Kategori: Söyleşiler

  • Söyleşi: Bilge Umar Hoca’ya Sorular (13.8.2017)

    Bilgiye, bilime ve tarihe olan tutkusunu asla kaybetmeyen, yeni nesil hukukçulara her zaman örnek olacak bir akademik hayata sahip olan Bilge Umar hocayla, yayın kurulu üyemiz oğlu Afşin Burak Umar’ın yapmış olduğu ve herkesi düşünmeye yöneltecek bu hoş söyleşiyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

     

    Hukuk Defterleri: Bilge hocam akademik hayatınıza lisans eğitimini tamamlamış olduğunuz 1958 yılında İstanbul Üniversitesi’nde başında Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu’nun bulunduğu Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku kürsüsünde asistan olarak başladınız. Bilim insanı olmanız yolunda belki de ilk adım olan lisans eğitiminiz hakkında ilk soruyu sorarak başlamak isteriz. O dönem alınan hukuk eğitimi ve şu anda verilen hukuk eğitimini karşılaştırırsanız neler söylemek isterseniz?

    Bilge Umar: Doğaldır ki 1958 dolaylarında Türkiye’de var olan iki hukuk fakültesinde yani en eskisi olan İstanbul Hukuk Fakültesi ile daha sonra açılan Ankara Hukuk Fakültesi’nde verilen hukuk öğretimi, her yönden, o dönem Türkiye’sindeki yöneticilerin, dolayısıyla Üniversite yöneticilerinin kabulündeki değer yargılarına ve ideolojik tercihlere uygundu; hatta bu uygunluğun dozu, derecesi, günümüzdeki uygunluk derecesine çok baskındı çünkü 1958 dolaylarında henüz üniversitelerin yönetimsel ve bilimsel özerkliği diye bir şey yoktu. Daha açık söyleyişle, DP döneminin merkeziyetçi zihniyeti, CHP’nin tek parti olarak ülkede egemenlik yürüttüğü dönemde yeğlediği uygulamaları aşağı yukarı aynen yürütüyordu. Hukuk öğretiminde insan haklarına, sosyal adalete, hukuk devleti ilkesine saygı bilincini geliştirmek amacı pek önemsenmiyor ve devletin korunması, kollanması amacının benimsetilmesi öncelikli sayılıyordu. Bugün, hukuk fakültelerimiz pek çoğaldı ama, her birinin aslında olması gereken düzeyde olduğu asla söylenemez, hele verilmekte olan eğitimin hem de bütün hukuk fakültelerinde, olması gereken içerikte ve düzeyde bulunduğu hiç söylenemez.

    H.D.: Doçentliğe hak kazandığınız İstanbul Üniversitesi’ndeki yıllarınızdan sonra askerlik görevinizi yaptınız ve akabinde İzmir’den gelen önerileri değerlendirerek 1969 yılında Ege Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nin Hukuk Kürsüsünde ders vermeye başladınız. Daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Medeni Usul Hukuku kürsüsü ve farklı anabilim dallarında ders vermeye devam ettiniz. Profesörlüğe yükseldiğiniz bu Üniversitede farklı fakültelerde olmak üzere birçok idari görevde de bulundunuz. Duayen bir eğitimci ve iyi bir idareci olmanızın yanında, sizi tanıyanlar ve anlatanlar şiir, tarih, arkeoloji ve sanatla uğraşan bir bilim insanından bahsediyorlar. Yayınladığınız birçok kitap da buna tanıklık ediyor. Şiire, tarihe, arkeolojiye ve sanata ilginiz nasıl başladı? Bu merakınızın bilim insanı olabilmenizde nasıl katkıları oldu?

