Kategori: Söyleşiler

  • Söyleşi: Publicisteturc: Yeni Bir Kamu Hukuku Araştırmaları Platformu ( 7.1.2021)

    Publicisteturc, Gisèle Halimi’nin “Hukukçu olarak mevkim, kadın olarak özgürlüğümü susturamaz.” sözünden hareketle genç iki hukukçu Pınar Dikmen ve Deniz Bilgehan’ın kurduğu Türk- Fransız kamu hukuku araştırmaları platformu. Platform kurulduğu günden itibaren akademinin ve özellikle kamu hukukuyla ilgilenenlerin dikkatini çekti. Biz de Hukuk Defterleri olarak Publicisteturc’un kurucularıyla sizler için konuştuk.

     

    Öncelikle Publicisteturc ne anlama geliyor?

    İkili bir anlamı var. Yaygın bilinen şekliyle publiciste yayıncı demek. Daha az bilinen ve hukukçular tarafından kullanılan haliyle, kamucu; kamu hukukçusu demek.

    Ancak biz “kamucu” ifadesini kullanmayı tercih ettik. Bu ifade, kamu hukuku üzerine çalışmalar yapma anlamı dışında daha derinlikli daha ilkesel bir anlam, bir nüans barındırmakta.

    Bize kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?

    Deniz: Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde İdare Hukuku Ana Bili Dalı’nda araştırma görevlisiyim. Galatasaray Üniversitesi’nde kamu hukuku doktorama devam ediyorum.

    Pınar: Marmara Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Fransızca Programı’nda araştırma görevlisiyim. Doktoramı anayasa yargısı üzerine tamamladım.

    Yollarınız nasıl kesişti?

    Bir araya gelmemize sevgili Mert (Duygun) vesile oldu. 2017 yılında ikimiz de tez araştırması için Fransa’ya gitmek üzereydik, yabancı bir memlekette tek başına olmanın zorluğunu bildiğinden ve ortak noktalar paylaştığımızı düşünerek bizi bir araya getirdi.

    Sonrasında ikimiz için de dayanışma ve eğitimle geçen dolu dolu bir sene geldi. Birlikte hem Fransız kamu hukuku kültürünü her yönüyle keşfe daldık hem de o ülkenin eğitim imkânlarından sonuna kadar yararlanmaya çalıştık.

    Pazar günleri bile bir şeyler okumak için kütüphanelere giden insanlar nedeniyle oluşan uzun kuyruklar, metroda kafasını okuduğu kitaptan kaldırmadan ineceği durağı bekleyen yolcular ikimizi de çok etkiledi.

    Tam da Macron’un ekonomi politikalarını yürürlüğe soktuğu ve ödün vermeden uygulamaya başladığı bir dönemdi. Sorbonne ve Fransa’daki diğer üniversitelerde, demiryollarının özelleştirilmesine ve üniversiteye giriş sınavının fırsat eşitliğini ortadan kaldırır bir şekilde değiştirilmesine karşı gerçekleşen önemli öğrenci işgalleri ve direnişler nedeniyle okullar uzun süre kapalı kaldı. Hele ki tam da o sene 1 Mayıs’ta République Meydanı’nda bu politikalara karşı simgesel öneme sahip bir kutlama gerçekleştirildi. Bütün bunlara birlikte tanık olmak bu kesişimi daha ileri bir seviyeye ulaştırdı diyebiliriz.

    Publicisteturc platformu fikri ilk kimin aklına geldi ya da nasıl ve ne amaçla oluştu?

    Deniz: Pınar’ın aklına geldi.

    Pınar: Aslında ikimizin de aklında birlikte bir şeyler gerçekleştirme projesi vardı ancak bir blog önerisiyle gelerek bu projeyi ben somutlaştırmış oldum herhalde.

    Bloğumuzun nasıl ve ne amaçla oluşturulduğuna gelirsek, Publicisteturc’ü öncelikle kendi akademik gelişimimiz için kurduk. Fransız hukukunda okuduğumuz kararları ya da oradaki gelişmeleri sırf okumaktansa, yazıya dökelim daha kalıcı olur bizi de araştırmaya sevk eder fikriyle yola çıktık. Gerçekten de öyle oldu. Belli bir konuda yazı yazma, bunu sunma ve yayımlama vakit alıyor ancak ister istemez belirli bir titizlikle hareket etmemizi ve daha derinlikli düşünmemizi sağlıyor.

    İkinci amacımızsa, özellikle idare hukukundaki gelişmeleri Türk hukukçularına “doğru” şekilde aktarabilmek. Fransızca eski önemini kaybetti algısı var. Halbuki idari yargı sistemimizin temelini oluşturan Fransız idare hukuku hala idare hukukçularının etüt ettikleri ve içtihatlarıyla idare hukukunu etkileyen bir hukuk sistemi. Dil problemi nedeniyle bu kararlara ulaşamayanlar açısından bir bilgi kirliliği oluştuğunu söyleyebiliriz. Bunu düzeltmeye çalışıyoruz.

    Günümüzde Fransız kamu hukuku, Türk hukukunun en çok hangi alanlarını etkiliyor?

    Bu soruyu iki açıdan düşünebiliriz: ilki Fransız kamu hukukunun bugüne kadar olan etkileri, ikincisi bundan sonra etkilemesi gerekli kısımlar.

    Her şeyden önce kamu hukukuna ait birçok ilkenin Fransız hukukunun etkisiyle Türk hukukunda var olduğunu söyleyebiliriz. Kamu hukukunda yetkinin istisna olması, kamu tüzel kişiliğinin oluşumu, idari işlem teorisi gibi pek çok konu Fransız doktrini ve içtihadı üzerine kurulmuştur. Günümüzde de bir farklılık getirilmek istendiğinde kanun koyucunun Fransız yargısını takip ettiği söylemi dikkat çekmektedir. 2014’te idari yargıya gelen ivedi yargılama usulü, ilk kez ortaya atıldığında Fransız hukukunun örnek alınması gereğiyle dile getirilmiştir. Ne yazık ki, kanunda yer alan ivedi yargılama usulünün Fransız hukukundaki usulle bir benzerliği yoktur. Ancak bu bizim doldurulması gerektiğini düşündüğümüz boşluğun da en önemli örneklerinden biridir. Kanun çalışmaları sırasında ivedi yargılama usulü için Fransa’nın referans gösterilme ihtiyacı duyulmuş ancak Fransa’daki örneğinden çok farklı bir usul oluşturulmuştur. Fransa’daki ivedi yargılama usulü hakkında bilgi sahibi olduğumuzda ise bu soruna olan tepkimiz de doğal olarak farklılaşıyor ve daha etkili oluyor.

    Etkilemesi gereken alanlarda da pek çok konu sayabiliriz ancak en acil ve güncel olandan bahsedelim. Fransa şu anda sığınmacı ve mültecileri kabul etmek konusunda siyasi anlamda oldukça sorunlu bir tavır sergilese de önceden bu alanda kurmuş oldukları yargı düzeni Türkiye’ye örnek olabilecek niteliktedir. Kayıtsız sığınmacıları da saydığımızda şu anda dünyanın en çok sığınmacı barındıran ülkesiyiz. Mülteci hukuku kendine özgü özellikleri olan ve yaşam hakkını doğrudan ilgilendiren bir alan ancak biz sıradan idari işlem muamelesiyle idari yargıda bu alandaki uyuşmazlıklar çözmeye çalışıyoruz. Fransa’da ise buna idari yargı içinde kendi özelliklerini yaşatan bir alan tahsis edilmiş. Türkiye’nin idare hukukunu aldığı Fransa’da, şu anda gündemini en çok meşgul eden konuyla ilgili bir çözüm geliştirilmiş ve buna çok dikkat çekilmesi gerekir. Bunlar gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

    Fransız kamu hukuku önemli bir damar ancak Türkiye’de eskisine oranla etkisi daha sınırlı ve özellikle kamu hukuku alanında Anglo-Sakson hukuku daha etkin. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?

    Tüm dünyayı etkileyen neo-liberal politikalar, idare hukuku açısından da bir “Amerikalılaşma” görüngüsü yarattı. Bağımsız idari otoriteler örneğin, idare hukukundaki değişikliklere bir örnek olarak gösterilebilir. Dünya çapındaki bu değişiklikler aslında Fransa’da da gerçekleşiyor. Özellikle Macron hükümetinden sonra gerçekleşen yasal düzenlemelere baktığımızda onların üzerinde bu etkinin daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Fransız idari yargıcı bu politikalara karşı direniyor. Neoliberal politikaları direten yasaları temel hak ve özgürlükler lehine yorumlamak için çaba sarf ediyor.

    Unutmamak gerekir ki, Fransa’da anayasa yargısı kurumsallaşana ve gerçek bir anayasa yargısı haline gelene kadar ki hala bu gelişimini sürdürmekte, “anayasanın bekçiliğini” bir nevi Fransız Danıştayı üstlenmişti. Hala da verdiği kararları incelediğinizde beslendiği geleneği net bir şekilde görebilirsiniz. Bir üst yapı kurumu olarak hukukun uygulayıcısı olan Fransız Danıştayı nereye kadar buna direnebilir o ayrı bir mesele ancak, şunu da sormak gerekiyor; niçin Türk yargıcı direnmesin? Ki geldiğimiz şu noktada dahi, kendisine bırakılan alanda direnmeye çalıştığını görmekteyiz.

    Yaptığınız çeviriler büyük bir boşluğu doldurdu. Takipçilerden, akademisyenlerden ve öğrencilerden nasıl geri bildirimler alıyorsunuz?

    Teşekkür ederiz. Şu zamana kadar geri dönüşler hep olumluydu. Hatta böyle bir girişim başlattığımız için teşekkür edenler de oldu.

    Çevirileri sadece siz mi yapıyorsunuz? Ekibinizi uzun erimde genişletmek gibi bir fikriniz var mı?

    Blogdaki içeriklerin çoğunu biz üretiyoruz. Bağımsız olarak çeviri sunanların yazılarını da kabul ediyoruz. Ekibimizi genişletme ve daha fazla sayıda akademisyenin yazılarını yayımlama fikri tabii ki var. Bu soru vesilesiyle Fransız kamu hukuku çalışan kamuculara yazı çağrımızı buradan da iletelim. Özellikle uluslararası hukuk, ceza hukuku gibi farklı alanlarda katkılara ihtiyacımız var.

    Platform internet dışında bilimsel etkinlik, toplantı gibi başka alanlara da yayılacak mı? Geleceğe dair projelerinden biraz bahsedebilir misiniz?

    Şu an için ilk hedef platformun içeriğini genişletmek. Blog yayına gireli daha dört ay oldu. Vakit buldukça daha da çok karar çevirip, daha fazla yazı üretmek ilk hedefimiz. Böylece ilk misyonumuza ulaşmış olacağız.

    Bunun dışındaki ikinci hedefimiz ise Türk kamu hukukunu belirli bazı yönleriyle Frankofon dünyaya aktarabilmek. Bu çerçevede anımsatmak gerekir ki, bizim anayasa yargıcımız da bir dönem anayasa hukuku açısından önemli karar teknikleri kullanmıştı; “eylemli içtüzük değişikliği” ve “yürürlüğün durdurulması” akla ilk gelen örneklerden. Bu bilgi alışverişiyle de karşılıklı bir etkileşim kurmayı hedefliyoruz.

    Bu güzel söyleşi için ikinize de çok teşekkür eder, gelecek projelerinizde başarılar dileriz.

  • Hukuk ve Sanat: Yalçın Tosun’la “Mesafenin Şiddeti” Üzerine Bir Söyleşi (27.11.2020)

    Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler (2009), Peruk Gibi Hüzünlü (2011), Dokunma Dersleri (2013), Bir Nedene Sunuldum (2015) adlı öykü kitapları ve Kendini Tutan Su (2016) adlı kitabıyla şiir kitabı ile tanıdığımız Yalçın Tosun’la geçtiğimiz Temmuz ayında çıkan yeni öykü kitabı Mesafenin Şiddeti kitabı nedeniyle konuşmak istedik. Aynı zamanda İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Yalçın Tosun’a, Mesafenin Şiddeti dışındaki öykü kitapları ve vermekte olduğu Hukuk ve Edebiyat dersleri kapsamında bu iki disiplin hakkında görüşlerini sorma fırsatı yakalayabildiğimiz ve bizi samimiyetle yanıtladığı için teşekkür ederiz.

     

    Selin Aksoy: Hocam öncelikle kitaplarınızın içlerinde o kadar altını çizdiğim, kenarını kıvırdığım sayfalar varmış ki, Hukuk Defterleri dergisinin “Hukuk ve Sanat” sayfası için bu söyleşiyi daha önce yapmadığıma pişman olduğumu belirterek başlamak isterim.

    Kitaplarınızın yalnızca isimlerine baktığımızda dahi bir bütünlük içerisinde olduklarını, birlikte bir öykü kurduklarını düşünüyorum. Nasıl ki son çıkan kitabınız “Mesafenin Şiddeti”ndeki 16 öykü mesafenin türlü biçimlerini bize anlatıyorsa, sanki öykü kitaplarınızın tümü de birlikte bir kurmacanın parçaları gibiler.

    Bir yazar olarak kitap isimlerini nasıl belirliyorsunuz? Kitaplarınız arasında bir süreklilik-devam ilişkisi ya da aralarında bir bağ kuruyor musunuz?

    Yalçın Tosun: Kitaplarımın adlarını çok önemsiyorum. Bir okur olarak da beni bilmediğim yazarlara öncelikle kitaplarının adları sürüklüyor. Aynı çağrıyı başka okurlar da yaşasın istiyorum kendi kitaplarım için. Çarpıcı olduğu kadar kitabın içeriğini de kısacık bir solukta üfleyiversin okurun kulağına. O nedenle bunca önemsiyorum sanırım, içime sinmesi için bekliyorum uzun uzun. Kitaplarım arasında herhangi bir süreklilik-devam ilişkisi kurmuyorum, hayır. Ama kitaplar farklı öykülerden de oluşsa bir kavramsal bütünlüğü andırsın istiyorum.

    S.A.: Hem “Mesafenin Şiddeti”ndeki öykülerinizin hem diğer öykülerinizin çocukluk, büyüme sancısı, homofobi, şiddet, toplumsal sorunlar, yoksulluk gibi bazı ortak tohumları var. Unutulmaya çalışılan, görmezden gelinen ya da üstü örtülenleri (bastırılmaya çalışılanları bazen) yazıyorsunuz. Bir öykü kurarken, böyle bir tohumun çevresinde mi çalışıyorsunuz? İkinci bir soru olarak bu başlıklarla sizin yazar olarak nasıl bir ilişkiniz olduğunu söyleyebilirsiniz?

    Y.T: ‘Tohum’ doğru bir sözcük olabilir. Hep söylüyorum dertlerini yazar insanlar, bu dertler azalır çoğalır bazen renk, bazen deri değiştirir. Ama yazarı o yazar yapan dertleridir. Kendine özgü dünya ağrısıdır. Çıkış noktası genelde bir cümle, bir bakış, bir dokunuş vb. olabilir, önemli değil. O kıvılcımı çakan duygunun bende büyümesi, gelişmesi gerekir zaman içinde. Çünkü ancak öykü kendini diretirse yazılıyor, bir süre sonra. Ben bir yazar olarak hiçbir zaman şunu yazayım, bu konuyu yazmayayım diye bilinçli, hesaplı tercihler yapmadım, yapamam. Kendiliğinden, benliğimden, dertlerimden, etrafımda gördüğüm rahatsız olduğum, sevdiğim, eleştirdiğim şeylerden doğdu hepsi. Dediğim gibi kendiliğindenlikle oluşmasaydı zaten hiç yazmazdım. Gerek duymazdım buna.

    S.A.: “Mesafenin Şiddeti”ndeki bazı öykülerinizin okuyucu sonunda şaşırtan bir yapısı olduğunu düşünüyorum, ben bunları okurken çok keyif aldım. Ana karakterin çevresinde başlayan bir öykü, çok farklı bir karakterin hikayesi ile sonlanıyor. Örneklemek isterim; Primadonna’nın Ölümü’nde kızları Arya ve Daria’nın annelerinin mirası olan sesi kazanabilmek için yaptıkları mücadele ve birbirlerine olan öfkelerini Primadonna’nın varlığı üzerinden okurken, görünmeyen emek olan dadı Ursula’nın hikayesi ile sarsılıyoruz adeta. Piç öyküsünde de, altın sarısı saçlı oğlan Akın ile başlayan öykü, eşcinsel ve vicdanın sembolü Kerem’in hikayesine (mi) dönüyor. Ya da aramızdaki mesafeler bunlar mıdır?

    Y.T.: Bu hep yapmak istediğim bir şeydi sanırım. Bir öykü aslında hiçbir zaman tek bir kişinin öyküsü değildir benim yazılarımda. Bir izin sürüldüğü, bir duygunun namlunun ucuna gelip öykünün sonuna kadar orada beklediği, hareketlerin sözcüklerden daha ön planda olduğu -tıpkı hayatta olduğu gibi- küçük dünyalar yaratmak istedim. Mesafenin Şiddeti’nde bu sanki biraz daha öne çıktı. Aynı zamanda öyküye çok katmanlı bir yapı kazandırdığını da düşünüyorum bu durumun. Ama dikkatsiz yapıldığında öyküyü dağıtma riski de var. Bıçak sırtı bir durum aslında nereden bakılırsa. Ben bıçak sırtlarını seviyorum, garanticilik yapımda yok sanırım.

    S.A.: Öyküleriniz, okuyucuların kendilerini sorgulamalarına, kendi yargılarından, bakış açılarından, düşünme biçimlerinden utanmalarına yol açıyor. Ama sonunda hüzün ve huzursuzluk hisleri baskın çıkıyor. Siz yazarı olarak, öykülerinizin okuyucuda bırakmak istediği duyguyu veya değişimi nasıl açıklamak istersiniz?

    Y.T.: Rahatsız etmeyi, huzur kaçırmayı, insanları konfor alanının dışına itmeyi seviyorum sanırım yazdıklarımla. Ufak değişimler umuyorum. Zaten büyük değişimlere inanmıyorum. Nedamet getirelim önyargılarımızdan, fark etmeden ötekileştirmelerimizden ve elimizde hemen yapıştırmaya hazır yaftalarda dolaşmalarımızdan. Hüzün, huzursuzluk, rahatsızlık, sorgulama… Hepsini kullanabiliriz açıklamak için. Ama hiçbiri tek başına yeterli ve tanımlayıcı olamaz.

    S.A.: Klişe bir soru olacak bu ama okuduklarımız aynı zamanda bizi oluşturanlar olduğu için ben de sormak istiyorum. Etkilendiğiniz, tekrar tekrar okumak istediğiniz kitaplar var mıdır? Bir de keşke bir kitap daha yazmış olsaydı dediğiniz yazarlar var mıdır?

    Y.T: Sevdiğim, çok sevdiğim yazarlar var elbette benim de: Louis-Ferdinand Céline, Raymond Carver, Çehov, Max Frisch, Sevim Burak, J.M. Coetzee, Julian Barnes, Romain Gary, İtalo

    Svevo, Füruzan, Sait Faik ilk aklıma gelenler… Aslında öyle çok ki, ama beni en çok etkileyen yazarlardan biri Katherine Mansfield’dir ve en sevdiğim öykülerden biri onun ‘Bahçe Partisi’ adlı öyküsüdür. Tekrar okumak isterim onu sık sık. Keşke daha çok yazsaydı dediğim çok yazar var ama bir yandan şöyle düşünüyorum: Belki çok yazsalardı onları bu kadar çok sevmeyecektim, kim bilir.

    S.A.: Sizin Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eski öğrencilerinizden biri olarak, benim algımda bıraktığınız kimliğin hukukçu değil yazar olduğunu itiraf etmem gerekir. Belki okuldan ayrılalı çok zaman geçtiğinden ve sizin sıkı bir okurunuz olduğumdan olabilir. Ancak bu bağlamda birbirleri ile bağlantılı sayılabilecek iki sorum var. Birincisi, -Medeni hukuk kürsüsünde görev almanız nedeniyle – maddi hukuk kimliğinizle yazar kimliğinizi ayırabiliyor musunuz ya da bu iki varoluş birbirlerine nasıl bakıyorlar? İkincisi ise maddi hukukun pozitif ve “her türlü şüpheden uzak” gerçekleri içinde çalışmak, hayatı kurgu ve metaforlarla dile getirmede sizi zorluyor mu?

    Y.T.: Hukukçu kimliğim kimliklerimden sadece biri, yazarlığımı nasıl etkiledi, etkiliyor ben de tam olarak bilmiyorum. Medeni hukukçu olmam mesela, bir farklı özellik mi kattı, yoksa ceza hukukçusu olsam farklı bir yazar mı olurdum? Şüpheliyim. Ama hukuk eğitimin sorgulayıcı, analitik düşünmeye yönelten bakış açısının işime yaradığını düşünüyorum. Onun dışında iki kimliğim bana birbirini besleyen ve birbiri üzerinde olumsuz bir etki yaratmayan farklı iki yönümmüş gibi geliyor.

    S.A.: Cemal Bali Akal hocamızla birlikte hazırladığınız “Edebiyat, Hukuk ve Sair Tuhaflıklar” kitabındaki Truman Capote’un “Soğukkanlılıkla” adlı romanı üzerine yazdığınız “Soğukkanlılıkla, Gerçeği Kurgulamak” metninizde “Gerçeğin sert örtüsünü biraz kaldırmak, onu cesurca bozmak, çarpıtmak ve edebi hale getirmek. Edebiyat biraz da bu değil midir?” diyorsunuz. Sizce edebiyat, hakikatin ortaya çıkmasında veya hakikati anlamamızda işlevsel bir araç olarak görülebilir mi? Aynı atıftan, sizin de öykülerinizde gerçeğin “epey” sert örtüsünü kaldırıp, en görmek istemediğimiz gerçekleri göstermek istediğinizi söyleyebilir miyiz?

    Y.T.: Öncelikle hakikati göstermeyi edebiyatın üstüne bir yük olarak yüklemeye karşıyım. Ama iyi edebiyatın bunu doğası gereği zaten yaptığını düşünüyorum. Meselesi olan, bir tokadı olan metinlerdir sahici edebi metinler. O sarsıcılıkta bir sürü kazanım vardır okuyanlar için. Hakikatin görünüm biçimleri farklı farklıdır, edebiyat bu anlamda çok zengin imkanlar sunar insana. Görmek istemediklerimiz yanında farkında bile olmadığımız hakikati duyumsamamızı sağlar bence edebiyat. Ben de öykülerimle bunu yapabiliyorsam mutlu olurum elbet.

    S.A.: Hukuk ve Edebiyat ilişkisine dair dergimizde bazı yazılara yer verdik ve atölye çalışmaları yaptık. Cemal Bali Akal hocamızın da bu alana katkıları çoktur. “Hukuk ve Edebiyat”ın interdisipliner bir alan olarak hukukçulara ne ifade etmesi gerektiğini okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?

