Yazar:

  • Kriz

    Kriz sözcüğü genellikle ekonomi ile ilgili kullanılmaktadır. Daha da ilginç olan şu ki, kriz sözcüğü ekonomik süreçlerin bir ülke sınırları içinde ya da birkaç ülkeyi kapsayan alanda görülen işsizlik ya da firmaların batışı gibi salt ekonomide oluşan olumsuz etkilerle ilgili gündeme gelmektedir. Hâlbuki bu sözcük dengeden ya da olağan seyrinden sapan her sistem için kullanılabilir. Ekonomik süreçlerde ortaya çıkan dengesizlikler algılamamıza kriz olarak yansırken, aynı süreçlerin sebep olduğu doğa tahribatı, toplumsal yaşam tahribatı, hatta ahlaksal çöküşler algılama antenlerimize takılmamaktadır. Farklı alanlarda yaşanan çöküşler de aynen ekonomide yaşanan çöküşler gibi toplumsal ve bireysel yaşamımızın her alanına olumsuz etki yaptığı halde, kısmen oluşumun uzun zaman boyutunda gerçekleşmesi, kısmen de sebeplerinin net olarak algılanamaması gibi faktörlere bağlı olarak dikkatimizi çekememektedir. Örneğin, doğanın tahribatı bir nesilde ortaya çıkan olumsuzluk olmadığı, nesillere sirayet ettiği için algılanamamakta, yapılan eleştirilere de kulaklar tıkalı kalmaktadır. Aynı şekilde, insanlar arasındaki davranış kodlarının olumsuz etkilenmesi de çok cılız tonda, hatta çoğu durumda ekonomi ile ilişkili görülmediğinden net olarak algılanamamakta, genel ahlak sorunu ya da davranışsal bozukluk olarak görülebilmektedir.

    Ekonomik sürecin doğrudan etkisi olarak gelişip yaşamımızın farklı alanlarını etkilediği halde “yan etkiler” olarak adlandırabileceğimiz söz konusu oluşumların dikkatimizden kaçması, yukarıda sözünü ettiğim zamansal ve mekânsal farklılıklar yanında, ideolojik bağlamda da önemli bir nedenle ilgilidir. Ekonomik süreçler sisteme başat sermaye dokusunun etkisi altında gelişir ve sistem içindeki tüm bireyleri ve düşünce sistemlerini etkisi altına alır ve baskılar. Sisteme başat sermaye dokusunun tek amacı sermaye birikimi yoluyla devamlı genişlemektir. Sermayenin genişleme süreci, aynen termodinamik yasalarda olduğu üzere, çevreden enerji alarak gerçekleşir. Başka bir ifade ile sermayenin gelişmek amacıyla serpilip yaygınlaşması bir yönü ile çevreden kaynak alma, diğer yönü ile de bu süreçte çevreyi çökertme eylemidir. Hal böyle olunca, sermaye sahiplerinin anlık elde ettiği çıkar, uzun dönemde tüm toplumla paylaşılan uzun dönemli maliyetten çok daha şiddetli algılanır. Bu nedenle, sermaye sahipleri uzun dönemli maliyete ağır basan kısa dönemli yararı yeğler ve kendi örtülü çıkarcı görüşünü bazen “toplumsal kalkınma gerekçesi ya da maliyeti” bazen de “çözümlenebilecek sorun” vb. gibi gerekçelerle toplumsal ideolojiye yansıtır. Ne var ki, kapitalist süreçler salt anlık sömürüye değil, sistem ilerledikçe geleceğin sömürüsüne de dayanır. İlginçtir ki, çevre sorunları ile mücadele örgütleri olarak algılanan kuruluşlar da doğrudan kapitalizme saldırmadan, sanki çevreyi tahrip edenler görünmez hainlermiş gibi, salt tahribatın etkisinin kaldırılmasına yönelik faaliyet yürütürler. Bazen de, doğa tahribatına rağmen kapitalizmin işleyişi A.B.D. Başkanının ifadelerinde de görüldüğü üzere açıkça savunulur; halkın işsiz kalmamasına doğanın uzun vadede tahrip edilmesinin yeğleneceği savı, alternatifi gösterilmeyen sistemde doğal olarak kabul görür.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktisat Notları: Ekonominin Panoramik Görüntüsü