    B.U.: Şiir ve sanat ile uğraşmam ancak “eser miktarda” olabilmiştir; çünkü özellikle akademik meslekte yetişme döneminde birinci öncelikle hukuk üzerine bilgimi derinleştirmek zorundaydım; diğer yandan, tarih ve onunla bağlantılı alanlar hakkında bilgi edinmeye inanılmaz bir tutkuyla düşkünlüğüm, ilkokul yıllarımdan beri, olagelmiştir ve bu yüzden hukuk çalışmalarına ayırmam gereken zamanın dahi bir haylisini söz konusu tutku uğruna harcadım. Bu konuda bir tek örnek vermem yeterli olacak; Ben Yunanca bilgimi bu dilden çeviri dahi yapabilecek düzeye yükseltme çabasına 70’li yaşlar içindeyken giriştim. Çünkü yalnız Türkiye’nin Türkleşmesi tarihine değil dünya tarihine dahi yön veren bir savaş, 1071 Malazgirt savaşı hakkında o savaşa tanık olmuş Türklerden bir tekinin bile tek satır yazı yazmış, yayınlamamış olduğunu ama Bizanslılarda (eski Hellenlerden, Herodotos ustadan beri var olagelmiş tarihçilik geleneği nedeniyle) onların tarih yapıtlarında Malazgirt savaşı konusunda çok ayrıntılı bilgi verildiğini ve o arada yurttaşımız Antalyalı Mikhael’in Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in yanında ordunun en yüksek rütbeli askerî yargıcı sıfatıyla, bu savaşla sonuçlanan sefere başından sonuna kadar katıldığını ve sonradan yazdığı İstoria yani Tarih adlı kitapta savaşın anlatımına 50 sayfadan fazla yer verdiğini görünce, özellikle o kitabı Türkçeye kazandırmak için Yunanca bilgimi bu işi yapabilecek düzeye getirmeye azmettim ve getirdim. Kitabı çevirdim, yayınlattım. Daha önce, hukuk dalında iyi bir akademisyen olmak için İsviçre’de yayınlanmış hukuk kitaplarını okuyabilmek yani Almanca ve Fransızca bilmek vazgeçilmez koşul olduğundan, bu dilleri de çeviri yapacak derecede öğrenmiştim; İngilizceyi ise, ilk mezunlarından olduğum İzmir Türk Koleji’ndeki öğrenim yıllarında haftada 18 saat İngilizce dersi görerek İngiliz, daha doğrusu İskoç öğretmenlerimden öğrenmiştim. Bu dillerdeki bilgimi, sözünü ettiğim dillerde yayınlanmış tarih kitaplarını okumak, Türkçeye çevirmek için de değerlendirdim. İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunancadan Türkçeye çevirip yayınlattığım tarih kitaplarının sayısı 19’dur. Çeviri olmayan kitap yayınlarım ise 43 tanedir, bunlardan yalnız 12’si hukukla ilgilidir, diğerlerinin hemen hemen hepsi tarih, tarihsel adlar, tarihsel kalıntılar vb. ile ilgilidir.

    H.D.: 1980 Darbesi sonrasında İhsan Doğramacı başkanlığında yapılandırılan YÖK ile birlikte oluşturulan yeni üniversite düzenine karşı tepki duyarak emekliliğinizi istediniz. Bildiğiniz üzere, Türkiye’nin bu döneminde de yükseköğretim kurumları üzerinde iktidar ve düzen tarafından baskılar devam ediyor. O dönem üniversitelere yapılan müdahaleye karşı tepki duyan bir bilim insanı olarak, bu dönemi nasıl değerlendirirsiniz?

    B.U.: Kısaca şunu söyleyeyim; şimdiki dönemde baskı artık zulüm ve rezillik derecesine çıkmıştır. Ben 81 yaşımı tamamladım; zulmün ve her yönden rezilliğin bu düzeye çıktığı bir dönem görmedim. Bunu yapanlara hitabım, Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’deki hitabı gibi olacak: “Ne mümkün zulm ile, bidad ile imha-yı hürriyet? Çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyetten”; yani, uğraş da insanlıktan idraki kaldır bakalım becerebileceksen; işte ancak onu becerebilirsen özgürlüğü yok edebilirsin, bilesin!

    H.D.: Emekliliğe ayrıldığınız dönemde belirli bir süre avukatlık mesleğini de icra ettiniz. Hukukun hem teorik hem de pratik/uygulama alanında çalışmalarını yürütmüş biri olarak Türkiye’de hukukun gelişimini nasıl değerlendirirsiniz?

    B.U.: Türkiye’nin gördüğü en büyük hukukçulardan biri olan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun yapıtlarında vurgulandığı üzere, her dönemde ve her toplumda hukuk, oradaki toplumsal-ekonomik düzenin aynasıdır; onu yansıtır ve onu korumak, berkitmek amacını güder; bir devrim yahut karşı devrim gerçekleştiğinde bunun yansımaları hemen hukuk düzenlemesinde kendini gösterir. Dolayısıyla, ülkemizdeki toplumsal-ekonomik düzenin sefaleti de kaçınılmaz olarak hukuka yansıyacak idi ve yansımıştır.

     

     

    H.D.: Dönemin ve geleceğin hukukçularına ve üniversitelerde hukuk alanında çalışma yapmak isteyenlere önerileriniz nelerdir?

