de Bülent Tanör de zulüm görmezdi. Kadın düşmanlığını da eklemeden edemeyeceğim.

    HD: İbrahim Bey, Ansiklopedi’de en son hukuk takvimi kısmını da açtınız değil mi?

    İA: Evet, Ansiklopedi’de açtığımız son kategori bu. Oldukça ilgi de gördü. Hukuk tarihine hizmet edecek. Ancak ondan daha önemli kategorilerimiz var. Hukuk felsefesi ve sosyolojisi bizim hukukçularımızın kaçtığı bir alan. Felsefenin ve sosyolojinin hukukla bağını pek çoğu kurmak istemiyor, oysaki içinde yaşadığımız ve bütün hukukçuların şikâyet ettiği, sızlandığı adaletsizliklerin ve her şeyin temeli felsefedir. Hukukçular özenle kaçıyorlar hukuk felsefesinden ve sosyolojisinden. Hukukçular, toplumun sosyolojisini, yargıçların sosyolojisini, adalet personelinin psikolojisini ve geçmiş uygulamaların felsefi ve toplumsal temellerini düşünerek ortak bir akıl üretme yoluna gitseler, belki de içinde bulunduğumuz kaotik sorunların çoğu çözülebilir. Olaylar ve tarihsel süreç hakkında düşünerek bu konularda kafa yormak, öneriler ortaya çıkarmak ve sorunların çözümü için daha köklü akılcıl önermeler getirmek gerekiyor. Bu ancak Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi ile mümkün. O yüzden de bu kategoriyi hukukla felsefenin bağını güçlendirmek için açtık. Hukuk ve Felsefe Dergileri kategorimiz de mevcut. Orada bir liste oluşturarak hepsinin kurumsal biyografisini ve tarihçesini çıkarıyoruz.

    HD: Çalışmalarınızı yaparken eskiden görülmüş davalardan da kimi kesitler sunuyorsunuz ve kitaplardan, o dönemki hukukçulardan, dönemin hukukçularının yaptıklarından bahsediyorsunuz. Bir bakıma onları tekrar hatırlatmış oluyorsunuz. Eski dönem ve yeni dönemin bir karşılaştırmasını yapmak hukuk alanında mümkün mü? Sizce bir süreklilik mi yoksa kopuş mu? Geldiğimiz nokta nedir?

    İA: Aslında süreklilik var. Toplum sosyolojisi de devamlılığın nedeni. Bugünkü kuşaklar şu an yaşananların ilk defa bugün yaşandığını zannediyorlar ancak başka versiyonları daha önce yaşanmış süreçler tekrarlanıyor. Başka bir dozajda, başka bir türde. Belki daha yoğundur, belki daha az yoğundur, belki hakikatle bağı kopuktur. Ama her halükârda benzer kötülüklerin her devirde yaşandığını söyleyebilirim. 1972’de İstanbul’da yüzbinlerce eve baskın yapılıp aramalar gerçekleştirildiğini toplum çabuk unutuyor. 12 Eylül döneminde İstanbul Baro Başkanı’nın yapılan muamelelerden kanser olduğunu unutuyoruz. Sabahattin Ali, Nazım Hikmet ve Tanör, bu çerçevede çok önemli figürlerdir. Her devirde kötü olduğumuzun fotoğrafıdır bu. Bugün başka bir şekilde, başka versiyonla karşı karşıyayız. Bugün hakikatle bağı kopuk bir dünyada yaşıyoruz ve dünyada ilk defa yaşanan bir süreç var. İnternet çağı, bilginin bu kadar dolaşması, toplumların iç içe geçmesi, görevi halka sadece doğru bilgi vermek olan medyanın lümpenleşmesi, kırsal kesimden şehirlere aşırı bir göç yaşanması ve kentlerin büyük bir köye dönüşmesi, kuralsızlığın kural haline gelmesi… Türkiye özelinde söylüyorum. Burada akıl, mantık, nedensellik bağı vb. her şeyin yok olduğu, daha saçma sapan bir durumla karşı karşıyayız. Dincilik ve faşizm soslu vahşi kapitalizm diyebileceğim, yeni ve garip, kötücül bir dönem yaşıyoruz. Bu çok özel ve ekstrem bir durum, ama sizin sorduğunuz soruya gelirsek, tarihsel olarak da bence aynı şeyleri yaşıyoruz. Zamanında vatan haini ilan edilen Bülent Tanör’ün 1971’de, 1980’de ve 1999’da yaşadığı garabetin aynısını, 2016’da yaşayan sevgili eşi Öget Öktem Tanör dedi ki: “Bülent yaşasaydı şu an hapiste olurdu.” Bu insanlar bilim ve düşünce üretmekten başka ne yaptı?

    HD: Söyleşimizin sonlarına gelirken, Hukuk Ansiklopedisi olarak bundan sonraki projeleriniz, yapmak istediklerinizi sormak isteriz.

    İA: Aslında standart bir şekilde devam etmek istiyoruz. Hukuk Ansiklopedisi’nin önünde sınırsız bir hukuk bilgi kaynağı var. Bu sınırsız kaynaktan toplumun, hukukçuların, hukuk ile içli dışlı insanların ya da hukuki bilgiye ihtiyaç duyan kesimlerin istifade etmeleri için mümkün olan en geniş kaynağı bir araya getirmek istiyoruz. Mümkünse bu bilgi kaynağını sonuna kadar ücretsiz şekilde sunmak istiyoruz.

    Wikipedia ve benzeri portallarda hukuk alanında yeterli bilgi olmadığını düşünüyorum. Bildiğim kadarı ile Google geçtiğimiz yıllarda tüm Dünya Anayasalarının İngilizce versiyonlarını bir araya getirme projesi başlatmıştı. Sonucu ne oldu bilmiyorum. Bizim hedeflerimizden bir tanesi de Dünya Anayasalarının tamamının Türkçe versiyonlarını Ansiklopedi’de bir araya getirerek hizmete sunmak. Hatta bu yöndeki çabaları nedeniyle Sayın Doç. Dr. Ali Asker’e özel bir ödül verdi Ansiklopedi.

    Evrensel belgeleri, tüm etik beyannameleri, tüm uluslararası sözleşmeleri bir araya getiriyoruz. Bütün ulusal ya da uluslararası kuruluşların etik beyannamelerini, yargı etiği, tıp etiği, basın etiği belgelerini topluyoruz. Bunlara üniversitelerin etik beyannameleri de dâhil. Bunu bir sürü kurum yapıyor ancak sadece kendisini ilgilendiren konularla ilgili sözleşmeleri, beyannameleri koydukları için tamamını bir arada görme şansımız yok. Daha önce yapılmayan bir çalışma olarak her şeyin aynı ortamda olduğu bir bilgi havuzu yapıyoruz. Bütün evrensel kültürün, bütün dünyadaki metinlerin, kayda değer belgelerin bir arada olduğu bir havuz oluşuyor ve zamanla da büyüyor. İnsanlığın ortak mirasını ve müktesebatını hukukçulara sunmak ve sürekli hatırlatmak ansiklopedinin önemli misyonlarından bir tanesi.

    Bu metinlere uyulsa da uyulmasa da, bir araya topluyor ve toplumun okumasını, bu kuralları içselleştirmesini istiyoruz. Hatta biz bunları yayınladığımız zaman alay eden insanlar olabiliyor. İnsanlarda inanç yok olmuş. Toplumun inancı kalmamış, nasıl olsa bu kurallara uyulmuyor neden gündeme getiriyorsunuz diyorlar.

    Sınırlı sayıda da olsa makale yayınlamaya da başladık. Keşke mümkün olsa da Türkiye Barolar Birliği’nin daha önce yaptığı Hukuk Fakülteleri kalite ölçümlerini de bilimsel standartlara ve somut verilere uygun şekilde her yıl yapabilsek. Ancak bu çok zor bir iş. Umarım bir kuruluş bunu her yıl yapar ve biz de yayınlarız.

    HD: Bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz İbrahim Bey, son söz olarak okuyucularımıza bir şey söylemek ister misiniz?

    İA: Ben umutlu olmak gerektiğini düşünüyorum. Okuyucularınıza Hukuk Ansiklopedisi çalışmasında ortaya çıkan bir sonucu söylemek isterim. Bu ülkenin kötülüklerle anılan hafızası çok güçlü ama bu ülkenin önemli bir birikimi de var. Bunu açıkça görüyoruz. Bu ülkenin kaynakları çok çeşitli, toplum çok renkli ve geçmişimizde, bugün de kıymetinin bilinmesi gereken çok önemli bir hafıza var. Hatta ve hatta hiç beğenmediğimiz, şu anda da adaletsizlik ürettiğini düşündüğümüz kurumların internet sitelerine girip baktığımızda, hafızanın hala yerinde ve canlı olduğunu görürüz. Toplumun birikiminin kısa sürelerde yok olmayacağını düşünüyorum. O yüzden Hukuk Ansiklopedisi çalışması ısrarla devam edecek; hukukun hafızasını, toplumun belleğini ve kültürel birikimini hatırlatmaya, biriktirmeye ve topluma sunmaya devam edecek. Benzer çalışmaların da artmasını dilerim.

    Hukuk Defterleri’nin okuru bol olsun diyorum.

    HD: Sizin de okurunuz bol olsun. Çok teşekkür ederiz.

  • Söyleşi: Publicisteturc: Yeni Bir Kamu Hukuku Araştırmaları Platformu ( 7.1.2021)

    Publicisteturc, Gisèle Halimi’nin “Hukukçu olarak mevkim, kadın olarak özgürlüğümü susturamaz.” sözünden hareketle genç iki hukukçu Pınar Dikmen ve Deniz Bilgehan’ın kurduğu Türk- Fransız kamu hukuku araştırmaları platformu. Platform kurulduğu günden itibaren akademinin ve özellikle kamu hukukuyla ilgilenenlerin dikkatini çekti. Biz de Hukuk Defterleri olarak Publicisteturc’un kurucularıyla sizler için konuştuk.

     

    Öncelikle Publicisteturc ne anlama geliyor?

    İkili bir anlamı var. Yaygın bilinen şekliyle publiciste yayıncı demek. Daha az bilinen ve hukukçular tarafından kullanılan haliyle, kamucu; kamu hukukçusu demek.