    Bir ülke ekonomisinin belirli bir zaman kesitindeki görüntüsü, zaman içinde oluşmuş etkileşimlerin kolektif sonucunu yansıtır. Şöyle ki, her ekonomi kendi tarihsel sürecinin olduğu kadar, bağlı olduğu dünya sistemi çerçevesindegeliştirilmiş iç politikaların ürünüdür. Hâl böyle olunca, zamansal kesit görüntüsünün yorumu oluşum sürecinin tarihsel diyalektik çözümlenmesi ile olanaklıdır. Türkiye ekonomi tarihine yöneldiğimizde, bazı ihtirazı kayıtlarla kısmen devletçilik dönemi hariç, hemen tüm dönemlerde ekonominin yürüyüş çizgisinin Batılı merkezlerin çıkarları doğrultusunda şekillendi(rildi)ğini görürüz. Bu süreç, Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarındaki anlamsız liberalizm politikasıyla başlayıp, Demokrat Parti döneminde ticaret emperyalizmi, ithal ikameci-planlama döneminde montaj emperyalizmi kulvarlarından geçerek, Özal döneminde finansal serbesti rejimine sıçrayıp, nihayet 2000 IMF-Derviş programı ile AKP dönemindeki neoliberal politikalara bağlanmıştır. O kadar ki, devlet aygıtının hemen her eylem ve uygulamalarına karşı bizzat halkın uyanık olması anlamsızca şiar edinilmiştir. Özelleştirmelere karşı dava yoluna gidilmesinden, HES projelerine yönelik protestolar, kentsel dönüşüm dayatmaları ve daha birçok uygulamalardayaşanan halk direnişleri, toplumsal yararla çelişen kapitalist siyaset yapısının ideolojisini ortaya koymaktadır.

    Maalesef, burjuva bilim ve öğretisinde sistem içinde devlet aygıtının şekillenmesi ve işleyişi perdelendiğinden politikaların amacı, işlevi ve kime hizmet ettiği anlaşılamamaktadır. İlginçtir ki, yaşanan gerçekler olağan algılanan ekonomik ve politik süreçlerle perdelenebildiği gibi, bazı durumlarda da ekonomide sahte parıltılar oluşturularak olumlu görüntü algılaması sağlanabilmektedir. Hâl böyle olunca, günümüz Türkiye’sinin içinden geçtiği dar boğaz irdelenirken, çevresel konumlu ekonomik model daima odağa koyulmalıdır.