    B.U.: Önce, geleceğin toplumsal düzeni konusunda öngörüm nedir, buna kısaca değineyim. Ne demiş diyalektiğin babası, yurttaşımız Herakleitos usta: “Her şey akar gider, aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” (çünkü ırmağa ikinci kez girdiğinde seni yıkayan su aynı su değildir, demek ki ırmak da aynı ırmak değildir). Öyleyse şimdiki rezillik ve zulüm düzeni de ebed-müddet olamaz; insan aklı elbette ki aklın kabul etmediği rezillikleri, zulmü yeryüzünden silecektir.  Bunu vurguladıktan sonra, geçelim sonunuzun asıl konusuna yani gerek toplumsal düzenin değişmesine katkıda bulunabilmek için gerek iyi bir hukukçu olabilmek, Üniversitelerde hukuk alanında başarılı çalışmalar yürütebilmek için gençlerin ne yapması gerekir sorununa.

    Ben bu sorunla, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirip hemen aynı Fakültede Medenî Usul Ve İcra-İflâs Hukuku Kürsüsüne asistan olarak atanınca karşılaştım ve gördüm ki o günkü aşamada başlıca işim, kendi kendimi öğretim üyeliği doğrultusunda yetiştirmek olacaktır; bu iş, hem yoğun hem de çok yönlü bir çalışma gerektirmektedir. Önce; kendi dalımda ve yakın hukuk dallarında, sıradan bir Hukuk Fakültesi öğrencisinin edindiği bilginin çok daha üstünde bilgi edinmem gerekiyordu. Sözünü ettiğim hukuk dallarıyla ilgili yasalarımız İsviçre’den alındığı ve o yasaların orada uygulanan asılları üzerine orada pek çok kitap yazıldığı, mahkeme kararı yayınlandığı için, bunları okumama olanak verecek bir iki yabancı dil öğrenmeliydim. İzmir Özel Türk Koleji’nde İngilizce dersi görmekle bu dili öğrenmiştim ama hukukta akademisyen olarak yetişmek için bu dil işime yaramıyordu. Hırsla Almanca ve Fransızca çalışmağa başladım. Nasıl mı, onun anlatılması uzun sürer, onun için nasıl’ı atlayacağım. Diğer yandan, bir Hukuk Profesörünün ıkınıp sıkınmadan, düzgün ve akıcı, üstelik kolay anlaşılır biçimde, daha da üstelik dinleyicinin bıkmadan, dikkati dağılmadan uzunca süre dinleyebileceği biçimde konuşması, yazması gerekir. Bu ise, çok derin bir Türkçe bilgisiyle sağlanabilir ki böylesine derin Türkçe bilgisi ancak pek çok okumakla elde edilebilir. Yani, hukuk dışı konularda da okumaktan geri duramazdım.

    İşte bu teşhislerin gereğini yerine getirmekle başarılı bir akademisyen olabildim; gençlere öğüdüm de bu yolda davranmalarıdır.

  • Söyleşi: Her Zaman Her Yerde Beraberiz (11.07.2017)

    3 Temmuz günü yayınlanan Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun yaz kararnamesi ile 780 hâkim ve savcı sürgün edildi. HSK’nın liyakat esasına dayanmayan bu hukuksuz kararnamesi ile ilgili olarak sendikası üyesi hâkim ve savcı dostlarımızla konuştuk.

                 

    Savcı Bayram Kapucu:

    Yargıçlar Sendikası Yönetim Kurulu üyesiyim. İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görev yapmakta iken 3 Temmuz’da çıkartılan ve özellikle sendikamızı hedef alan sürgün kararnamesinde yer aldım. Bakırköy adliyesine atandım. Bize bir mesaj verilmek isteniyor o da “Sizi yargıda istemiyoruz. Siz bizim yargıç ve savcılarımız değilsiniz. Siz bizim isteklerimizi yerine getirmiyorsunuz, biz de sizi istemiyoruz. Emekli olun.” mesajıdır. Biz bu baskılara karşı duracağız. Tüm haksızlıklara hukuksuzluklara karşı durduğumuz gibi bunun da karşısında olacağız. Teslim olmadık olmayacağız, mücadelemiz gittiğimiz yerlerde de sürecek. Yargıçlar Sendikası, bu sürgün kararnamesiyle dağılmayacak hatta biraz daha güçlenerek devam edecek.