    Ancak biz “kamucu” ifadesini kullanmayı tercih ettik. Bu ifade, kamu hukuku üzerine çalışmalar yapma anlamı dışında daha derinlikli daha ilkesel bir anlam, bir nüans barındırmakta.

    Bize kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?

    Deniz: Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde İdare Hukuku Ana Bili Dalı’nda araştırma görevlisiyim. Galatasaray Üniversitesi’nde kamu hukuku doktorama devam ediyorum.

    Pınar: Marmara Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Fransızca Programı’nda araştırma görevlisiyim. Doktoramı anayasa yargısı üzerine tamamladım.

    Yollarınız nasıl kesişti?

    Bir araya gelmemize sevgili Mert (Duygun) vesile oldu. 2017 yılında ikimiz de tez araştırması için Fransa’ya gitmek üzereydik, yabancı bir memlekette tek başına olmanın zorluğunu bildiğinden ve ortak noktalar paylaştığımızı düşünerek bizi bir araya getirdi.

    Sonrasında ikimiz için de dayanışma ve eğitimle geçen dolu dolu bir sene geldi. Birlikte hem Fransız kamu hukuku kültürünü her yönüyle keşfe daldık hem de o ülkenin eğitim imkânlarından sonuna kadar yararlanmaya çalıştık.

    Pazar günleri bile bir şeyler okumak için kütüphanelere giden insanlar nedeniyle oluşan uzun kuyruklar, metroda kafasını okuduğu kitaptan kaldırmadan ineceği durağı bekleyen yolcular ikimizi de çok etkiledi.

    Tam da Macron’un ekonomi politikalarını yürürlüğe soktuğu ve ödün vermeden uygulamaya başladığı bir dönemdi. Sorbonne ve Fransa’daki diğer üniversitelerde, demiryollarının özelleştirilmesine ve üniversiteye giriş sınavının fırsat eşitliğini ortadan kaldırır bir şekilde değiştirilmesine karşı gerçekleşen önemli öğrenci işgalleri ve direnişler nedeniyle okullar uzun süre kapalı kaldı. Hele ki tam da o sene 1 Mayıs’ta République Meydanı’nda bu politikalara karşı simgesel öneme sahip bir kutlama gerçekleştirildi. Bütün bunlara birlikte tanık olmak bu kesişimi daha ileri bir seviyeye ulaştırdı diyebiliriz.

    Publicisteturc platformu fikri ilk kimin aklına geldi ya da nasıl ve ne amaçla oluştu?

    Deniz: Pınar’ın aklına geldi.

    Pınar: Aslında ikimizin de aklında birlikte bir şeyler gerçekleştirme projesi vardı ancak bir blog önerisiyle gelerek bu projeyi ben somutlaştırmış oldum herhalde.

    Bloğumuzun nasıl ve ne amaçla oluşturulduğuna gelirsek, Publicisteturc’ü öncelikle kendi akademik gelişimimiz için kurduk. Fransız hukukunda okuduğumuz kararları ya da oradaki gelişmeleri sırf okumaktansa, yazıya dökelim daha kalıcı olur bizi de araştırmaya sevk eder fikriyle yola çıktık. Gerçekten de öyle oldu. Belli bir konuda yazı yazma, bunu sunma ve yayımlama vakit alıyor ancak ister istemez belirli bir titizlikle hareket etmemizi ve daha derinlikli düşünmemizi sağlıyor.

    İkinci amacımızsa, özellikle idare hukukundaki gelişmeleri Türk hukukçularına “doğru” şekilde aktarabilmek. Fransızca eski önemini kaybetti algısı var. Halbuki idari yargı sistemimizin temelini oluşturan Fransız idare hukuku hala idare hukukçularının etüt ettikleri ve içtihatlarıyla idare hukukunu etkileyen bir hukuk sistemi. Dil problemi nedeniyle bu kararlara ulaşamayanlar açısından bir bilgi kirliliği oluştuğunu söyleyebiliriz. Bunu düzeltmeye çalışıyoruz.

    Günümüzde Fransız kamu hukuku, Türk hukukunun en çok hangi alanlarını etkiliyor?

    Bu soruyu iki açıdan düşünebiliriz: ilki Fransız kamu hukukunun bugüne kadar olan etkileri, ikincisi bundan sonra etkilemesi gerekli kısımlar.

    Her şeyden önce kamu hukukuna ait birçok ilkenin Fransız hukukunun etkisiyle Türk hukukunda var olduğunu söyleyebiliriz. Kamu hukukunda yetkinin istisna olması, kamu tüzel kişiliğinin oluşumu, idari işlem teorisi gibi pek çok konu Fransız doktrini ve içtihadı üzerine kurulmuştur. Günümüzde de bir farklılık getirilmek istendiğinde kanun koyucunun Fransız yargısını takip ettiği söylemi dikkat çekmektedir. 2014’te idari yargıya gelen ivedi yargılama usulü, ilk kez ortaya atıldığında Fransız hukukunun örnek alınması gereğiyle dile getirilmiştir. Ne yazık ki, kanunda yer alan ivedi yargılama usulünün Fransız hukukundaki usulle bir benzerliği yoktur. Ancak bu bizim doldurulması gerektiğini düşündüğümüz boşluğun da en önemli örneklerinden biridir. Kanun çalışmaları sırasında ivedi yargılama usulü için Fransa’nın referans gösterilme ihtiyacı duyulmuş ancak Fransa’daki örneğinden çok farklı bir usul oluşturulmuştur. Fransa’daki ivedi yargılama usulü hakkında bilgi sahibi olduğumuzda ise bu soruna olan tepkimiz de doğal olarak farklılaşıyor ve daha etkili oluyor.

    Etkilemesi gereken alanlarda da pek çok konu sayabiliriz ancak en acil ve güncel olandan bahsedelim. Fransa şu anda sığınmacı ve mültecileri kabul etmek konusunda siyasi anlamda oldukça sorunlu bir tavır sergilese de önceden bu alanda kurmuş oldukları yargı düzeni Türkiye’ye örnek olabilecek niteliktedir. Kayıtsız sığınmacıları da saydığımızda şu anda dünyanın en çok sığınmacı barındıran ülkesiyiz. Mülteci hukuku kendine özgü özellikleri olan ve yaşam hakkını doğrudan ilgilendiren bir alan ancak biz sıradan idari işlem muamelesiyle idari yargıda bu alandaki uyuşmazlıklar çözmeye çalışıyoruz. Fransa’da ise buna idari yargı içinde kendi özelliklerini yaşatan bir alan tahsis edilmiş. Türkiye’nin idare hukukunu aldığı Fransa’da, şu anda gündemini en çok meşgul eden konuyla ilgili bir çözüm geliştirilmiş ve buna çok dikkat çekilmesi gerekir. Bunlar gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

    Fransız kamu hukuku önemli bir damar ancak Türkiye’de eskisine oranla etkisi daha sınırlı ve özellikle kamu hukuku alanında Anglo-Sakson hukuku daha etkin. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?

    Tüm dünyayı etkileyen neo-liberal politikalar, idare hukuku açısından da bir “Amerikalılaşma” görüngüsü yarattı. Bağımsız idari otoriteler örneğin, idare hukukundaki değişikliklere bir örnek olarak gösterilebilir. Dünya çapındaki bu değişiklikler aslında Fransa’da da gerçekleşiyor. Özellikle Macron hükümetinden sonra gerçekleşen yasal düzenlemelere baktığımızda onların üzerinde bu etkinin daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Fransız idari yargıcı bu politikalara karşı direniyor. Neoliberal politikaları direten yasaları temel hak ve özgürlükler lehine yorumlamak için çaba sarf ediyor.

    Unutmamak gerekir ki, Fransa’da anayasa yargısı kurumsallaşana ve gerçek bir anayasa yargısı haline gelene kadar ki hala bu gelişimini sürdürmekte, “anayasanın bekçiliğini” bir nevi Fransız Danıştayı üstlenmişti. Hala da verdiği kararları incelediğinizde beslendiği geleneği net bir şekilde görebilirsiniz. Bir üst yapı kurumu olarak hukukun uygulayıcısı olan Fransız Danıştayı nereye kadar buna direnebilir o ayrı bir mesele ancak, şunu da sormak gerekiyor; niçin Türk yargıcı direnmesin? Ki geldiğimiz şu noktada dahi, kendisine bırakılan alanda direnmeye çalıştığını görmekteyiz.

    Yaptığınız çeviriler büyük bir boşluğu doldurdu. Takipçilerden, akademisyenlerden ve öğrencilerden nasıl geri bildirimler alıyorsunuz?

    Teşekkür ederiz. Şu zamana kadar geri dönüşler hep olumluydu. Hatta böyle bir girişim başlattığımız için teşekkür edenler de oldu.

    Çevirileri sadece siz mi yapıyorsunuz? Ekibinizi uzun erimde genişletmek gibi bir fikriniz var mı?

    Blogdaki içeriklerin çoğunu biz üretiyoruz. Bağımsız olarak çeviri sunanların yazılarını da kabul ediyoruz. Ekibimizi genişletme ve daha fazla sayıda akademisyenin yazılarını yayımlama fikri tabii ki var. Bu soru vesilesiyle Fransız kamu hukuku çalışan kamuculara yazı çağrımızı buradan da iletelim. Özellikle uluslararası hukuk, ceza hukuku gibi farklı alanlarda katkılara ihtiyacımız var.

    Platform internet dışında bilimsel etkinlik, toplantı gibi başka alanlara da yayılacak mı? Geleceğe dair projelerinden biraz bahsedebilir misiniz?

    Şu an için ilk hedef platformun içeriğini genişletmek. Blog yayına gireli daha dört ay oldu. Vakit buldukça daha da çok karar çevirip, daha fazla yazı üretmek ilk hedefimiz. Böylece ilk misyonumuza ulaşmış olacağız.

    Bunun dışındaki ikinci hedefimiz ise Türk kamu hukukunu belirli bazı yönleriyle Frankofon dünyaya aktarabilmek. Bu çerçevede anımsatmak gerekir ki, bizim anayasa yargıcımız da bir dönem anayasa hukuku açısından önemli karar teknikleri kullanmıştı; “eylemli içtüzük değişikliği” ve “yürürlüğün durdurulması” akla ilk gelen örneklerden. Bu bilgi alışverişiyle de karşılıklı bir etkileşim kurmayı hedefliyoruz.

    Bu güzel söyleşi için ikinize de çok teşekkür eder, gelecek projelerinizde başarılar dileriz.