    Y.T.: Bu ilişkinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Cemal Bali Hoca’yla birlikte yıllardır verdiğimiz ‘Edebiyat ve Hukuk’ dersinde de bunu aktarmaya çalışıyoruz hukuk öğrencilerimize. Roman, şiir, öykü okumanın hukukçuluklarına neler katacağını da tartışıyoruz elbette. Edebiyattaki hukuku görmelerinin yanında hukuktaki edebiyattan da söz açıyoruz. Hukukun genel prensiplerine, kavramlarına bakış açılarını edebiyatın süzgecinden geçirerek yeniden inşa etmelerini izliyoruz keyifle. Ezbere değil okudukları metinlerin ışığında kendi vardığı sonuçlarla anlamlandırmalarını istiyoruz bazı şeyleri. Bu ilişkiler ağının üzerine daha fazla düşünülmesi, daha fazla yazılıp çizilmesi gerektiğini, bunun hukukçular için de büyük kazanımlar getireceğini düşünüyorum sonuç olarak.

    S.A.: Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz.

  • Söyleşi: İzmir Baro Başkanı Av. Özkan Yücel ile Söyleşi (22.11.2020)

    Hukuk Defterleri olarak İzmir Barosu Başkanı Av. Özkan Yücel ile 30 Ekim’de gerçekleşen İzmir depremi ve sonrasını, depremin ardından avukatların ve adliyelerin durumunu ve baro genel kurullarının ertelenmesini konuştuk.

     

    Hukuk Defterleri: Öncelikle Hukuk Defterleri olarak hem başsağlığı hem de geçmiş olsun dileklerimizi iletmek isteriz. İzmirliler olarak çok zor bir süreçten geçiyorsunuz. Biz de sorularımıza İzmir depremi ile başlamak istiyoruz. Buna ilişkin neler söylemek istersiniz? Depremden etkilenen avukatlara ilişkin İzmir Barosu ne gibi çalışmalar yapıyor? Bu çalışmalar ve yardımlara ilişkin Türkiye Barolar Birligi’nin ya da Adalet Bakalığı’nin bir desteği oldu mu?

    Özkan Yücel: Öncelikle şunu söylemeliyim, 30 Ekim tarihinde yaşanan deprem bugün itibari ile sonuçları açısından çok iyi kavranabilmiş değil. Depremin en çok etkildiği yerler Bayraklı ve civarıydı. Bunun yanında Buca, Karşıyaka gibi ilçelerimizde, hatta çok daha uzak yerlerde bile hasar gören binalarımız söz konusu. Depremleri biz yalnızca yıkılan bina sayısı ile ölçmeyi ya da bunun üzerinden değerlendirmeyi seven bir toplum haline geldik. Ama maalesef çöken binaların tozu dumanı dağıldıktan, enkazlar kaldırıldıktan sonra işin rehaveti ortaya çıktı. Çünkü avukatlar açısından söylersek eğer 1300 civarında meslektaşımızın evi ya da ofisi hasar görmüş durumda. Bunlardan yaklaşık 700 meslektaşımızın ofisi ya da evi yıkılmış durumda. Kalan meslektaşlarımızın binaları ise orta hasarlı ya da az hasarlı olarak kayda geçti. Bu tam olarak böyle bir felaket. Dolayısıyla o şiddetli sarsıntının hemen arkasından bütün meslektaşlarmız ofislerini terk ederek güvenli alanlara geçmeye çalıştı. Biz de baroda personelimize izin verip onları gönderip, baro faaliyetlerini durdurduk. Meslektaşlarımız için güvenli alan sayılabilecek baro bahçeyi çalışma merkezi haline getirip 24 saat süreyle açık tuttuk. Baro bahçede ihtiyaç duyan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımız için ücretsiz çorba servisi, yemek servisi, çay kahve servisi yaptık. Bunlar bizim ilk şok anına ilişkin yaptıklarımızdı.

    Fakat süreci fark etmeye ve etkilenen avukatları görmeye başladıktan sonra asıl tedbirler konusunda biz de ilgililere başvurmaya başladık. İlk olarak baro bahçede güvenli alan tespitiyle Türkiye Barolar Brliği ile iletişime geçip e-imza dağıtmını başlattık. Haftasonları e-imza dağıtımı olmazken biz pazar günü e-imzaların bir Whatsapp hattı üzerinden başvurularını alıp, teslimlerini sağladık. Bunlar, aslında yeni başvurular değildi. Şu ana kadar var olan e-imzalar enkaz altında kaldığı için ya da ulaşılamadıkları için yerine yenilerinin ikâme edilmesi şeklindeydi. Bunları ücretsiz olarak temin edip meslektaşlarımıza ulaştırdık.

    Daha sonra pazartesi tekrar duruşmalar olduğunda avukat arkadaşların duruşmalara gitmeleri gerektiğinden; dosyasız cübbesiz, hazırlıksız bu duruşmaların yapılamayacağı gerçeginden hareketle adliyenin 15 gün süreyle kapatılmasını talep ettik. Adalet Komisyonuna, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na, Adalet Bakanlığı’na; bu konuda gerekli adımların atılması için ilgili gördüğümüz tüm birimlere yazarak bunun hayata geçirilmesini istedik. Maalesef bu olmadı. HSK bir tavsiye kararı yayınladı ve bu tavsiye kararında duruşma yapıp yapmayacağını mahkemelerin insiyatifine bıraktı. Hâl böyle olunca her mahkeme kendi inisiyatifiyle duruşma yapıp yapmayacağına karar verdi. Bazen mazeretleri kabul etti, bazen etmedi. Farklı uygulamalar sebebi ile de birçok soru işareti oluşmaya başladı. Neyse ki verdiğimiz e-imzalar ile mazeret gönderebilme şansına sahip oldu avukatlar. İkinci talebimiz sürelerin durdurulmasına yönelikti. Çünkü ofiste dosyası kalmış, bilgisayarı kalmış arkadaşımızın herhangi bir materyali olmadan, herhangi bir bilgi, veri elinin altında bulunmadan – örnek verecek olursam mesela istinaf, temyiz ya da kesin süreli diğer işler konusunda bir şey yapabilmesi mümkün değildi. Buna karşı mevcut yasal durum içerisinde en fazla eski hale getirme talebinde bulunulabilirdi. Bu da mahkemelerin farklı uygulamalarına yol açabilecek bir şeydi. Hasar tarihini ne zaman alacaklar, eski haline getirmeye ilişkin olayın ne zaman olduğunu kabul edecekeler deprem tarihini mi baz alacaklar yoksa binaların kapatıldığı tarihi mi baz alacaklar gibi birçok tereddüt vardı. Buna rağmen bunun için bir çalışma yaptık. Örnek bir dilekçe koyduk, meslektaşlarımız için ve taleplerini dile getirmelerini istedik. Ama asıl talebimiz kanun değişikliği yapılması konusunda girişimde bulunmak üzere Adalet Bakanlığı’nda gerçekleşti. HSK’ya da yine aynı yönde talepte bulunması için başvuruda bulunduk. İsteğimiz ise şuydu: Geçici bir ek madde ile İzmir’ de deprem felaketinden zarar görmüş kişiler açısından, en azından sürelerin Aralık ay ortasına kadar durdurulmasıydı. Maalesef şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Hâlâ gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Öte yandan adliyeler hasar görmüştü. Ofislerini kaybetmiş arkadaşlar, adliyede çalışma mekanlarımızı kaybetmiş durumdaydı. Örneğin Bayraklı Adliyesi’nde D Blok ve F Blok kapatıldı. Baro çalışma birimimiz E Bloktaydı. Bilgisayarlarımız, çeşitli hizmetlere ilişkin ekipmanlar o bloktaydı. Böyle olunca derhal baro bahçenin yanına bu sefer çadır çalışma alanları kurduk, bilgisayarları, masa sandelyeleri yerleştirdik, internet bağlantısını sağladık ve orada dilekçelerini yazabilmeleri ya da çalışabilmeleri için geçici bir uygun ortam temin etmeye çalıştık. Bunun arkasından geçici yerler, yani çadırlar yetersiz kalacağı için (600 meslektaşımız ofisini kaybetmiş olduğundan dolayı) adliyenin hemen arka tarafında bu kez konteynerlerden oluşan bir çalışma alanı oluşturduk. Bunun için Barolar Birliği’nden ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden destek istedik konteynerler için. Barolar birliği 12 konteyner gönderdi, 12-13 konteyner büyükşehir belediyesi gönderdi. Şimdi orada 25 konteynerlik bir çalışma alanımız var. Bunlardan 3 tanesini kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimi ön bürosuna ayırdık. Çünkü onların da adliyedeki çalıştıkları alanlar hasar görmüş durumdaydı. Bu nedenle arkadaşlarımızın can güvenliklerini sağlamadan adliye içerisine sokmamız mümkün olmadığından dışarıda onlar için bir alan temin ettik. Bu süre zarfında, konteynerler faaliyete geçmeden önce çadır alanlarında kadın hakları, çocuk hakları ve adli yardım birimlerini çadır alanlarında çalıştırmaya başladık. Sonrasında süratle hasar tespit çalışmalarını yürüttük ve avukatların SYDF’ den yararlanmaları için binaların hasar durumlarını, ofislerde çalışan avukat sayılarını belirleyerek, SYDF Barolar Birliği’ ne başvurularında bulunduk. Zaten bu kadar net şeyler söyleyebiliyor olmak, 600 meslektaşımızın ofisinin yıkıldığını, 100 üzerinden meslektaşımızın evinin yıkıldığını toplamda 1400 civarında hasar görmüş ofisin bulunduğunu söyleyebilmek, bu çalışmalarla birlikte mümkün olabildi. Hasar tespit çalışmaları bittikten sonra ağır hasarlılar için başvuruları tamamladık. Şimdi orta hasarlı binalar için başvurularımızı sürdürüyoruz. SYDF’den meslektaşlarımıza bir destek gelmesini bekliyoruz. Bunu yanısıra defterdarlığa vergilerin ve beyannamelerin ötelenmesi için talepte bulunduk. Buna ilişkin başvurular hazırladık ve meslektaşlarımıza başvuru yapabilmeleri için ulaştırdık.

    Bunun yanında çok sayıda meslektaşımız ofislerini kaybettikleri için İzmir Barosu Avukatlar Dayanışma Vakfı üzerinden bir yardım kampanyası başlattık. Bu kampanya aralık ayının başına kadar devam edecek. Bu kampanyada toplanan paraların tamamını hiçbir farklılaştırma yapmadan depremde ofisi veya evi zarar gören meslektaşlarımıza dağıtacağız. Şu anda 600 bin lira civarında bir bağış toplanmış durumda. Bunun daha da artacağını umuyoruz. Bu şekilde meslektaşlarımıza akmasa da damlar şeklinde ufak bir yardımımız olacağı inancını taşıyoruz. Bunun dışında bir deprem komisyonu oluşturduk, mevzuat çalışmaları yapıyoruz. Yurttaşı bilgilendirecek bir kitapçık hazırlayacağız ve başvurmaları gereken mekanizmaları anlatacağız. Bunun için komisyondaki arkadaşlarımız var gücüyle çalışıyorlar. Ev yıkılması sebebiyle yoksul duruma düşmüş yurttaşlarımız için adli yardım hizmetlerini hayata geçireceğiz. Bunu da yine konteyner alanında kuracağımız bir konteyner ile gerçekleştireceğiz.

    Yaralarımızı birlikte sarmaya çalışıyoruz, süreci dayanışmayla aşmaya çalışıyoruz. Başka da güvenecek kimsemiz yok. Aynı zamanda bu süreçte binaların boşaltılması için 10 dakika izin verdiler. En acil eşyalarını alarak çıkabildi meslektaşlarımız ama dosyalarının çoğunluğu ofislerde kaldı, masaları sandalyeleri ofislerde kaldı, bilgisayarları ofislerde kaldı, klimaları ofislerde kaldı. Bunları toparlayabilme şansına dahi sahip olmadılar. Bu yüzden söylüyorum yani yıkılan bina sayısı azmış gibi görünüyor ama sonuç itibari ile ve daha sonra yıkılacak binalarla beraber çok daha fazla sayıda hasar görmüş binaya sahibiz. Burada zarar gören meslektaşlarımızın zararlarını el birliği ile çözümlemeye, gidermeye çalışıyoruz.

    H.D.: Gerçekten çok üzücü ve zorlu bir durum. Deprem sonrası adliye binalarının da büyük hasar gördüğü bilgisi mevcut. İdare buna ilişkin ne gibi çalışmalar yapıyor? Sizin buna dair bir başvurunuz oldu mu?

    Ö.Y.: Başsavcılık adliye ile ilgili rapor aldığını söyledi. Zaten 2 bloğun kapatılmış olması Başsavcılığın almış olduğu raporlar sonrasında gerçekleşti. Biz de bağımsız bir rapor almak konusunda tespit talebinde bulunduk. Şu ana kadar henüz keşif günü gelmedi. Keşif günü verilmesini ve biz de yine bağımsız bir raporlama yapabilmeyi istiyoruz. Bunu da hayata geçirmeyi düşünüyoruz. Daha sonrasında meslektaşlara bununla ilgili bilgilendirmeyi yapacağız.

    H.D.: Deprem öncesi alınmayan tedbirler, imara ilişkin hukuka aykırılıklar, deprem şiddetinin resmi rakamlara daha düşük yansıması ve bu nedenle İzmir ‘in afet bölgesi ilan edilmemesi gibi bir dizi hukuki sorun mevcut. Bunlara ilişkin diğer barolar, hukuk örgütleri, Mimarlar Odası gibi meslek odaları ve sendikalar ile ortak bir hukuk çalışmanız/mücadeleniz olacak mı? Uzun ve meşakatli bu sürece diğer şehirlerdeki örgütlerin nasıl bir katkısı olabilir?

    Ö.Y.: Afet bölgesi ilan edilmesi ve hasar görenlere olabilecek azami yardımın yapılması sosyal devlet ilkesinin bir gereğidir diyerek afet bölgesi ilan edilmesini istedik. Afet bölgesinde hem zarara ilişkin tedbirleri hem de uzun vadeli, düşük faizli ya da faizsiz kredileri gündeme getirebilecek yönde de bir talebimiz oldu. Hatta deprem alanını ziyarete gelen çeşitli partilerden milletvekillerine bunları aktardık, kendilerinden de talepte bulunduk. Mecliste de dillendirildiğini biliyoruz. Ama şu ana kadar afet bölgesi ilanı konusunda da bir gelişme söz konusu değil.

    Burada meslek örgütleri olarak hem sebep hem de sonuç ilişkisi açısından bir açıklama yaptık. Çünkü biz depremi biraz daha farklı yerden okuyoruz. Bunun yalnızca bir doğa olayı olduğunu, doğa olaylarının ölümlere yol açabileceğini düşünenlerden değiliz. Burada yanındaki bina sapasağlam dururken bir yanındaki bina çöküyorsa ve orada insanlar hayatlarını yitiriyorsa bunun aslında kullanılan malzemeden çalınması, sağlıklı bir inşaat sahası gerçekleştirilmemesi, denetimin sağlıklı yapılmaması, zeminin doğru seçilmemesi, yüksek imar katı verilmesi gibi birçok şeyle bağlantısı var. Yani bu bir doğal felaket değil, insan eliyle yaratılmış bir felaket. Bu nedenle sorumluların bulunup cezalandırılması için de Cumhuriyet Savcılığı’na başvuruda bulunduk. Bütün bunları yaparken TMMOB’la, İnşaat Mühendisleri Odası’yla çalışıyoruz. İnşaat Mühendisleri Odası’yla alana çıktık. Orada yurttaşların hasar tespitlerini yapmak için çadırlarda hasar tespitleri ile ilgili tespitler yaptık. Bundan sonra da yine İMO’yla çalışmalar devam ettireceğiz. Tabii önce kendi binamızın kontrolünü yaptırdık ve bir problem olmadığı söylendi bize, o anlamda bir deprem hasarına uğramadığımız görüldü, bu da bizim açımızdan sevindirici bir haber. Başka neler yapacağız, vatandaşları başvurabilecekleri hukuksal mekanizmalar konusunda bilgilendireceğiz. Bu bilgilendirmenin akabinde de eğer adli yardım hizmetine hak kazanmışlarsa yani adli yardım konusunda gelirleri yoksa onlara hukuksal desteği baromuz üzerinden yapacağız. Biz bu hukuksal desteği sağlarken adli yardım ücretleri için barolar birliğinden ek ödenek istedik. Oradan gelen bir para oldu. Bu parayı da yine hiçbir kesinti yapmadan arkadaşlarımızın aidat borçları olsa dahi bu aidat borçlarını kesmeden doğrudan arkadaşlarımızın hesaplarına yatırmak şeklinde ufak bir destek sağlamaya çalıştık. Bunu da sürdüreceğiz. Hasar gören bürolar için aidat kesilmesini bir süre için ötelemiş durumdayız.

    Aynı zamanda bakanlık ile görüştük, CMK ödemelerinin hızlandırılması ve ödenek aktarılması konusunda bunu yerine getirecekleri konusunda bir sözleri var. Umuyorum ki hayata geçecek ve meslektaşlarımız hiç değilse ekonomik olarak biraz rahatlamış olacaklar. Meslek örgütleriyle yaptığımız çalışmalar böyle. Çadır alanlarında Türk Psikiyatristler Derneği ile ortak bir çalışma yürüttük. Onlar, orada depremden dolayı travma yaşayan meslektaşlarımız ve yurttaşlarımıza tahsis ettiğmiz çadırda hizmet verdiler. Şu an o çadır alanı kaldırıldığı için bu çalışmayı yapamıyoruz; fakat ilereleyen zamanlarda belki konteyner alanında bu çalışmayı sürdürmeyi düşünüyoruz. Bu süreç aslında avukatlık mesleğinin ya da baroların birbirine ne kadar kenetli olduğunu, ne kadar bağlı olduğunu gösteren bir süreç oldu. Depremin ilk gününden bu yana diğer barolardaki meslektaşlarımız oradaki duruşmalara girmek konusunda gönüllü olarak hareket ettiler. Türkiye’nin dört tarafındaki duruşmalar için İzmir Barosu üyelerinin duruşmaları için her barodan gönüllü avukatlar vardı. Barolar, irtibat numaraları ile kişileri verdiler. O irtibatlar sayesinde Van’daki duruşmasına oradaki bir arkadaşımızın Hakkari’deki duruşmasına, bir başkasının Tunceli’ye ulaşması, Edirne’ye ulaşması gibi. O duruşmalar konusunda bir yardımlaşma sağladık. Ayrıca bağış kampanyamızı numaralarımız üzerinden duyurduk. Zaten gelen bağışın önemli bir kısmı avukatlardan, meslektaşlarımızdan gelen yardımlardı. Onun dışında kurumsal destek veren barolarımız var. Yani kurumsal olarak bu kampanyaya katıldılar ve bağışta bulundular. Dediğim gibi bu süreç aslında baroların birbiriyle ilişkisinin, avukatların birbiriyle ilişkisinin ne kadar kuvvetli bir bağın olduğunu gösteren bir süreç oldu.

    H.D.: Biraz da baroların genel kurularının ertelenmesine ilişkin görüşlerinizi almak isteriz. Baro genel kurullarının ertelenmesi/ engellenmesi sürecine ilişikin İzmir Barosu’nun öznel deneyimi nasıldı? Hem hukuki süreç hem de eylemsellik acısından değerlendirir misiniz?

    Ö.Y.: Hukuki süreç deyince, aslında bakarsanız hukuki bir süreçten söz etmek mümkün değil. Çünkü iş tamamen bir hukuksuzluğa dayanan bir süreç. Bir kanun hükmünü genelgelerle, ilçe seçim kurulu kararlarıyla ortadan kaldırdılar. Bu bir provaydı, baştan beri İzmir Barosu’nun tespiti buydu. Bu bir prova. Çünkü bir kanun hükmünü bu şekilde ne olduğu belli olmayan kararlarla, genelgelerle ortadan kaldırdığınızda yarın öbür gün genel ve yerel seçimler için yurttaş önüne konulacak sandıklarda da siyasi iktidarın aynı yöntemi uygulamaması için hiçbir neden yok. Peki ertelenmesi gerekiyor muydu baroların genel kurullarının? Hayır, asla gerekmiyordu. Çünkü aynı dönemde çok daha fazla üyeye sahip sendikalar genel kurullarını yapabildiler. Partiler genel kurullarını yapabildiler. Kamuoyuna da yansıdı o partinin genel kurullarından görüntüler. Pandemi koşullarının hiçe sayıldığı pek çok durum vardı. Bu tabi bize bir şeyi gösteriyor. Bu kararın asıl amacı pandemi ile mücadele değil, salgın ile mücadele değil, bulaşı engellemek değil, baroların genel kurullarını yaptırmamak amacını bir kez daha gösterdi.

    Neden sorusuna verilecek yanıtlar elbette ki çeşitli. Ama seçenekleri var bu işin. Ankara ‘da Türkiye Barolar Birliği’nin başında bir küçük tek adam var. Birincisi ülkedeki tek adam iktidarının barolar birliğine yansıtılmış hali bu iktidarı sürdürebilmek. Çünkü mevcut yönetimlerle girdiğinde, mevcut yönetimlerle Barolar Birliği genel kurulunda oradan bir kez daha Metin FEYZİOĞLU çıkmayacağı konusunda hem kamuoyunda hem siyasi iktidarda bir genel kanı mevcut. Baroların çoklaştırılmasına ilişkin süreç, o süreçte verilen mücadele, o süreçte yaşananlar bunu çokaçıkvenetbirbiçimdeortayakoydu.Bir yandan o ikinci baroları kurup acaba genel kurula yetiştirir miyiz, oy kullanmalarını sağlar mıyız, böylece Metin FEYZİOĞLU’ na bir destek de oradan aktarır mıyız düşüncesi, öbür yandan mevcut baro yönetimlerinin kazanamayacağı bir ortam ya da iklim yaratma düşüncesi. Ve son olarak da eğer barolar aralık ayında genel kurullarını yaparlarsa yine aralık ayında genel kurulu kanun gereğince yapması gereken Barolar Birliği de aynı taleple yaparsa, bazı baroların delegelerinin birbiriyle temas kurması, bir alternatif risk oluşturması daha doğrusu seçime yönelik bir çalışma yapılması konusunda zaman kalmayacağı sonucunu doğuracak ve hedeflerden bir tanesi de bu. İletişim ve irtibatı da kesmek istiyorlar. FEYZİOĞLU’na karşı bir yeni liste oluşumunu engellemek açısından. Ama ben bunların çözüm olacağını, çare olacağını düşünmüyorum. Barolar birliği yönetiminin başka bir anlayışa ihtiyacı var, başka bir anlayış Barolar Birliği’nde olmalı. Avukattan yana, barodan yana, hukuktan ve hukuk devletinden yana, demokrasiden yana, hukuku teferruat olarak görmeyen bir anlayışa ihitiyacı var Türkiye’nin. Çünkü aslında böyle bir literatür Türkiye’nin hukuk devleti olması sürecinin de lokomotifi olacaktır. İnsan hakları ihlallerinin engellenmesinin aracı olacaktır. Bu nedenle de oradaki yönetimin değişmesi şart görünüyor. Ne yapılırsa yapılsın, geciktirebilirler ama değiştiremezler diye düşünüyorum.