    Hâkim Tamer Akgökçe:

    Yargıçlar Sendikası’nın 15 yöneticisi ve üyeleri sürgün dediğimiz bir kararname ile Türkiye’nin başka yerlerine adeta savruldular. Gerçekten bu kişiler, tüm hukuksal mücadeleler içerisinde yargıyı bütünsel görüp yer alan kişiler. Bu kişiler yargının sadece hâkim, savcı ve avukattan ibaret olmadığını söyleyen, yargının halkla birlikte ele alınması, halkla yargı arasındaki ilişkinin kurulması ve yargının halkın yargısı olması gerektiğini düşünen kişiler. Bu kişiler, bu düşünceler üzerine varolan duruşa sahip olan belli pratikler içerisinde yer alan kişiler. İktidara, HSK’ya en sevimsiz gelen şey de bu. Onlar açıklanmasın, konuşulmasın, onların yaptığı haksızlıklar ve hukuksuzluklar örgütlü olarak ifade edilmesin istiyorlar. Örgütlenmenin demokrasilerde en temel hak olduğunu biliyorlar ama örgütlenmeye karşı çıkıyorlar. Kendileri dışında bir örgütlenmeyi adeta kendilerine karşı bir örgütlenme olarak görüyorlar. O nedenle, her türlü örgütsel yapıyı engellemeye, dağıtmaya ve faaliyet yapamayacak duruma getirmeye çalışıyorlar. Yargıçlar Sendikası için yapılmak istenen budur. Yöneticileri sağa sola savurarak, fiilen bunu yapıyorlar. Yöneticileri ayda bir toplanamaz hale getirdiler. Amaç bu biliyoruz, onlar bizi biz de onları tanıyoruz. Gerçekten belki bizi bu sürgünlerle, savrulmalarla uzaklaştırabiliyorlar ama biz yaşadığımız müddetçe özgür demokratik bağımsız bir toplumda yargı olana kadar, bu alanının dışında da mücadeleye devam edeceğiz. Bunu böyle bilsinler.

    Hâkim Nuh Hüseyin Köse:

    Türkiye’de yargının temel sorunu diğer mesleklerde olduğu gibi adalet ve liyakat esaslarına uyulmamasıdır. Bizim kavgamız bunun üzerine. Yoksa biz barışçı bir sendikayız. Yargının bağımsız olmasını istiyoruz. Yargının sadece siyasal iktidara karşı değil, sokağa karşı, zengin sofralarına karşı, basına karşı ve hatta kendi dünya görüşüne karşı bağımsız olmasına uğraşıyoruz, uğraşacağız. Gelecek nesiller de bunlar için umarım uğraşırlar. Bunun bedeli elbette ki oluyor. Bunun bedelini, bu ülkede 1876 Anayasası ile Sultan Abdülhamit’in kaldırdığı sürgün cezasının memurlara ve yargıçlara karşı uygulanması olarak görüyoruz. Bu ülkede kaldırılmış olan sürgün cezasını çeken yargıçlar olarak Türk yargı tarihine geçmiş olacağız. Hep birlikte düzeleceğiz, hep birlikte düzelteceğiz. Elele vererek düzelteceğiz. Bizim mücadelemiz A partisine B partisine karşı değildir. Bizim mücadelemiz, iktidarı ele geçiren kim olursa olsun öteki olarak gördüğü kimselere karşı uygulamış olduğu ayrımcılığa karşıdır. Bu ayrımcılığı kaldırmak için varız. Aslında bu ülkenin tüm halkı böyle düşünüyor ancak eyleme geçmek için eksiklerimiz var. Umarım bunları tamamlayıp eyleme geçeriz ve Türkiye bir gün hukuk devleti olur.

    Hâkim Naciye Füsun Çağlar:

    Bu olay bizim için beklenen bir durumdu. Biz biat etmeyen yargıç ve savcılarız. Biat etmeyeceğiz. Bu şekilde yapılan atamalar yani sürgünler bizim onurumuzdur. Bizi hiç kimse mağdur edemez. Çünkü biz doğru yolda olduğumuza son derece inanıyoruz. Ve bundan sonra bunlardan gelebilecek bizi mağdur etmeye yönelecek herşey bizi daha fazla güçlendirecektir. Mağdur değiliz.