  • Alternatif yollarla uyuşmazlıklar adil bir şekilde çözülür mü?

    Uzun zamandır yargı alanında reformlar yapılıyor, yenilerinin de geleceği söyleniyor. 2020 sonunda devlet yetkililerin açıklamaları da yakın zamanda yeni reform paketlerinin habercisi oldu. Bu paketlerde tam olarak ne olduğunu şu an bilemesek de, yabancı sermayenin Türkiye’ye girişi için insan hakları bakımından kimi adımların atılması ve yargılamaların mahkemeler dışına daha fazla çıkarılarak alternatif çözüm yollarının geliştirilmesi gündemde. Bizler de bu sayının dosyasında, konuya giriş mahiyetinde alternatif çözüm yollarının hak arama özgürlüğü açısından gerçekten mahkemelere bir alternatif olup olmadığını ve bu çözüm yollarının getirilmesinin temel gerekçelerini sorduk.

    “Alternatif çözüm yolları gerçekten alternatif midir?” dosya konumuzda, iş hukukunda zorunlu arabuluculuğun işçiler için ne anlama geldiğini Av. Nuray Özdoğan, “İş Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk: Haklı Olan Değil Güçlü Olan Kazansın!” başlıklı yazısında değerlendirirken, Dr. Öğr. Üyesi Hande Ünsal, yatırım tahkiminin ne amaçla getirildiği ve işleyişini ayrıntılı bir şekilde “Devlet ve Yatırımcı Arası Uyuşmazlıkların Çözümünde Mahkeme Dışı Bir Yol Olarak Yatırım Tahkimi” yazısında inceledi. Dr. Öğretim Üyesi Ahmet Mert Duygun ise “Zorunlu Arabuluculuk Kurumunu Hukuk Devleti ve Mahkemeye Erişim Hakkı Bakımından Düşünmek” başlıklı yazısında, zorunlu arabuluculuk sisteminin mahkemeye erişim hakkı açısından ne anlama geldiğine ilişkin değerlendirmelerine yer verdi. Dosyamızda ceza hukukunda uzlaşma kurumunu ise Dr. Öğr. Üyesi Buket Soygüt Arslan inceleyecekti. Ancak küçük bir operasyon geçirmesi nedeniyle bu yazıyı kaleme alamadılar. Değerli hocamıza Hukuk Defterleri yayın kurulu olarak geçmiş olsun dileklerimizi iletir, bir an önce sağlığına kavuşmasını dileriz.

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda yine çok değerli yazılar yer alıyor. Sevgili Ar. Gör. Cemile Turgut, “Savunmaya Düşen Gölge” yazısında çoklu baro sistemini değerlendirdi. Ar. Gör. Sinem Şirin ise, 1921 Anayasasının 100. yılı vesilesiyle, “1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Kurucu İktidar Mirası ve Demokratik Meclis Geleneğinin Tali Kurucu İktidar Çerçevesinde Değerlendirilmesi” yazısını kaleme aldı. Yine Ar. Gör Aylin Kul Yenigül ise “Stanley Milgram’ın “İnsanın Gerçek Doğasını İfşa Eden Deney” Adlı Kitabından Hareketle Meşhur Milgram Deneylerinin Kısa Bir Değerlendirmesi” başlıklı çalışmasında bu dönemki toplumsal değişimlere ışık tutacak Milgram deneylerini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek bizlere tekrar hatırlattı.

    İktisat Notları sayfasında ise Prof. Dr. İzzettin Önder, pandemi ve yarattığı kriz ve yoksulluk üzerine “Pandemi Ortamında Kriz ve Yoksulluk” başlıklı yazıyı kaleme alırken; Hukuk Felsefesi sayfamızda, engellilerin çevre hakkını Ayça Sümeyra Aykut Sağkan“Hayatın Mutat Ancak Bencil Akışında Üç Hayalet” başlıklı yazısıyla değerlendirdi. Mizah sayfamızda ise Avukat Hüsnü Niyetli, “Jetlik” yazısında ceza yargılamalarındaki jet yargılamaları mizahi diliyle anlattı. Evrim Şenöz de, Mercek sayfasında konuşulan yargı reformlarını “Yeni Yılda Yeni Reformlara Doğru” başlıklı yazısında kaleme aldı.

    Portre sayfamızda ise iki sene önce 2 Ocak 2019 tarihinde, öğrencisi tarafından katledilen iş hukukçusu Ceren Damar’ı saygı ve sevgiyle anıyoruz.

    Bu sayımızda iki önemli hukuk sitesine ilişkin birbirinden keyifli ve önemli söyleşilerimiz de bulunuyor. Bu röportajlarda, iki genç hukukçu ve akademisyen sevgili Dr. Pınar Dikmen ve Deniz Bilgehan ile kurmuş oldukları Publicisteturc isimli Türk- Fransız kamu hukuku araştırmaları platformu ve kamu hukukuna ilişkin söyleşirken; Hukuk Ansiklopedisi’ni hazırlayan ekipten değerli Av. İbrahim Aycan ile hem Hukuk Ansiklopedisi hem de hukuk üzerine sohbet ettik. Bunlarla birlikte Öğrenci Gözünden sayfamızda ise, liyakat kurallarına uymaksızın ve seçim yapılmaksızın geçen ay Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne yapılan atamayı boykot ederek üniversitelerine sahip çıkan Boğaziçili öğrencilerle önemli bir söyleşi gerçekleştirdik.

    ***

    Dergimizin 30. sayının (Mart-Nisan 2021) dosyasında, ekonomi politiğe ilişkin yeni arayışların dillendirildiği bu zamanda, kamulaştırma/ özelleştirme tartışmalarını ele almak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…

  • Söyleşi: İzmir Baro Başkanı Av. Özkan Yücel ile Söyleşi (22.11.2020)

    Hukuk Defterleri olarak İzmir Barosu Başkanı Av. Özkan Yücel ile 30 Ekim’de gerçekleşen İzmir depremi ve sonrasını, depremin ardından avukatların ve adliyelerin durumunu ve baro genel kurullarının ertelenmesini konuştuk.

     

    Hukuk Defterleri: Öncelikle Hukuk Defterleri olarak hem başsağlığı hem de geçmiş olsun dileklerimizi iletmek isteriz. İzmirliler olarak çok zor bir süreçten geçiyorsunuz. Biz de sorularımıza İzmir depremi ile başlamak istiyoruz. Buna ilişkin neler söylemek istersiniz? Depremden etkilenen avukatlara ilişkin İzmir Barosu ne gibi çalışmalar yapıyor? Bu çalışmalar ve yardımlara ilişkin Türkiye Barolar Birligi’nin ya da Adalet Bakalığı’nin bir desteği oldu mu?

    Özkan Yücel: Öncelikle şunu söylemeliyim, 30 Ekim tarihinde yaşanan deprem bugün itibari ile sonuçları açısından çok iyi kavranabilmiş değil. Depremin en çok etkildiği yerler Bayraklı ve civarıydı. Bunun yanında Buca, Karşıyaka gibi ilçelerimizde, hatta çok daha uzak yerlerde bile hasar gören binalarımız söz konusu. Depremleri biz yalnızca yıkılan bina sayısı ile ölçmeyi ya da bunun üzerinden değerlendirmeyi seven bir toplum haline geldik. Ama maalesef çöken binaların tozu dumanı dağıldıktan, enkazlar kaldırıldıktan sonra işin rehaveti ortaya çıktı. Çünkü avukatlar açısından söylersek eğer 1300 civarında meslektaşımızın evi ya da ofisi hasar görmüş durumda. Bunlardan yaklaşık 700 meslektaşımızın ofisi ya da evi yıkılmış durumda. Kalan meslektaşlarımızın binaları ise orta hasarlı ya da az hasarlı olarak kayda geçti. Bu tam olarak böyle bir felaket. Dolayısıyla o şiddetli sarsıntının hemen arkasından bütün meslektaşlarmız ofislerini terk ederek güvenli alanlara geçmeye çalıştı. Biz de baroda personelimize izin verip onları gönderip, baro faaliyetlerini durdurduk. Meslektaşlarımız için güvenli alan sayılabilecek baro bahçeyi çalışma merkezi haline getirip 24 saat süreyle açık tuttuk. Baro bahçede ihtiyaç duyan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımız için ücretsiz çorba servisi, yemek servisi, çay kahve servisi yaptık. Bunlar bizim ilk şok anına ilişkin yaptıklarımızdı.

    Fakat süreci fark etmeye ve etkilenen avukatları görmeye başladıktan sonra asıl tedbirler konusunda biz de ilgililere başvurmaya başladık. İlk olarak baro bahçede güvenli alan tespitiyle Türkiye Barolar Brliği ile iletişime geçip e-imza dağıtmını başlattık. Haftasonları e-imza dağıtımı olmazken biz pazar günü e-imzaların bir Whatsapp hattı üzerinden başvurularını alıp, teslimlerini sağladık. Bunlar, aslında yeni başvurular değildi. Şu ana kadar var olan e-imzalar enkaz altında kaldığı için ya da ulaşılamadıkları için yerine yenilerinin ikâme edilmesi şeklindeydi. Bunları ücretsiz olarak temin edip meslektaşlarımıza ulaştırdık.

