Yazar:

  • Hukuk ve Sanat: Grup “Suça Sürüklenen Çocuklar” ile Hayata, Sanata ve Hukuka Dair

    Denizli’de müziğin dönüştürücü gücüne inanan beş avukat 2017 yılında bir araya gelip Suça Sürüklenen Çocuk (S.S.Ç.) isimli bir müzik grubu kuruyor, suça sürüklenen çocuklara müzik eğitimi vererek onların hayatını değiştiriyor; sokak hayvanlarının beslenmesi ve tedavisi, engelliler için gerekli ihtiyaçlarının karşılanması, köy okullarının eksiklerinin giderilmesi yahut tadilatlarının yaptırılması, depremzedeler için konteyner ve benzeri ihtiyaçlarının karşılanması, ihtiyacı olan öğrencilere burs sağlanması, kız öğrencilere burs sağlanması için yardım konserleri düzenliyor. Hayatın sanatla güzelleşeceğine ve anlam kazanacağına inanan ve buna inanmakla kalmayıp, bunun için mücadele eden bu ekibe, Hukuk Defterleri ile röportaj yapmayı kabul ettikleri için teşekkür ediyoruz.

    Müzikle inandıkları şeyleri güzelleştirip tüm topluma hemen hemen aynı duyguyu yaşatabilmeyi amaçlayan Suça Sürüklenen Çocuk (S.S.Ç.) grubu ile yaptığımız bu kısa röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

    Hukuk Defterleri: Öncelikle sizleri biraz tanımak isteriz, grubun tüm üyeleri Denizli Barosu’na üye avukat, bunun dışında kendinizden bahsedebilir misiniz? Nasıl yan yana geldiniz?

    Suça Sürüklenen Çocuk: Evet hepimiz Denizli Barosuna üye avukatlarız. Biz öncelikle S.S.Ç grubu içindeki rollerimize göre kendimizi tanıtalım.

    Av. Ferhan ALTUN 1992 Doğumlu. Grupta vokalist olarak bulunmaktadır. Aynı zamanda bağlama ve gitar da çalmaktadır.

    Av. Hasan Ozan ORPAK 1982 doğumlu. Bu proje için bas gitar çalmayı öğrenmiştir. Denizli Barosu Yönetim Kurulu üyesi ve Baro Saymanı.

    Av. Can ÇAPAR 1993 doğumlu. Çocukluk dönemlerinden itibaren basgitar çalmakta iken bu proje için elektrogitar çalmaya başladı ve grupta gitarist olarak görevine devam ediyor.

    Av. Barış AÇIKGÖZ 1994 doğumlu. Grupta klavye ve elektrogitar çalarak çalışmalara katkı vermekte.

    Av. Onat ÖTNÜ 1985 doğumlu. Çocukluk dönemlerinden itibaren müziğin içerisinde yer alan sanatçı bu proje için davul çalmaya başladı. Aynı zamanda klavye, elektro ve klasik gitar, mandolin, bağlama, kanun, kajun ve ut da çalmaktadır.

    Av. Emin EREN 1980 doğumlu. Geçmiş dönemlerde bir dönem bağlama çaldı. Denizli Barosu Yönetim Kurulu üyesi ve aynı zamanda Denizli Barosu Halk Müziği Korosunda 3 yıldan bu yana korist olarak çalışmaktadır.

    Denizli barosunda müzikle uğraşan birçok avukat olmasına rağmen müzikle uğraşan avukatların toplanıp grup kurması fikri ilk olarak 2017 yılı Mayıs ayında ortaya çıktı ve meslektaş olarak tanışan ve her biri farklı enstrüman çalan beş avukat, bu grubu kurmaya karar verdik. Başlangıçta 1 amfimiz, 2 gitarımız ve 2 bagetimiz vardı.

    HD: Grubun ismi oldukça dikkat çekici, nasıl ortaya çıktı “Suça Sürüklenen Çocuk”?

    SSÇ: Biz hukukçular sürekli olarak adliyedeyiz. Yaptığımız iş sebebiyle de en çok duyduğumuz cümlelerden biri de “Avukatlık çok zor meslek”. Ne yazık ki bizi genelde duygusuz ve soğuk insanlar olarak görürler. Ama duruşma salonlarında en çok vicdanı sızlayanlar bizleriz. Bu sebeple avukatların toplumun aydın kesimi olması ve toplumsal manada kamuoyu oluşturma potansiyelinden yola çıkılarak ve aynı zamanda günümüzde, geleceğimizin mimarı olacak çocuklarımız ile ilgili sorunlara toplumsal duyarlılık oluşturmak amacıyla grubun ismini esasında hukuki bir terim olan “suça sürüklenen çocuk” olması bütün grup üyeleri tarafından uygun görüldü. Aslında grubu bir araya getiren bu anlamda Av. Ozan ORPAK oldu.

    HD: Grubun kurulma amacı, fikri neydi?