    1999 yılını IMF gözetiminde geçirmiş olan Türkiye, 2000 yılında fiilen IMF uyum programına alınmıştır. Bugünkü tabloyu oluşturan IMF-destekli proje- program, ekonominin alt-yapısını irdelemeden, parasal, malî ve genel politika alanlarında olmak üzere üç koldan ekonomiyi yukarıdan şekillendirmeye çalışmıştır. Proje- program, ekonomiye dünya piyasalarına denetimli ve güvenilir piyasa oluşturma hedefi doğrultusunda birtakım kararlar dayatmıştır; enflasyonun denetlenmesi amacıyla devletin küçültülmesi ve özel kesimden hizmet alımı, ekonominin liberalizasyonu amacıyla özelleştirmeler, işsizliğin önlenebilmesi için emek piyasasının serbestleştirilmesi ve deregülasyonu, ekonominin kapitalist dünya ile entegrasyonunun sağlanması amacıyla da denetimsiz ve ön hazırlıksız dış dünyaya açılım dayatmaları programın ana hatlarını oluşturdu. Program, ekonomiyi üretimden uzaklaştırıp montaja yöneltirken, aynı anda da dış dünyaya kuruluş yeri ve piyasa olarak işlevlendirme modeline dayanıyordu. Özal döneminin ekonomiye armağanı olan 32 sayılı kararnameyle yabancı finans kurumlarının Türkiye’ye girmesi ile debütünleşen modelde, finansa bulanmış montaj ve tüketim ekonomisinin inşa aşaması tamamlanmış oluyordu. Programın kaçınılmaz sonucu olarak önlenemeyen iç ve dış açık karşısında Merkez Bankası musluklarının kısılması salt enflasyonu frenlemede etkili olmadı, aynı zamanda da faiz yükselişlerine yol açarak baskılı kur sistemiyle ekonominin kan kaybı pahasına sistemi işleyiş konumunda tutuyordu. Baskılı kurun bir yandan cari açığı yükselterek “kur riski” oluşturması, diğer yandan da enflasyonu frenlemesi, iş çevrelerini olduğu kadar giderek genişleyen borçlu kesimi de sahte istikrar adına siyasi kadroyu desteklemeye yöneltiyordu. Borç batağına sürüklenen ülkede yıllar içinde devamlı yükselen cari açık 2018 yılında risk sınırı olan % 6 oranına dayanmış bulunmaktadır. Böylece Türkiye, gelecek yıllarını ipotek altına alarak dış sermayeye piyasa işlevini sadakatle yerine getiren siyasal erkin hâkimiyeti altına girmiş oldu.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Sosyal Devletin Çöküşü

    Sosyal devlet rejimi, işlevsel niteliği itibariyle kapitalizmin tamamlayıcısı, ideolojik niteliği itibariyle de sistemin meşrulaştırıcı ve karşıt rejimlere karşı koruyucu kalkanıdır. Sosyal devlet rejiminin yaşama geçirilme ve uygulama düzeyi, farklı dönemlerde yaşanan sınıf mücadelelerinin siyasal arenadaki uzlaşmacı çözümünün yönetsel yansımasıdır. Bu niteliği ile sosyal devlet olgusu mutlak olmayıp, zamanla değişen ve sistemin içsel işleyişi ve dışsal koşullara göre şekillenebilen izafî bir uygulamadır. Piyasa ekonomisinin tamamlayıcısı özelliği ile sosyal devlet uygulaması, kapitalizmin yol açtığı gelir dağılımı bozukluğunun bir dereceye kadar giderilmesi ve bireylere olabildiğince eşit olanak sağlanması amacıyla, sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık ya da ulaşım-iletişim gibi zamanla değişebilen çok farklı alanlarda devreye girer (Barry, 2015). Söz konusu hizmetler kamusal üretim olarak topluma sunulabildiği gibi, kamusal finansmana dayalı özel kesim üretimi olarak da sosyal devlet anlayışı çerçevesinde topluma sunulabilir. İkinci durumda müteşebbis ve kâr faktörü devreye girdiğinden hizmetin kamusal yükü ağırlaşır. Sosyo-ekonomik alanda ise, çalışamaz durumda olan yaşlılar, ağır sakatlar ve mutlak engellilere bakım yanında, tüm topluma yaygın sağlık, işsizlik ve emeklilik sigortası gibi destek hizmetler de en temel sosyal hizmet araçlarındandır (Barr 2012; s.10-3 / Esping-Andersen, 1990).