    Daha sonra pazartesi tekrar duruşmalar olduğunda avukat arkadaşların duruşmalara gitmeleri gerektiğinden; dosyasız cübbesiz, hazırlıksız bu duruşmaların yapılamayacağı gerçeginden hareketle adliyenin 15 gün süreyle kapatılmasını talep ettik. Adalet Komisyonuna, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na, Adalet Bakanlığı’na; bu konuda gerekli adımların atılması için ilgili gördüğümüz tüm birimlere yazarak bunun hayata geçirilmesini istedik. Maalesef bu olmadı. HSK bir tavsiye kararı yayınladı ve bu tavsiye kararında duruşma yapıp yapmayacağını mahkemelerin insiyatifine bıraktı. Hâl böyle olunca her mahkeme kendi inisiyatifiyle duruşma yapıp yapmayacağına karar verdi. Bazen mazeretleri kabul etti, bazen etmedi. Farklı uygulamalar sebebi ile de birçok soru işareti oluşmaya başladı. Neyse ki verdiğimiz e-imzalar ile mazeret gönderebilme şansına sahip oldu avukatlar. İkinci talebimiz sürelerin durdurulmasına yönelikti. Çünkü ofiste dosyası kalmış, bilgisayarı kalmış arkadaşımızın herhangi bir materyali olmadan, herhangi bir bilgi, veri elinin altında bulunmadan – örnek verecek olursam mesela istinaf, temyiz ya da kesin süreli diğer işler konusunda bir şey yapabilmesi mümkün değildi. Buna karşı mevcut yasal durum içerisinde en fazla eski hale getirme talebinde bulunulabilirdi. Bu da mahkemelerin farklı uygulamalarına yol açabilecek bir şeydi. Hasar tarihini ne zaman alacaklar, eski haline getirmeye ilişkin olayın ne zaman olduğunu kabul edecekeler deprem tarihini mi baz alacaklar yoksa binaların kapatıldığı tarihi mi baz alacaklar gibi birçok tereddüt vardı. Buna rağmen bunun için bir çalışma yaptık. Örnek bir dilekçe koyduk, meslektaşlarımız için ve taleplerini dile getirmelerini istedik. Ama asıl talebimiz kanun değişikliği yapılması konusunda girişimde bulunmak üzere Adalet Bakanlığı’nda gerçekleşti. HSK’ya da yine aynı yönde talepte bulunması için başvuruda bulunduk. İsteğimiz ise şuydu: Geçici bir ek madde ile İzmir’ de deprem felaketinden zarar görmüş kişiler açısından, en azından sürelerin Aralık ay ortasına kadar durdurulmasıydı. Maalesef şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Hâlâ gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Öte yandan adliyeler hasar görmüştü. Ofislerini kaybetmiş arkadaşlar, adliyede çalışma mekanlarımızı kaybetmiş durumdaydı. Örneğin Bayraklı Adliyesi’nde D Blok ve F Blok kapatıldı. Baro çalışma birimimiz E Bloktaydı. Bilgisayarlarımız, çeşitli hizmetlere ilişkin ekipmanlar o bloktaydı. Böyle olunca derhal baro bahçenin yanına bu sefer çadır çalışma alanları kurduk, bilgisayarları, masa sandelyeleri yerleştirdik, internet bağlantısını sağladık ve orada dilekçelerini yazabilmeleri ya da çalışabilmeleri için geçici bir uygun ortam temin etmeye çalıştık. Bunun arkasından geçici yerler, yani çadırlar yetersiz kalacağı için (600 meslektaşımız ofisini kaybetmiş olduğundan dolayı) adliyenin hemen arka tarafında bu kez konteynerlerden oluşan bir çalışma alanı oluşturduk. Bunun için Barolar Birliği’nden ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden destek istedik konteynerler için. Barolar birliği 12 konteyner gönderdi, 12-13 konteyner büyükşehir belediyesi gönderdi. Şimdi orada 25 konteynerlik bir çalışma alanımız var. Bunlardan 3 tanesini kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimi ön bürosuna ayırdık. Çünkü onların da adliyedeki çalıştıkları alanlar hasar görmüş durumdaydı. Bu nedenle arkadaşlarımızın can güvenliklerini sağlamadan adliye içerisine sokmamız mümkün olmadığından dışarıda onlar için bir alan temin ettik. Bu süre zarfında, konteynerler faaliyete geçmeden önce çadır alanlarında kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimlerini çadır alanlarında çalıştırmaya başladık. Sonrasında süratle hasar tespit çalışmalarını yürüttük ve avukatların SYDF’ den yararlanmaları için binaların hasar durumlarını, ofislerde çalışan avukat sayılarını belirleyerek, SYDF Barolar Birliği’ ne başvurularında bulunduk. Zaten bu kadar net şeyler söyleyebiliyor olmak, 600 meslektaşımızın ofisinin yıkıldığını, 100 üzerinden meslektaşımızın evinin yıkıldığını toplamda 1400 civarında hasar görmüş ofisin bulunduğunu söyleyebilmek, bu çalışmalarla birlikte mümkün olabildi. Hasar tespit çalışmaları bittikten sonra ağır hasarlılar için başvuruları tamamladık. Şimdi orta hasarlı binalar için başvurularımızı sürdürüyoruz. SYDF’den meslektaşlarımıza bir destek gelmesini bekliyoruz. Bunu yanısıra defterdarlığa vergilerin ve beyannamelerin ötelenmesi için talepte bulunduk. Buna ilişkin başvurular hazırladık ve meslektaşlarımıza başvuru yapabilmeleri için ulaştırdık.

    Bunun yanında çok sayıda meslektaşımız ofislerini kaybettikleri için İzmir Barosu Avukatlar Dayanışma Vakfı üzerinden bir yardım kampanyası başlattık. Bu kampanya aralık ayının başına kadar devam edecek. Bu kampanyada toplanan paraların tamamını hiçbir farklılaştırma yapmadan depremde ofisi veya evi zarar gören meslektaşlarımıza dağıtacağız. Şu anda 600 bin lira civarında bir bağış toplanmış durumda. Bunun daha da artacağını umuyoruz. Bu şekilde meslektaşlarımıza akmasa da damlar şeklinde ufak bir yardımımız olacağı inancını taşıyoruz. Bunun dışında bir deprem komisyonu oluşturduk, mevzuat çalışmaları yapıyoruz. Yurttaşı bilgilendirecek bir kitapçık hazırlayacağız ve başvurmaları gereken mekanizmaları anlatacağız. Bunun için komisyondaki arkadaşlarımız var gücüyle çalışıyorlar. Ev yıkılması sebebiyle yoksul duruma düşmüş yurttaşlarımız için adli yardım hizmetlerini hayata geçireceğiz. Bunu da yine konteyner alanında kuracağımız bir konteyner ile gerçekleştireceğiz.

    Yaralarımızı birlikte sarmaya çalışıyoruz, süreci dayanışmayla aşmaya çalışıyoruz. Başka da güvenecek kimsemiz yok. Aynı zamanda bu süreçte binaların boşaltılması için 10 dakika izin verdiler. En acil eşyalarını alarak çıkabildi meslektaşlarımız ama dosyalarının çoğunluğu ofislerde kaldı, masaları sandalyeleri ofislerde kaldı, bilgisayarları ofislerde kaldı, klimaları ofislerde kaldı. Bunları toparlayabilme şansına dahi sahip olmadılar. Bu yüzden söylüyorum yani yıkılan bina sayısı azmış gibi görünüyor ama sonuç itibari ile ve daha sonra yıkılacak binalarla beraber çok daha fazla sayıda hasar görmüş binaya sahibiz. Burada zarar gören meslektaşlarımızın zararlarını el birliği ile çözümlemeye, gidermeye çalışıyoruz.

    H.D.: Gerçekten çok üzücü ve zorlu bir durum. Deprem sonrası adliye binalarının da büyük hasar gördüğü bilgisi mevcut. İdare buna ilişkin ne gibi çalışmalar yapıyor? Sizin buna dair bir başvurunuz oldu mu?

    Ö.Y.: Başsavcılık adliye ile ilgili rapor aldığını söyledi. Zaten 2 bloğun kapatılmış olması Başsavcılığın almış olduğu raporlar sonrasında gerçekleşti. Biz de bağımsız bir rapor almak konusunda tespit talebinde bulunduk. Şu ana kadar henüz keşif günü gelmedi. Keşif günü verilmesini ve biz de yine bağımsız bir raporlama yapabilmeyi istiyoruz. Bunu da hayata geçirmeyi düşünüyoruz. Daha sonrasında meslektaşlara bununla ilgili bilgilendirmeyi yapacağız.

    H.D.: Deprem öncesi alınmayan tedbirler, imara ilişkin hukuka aykırılıklar, deprem şiddetinin resmi rakamlara daha düşük yansıması ve bu nedenle İzmir ‘in afet bölgesi ilan edilmemesi gibi bir dizi hukuki sorun mevcut. Bunlara ilişkin diğer barolar, hukuk örgütleri, Mimarlar Odası gibi meslek odaları ve sendikalar ile ortak bir hukuk çalışmanız/mücadeleniz olacak mı? Uzun ve meşakatli bu sürece diğer şehirlerdeki örgütlerin nasıl bir katkısı olabilir?

    Ö.Y.: Afet bölgesi ilan edilmesi ve hasar görenlere olabilecek azami yardımın yapılması sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir diyerek afet bölgesi ilan edilmesini istedik. Afet bölgesinde hem zarara ilişkin tedbirleri hem de uzun vadeli, düşük faizli ya da faizsiz kredileri gündeme getirebilecek yönde de bir talebimiz oldu. Hatta deprem alanını ziyarete gelen çeşitli partilerden milletvekillerine bunları aktardık, kendilerinden de talepte bulunduk. Mecliste de dillendirildiğini biliyoruz. Ama şu ana kadar afet bölgesi ilanı konusunda da bir gelişme söz konusu değil.

    Burada meslek örgütleri olarak hem sebep hem de sonuç ilişkisi açısından bir açıklama yaptık. Çünkü biz depremi biraz daha farklı yerden okuyoruz. Bunun yalnızca bir doğa olayı olduğunu, doğa olaylarının ölümlere yol açabileceğini düşünenlerden değiliz. Burada yanındaki bina sapasağlam dururken bir yanındaki bina çöküyorsa ve orada insanlar hayatlarını yitiriyorsa bunun aslında kullanılan malzemeden çalınması, sağlıklı bir inşaat sahası gerçekleştirilmemesi, denetimin sağlıklı yapılmaması, zeminin doğru seçilmemesi, yüksek imar katı verilmesi gibi birçok şeyle bağlantısı var. Yani bu bir doğal felaket değil, insan eliyle yaratılmış bir felaket. Bu nedenle sorumluların bulunup cezalandırılması için de Cumhuriyet Savcılığı’na başvuruda bulunduk. Bütün bunları yaparken TMMOB’la, İnşaat Mühendisleri Odası’yla çalışıyoruz. İnşaat Mühendisleri Odası’yla alana çıktık. Orada yurttaşların hasar tespitlerini yapmak için çadırlarda hasar tespitleri ile ilgili tespitler yaptık. Bundan sonra da yine İMO’yla çalışmalar devam ettireceğiz. Tabii önce kendi binamızın kontrolünü yaptırdık ve bir problem olmadığı söylendi bize, o anlamda bir deprem hasarına uğramadığımız görüldü, bu da bizim açımızdan sevindirici bir haber. Başka neler yapacağız, vatandaşları başvurabilecekleri hukuksal mekanizmalar konusunda bilgilendireceğiz. Bu bilgilendirmenin akabinde de eğer adli yardım hizmetine hak kazanmışlarsa yani adli yardım konusunda gelirleri yoksa onlara hukuksal desteği baromuz üzerinden yapacağız. Biz bu hukuksal desteği sağlarken adli yardım ücretleri için barolar birliğinden ek ödenek istedik. Oradan gelen bir para oldu. Bu parayı da yine hiçbir kesinti yapmadan arkadaşlarımızın aidat borçları olsa dahi bu aidat borçlarını kesmeden doğrudan arkadaşlarımızın hesaplarına yatırmak şeklinde ufak bir destek sağlamaya çalıştık. Bunu da sürdüreceğiz. Hasar gören bürolar için aidat kesilmesini bir süre için ötelemiş durumdayız.