    SSÇ: Grubun ilk kurulduğu günden bu yana hedefimiz suça sürüklenen çocuklardı. Adliyelerde yaşı küçük olan ve çeşitli sebeplerle (ekonomik, sosyal, ailesel vb.) suça karışan çocukların acı dolu hayatlarına hemen hemen her gün şahit olduk. Ve toplumumuzda ne yazık ki; sabıkalı çocukların gün geçtikçe artması ve bu çocukların eğitim ve diğer sosyal imkanlardan yeterli miktarda faydalanamaması ve akabinde toplumdan dışlanması sonucunu doğurmaktadır. Geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımız için toplumun eğitimli bireyleri olarak bizlerin de bir şeyler yapması, elini taşın altına koyması gerektiğini düşünüyoruz. Tüm bunların yanında yaşadığımız ülkede çevremizde farkındalık yaratmak en temel amacımızı oluşturuyor.

    HD: Biz dergimizin “Hukuk ve Sanat” sayfasında sanatın hukukla olan bağına ilişkin yazılara yer veriyoruz, “hukuk ve edebiyat” veya “hukuk ve sinema” gibi… Siz hukuk ile müzik arasında bir bağ kurabiliyor musunuz?

    SSÇ: Hukukun evrensel bir dili olduğu aşikâr. Tüm toplumları ayakta tutan aslında yazılı olsa da olmasa da hukuk kuralları. Örneğin tüm dünyada vücut dokunulmazlığı vardır. Yine tüm dünyada ağlayan bir çocuk görüldüğü zaman mümkünse çocuk güldürülmeye çalışılır. Hukuk yaşamın temeli olduğu gibi müziğin de temeli yaşamdır ve evrensel bir dili vardır. Müzikle inandığınız şeyleri güzelleştirip tüm topluma hemen hemen aynı duyguyu yaşatabilirsiniz. Hukuka ve adalete güven bir ülkede ne kadar yüksekse, o ülkede huzur ve güven vardır. Biz de yaptığımız müzikle toplumu birleştirip doğru ve güzel mesajlar vermek istiyoruz. Tabii ki de özünde çocuk ve çevre var.

    HD: Daha önce yaptığınız işler arasında, suça sürüklenen çocuklara müzik eğitimi vermek gibi projeler de var. Müziğin çocuklar üzerindeki etkisini ve bu deneyiminizi biraz anlatabilir misiniz?

    SSÇ: Aslında meslektaşlarımız bir ceza mahkemesindeki S.S.Ç.’nin hâlini çok iyi anlar. Genel olarak toplumda arka sıralara atılmış veya öne çıkma çabasında olan çocuklardan oluşur. Bazen ne yaptığının bile farkında değildir ama kolay kolay geri atmazlar. İşte biz de böyle çocuklarla birlikte çalıştık. Tabii ki birçoğu bize önyargılı yaklaştı ama zamanla bu işi çok seven de oldu. Hatta bazı çocuklarımız eğitimlerine devam ederek müzisyen oldu. Hatta ismini veremediğimiz 2 çocuğumuz müzisyen olarak Pamukkale’de bir otelde müzisyen olarak çalışıyorlar. Artık uyuşturucu kullanmıyor ve ailelerine bakıyorlar. Bizi sokakta görüp “abi ben artık bıraktım her şeyi biliyor musun gitar çalmayı öğreniyorum” dediklerinde yaşadığımız mutluluğu hiçbir şeye değişmeyiz.

    HD: Neler yaptınız, gelecekteki planlarınız neler?

    SSÇ: Aslında yolun çok başındayız. Denizli ve İzmir’de konserler verdik. Bu konserlerle; örneğin Suça Sürüklenen Çocuklar’a müzik eğitimi, sokak hayvanlarının beslenmesi ve tedavisi, engelliler için gerekli ihtiyaçlarının karşılanması, köy okullarının eksiklerinin giderilmesi yahut okulun tüm tadilatlarının yaptırılması, depremzedeler için konteyner ve benzeri ihtiyaçlarının karşılanması, ihtiyacı olan öğrencilere burs sağlanması, kadına karşı şiddete karşı toplumsal farkındalık geliştirmek amacıyla “8 Mart 8 Kadın” projemizle kız öğrencilere burs sağlanması gibi etkinliklerde bulunduk. Bunların yanı sıra ulusal bazda 2019 yılı Haziran ayında düzenlenen Urla Gençlik Karnavalı’nda sahne aldık. Bu zamana kadar 21 konser verdik.

    Yakında bir albüm hazırlığımız var. Bu albümünde tüm gelirlerini S.S.Ç.’lere eğitim için harcayacağız. Bizim amacımız her zaman çocuklar ve çocuk hakları. Bunlar için mücadeleye devam edeceğiz. Toplumun çoğunun görmezden geldiği, kaçtığı hatta korktuğu çocukları toplumumuza kazandırmaya devam edeceğiz. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz; bir çocuk önce ülkemizi sonra tüm dünyayı değiştirebilir.

    HD: Bu keyifli sohbet için teşekkür ediyoruz. Yolunuz açık ve aydınlık olsun.

  • Tehlikede Avukatlar Günü Vesilesiyle: Av. Zeycan Balcı ile Söyleşi (22.01.2020)

    24 Ocak Tehlikede Avukatlar Günü. Dergimizin bu sayısında, İstanbul Çağlayan Adliye Sarayı önünde katıldığı basın açıklaması esnasında polisin müdahalesi sonucu beli kırılan, Av. Zeycan Balcı Şimşek ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiye yer veriyoruz.