    Bizim sürecimizde de tüm Türkiye’ de yaşananlar bir ölçüde yaşandı. Bir karar aldı ilçe seçim kurulu ve yapamazsınız dedi. Biz yapacağız bu kararı tanımıyoruz dedik. Ama aynı zamanda idare mahkemesinde iptal davaları açtık ve yürütmenin durdurulmasını istedik. İzmir’ de iki dava açıldı. Birini diğer gruptaki aday arkadaşımız, birini de biz açtık. İki farklı mahkemeye düştü durum. Bir idare mahkemesi yürütmenin durdurulması yönünde bir karar verdi, gerekçeleri oldukça makul, anlaşılır, yerinde gerekçelerdi. Kanun hükümlerinin genelgeler ya da kararlarla değişemeyeceğini; durumun normlar hiyerarsişine aykırı olduğunu, kanundan kaynaklanan bir yükümlülük olduğu gerekçelerine dayanıyordu. Doğru ve yerinde bir karardı. Belirlediğimiz tarihte ve belirlediğimiz şekilde biz genel kurulumuzu yapmak istiyoruz. Buna rağmen ilçe seçim kurulu hukuksuz bir kararla “hayır yapamazsınız, çünkü ilan için yeterli süreniz yok” dedi. Oysaki biz ilânı bir ay öncesinden yapmıştık. Yani ilk başvuruyu yaptığımız zaman zaten ilânı yapmış bulunuyorduk. Bunun üzerine karar veren hâkime suç duyurusunda bulunduk. Süreci yeniden işletin dedikleri için yeni bir tarih oluşturduk. O ayın sonu için bir tarih almıştık. Bu kez bölge idare mahkemesi yürütmenin durdurulması kararını kaldırdı. Dolayısıyla biz yine bu ay sonunda yapacağımız seçimi yapamaycak hâle geldik. İlçe seçim kurulu üyelerinin kaldırılması üzerine bize bir tebliğde bulunarak seçimi yapamayacağımızı bildirdi. Geriye Aralık ayı kalıyor, bir karar daha aldık, Aralık ayının sonunda bu kez yapacağız. Yaptırırlarsa, hukuka uyarlarsa, keyifleri isterse, gönülleri isterse yaptıracak gibi görünüyorlar. Çünkü tekrar söylüyorum, iptal kararlarının pandemi ya da başka bir şeyle hiçbir ilgisi yok. İptal kararları tamamen keyfi alınmış kararlardır. O süreçlerde Türkiye’nin yaşadıklarını bilenler bunun salgınla bir ilgisinin olmadığını fark edeceklerdir. Biz tanımıyoruz dedikten sonra belirlediğimiz günde genel kurulu yapacağımız alana gittik. Ama bu kez oraya girmemizi de engellemek için genel kurulu yapacağımız salonun önünü polis barikatlarıyla çevirmişlerdi. Yani fiilen de bizim genel kurulu yapmamızı engellediler. Biz açık havada genel kurulumuzu gerçekleştirdik, konuşmalarımızı yaptık, durumu ortaya koyduk. Ama böyle bir ortamda seçim yapılamayacağı için ilçe seçim kurulu gelmediği için seçim sürecini işletmek mümkün olmadı. Bir an önce bitsin bu işler de biz seçimimizi yapalım, demokrasiyi çalıştıralım, demokrasiyi işletelim istiyoruz. Bunun olması için de çalışmaya devam ediyoruz.

    H.D.: Çoklu baro sisteminin, iktidar tarafından özellikle tahakküm altına alınamayan avukatlık mesleğine bir müdahalesi olduğu malumunuz. Bu sistemin yasalaşmasını engellemek için mücadele veren öncü barolardan birisiniz. Bu sürece ve sonrasına ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

    Ö.Y.: Bu süreçte yaşanan bütün tehlikeleri işaret ettik. Yandaş baro yaratmak çabasının olduğunu, avukatların bağımsızlığını ortadan kaldırmak istediklerini, Barolar Birliği’ndeki mevcut yapının, mevcut durumun sürdürülmesi için bu çabanın gösterildiğini söyledik. Bunun toplumun bir ihtiyacından kaynaklanmadığını, baroların, avukatların ihtiyacından kaynaklanmadığını, siyasi iktidarın ihtiyacından kaynaklandığını açıkça söyledik. Yaşanan süreç bizim söylediklerimizin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gösterdi. İkinci baroların kurulmaya çalışılması, kanun geçmiş olsa da pratik hayatta neredeyse tıkanıp, uygulanamaz hale geldi. 48 bin üyesi olan İstanbul barosunda ikinci baroyu kurabilmek hala tartışmalı bir noktada. Çünkü isimlerin, kimliklerin kontrolleri yapılmış değil. Ankara’da net bir sonuç yok. Izmir imkânsız görünüyor. Antalya 5 bini aşan son baro. Antalya’da da böyle bir girişim ya da sonuç söz konusu değil. Yani hayat, siyasi iktidarın parmak hesabıyla geçirdiği kanunun karşısında duruyor. Ben avukat arkadaşlarımın bu konuda dirayetli davranacaklarından son derece eminim. En azından İzmir’de ikinci baronun olmayacağına eminim. Ne yapıyorlar şimdi Barolar Birliği’ nin kaynaklarını kullanıp, sanal ortamdan imzayı toplamak istediler ama yetmedi, olmadı. O sanal ortam yetmeyince bu kez kamu avukatlarına önerdiler ve kamu avukatlarını dahil etmek suretiyle sayıyı tamamlamaya çalışıyorlar. Bu da yetmeyecek. Çünkü kamu avukatları da haklarına, bağımsızlıkalarına sahip çıkacaklar diye düşünüyorum. Ama insanlarımızı ekmekleriyle tehdit ediyorlar, meslektaşlarımızı işleriyle tehdit ediyorlar. Bu yapılan bile aslında ortaya konulmak istenen çoklu baro projesinin ne kadar yanlış ve yanlı olduğunun bir göstergesi. O zaman da söyledik bu bir FETÖ projesi olarak ortaya çıkmıştı şimdi de söylüyoruz; FETÖ projesini allayıp pullayarak, bir başka ambalaj içerisinde önümüze getirdiler. Burdan varmak istedikleri şey şu: Baroları hedef tahtasına koyma gerekçeleri, baroların susturulamıyor olmasıydı. Baroların gerçekleri söylemek konusundaki inançlılığı ve kararlılığıydı. Baroların kral çıplak demeyi becerebilmesiydi. Şimdi kendilerine bağlı, bağımlı barolar, siyasi iktidara bağımlı barolar oluşturmak suretiyle hukuk alanında da yandaş sesler çıkmasını, yandaş görüşler oluşmasını sağlamaya çalışıyorlar ama bunun çok tehlikeli süreç olduğunun bir kez daha altını çizmek gerekiyor. Çünkü hukuk yandaşlık kabul etmeyecek ender alanlardan biridir. Senin hukukun benim hukukum olmaz. Tek doğrusu vardır. Evrensel kuralları, evrensel gerçekleri vardır. Ve hukuk bunun üzerinden çalışır. Ama yaptıkları şey hukuku ve avukatlığı taraflı hale getirmek. Bu büyük bir çözülüşün aracı olabilir. Yargıda yozlaşmanın, kokuşmanın, çürümenin aracı olabilir. Ve bizim açımızdan kabulü asla mümkün değildir. Söylediğimizin doğruluğunu gösteren, yani yandaş baro oluşturma faaliyetini gösteren çok net veriler var. Üstelik onu da biz söylemiyoruz, kendileri söylediler. Ankara’da ikinci baroyu kurmak için giden meslektaşlarımız, ikinci baro kurucusu olarak hareket eden avukatlar hemen arkasından bir siyasi parti liderini ziyarete gittiler ve sosyal medya hesaplarında paylaşımlarda bulundular. Gelişmeleri aktardık, bilgi verdik ve talimatlarını aldık. Şimdi emir ve talimatla kurulmuş bir baronun, emir ve talimatla çalışacağı konusunda bir tereddüt yoktur. Barolar emirlerle hareket etmez, barolar bağımsız olmak zorundadır. Çünkü çoğu kez baroların mücadele alanı iktidarlardan kaynaklanan hak ihlallerinde yurttaşın yanında yer almaktır. Bu, baro olmanın gereğidir. Bunu ortadan kaldırdığınızda baro olmanın vasfını ortadan kaldırmışsınız demektir. Avukatlık vasfını ortadan kaldırmışsınız, işin doğasına ihanet etmişsiniz demektir. O yüzden çok net söylüyorum yandaş baro kurma hedefleri vardı. Bu hedefi kendi paylaşımları çok net ortaya koyuyor ve bizim işaret ettiğimiz tehlikenin ne kadar yakın ve ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor.

    H.D.: Son iki yılda gerek eylemsellik gerek mesleki duruş olarak, gerekse hukuki müdahale ve başvurular olarak barolar içinde İzmir Barosu’nun öncü bir duruşu oldu. Bu duruş diğer barolar açısından da itici bir güç oldu. Hatta diyebiliriz ki, bazı âtıl ve eylemsellikten uzak büyük baroları dahi eylemsellige bir nevi mecbur bıraktı. Tüm bunlara ilişkin degerlendirmeleriniz nelerdir?

    Ö.Y.: Biz kendimize bakıyoruz. Yani bir hedef koyduk, kendimize yurttaşımızın yanında, avukatlarımızın yanında; onları asla yalnız bırakmadan, her hak ihlaline, her mağduriyete müdahale etmeye çalışacağız ve bunları ortadan kaldırmak için hareket edeceğiz diyerek yola çıktık. Mağdurun, ötekileştirilenin yanındayız diyerek yola çıktık ve iki yıllık pratiğimiz aslında bunun yansıması.

    Bir başka çıkış noktamız Cumhuriyet değerleri ve demokrasiye sahip çıkmak. İki yıllık pratiğimiz yine bunun bir göstergesi. Biz doğru bildiklerimizi yapmayı sürdürüyoruz. Bu eğer daha önce âtıl olan barolarda bir hareketlenme yarattıysa bu bizim için ancak gurur vesilesi sayılır. Çünkü hukuk evrensel değerlere sahiptir. Burada evrensel değerler üzerinden hareket ediyoruz. Mesela şunu asla yapmıyoruz. Mağdur tarif ederken ayrımcılığa asla gitmiyoruz. Mağdurun kimliği, cinsiyeti, kökeni, dini inancı, ya da başka herhangi bir ayırıcı unsur bizim için herhangi bir ölçüt teşkil etmiyor. Biz mağduriyetin olup olmadığına ve mağduriyetin kimden geldiğine bakıyoruz. Çünkü insan hakları ihlali dediğimizde devletin bir taraf olması kaçınılmaz. Böyle olduğu durumlarda da biz mağdurun yanında yer almak konusunda o insan hakları ihlalini ortadan kaldırmak durumunda gereken her türlü çabayı gösteriyoruz. Tabi bunu yaparken bir meslek örgütü olduğumuzu, meslektaşlarımız için çalıştığımızı da asla unutmuyoruz.

    Gelir gelmez yönetim kurulu ile teması sağlayacak bir 7/24 hat kurduk. Avukat arkadaşlarımız herhangi bir ihlâlle karşılaştıklarında mesleki faaliyetleri sebebiyle, doğrudan yönetim kurulu üyesini arayarak bu hattan hizmet alabildiler, anında müdahale edildi, sorun çözülsün diye ne gerekiyorsa o yapıldı. Şu ana kadar yaklaşık 4000 bin civarında başvuru aldık. Avukat arkadaşlar doğrudan yönetim kurulu üyeleri ile bürokrasi, kalem işi olmadan başvuru, talep vs. gerekmeden sorun neyse aktardılar, çözümü için sahada çaba harcadık. Demokrasiye sahip çıktık. İstanbul seçimlerinde seçim sonuçları iptal edildiğinde YSK’ya karşı bayrağı açan ilk baro bizdik. Demokrasi nöbetlerini başlattık. Sonra Türkiye’nin dört bir tarafına yayıldı. Seçim günü İstanbul’da sandıkların başındaydık. Bir ilçe bizden soruldu, İzmir Barosu korudu seçim sandıklarını. Yurttaşlar arsında da ayrımcılık yapmadık. Özellikle de dezavantajlı gruplar için çalışma alanları oluşturduk. LGBT’li komisyonunu kuran ilk baro olduk. Ne zaman ki ifade özgürlüğü saldırıya uğradı, burada valilik yasaklamalar koydu, kendi alanlarımız içerisinde özgür kürsüyü oluşturduk ve özgür kürsüyü şiddet içermedikçe herkese açtık. Hangi görüşü dile getiriyorsa getirsin bu kürsüyü kullanma hakkına sahiptir dedik ve 7/24 saat çalışan bir özgür kürsü ile bugüne kadar toplumun birçok kesimi kendi açıklamaları için özgür kürsüyü kullandı. Onur Haftası yürüyüşü etkinliklerini valilik yasakladı. Biz, salonlarımız sizlere açık, buyrun dedik. Bu çalışmaları burada yapabilirsiniz dedik. İşte bunların hepsi aslında anlayışımızın temelini insan haklarından, demokrasiden, hukuk devletinden almasından kaynaklanan şeylerdi.

    Cumhuriyet değerleri ile ilgili de mücadelemizi aktif olarak sahada sürdürdük. Valilik bize ilk geldiğimiz zaman Cumhuriyet Bayramı’na katılmak için 15 kişilik bir liste istedi. Vermedik. Oraya gönderdiğimiz cevap şuydu: İzmir Barosu Cumhuriyet Bayramı törenlerinin kutlanmasına önem verir ve bütün meslektaşlarımızla alanda olmak istiyoruz. Bütün meslektaşlarımızı alanda olmaya çağırıyoruz. 500’ün üzerinde avukatla ve sırtımızda cübbelerimizle alana girdik. Yurttaş için bir umuttu bu. Çünkü bayram kutlamasını yani sokağa çıkmanın, sokakta yürümenin risk olarak algılandığı bir toplum ve ülke yaratılmışken İzmir Barosu’ nun bu çıkışı yurttaşlarda da bir umut yarattı. Yargı bağımsızlığı için de mücadele ettik. Adli yıl açılış törenleri için Yargıtay külliyede açılışı yapacağız diye davet gönderdiğinde buna karşı yüksek sesle karşı çıkan, bunun yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdığını ve yargının asla idarenin mekanlarında adli yıl açılışı yapamayacağını, tam tersine yargı reformu diye ortaya konulan şeylerin idareyle yargı arasında bağ kesilmediği sürece gerçek bir karşılığının olamayacağını her fırsatta dile getirdik. Buna benzer bir sürü şey saymak mümkün.

    Ama bu söylediklerimizin hepsinde neredeyse Türkiye’de ilk sözü söyleyen, karşı duruşunu çok net bir şekilde ifade eden, derdini meramını yurttaşa aktaran bir baro olduk ve şimdi ben gururla söyleyebiliyorum ki, iki yılın sonunda Türkiye’ nin her bir tarafında yurttaşlar ve avukatlar herhangi bir toplumsal olay sonrasında dönüp önce bize bakıyorlar: “İzmir Barosu ne yaptı, İzmir Barosu bir şey yapıyor mu?” Bu işte o mücadele geleneğinden, tarihimizden kaynaklanan bir şey. Çünkü İzmir Barosu’ nun tarihi de mücadelelerle doludur. 112 yıllık bir barodan, 112 yıllık bir tarihten söz ediyoruz. Sıkıyönetim dönemlerinde Yassıada’ya avukat gönderelim göndermeyelim tartışmalarında savunma haktır vazgeçilemez diyerek orada yer alan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. 12 Eylül yargılamalarında yurttaşların yanında yer alan, işkenceye karşı çıkan, bunu belgeleyen İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. İşkenceyi önleme grubunu 2000’li yıllarda kurup, bunu belgelendiren ve işkence faillerinin yargı karşısına çıkmasını sağlayan İzmir Barosu’ndan söz ediyoruz. LGBTli komisyonunu ilk kez kuran barodan söz ediyoruz. Çetelere karşı mücadele komisyonunu kurup, burada hazırladığı raporlarla sunup davasını değerlendiren, oraya müdahil olan barodan söz ediyoruz.

    Böyle bir mücadele geleneği Gezi’de halkının yanında duran bir baronun mücadele geleneği hafife alınacak bir mücadele geleneği değildir. O yüzden başkan ve yönetim kurulu üyeleri olarak bizim, hepimizin omuzlarında büyük bir sorumluluk var. Çünkü çok yüksek bir yerden aldığınız bir emanet var. Bu emaneti daha aşağı indiremezsiniz. Gideceğiniz yer hep daha yukarısı olmak zorunda, daha iyisini yapmak zorundasınız. Biz de bunu yapmak için çaba harcıyoruz, bunun için mücadele ediyoruz. Bunun bir karşılığı varsa da gerçekten yurttaşlarda da böyle algılanıyorsa, İzmir Barosu ne güzel şeyler yapıyor diyorsa, avukatlar İzmir Barosu ne kadar değerli işler yapıyor diyorsa bu bizi ancak mutlu eder. Çünkü bir yarışın içerisinde değiliz, bir değeri korumanın ya da değerlere sahip çıkmanın peşindeyiz.

    H.D.: Özkan Bey, böyle bir zamanda bize zaman ayırıp sorularımızı ayrıntılı olarak cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Umarız İzmirlilerin yaraları en kısa sürede sarılır.

  • Söyleşi: Yargının Bağımsızlığı İçin Mücadele Eden YARGIÇLAR SENDİKASI 8. Yaşında (20.11.2020)

    Türkiye’de yargının bağımsızlığı, yargıç ve savcıların hukuki güvencesi için mücadele eden ve 8. Yaşını kutlayan Yargıçlar Sendikası geçtiğimiz günlerde Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. Hukuk Defterleri olarak Genel Sekreteri Yargıç Enver Kumbasar ile sendikanın çalışmaları, kuruluşundan itibaren yaşadıkları zorluklar, yargının bugünü geleceği ve sendikanın yeni dönemdeki faaliyetlerine dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

     

    Hukuk Defterleri: Söyleşimize Sendika’yı bilmeyen okuyucularımıza Yargıçlar Sendikası’nı tanıtarak başlayalım. Yargıçlar Sendikası ne zaman, nasıl kuruldu ve nereden nereye geldi?

    Enver Kumbasar: 12 Eylül 2010 referandumu sonrası yargının, hükümetin de desteği ile daha sonraları darbeye teşebbüs edecek bir yapının (o zaman “cemaat” olarak biliniyordu) eline geçmesinden sonra, bağımsızlığının ortadan kaldırılması ve arka arkaya büyük hukuksuzluklar yapılmasıyla birlikte, bu gidişe karşı ancak örgütlü mücadele edilebileceği inancıyla bir grup meslektaşımız bir araya gelerek 16 Kasım 2012 tarihinde Yargıçlar Sendikası’nı kurdular. Yürütme organı başlangıçtan itibaren sendikamızın varlığını kabul etmek istemedi, bu nedenle sendikamıza resmiyet kazandırılmak istenmedi. Ancak yapılan büyük hukuk mücadelesi sonunda varlığımızı hukuken de geçerli hale getirdik ve faaliyetlerimize başladık. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve benzeri alanlarda basın açıklamaları, açık oturumlar ve benzeri yollarla önemli bir mücadele verildi. Birçok meslektaşımız soruşturma geçirdi, sürüldü. Büyük bir dayanışma gösterilerek ayakta kalabildik ve bugünlere geldik.

    H.D.: Yargıçlar Sendikası geçtiğimiz günlerde kongresini topladı. Kısaca Üçüncü Olağan Kongrenizden söz eder misiniz?

    E.K.: Evet, 12-13 Eylül 2020 tarihlerinde Ankara’da 3. Olağan Kongremizi yaptık. Salgın hastalık günlerine denk gelen kongremizi toplamak ve başarıyla gerçekleştirmek hiç de kolay olmadı. Katılım sağlayan bütün üyelerimizi yönetim adına buradan kutluyor, teşekkürlerimizi gönderiyoruz.

    Başarıyla geçen kongremizde söz alan konuşmacılar sendikamızın faaliyetleri ve geleceği ile ilgili düşünce ve önerilerini özgür bir biçimde açıklama, ülkenin hukuk sorunlarını tartışma olanağı buldular. Bu bakımdan çok verimli oldu. Kongrede iki önemli karar alındı: Birincisi, Yönetim Kurulu’nun 7 kişi yerine 5 kişiden oluşması yönünde tüzük değişikliği yapıldı. Daha hızlı karar alabilmek ve verimli olabilmek için buna ihtiyaç duyuldu. Yerinde olmuştur. Yeni Yönetim Kurulu oluşturuldu ve arkasından yeni yönetim belirlendi. Yönetim Kurulu büyük ölçüde yenilendi de denilebilir. Karşıyaka Yargıcı Ayşe Sarısu Pehlivan, İzmir BAM Yargıcı Mehmet Öner, Şanlıurfa Yargıcı Taner Temur, Anadolu Adliyesi Yargıcı Selçuk Kaya ve Anadolu Adliyesi Yargıcı Dr. Enver Kumbasar yeni Yönetim Kuruluna seçildi. Yönetim Kurulu, tüzük gereği yaptığı ilk toplantıda, seçimle görev bölümü yaparak; önceki Başkan Ayşe Sarısu Pehlivan’ı yeniden Sendika Başkanlığına seçmiş, Genel Sekreterliğe Enver Kumbasar, Başkan Yardımcılıklarına Mehmet Öner ve Taner Temur ile Saymanlığa Selçuk Kaya’yı seçerek görevlendirmişlerdir. Yeni yönetim olağan koşullarda üç yıl görev yapacaktır.

    H.D.: Yeni dönemde hedefleriniz neler, ne tür çalışmalar yapacaksınız?

    E.K.: Kongrede ve ilk Yönetim Kurulu toplantısında, büyük bir dayanışma örneği verildi ve bunun sürmesi için çaba gösterilmesi genel eğilim olarak ortaya konuldu. Sendikamızın amacı, aslında tüzüğümüzün “Sendika’nın amacı ve ilkeleri” başlıklı 3. maddesinde ayrıntılı bir biçimde gösterilmiştir. Özet olarak ifade etmek istersem; hukuk devletinin korunması ve güçlendirilmesi, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile yargıç güvencesi ve savunma makamının bağımsızlığı ve etkinliğinin artırılması, adil yargılanma koşullarının sağlanması, toplum ve iş barışının sağlanması, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin temel ilkelerinin korunması ve güçlendirilmesi, tüm çalışanların hak ve özgürlüklerinin korunup geliştirilmesi, yargı etiğinin gözetilmesinin sağlanması, örgüt içi demokratik yapının gözetilmesi. Bu genel amaç ve ilkeler ışığında, önceki yönetim dönemlerindeki faaliyetlerimizden edindiğimiz kazanım ve deneyimleri de kullanarak faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Bu bağlamda, yeni dönemde; sendika üyelerimizle iletişimi artırıp dayanışmayı güçlendireceğiz. Yeni üye kazanımı yollarını arayacağız. Diğer sivil toplum örgütleriyle daha yakın ilişkiye girme yönünde çaba göstereceğiz. Bu amaçla çeşitli kurum ve kuruluşlara ziyaretler ve müşterek çalışmalar yapmayı planlıyoruz. Derginiz yöneticileriyle yaptığımız görüşme ve bu çalışma bunun ilk örneğidir. Sizlere bunun için yönetim adına teşekkür ediyoruz. Salgın hastalığın seyrine göre, çeşitli hukuksal konularla ilgili tek başımıza ya da diğer hukuk örgütleriyle ortaklaşa açık oturumlar düzenlemeyi planlıyoruz.

    H.D.: Az önce kısaca değindiniz ama örgütlenme zorluklarınızdan biraz bahseder misiniz? Özellikle yeni kadrolara ulaşabiliyor musunuz?