    Aynı zamanda bakanlık ile görüştük, CMK ödemelerinin hızlandırılması ve ödenek aktarılması konusunda bunu yerine getirecekleri konusunda bir sözleri var. Umuyorum ki hayata geçecek ve meslektaşlarımız hiç değilse ekonomik olarak biraz rahatlamış olacaklar. Meslek örgütleriyle yaptığımız çalışmalar böyle. Çadır alanlarında Türk Psikiyatristler Derneği ile ortak bir çalışma yürüttük. Onlar, orada depremden dolayı travma yaşayan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımıza tahsis ettiğmiz çadırda hizmet verdiler. Şu an o çadır alanı kaldırıldığı için bu çalışmayı yapamıyoruz; fakat ilereleyen zamanlarda belki konteyner alanında bu çalışmayı sürdürmeyi düşünüyoruz. Bu süreç aslında avukatlık mesleğinin ya da baroların birbirine ne kadar kenetli olduğunu, ne kadar bağlı olduğunu gösteren bir süreç oldu. Depremin ilk gününden bu yana diğer barolardaki meslektaşlarımız oradaki duruşmalara girmek konusunda gönüllü olarak hareket ettiler. Türkiye’nin dört tarafındaki duruşmalar için İzmir Barosu üyelerinin duruşmaları için her barodan gönüllü avukatlar vardı. Barolar, irtibat numaraları ile kişileri verdiler. O irtibatlar sayesinde Van’daki duruşmasına oradaki bir arkadaşımızın Hakkari’deki duruşmasına, bir başkasının Tunceli’ye ulaşması, Edirne’ye ulaşması gibi. O duruşmalar konusunda bir yardımlaşma sağladık. Ayrıca bağış kampanyamızı numaralarımız üzerinden duyurduk. Zaten gelen bağışın önemli bir kısmı avukatlardan, meslektaşlarımızdan gelen yardımlardı. Onun dışında kurumsal destek veren barolarımız var. Yani kurumsal olarak bu kampanyaya katıldılar ve bağışta bulundular. Dediğim gibi bu süreç aslında baroların birbiriyle ilişkisinin, avukatların birbiriyle ilişkisinin ne kadar kuvvetli bir bağın olduğunu gösteren bir süreç oldu.

    H.D.: Biraz da baroların genel kurularının ertelenmesine ilişkin görüşlerinizi almak isteriz. Baro genel kurullarının ertelenmesi/ engellenmesi sürecine ilişikin İzmir Barosu’nun öznel deneyimi nasıldı? Hem hukuki süreç hem de eylemsellik acısından değerlendirir misiniz?

    Ö.Y.: Hukuki süreç deyince, aslında bakarsanız hukuki bir süreçten söz etmek mümkün değil. Çünkü iş tamamen bir hukuksuzluğa dayanan bir süreç. Bir kanun hükmünü genelgelerle, ilçe seçim kurulu kararlarıyla ortadan kaldırdılar. Bu bir provaydı, baştan beri İzmir Barosu’nun tespiti buydu. Bu bir prova. Çünkü bir kanun hükmünü bu şekilde ne olduğu belli olmayan kararlarla, genelgelerle ortadan kaldırdığınızda yarın öbür gün genel ve yerel seçimler için yurttaş önüne konulacak sandıklarda da siyasi iktidarın aynı yöntemi uygulamaması için hiçbir neden yok. Peki ertelenmesi gerekiyor muydu baroların genel kurullarının? Hayır, asla gerekmiyordu. Çünkü aynı dönemde çok daha fazla üyeye sahip sendikalar genel kurullarını yapabildiler. Partiler genel kurullarını yapabildiler. Kamuoyuna da yansıdı o partinin genel kurullarından görüntüler. Pandemi koşullarının hiçe sayıldığı pek çok durum vardı. Bu tabi bize bir şeyi gösteriyor. Bu kararın asıl amacı pandemi ile mücadele değil, salgın ile mücadele değil, bulaşı engellemek değil, baroların genel kurullarını yaptırmamak amacını bir kez daha gösterdi.

    Neden sorusuna verilecek yanıtlar elbette ki çeşitli. Ama seçenekleri var bu işin. Ankara ‘da Türkiye Barolar Birliği’nin başında bir küçük tek adam var. Birincisi ülkedeki tek adam iktidarının barolar birliğine yansıtılmış hali bu iktidarı sürdürebilmek. Çünkü mevcut yönetimlerle girdiğinde, mevcut yönetimlerle Barolar Birliği genel kurulunda oradan bir kez daha Metin FEYZİOĞLU çıkmayacağı konusunda hem kamuoyunda hem siyasi iktidarda bir genel kanı mevcut. Baroların çoklaştırılmasına ilişkin süreç, o süreçte verilen mücadele, o süreçte yaşananlar bunu çokaçıkvenetbirbiçimdeortayakoydu.Bir yandan o ikinci baroları kurup acaba genel kurula yetiştirir miyiz, oy kullanmalarını sağlar mıyız, böylece Metin FEYZİOĞLU’ na bir destek de oradan aktarır mıyız düşüncesi, öbür yandan mevcut baro yönetimlerinin kazanamayacağı bir ortam ya da iklim yaratma düşüncesi. Ve son olarak da eğer barolar aralık ayında genel kurullarını yaparlarsa yine aralık ayında genel kurulu kanun gereğince yapması gereken Barolar Birliği de aynı taleple yaparsa, bazı baroların delegelerinin birbiriyle temas kurması, bir alternatif risk oluşturması daha doğrusu seçime yönelik bir çalışma yapılması konusunda zaman kalmayacağı sonucunu doğuracak ve hedeflerden bir tanesi de bu. İletişim ve irtibatı da kesmek istiyorlar. FEYZİOĞLU’na karşı bir yeni liste oluşumunu engellemek açısından. Ama ben bunların çözüm olacağını, çare olacağını düşünmüyorum. Barolar birliği yönetiminin başka bir anlayışa ihtiyacı var, başka bir anlayış Barolar Birliği’nde olmalı. Avukattan yana, barodan yana, hukuktan ve hukuk devletinden yana, demokrasiden yana, hukuku teferruat olarak görmeyen bir anlayışa ihitiyacı var Türkiye’nin. Çünkü aslında böyle bir literatür Türkiye’nin hukuk devleti olması sürecinin de lokomotifi olacaktır. İnsan hakları ihlallerinin engellenmesinin aracı olacaktır. Bu nedenle de oradaki yönetimin değişmesi şart görünüyor. Ne yapılırsa yapılsın, geciktirebilirler ama değiştiremezler diye düşünüyorum.

    Bizim sürecimizde de tüm Türkiye’ de yaşananlar bir ölçüde yaşandı. Bir karar aldı ilçe seçim kurulu ve yapamazsınız dedi. Biz yapacağız bu kararı tanımıyoruz dedik. Ama aynı zamanda idare mahkemesinde iptal davaları açtık ve yürütmenin durdurulmasını istedik. İzmir’ de iki dava açıldı. Birini diğer gruptaki aday arkadaşımız, birini de biz açtık. İki farklı mahkemeye düştü durum. Bir idare mahkemesi yürütmenin durdurulması yönünde bir karar verdi, gerekçeleri oldukça makul, anlaşılır, yerinde gerekçelerdi. Kanun hükümlerinin genelgeler ya da kararlarla değişemeyeceğini; durumun normlar hiyerarsişine aykırı olduğunu, kanundan kaynaklanan bir yükümlülük olduğu gerekçelerine dayanıyordu. Doğru ve yerinde bir karardı. Belirlediğimiz tarihte ve belirlediğimiz şekilde biz genel kurulumuzu yapmak istiyoruz. Buna rağmen ilçe seçim kurulu hukuksuz bir kararla “hayır yapamazsınız, çünkü ilan için yeterli süreniz yok” dedi. Oysaki biz ilânı bir ay öncesinden yapmıştık. Yani ilk başvuruyu yaptığımız zaman zaten ilânı yapmış bulunuyorduk. Bunun üzerine karar veren hâkime suç duyurusunda bulunduk. Süreci yeniden işletin dedikleri için yeni bir tarih oluşturduk. O ayın sonu için bir tarih almıştık. Bu kez bölge idare mahkemesi yürütmenin durdurulması kararını kaldırdı. Dolayısıyla biz yine bu ay sonunda yapacağımız seçimi yapamaycak hâle geldik. İlçe seçim kurulu üyelerinin kaldırılması üzerine bize bir tebliğde bulunarak seçimi yapamayacağımızı bildirdi. Geriye Aralık ayı kalıyor, bir karar daha aldık, Aralık ayının sonunda bu kez yapacağız. Yaptırırlarsa, hukuka uyarlarsa, keyifleri isterse, gönülleri isterse yaptıracak gibi görünüyorlar. Çünkü tekrar söylüyorum, iptal kararlarının pandemi ya da başka bir şeyle hiçbir ilgisi yok. İptal kararları tamamen keyfi alınmış kararlardır. O süreçlerde Türkiye’nin yaşadıklarını bilenler bunun salgınla bir ilgisinin olmadığını fark edeceklerdir. Biz tanımıyoruz dedikten sonra belirlediğimiz günde genel kurulu yapacağımız alana gittik. Ama bu kez oraya girmemizi de engellemek için genel kurulu yapacağımız salonun önünü polis barikatlarıyla çevirmişlerdi. Yani fiilen de bizim genel kurulu yapmamızı engellediler. Biz açık havada genel kurulumuzu gerçekleştirdik, konuşmalarımızı yaptık, durumu ortaya koyduk. Ama böyle bir ortamda seçim yapılamayacağı için ilçe seçim kurulu gelmediği için seçim sürecini işletmek mümkün olmadı. Bir an önce bitsin bu işler de biz seçimimizi yapalım, demokrasiyi çalıştıralım, demokrasiyi işletelim istiyoruz. Bunun olması için de çalışmaya devam ediyoruz.