    Hukuk Defterleri: 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar günü olarak anılıyor. Öncelikle sizden avukatların somut sorunları ve “başlarındaki tehlikelere” ilişkin düşüncelerinizi öğrenmek isteriz.

     

    Zeycan Balcı: 24 Ocak 1977 tarihinde aşırı sağcı Franco yanlıları tarafından Madrid’de işçi avukatları toplantısına silahlı saldırı gerçekleştirilmiş ve bu saldırıda dört avukat ve bir sendika çalışanı katledilmiştir. Atocha Katliamı olarak da bilinen bu kanlı saldırı sonucunda avukatların mesleği ifa sırasında maruz kaldıkları saldırılara dikkat çekmek ve katliamı unutturmamak için 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü, her yıl bir ülkenin tehlikede olan avukatlarına ithaf ediliyor.

    24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar, siyasi iktidarın avukatlara uyguladığı baskı ve tutuklama politikaları nedeniyle 2013 ve 2019 yıllarında olmak üzere iki kez Türkiye avukatlarına ithaf edildi. Türkiye’de avukatlara son yıllarda iki kez Tehlikedeki Avukatlar gününün ithaf edilmesi, aslında mesleğimizi baskı ve tehditler altında gerçekleştirdiğimizin uluslararası avukat kamuoyu yönünden de tescillenmesi anlamına geliyor. Bizler mesleğimizi ifa etmek isterken hakkımızda dava açılıyor, tutuklanıyor, saldırıya uğruyor, tehdit ediliyor ve iktidar tarafından hedef gösteriliyoruz. Sistem, içinde bulunduğu açmazları ve krizleri aşmak konusunda avukatları engel görüyor ve savunmayı sindirmek istiyor diyebiliriz. Bir gün duruşma salonunda savunma kürsüsündeyken ertesi gün ise, savunmanlığını yaptığımız suçtan sanık sandalyesinde kendimizi bulabiliyoruz.

    AKP iktidarının “kimi savunuyorsan o’sundur” anlayışıyla başlattığı cadı avında avukatlara reva gördüğü baskı politikaları, tutuklama tehdidiyle sınırlı kalmamış, katmerlenerek artmıştır.

    Örneğin CMK 151. madde gerekçe gösterilerek, yüzlerce avukatın, bakmış olduğu davalara “vekillik görevini üstlenme yasağı” getirilerek müvekkil ve iş seçme özgürlüğü elinden alınmış, adliyelerde ve emniyet birimlerinde görev sırasında kolluk tarafından saldırıya uğramış ve işkenceye maruz kalmıştır. Avukatlar kimi zaman “etek boyu” nedeniyle hâkimler tarafından duruşma salonlarında taciz edilmekte, kimi zaman savunma beğenilmediği için duruşma salonlarından atılmakta, yahut kalem memurları tarafından sahte tutanaklarla “memura tehdit/hakaret” davaları açılması sağlanmaktadır. Stajyer avukatlara, haklarında açılan davalar gerekçe gösterilerek ruhsat verilmemektedir. Örnekler çoğaltılabilir ancak tüm bu baskı politikaları ile amaçlanan; avukatların hizaya çekilmesi, cübbeleri askıya asıp kenara çekilmemizdir. Siyasal iktidar bu amacına ulaşmak istediğinde ise avukatların mesleki dayanışması devreye giriyor. Köklü bir dayanışma geleneğine sahip olan bu coğrafyanın tehlikede olan avukatları olarak en büyük övünç kaynaklarımızdan biri de hiçbir meslektaşımızın yaşadığı baskılarda yalnız kalmaması diyebiliriz.

    H.D.: AKP’nin geride bıraktığı 18 yıl içinde “kendi hukukunu” yarattığı görülüyor. Bu hukuka da uygun bir yargı yarattığını da söyleyebiliriz. Sizce bu süreçte yargının en önemli ayağı olan savunma nereden nereye geldi?

    Z.B.: Koyu karanlık bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemi dünden ayıran, geçtiğimiz dönemi diğerlerin farklı kılan ise saldırının boyutları niteliği ve tarzıdır. Dinci/ gerici ve faşist bir parti olan AKP, devletin tüm legal/illegal aygıtlarını ele geçirmiş, rejim değişikliği faaliyetlerine hız vermiştir. Diğer yandan, sistemin tüm muhalifleri, öğrencileri, sendikacıları, akademisyenleri, gazetecileri ve bu kesimlerin savunmanlığını yapan avukatları Terörle Mücadele Yasası, OHAL KHK’ları ve uzantı yasalarıyla ile terbiye ve ıslah etme yolunda uygulanan yaptırımların dozu artırılmış, ıslah olmayanları da tutuklamak suretiyle tecrit/ tretmana tabi tutarak adeta bir yargı terörü yaratılmıştır. Hiçbir somut delil olmaksızın, kim olduğu belli olmayan gizli tanık ifadeleri ve sahte delillerle davalar açılmış muhaliflere çok ağır cezalar verilmiştir.