    Kapitalist sistemde mülksüz devletin kaynaklarını vergi yolu ile özel kesimden sağlıyor olmasının doğal sonucunda, sosyal devlet hizmetlerinin maliyeti de özel kesimce karşılanır. Başka bir deyişle, hiçbir ekonomide “bedava öğle yemeği yoktur”! Kapitalist üretim modelinde yaratılan katma değerin ücret dışında kalan büyük bölümü kâr veya artı değer olarak sermaye sahibine ya da rantiyeye tahakkuk ettiğinden, sosyal devlet politikalarında talep cephesi ile maliyete katlanma durumunda olan sunum cephesi arasında belli belirsiz bir tür sınıf mücadelesi yaşanır (Offe, 1984). Sosyal devlet yükleri vergilerle karşılandığına göre, her bir yükümlü vergi verirken “mali yük” e katlanır, sosyal hizmetten yararlanırken “mali kazanç” sağlar ve aradaki fark “mali bakiye” olarak ortaya çıkar (Musgrave, 1959; 182). Sosyal devlet politikaları ile oy avcılığı yapmak durumunda olan siyasal erk, bir yandan mali kazanç sağlayanlarla mali yükleniciler arasında sosyal uzlaşmayı sağlamaya çalışırken, diğer yandan da sistemin aksayan yanlarını “toplumsal huzur” vb. gibi sözde ifadelerle geçiştirmeye ya da bürokratik perdelemelerle kamuoyunun gözünden uzak tutmaya çalışır (O’Connor, 2009; 69-70).

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktisat Notları: Türkiye Varlık Fonu

    Fon sistemi, bütçe dışında ve özel amaca yönelik kaynak tahsisi uygulaması olarak, kamusal kaynakların parlamentoda optimal tahsisine yönelik bütçede birlik ilkesine aykırıdır. Bununla beraber, özellikle savunma ya da istihbarat vs. gibi bazı stratejik alanlarda,fon uygulamasına geçildiği görülmektedir. 1950’li yıllarda ve izleyen dönemde Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar gibi körfez ülkeleri yanında, Norveç, Çin, Rusya ve Kazakistan gibi petrol, doğal gaz ya da sair gelir kaynakları yüksek bazı ülkelerin Bağımsız Varlık Fonları (Sowereign Wealth Funds) veya sair adlarla kurdukları fonlar özel yatırımların finansmanında kullanılır. Günümüzde toplam değeri yaklaşık 11 milyar dolara ulaşan onbeş ulusal varlık fonunun % 60’ı petrol ve doğal gaz gibi devamlı gelir sağlayan kaynaklara dayanmaktadır. Türkiye’de 2016 yılı Ağustos ayında oluşturulan fon yönetimi, doğal kaynaklara ya da cari fazlalık gibi devamlı gelir sağlayan kaynaklara dayalı olmayıp, çeşitli kamu kuruluşları bünyesinde atıl olduğu ve “ekonomiye kazandırılması”(!) düşünülen kaynakların işletilerek ya da ipotek edilerek gelir sağlanması mantığına dayandırılmaktadır.

    ***
    Türkiye’de 19 Ağustos 2016 tarihinde 6741 sayılı yasa ile oluşturulan Türkiye Varlık Fonu Anonim Şirketi (TVFAŞ) kamu kesimi bünyesinde olup, özel hukuk hükümlerine tabi bir kuruluştur. Yasa ile kurulan şirket, yapısı ve işleyişinin Bakanlar Kurulu tarafından belirlenmesi ve stratejik yatırım kararlarının Bakanlar Kurulu onayına bağlı olması açılarından kamusal; piyasa kuralına göre faaliyette bulunma yetkisiyle özel; vergi muafiyeti ve kamu personel mevzuatı dışında tutulması ile de hibrid yapılı bir kuruluştur. Sayıştay denetimi dışında olan şirket, bağımsız denetim kurumu raporları ışığında Parlamento Plan ve Bütçe Komisyonu denetimine tabidir. Şirket müdürü ve beş kişilik yönetim kurulunun Başbakan tarafından seçiliyor olması şirkete kamusal nitelik kazandırmakla beraber, yönetici ücretlerinin kamuoyundan saklı tutulması ve şirkete tanınan olağanüstü yetkiler, devasa boyuttaki kamu varlığının yönetimi hakkında ciddi kuşku yaratmaktadır.