    H.D.: Çoklu baro sisteminin, iktidar tarafından özellikle tahakküm altına alınamayan avukatlık mesleğine bir müdahalesi olduğu malumunuz. Bu sistemin yasalaşmasını engellemek için mücadele veren öncü barolardan birisiniz. Bu sürece ve sonrasına ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

    Ö.Y.: Bu süreçte yaşanan bütün tehlikeleri işaret ettik. Yandaş baro yaratmak çabasının olduğunu, avukatların bağımsızlığını ortadan kaldırmak istediklerini, Barolar Birliği’ndeki mevcut yapının, mevcut durumun sürdürülmesi için bu çabanın gösterildiğini söyledik. Bunun toplumun bir ihtiyacından kaynaklanmadığını, baroların, avukatların ihtiyacından kaynaklanmadığını, siyasi iktidarın ihtiyacından kaynaklandığını açıkça söyledik. Yaşanan süreç bizim söylediklerimizin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gösterdi. İkinci baroların kurulmaya çalışılması, kanun geçmiş olsa da pratik hayatta neredeyse tıkanıp, uygulanamaz hale geldi. 48 bin üyesi olan İstanbul barosunda ikinci baroyu kurabilmek hala tartışmalı bir noktada. Çünkü isimlerin, kimliklerin kontrolleri yapılmış değil. Ankara’da net bir sonuç yok. Izmir imkânsız görünüyor. Antalya 5 bini aşan son baro. Antalya’da da böyle bir girişim ya da sonuç söz konusu değil. Yani hayat, siyasi iktidarın parmak hesabıyla geçirdiği kanunun karşısında duruyor. Ben avukat arkadaşlarımın bu konuda dirayetli davranacaklarından son derece eminim. En azından İzmir’de ikinci baronun olmayacağına eminim. Ne yapıyorlar şimdi Barolar Birliği’ nin kaynaklarını kullanıp, sanal ortamdan imzayı toplamak istediler ama yetmedi, olmadı. O sanal ortam yetmeyince bu kez kamu avukatlarına önerdiler ve kamu avukatlarını dahil etmek suretiyle sayıyı tamamlamaya çalışıyorlar. Bu da yetmeyecek. Çünkü kamu avukatları da haklarına, bağımsızlıkalarına sahip çıkacaklar diye düşünüyorum. Ama insanlarımızı ekmekleriyle tehdit ediyorlar, meslektaşlarımızı işleriyle tehdit ediyorlar. Bu yapılan bile aslında ortaya konulmak istenen çoklu baro projesinin ne kadar yanlış ve yanlı olduğunun bir göstergesi. O zaman da söyledik bu bir FETÖ projesi olarak ortaya çıkmıştı şimdi de söylüyoruz; FETÖ projesini allayıp pullayarak, bir başka ambalaj içerisinde önümüze getirdiler. Burdan varmak istedikleri şey şu: Baroları hedef tahtasına koyma gerekçeleri, baroların susturulamıyor olmasıydı. Baroların gerçekleri söylemek konusundaki inançlılığı ve kararlılığıydı. Baroların kral çıplak demeyi becerebilmesiydi. Şimdi kendilerine bağlı, bağımlı barolar, siyasi iktidara bağımlı barolar oluşturmak suretiyle hukuk alanında da yandaş sesler çıkmasını, yandaş görüşler oluşmasını sağlamaya çalışıyorlar ama bunun çok tehlikeli süreç olduğunun bir kez daha altını çizmek gerekiyor. Çünkü hukuk yandaşlık kabul etmeyecek ender alanlardan biridir. Senin hukukun benim hukukum olmaz. Tek doğrusu vardır. Evrensel kuralları, evrensel gerçekleri vardır. Ve hukuk bunun üzerinden çalışır. Ama yaptıkları şey hukuku ve avukatlığı taraflı hale getirmek. Bu büyük bir çözülüşün aracı olabilir. Yargıda yozlaşmanın, kokuşmanın, çürümenin aracı olabilir. Ve bizim açımızdan kabulü asla mümkün değildir. Söylediğimizin doğruluğunu gösteren, yani yandaş baro oluşturma faaliyetini gösteren çok net veriler var. Üstelik onu da biz söylemiyoruz, kendileri söylediler. Ankara’da ikinci baroyu kurmak için giden meslektaşlarımız, ikinci baro kurucusu olarak hareket eden avukatlar hemen arkasından bir siyasi parti liderini ziyarete gittiler ve sosyal medya hesaplarında paylaşımlarda bulundular. Gelişmeleri aktardık, bilgi verdik ve talimatlarını aldık. Şimdi emir ve talimatla kurulmuş bir baronun, emir ve talimatla çalışacağı konusunda bir tereddüt yoktur. Barolar emirlerle hareket etmez, barolar bağımsız olmak zorundadır. Çünkü çoğu kez baroların mücadele alanı iktidarlardan kaynaklanan hak ihlallerinde yurttaşın yanında yer almaktır. Bu, baro olmanın gereğidir. Bunu ortadan kaldırdığınızda baro olmanın vasfını ortadan kaldırmışsınız demektir. Avukatlık vasfını ortadan kaldırmışsınız, işin doğasına ihanet etmişsiniz demektir. O yüzden çok net söylüyorum yandaş baro kurma hedefleri vardı. Bu hedefi kendi paylaşımları çok net ortaya koyuyor ve bizim işaret ettiğimiz tehlikenin ne kadar yakın ve ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor.

    H.D.: Son iki yılda gerek eylemsellik gerek mesleki duruş olarak, gerekse hukuki müdahale ve başvurular olarak barolar içinde İzmir Barosu’nun öncü bir duruşu oldu. Bu duruş diğer barolar açısından da itici bir güç oldu. Hatta diyebiliriz ki, bazı âtıl ve eylemsellikten uzak büyük baroları dahi eylemsellige bir nevi mecbur bıraktı. Tüm bunlara ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

    Ö.Y.: Biz kendimize bakıyoruz. Yani bir hedef koyduk, kendimize yurttaşımızın yanında, avukatlarımızın yanında; onları asla yalnız bırakmadan, her hak ihlaline, her mağduriyete müdahale etmeye çalışacağız ve bunları ortadan kaldırmak için hareket edeceğiz diyerek yola çıktık. Mağdurun, ötekileştirilenin yanındayız diyerek yola çıktık ve iki yıllık pratiğimiz aslında bunun yansıması.

    Bir başka çıkış noktamız Cumhuriyet değerleri ve demokrasiye sahip çıkmak. İki yıllık pratiğimiz yine bunun bir göstergesi. Biz doğru bildiklerimizi yapmayı sürdürüyoruz. Bu eğer daha önce âtıl olan barolarda bir hareketlenme yarattıysa bu bizim için ancak gurur vesilesi sayılır. Çünkü hukuk evrensel değerlere sahiptir. Burada evrensel değerler üzerinden hareket ediyoruz. Mesela şunu asla yapmıyoruz. Mağdur tarif ederken ayrımcılığa asla gitmiyoruz. Mağdurun kimliği, cinsiyeti, kökeni, dini inancı, ya da başka herhangi bir ayırıcı unsur bizim için herhangi bir ölçüt teşkil etmiyor. Biz mağduriyetin olup olmadığına ve mağduriyetin kimden geldiğine bakıyoruz. Çünkü insan hakları ihlali dediğimizde devletin bir taraf olması kaçınılmaz. Böyle olduğu durumlarda da biz mağdurun yanında yer almak konusunda o insan hakları ihlalini ortadan kaldırmak durumunda gereken her türlü çabayı gösteriyoruz. Tabi bunu yaparken bir meslek örgütü olduğumuzu, meslektaşlarımız için çalıştığımızı da asla unutmuyoruz.

    Gelir gelmez yönetim kurulu ile teması sağlayacak bir 7/24 hat kurduk. Avukat arkadaşlarımız herhangi bir ihlâlle karşılaştıklarında mesleki faaliyetleri sebebiyle, doğrudan yönetim kurulu üyesini arayarak bu hattan hizmet alabildiler, anında müdahale edildi, sorun çözülsün diye ne gerekiyorsa o yapıldı. Şu ana kadar yaklaşık 4000 bin civarında başvuru aldık. Avukat arkadaşlar doğrudan yönetim kurulu üyeleri ile bürokrasi, kalem işi olmadan başvuru, talep vs. gerekmeden sorun neyse aktardılar, çözümü için sahada çaba harcadık. Demokrasiye sahip çıktık. İstanbul seçimlerinde seçim sonuçları iptal edildiğinde YSK’ya karşı bayrağı açan ilk baro bizdik. Demokrasi nöbetlerini başlattık. Sonra Türkiye’nin dört bir tarafına yayıldı. Seçim günü İstanbul’da sandıkların başındaydık. Bir ilçe bizden soruldu, İzmir Barosu korudu seçim sandıklarını. Yurttaşlar arsında da ayrımcılık yapmadık. Özellikle de dezavantajlı gruplar için çalışma alanları oluşturduk. LGBT’li komisyonunu kuran ilk baro olduk. Ne zaman ki ifade özgürlüğü saldırıya uğradı, burada valilik yasaklamalar koydu, kendi alanlarımız içerisinde özgür kürsüyü oluşturduk ve özgür kürsüyü şiddet içermedikçe herkese açtık. Hangi görüşü dile getiriyorsa getirsin bu kürsüyü kullanma hakkına sahiptir dedik ve 7/24 saat çalışan bir özgür kürsü ile bugüne kadar toplumun birçok kesimi kendi açıklamaları için özgür kürsüyü kullandı. Onur Haftası yürüyüşü etkinliklerini valilik yasakladı. Biz, salonlarımız sizlere açık, buyrun dedik. Bu çalışmaları burada yapabilirsiniz dedik. İşte bunların hepsi aslında anlayışımızın temelini insan haklarından, demokrasiden, hukuk devletinden almasından kaynaklanan şeylerdi.