    Savunma, yargılama mekanizması olan “sav” ve “karar” süreçlerini etkileyemez hale getirilmek isteniyor, yargılama süreçlerinin savunmasız olması isteniyor. Avukatların müvekkillerini seçme özgürlüğü ellerinden alınmaya çalışırken, ceza mahkemeleri verdikleri kararlarla kendileri çalıp kendileri söylüyorken, savunma salt yargılamayı meşrulaştırmak, AYM ve AİHM’den mahkûm olamamak için sadece mahkeme salonunda göstermelik yer işgal ediyorken savunmanın işlevinden söz etmek mümkün değildir.

    H.D.: Bir de “Yargı Reformu” gündemi var. Hem bu konu da hem de TBB Başkanının söz ve eylemlerine karşı ülkedeki avukatların büyük çoğunluğunu temsil eden baroların açık itirazları oldu. Sizin bu sürece ilişkin görüşünüz nedir?

    Z.B.: Hepimizin, özellikle yargılama faaliyetinin en dinamik unsuru olan biz avukatların “adalet duygusuna” ve “adalet inancına” ihtiyacı var. Bu nedenlerdir ki reform adı altında ifade edilen her yargı paketi bizi heyecanlandırıyor ama aynı hızla tam bir hayal kırıklığına uğratıyor.

    Yargı Reformu Strateji Belgesi, 7188 sayılı Kanunla 24 Eylül 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanun taslağı hazırlanırken hiçbir barodan yardım ve tavsiye alınmamış, bir tek TBB Başkanı Metin Feyzioğlu bilgilendirilmiştir. Kanun, AKP iktidarının alışkanlık haline getirdiği doldur, boşalt, ekle, çıkar anlayışıyla hazırlanan bir torba yasadır. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun avuçları patlayana kadar alkışladığı bu yargı paketinden avukatlara yeşil pasaport müjdesi(!) çıkmış, bu müjdeli haberde en az 15 yıllık avukat olmanın yanı sıra, başvurucu avukat hakkında soruşturma ve kovuşturma olmaması aranmış, bu da yetmemiş İçişleri Bakanlığına yönetmelik hazırlama görevi ile avukatların yeşil pasaportlarına denetim yetkisi getirilmiştir.

    Yargı reform paketi incelendiğinde, gerçek anlamda hiçbir iyileştirmenin yapılmadığı, sadece bazı suçlar açısından temyiz yolunun açıldığı, bazı suçlar bakımından ise seri muhakeme ve basit yargılama usulleri getirilerek sözüm ona yargılama hızlandırılmaya çalışılmıştır. Kanunun amacı yargılamanın hızlanması değil, memleketteki hızlı trenler gibi “acele giden ecele gider” mantığıdır. Amaç maddi gerçeğe ulaşmak değil, cezayı üstlenecek bir fail bulmak ve dosya yükünden kurtulmaktır. Tam da bu nedenlerle bu yargı reformu ne bizlerin adalet açlığını giderecek ne de inancımızı tazeleyecektir.

    H.D.: Siz aynı zamanda avukatlık mesleğini bir iş takipçiliğinden çıkarıp, hukukçunun toplumsal sorumluluğunu öne alarak yürüten bir hukukçusunuz. Bu sorumluluğunuzu yerine getirirken polisin müdahalesi sonucu belinize aldığınız bir darbe ile engelli hale de geldiniz. 9 Aralık’ta yapılan ve müşteki olduğunuz ceza yargılamasında, birçok baro başkanı, kurum temsilcileri ve yüzlerce avukat da duruşmayı takip etti. Derginin Yayın Kurulu olarak da bizler takip ettik. Ancak bir de okuyucularımız için yapılan yargılamadaki usulsüzlükleri, savunmanızda öne çıkardığınız vurguları sizden dinlemek isteriz.

    Z.B.: Sanıyorum Türkiye tarihinde bir adliye binasında ilk kez basının ve kamuoyunun gözleri önünde bir avukatın işkence ile beli kırıldı. Bu coğrafyada avukatın saldırıya uğraması da, katledilmesi de bir devlet geleneğidir. Ben işkence sonucu sakat kaldım ama katledilen meslektaşlarımız var. Örneğin bir basın açıklaması sırasında Diyarbakır Baro Başkanımız Tahir Elçi 28 Kasım 2015 tarihinde bir gündüz vakti, hepimizin gözleri önünde, ensesinden tek kurşunla vurularak katledildi. Aradan geçen dört yıl boyunca soruşturmada bir arpa boyu yol alınmadı ve aradan geçen zaman içinde failler korundu. Bu infaz zincirinin son halkası Tahir Elçi!

    Biraz daha geriye gidiyorum Av. Faik Candan, Av. Medet Serhat ve Av. Fuat Erdoğan 1994 yılında, Av. Şevket Epözdemir 1993 yılında katledildiler ve onların da failleri bulunamadı.

    Üç yılın sonunda sadece sanık polise dava açıldı, emri verenler saklandı, aklandı ve tereyağından kıl çeker gibi işten sıyrıldılar. Ambülansa götürülürken “parmaklarını da kıracağız” diye beni tehdit edenleri yargılandığımız ve beraat ettiğimiz duruşmada hem ben hem de tanıklar yüz yüze teşhis etmemize rağmen soruşturma izni nedeniyle yargılanmadılar.