    Fon, aktarılan büyük kaynaklarla girişilecek çok çeşitli ticari ve finansal faaliyetler sonucunda devamlı kaynak üreterek çoğalabilen, ürettiği kaynaklardan vergi muafiyeti nedeniyle bütçeye aktarım yapmayan, amorf yapılı, görece otonom, KİT benzeri işletme niteliğindedir. Bu durum, TVFAŞ’ne başat olan siyasal erke, gerek üzerine oturduğu muazzam aktiflerin, gerekse ticari ve finansal faaliyetlerle sağlanacak gelirlerin gölgesinde eş zamanlı ve zamanlar arası demokrasi dışı güç ve yetki sağlama potansiyelitaşımaktadır.

    Hemen her tür vergi, resim ve harçtan muaf tutulmakla beraber, kamusal koruma çemberi avantajına da sahip olan fon işletmesi, kamu bütçesine, özel kesim sermayesine ve kamu iktisadi teşebbüslerine karşı da olağanüstü avantajlı konumdadır. Böylesi avantajlı kılınan şirket fonuna, Ziraat Bankası, PTT, BİST, BOTAŞ, ÇAYKUR, Eti Maden; TÜRKSAT, THY ve Halkbank gibi önemli varlıklar yanında, Hazineye ait bazı taşınmazların da dâhil edilmesiyle, siyasi otoriteye muazzam güç sağlayacak şekilde, merkantilizm öncesinde görülen “krematistik hazine” yapısını andırır bir yapı oluşturulmaktadır. Bu hususun önerilen anayasal yönetim sistemi bağlamında dikkate alınması gereklidir!

    Atıl olduğu düşünülen kamu varlıklarının ekonomiye kazandırılması, finansal şoklara karşı ekonominin korunması vb gibi ifadelerle gizlenen şirketin asıl amacı, yurtiçi ve yurt dışı kamu ve özel yatırımlara iştirak etmek ve kanal İstanbul ya da üçüncü havalimanı veya petrol- gaz boru hatları inşası gibi büyük yatırımlara, faiz haddini yükseltmeden, iç ve dış finansman sağlama yolunun açılmasıdır. Diğer bir deyişle, asıl amaç, bugünün ve geleceğin varlıklarının riske atılması pahasına, siyasi erke güç sağlamaktır.

    Bu hal ve statüde varlık fonu ihdasının genel yorumu şöyle yapılabilir:

    -Oluşum Bağımsız Varlık Fonları sistemine aykırıdır. Kamu açığı ve cari açık veren Türkiye, petrol ya da gaz gibi doğal kaynaklar itibariyle de zengin bir ülke olmadığından, fonunakım halinde karşılığı yoktur. Fona devredilen stok halindeki kamu varlıklarının parlamento denetiminde ve fayda-maliyet ya da maliyet etkinlik ölçütüne dayandırılmadan, siyasi rant amaçlı her türlü ekonomik faaliyete sokulması ya da ipotek altına alınması, fonların çok ciddi risklerle karşı karşıya gelmesine ve/ veya kamusal varlıkların değersizleşmesine ya da elden çıkmasına yol açabilir.

    – Demokratik bütçeleme sistemine aykırıdır. TVFAŞ’nin faaliyet kârlarının hemen tüm vergilerden muafiyeti yanında, işlemlerin Sayıştay denetiminin dışında tutulması, bütçede birlik prensibine ve kamusal işlemlerde etkinlik denetim ilkelerine aykırıdır. Kurum olarak KVFAŞ, KİT ve özel sermayeye rakip kuruluştur; fon gelirleri ise, genel bütçeye aktarılmayan kamu geliri olarak paralel bütçe oluşturma potansiyeli taşır.

    – Anti-demokratik siyasal erk oluşumuna yol açar. Farklı kamu otoriteleri tarafından kullanılabilecek kaynakları parlamento dışında tek siyasi otorite altında toplamak,parlamento dışı siyaseti egemen kılar. “Krematistik hazine” yönetimine başat olan siyasetçi, ekonomik faaliyetlerle devamlı büyüyen fakat bütçeye katkı yapmayan fon üzerinden demokratik kurallara aykırıolarak toplumsal hâkimiyet sağlar.