    E.K.: Sendikamızın üye sayısı elbette ki istediğimiz düzeyde değil. Bu bizi umutsuz kılmıyor. Her birimiz hangi zorluklardan ve mücadelelerden çıkıp geldiğimizi gayet iyi biliyoruz. Son yıllarda mesleğe alınanların belli bir anlayış çerçevesinde alındıkları yönünde kamuoyunda, en azından yargı camiasında yaygın bir kabul bulunmaktadır. Öte yandan bazı üyelerimizin muhatap oldukları soruşturma ve sürgün gibi atamalar nedeniyle birçok meslektaşımızın sendikamıza çekingen yaklaşmasına, uzak durmasına yol açtığı da bir gerçektir. Bütün bu zorlukları aşarak kendimizi en iyi şekilde ifade ederek, meslektaşlarımıza ulaşmaya çalışacağız. Az da olsa üye sayımızda artış sağlayabileceğimizi umuyoruz. Nitelik önemli, ancak üye sayımızı da artırmamız gerektiğinin bilincindeyiz. Zorluk var ancak umutsuz değiliz.

    H.D.: Sürgün olarak nitelediğiniz atamalardan söz ettiniz.

    E.K.: Evet, sendikamız üyesi bazı meslektaşlarımız çok haksız ve hukuksuz bir şekilde, kıdemleri ve aile durumları dahi düşünülmeden uzak illere adeta “sürgün” niteliğinde atama yaşamışlardır. Sizlerin de gayet iyi tanıdığı, sendikamızın önceki Genel Sekreteri, emekliliğine ramak kalmış değerli yargıç İbrahim Fikri Talman arkadaşımız Van’a sürülmüştür. Yine biliyorsunuz daha önce uzak illere sürülen üye meslektaşlarımızdan Aydan Büyükyıldız, Füsün Çağlar ve Tamer Akgökçe emekli olmak zorunda kalmışlardır. Sn. Talman gibi Yönetim Kurulu üyemiz Taner Temur Şanlıurfa’ya, sendika üyemiz Aydın Başar ise Kars’a sürülmüştür. “Sürülmüş” kavramını kullanıyorum; çünkü bu kıdemdeki yargıçların bu atamaları yaşamamaları gerekirdi. Atamalar büyük mağduriyetlere yol açmıştır. Bir çeşit cezalandırma niteliğinde olmuştur. O nedenle “sürgün” kavramını kullandım. Bu arada şunu da belirtmeliyim, son kararnameyle Şanlıurfa’ya gönderilen Selçuk Kaya Anadolu Adliyesine, Kayseri’ye gönderilen üyemiz Nuh Hüseyin Köse İzmir’e atanmışlar, bir şekilde mağduriyetleri bir ölçüde giderilmiştir.

    H.D.: Bu arada Sendika Başkanınız görevinden açığa alınmıştı. Hukuki durumu nedir, gelişmelerden bilgi verir misiniz?

    E.K.: Evet, önemli bir konuyu açtınız. Sendikamızın Başkanı Karşıyaka Yargıcı Sayın Ayşe Sarısu Pehlivan, cezaevinde açlık grevinde ölen bir sanık için sanal ortamda bir kadın, bir anne, bir insan ve bir yargıç olarak yaşam hakkını savunur nitelikte duygularını paylaştı. Bu paylaşım gerekçe gösterilerek üç ay süreyle geçici olarak görevden uzaklaştırıldı. Bu ağır bir karardı. Üç ayın bitiminde yasa gereği iki aylık bir uzatma daha yapıldı. Artık göreve başlayacağını beklerken, son gün yapılan bir tebligatla göreve başlatılmamış, ucu açık şekilde görevden açığa alma disiplin tedbirinin sürdürüleceği kendisine bildirilmiştir. Sendika olarak yapılan işlemlerin hukuka uygun ve adalet duygularıyla bağdaşık bulmuyoruz. Bu durumu 16 Kasım 2020 tarihli bir Yönetim Kurulu kararıyla tespit edip Hakimler Savcılar Kurulu’na bildirdik. Hukuksuzluğun bir an önce giderilmesini, disiplin soruşturmasının bir an önce bitirilmesi ve Başkanımızın göreve başlatılmasını yüksek düzeyde talep ettik. Bekliyoruz.

    H.D.: Biraz da yargının genel sorunlarına değinelim, ne dersiniz? Yargının bugünkü durumunu nasıl tanımlarsınız?

    E.K.: Siz de takip etmişsinizdir. Basına yansıdığı kadarıyla biliyoruz ki, bugün yargıya olan güven yüzde kırkların altına düşmüş ve bu durum kabul edilebilir değildir. Toplumun büyük bir kesiminin adalet talep ve beklentisi en yüksek düzeyde dillendirilmektedir. Bu, neden böyle olmuştur? Anayasada siz ne kadar “hukuk devleti”, “bağımsız yargı”, “yargıç güvencesi”, “doğal yargıç”, “hakimlere emir ve talimat verilemez, telkinde bulunulamaz” yazarsanız yazın; eğer yargınız gerçek anlamda bağımsız, yargıcınız tam bir güvence altında değilse, bunları sağlamanız olanaklı değildir. Anayasa değişiklikleriyle yeni oluşturulan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” içinde Hakimler Savcılar Kurulu da biliyorsunuz yeniden yapılandırıldı. Anayasanın 159. maddesine göre Hakimler Savcılar Kurulu 13 üyeden oluşur. Adalet Bakanı ve Müsteşar doğal üyelerdir. Kurulun dört üyesi Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan, kalan yedi üye ise Anayasada gösterilen usule göre Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilir. Mecliste çoğunluk Cumhurbaşkanının partisine ait ise, belirlemeyi dolaylı olarak Cumhurbaşkanı yapmış sayılır. Yeni sistemde Cumhurbaşkanının partili olduğunu da biliyoruz. Böylece, Kurulun bütün üyeleri doğrudan ya da dolaylı olarak partili Cumhurbaşkanı tarafından atanmış olmaktadır. Bu şekilde oluşturulmuş bir Kurulun yargıya ilişkin Anayasada belirtilen ilkeleri gerçek anlamda hayata geçirmesi olanaklı olabilir mi? Demokrasi ve hukuk devleti ancak güçler ayrılığı ilkesine dayanır. Özellikle yargı gücünün bağımsızlığı yaşamsal önem taşımaktadır. Yargıçların mesleğe kabul, atanma ve disiplin işlemlerini yapmakla yükümlü Hakimler Savcılar Kurulu’nun doğrudan ve dolaylı olarak Yürütme gücü tarafından belirlendiği bir sistemde, güçler ayrılığından söz etmek olanaklı olamaz. Güçler ayrılığının olmadığı yerde, demokrasi ve hukuk devletinden bahsedilemez. Geldiğimiz bu noktada maalesef ülkemizde yargı bağımsızlığından, hukukun üstünlüğünden söz etmek inandırıcı olamamaktadır. Öte yandan son dönemde Anayasaya göre bütün kurum ve kişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan ilk derece mahkemeleri (örneğin, BERBEROĞLU kararı), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarının gereğini yerine getirmeyen mahkemelerin (örneğin, KAVALA kararı) bu tür uygulamaları hukuk devleti inancını yerle bir etmektedir. Haksız tutuklamalarla ilgili hak ihlalleri sürmektedir. Toplantı ve gösteri hakkının kullanılmasına ilişkin uygulamadan kaynaklanan sorunlar her gün yaşanmaktadır.

    H.D.: Son günlerde yeniden “Yargı reformu” gündeme getirildi. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    E.K.: Bu sözü çok sık duyduk. Gerçekten de geçmişte yargı ve hukuk devleti alanında “reform” niteliğinde değişiklikler yapıldı. Temel yasaların değiştirilmesi, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının tanınması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının iç hukukta sonuç doğurmasının kabulü gibi. Bütün bunlara rağmen günümüzde geldiğimiz nokta itibariyle toplumun önemli bir kesimi yargıya güvenmiyor, uygulamadan memnun değil, içten ve dıştan ülkedeki hukuk düzenine ve uygulamasına yönelik genel bir güvensizlik olduğu ortadadır. Ayrıca “reform” adına ne yapılacağı da henüz açıklanmış değildir. Böyle bir ortamda “Yargı reformu” söylemi çekici gelebilir. Ancak umut ışığı gözükmüyor. Bakalım, göreceğiz.

    H.D.: Buradan nasıl çıkılacak? Bu bağlamda yargının diğer bileşenleri ve sivil toplum örgütleriyle birlikte neler yapılabilir? Sendikanızın bu yöndeki bakışını aktarır mısınız?

    E.K.: Elbette. Özetleyerek aktardığımız bütün bu olumsuzluklar karşısında asla umutsuz değiliz. Dayanışmamızı güçlendireceğiz, mücadelemizi sürdüreceğiz. Yalnız da değiliz. Her ne kadar mesleki olarak işbirliğine gidebileceğimiz bir örgütlenme gözükmemekte ise de, yargı ve hukuk alanında dayanışabileceğimiz önemli örgütlenmeler mevcuttur. Başta barolar olmak üzere, hukuk dernekleri, sizin gibi dergiler çevresinde toplanmış hukukçular ve başta sendikalar olmak üzere diğer sivil toplum örgütleri. Sendika olarak bunlarla önümüzdeki dönemde daha fazla iletişime girmeyi, ortaklaşa çalışmalar yapmayı değerlendiriyoruz. Ülkemizde hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının yerleştirilmesi sürekli mücadele etmeyi gerektiriyor. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    H.D.: Düşüncelerinizi zaman ayırıp bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Eklemek istediğiniz son bir şey var mı?

    E.K.: Düşüncelerimizi okuyucularınızla paylaşma olanağı verdiğiniz için Sendikamız adına çok teşekkür ediyorum. Aydınlık günler diliyorum.

  • Erşen Sansal ile Faili Meçhuller ve Cezasızlık Halleri Üzerine Söyleşi (Nisan 2020)

    Toplumsal davaların ve faşizmle mücadelenin önemli isimlerinden Avukat Erşen Sansal’la dünden bugüne faili meçhuller ve cezasızlık hâllerini konuştuk.  Sansal bir dönemin simgeleşmiş davalarını ve güncel toplumsal davaları Hukuk Defterleri için değerlendirdi.

     

    Hukuk Defterleri: Erşen bey öncelikle faili meçhul denilince ne anlamamız gerekir?

    Erşen Sansal: Önce şu kavram üzerinde bir iki laf edelim: Faili meçhul basit. Edeni belli değil. Faili bulunamıyor; fakat mesele bu kadar değil, bundan ibaret değil. Faili meçhul aynı zamanda fiili de meçhul anlamını içeriyor. Katilin kim olduğunu ortaya çıkarılması yetmiyor, neden işlendi bu cinayet? Ne soruşturma yapıldı? Bu soruşturmada hangi sonuçlara varıldı? Ne oldu? İşte bunların hepsinin karanlıkta kalması olayıdır, faili meçhul. Bu kavram asayiş sorunu olarak görünüyor başta. Fakat bir asayişin ihmal edilmesi değil, aynı zamanda ihlal edilen bir durumun da ortaya çıkmasıdır. Yargının işlevinin kaybedilmiş ve karanlıkta bırakılmış olmasıdır. Bu nedenle, asayiş sorunu gibi başlayan, fakat daha sonra son merci olarak intikal ettirildiği yargı işlevinin aciz bırakılması. Aciz bırakılma derken biraz hafifsemiş de oluruz aslında; çünkü bu insan hayatının, sosyal yaşamın, hepsinden önemlisi, adalet gerçeğinin ihlal edilmesidir. Bu aciz kalma olayının özellikle günümüzde yargıyı parmağında oynatan bir gücün önünde ne hâle geldiğini görürüz.

    H.D.: Faili meçhulleri Türkiye ve dünya ölçeğinde değerlendirirsek ne gibi farklılıklarla karşılaşırız?

    E.S.: Faili meçhul olayı yalnızca Türkiye’ye özgü bir olay değil. Başka ülkelerde birçok örnekleri var. Fakat bizdeki farklı. Bizdeki değişik bir olay. Bakınız yakın tarihlerde, 1980’lerin öncesindeki uluslararası faili meçhul piyasasından örnekler alalım. Mesela İsveç’te bir Olof Palme olayı vardır. Devlet Başkanı Palme’yi öldürdüler. Her ne kadar sahip çıktıysa da daha sonra öldüren, o işi beceren örgüt, kimdi o? Bu bilinemedi ve yargı işlevsiz kaldı. İtalya’da Aldo Moro öldürüldü, Başbakan Aldo Moro. ABD’de Başkan Kennedy öldürüldü. “Kennedy’nin katili” diye bütün dünyaya lanse edilen, açıklanan bir katil söylendi. Ama Kennedy’nin öldürülmesi olayının sebebi neydi? Neydi bir cinayetle bu iş ancak temizlenir, kapatılır dedirten onlara? Ve kimler karar aldılar öldürme için? Kimlerin kararı icra edildi? Bilinmiyor. Yunanistan’da  da oldu. Yunan milletvekili Lambrakis öldürüldü. Fakat bakınız gerek İtalya’da gerek Yunanistan’da bu cinayetlerin arkasından gelen bir olay var. Bir temiz eller operasyonu meselesi geldi. Toplum temiz bir amaca yöneldi. Temiz bir iş yapmak hevesi, arzusu ve eğilimi yaratıldı toplumda. Bu örnekler bizdekinden çok farklı. Nedir bizdekinin farkı? Türkiye bir faili meçhuller ülkesi. Bir anda aklımıza gelenleri gözümüzün önünden geçirirsek, hiçbirinin de ne edeni bulundu ne işleme amirleri, sebepleri bulundu. Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakioğlu, Ümit Doğanay, Doğan Öz. Hepsi karanlıkta kaldı. Bu konuda kadar büyük bir birikim varsa eğer, bunun nedeni olan da büyük bir birikim olmalı. Bu konularda çok şey yazılmaması ve faili meçhul kaldı deyip geçilmesi, özellikle basınımızda geçerli bir tutum hâline gelmiştir. Ama bu konularda bellekleri tazelemek önemlidir.
    Türkiye’de faili meçhul olayı bir devlet politikası hâlindedir. Bu yapısı itibariyle, eskiden de var olan, bir ara bir hayli yükselen ve günümüzde de devam eden bir olgu, faili meçhul olayı. 1940’lı yıllarda öldürülen Sabahattin Ali’nin katili de bellidir, hatta yargılanmıştır. Sabahattin Ali’yi öldürmek suçundan çerez gibi bir cezaya çarptırılmıştır Ali Ertekin. Ali Ertekin’e Boğaziçi’nde enfes bir ev tahsis edilmiştir. Asıl faili meçhullerin bizde önem taşıdığı dönem, özellikle 1970 öncesi terminolojik adlandırmayı kullanırsak 68 olayları sırasındaki kabaran bir potansiyeldir.

    H.D.: Siz Doğan Öz cinayetine ilişkin davanın müdafiliğini yaptınız. Yargılama sürecini ve daha sonra yaşananları bizimle paylaşabilir misiniz?

    E.S.: Doğan Öz, 1978 yılı Mart ayında öldürüldü, evinin önünde pusu kurulmak suretiyle.  Sabahleyin işe gitmek üzere evinden çıkmış, arabasını çalıştırırken vuruldu, öldürüldü. Yakında da yıldönümü olacak: 24 Mart. Doğan Öz’ün bulundu katili.  Bizim  emniyet güçlerimiz  hiç de öyle küçümsenecek, deneyimsiz değildir. Aksine   uzmanlaşmış, bir titiz kadrosu olan bir güç emniyet Türkiye’de. Yaşar Kemal’in İnce Memed kitabında bir şey vardır, İnce Memed’in peşine düşerler, izleyip bulmak için, güzel de kim izleyecek? Birisinden söz edilir, derler ki, uçan kuşun kanadı yere değse izini bulur. Bizim polisimiz aslında böyle bir polis. Uçan kuşu kanadının izinden yakalayabilecek. Nitekim  bunun örnekleri olmuştur, Diyarbakır olaylarında vesairede. Doğan Öz olayında emniyetin-polisin  çok isabetli soruşturmasının sonunda katili bulunmuş, yakalanmış ve mahkemeye sevk edilmiştir. Mahkeme, sıkıyönetim mahkemesi biliyorsunuz. Sıkıyönetim ilanını gerektiren nedenler, Anayasa’da da belirtilmiştir. Ayrıca sıkıyönetim kanununda da belirtilmiştir. Bu nedenler arasında bir tarihsel bir saptama da yer alır, şöyle: Sıkıyönetim ilanının üç ay gerisinde kalan olaylardan itibaren sıkıyönetim mahkemeleri, davaya bakmaya yetkilidir. Her ne kadar Doğan Öz olayı bu üç ayın daha fazla gerisinde kalmakta ise de, ki sıkıyönetim o zaman Kahramanmaraş olayları nedeniyle 1978 yılının Aralık ayında ilan edilmişti, Sıkıyönetim Mahkemesi ben bakarım dedi çünkü sıkıyönetim ilanını gerektiren suçlardandır bu olay. Sıkıyönetim ilanını gerektiren olaylardandır. Böylesine bir asayiş vurgusunun yapıldığı bir olaydır Doğan Öz olayı. Ve sonrasına gelelim ne oldu? Verilen ölüm cezası kararı Yargıtay’da bozuldu. Mahkeme üç kez ölüm cezası kararı verdi. Ancak üçü de teker teker bozuldu. Mahkeme, en son kararında şöyle dedi: “her ne kadar bizim kanaatimiz, bu cinayetin sanık tarafından işlenmiş olduğu hakkında ise de Yargıtay Daireler Kurulu kararına uymak zorunlu olduğundan, yasal zorunluluk olduğundan, bu zorunluluk nedeniyle Askeri Yargıtay’ın kararına uyularak sanığın beraatine karar verilmiştir.” Mahkeme “bu karar benim de içime sinmedi ama…” diyor yani. “Ben kanaat getiremiyorum, olmuyor böyle” diyor; fakat askeri emir komuta meselesi var. Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararı emir alınarak yapılmış bir karardır. Tahliye kararı verilince, katil İbrahim Çiftçi’ye “haydi çıkıyorsun” denildiğinde: “Hayır ben çıkmam” demiş. “Ben çıkmam beni öldüreceksiniz götürüp” demiş. Kendi dahi karara inanmamış. Doğan Öz olayının karakteristik özelliği şu: bir asayiş olayıdır. Başka örneklerde, emniyet soruşturması sırasında, eksik kalan nedenlerle faili meçhul olayı olduğu söylenebilir; fakat öyle değil. Hiç de soruşturma aşamasında eksik kalmamış. Şahit kapıcı Hayati, toplam 20 saniye kadar bir süre olaya tanık olmuş, toplam 20 saniye kadar görmüş, “katili ne zaman nerede görsem mutlaka tanırım” diye çok emin konuşan bir şahit. Yargıda pek kolay kolay böyle tanığa rastlayamazsınız. Ayrıca kapıcı Hayati emniyette sorguda boyu posu genel fiziki vasıfları İbrahim Çiftçi’ye benzeyen 5 kişinin arasına konulup gösterildiğinde, görür görmez “işte bu” demiş, görür görmez. Mahkemedeki şahitliği sırasında o 20 saniyelik tespitini anlatırken: “uzun boylu, saçları alnından bitme, eğri burunlu, çingene suratlı, kollarını omuzlarından hareket ettiren birisi” diye fotoğraf çeker gibi anlatmıştır. Mesela genç bir kadın, tanık olarak ifadesinde “koşuyordu arkasından gördüm, bir kadındı” diyor. Bir cinayete tanık olma, meselesi her zaman rastlanan bir olay değil, insanları şoke edebilir. O kadın, Zuhal Süslü adında bir tanık, gördüğünün kadın mı, erkek mi olduğunu dahi tefrik edemeyecek kadar gördüğünün silinecek etkileri altında kalmış.

    Doğan Öz olayı, Askeri Yargıtay’ın kararıyla beraate gitti. Fakat kime sorarsanız sorun, sokaktaki adamı çevirin sorun, insanlara konudan söz edin  sorun, hiç kimse faili meçhul kabul etmez Doğan Öz olayını. Hemen herkesin bildiği bir durumdur İbrahim Çiftçi’nin katil olduğu.  Daha bir yığın kanıtları var dava dosyasında.

     

    H.D.: Türkiye’de faili meçhuller kadar katliamlar sonrası cezasızlığın ortaya çıktığı pek çok dava var. Bunlardan bir tanesi de 7 TİP’linin katledildiği Bahçelievler Katliamı davası. Bu davadan bahsedebilir misiniz?

    E.S.: Bir dönem yani 12 Eylül’ü takip eden sıkıyönetim yargısı dönemi böyle faili meçhullerle kabarık bir dönem iken, Bahçelievler olayında faillerin ortaya çıkması bakımından daha şanslı bir olay oldu yargı önünde. Adeta suçüstü durumu gibi aydınlığa kavuştu. Bunda da büyük pay, olaydan sonra yaklaşık bir hafta kadar yaşayan Serdar’ın verdiği bilgilerdir. O nedenle, olay aydınlanmış idi. Olayın faillerinden bir kısmı yakalandı, bir kısmı yakalanamadı. Yakalanamayanlardan bir tanesi de Ünal Osmanağaoğlu adındaki katil idi. Bu katil, Bahçelievler katliamından sonra bir süre yurt dışında bir yerlerde becerilerini yapmış o yüzden yurt dışında hapis yatmış birisi ve çok profesyonel bir katil. Aynı zamanda Kemal Türkler’in de katili. Kemal Türkler’in kızı Nilgün de Doğan Öz’ün katilini gören Hayati gibi aynı şeyi söylüyordu: “Nerede, ne zaman görsem katili tanırım” diyordu. Bu Ünal Osmanağaoğlu yargılandı, Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesinde. 7 kez ölüm cezasına çarptırıldı (1999). Bu ceza re’sen temyize tabi. Yargıtay 9. Dairesi kararı bozdu. Mahkeme direndi. Karar Ceza Genel kuruluna gitti ve Genel Kurulda kırk beş hâkimin oybirliğiyle onandı.

    Ancak daha sonra, Ankara’da bu dava devam etti. “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2. Dairesinin vermiş olduğu ihlal kararı (2009) dikkate alınarak” dendi ve yargılamanın yenilenmesi sonucunda, eski kararın kaldırılmasına, yani 7 kez ölüm cezasının kaldırılmasına ve Ünal Osmanağaoğlu’nun beraatine karar verildi (2016). Bu nedenle, Bahçelievler Katliamında faili meçhulden değil, ancak cezasızlık hâlinden bahsedebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi bir vesile addetti.