    Devlet-yargı işbirliği usulü şöyle işler; biri emir verir, biri vurur, biri soruşturma aşamasında olay yerinde keşif yaptırmaz, biri zaten keşif yapmaz, biri delilleri gizler, biri hedef saptırır, bir mahkemede delilleri görmez, biri sağır-duymaz, görmez olur ve nihayet birileri bu yapılan yargılamada aklanır, infazın ve işkencenin failleri bulunamaz ve dosya kapanır… Bakıldığında sürecin her ne kadar hukuksuzluk içinde işlediği görülse de, aslında burjuva yargısı düzeni içindeki işlevine son derece uygun bir tutarlılıkla hareket etmektedir. Galeano burjuva hukuk düzeni ve düzenin yargısına dair şöyle diyordu: “Adalet de tıpkı yılanlar gibi yalnızca çıplak ayaklıları ısırıyor. “

    Basında ÇHD davası olarak bilinen davanın müdafileri arasındaydım. Basına bilgi ortalama birkaç dakika sürüyordu. Ben de en arkadan polislere en yakın noktadan merdivenlerin en üst sırasından arkadaşlarıma katıldım. İnsanlıktan nasibini almamış bir çevik kuvvet ısrarla ve hiddetle arkamdan 8-10 defa aralıksız şekilde defalarca tekmeledi. Defalarca tekmeledi, korkunç bir acı ile bağırdım ve bu işkence ile ben dört merdiven basamağı aşağı düştüm. Sonrasında belimde iki kırık olduğu ve kırıkların omurgadan ayrıldığını öğrendik. Adli Tıp Raporu ile de %24.2 oranında malul kaldığım tespit edildi.

    Öncelikle uğradığım işkenceye ilişkin sanık polisin yargılandığı davada yanımda olan ve güçlü bir destek veren meslektaşlarıma ve Hukuk Defterleri Yayın Kurulu’na teşekkür ediyorum. Soruşturma aşaması, belimin kırılmasının ardından İstanbul Barosu’nun “Avukata Karşı Kullanılan Şiddet, Terör Boyutuna Ulaşmıştır” basın açıklaması ihbar kabul edilerek başlıyor. Belimin kırılması ile neticelenen adliyenin önünde avukatlara saldırı talimatını veren Başsavcı Vekili, aynı zamanda müşteki olduğum soruşturma dosyasının savcısı yapılıyor. Ardından defalarca dosyanın savcısı değiştiriliyor. O tarihte görevli olan polislerin listesi aylarca istenmedi, işkence yapan sanık bilirkişi tarafından tespit edildi ancak o tarihte olayda görevli olan polislerin hiç biri nedense sanık polisi tanımıyordu. Nihayetinde olaydan 3 yıl sonra avukatlarımın yoğun çabasıyla dava açılıyor. İlk duruşmanın yapılacağı günün sabahında Mahkeme Hakimi görevlendirme yazısı ile tayin oluyor. Nihayetinde 3,5 yıl sonra 9 Aralık’ta hâkim karşısına çıkmak üzere meslektaşlarımla duruşma salonuna geliyoruz. Duruşma salonu önünde 1 saatten fazla bekletildikten sonra duruşma salonuna girerken sanık polisin hakimlerin kapısından duruşma salonuna alındığını, avukatların oturulması için ayrılan kısma 20-25 kadar beli silahlı polisin oturduğunu ve sanığın etrafında konuşlandığını gördüm. Bu anda Burjuva Yargısı bir kez daha tüm çıplaklığıyla karşımdaydı. İddianameyi okuduğunuzda mağdur olan ve işkenceye uğrayan bendim, fakat karşısında onlarca silahlı kolluk görevlisi çıkartılmış olan yine bendim. Avukatlarımın da ısrarıyla polis memurları oturdukları yerden kaldırıldılar. Ancak mahkeme ilk andan itibaren nasıl yargılama gerçekleştireceğini gözler önüne sermiş oldu. Duruşmada on yedi baronun katılma talebi reddedildi. Katılma talebinde bulunan hukuk dernekleri ve Avukatlar Sendikası’nın katılma talebi de reddedildi.

    H.D.: Tüm bu konuştuklarımızdan sonra bu sorunun cevabı aslında belli oluyor ama yine de soralım. 2020 yılında sizce savunmanları ne bekliyor? Savunma ne yapmalı?

    Z.B.: Özel yargılama usulleri, mahkemeleri ve anlayışı; İstiklal Mahkemelerinden Sıkıyönetim Mahkemelerine, DGM’lerden Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelere uzanan merhalelerinden sistemli ve örgütlü bir biçimde varlığını kesintiye uğratmaksızın devam ettirdi. 15 Temmuz’dan sonra, terör paranoyası halinde devlete karşı tüm muhalif sesler, akademisyenler, gazeteciler, sendikacılar, öğrenciler, işçiler ve avukatların ifade özgürlüğü kapsamındaki tüm söz ve eylemleri dahi terör yasaları kapsamında değerlendirilmeye başladı. Bugün artık muhaliflerin silahlı/silahsız olması önem taşınmadan farklı düşünen/ farklı yazan/ örgütlenen herkes bu yasalardan nasibini almaya başladı. Evrensel hukuk normları ihlal edilmekte ve mevcut yargı sistemi dahi siyasi iktidara dar gelmekte bunun için her gün yeni torba yasa ve içtihatlar çıkarılmaktadır.