    Cumhuriyet değerleri ile ilgili de mücadelemizi aktif olarak sahada sürdürdük. Valilik bize ilk geldiğimiz zaman Cumhuriyet Bayramı’na katılmak için 15 kişilik bir liste istedi. Vermedik. Oraya gönderdiğimiz cevap şuydu: İzmir Barosu Cumhuriyet Bayramı törenlerinin kutlanmasına önem verir ve bütün meslektaşlarımızla alanda olmak istiyoruz. Bütün meslektaşlarımızı alanda olmaya çağırıyoruz. 500’ün üzerinde avukatla ve sırtımızda cübbelerimizle alana girdik. Yurttaş için bir umuttu bu. Çünkü bayram kutlamasını yani sokağa çıkmanın, sokakta yürümenin risk olarak algılandığı bir toplum ve ülke yaratılmışken İzmir Barosu’ nun bu çıkışı yurttaşlarda da bir umut yarattı. Yargı bağımsızlığı için de mücadele ettik. Adli yıl açılış törenleri için Yargıtay külliyede açılışı yapacağız diye davet gönderdiğinde buna karşı yüksek sesle karşı çıkan, bunun yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdığını ve yargının asla idarenin mekanlarında adli yıl açılışı yapamayacağını, tam tersine yargı reformu diye ortaya konulan şeylerin idareyle yargı arasında bağ kesilmediği sürece gerçek bir karşılığının olamayacağını her fırsatta dile getirdik. Buna benzer bir sürü şey saymak mümkün.

    Ama bu söylediklerimizin hepsinde neredeyse Türkiye’de ilk sözü söyleyen, karşı duruşunu çok net bir şekilde ifade eden, derdini meramını yurttaşa aktaran bir baro olduk ve şimdi ben gururla söyleyebiliyorum ki, iki yılın sonunda Türkiye’ nin her bir tarafında yurttaşlar ve avukatlar herhangi bir toplumsal olay sonrasında dönüp önce bize bakıyorlar: “İzmir Barosu ne yaptı, İzmir Barosu bir şey yapıyor mu?” Bu işte o mücadele geleneğinden, tarihimizden kaynaklanan bir şey. Çünkü İzmir Barosu’ nun tarihi de mücadelelerle doludur. 112 yıllık bir barodan, 112 yıllık bir tarihten söz ediyoruz. Sıkıyönetim dönemlerinde Yassıada’ya avukat gönderelim göndermeyelim tartışmalarında savunma haktır vazgeçilemez diyerek orada yer alan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. 12 Eylül yargılamalarında yurttaşların yanında yer alan, işkenceye karşı çıkan, bunu belgeleyen İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. İşkenceyi önleme grubunu 2000’li yıllarda kurup, bunu belgelendiren ve işkence faillerinin yargı karşısına çıkmasını sağlayan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. LGBTli komisyonunu ilk kez kuran barodan söz ediyoruz. Çetelere karşı mücadele komisyonunu kurup, burada hazırladığı raporlarla sunup davasını değerlendiren, oraya müdahil olan barodan söz ediyoruz.

    Böyle bir mücadele geleneği Gezi’de halkının yanında duran bir baronun mücadele geleneği hafife alınacak bir mücadele geleneği değildir. O yüzden başkan ve yönetim kurulu üyeleri olarak bizim, hepimizin omuzlarında büyük bir sorumluluk var. Çünkü çok yüksek bir yerden aldığınız bir emanet var. Bu emaneti daha aşağı indiremezsiniz. Gideceğiniz yer hep daha yukarısı olmak zorunda, daha iyisini yapmak zorundasınız. Biz de bunu yapmak için çaba harcıyoruz, bunun için mücadele ediyoruz. Bunun bir karşılığı varsa da gerçekten yurttaşlarda da böyle algılanıyorsa, İzmir Barosu ne güzel şeyler yapıyor diyorsa, avukatlar İzmir Barosu ne kadar değerli işler yapıyor diyorsa bu bizi ancak mutlu eder. Çünkü bir yarışın içerisinde değiliz, bir değeri korumanın ya da değerlere sahip çıkmanın peşindeyiz.

    H.D.: Özkan Bey, böyle bir zamanda bize zaman ayırıp sorularımızı ayrıntılı olarak cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Umarız İzmirlilerin yaraları en kısa sürede sarılır.

  • Söyleşi: Yargının Bağımsızlığı İçin Mücadele Eden YARGIÇLAR SENDİKASI 8. Yaşında (20.11.2020)

    Türkiye’de yargının bağımsızlığı, yargıç ve savcıların hukuki güvencesi için mücadele eden ve 8. Yaşını kutlayan Yargıçlar Sendikası geçtiğimiz günlerde Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Hukuk Defterleri olarak Genel Sekreteri Yargıç Enver Kumbasar ile sendikanın çalışmaları, kuruluşundan itibaren yaşadıkları zorluklar, yargının bugünü geleceği ve sendikanın yeni dönemdeki faaliyetlerine dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

     

    Hukuk Defterleri: Söyleşimize Sendika’yı bilmeyen okuyucularımıza Yargıçlar Sendikası’nı tanıtarak başlayalım. Yargıçlar Sendikası ne zaman, nasıl kuruldu ve nereden nereye geldi?

    Enver Kumbasar: 12 Eylül 2010 referandumu sonrası yargının, hükümetin de desteği ile daha sonraları darbeye teşebbüs edecek bir yapının (o zaman “cemaat” olarak biliniyordu) eline geçmesinden sonra, bağımsızlığının ortadan kaldırılması ve arka arkaya büyük hukuksuzluklar yapılmasıyla birlikte, bu gidişe karşı ancak örgütlü mücadele edilebileceği inancıyla bir grup meslektaşımız bir araya gelerek 16 Kasım 2012 tarihinde Yargıçlar Sendikası’nı kurdular. Yürütme organı başlangıçtan itibaren sendikamızın varlığını kabul etmek istemedi, bu nedenle sendikamıza resmiyet kazandırılmak istenmedi. Ancak yapılan büyük hukuk mücadelesi sonunda varlığımızı hukuken de geçerli hale getirdik ve faaliyetlerimize başladık. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve benzeri alanlarda basın açıklamaları, açık oturumlar ve benzeri yollarla önemli bir mücadele verildi. Birçok meslektaşımız soruşturma geçirdi, sürüldü. Büyük bir dayanışma gösterilerek ayakta kalabildik ve bugünlere geldik.

    H.D.: Yargıçlar Sendikası geçtiğimiz günlerde kongresini topladı. Kısaca Üçüncü Olağan Kongrenizden söz eder misiniz?

    E.K.: Evet, 12-13 Eylül 2020 tarihlerinde Ankara’da 3. Olağan Kongremizi yaptık. Salgın hastalık günlerine denk gelen kongremizi toplamak ve başarıyla gerçekleştirmek hiç de kolay olmadı. Katılım sağlayan bütün üyelerimizi yönetim adına buradan kutluyor, teşekkürlerimizi gönderiyoruz.

    Başarıyla geçen kongremizde söz alan konuşmacılar sendikamızın faaliyetleri ve geleceği ile ilgili düşünce ve önerilerini özgür bir biçimde açıklama, ülkenin hukuk sorunlarını tartışma olanağı buldular. Bu bakımdan çok verimli oldu. Kongrede iki önemli karar alındı: Birincisi, Yönetim Kurulu’nun 7 kişi yerine 5 kişiden oluşması yönünde tüzük değişikliği yapıldı. Daha hızlı karar alabilmek ve verimli olabilmek için buna ihtiyaç duyuldu. Yerinde olmuştur. Yeni Yönetim Kurulu oluşturuldu ve arkasından yeni yönetim belirlendi. Yönetim Kurulu büyük ölçüde yenilendi de denilebilir. Karşıyaka Yargıcı Ayşe Sarısu Pehlivan, İzmir BAM Yargıcı Mehmet Öner, Şanlıurfa Yargıcı Taner Temur, Anadolu Adliyesi Yargıcı Selçuk Kaya ve Anadolu Adliyesi Yargıcı Dr. Enver Kumbasar yeni Yönetim Kuruluna seçildi. Yönetim Kurulu, tüzük gereği yaptığı ilk toplantıda, seçimle görev bölümü yaparak; önceki Başkan Ayşe Sarısu Pehlivan’ı yeniden Sendika Başkanlığına seçmiş, Genel Sekreterliğe Enver Kumbasar, Başkan Yardımcılıklarına Mehmet Öner ve Taner Temur ile Saymanlığa Selçuk Kaya’yı seçerek görevlendirmişlerdir. Yeni yönetim olağan koşullarda üç yıl görev yapacaktır.

    H.D.: Yeni dönemde hedefleriniz neler, ne tür çalışmalar yapacaksınız?

    E.K.: Kongrede ve ilk Yönetim Kurulu toplantısında, büyük bir dayanışma örneği verildi ve bunun sürmesi için çaba gösterilmesi genel eğilim olarak ortaya konuldu. Sendikamızın amacı, aslında tüzüğümüzün “Sendika’nın amacı ve ilkeleri” başlıklı 3. maddesinde ayrıntılı bir biçimde gösterilmiştir. Özet olarak ifade etmek istersem; hukuk devletinin korunması ve güçlendirilmesi, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile yargıç güvencesi ve savunma makamının bağımsızlığı ve etkinliğinin artırılması, adil yargılanma koşullarının sağlanması, toplum ve iş barışının sağlanması, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin temel ilkelerinin korunması ve güçlendirilmesi, tüm çalışanların hak ve özgürlüklerinin korunup geliştirilmesi, yargı etiğinin gözetilmesinin sağlanması, örgüt içi demokratik yapının gözetilmesi. Bu genel amaç ve ilkeler ışığında, önceki yönetim dönemlerindeki faaliyetlerimizden edindiğimiz kazanım ve deneyimleri de kullanarak faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Bu bağlamda, yeni dönemde; sendika üyelerimizle iletişimi artırıp dayanışmayı güçlendireceğiz. Yeni üye kazanımı yollarını arayacağız. Diğer sivil toplum örgütleriyle daha yakın ilişkiye girme yönünde çaba göstereceğiz. Bu amaçla çeşitli kurum ve kuruluşlara ziyaretler ve müşterek çalışmalar yapmayı planlıyoruz. Derginiz yöneticileriyle yaptığımız görüşme ve bu çalışma bunun ilk örneğidir. Sizlere bunun için yönetim adına teşekkür ediyoruz. Salgın hastalığın seyrine göre, çeşitli hukuksal konularla ilgili tek başımıza ya da diğer hukuk örgütleriyle ortaklaşa açık oturumlar düzenlemeyi planlıyoruz.