    Bu arada, Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle ölüm cezaları zaten uygulanmaksızın kalmıştı. En son 1985 yılında Afyon’da yapılan bir infazla bir kişi idam edilmişti. Ondan sonra bir idam yapılmadı. Ancak daha sonra çıkarılan 4616 sayılı Rahşan Affı Kanunuyla ölüm cezaları kısmen kaldırıldı. Ve en son, 2005 yılında tüm kanunlardaki ölüm cezası kaldırıldı. Bu arada kademeli geçiş şöyle oldu: 7 kez idam cezasının infazı terörle mücadele kanunu ile durduruldu ve yeni bir tebliğname düzenlendi. Çünkü Terörle Mücadele Kanunu; ölüm cezaları 10 yıl yatmakla, müebbet hapis cezaları ise 8 yıl yatmakla ödenir diyordu. 10 yıl yatmakla ödenir denince, yedi kez idam, 70 yıl oldu. Fakat, 70 yıl zaten dikkate alınmadı. Çünkü süreli hürriyeti bağlayıcı cezalara dair, o tarihte yürürlükte olan Ceza İnfaz Kanunu hükümlerine göre 36 yıl üzerinde infaz hesabı yapılacağı için, bu 70 yıl, 36 yıl olarak hesaplandı. Daha sonra AKP iktidarı döneminde yargı reformu kanunları başladı. 6352 sayılı bir kanun ile yargı reformu kanunları çıkartıldı ve adına “3. Yargı Paketi” dendi. Burada fikri içtima kuralında yeni bir düzenleme yapıldı ve yattıkları süre göz önünde bulundurularak tahliyelerine karar verildi Ünal Osmanoğlu ve Bünyamin Adanalı adındaki katillerin. İki sene de alacaklı olarak tahliye edildiler. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, daha sonra Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi beraat kararı verdi. 6352 sayılı kanun çıktığında, yani cezalarının içtima kuralı uygulanarak birleştirilip düşürüldüğü sırada, Yargıtay’dan emekli olmuş bir adam getirildi avukat olarak ve bu adam duruşmada, bu kanun bu kişiler için çıkarıldı dedi.

    Gelelim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2. Daire kararına. Bu karar şuna dayanıyordu: Katliam sanıklarından bir tanesi olan Duran Demirkıran’ın ifadesi var. Katillerden yakalanabilmiş olanlardan birisi. Zaten birisi İbrahim Çiftçi, diğeri Duran Demirkıran. Duran Demirkıran, “Ünal Osmanağaoğlu bu olayda yoktu, ben biliyorum” demiş. Şöyle bir söylenti var.  Muhsin Yazıcıoğlu, o sırada Sivas’ta hapiste ve -neden dolayı verilmişse- cezasını çekiyor. Cezası bitip de tahliye edilince Ankara’ya geliyor. “Sordum soruşturdum” diyor Muhsin Yazıcıoğlu, “Bahçelievler katliamı ne oluyor böyle” diye. Abdullah Çatlı’yı buluyor. Abdullah Çatlı, Ülkü Ocakları’nın ikinci başkanı, bu nedenle de büyük reis. Abdullah Çatlı, Muhsin Yazıcıoğlu’na “bu Ünal’ın saçma sapan işleri” demiş. Bu lafı da Muhsin Yazıcıoğlu ileri geri ulu orta söylüyormuş. “Ben duydum” diyor Duran Demirkıran, “bunu böyle söylediğini, ama Abdullah Çatlı’nın lafı yanlış” diyor. Böyle laflar dolaşıyor ortalıkta. Mesela o sıra, her nasıl olduysa Abdullah Çatlı yine gözaltına alınmış, Muhsin Yazıcıoğlu emniyete telefon açmış, “Abdullah’ı bırakın yoksa Ankara’nın 150 yerinde bomba patlatacağız” demiş. Duran Demirkıran, “ben emniyetteki ifademde söylediklerimi kabul ettim, çünkü bana işkence yapıldı” diyor.  Peki bununla ilgili bir raporunuz var mı? Dosyada bilmem kaç dizi numarasında raporu var, bu rapor nasıl çıkmış ortaya? Bunun avukatı, bir tahliye dilekçesi vermiş mahkemeye ve bu tahliye dilekçesine iliştirmiş, müvekkilimin işkence gördüğüne dair rapor ekte sunulmuştur diye. “Duran Demirkıran’ın işkence gördüğüne dair rapor da ilişikte sunulmuştur” diyor. Hatta bir duruşmada şöyle oldu: Can Özbay diye bir adam var, avukat. MHP dahi bunun pisliğinin kaldıramadı, ihraç ettiler MHP’den bunu. Bu, avukatı Duran Demirkıran’ın. O da hapiste o sırada ve geldi sıkıyönetimindeki duruşmada şöyle dedi: “Ben gördüm, kötü vaziyetteydi işkence görmüştü. Dizimin üstüne yatırdım”. İşte Ünal Osmanağaoğlu, bu tezgahlar ile yargılandı. Ünal Osmanağaoğlu daha sonra öldü. Gazeteler, Devlet Bahçeli ve Meral Akşener’in İstanbul’a Ünal Osmanağaoğlu’nun cenazesine gittiklerini yazdı. Bu MHP’liler cinayet uzmanı. Dosyalardan edinilen bilgiye göre şöyle: Ahmet’in temizlenmesi lazım, halledilmesi lazım bu olayın ve karar veriyorlar, kim halledecek bu işi, ben halledeceğim, ben hapisteyim o sırada, gidiyorlar, hapisten bir geceliğine izin alıyorlar, beni bir geceliğine serbest bıraktırıyorlar, ben o bir gecede gidip Ahmet’i temizliyorum, dönüp geliyorum tekrar ve savcı çağırdığında ben hapisteyim o gün diyorum. Şimdi bunları, bu tür tezgâhları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hâkimlerine anlatamazsınız. Hâkimler açıp da önündeki dosyaya baktığı zaman, 7 kez idam, 1 değil 3 değil 5 değil, yani Türkiye’deki yargının vahşetine bakın derler. Bunu görür görmez “sen misin bunu diyen, ben bu yaptığın soruşturmayı tümüyle geçersiz addediyorum” diyor. Fakat bu, sen bu adamı beraat ettir demek değil. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Bahçelievler Katliamı’nın yargılamasını yapan, ona katılmışlar mı, katılmamışlar mı yargılamasını yapan bir mahkeme değil.
    Bahçelievler Katliamında, sadece iki kişi yakalanmıştır dedim biraz önce bunlardan birisi İbrahim Çiftçi, diğeri Duran Demirkıran. İbrahim Çiftçi’nin yakalanması şöyle: Burada, şu saman pazarının, Numune Hastanesinin karşında bir ticaret lisesi var, orada okuyor, orada öğrenci. Atatürk Lisesi’nde bir olay oluyor; Levent adında bir öğrencinin öldürülmesi. O nedenle yakalanıyor İbrahim Çiftçi ve gözaltına alınıyor. Duran Demirkıran’a gelince; gene hatırlayacaksınız, meşhur pazardan dönen kadının tanık olduğu “tamam reis, 5-6-2” lafı var. Oradaki iki kişiden bir tanesi, tamam reis diyen kişi Duran Demirkıran. Bunların ikisi aynı tarihte emniyette gözaltındalar. Poliste bir sorgu kuralıdır; bir suçun failleri teker teker, ayrı ayrı ifadeye çağrılır. Yoksa bir arada ağız birliği yapmaları mümkün olabilir. Bir arada ifadeler alınmaz. Ancak bu soruşturmayı yürüten Oktay adındaki komiser bunların ikisini bir araya getiriyor ve hissediyor ki, bunların ikisi birbirlerini tanıyorlar. Onun üzerine bir bahane icat ediyor, bunların ikisini yalnız bırakıp odanın içinde kendisi çıkıyor; çıkar çıkmaz da kapının arkasından gözetliyor ve bunların birbirleriyle konuştuklarını görüyor.  Sana ne sordular, sen neler söyledin falan diye.

    Neyse uzatmayalım. Bahçelievler katliamından dolayı mahkûm edilenleri bakın hatırlamaya çalışalım: Haluk Kırcı var, Ercüment Gedikli var, Bünyamin Adanalı var, Mahmut Korkmaz var; bunların hepsi de Duran Demirkıran’ın ifadesi ile ortaya çıkan sanıklar. Şimdi Duran Demirkıran’ın ifadesini geçersiz sayınca 3. Ağır Ceza Mahkemesi ve o da Yargıtay’dan onanınca, doğal olarak aynı şey ötekiler için de söz konusu olabilir, yani beni de işkence gördüğü için söylemiş diyebilirler; ama aslında öyle bir şey yok. Mesela Ercüment Gedikli böyle. Fakat Haluk Kırcı, öldürülen 7 kişiden 2’si, Eskişehir yolunda götürülüp kurşuna dizilen 2 kişi için, “bunlar Rus casusuydu, ben de bir Türk milliyetçisi olarak dayanamadım, çektim vurdum” dedi.

    Ünal Osmanağaoğlu’nun beraatinin kesinleşmesinden sonra epeyce vakit geçmiş olmasına rağmen, diğer sanıklarla ilgili olarak bir iade-i muhakeme talebinde bulunulmadı ya da Ünal Osmanağaoğlu’nun mahkûm edilmesi ve hapiste yatmasıyla ilgili bir tazminat talebinde de bulunulmadı. Fakat şunu söyleyeyim; iade-i muhakeme konusunda kanunda bir süre yok biliyorsunuz. İcap ederse 80 yıl sonra iade-i muhakeme isteyebilirler. Fransa’da mesela Gustav Flaubert’in eserinde Madam Bovary, müstehcenlikten dolayı mahkûm edilmiş ve o yüzyıl öyle kalmış, yüz yıl sonra iade-i muhakeme edilmiş ve müstehcenlik kararı kaldırılmıştır.  Benzeri bir olay Amerika’da var: Sacco ve Vanzetti. Kaliforniya’da idam edildiler. İdam edildikleri tarih 1927. İade-i muhakeme tarihini hatırlayamayacağım ama 1980 sonları falan. Yani 60 sene sonra iade-i mahkeme kabul edilmiş. Bunları geçecek olursak, Bahçelievler’de bu durum faili meçhullük nitelendirilmesine bürünmedi ve bürünemez şu anda. Ta ki bütün failleri, bütün katilleri, beraat ettirilir, işte o zaman olur.

    Yargılama sürecinde Bahçelievler katliamıyla ilgili iki tane komisyon kuruldu. Birisi Başbakanlık Teftiş Kurulu bünyesinde, bir diğeri de Büyük Millet Meclisinde. Bunların hazırladıkları raporu istedi Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi. Mahkemenin talebi gitti bunlara, “bana hazırladığınız raporu gönderin” diye. Bu raporlar rafta kalmaları için mi hazırlanır, bir gerek ortaya koyup bu gereği yerine getirmek için hazırlanır. Bu gerek de nedir? Yargı işlevinin önünü tıkamamak, tam tersine açmak. Fakat başbakanlık hiç de çekinmeden ve utanmadan mahkemeye yazdığı bir yazıda, “raporun size gönderilmesi sakıncalı görülmektedir” diyerek göndermedi raporu. Ben çeşitli yollarla, bu raporlardan haberdar olduğumu söyledim ve “şu bilgileri içerdiği için göndermiyorlar” diyerek, bunların dikkate alınmasını ve tekrar istenmesini istedim. Mahkeme tekrar istedi, ancak bu sefer cevap dahi vermediler.

     

    H.D.: Geçmişteki deneyimlerinizden hareketle, bugünkü toplumsal davalardaki yargılamaları nasıl yorumluyorsunuz?

    E.S.: Bugün, bir kişi hakkında mahkeme cesaretle olaya yaklaşıp sanık hakkında beraat veya tahliye gibi bir karar verdiği zaman arkasından hemen mekanizma çalıştırılıyor ve yeni bir tutuklama komplosu tezgahlanıyor. Böyle bir durumda yargı verdiği olumlu karardan dolayı geriletiliyor. Osman Kavala’nın da dahil olduğu meselede tüm sanıkların beraatine karar veren mahkeme görevden alındı. Yargı bağımsızlığının olduğu bir ortamda bu tür şeyler mümkün değil. Şimdi bunların yapıp ettiklerinin benzerlerini yapmıştı Demokrat Parti iktidarı. Örneğin, CHP’nin bir genel sekreteri vardı. Kasım Gülek. Kasım Gülek, Trabzon’dan başlayıp Zonguldak’a kadar Karadeniz illeri boyunca böyle bir gezi yapmış, orada geçtiği her ilde hükumetin manevi şahsiyetini tahkir diye o zamanlar yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesine göre davalar açılmış, sonra bunların hepsi birleştirilmişti. Bu tek dava Menderes’in astığı astık kestiği kestik bir döneminde meydana gelmişti.

    Bir kimse hakkında olumlu bir karar verilir, tahliyesine veya beraatine karar verilirse, bu kararın geçerli olabilmesi için daha yukarıdan bir yerden onaylanması gerekir gibi bir kural getirildi adeta bugün. Öncelikle bir yargı bağımsızlığı meselesine ilişkin bir adım lazım.

    Gerek Ahmet Davutoğlu’nun gerek bir iki gün önce de beyanat veren Ali Babacan’ın, bunların ağızlarını açar açmaz ilk söyledikleri laf şu oldu: yargı bağımsızlığının sağlanması şart. Yani kendileri işin içinde oldukları için biliyorlar, yargı bağımsızlığının sağlanması lazım. İşte böyle bir beklenti, ham hayaldir. Böyle bir şey Tayyip Erdoğan’ın tek başına iktidar olduğu bir dönemde beklenemez. Ne yazık ki CHP’nin de ana muhalefet partisi olarak bu yolda bir çabası görünmüyor hâlihazırda.

    H.D.: Bildiğiniz gibi çok yakın bir zamanda gazeteciler; Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan ve Murat Ağırel tutuklandı. Bu tutuklamaların ardında yargıda konumlanmış olan bir grubun bu gazetecilerin önceki yazı ve kitaplarından rahatsız olduğu söyleniyor. Son olarak, geçmişte bu duruma benzer bir biçimde yargı gücünü etkileyen bir grubun varlığı gibi bir örnek olup olmadığını sormak isteriz. Hiç buna yakın bir durum olduğu vaki midir?

    E.S.: Hukuk ihlallerinin en yoğun yaşandığı dönemler 12 Mart ve 12 Eylül dönemleridir, sıkıyönetim yargılamalarıdır. Ancak bu dediğiniz gibi yargının üstünde bir güç oluşturacak bir yapılaşma ben şahsen hatırlamıyorum. Böyle bir mesele biraz şu çarpıklıktan geliyor. Tek adam iktidarı o nedenle her şeyin üstündeki güç tek adamın gücü. Geçmişte böyle bir tek adam iktidarı olmadığı için her şeye rağmen gene de bir meclis meselesi olduğu için böyle bir şey olmadı.

    H.D.: Erşen bey, söyleşi ricamızı kabul ederek deneyim ve düşüncelerinizi bizimle ve okuyucularımızla paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

  • Hukuk ve Sanat: Grup “Suça Sürüklenen Çocuklar” ile Hayata, Sanata ve Hukuka Dair

    Denizli’de müziğin dönüştürücü gücüne inanan beş avukat 2017 yılında bir araya gelip Suça Sürüklenen Çocuk (S.S.Ç.) isimli bir müzik grubu kuruyor, suça sürüklenen çocuklara müzik eğitimi vererek onların hayatını değiştiriyor; sokak hayvanlarının beslenmesi ve tedavisi, engelliler için gerekli ihtiyaçlarının karşılanması, köy okullarının eksiklerinin giderilmesi yahut tadilatlarının yaptırılması, depremzedeler için konteyner ve benzeri ihtiyaçlarının karşılanması, ihtiyacı olan öğrencilere burs sağlanması, kız öğrencilere burs sağlanması için yardım konserleri düzenliyor. Hayatın sanatla güzelleşeceğine ve anlam kazanacağına inanan ve buna inanmakla kalmayıp, bunun için mücadele eden bu ekibe, Hukuk Defterleri ile röportaj yapmayı kabul ettikleri için teşekkür ediyoruz.

    Müzikle inandıkları şeyleri güzelleştirip tüm topluma hemen hemen aynı duyguyu yaşatabilmeyi amaçlayan Suça Sürüklenen Çocuk (S.S.Ç.) grubu ile yaptığımız bu kısa röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

    Hukuk Defterleri: Öncelikle sizleri biraz tanımak isteriz, grubun tüm üyeleri Denizli Barosu’na üye avukat, bunun dışında kendinizden bahsedebilir misiniz? Nasıl yan yana geldiniz?

    Suça Sürüklenen Çocuk: Evet hepimiz Denizli Barosuna üye avukatlarız. Biz öncelikle S.S.Ç grubu içindeki rollerimize göre kendimizi tanıtalım.

    Av. Ferhan ALTUN 1992 Doğumlu. Grupta vokalist olarak bulunmaktadır. Aynı zamanda bağlama ve gitar da çalmaktadır.

    Av. Hasan Ozan ORPAK 1982 doğumlu. Bu proje için bas gitar çalmayı öğrenmiştir. Denizli Barosu Yönetim Kurulu üyesi ve Baro Saymanı.

    Av. Can ÇAPAR 1993 doğumlu. Çocukluk dönemlerinden itibaren basgitar çalmakta iken bu proje için elektrogitar çalmaya başladı ve grupta gitarist olarak görevine devam ediyor.

    Av. Barış AÇIKGÖZ 1994 doğumlu. Grupta klavye ve elektrogitar çalarak çalışmalara katkı vermekte.

    Av. Onat ÖTNÜ 1985 doğumlu. Çocukluk dönemlerinden itibaren müziğin içerisinde yer alan sanatçı bu proje için davul çalmaya başladı. Aynı zamanda klavye, elektro ve klasik gitar, mandolin, bağlama, kanun, kajun ve ut da çalmaktadır.

    Av. Emin EREN 1980 doğumlu. Geçmiş dönemlerde bir dönem bağlama çaldı. Denizli Barosu Yönetim Kurulu üyesi ve aynı zamanda Denizli Barosu Halk Müziği Korosunda 3 yıldan bu yana korist olarak çalışmaktadır.

    Denizli barosunda müzikle uğraşan birçok avukat olmasına rağmen müzikle uğraşan avukatların toplanıp grup kurması fikri ilk olarak 2017 yılı Mayıs ayında ortaya çıktı ve meslektaş olarak tanışan ve her biri farklı enstrüman çalan beş avukat, bu grubu kurmaya karar verdik. Başlangıçta 1 amfimiz, 2 gitarımız ve 2 bagetimiz vardı.

    HD: Grubun ismi oldukça dikkat çekici, nasıl ortaya çıktı “Suça Sürüklenen Çocuk”?

    SSÇ: Biz hukukçular sürekli olarak adliyedeyiz. Yaptığımız iş sebebiyle de en çok duyduğumuz cümlelerden biri de “Avukatlık çok zor meslek”. Ne yazık ki bizi genelde duygusuz ve soğuk insanlar olarak görürler. Ama duruşma salonlarında en çok vicdanı sızlayanlar bizleriz. Bu sebeple avukatların toplumun aydın kesimi olması ve toplumsal manada kamuoyu oluşturma potansiyelinden yola çıkılarak ve aynı zamanda günümüzde, geleceğimizin mimarı olacak çocuklarımız ile ilgili sorunlara toplumsal duyarlılık oluşturmak amacıyla grubun ismini esasında hukuki bir terim olan “suça sürüklenen çocuk” olması bütün grup üyeleri tarafından uygun görüldü. Aslında grubu bir araya getiren bu anlamda Av. Ozan ORPAK oldu.

    HD: Grubun kurulma amacı, fikri neydi?

    SSÇ: Grubun ilk kurulduğu günden bu yana hedefimiz suça sürüklenen çocuklardı. Adliyelerde yaşı küçük olan ve çeşitli sebeplerle (ekonomik, sosyal, ailesel vb.) suça karışan çocukların acı dolu hayatlarına hemen hemen her gün şahit olduk. Ve toplumumuzda ne yazık ki; sabıkalı çocukların gün geçtikçe artması ve bu çocukların eğitim ve diğer sosyal imkanlardan yeterli miktarda faydalanamaması ve akabinde toplumdan dışlanması sonucunu doğurmaktadır. Geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımız için toplumun eğitimli bireyleri olarak bizlerin de bir şeyler yapması, elini taşın altına koyması gerektiğini düşünüyoruz. Tüm bunların yanında yaşadığımız ülkede çevremizde farkındalık yaratmak en temel amacımızı oluşturuyor.

    HD: Biz dergimizin “Hukuk ve Sanat” sayfasında sanatın hukukla olan bağına ilişkin yazılara yer veriyoruz, “hukuk ve edebiyat” veya “hukuk ve sinema” gibi… Siz hukuk ile müzik arasında bir bağ kurabiliyor musunuz?

    SSÇ: Hukukun evrensel bir dili olduğu aşikâr. Tüm toplumları ayakta tutan aslında yazılı olsa da olmasa da hukuk kuralları. Örneğin tüm dünyada vücut dokunulmazlığı vardır. Yine tüm dünyada ağlayan bir çocuk görüldüğü zaman mümkünse çocuk güldürülmeye çalışılır. Hukuk yaşamın temeli olduğu gibi müziğin de temeli yaşamdır ve evrensel bir dili vardır. Müzikle inandığınız şeyleri güzelleştirip tüm topluma hemen hemen aynı duyguyu yaşatabilirsiniz. Hukuka ve adalete güven bir ülkede ne kadar yüksekse, o ülkede huzur ve güven vardır. Biz de yaptığımız müzikle toplumu birleştirip doğru ve güzel mesajlar vermek istiyoruz. Tabii ki de özünde çocuk ve çevre var.

    HD: Daha önce yaptığınız işler arasında, suça sürüklenen çocuklara müzik eğitimi vermek gibi projeler de var. Müziğin çocuklar üzerindeki etkisini ve bu deneyiminizi biraz anlatabilir misiniz?

    SSÇ: Aslında meslektaşlarımız bir ceza mahkemesindeki S.S.Ç.’nin hâlini çok iyi anlar. Genel olarak toplumda arka sıralara atılmış veya öne çıkma çabasında olan çocuklardan oluşur. Bazen ne yaptığının bile farkında değildir ama kolay kolay geri atmazlar. İşte biz de böyle çocuklarla birlikte çalıştık. Tabii ki birçoğu bize önyargılı yaklaştı ama zamanla bu işi çok seven de oldu. Hatta bazı çocuklarımız eğitimlerine devam ederek müzisyen oldu. Hatta ismini veremediğimiz 2 çocuğumuz müzisyen olarak Pamukkale’de bir otelde müzisyen olarak çalışıyorlar. Artık uyuşturucu kullanmıyor ve ailelerine bakıyorlar. Bizi sokakta görüp “abi ben artık bıraktım her şeyi biliyor musun gitar çalmayı öğreniyorum” dediklerinde yaşadığımız mutluluğu hiçbir şeye değişmeyiz.

    HD: Neler yaptınız, gelecekteki planlarınız neler?

    SSÇ: Aslında yolun çok başındayız. Denizli ve İzmir’de konserler verdik. Bu konserlerle; örneğin Suça Sürüklenen Çocuklar’a müzik eğitimi, sokak hayvanlarının beslenmesi ve tedavisi, engelliler için gerekli ihtiyaçlarının karşılanması, köy okullarının eksiklerinin giderilmesi yahut okulun tüm tadilatlarının yaptırılması, depremzedeler için konteyner ve benzeri ihtiyaçlarının karşılanması, ihtiyacı olan öğrencilere burs sağlanması, kadına karşı şiddete karşı toplumsal farkındalık geliştirmek amacıyla “8 Mart 8 Kadın” projemizle kız öğrencilere burs sağlanması gibi etkinliklerde bulunduk. Bunların yanı sıra ulusal bazda 2019 yılı Haziran ayında düzenlenen Urla Gençlik Karnavalı’nda sahne aldık. Bu zamana kadar 21 konser verdik.