    Bu ablukanın dağıtılması, bu karabasanın toplumsal hayattan söküp atılması için öncelikle bu mücadele hepimizin mücadelesi olmalıdır. Sistemli, örgütlü ve topyekûn bir toplumsal mücadele sergilememiz olmazsa olmaz koşuldur.

    H.D.: Söyleşimizin sonuna geliyoruz, son olarak ne söylemek istersiniz?

    Z.B.: Hukuk Defterleri yayın hayatına başladığı günden bu yana kesintisiz ve ısrarlı bir biçimde, eleştirel hukuk dergilerinin e-dergi sistemine geçtiği, süreli ve basılı yayınların oldukça azaldığı bu dönemde büyük özveriyle hukuk alanında önemli bir eksikliği kapatıyor. Emekleriniz ve ısrarınız için çok teşekkür ediyorum.

    H.D.: Biz de hem bu sözleriniz hem dergimize başından beri olan desteğiniz hem de söyleşi için çok teşekkür ederiz.

  • Salgın ile şekillenen yaşam…

    Covid-19 salgını hayatımızı etkilemeye devam ediyor. Salgın önlemlerinin bilimsel verilere göre değil ekonomik ihtiyaçlara göre şekillenmesi bulaş oranlarını artırdı; sonbahara girilmesiyle birlikte güneş ışınlarının açısının değişmesiyle de oranlar daha da artacak gibi gözüküyor. Çalışma düzeni, çocukların eğitimi, sosyal yaşamımıza ilişkin değişimler yanında, dünyada aşı çalışmalarının sonuçlanmaması nedeniyle sağlığımız hala risk altında. Bu nedenle bu sayımızda da dosya konularımızdan birinde yine pandemi sürecinin yönetimine ilişkin sorunları ele almak ve hayatımızı nasıl etkilediğini değerlendirmeye devam etmek istedik.

    Pandemi ve ötesi dosya konumuzda Dr. Nilay Etiler Türkiye’deki Covid-19 salgınının yönetimini “Türkiye’de COVID19 Salgını Nasıl Yönetiliyor?” yazısında ayrıntılı olarak incelerken; Prof. Dr. Özlem Kurt Azap “COVID-19 ve Sağlık Çalışanlarının Sağlığı” başlıklı yazısında, SGK’nın Covid-19 tespitinin hastalık sigortası kapsamında bildirilmesi talimatı karşısında, salgınla mücadelenin kahramanları olan ve en riskli kesimde yer alan sağlık emekçilerinin bulaşa yakanlanması durumunu iş kazası ve meslek hastalığı bakımından değerlendirdi ve hastalık sigortası kapsamında değerlendirilmesinin nasıl hak kayıplarına neden olacağını ele aldı. Av. Nuray Özdoğan ise iktidar tarafından salgının halkın ifade özgürlüğünü kısıtlama amacıyla nasıl kullanıldığını “İfade Özgürlüğünün Kullanımından Sosyal Mesafe” başlıklı yazısında incelerken; Prof. Dr. Gamze Yücesan emek mücadelesi açısından salgın dönemini “Salgında Emek Mücadelesi: Sorunlar Çoğalırken Çözüm Netleşiyor” yazısında değerlendirdi.

    ***

    Pandemi süreci devam ederken, çoklu baro ve TBB temsiline ilişkin değişiklikler gündeme getirilmiş ve akabinde de bunlara ilişkin kanun değişikliği hızlıca Meclis’ten geçmişti. Yeni düzenlemelere göre bu yıl Ekim ayının başında tüm baroların genel kurulları ve Aralık ayında da TBB Genel Kurulu yapılacak. Biz de bu sayımızın ikinci dosya konusunda yapılan çoklu baro değişikliğini, avukatlık mesleğinin ve mesleki özgürlüğündeki dönüşümü ve bu dönüşümler nedeniyle mesleğin ilerideki mücadele pratiğinin nasıl şekilleneceğini tartışmak istedik. Bu kapsamda “Avukatlık mesleğine ilişkin tartışmalar” dosya konumuzda Dr. D. Çiğdem Sever “Çoklu Baro: Kamu Tüzel Kişiliği Kavramı Üzerinden Bir Analiz” başlıklı yazısında çoklu baro yönteminin Anayasa’nın 135. maddesine aykırılığını idare hukuku bağlamında incelerken; Av. Nazım Tural avukatlık mesleğinin bağımsızlığını AİHM ve AYM kararları kapsamında “AYM ve AİHM kararları ve Avukatların Mesleki Özgürlüğü” yazısında değerlendirdi. Av. Dr. M. Vakur Kulat ise “Avukatlık Şirketi: “Bildiğimiz” Avukatlığın Sonu mu?” başlıklı yazısında hukukun ve mesleğin piyasalaşması nedeniyle mesleği gelecekte bekleyen başka bir sorunu, avukatlık şirketlerini ve buna ilişkin analizlerini paylaşırken; Danışma Kurulu üyemiz Av. Bilgütay Hakkı Durna, baroların genel kurulları yaklaşırken mesleğin dönüşümü ile savunmanın nasıl bir mücadele hattını örmesi gerektiğini değerlendirdi.

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda yine çok değerli yazılar yer alıyor.