    – Nesiller arası anti-demokratik ve haksız kaynak dağılımına yol açar. Fona dayalı olarak parlamento dışı siyasi kararlarla çeşitli ekonomik faaliyetlere girişilmesi sonucunda gelecek nesiller, kendilerinin karar mevkiinde olmadığı dönemde alınmış siyasi kararlarla ciddi maliyetler yükleniyor olabilir. Bu durum egemen siyasi erkin nesiller arası demokrasi dışı hâkimiyet kurması anlamına gelir.

  • İktisat Notları: Hukuk Sistemi Üzerine

    Hukuk sistemi, Althusser’in tasnifinde; felsefesi ile devletin ideolojik aygıtı, araç ve uygulamaları ile de devletin baskı aygıtıdır. Hukuk sistemi, yapılanması, uygulanması ve etkisiyle sistem dokusunu yansıtan ve devletin uygulama gücü ile düzeni sağlayan karmaşık bir üst-yapı ideoloji ve baskı aracıdır. Toplumsal düzen içinde bireyin saygı duyduğu ve gerektiği durumda herkesin sığınabileceği anlayışı ile kutsayıp yücelttiği hukuk sistemi, bu görüntüsü altında perdelenmiş yapısına yansıtılmış sistem ilişkilerini meşrulaştırır ve topluma dayatır.

    Bir toplumda hukuk sisteminin sosyolojik anlamda meşruiyet kazanmasının temel koşulu, felsefesi ve pozitif yapısı yanında, uygulanmasıyla da toplumsal düzen ve zihniyetle uyumlu olmasıdır. Toplumsal yapı ile hukuk sistemi arasındaki karşılıklı etkileşimde toplumsal doku başattır ve hukuk sistemini şekillendirici öğedir. Toplumsal doku, üretim ilişkisinin tarihsel süreçte şekillendirdiği yapılanmadır. “Artık değer” üretimiyle tarih sahnesine çıkmış olan devlet, kölelik, feodalizm ve kapitalizm aşamalarındaki koşullara göre farklı tiplerde oluşurken, oluşum gerekçesine bağlı olarak kapitalizmin her dönemde de artık değere el koyan kesim tarafındanfarklı şekilde yapılandırılmış ve onun lehine işlevlendirilmiştir. Hal böyle iken, sistem içi tüm bireylerin sisteme ve hukuka uyumlu davranması bireysel algılamaların ideolojik çarpıtılması sonucunda gerçekleşir. Sistem algılamasında yaşanan ideolojik körleşme nedeniyle üretim sürecindeki yerini ve konumunu idrak edemeyen birey, sermaye hâkimiyeti altında kısıtlı hak arayış sınırları içinde sürdürdüğü davranışını rasyonel algılarken, aynı zamanda sistemin güçlenerek sürdürülmesine de katkı yaptığının farkına varamaz. Bireysel algılamada sınıf egemenliği dokusunun ideolojik perdelenmesi Marks’ın ünlü, görüntülerin ters algılandığı karanlık kutu (Camera Obscura) örneği ile açıklanır.

    Ünlü Fransız sosyoloğu Pierre Bourdieu’nın ifadesiyle “yapılandırılmış yapı” olan sistemik bireyler topluluğunda bireyler arasındaki bağlantı sistem mantığı ile kurulur. Böylece, mülkiyetin ve sermaye yapısının kökenini sorgulayamayan emek gücü piyasada emeğini meta olarak “değişim değeri” ile sermaye sahibine sunarken, emeğinin katkısı ile yaratılacak “artık değer” birikiminin ileriki dönemde kendisini emek piyasası dışına atacağını öngöremez. İnsan Hakları Bildirgesinde olduğu gibi; seyahatten eğitime, temiz çevreden sağlığa varan bir dizi insan hakkının kabulü yanında, 17. maddede belirtildiği şekliyle, mülkiyetin de insan hakkı olarak kabulü arasındaki, kapıdan kovulanın bacadan alındığı şeklindeki ters ilişki anlaşılamaz. İşte böylesi oluşan yapılandırılmış toplumlarda zaman içinde geliştirilmiş gelenek, örf ve adetlerle bireyler arası ilişkiler düzenlenebilir ve sistemin dayattığı toplumsal düzen sürdürebilir. Zira asıl olan, toplumun üretim ilişkisi doğrultusunda yapılanması ve bu yapının üzerinde yükselen hukuk sisteminin yapıyı meşrulaştırması ve korumasıdır.