    Yakında bir albüm hazırlığımız var. Bu albümünde tüm gelirlerini S.S.Ç.’lere eğitim için harcayacağız. Bizim amacımız her zaman çocuklar ve çocuk hakları. Bunlar için mücadeleye devam edeceğiz. Toplumun çoğunun görmezden geldiği, kaçtığı hatta korktuğu çocukları toplumumuza kazandırmaya devam edeceğiz. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz; bir çocuk önce ülkemizi sonra tüm dünyayı değiştirebilir.

    HD: Bu keyifli sohbet için teşekkür ediyoruz. Yolunuz açık ve aydınlık olsun.

  • Tehlikede Avukatlar Günü Vesilesiyle: Av. Zeycan Balcı ile Söyleşi (22.01.2020)

    24 Ocak Tehlikede Avukatlar Günü. Dergimizin bu sayısında, İstanbul Çağlayan Adliye Sarayı önünde katıldığı basın açıklaması esnasında polisin müdahalesi sonucu beli kırılan, Av. Zeycan Balcı Şimşek ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiye yer veriyoruz.

    Hukuk Defterleri: 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar günü olarak anılıyor. Öncelikle sizden avukatların somut sorunları ve “başlarındaki tehlikelere” ilişkin düşüncelerinizi öğrenmek isteriz.

     

    Zeycan Balcı: 24 Ocak 1977 tarihinde aşırı sağcı Franco yanlıları tarafından Madrid’de işçi avukatları toplantısına silahlı saldırı gerçekleştirilmiş ve bu saldırıda dört avukat ve bir sendika çalışanı katledilmiştir. Atocha Katliamı olarak da bilinen bu kanlı saldırı sonucunda avukatların mesleği ifa sırasında maruz kaldıkları saldırılara dikkat çekmek ve katliamı unutturmamak için 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü, her yıl bir ülkenin tehlikede olan avukatlarına ithaf ediliyor.

    24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar, siyasi iktidarın avukatlara uyguladığı baskı ve tutuklama politikaları nedeniyle 2013 ve 2019 yıllarında olmak üzere iki kez Türkiye avukatlarına ithaf edildi. Türkiye’de avukatlara son yıllarda iki kez Tehlikedeki Avukatlar gününün ithaf edilmesi, aslında mesleğimizi baskı ve tehditler altında gerçekleştirdiğimizin uluslararası avukat kamuoyu yönünden de tescillenmesi anlamına geliyor. Bizler mesleğimizi ifa etmek isterken hakkımızda dava açılıyor, tutuklanıyor, saldırıya uğruyor, tehdit ediliyor ve iktidar tarafından hedef gösteriliyoruz. Sistem, içinde bulunduğu açmazları ve krizleri aşmak konusunda avukatları engel görüyor ve savunmayı sindirmek istiyor diyebiliriz. Bir gün duruşma salonunda savunma kürsüsündeyken ertesi gün ise, savunmanlığını yaptığımız suçtan sanık sandalyesinde kendimizi bulabiliyoruz.

    AKP iktidarının “kimi savunuyorsan o’sundur” anlayışıyla başlattığı cadı avında avukatlara reva gördüğü baskı politikaları, tutuklama tehdidiyle sınırlı kalmamış, katmerlenerek artmıştır.

    Örneğin CMK 151. madde gerekçe gösterilerek, yüzlerce avukatın, bakmış olduğu davalara “vekillik görevini üstlenme yasağı” getirilerek müvekkil ve iş seçme özgürlüğü elinden alınmış, adliyelerde ve emniyet birimlerinde görev sırasında kolluk tarafından saldırıya uğramış ve işkenceye maruz kalmıştır. Avukatlar kimi zaman “etek boyu” nedeniyle hâkimler tarafından duruşma salonlarında taciz edilmekte, kimi zaman savunma beğenilmediği için duruşma salonlarından atılmakta, yahut kalem memurları tarafından sahte tutanaklarla “memura tehdit/hakaret” davaları açılması sağlanmaktadır. Stajyer avukatlara, haklarında açılan davalar gerekçe gösterilerek ruhsat verilmemektedir. Örnekler çoğaltılabilir ancak tüm bu baskı politikaları ile amaçlanan; avukatların hizaya çekilmesi, cübbeleri askıya asıp kenara çekilmemizdir. Siyasal iktidar bu amacına ulaşmak istediğinde ise avukatların mesleki dayanışması devreye giriyor. Köklü bir dayanışma geleneğine sahip olan bu coğrafyanın tehlikede olan avukatları olarak en büyük övünç kaynaklarımızdan biri de hiçbir meslektaşımızın yaşadığı baskılarda yalnız kalmaması diyebiliriz.

    H.D.: AKP’nin geride bıraktığı 18 yıl içinde “kendi hukukunu” yarattığı görülüyor. Bu hukuka da uygun bir yargı yarattığını da söyleyebiliriz. Sizce bu süreçte yargının en önemli ayağı olan savunma nereden nereye geldi?

    Z.B.: Koyu karanlık bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemi dünden ayıran, geçtiğimiz dönemi diğerlerin farklı kılan ise saldırının boyutları niteliği ve tarzıdır. Dinci/ gerici ve faşist bir parti olan AKP, devletin tüm legal/illegal aygıtlarını ele geçirmiş, rejim değişikliği faaliyetlerine hız vermiştir. Diğer yandan, sistemin tüm muhalifleri, öğrencileri, sendikacıları, akademisyenleri, gazetecileri ve bu kesimlerin savunmanlığını yapan avukatları Terörle Mücadele Yasası, OHAL KHK’ları ve uzantı yasalarıyla ile terbiye ve ıslah etme yolunda uygulanan yaptırımların dozu artırılmış, ıslah olmayanları da tutuklamak suretiyle tecrit/ tretmana tabi tutarak adeta bir yargı terörü yaratılmıştır. Hiçbir somut delil olmaksızın, kim olduğu belli olmayan gizli tanık ifadeleri ve sahte delillerle davalar açılmış muhaliflere çok ağır cezalar verilmiştir.

    Savunma, yargılama mekanizması olan “sav” ve “karar” süreçlerini etkileyemez hale getirilmek isteniyor, yargılama süreçlerinin savunmasız olması isteniyor. Avukatların müvekkillerini seçme özgürlüğü ellerinden alınmaya çalışırken, ceza mahkemeleri verdikleri kararlarla kendileri çalıp kendileri söylüyorken, savunma salt yargılamayı meşrulaştırmak, AYM ve AİHM’den mahkûm olamamak için sadece mahkeme salonunda göstermelik yer işgal ediyorken savunmanın işlevinden söz etmek mümkün değildir.

    H.D.: Bir de “Yargı Reformu” gündemi var. Hem bu konu da hem de TBB Başkanının söz ve eylemlerine karşı ülkedeki avukatların büyük çoğunluğunu temsil eden baroların açık itirazları oldu. Sizin bu sürece ilişkin görüşünüz nedir?

    Z.B.: Hepimizin, özellikle yargılama faaliyetinin en dinamik unsuru olan biz avukatların “adalet duygusuna” ve “adalet inancına” ihtiyacı var. Bu nedenlerdir ki reform adı altında ifade edilen her yargı paketi bizi heyecanlandırıyor ama aynı hızla tam bir hayal kırıklığına uğratıyor.

    Yargı Reformu Strateji Belgesi, 7188 sayılı Kanunla 24 Eylül 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanun taslağı hazırlanırken hiçbir barodan yardım ve tavsiye alınmamış, bir tek TBB Başkanı Metin Feyzioğlu bilgilendirilmiştir. Kanun, AKP iktidarının alışkanlık haline getirdiği doldur, boşalt, ekle, çıkar anlayışıyla hazırlanan bir torba yasadır. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun avuçları patlayana kadar alkışladığı bu yargı paketinden avukatlara yeşil pasaport müjdesi(!) çıkmış, bu müjdeli haberde en az 15 yıllık avukat olmanın yanı sıra, başvurucu avukat hakkında soruşturma ve kovuşturma olmaması aranmış, bu da yetmemiş İçişleri Bakanlığına yönetmelik hazırlama görevi ile avukatların yeşil pasaportlarına denetim yetkisi getirilmiştir.

    Yargı reform paketi incelendiğinde, gerçek anlamda hiçbir iyileştirmenin yapılmadığı, sadece bazı suçlar açısından temyiz yolunun açıldığı, bazı suçlar bakımından ise seri muhakeme ve basit yargılama usulleri getirilerek sözüm ona yargılama hızlandırılmaya çalışılmıştır. Kanunun amacı yargılamanın hızlanması değil, memleketteki hızlı trenler gibi “acele giden ecele gider” mantığıdır. Amaç maddi gerçeğe ulaşmak değil, cezayı üstlenecek bir fail bulmak ve dosya yükünden kurtulmaktır. Tam da bu nedenlerle bu yargı reformu ne bizlerin adalet açlığını giderecek ne de inancımızı tazeleyecektir.

    H.D.: Siz aynı zamanda avukatlık mesleğini bir iş takipçiliğinden çıkarıp, hukukçunun toplumsal sorumluluğunu öne alarak yürüten bir hukukçusunuz. Bu sorumluluğunuzu yerine getirirken polisin müdahalesi sonucu belinize aldığınız bir darbe ile engelli hale de geldiniz. 9 Aralık’ta yapılan ve müşteki olduğunuz ceza yargılamasında, birçok baro başkanı, kurum temsilcileri ve yüzlerce avukat da duruşmayı takip etti. Derginin Yayın Kurulu olarak da bizler takip ettik. Ancak bir de okuyucularımız için yapılan yargılamadaki usulsüzlükleri, savunmanızda öne çıkardığınız vurguları sizden dinlemek isteriz.

    Z.B.: Sanıyorum Türkiye tarihinde bir adliye binasında ilk kez basının ve kamuoyunun gözleri önünde bir avukatın işkence ile beli kırıldı. Bu coğrafyada avukatın saldırıya uğraması da, katledilmesi de bir devlet geleneğidir. Ben işkence sonucu sakat kaldım ama katledilen meslektaşlarımız var. Örneğin bir basın açıklaması sırasında Diyarbakır Baro Başkanımız Tahir Elçi 28 Kasım 2015 tarihinde bir gündüz vakti, hepimizin gözleri önünde, ensesinden tek kurşunla vurularak katledildi. Aradan geçen dört yıl boyunca soruşturmada bir arpa boyu yol alınmadı ve aradan geçen zaman içinde failler korundu. Bu infaz zincirinin son halkası Tahir Elçi!

    Biraz daha geriye gidiyorum Av. Faik Candan, Av. Medet Serhat ve Av. Fuat Erdoğan 1994 yılında, Av. Şevket Epözdemir 1993 yılında katledildiler ve onların da failleri bulunamadı.

    Üç yılın sonunda sadece sanık polise dava açıldı, emri verenler saklandı, aklandı ve tereyağından kıl çeker gibi işten sıyrıldılar. Ambülansa götürülürken “parmaklarını da kıracağız” diye beni tehdit edenleri yargılandığımız ve beraat ettiğimiz duruşmada hem ben hem de tanıklar yüz yüze teşhis etmemize rağmen soruşturma izni nedeniyle yargılanmadılar.

    Devlet-yargı işbirliği usulü şöyle işler; biri emir verir, biri vurur, biri soruşturma aşamasında olay yerinde keşif yaptırmaz, biri zaten keşif yapmaz, biri delilleri gizler, biri hedef saptırır, bir mahkemede delilleri görmez, biri sağır-duymaz, görmez olur ve nihayet birileri bu yapılan yargılamada aklanır, infazın ve işkencenin failleri bulunamaz ve dosya kapanır… Bakıldığında sürecin her ne kadar hukuksuzluk içinde işlediği görülse de, aslında burjuva yargısı düzeni içindeki işlevine son derece uygun bir tutarlılıkla hareket etmektedir. Galeano burjuva hukuk düzeni ve düzenin yargısına dair şöyle diyordu: “Adalet de tıpkı yılanlar gibi yalnızca çıplak ayaklıları ısırıyor. “

    Basında ÇHD davası olarak bilinen davanın müdafileri arasındaydım. Basına bilgi ortalama birkaç dakika sürüyordu. Ben de en arkadan polislere en yakın noktadan merdivenlerin en üst sırasından arkadaşlarıma katıldım. İnsanlıktan nasibini almamış bir çevik kuvvet ısrarla ve hiddetle arkamdan 8-10 defa aralıksız şekilde defalarca tekmeledi. Defalarca tekmeledi, korkunç bir acı ile bağırdım ve bu işkence ile ben dört merdiven basamağı aşağı düştüm. Sonrasında belimde iki kırık olduğu ve kırıkların omurgadan ayrıldığını öğrendik. Adli Tıp Raporu ile de %24.2 oranında malul kaldığım tespit edildi.

    Öncelikle uğradığım işkenceye ilişkin sanık polisin yargılandığı davada yanımda olan ve güçlü bir destek veren meslektaşlarıma ve Hukuk Defterleri Yayın Kurulu’na teşekkür ediyorum. Soruşturma aşaması, belimin kırılmasının ardından İstanbul Barosu’nun “Avukata Karşı Kullanılan Şiddet, Terör Boyutuna Ulaşmıştır” basın açıklaması ihbar kabul edilerek başlıyor. Belimin kırılması ile neticelenen adliyenin önünde avukatlara saldırı talimatını veren Başsavcı Vekili, aynı zamanda müşteki olduğum soruşturma dosyasının savcısı yapılıyor. Ardından defalarca dosyanın savcısı değiştiriliyor. O tarihte görevli olan polislerin listesi aylarca istenmedi, işkence yapan sanık bilirkişi tarafından tespit edildi ancak o tarihte olayda görevli olan polislerin hiç biri nedense sanık polisi tanımıyordu. Nihayetinde olaydan 3 yıl sonra avukatlarımın yoğun çabasıyla dava açılıyor. İlk duruşmanın yapılacağı günün sabahında Mahkeme Hakimi görevlendirme yazısı ile tayin oluyor. Nihayetinde 3,5 yıl sonra 9 Aralık’ta hâkim karşısına çıkmak üzere meslektaşlarımla duruşma salonuna geliyoruz. Duruşma salonu önünde 1 saatten fazla bekletildikten sonra duruşma salonuna girerken sanık polisin hakimlerin kapısından duruşma salonuna alındığını, avukatların oturulması için ayrılan kısma 20-25 kadar beli silahlı polisin oturduğunu ve sanığın etrafında konuşlandığını gördüm. Bu anda Burjuva Yargısı bir kez daha tüm çıplaklığıyla karşımdaydı. İddianameyi okuduğunuzda mağdur olan ve işkenceye uğrayan bendim, fakat karşısında onlarca silahlı kolluk görevlisi çıkartılmış olan yine bendim. Avukatlarımın da ısrarıyla polis memurları oturdukları yerden kaldırıldılar. Ancak mahkeme ilk andan itibaren nasıl yargılama gerçekleştireceğini gözler önüne sermiş oldu. Duruşmada on yedi baronun katılma talebi reddedildi. Katılma talebinde bulunan hukuk dernekleri ve Avukatlar Sendikası’nın katılma talebi de reddedildi.

    H.D.: Tüm bu konuştuklarımızdan sonra bu sorunun cevabı aslında belli oluyor ama yine de soralım. 2020 yılında sizce savunmanları ne bekliyor? Savunma ne yapmalı?

    Z.B.: Özel yargılama usulleri, mahkemeleri ve anlayışı; İstiklal Mahkemelerinden Sıkıyönetim Mahkemelerine, DGM’lerden Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelere uzanan merhalelerinden sistemli ve örgütlü bir biçimde varlığını kesintiye uğratmaksızın devam ettirdi. 15 Temmuz’dan sonra, terör paranoyası halinde devlete karşı tüm muhalif sesler, akademisyenler, gazeteciler, sendikacılar, öğrenciler, işçiler ve avukatların ifade özgürlüğü kapsamındaki tüm söz ve eylemleri dahi terör yasaları kapsamında değerlendirilmeye başladı. Bugün artık muhaliflerin silahlı/silahsız olması önem taşınmadan farklı düşünen/ farklı yazan/ örgütlenen herkes bu yasalardan nasibini almaya başladı. Evrensel hukuk normları ihlal edilmekte ve mevcut yargı sistemi dahi siyasi iktidara dar gelmekte bunun için her gün yeni torba yasa ve içtihatlar çıkarılmaktadır.

    Bu ablukanın dağıtılması, bu karabasanın toplumsal hayattan söküp atılması için öncelikle bu mücadele hepimizin mücadelesi olmalıdır. Sistemli, örgütlü ve topyekûn bir toplumsal mücadele sergilememiz olmazsa olmaz koşuldur.

    H.D.: Söyleşimizin sonuna geliyoruz, son olarak ne söylemek istersiniz?

    Z.B.: Hukuk Defterleri yayın hayatına başladığı günden bu yana kesintisiz ve ısrarlı bir biçimde, eleştirel hukuk dergilerinin e-dergi sistemine geçtiği, süreli ve basılı yayınların oldukça azaldığı bu dönemde büyük özveriyle hukuk alanında önemli bir eksikliği kapatıyor. Emekleriniz ve ısrarınız için çok teşekkür ediyorum.

    H.D.: Biz de hem bu sözleriniz hem dergimize başından beri olan desteğiniz hem de söyleşi için çok teşekkür ederiz.

  • İktisat Notları: Prof. Dr. Korkut Boratav ile Türkiye’nin Ekonomik Durumu Üzerine ( 17.08.2019)

    Bu sayımızda İktisat Notları sayfamız için Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye’de ekonominin durumuna, kriz başlığı ile ilgili yürütülen tartışmalara ve Yeni Ekonomik Program ile emekçileri nelerin beklediğine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

     

     

    Hukuk Defterleri: Ekonomide bir süredir “Krizde miyiz değil miyiz?” tartışmasının yerini “Krizin en sert dönemi geride kaldı mı kalmadı mı?” tartışması almış gözüküyor. Bakan Albayrak’ın “türbülansı” atlattık çıkışına karşı, sizin “hayır, krizin kendisini yaşıyoruz” açıklamanız var. Sizce krizin etkisi nasıl sürüyor? Bir olgunlaşma evresine girdiğimizi söyleyebilir miyiz?

    Korkut Boratav: Ekonomik bir krizin basit göstergelerine göz atalım: Üretimde, millî gelirde, istihdamda daralma; işsizliğin artması…

    Sanayi üretimi TÜİK’e göre Ağustos 2018’den, İstanbul Sanayi Odası’na göre Nisan 2018’den itibaren gerilemektedir. İnşaat sektöründe küçülme sanayiden önce başladı. İşsizlik oranındaki artışın başlangıcı Temmuz 2018’dedir. Krizin derinleşmesinin en kritik göstergesi istihdamda daralmadır.

    15-64 yaş aralıkları içindeki nüfusta istihdam edilenlerin toplamı Kasım 2018’den beri düşmektedir. Millî gelir istatistiklerine göre, ekonominin tümü Ekim 2018-Mart 2019 arasında küçüldü; Nisan-Haziran verilerinin de küçülme doğrultusunda çıkması aşağı yukarı kesindir. Daha da kötüsü, elektrik tüketimi, otomotiv üretimi, sanayide kapasite kullanımı ve reel kesim güven endeksleri Temmuz 2019’da da düşmüştür.

    Millî gelirin sabit fiyatlarla harcamalar itibariyle dökümü, en sert daralmanın yatırımlarda gerçekleştiğini ortaya koyuyor: Ocak-Mart 2019’da sabit sermaye birikimi yüzde 13 oranında gerilemiştir. Bu, ekonominin geleceğe dönük büyüme potansiyelinin de aşınmakta olduğunu ortaya koyuyor.

    Bu göstergeler ortaya koyuyor ki, reel ekonomide “iniş” belirtileri 2018’in ilk çeyreğinde başladı; altı ay sonra krize dönüştü. Nicel göstergeler, krizin 2019’un tümünü etkileyeceğini ortaya koyuyor. Yıl sonuna doğru ekonominin dibe vurması yani küçülmenin son bulması olasıdır. Orta dönemde yani 2020 sonrasında ise, ekonominin durgunluğa mahkûm olacağını yani yüzde 3’ü aşmayan bir büyüme temposu izleyeceğini düşünüyorum.

    Daha olumsuz bir senaryo da olasıdır: Bankaları da kapsayan bir finansal bunalımın patlak vermesi… Dış borçların döndürülme güçlüklerinden kaynaklanabilecek olan bu sert senaryo acil gündemde görünmüyor. Geçiştiriliyor mu? Ertelendi mi? Şimdilik belli değil.

     

    H.D.: Krizle beraber ekonomide en ciddi tartışma da krizin kökenine dair oldu. “Hukuksuzluğun krizi çıkardığına” ilişkin bir yaklaşım var. Buna karşın iktidarın krizi “dış müdahale” ile açıklama çabası bulunuyor. Sizce bu köken tartışmalarına nasıl bir yanıt üretmek gerekiyor?

    K.B.: Cumhurbaşkanı, bunalımın sert bir aşamasında “kriz yok; komplo var” söylemi başlattı. Albayrak, çeşitli “ekonomi paketleri” sunarken aynı söylemi, “Türkiye’ye (veya TL’ye) karşı ekonomik saldırı” benzeri ifadelerle sürdürdü. Şimdi de “türbülansı atlattık” diyor.

    Bu ifadeler, kriz teşhisini döviz piyasaları ile sınırlı tutan bir algılama yetersizliğini yansıtıyor. 2002 sonrasında AKP politikaları, Türkiye ekonomisinin büyüme- durgunlaşma-küçülme çevrimini tümüyle dış kaynak hareketlerine bağımlı kıldı. Bu bağımlılık zamanla ağırlaştı; büyüme temposu yavaşlarken dış açık (ekonominin döviz gereksinimi) tırmandı.

    Bu ortam, Türkiye ekonomisini büyük ölçüde uluslararası finans kapitalin değerlendirmelerine teslim etti. Finans kapitalin spekülatif öğeleri (sıcak para), döviz piyasalarının ana belirleyicisidir. Bu çevreleri söylemlerinizle, kararlarınızla tedirgin ederseniz, hızlı çıkışlar gerçekleşir; bir döviz krizi tetiklenir ve reel ekonomi de bunalıma sürüklenebilir. Türkiye’de iktidar, 2017’de seçim ekonomisi ölçüsüzlüğüne savruldu; Mayıs – Ağustos 2018’de “aykırı” söylem ve eylemlerle bir döviz krizi tetikledi; sonraki aylarda ekonominin tümünün bunalıma sürüklenmesi karşısında çaresiz kaldı.

    Krizin ekonomik öyküsü budur. Kaynağında AKP’nin Türkiye ekonomisini sürüklediği ağır ve giderek yoğunlaşan dış bağımlılık var. Kendi eserleri olan bu bozukluğu, “dış komplolar” suçlamasına dönüştürme çabası çaresizliklerini yansıtıyor.

    Öte yandan, Anayasa değişikliği sonrasında hukuk sisteminin yaşadığı ağır sarsıntı, krizin oluşmasını ve yönetimini etkilemiştir, etkilemektedir. 1980 sonrasında kronikleşen yolsuzluk olgusu, AKP döneminde daha da yoğunlaştı. Bu yozlaşmanın kriz yönetiminde daha da ağırlaşmasını frenleyecek hukukî ve kurumsal güvenceler ayrıca zafiyet içindedir. Vahim bir meşruiyet bunalımı gündemdedir.