    Dr. Mehmet Cemil Ozansü, Danıştay’ın Ayasofya kararının ne anlama geldiğini kamu hukukunun farklı alanları yönünden “Ayasofya ve Milli Egemenlik (Ek)” başlıklı yazısında değerlendirirken; Dr. Mustafa Erçakıca, Kuzey “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Halkın Dışa Karşı Temsiline ve Hükümet Sistemi Değişikliğine İlişkin Tartışmalara Hukuk Perspektifinden Kısa Bir Bakış” yazısında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni meşgul eden güncel sorunları, Kıbrıslı Türklerin dış ilişkilerini sürdürme uygulamalarını uluslararası hukuk ve başkanlık sistemine geçiş tartışmasını ise anayasa hukuku açısından ele aldı. Mercekyazısında Evrim Şenöz ise, sermayenin ve iktidarın salgını fırsata çevirerek yarattığı durumları ve bunların emekçiler açısından sonuçlarını “Korona Fırsatçılığı” yazısında değerlendirdi.

    Emeğin Notları sayfamızda Av. Necdet Okcan kıdem tazminatı fonu taleplerinin nedenlerini ve fonun emekçiler açısından etkilerini “AKP İktidarının Kıdem Tazminatı Fonu Serüveni” başlıklı yazısında incelerken; İktisat Notları sayfasında Prof. Dr. İzzettin Önder, “Pandemi ve Emekçiler” başlıklı yazısında salgının yönetilememe sorunun sistemle ve iktisadi yapıyla bağlantısını ve pandeminin emek üzerindeki maliyetini değerlendirdi.

    Mizah sayfamızda ise Avukat Hüsnü Niyetli, avukatların pandemi sürecinde nasıl çalıştıklarını ve karşılaştıkları durumları mizahi diliyle “Adliyelerden Virüs Manzaraları” başlıklı yazısında ele aldı.

    ***

    Dergimizin daha önceki sayılarında da yer verdiğimiz üzere, ÇHD ve Halkın Hukuk Bürosu üyesi avukatlara açılan davada birçok usulsüzlük yaşanmış ve bunlara rağmen mahkûmiyet kararı verilmişti. Avukatların temyiz talepleri ise Yargıtay tarafından bir türlü ele alınmamaktaydı. Bu nedenle, Avukat Ebru Timtik ve Avukat Aytaç Ünsal adil yargılanma talebiyle 5 Nisan günü ölüm orucuna başlamışlardı. Sağlık durumlarının kötüye gitmesine ve Adli Tıp tarafından tahliye edilmeleri gerekliliğine ilişkin verilen rapora karşın, tahliye edilmediler ve Av. Ebru Timtik ölüm orucunun 238. gününde, ne yazık ki adil yargılanma talebi için hayatını kaybetti. Ölümünden kısa bir süre sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi davadaki cezaların çoğunu onadı, Aytaç’ın ise cezasını onadı ancak sağlık durumu nedeniyle iyileşene kadar infazını durdurdu. Belirtmek isteriz ki, söz konusu dosyaya ilişkin Yargıtay kararında, savunma makamının birçok itirazının değerlendirilmemesi ve karar gerekçesinde avukatlık mesleğinin bağımsızlığına, savunma hakkının kullanılabilmesine ve adil yargılanma hakkına ilişkin yer alan birçok sınırlandırıcı yorumun kabul edilmesi mümkün değildir ve Yargıtay’ın bu görüşleri kaygı vericidir.

    ***

    Yıllardır deprem ve sel gibi afetler, tren kazaları ve maden göçükleri gibi olaylar kader olarak gösterilmeye çalışıyor. Biz de dergimizin Kasım Aralık 28. sayının dosyasında, “kazalar/afetler kader midir” sorusunu ele almak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…

  • Türkiye’de basın ve haber alma özgürlüğü

    Türkiye’de rejimin dönüştürülmesinde iktidarın araçlarından biri de özgürlüklerin kısıtlanması ve baskıydı. Elbette, Türkiye’nin her döneminde farklı şekillerde özgürlüklerin kısıtlanması ve baskıya ilişkin örnekler görülmüş olsa da, baskının Türkiye’nin yeni rejiminin geçici değil, kalıcı özelliklerinden biri olduğu herhalde herkesçe kabul edilecektir. Baskının görünümlerinden biri de basın ve haber alma, bilgiye ulaşma özgürlüğünün engellenmesi olarak karşımıza çıkıyor. İktidar, bir yandan yurttaşların doğru şekilde bilgilendirilmesini engellemeye çalışırken bir yandan da kendine yakın medya grupları tarafından oluşturulan yanlış bilgilerle kamuoyunu şekillendirmeye çalışıyor. Bu dosya konusunda Türkiye’de basın ve haber alma özgürlüğünün durumunu ele almaya çalıştık.