    H.D.: Az önce kısaca değindiniz ama örgütlenme zorluklarınızdan biraz bahseder misiniz? Özellikle yeni kadrolara ulaşabiliyor musunuz?

    E.K.: Sendikamızın üye sayısı elbette ki istediğimiz düzeyde değil. Bu bizi umutsuz kılmıyor. Her birimiz hangi zorluklardan ve mücadelelerden çıkıp geldiğimizi gayet iyi biliyoruz. Son yıllarda mesleğe alınanların belli bir anlayış çerçevesinde alındıkları yönünde kamuoyunda, en azından yargı camiasında yaygın bir kabul bulunmaktadır. Öte yandan bazı üyelerimizin muhatap oldukları soruşturma ve sürgün gibi atamalar nedeniyle birçok meslektaşımızın sendikamıza çekingen yaklaşmasına, uzak durmasına yol açtığı da bir gerçektir. Bütün bu zorlukları aşarak kendimizi en iyi şekilde ifade ederek, meslektaşlarımıza ulaşmaya çalışacağız. Az da olsa üye sayımızda artış sağlayabileceğimizi umuyoruz. Nitelik önemli, ancak üye sayımızı da artırmamız gerektiğinin bilincindeyiz. Zorluk var ancak umutsuz değiliz.

    H.D.: Sürgün olarak nitelediğiniz atamalardan söz ettiniz.

    E.K.: Evet, sendikamız üyesi bazı meslektaşlarımız çok haksız ve hukuksuz bir şekilde, kıdemleri ve aile durumları dahi düşünülmeden uzak illere adeta “sürgün” niteliğinde atama yaşamışlardır. Sizlerin de gayet iyi tanıdığı, sendikamızın önceki Genel Sekreteri, emekliliğine ramak kalmış değerli yargıç İbrahim Fikri Talman arkadaşımız Van’a sürülmüştür. Yine biliyorsunuz daha önce uzak illere sürülen üye meslektaşlarımızdan Aydan Büyükyıldız, Füsün Çağlar ve Tamer Akgökçe emekli olmak zorunda kalmışlardır. Sn. Talman gibi Yönetim Kurulu üyemiz Taner Temur Şanlıurfa’ya, sendika üyemiz Aydın Başar ise Kars’a sürülmüştür. “Sürülmüş” kavramını kullanıyorum; çünkü bu kıdemdeki yargıçların bu atamaları yaşamamaları gerekirdi. Atamalar büyük mağduriyetlere yol açmıştır. Bir çeşit cezalandırma niteliğinde olmuştur. O nedenle “sürgün” kavramını kullandım. Bu arada şunu da belirtmeliyim, son kararnameyle Şanlıurfa’ya gönderilen Selçuk Kaya Anadolu Adliyesine, Kayseri’ye gönderilen üyemiz Nuh Hüseyin Köse İzmir’e atanmışlar, bir şekilde mağduriyetleri bir ölçüde giderilmiştir.

    H.D.: Bu arada Sendika Başkanınız görevinden açığa alınmıştı. Hukuki durumu nedir, gelişmelerden bilgi verir misiniz?

    E.K.: Evet, önemli bir konuyu açtınız. Sendikamızın Başkanı Karşıyaka Yargıcı Sayın Ayşe Sarısu Pehlivan, cezaevinde açlık grevinde ölen bir sanık için sanal ortamda bir kadın, bir anne, bir insan ve bir yargıç olarak yaşam hakkını savunur nitelikte duygularını paylaştı. Bu paylaşım gerekçe gösterilerek üç ay süreyle geçici olarak görevden uzaklaştırıldı. Bu ağır bir karardı. Üç ayın bitiminde yasa gereği iki aylık bir uzatma daha yapıldı. Artık göreve başlayacağını beklerken, son gün yapılan bir tebligatla göreve başlatılmamış, ucu açık şekilde görevden açığa alma disiplin tedbirinin sürdürüleceği kendisine bildirilmiştir. Sendika olarak yapılan işlemlerin hukuka uygun ve adalet duygularıyla bağdaşık bulmuyoruz. Bu durumu 16 Kasım 2020 tarihli bir Yönetim Kurulu kararıyla tespit edip Hakimler Savcılar Kurulu’na bildirdik. Hukuksuzluğun bir an önce giderilmesini, disiplin soruşturmasının bir an önce bitirilmesi ve Başkanımızın göreve başlatılmasını yüksek düzeyde talep ettik. Bekliyoruz.

    H.D.: Biraz da yargının genel sorunlarına değinelim, ne dersiniz? Yargının bugünkü durumunu nasıl tanımlarsınız?

    E.K.: Siz de takip etmişsinizdir. Basına yansıdığı kadarıyla biliyoruz ki, bugün yargıya olan güven yüzde kırkların altına düşmüş ve bu durum kabul edilebilir değildir. Toplumun büyük bir kesiminin adalet talep ve beklentisi en yüksek düzeyde dillendirilmektedir. Bu, neden böyle olmuştur? Anayasada siz ne kadar “hukuk devleti”, “bağımsız yargı”, “yargıç güvencesi”, “doğal yargıç”, “hakimlere emir ve talimat verilemez, telkinde bulunulamaz” yazarsanız yazın; eğer yargınız gerçek anlamda bağımsız, yargıcınız tam bir güvence altında değilse, bunları sağlamanız olanaklı değildir. Anayasa değişiklikleriyle yeni oluşturulan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” içinde Hakimler Savcılar Kurulu da biliyorsunuz yeniden yapılandırıldı. Anayasanın 159. maddesine göre Hakimler Savcılar Kurulu 13 üyeden oluşur. Adalet Bakanı ve Müsteşar doğal üyelerdir. Kurulun dört üyesi Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan, kalan yedi üye ise Anayasada gösterilen usule göre Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilir. Mecliste çoğunluk Cumhurbaşkanının partisine ait ise, belirlemeyi dolaylı olarak Cumhurbaşkanı yapmış sayılır. Yeni sistemde Cumhurbaşkanının partili olduğunu da biliyoruz. Böylece, Kurulun bütün üyeleri doğrudan ya da dolaylı olarak partili Cumhurbaşkanı tarafından atanmış olmaktadır. Bu şekilde oluşturulmuş bir Kurulun yargıya ilişkin Anayasada belirtilen ilkeleri gerçek anlamda hayata geçirmesi olanaklı olabilir mi? Demokrasi ve hukuk devleti ancak güçler ayrılığı ilkesine dayanır. Özellikle yargı gücünün bağımsızlığı yaşamsal önem taşımaktadır. Yargıçların mesleğe kabul, atanma ve disiplin işlemlerini yapmakla yükümlü Hakimler Savcılar Kurulu’nun doğrudan ve dolaylı olarak Yürütme gücü tarafından belirlendiği bir sistemde, güçler ayrılığından söz etmek olanaklı olamaz. Güçler ayrılığının olmadığı yerde, demokrasi ve hukuk devletinden bahsedilemez. Geldiğimiz bu noktada maalesef ülkemizde yargı bağımsızlığından, hukukun üstünlüğünden söz etmek inandırıcı olamamaktadır. Öte yandan son dönemde Anayasaya göre bütün kurum ve kişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan ilk derece mahkemeleri (örneğin, BERBEROĞLU kararı), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarının gereğini yerine getirmeyen mahkemelerin (örneğin, KAVALA kararı) bu tür uygulamaları hukuk devleti inancını yerle bir etmektedir. Haksız tutuklamalarla ilgili hak ihlalleri sürmektedir. Toplantı ve gösteri hakkının kullanılmasına ilişkin uygulamadan kaynaklanan sorunlar her gün yaşanmaktadır.

    H.D.: Son günlerde yeniden “Yargı reformu” gündeme getirildi. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    E.K.: Bu sözü çok sık duyduk. Gerçekten de geçmişte yargı ve hukuk devleti alanında “reform” niteliğinde değişiklikler yapıldı. Temel yasaların değiştirilmesi, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının tanınması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının iç hukukta sonuç doğurmasının kabulü gibi. Bütün bunlara rağmen günümüzde geldiğimiz nokta itibariyle toplumun önemli bir kesimi yargıya güvenmiyor, uygulamadan memnun değil, içten ve dıştan ülkedeki hukuk düzenine ve uygulamasına yönelik genel bir güvensizlik olduğu ortadadır. Ayrıca “reform” adına ne yapılacağı da henüz açıklanmış değildir. Böyle bir ortamda “Yargı reformu” söylemi çekici gelebilir. Ancak umut ışığı gözükmüyor. Bakalım, göreceğiz.

    H.D.: Buradan nasıl çıkılacak? Bu bağlamda yargının diğer bileşenleri ve sivil toplum örgütleriyle birlikte neler yapılabilir? Sendikanızın bu yöndeki bakışını aktarır mısınız?

    E.K.: Elbette. Özetleyerek aktardığımız bütün bu olumsuzluklar karşısında asla umutsuz değiliz. Dayanışmamızı güçlendireceğiz, mücadelemizi sürdüreceğiz. Yalnız da değiliz. Her ne kadar mesleki olarak işbirliğine gidebileceğimiz bir örgütlenme gözükmemekte ise de, yargı ve hukuk alanında dayanışabileceğimiz önemli örgütlenmeler mevcuttur. Başta barolar olmak üzere, hukuk dernekleri, sizin gibi dergiler çevresinde toplanmış hukukçular ve başta sendikalar olmak üzere diğer sivil toplum örgütleri. Sendika olarak bunlarla önümüzdeki dönemde daha fazla iletişime girmeyi, ortaklaşa çalışmalar yapmayı değerlendiriyoruz. Ülkemizde hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının yerleştirilmesi sürekli mücadele etmeyi gerektiriyor. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    H.D.: Düşüncelerinizi zaman ayırıp bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Eklemek istediğiniz son bir şey var mı?

    E.K.: Düşüncelerimizi okuyucularınızla paylaşma olanağı verdiğiniz için Sendikamız adına çok teşekkür ediyorum. Aydınlık günler diliyorum.