    H.D.: Yeni Ekonomik Program ve 11. Kalkınma Planı ile birlikte iktidar tarafından ekonomide bazı hedefler konulmuş durumda. Bu hedefler arasında “üretim” vurgusu ve “hedef çeşitlenmesi” dikkat çekiyor. Sizce ekonomide bir paradigma değişimi mi mevcut?

    K.B.: Yeni Ekonomi Programı, IMF’siz bir IMF programıdır; ana öğeleri Mart 2018’de IMF uzmanlarınca hazırlanan bir Türkiye raporundan alınmıştır. O belgede, sonraki OVP’de, yıllık programda ve 11. Kalkınma Planı’nda göstermelik üretim vurgusu ve hedefleri ciddiye alınamaz. Zira hepsi, neo-liberal modelin serbest piyasacı ana doktrinini benimsemektedir. Bu doktrin, ekonominin dış bağımlılık öğelerinin azaltılmasına ve bunun için üretim yapısının dönüştürülmesine öncelik veren bir planlama perspektifinin tam karşıtıdır.

    H.D.: Peki bu tabloda işçi sınıfı ve emekçi halkı bekleyenler neler? Ciddi bir saldırı programı hazırlanmış durumda. Örneğin Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda kıdem tazminatının fona aktarılması, esnek çalışma biçimlerinin arttırılması ve teşvik edilmesi hedefler arasında yer alıyor. İşçi sınıfının krizden “sosyal” ve “ekonomik” anlamda ciddi bir kayıpla çıkması olası. Buna karşı ne yapmalı, ekonomide işçi sınıfı ve emekçi halk lehine neler yapılmalı?

    K.B.: Bir yıllık ekonomik kriz, tüketimi, istihdamı, reel ücretleri, maaşları, emekli aylıklarını eriterek, emekçileri borç tuzağına sürükleyerek daha da ağır bir toplumsal bunalıma dönüşmüştür. Ekonominin küçülmesi, 2019’da son bulsa dahi, sonrasında (yukarıda değindiğim) bir durgunlaşma dönemi yaşanacaktır. Bu, kriz ortamındaki işsizlik oranlarının ve emek-karşıtı bölüşüm kayıplarının sonraki yıllara da taşınması anlamına gelir.

    İktidar, dış kırılganlıkların ağırlaştığı bir ortamda seçim ekonomisini sürdürmeyeceğini fark ettiği için seçim takvimini öne aldı. Mart-Haziran 2019 yenilgileri bu sayede sadece yerel yönetimlerle sınırlı kaldı.

    Kendiliğinden gelişen, Haziran’da başarılı olan siyasî muhalefet bloku, emek örgütlerinin özellikle sendikalaşmanın zayıfladığı bir dönemde gerçekleşti. Muhalefet blokunun halk sınıflarında etkili olması, kök salması için, emekçilerin ekonomik, toplumsal taleplerine duyarlı olması; krizin kapkaççı sermaye çevrelerince yönetimine açıkça karşı çıkması gerekiyor. Tüm ilerici, sola dönük meslek örgütlerine, partilere, hareketlere, aydınlara bu doğrultuda büyük ödevler düşüyor. Demokratikleşme programlarının, sıradan işçilerin, diplomalı, diplomasız işsizlerin, topraksız köylülerin, çiftçilerin, kent ve kır yoksullarının özlemleriyle bütünleşmesi, kaynaşması gereklidir.

  • Söyleşi: Avukatlar Sendikası Üzerine (12.09.2019)

    Ülkemizde hukuk ve siyaset gündemi her zamanki gibi çok yoğun. Özellikle 2019 Adli Yılı, açılış töreninin Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’nde yapılması kararı ile barolar ve Türkiye Barolar Birliği’nin farklı konum alışları ile başladı. Yeni yargı reformu, baroların yapısının değiştirilmesi gündemde. Avukatın ekonomik açmazları ve emek sömürüsünün çay parasına indirgenerek şov malzemesi yapıldığı şu günlerde avukatın emeğini, mesleki itibarını, avukatlar nezdinde hukuksal ve toplumsal gündemi konuşmak ise elzem. 2019’da yeni yönetimini belirleyen Avukatlar Sendikası, yeni Adli Yıla ilişkin yaptığı açıklamada tüm bu durumlara ilişkin olarak etkin ve yaygın mücadele çağrısında bulundu. Yargının yoğun gündemine dair söyleyecekleri, yapacakları ve sendikal statüsü ile tartışılan ve konuşulan bir kurum olan Avukatlar Sendikası ile ilgili merak edilenleri Sendika başkanı ve aynı zamanda yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy’a sorduk.

     

     

    Hukuk Defterleri: Öncelikle Sendika’nın yeni yönetimini ve başkanlığını kutlarız. Hemen Avukatlar Sendikası’nın ne zaman faaliyete başladığına ilişkin sorumuzla söyleşimize başlayalım.

    Selin Aksoy: Çok teşekkür ederiz. Belirtmek isterim ki, bu Genel Kurul’da Sendikaya yeni üye olan birçok arkadaşımızla ve eski yönetimdeki arkadaşlarımızın deneyimleriyle birlikte, çok daha güçlü bir şekilde mücadelemizi büyüteceğimize inanıyorum. Hemen soruya döneyim. Avukatlar Sendikası yani Av-Sen, Türkiye’nin ilk ve tek avukat sendikasıdır. 26 Kasım 2014 tarihinde İstanbul merkezli olarak kuruldu. Kuruluşunu ise, Yargıçlar Sendikasına karşı açılan kapatma davasının duruşması olan 9 Aralık 2014 günü ilan etti.

    H.D.: Bildiğimiz kadarıyla meslek sendikacılığı hala mevzuatımıza göre kabul edilmiyor. O halde Sendikanın yasal statüsü nedir?

    S.A.: Aslında Türkiye’de meslek sendikacılığının yasaklanması (kamuda bu yasak açıkça halen var ancak özel sektör açısından yasak kalkmış olmasına rağmen halen iç mevzuat sadece “işçi-işveren” üzerine kurulu olduğu için, fiilen yasak sürmektedir), işkolu esasına göre sendika kurma zorunluluğunun getirilmesi, uluslararası hukuka açıkça aykırı. Nitekim, Yargıçlar Sendikası’nın başvurusu üzerine Mart 2012’de ILO, meslek sendikacılığının mümkün olması gerektiğini, örgütün şikayetinin haklı olduğunu ifade etmiş ve konuyla ilgili Hükümet’in iç mevzuatını ILO sözleşmeleriyle uyumlu hale getirmesi gerektiğini belirtmiştir. Buna göre tüm çalışanlar, “çalışan” sıfatıyla sendika kurabilir/ sendikalara üye olabilir.

    Avukatlar Sendikası da yürürlükteki mevzuatın meslek sendikası kurulmasını yasaklaması nedeniyle 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun ekindeki tabloda yer alan “ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar” işkolunda kurulmuş olmakla beraber, hem sigortalı çalışan (işçi) hem de serbest çalışan avukatlar sendikamızda mücadele etmektedir.

    Avukatlar Sendikası mahkemelerce de tanınmakta işçi avukatlara ilişkin davalarda emsal ücret bilgisi vermeye yasal olarak yetkili olduğundan meslektaşlarının haklarını almalarına yardımcı olmaktadır.

    H.D.: Peki avukatların mücadele ettiği bir sendika olarak, sizin diğer sendikalardan farkınız nedir?

    S.A.: Elbette önceliğimiz meslektaşlarımızın mesleki sorunlarının çözülmesi için mücadele etmek ama onunla birlikte Türkiye’nin hukuk sistemindeki sorunlar, adaletsizlikler, hukuka aykırılıklar gibi konularda aktif sorumluluk üstlenmek ve bu konularda da çalışma yapmak. Çünkü biliyoruz ki, avukatın yaşadığı sorunlar, ülkemizdeki hukuk politikasından ve sistemsel dönüşümden azade değil.

    H.D.: Sendika barolara bir alternatif midir? S.A.: Bu soruyu cevaplamadan meslekteki genel tabloya biraz bakalım isterim.

    Avukatlığın, bir meslek olarak değer ve nitelik kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biri de ülkemizdeki hukuk eğitimi, hukuk fakültelerin eğitimci kadrosu ve kontenjan bolluğudur. Mesleğe yeni başlayan ve bürolarını açan genç avukatlar ise, piyasa koşulları altında ezilmekte ve meslek odaları olan barolardan hiçbir yardım görememektedirler.

    Bunun yanında, başka bir avukatın yanında çalışan avukatlar, çok düşük ücretlere çalışmakta, buna rağmen çoğunun sigortaları gerçek ücretleri üzerinden yatırılmamakta, mesleki güvenceleri ve iş güvenceleri bulunmamaktadır. Avukatlığın fazla mesaisi olmaz denilerek ağır çalışma şartları altında çalışma yapmak ise olağan hale gelmiştir.

    Mesleğe yeni başlayan genç avukatlar, ofislerini açar açmaz devlet ve barolar nezdinde dezavantajlı konuma gelmektedirler. CMK ve adli yardım hizmetleri, ne bu hizmetlerden yararlanan yurttaşları ne de görev alan avukatları memnun etmemektedir.

    Stajyer avukatlar, staj süreleri boyunca kayıt dışı, güvencesiz ve asgari ücretin altında çalışmaya mahkûm edilmekte ve çoğu kez onur kırıcı muamele ile karşılaşmaktadır.

    Avukatlığın geldiği bu geri dönülemez duruma ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından açıklanan “Yargı Reformu Strateji”sindeki amaçların ise sorunları çözmekten çok uzakta olduğu, avukatların ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz görmezden gelinerek hazırlandığı, çözüm önerisi olarak sunulan modellerin avukatlığı bir “hukuk piyasası” olarak görerek tekelleşmeye, niteliksizleşmeye ve işçi avukatların daha da fazla yoksullaşmasına ve sömürülmesine yol açacağı da anlaşılabilmektedir.

    Bu tabloda kanımızca Barolar, avukatlığın içinde bulunduğu dönüşüme karşı bütünlüklü ve örgütlü bir mücadele verememekte, özellikle mesleğe yeni başlayan avukatları yalnız bırakmaktadır.

    Bununla beraber Sendikaların, barolardan tamamen farklı yetkileri mevcuttur. Avukatlar Sendikası, baroların alternatifi olmayıp, zorunlu üyelik sistemi bulunan baroların işlevlerini yerine getirirken aksayan yanları, eksiklikleri tespit ederek barolara bu konularda uyarılarda ve tavsiyelerde bulunan, hukukun üstünlüğünün ve meslektaşların haklarının korunması konusunda barolara yardımcı ve gereğinde baskı gücü olan, kamuoyu oluşturma işlevi üstlenen örgütlenmiş bir güç olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

    H.D.: Bağlı çalışan/işçi avukatların statüsü sizce ne şekilde değerlendirilmeli?

    S.A.: İşçi avukatlık gerçeği, tüm meslektaşlarımızın kimi zaman bizzat içinde olarak yaşadığı, kimi zaman şahit olarak izlediği ancak mutlaka bildiği bir gerçeklik haline gelmiştir. Bugün işçi avukatlar, serbest hukuk piyasasında emeğini satarak geçimini sağlamaya çalışıyorlar. Serbest piyasa koşulları tarafından belirlenen ve yaşadıkları şehre göre değişkenlik gösteren ücretlerin mevcut olduğu; fazla çalışmanın ücretlendirilmediği, gerçek maaş üzerinden sigortalanmayan, öğle tatili-yemek molası-çay molası gibi hakları olmayan bir ortamda çalışıyorlar.

    İş Kanunu’ndaki işçi ve işveren tanımını şöyle; “Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir.” İşçi tanımı yapılırken, 2821 sayılı Kanunun 2..maddesinde olduğu üzere, “iş sözleşmesine dayanarak çalışma” yeterli görülmüştür. İş sözleşmesi ise kanunda şu şekilde yer almıştır; “Madde 8. – İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. İş sözleşmesi, kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tâbi değildir.”

    Kanundaki tanımdan da anlaşılacağı üzere işçi kavramının unsurlarından olan “bağımlı olarak iş görme eylemi” ile, klasik avukat tanımındaki “bağımsızlık kavramı” çelişiyor gözükmektedir. Klasik avukatlık tanımındaki bağımsızlık; avukatın mesleğini icra ederken diğer yargı organları ile resmi kurumlara ve bunların yanında müvekkile karşı sahip olduğu bağımsızlık olarak kodlanmıştır. Ancak burada şöyle bir ayrım var; avukatın müvekkile karşı bağımsızlığı, işi reddetme noktasında var olup, hukuki meselenin özü itibariyle vekili olduğu kişi adına yönelteceği taleplerde müvekkilin talimatlarının dışına çıkamaz. Avukat, hukuki meseleyi inceler ve müvekkilinin talepleri doğrultusunda harekete geçer. İzlenecek hukuki yolun içeriğine karar verme inisiyatifine sahip olmakla beraber inisiyatifi, sadece müvekkil tarafından belirlenen taleplerin gerçekleştirilmesinde izlenecek hukuki yoldan ibarettir.

    Serbest çalışan avukatların işçi avukatlarla aralarındaki farkın bağımsızlık düzlemindeki yansımasının, esasında, işçi avukat ve işveren avukat arasındaki ilişkide ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Zira işçi avukatı yukarıda izah ettiğimiz işlevsel bağımsızlık tanımına yerleştirdiğimizde, öncelikle bağımlılık ilişkisinin diğer yargı kurumları, resmi organlar ya da müvekkillerle değil, işvereni olan avukatla var olduğunu görebiliriz. Bu bağımlılığın temelleri ise ikilinin arasında var olan ekonomik ilişkide yatmaktadır.

    Avukatlık Kanunu’nda işçi avukatlık, 12. maddenin c bendinde “Özel hukuk tüzelkişilerinin hukuk müşavirliği ve sürekli avukatlığı ile bir avukat yazıhanesinde ücret karşılığında avukatlık,” şeklinde yer alarak “avukatlıkla birleşebilen işler” başlığı altında düzenlenmiştir. Ancak kanunun devamında ücretli olarak çalışan bu avukatlara dair hiçbir düzenleme getirilmemiş ve bırakılan bu boşluk işveren avukatlar ve serbest hukuk piyasası tarafından doldurulmuştur. Ortaya çıkan tablo ise, günde 12 saate varan çalışma süreleri, hafta sonu çalışmasının yaygınlaşması, resmi tatillerde dahi çalışma zorunluluğu, tüm bu fazla çalışmalar sebebiyle hiçbir ödeme yapılmaması, avukatların aldıkları gerçek maaş üzerinden değil alt sınır üzerinden sigortalanmaları, öğle tatillerinin olmaması ve mesleki etik kuralları dışında davranışlara maruz kalınması şeklindedir.

    H.D.: Kimler üye olabilecek? Sendika kimleri hedefliyor?

    S.A.: 31.12.2018 verilerine göre (TBB) Türkiye’de 116.779 avukat bulunuyor. Bu sayının son 10 yıl içerisinde ikiye katlandığı da ikinci bir gerçek. Bu avukatların üçte birinden fazlası ise başka bir avukatın yanında sigortalı olarak çalışan/ işçi avukat. Sendikamız ise tüm bu işçi avukatları olduğu gibi, serbest çalışan avukatların da üye olmasını mümkün kılıyor. Kaldı ki sendikamız kapsamında emeğini ve önce kendi hakkını savunan bütün avukatların birlikte mücadele etmesini amaçlıyoruz.

    İşçi avukatlar yani 4A’ya tabi olarak çalışanlar, e-devlet üzerinden sendikamıza üye olabilirken, serbest avukatların üyeliği için internet sitemizde yer alan üyelik formunu doldurarak bize göndermesi veya sendika merkemizi ziyaret ederek form doldurması gerektiğini bu vesileyle buradan duyurmuş olalım.

    H.D.: Dergimizin bu sayısının dosya konusu Türkiye’nin yeni yargı düzeni. Söyleşi vesilesiyle, Yargı reform paketi ile ilgili Sendika’nın düşüncelerini de öğrenmek isteriz.

    S.A.: Yargı Reformu Strateji Belgesi bildiğiniz gibi yerel seçimlerden önce açıklanmıştı. Dolayısıyla metnin açıklandığı dönem ve özellikle yine AB’ye hoş görünme çabalarının manidar olduğunu düşünüyoruz. Metnin içeriğini incelediğimizde ise belgenin “demokrasisini güçlendirmeye, hak ve özgürlükleri geliştirmeye ve genişletmeye güçlü bir şekilde vurgu” yaptığı ve amaçladığı iddiasında olduğunu görüyoruz. Oysa her ne kadar metnin her yerinde “ifade özgürlüğü” geçse de kadınların yaşam, çocukların eğitim hakkının bile sağlanamadığı bu ülkede, avukatlar savunmalık görevini yaparken, gazeteciler ve akademisyenler cezaevlerini doldururken akla gelecek son hak “ifade özgürlüğü” olabilir. Burada neredeyse bir alegori olduğu bile söylenebilir. Dolayısıyla “Yargı Reformu Stratejisi” de aslında AKP’nin kendi rejimini kurması sürecinde hukuku ve yargıyı kullanmasının bir kez daha tescil edilmesi gibi geliyor.

    Reform niteliksizleşmeyi önlemeyi amaçlayarak mesleğe giriş sınavı getirmeyi amaçlıyor örneğin. Metnin kısıtlı açıklamasına göre bu sınav hâkim-savcı yardımcıları, noter yardımcıları ve avukatlık stajı için hedefleniyor. Ama işin gerçeği, Türkiye’deki hukuk fakültesi sayısının günden güne artarken, kadrolarında yeterli profesör/doçent olup olmadığının denetlenmediği bir ortamda niteliksizleşme sorununun öğrenciler üzerine bırakılmasıdır. Bu avukatlık alanının daha da piyasalaşması, şirketleşmesi anlamına gelecektir. Bir yandan bu sınavlara hazırlık için kurslar ortaya çıkacak, sınavı kazanamayan ancak hukuk fakültesi mezunu olan kişiler (ara elemanlar) ortaya çıkacaktır. -iddiaya göre- böylece de mesleğin niteliksizleşmesinin önüne geçilecektir. Belirtilen tablonun oldukça gerçekdışı olduğu ortadadır.

    H.D.: Türkiye Barolar Birliği’nin son dönemlerdeki tutumu ve Adli Yıl açılışına ilişkin baroların açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    S.A.: Adli yıl açılışında Metin Feyzioğlu yaptığı konuşmasında “Bizim için vatan söz konusu ise gerisi teferruattır, işte biz bugün bunun için buradayız.” dedi. Bir başka dikkat çeken ifadesi ise “Ülkemiz 15 Temmuz darbe girişimi ile iç savaşa sürüklenmek istenmiştir. Milletçe tek yumruk olarak bunu önledik. Bir daha böyle bir felaketle karşılaşmamak için demokratik kurumlarımızı ve hukuk devletinin taşıyıcı sütunlarını güçlendirmek zorundayız.” Şeklindeki ifadesidir. Bu ifadeler artık üstü kapalı şekilde değil, açıkça AKP tarafından inşa edilen yeni rejimde, hukukun ve yargının rolünün, siyasi iktidarı güçlendirmek yönünde ve onun talimatları ile hareket edeceği bir ortamın kabulüdür.

    Buna karşı çıkan ve Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’ndeki Adli Yıl Açılışı’na katılmayan ve bu konuda açıklama yapan baroların bu tavırlarının çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Keza Feyzioğlu’nun konuşmasının ardından da Barolar TBB’yi olağanüstü genel kurula çağırdı. Gerçekten de Feyzioğlu’nun konuşması, içerisinde AKP iktidarının yargıya ilişkin projeleri ile paralel şekilde, yargıyı daha fazla iktidara bağımlı hale getirmeye ilişkin ifadeleri barındırmakla beraber, üye çoğunluğu anlamında avukatların önemli bir kısmını temsil eden barolar tarafından yapılan açıklamaları yok sayması ile de ayrıca dikkat çekici. Bu şekilde, TBB Başkanı, Avukatlık Kanunu madde 110/1’de yer alan ve baroları ilgilendiren konularda barolarla görüşerek çoğunluğun düşünce ve görüşünü belirtmek zorunda olduğuna ilişkin görevini de ihlal etmiştir.

    H.D.: Daha önceki bir soruda biraz değindin. Ama biraz daha ayrıntı almak için son soru olarak, meslek sorunları ile ülkenin ve hukukun içinde bulunduğu durumu birbirinden bağımsız değerlendirmenin mümkün olup olmadığını soralım.

    S.A.: Değil tabi ki, bugün avukatlığın içinde bulunduğu durum genel anlamda yargının da dönüşümünün bir parçası. Yine belirttiğimiz gibi hukukun AKP tarafından araçsallaştırılması ve hatta hukuksuzluğun AKP’nin hukuku haline gelmesinin de bir sonucu. Bununla beraber avukatlığın dönüşümünün siyasal krizlerden etkilendiği kadar ekonomik krizlerden de etkilendiği, ülkenin içerisinde bulunduğu iktisadi durumun avukatlık mesleğinin bugünkü konumunda önemli bir rol oynadığını da belirtmek gerekir. Aslına bakıldığında avukatlıkta yaşanan bu dönüşüm, tüm mesleklerde yaşanmıştır. Kapitalizm, avukatlık, mühendislik, doktorluk, bankacılık vs. gibi üretim araçlarına sahip olmayan, ücretle geçimini sağlayan vasıflı emek gücünün geçmişteki ayrıcalıklı kimliğini alt üst etmiş ve bu ayrıcalık yanılsaması ortadan kalktığında gerçek, kendini, meslek mensuplarının kendi içinde ayrışması ve işçileşme olarak göstermiştir.

    Siyasi iktidar baroları ve yargıyı, kendi siyasi hedeflerine ulaşabilmek için araç olarak görmekte, hukuku araçsallaştırmak suretiyle kendi meşruiyetini sağlamaya çalışmaktadır. Yargının giderek bağımlılaşan ve niteliksizleşen yapısında avukatlık yapmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

    Tam da bu yüzden, avukatların ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, mesleki açıdan avukatlık mesleğinin olması gereken nitelikte icra edilebilmesi için tüm avukatları Sendikamız ile birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.

    H.D.: Söyleşi için teşekkür ediyoruz. Sendika’ya başarılar diliyoruz.

    S.A.: Sendika olarak biz de sizlere çok teşekkür ediyoruz.

  • Söyleşi: İnsanlık Çağ Değişimi Yaşıyor: Yapay Zekâ

    Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. A.C. Cem Say ile yaptığımız çok keyifli sohbet için öncelikle kendisine tekrar teşekkür ediyoruz. Yapay Zekâ alanında önemli çalışmaları olan Cem Say, Hukuk Defterleri’nin sorularını, biz hukukçuların da anlayabileceği sadelikte yanıtladı.

    Selin Aksoy: Herkesin merak ettiği veya popüler diyebileceğimiz bir soru ile başlayalım. Karel Çapek’in 1920 yılında yazdığı Rossum’un Evrensel Robotları’dan beri sorulan ve korkulan bir soru belki de. Yapay Zekâ insanların işlerini kaybetmesine mi neden olacak?