    23. sayımızın “Basın ve haber alma özgürlüğü” dosyasında, Ar. Gör. Evin Naz Ercan “Dijital Çağda İnternet Ortamında Bulunan Kitaplara Erişim” başlıklı yazısında internet yayınlarına erişim engellerini kitaplar açısından ele alırken; Av. Gürkan Özocak “Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü”yazısında sosyal medya kullanımında gerçekleştirilen engellemeleri değerlendirdi. Basın Konseyi Yüksek Kurul üyesi ve aynı zamanda Dergimizin Danışma Kurulu üyesi olan Av. Başar Yaltı da Türkiye’deki basın özgürlüğünün durumuna ilişkin görüşlerini “Basın Özgürlüğü, Önemi ve Türkiye Gerçeği” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı. Son olarak, Gazeteci Alev Doğan, “Basın Özgürlüğünün Sınırlarını Kimler Çiziyor” başlıklı yazısında Türkiye’de gazeteci olarak yaşadıklarını ve basın özgürlüğünün durumunu değerlendirdi.

    ***

    Yine bu sayımızda, yayın kurulu üyemiz Av. Ertekin Aksüt, “7188 Sayılı Kanunun Ceza Muhakemesi Kanuna Getirdikleri II” başlıklı yazısında geçen sayıda incelemeye başladığı reform paketi ile ceza yargılamalarına getirilen düzenlemelere ilişkin değerlendirmelerinin ikinci bölümünü okuyabilirsiniz. Yargı Reformuna ilişkin bir başka yazımız ise cezaevinden yazısını göndererek bizimle paylaşan Stj. Av. Doğukan Ünlü’nün “Çok Değil Yalnızca Bir Kaplan Yeter” yazısı.

    Bu sayıda bir başka değerli yazı da İstanbullular için güncelliğini uzun süre yitirmeyecek olan İstanbul Kanal Projesine ilişkin Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı’nın kaleme aldığı “İstanbul Kanalı ile İstanbul Hava Alanının İnşaat Alanı ve Çevresindeki Arazide Yerleşim, Orman, Otlak, Tarım Alanları ile Üretime Etkileri” makalesi.

    23. sayıda bir diğer güncel konuya ilişkin yazı ise Dr. İlker Gökhan Şen’in kamu görevine girişte yapılan güvenlik soruşturmasına ilişkin Anayasa Mahkemesinin iptal kararının değerlendirdiği “Kamu Görevine Girişte Güvenlik Soruşturması/Arşiv Araştırması Koşulunun İptal Edildiği Anayasa Mahkemesi Kararına Dair Kimi Gözlemler” başlıklı makalesi.

    ***
    Hepimizin bildiği gibi, 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü, avukatlara yapılan baskılar sebebiyle bugün iki kere Türkiye’deki avukatlara ithaf edildi. Biz de bu vesileyle Türkiye’de savunmanın durumunu ve bu durumundan çıkılabilmesi için neler yapılabileceğini Av. Zeycan Balcı ile gerçekleştirdiğimiz ve bu sayımızda yer alan değerli söyleşide konuştuk.

    ***

    Yine 23. sayımızın Mercek sayfasında Nigar Demir, “Daha Neler Göreceğiz” başlıklı yazısında 2020 yılına girerken hukuk ve siyaset bağlamında maruz kaldığımız konuları ele aldı. Hukuk ve Sanat sayfamızda ise bir söyleşi daha yer alıyor. Denizli Barosu’na kayıtlı avukatların 2017 yılında kurduğu ve suça sürüklenen çocuklara yardımcı ve destek olma, onların topluma yeniden katılabilmesi için farkındalık oluşturma amacını taşıyan müzik grubu Suça Sürüklenen Çocuk ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi keyifle okuyabilirsiniz. Mizah sayfamızda ise Hüsnü Niyetli arkadaşımız, bu sefer bir avukat ve bir yurttaş olarak başına gelen olayı mizahi bir dille “Savcım, İddianamesi ve Büyüğüm” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı.

    ***

    Portre sayfamızda ise Ar. Gör Işıl Kurnaz, geçen sene 2 Ocak’ta kaybettiğimiz, öğrencisi tarafından katledilen arkadaşı değerli Ar. Gör. Ceren Damar Şenel’i, onun güzel kişiliğini, akademiye ve hukuka olan tutkusunu “Ceren Bıçakla Değil Kalemle, Silahla Değil Kitapla Yaşadı” yazısında bizlerle paylaştı. Ceren Damar Şenel’i saygı, sevgi ve özlemle anıyor; onun anısını her zaman bu sayfalarda da yaşatacağımızı belirtmek istiyoruz.

    ***

    Hukuk Defterleri atölyeleri Şubat ayında da devam ediyor. İstanbul atölyemiz 24 Şubat Pazartesi günü “Çizgi Roman ve Hukuk” başlığı ve Ar. Gör. Berşan Kayıkçı yürütücülüğünde KarmaDrama’da saat 19.00’da gerçekleşecek. Eskişehir atölyemiz ise 22 Şubat Cumartesi günü saat 14.00’da Dr. Ertuğrul Uzun yürütücülüğünde, “Yargıda Milliyetçilik ve Cinsiyetçilik” konusu üzerine Uçurtma Kafe’de konuşacağız.

    ***

    Her sene yaptığımız gibi, bu Ocak ayında da Dergi kampanyamızı başlatıyoruz. Son altı sayı ve bir senelik aboneliğimiz 150 TL olup, eski sayıları kaçıran sevgili okuyucularımızın kampanyamızdan yararlanması bizi çok memnun edecektir.

    ***

    Dergimizin Mart-Nisan aylarına ait olan 24. sayısının dosya konusunu “faili meçhul” olarak belirledik. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…