    Bir toplumun hukuk sistemi, bizatihi kendisinin ve uygulayıcısı olan devletin meşruiyetinin sağlanması amacıyla bireysel hak ve kısmî hareket özgürlüğü alanları oluşturarak ulvi gücünü tahkim ederken de güçlünün yanında yer alır. Örneğin, özel hukuk alanında “sözleşme özgürlüğü” ilkesi ile liberal ve tarafsız görüntü altında güçlü ile güçsüzü karşı karşıya getiren hukuk sistemi, aslında güçlünün yanında yer almış olur. Liberalizm anlayışının ilk kurucularından John Locke’ un Hobbes’tan esinlenerek geliştirdiği “özgürlük ve hak” ilkelerinin, ilk dönemlerdeki hakkaniyeti sağlayıcı yapısının sermayenin gelişip serpilmesiyle canavarı koruma aracına dönüşmesi, liberalizm ve sözleşme serbestisi sahteciliğinin çok tipik örneğidir.

    St. Augustine’in kiliseyi yüceltmesine benzer şekilde Hegel’in devleti yüceltmesi de, kurum olarak hukuk sistemini bir tür üstün ya da süper akıl ya da üstün irade olarak görmesine yol açmıştır. Hegel yaklaşımını alt-üst eden Marks ise, hukuk sistemini üretim ilişkisi üzerinde yükselen bir üst-yapı kurumu olarak tanımlamıştır. Şöyle ki, Hegel’den olduğu kadar döneminin diğer düşünürlerinden de çok farklı düşünen Marks’ın gelişkin dönemi tanımında insanın beşeri doğal niteliği sosyal niteliğe dönüştürülmüş, çevresel dokuya da politik nitelik kazandırılarak, hukuk sistemi egemen sınıfın yansıması olarak tanımlanmıştır.

    Geçmişte yeryüzünde farklı üretim ilişkilerinin varlığında farklı hukuksal yapılar arasındaki olası karşılaştırmalar genel olarak hukuk sisteminin yapısının ve işlevinin detaylı algılanmasına yol açarak, felsefi alanda “doğal hukuk” tartışma alanını genişletebilirdi. Günümüzde ise, sosyalizmin çöküşü ve neoliberal politikalarla ekonomi ve hukuk sisteminde küresel tektipleşmeye gidilmesi bu yolu tıkamış görünmektedir. Bu durumun, kapitalist sistemin küreselleşmesine koşut olarak, sistemi meşrulaştıran ve besleyen hukuk sisteminin de ülkesel düzeyde aletsel görüntüden çıkıp, küresel düzeyde doğal sistem benzeri şekil almasına ve böyle algılanmasına yol açacağa benzemektedir. Kapitalizmin işleyiş dinamikleri doğrultusunda küresel ekonomik sistem zamanla sıkışıp siyasal alanda da yönetsel despotizm eğilimlerinin yükseltilmesine neden olurken, buna koşut olarak küresel düzeyde bütünleşmiş hukuk sisteminde de olası hak kısıtlamalarına gidilecek olması, gelecekte toplumların gerçek demokrasi yolundaki mücadeleleri önünde ciddi engel oluşturacaktır. İnsanlığın kurtuluşu yolundaki duraklar; kısa dönemde var olan hukuk düzenine işlerlik kazandırarak özgürlükler alanını olabildiğince genişletmek, uzun dönemde ise, insan da dâhil tüm değerleri metalaştıran sömürücü kapitalizme yönelik mücadeledir.