    Cem Say: Herhalde, bütün öteki insanların eskiden daha iyi yaptığı işleri artık insanlardan daha ucuza veya daha yüksek kalite ile filan yapabilen teknolojilerde olduğu gibi muhtemelen bu da bazı mesleklerin ya da Kay Fu Li’nin belirttiği gibi bazı mesleklerin değil de her mesleğin bazı alt kısımlarının insanlar tarafından değil makineler tarafından yapılması sonucunu doğurabilir. Bir mesleğin komple ortadan kalkması ayrı bir şey. Aslında detaylı incelediğimizde her mesleğin mekanik aslında o işi yaparken robot gibi davrandığımız veya google gibi davranmaya çalışıp başaramadığımız bölümleri var. Örneğin eminim avukatlığın da böyle bir sorunu vardır. Ama bir de daha karışık, en azından şimdinin teknolojisiyle makinelerin o kadar iyi yapamadığı, insanlarla etkileşim içine girmeniz gerektiği, böyle tek ayak üstünde türlü yalanlar söylemeniz gerektiği durumlar olabilir. Daha o manada bir makinenin yapamadığı veya günümüz teknolojisi ile çok iyi olmadığı durumlar da olabilir. Uzun vadede düşünüldüğünde ise bazı meslekler ortadan kalkacak bu gidişle. Bazı iş kollarındaki insanlar toplu şekilde işlerini kaybedecekler, o iş kolu adeta ortadan kalkacak, bunun gibi bir şey olabilir. Sanıldığı kadar yakın değil ama örneğin otonom arabalar falan gelecek, 3 yıl – 5 yıl olmasa da bizim hayat süremiz içerisinde bir değişim gerçekleşecek. Araba işini tamamen bilgisayara/ makineye devretmek, sürücü koltuğunda oturan insanın kontrolünü kaldırmak daha akıllıca bir şey olacak. Bu durumda tek marifeti o olan insanlar mesela işsiz kalacak. Bu dünyanın değişik ülkelerinde, değişik zamanlarda olabilir. Örneğin Bangladeş’teki insanlar o kadar ucuz olabilir ki onlarla yarışacak ucuzlukta bir makineyi yapmak zor olabilir ama Norveç’te insanlar çok maaş alıyorsa onların yerine geçecek makineler çok daha ucuza gelebilir, grev yapmaz, ağlamaz, hamile kalmaz… o gibi aritmetik gerekliliklerden ötürü makineler girebilir devreye.

    S.A.: Sanayi devriminde olduğu gibi… Buradan devam edelim. Dünya nüfusu/ popülasyon ile bilim/teknolojinin gelişimi arasında önemli bir açı var. Yani şöyle diyelim, işsizlik halinde nasıl bir kriz yaşanacak, bu kriz nasıl aşılacak, bu kriz esnasında önemli ölçüde popülasyonun hayatını kaybetmesi, evrimsel sürecin başka türlü devam etmesi söz konusu olabilir mi? İnsanların işsiz kalması nedeniyle, popülasyonu değiştirecek bir temel kriz yaşanır mı sizce? Yoksa yavaş yavaş/tedricen ilerleyen bir süreç mi söz konusu olur?

    C.S.: Bazı teknolojileri aniden/toptan yerleştirmek işin mantığı gereği daha kolay olabilir. Yavaş yavaş, her sene arabaların yüzde birini değiştirelim, böylelikle yüz senede hepsi değişsin demek daha zor ve daha karışık bir durum yaratıyor. Kitabımda da (50 Soruda Yapay Zeka, Bilim ve Gelecek Yayınları) otonom araçlar meselesinde, hepsi birden otonomlaşsa çok daha kolay bir problem yaratır. Yarısı insan yarısı otonom olursa zor problem olur. Bunun yaratacağı ekonomik ve sosyal problemleri, isyan problemlerini falan da düşünmek lazım. Bu dediklerimiz yöneticilerin ya da buna karar veren her kimse onların alternatifleri bu şekilde düşünüp ona göre tartması gereken sorunlar. Saf kapitalizm ortamında dahi ben pat diye bütün şoförleri işten çıkardım, otonom arabaya geçiyorum denemez. En saf kapitalist ülke de bile buna izin verilmez. Çünkü çıkaracağı problemler ortada.

    İnsanlık kendi başına bir problem çıkarıp, sonra onu çözüp sonra yine başka bir sorun çıkartıp sonra onu çözme şeklinde ilerliyor. Benim bir fizikçi arkadaşımın öyle bir tarih tezi var, çok mantıklı bence. Yani bunu yaparsak böyle olur, dolayısıyla bunu yapmayalım deme yeteneğimiz çok yok. Yapıyoruz, oluyor, sonra onu nasıl çözeceğiz diye düşünüyoruz, arada bazı nesiller güme gidebilir, evet. Bunu yeterince iyi düşünmezsek, düşünmesi gerekenler aman ne olursa olsun diye koyverirlerse, dediğiniz gibi kötü durumlar olabilir, teknoloji buna elverecek veya böyle senaryoların yaşanmasına yol açabilecek iyilikte atlamalar yapabilecek nitelikte. “Vay arkadaş, bir tane bile insana gerek yokmuş meğer” diyebilecek bazı işler olabilir. Bazı işler gerçekten de öyle çünkü. Bazı ofis çalışanlarını filme çeker ve hızlandırırsanız robot gibi davrandıklarını görürsünüz, oradan gel oraya git, düşünmeyi gerektirmeyen de işler yapıyorlar, bir tür sonsuz döngünün içinde çalışıyorlar gibi. Onlar rahatlıkla o manada ortadan kaldırılabilir. Sosyal çalkanmalar olur ama yapmazsak da olmaz. Yani matbaa için Osmanlı’nın yaptığı hareketi yaparak, kendimizi 300 yıl geriye atabiliriz.

    S.A.: Bu arada benim aklıma Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız kitabı geliyor. Orada da artık her şey makineleşmiş, insanlar sadece makinelerin işlerini denetler konumda, günde sadece 2 saat çalışıyor ve istedikleri işi yapıyor, kalan vakitlerinde de örneğin kültürel, bilişsel gelişimleri ile ilgili kendi zamanlarını kendilerine ait (yani bir işverene vakfetmeden) geçirebiliyorlar.

    C.A.: Bir ütopya da bu evet. Birkaç yapay zekâcı arkadaş şöyle diyor: bunun faydası, hepimizin daha az çalışması olsun, Çarşamba da tatil olsun mesela, bir kaç yıl sona Perşembe de tatil olsun gibi. Ama bu o kadar basit değil, çünkü bizim bu aynı işi yapmaya devam etmemiz işin mantığına aykırı. O iş zaten öyle yapılmaz hâle gelecek. O yüzden çarşamba, perşembelik bir durum olmayacak, koyverip giderseniz az önce dediğim gibi radikal değişikliklere yol açabilir teknoloji. Örneğin fotoğraf makinesini eski tür yapan fabrikalar artık hiç yok.

    S.A.: Buradan irade meselesine geçmek istiyorum. Yapay zekânın iradi karar vermesi mümkün mü? Bizim yapay zekâya verdiğimiz verilerin çok yanlı olması gerçeği karşısında, yapay zekânın kendi geliştirebileceği bir iradesinin olup olamayacağı sorunu. Bazı felsefeciler insanın dahi toplumdan (ve bence ekonomik sistemlerden) bağımsız bir iradesinin, yani insanın kendisinden menkul/kendisine özgü bir iradesinin olmadığını söylüyor. Ben de aynı fikirdeyim. Dolayısıyla bugün yapay zekânın iradesi meselesinin de böyle tartışılması mümkün mü?

    C.S.: Bence bu düşünen makineler yapabilir miyiz projelerinin en heyecanlı yan etkilerinden biri ve belki esas kazancı da budur diyebilirsiniz, insanlardaki bu tip düşüncesel işlerin ne olduğuna dair kafamızı daha netleştirmemize yol açmış olması. Ben de dediğiniz nedenlerden, aslında insan denen şeyin de bir tür girift robot olduğunu düşünüyorum, her şeyden bağımsız bir irademizin mümkün olamayacağını düşünüyorum. Bunun bir kere fizik kurallarına aykırı olduğunu görmemiz lazım. Evrimsel süreç içerisinde ötekilere sorumluluk atfetmenin rasyonel olması nedeniyle, “şu karşı masada oturan kişi bir robottur” diye düşünürsem o gürültü ettiğinde ona kızamam; ama “onun bir iradesi var” diye düşünürsem ona kızabilirim, “onun gerekli düğmelerine basarsam onu kapatabilirim” fikrinin evrilmesi sayesinde kendimizin ve diğer insanların sıfırdan karar verebilme diye tarif edebileceğimiz anlamda iradesinin olduğunu varsayıyoruz. Böyle düşündüğümüzde robotlarda olamaz, insanlarda olabilir diyebileceğimiz bir şey yok ortada, insanlarda da yok çünkü.

    Oradan robotlara önyargı yükleyebilir miyiz’e gelebiliriz. Evet, bu konuda epey çalışma var, erkek doktor daha çok olduğundan, yapay zekâ erkeklerin daha uygun olduğunu düşünüyor. Ama bunun aynısının tıpkısı enteresan bir şekilde insanlarda olan şey. Yani robot hâkim önyargılı olursa bu insan hakimlerin önceki yıllarda çok önyargılı olmasından kaynaklanıyor. Ama meseleye iyi yanından bakmak lazım; robot hâkim FETÖ’cü olmaz, robot hakim karnı acıktığı için çabuk gitsin diye kararı fazla düşünmeden vermez, izne çıkmaz… Teknik açıdan -ben bunu her geçen gün daha kuvvetli bir biçimde savunuyorum- kanun dediğimiz şey, biraz daha uzaktan baktığımızda, bilgisayar programı gibi bir şey, bu-bu-bu olduysa bu ve bu determinizme ihtiyacımız var aslında.

    S.A.: Geçtiğimiz hafta Gezi Davası’nın ilk duruşması vardı, tüm sanıklar ve avukatlar olarak hepimiz, iddianamenin oldukça dayanaksız, niteliksiz olduğunu söyledik. Neyle suçlandığını bilmeyenler, tüm suçlardan mahkûmiyeti istenenler, hukukta var olmayan kavramların başka anlamlarda kullanılması… Bir mantığı olmayan iddianame.

    C.S.: Bunu asla bir robot yapmaz.

    S.A.: Sebep-sonuç ilişkisinin olmadığı bir metin.

    C.S.: Bilgisayar programı yazdığımızda biz, derletmek diye bir şey vardır, compile etmek, yani programı yazıp hop diye bilgisayara çalıştırtmıyoruz, önce compile, derleyici denen bir programdan geçiyor o program. Basit birtakım kurallara uyuyorsa ancak o zaman çalışıyor. Bence iddianamelerde bu yapılabilmeli, öyle bir dilde yazılabilmeli, bilgisayarın makine dili gibi bir dilde yazılabilmeli, bunda akıl mantık yok deyip direkt döndürülebilmeli.

    S.A.: Biz yapay zekâya iradeyi şundan koymak istiyoruz, çünkü iradesi varsa sorumluluğundan da bahsedilebilir.

    C.S.: Zaten ilk başta o yüzden uydurmuşuz.

    S.A.: Yapay zekâ kullanımına sahip olanların kusurluluğu meselesi, yapay zekâ veya robotik teknoloji kullananların hukukta araç sahibinin sorumluluğu gibi/ işverenin sorumluluğu gibi sorumluluğa sahip olması meselesi tartışıluyor. Roma Hukuku’ndan beri bu böyle, köle sahiplerinin sorumluluğundan beri. Yapay zekânın kendisine özgülenmeye çalışılan hukuki sorumluluk konusunda ne düşünüyorsunuz? Mümkün müdür ya da AB’nin bu konuda yapmaya çalıştığı hukuki düzenlemelerin amaçladığı şey ne sizce?

    C.S.: “Kişi” hukukun en heyecanlı kavramlarından biri. Kişi nedir ne değildir… Yani bunun suçlusu Ahmet de değil, Mehmet de değil bilgisayar dersek, yani sorumluluğun orada durduğu sistem kurarsak bu tutmaz, çünkü bu insanların evrimsel algı altyapısı buna müsait değil. Herhalde bu ceza ile ilgili bir şey. Tamam suçlusu bu, cezası da bu diyebilmek istiyoruz. Bilgisayara nasıl bir ceza vereceğimiz net olmadığından sorumlusu oymuş, kusura bakmayın demenin bir yolu olmadığından ve bunu da çözmenin en azından bizim evrimsel kişi algımız değişmedikçe başka bir yolu görünmediğinden herhalde bilgisayarlara o anlamda bu işin suçlusudur deyip onun sahibi, yapanın sorumluluğunu bertaraf ettiğimiz bir düzene geçebileceğimize ben inanmıyorum.

    S.A.: Madem böyle, insanlık neden yapay zekânın geleceğinden bu kadar korkuyor?

    C.S.: Bütün insanlık demek yanlış olur. Batılılar korkuyor. Japonların hiç korktuğunu düşünmüyorum ben mesela, onların dine ya da olaylara yaklaşım felsefeleri bakış açısı çok farklı. Onların robotlarla olan ilişkisine bakın mesela… Amerika’da adam yolda pizza götüren makineye tekme atıyor, Amerikalılar robotları sevmiyor. Amerikalılar herhalde geçmişlerinde kendileri bir kıtadan başka bir kıtaya geldiler, oradaki ötekileri ve onlara ne yaptıklarını hatırlıyorlar, buna benzer bir paralellik olabilir akıllarında. Doğuda ben böyle bir şey görmüyorum. Örneğin Alfa Go, Kasparov’u yendiğinde Batılılar bayağı korkmuştu, öbürleri bayağı sevindiler. Kendilerinin yaptıkları tarihi davranışların bir paralelini görme gibi bir eğilimleri var herhalde.

    S.A.: Robotların “Mekanik Köle” olarak okunduğu epey bir araştırma var zaten. Etik anlamda önemli bir tartışma. İnsanların geçmişte köle-efendi kodunu bugün başka bir şekilde robotlar ve yapay zekâ üzerinden devam ettirdiği, bilişsel olarak yeniden ürettiği ileri sürülüyor.

    C.S.: Evet, şimdi yeni bir köle ırkı üretiyoruz.

    S.A.: İşte böylece biz insanlığın kölecilik anlayışı değişmemiş oluyor.

    C.S.: Onları kendi suretimize benzer şekilde yaparsak, mesele aynı hâle gelecek. Ama öyle çamaşır makinesinde olduğu gibi dikdörtgen prizması şeklinde olduğunda buna kimsenin çok fazla dokunacağını zannetmiyorum. Ya da insanlar gibi sesleri olursa… Üretilecek sistemlerin şekli durumlarının bu konuda önemli rol oynadığını düşünüyorum. İnsana benzerlerse, onlar için mutlaka bir hak hareketi doğar mesela, hayvan hakları gibi.

    S.A.: Devletlerin iç istihbaratlarında yapay zekâ kullanımının geleceği nedir?

    C.S.: Biz eskiden dünyanın öbür ucundaki ya da şehrin öbür ucundaki insanlarla zaten hiç konuşamıyorduk. O yüzden aramızda hiçbir iletişim yoktu. Şimdi var, ama bunun için şeytanla anlaşma gibi bir şey yaptık. Aslında her ne kadar özel iletişim gibi görünse de aslında değil. Başkalarının tellerinin üzerinden falan geçiyor. Telin sahibi olan adamın insafına kalmış durumdasınız. Sonradan bunun önemini anlayınca, “bu tel kutsaldır, tele kimse el atamaz, haberleşmenin gizliliği” falan gibi birtakım kavramlar uydurmaya çalıştık; ama görüldüğü gibi her fırsatta bu delinebiliyor; devletin yüksek menfaatleri… Maalesef bizim bütün verilerimize sahip olabiliyor, bizim ciğerimizi bilebiliyor, karşılığında bize 20 yıl önce olmayan harika servisler verebiliyorlar, ona benzer şeytanla bir anlaşma var. Bu bizim evrimsel olarak hiç alışık olmadığımız yepyeni bir evrimsel varoluş ve iletişim atmosferi sağlıyor. Ama karşılığında -en azından onu kullandığımız zaman- öyle de sandığımız kadar gizli ve bize özgü olmuyor, şu andaki durumu ben ortaya koyuyorum. Bunun böyle olmamasını istiyorsak, o zaman kriptoloji diye matematiğin en enteresan alanlarından bir tanesine dayalı bir bilim dalı var, Turing’in temelini attığı birtakım teknikler var, başkalarının dinleme ihtimali olan hatlar üzerinden, onların anlayamayacağı şekilde konuşmanın bazı yolları var. Yani bu sorunu çıkaran teknoloji bunun cevabını da getirebilir. Ama devletler buna uymayabilir, eskiden de insanların çöp kutularını karıştırıp mektuplarını bulabiliyorlardı. Şimdi iç ve dış dünya ile sanal dünyanın fazlaca karışması sonucu ve bir de insanların özel hayatlarını telefona koyma/ internete koyma saçmalamaları nedeniyle bu husus daha karışık hale geldi.

    S.A.: Bu artık yeni insanın durumu. Bugünün insanı başka şekilde yaşamaya çalışıyor sanki. Bugün hayatınızı göz önünde yaşamak çok popüler. Örneğin Netflix’e girdiğinizde 5 dizinin 4’ü, tamamen yapay zekâ ile ilgili.

    C.S.: Şu anda bir çağ değişimi yaşadığımız çok açık. İyi mi kötü mü bilemiyorum. Biz tam devrim gibi bir şeyin ortasına düştük. İnternet zaten bir devrimdi. Bu katlanarak üstümüze üstümüze geliyor.

    S.A.: Bir şekilde olumlu-olumsuz bakma konusunda bir tarafgirliğe zorlanıyoruz. Ancak buradan yapay zekânın kötüye kullanımın yasaklanması tasarılarına gelelim. Bu ne kadar riayet edilebilir bir şey olabilir ki sizce? Bu nasıl düzenlenebilir?

    C.S.: Kullanımının devletlerin kendilerine de büyük risk yaratabileceği anlatılabilirse, böyle şeylerin toptan yasaklanma ihtimali var. Örneği Birinci Dünya Savaşı’nda kimyasal gaz kullanımı meselesinde değerlendirildi, rüzgâr farklı yönden eserse bizimkileri de öldürüyor. Bunu hiç kullanmamak aslında her taraf için daha kârlı. Buna benzer şekilde, kendi kendine ateş etme kararı verebilen otonom, mobil şeyler yaparsak çok küçük bir değişiklikle bizi düşman olarak kabul etmek isteyip istemeyeceği belli değil. Biraz akıl ve mantıklı bunun aslında sadece bir taraf için değil bütün taraflar için kötü fikir olduğu konsensusu sağlanabilir. Ben bu konuda hâlâ umutluyum. Ancak böyle konsesyonel işlerde sıkıntı şu ki, bir tane çıkıntı çıkıp bu konsensusa uymayabilir.

    S.A.: Yapay zekâyı kullanabilen devletler ve kullanamayan devletler arasında, teknolojik güç bağlamında önemli üstünlük farkları olduğunu görüyoruz. Yani teknolojik güç ekonomik vs. güç yanında büyük değer kazanmış durumda.

    C.S.: Bu teknoloji diğer teknolojilerle birlikte sahip olanlarla, olmayanları net bir şekilde birbirinden ayırıyor. Esas beka meselesi de bu, ülkeler açısından. Sizin ülkenizdeki herkesin ne dediğini, başka bir ülkedeki yetkili dinleyebiliyorsa -ki bunun geçerli/mevcut olduğunu görmek zor değil- onların bir avantajı var demektir. Yani sizin iş adamlarınızın, önemli kararlar veren yetkililer dahil olmak üzere… Bizim bakanımızın e-postada ne ısmarladığını bütün dünya okuyabilirsa -o bakan aynı zamanda silah falan da ısmarlayan yetkili de olabilir- eğer bizim ülkemizin devamı önemli diyorsak, o zaman bizim kaynaklarımızı geliştirmek, yerli ve milli şekilde yapmak, öbürününkini almamak, kendi ürettiğimizi kullanmayı geliştirmemiz lazım. Küreselleşme diyorlar ama Trump şimdi Çin’in 5G sistemini kullanmak istemiyorum, Huawei’yi tamamen yasaklıyorum diyor mesela. O bundan kaygılandığına göre, bizim gibi hiçbirisine hâkim olamadığımızı da düşünürsek, bizim iyice kaygılanmamız lazım.

    Bizim hâkimleri gördükçe, yapay hakimlere şans verilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta yapay zekâ meselesinde en iyi case’in bizim hakimlerin durumu olduğunu düşünüyorum.

    S.A.: Türkiye’de yapay zekâ hakimleri için pilot uygulama diyorsunuz yani…

    C.S.: İnsan hâkim bunu yaptı, yapay zekâ hakim bunu yapar mıydı gibi… Eminim onun da yapacağı birçok hata olabilir, yazılım çok rahat hata yapılabilen bir şeydir ama bu kadar da değil.

    S.A.: Yapay zekâyı nerede kullanmak istediğimiz ile ilgili bir şey bu, bazı alanlar bunu çok rahatlıkla kullanabileceğimiz ve sonunda oldukça olumlu sonuçlar alabileceğimiz alanlar. Örneğin hukuk ve yasalar bence de bunlardan biri. Mesele bunu kullanmak istiyor muyuz? Biz aslında adil yargılama yapmak istemiyoruz ki… Biz insanları hukuk eliyle yönetmek (gütmek) istiyoruz, niye yapay zekâ kullanalım ki…

    C.S.: İyimser olalım, belki kapitalist mantıkla da çıkış yolu görülebilir, mahkemeler çok kalabalık o halde özel mahkemeler açılsın, onlar kendileri rekabet yoluyla çalışsın, biraz daha fazla para veriyorsunuz ama işiniz/davanız daha çabuk görülüyor… Onlar da ben niye bunu seçeyim, yapay zekâlı sağlam olanı seçeyim diye reklam yapabilirler, belki özel sektördeki mahkemelerde başlayıp, onun faydasını görüp, yavaş yavaş devlete uzayabilir.

    S.A.: Şahsen ben yargının özelleştirilmesine açıkça karşıyım; ama bu biraz konu dışı ve uzun bir mesele…

    C.S.: Şimdikinden daha beter nasıl olabilir bilemediğimden ben böyle çeşit çeşit fikirler ortaya atıyorum.

    S.A.: Türkiye yapay zekâ çalışmalarının neresindedir sizce?

    C.S.: Akademik olarak dış dünyadan geri kalır bir yanımız yok. Başka teknolojilerin aksine, örneğin bir milyon dolarlık tesis yapmazsanız o teknolojinin düğmesine bile basamıyorsunuz, bu öyle bir teknoloji değil. Buna gerçekten az para harcayarak alabileceğiniz cihazlarla yapabiliyor, başlayabiliyorsunuz. Ayrıca bu teknolojiyi yapanların ruhunda paylaşım var, yeni bir şey bulundu mu haber ediyor dünyadaki diğer insanlara. O açıdan akademik sıkıntımız yok, öğrencilerimizi güncel – dünyadaki bilgi seviyesi ile yetiştirebiliyoruz. Ancak devlet bunun öneminin ne kadar farkında, onda emin değilim.

    S.A.: Son olarak okuyucularımıza önereceğiniz kitap ya da film önerisi var mıdır?

    C.S.: Özelliklere hukukçulara Star Trek’in (Star Trek: The Next Generation) 2. Sezon 9. Bölümünü (The Measure of a Man) öneriyorum.

    S.A.: Bu keyifli sohbet için Hukuk Defterleri olarak tekrar tekrar teşekkür ederiz…