    Savcı Ali Hacıibrahimoğlu:

    Yargıçlar Sendikası’nın yönetim kadrosundan 4 arkadaşımız toplam 15 üyemiz istek dışı sürgüne tabi tutulmuşlardır. Yargıçlar Sendikası’nın faaliyetine engel olmak amacıyla çeşitli illere dağıtmışlardır. Bu kararname sürgün niteliğindedir. Bu kararnameyi kabul etmiyoruz. Biz evrensel hukuk ilkelerine inanan, insan haklarına dayanan Yargıçlar Sendikası üyeleri olarak faaliyetlerimize devam edeceğiz. Yabancı bir kadın yazarın söylediği gibi yargı kavramı bir insanın zihinsel yeteneklerinin politik olanıdır. Biz politik olan zihinsel faaliyetlerimize devam edeceğiz, bundan kimsenin şüphesi olmasın. Yargıçlar Sendikası’na destek veren, dayanışma gösteren tüm meslektaşlarımıza ve adliye çalışanlarına çok teşekkür ederiz.

     

  • Öğrenci Gözünden (Söyleşi): Referandum Sonrası Türkiye, Hukuk ve Mücadele Üzerine… (03.05.2017)

    Referandum sonrasında, İstanbul’daki farklı üniversitelerden hukuk öğrencileriyle sohbet ettik. Geleceğin hukukçularının, referandum, anayasa değişikliği sonrası Türkiye, hukuk ve siyasete dair neler düşündüğünü sorduk. Yayın kurulu üyemiz Onur Parlak’ın gerçekleştirdiği bu keyifli ve ilgi çekici sohbeti paylaşıyoruz.

                                    

     

    Onur Parlak (Hukuk Defterleri Yayın Kurulu Üyesi): Türkiye’nin 150 yıllık anayasal birikimini ortadan kaldıracak nitelikte bir içeriğe sahip olan, giderek olağanlaşmaya yüz tutmuş OHAL rejimi altında, kamu kaynaklarının “Evet” için fütursuzca seferber edildiği, son derece eşitsiz, baskıcı ve hukuksuz bir atmosferde gerçekleştirilen anayasa değişiklik referandumunu, şaibe ve meşruiyet tartışmaları eşliğinde geride bırakmış olduk. Sizce Hukuk Fakültesi öğrencileri nezdinde bu tartışmalar nasıl bir yer edindi?

    Baran Boğa (Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. Sınıf Öğrencisi): Türkiye’nin genelinde, referandumun meşru olmadığı en son YSK’nın mühürsüz oyları da kabul etmesiyle beraber -ki meşru olmadığı belliydi ve halk tarafından da kabul görmüş bir şeydi- net olarak ortaya çıktı. Aynı günün akşamında halkın sokağa inmesinden de bunu görebiliyorduk. Halkın sokağa inmesinin de öncülüğünü gençler, yani üniversiteli gençler yapmış oldu. Tabi ki bunun üniversitelerde etkileri de oldu ama bu yeterli değildi. Kendi okulum olan Bilgi Üniversitesi’nden yola çıkarak söyleyebilirim ki, referandum süreci biraz sessiz geçti. Okullarda çok tartışılmadı. Çünkü özellikle hocalarımız son dönemlerdeki akademisyenlerin ihracı veya barış için akademisyenlerin gördüğü muamele ile korkutuluyor. Derslerde, anayasa derslerinde veya idare dersinde ya da diğer derslerde referandumdan çok rahat bahsedemediler. Referandum öncesinde zaten Türkiye’de bir korku düzeni başladı; hatta bu korku düzeni topluma da enjekte ediliyordu. Bu, üniversitelerde de ses buldu. En son üniversitelere yaptıkları saldırılar, meslekleri ile tehdit edilen hocalarda büyük bir iz bıraktı. Cumhurbaşkanını eleştirdiği için okuldan atılan bir hocamız bile oldu. Bu sebeple hocalarımız referandum öncesinde sessiz kaldılar. Her an atılma tehdidi altında kaldılar. Özellikle bu tehdit vakıf üniversitesi devlet üniversitesi fark etmeksizin hocalarımızda psikolojik tahribat da yarattı. Öğrenciler genelde kendi aralarında tartışmadılar. Türkiye’ de olduğu gibi öğrenciler de bu seçimin meşru olmadığı, hile ile bir şekilde o sandıktan Evet çıktığına hemfikir. Hatta Referandumdan sonra yürüyüşlere örneğin üniversitemizden de birçok öğrencinin de katıldığını düşünüyorum… Ancak bu durum ne yazık ki üniversite gençliği örgütlü olmadığı için, şaibeli seçim sonuçlarına üniversitelerden ses çıkaramadı ve bu sonuçlar üniversitelerde yankı bulmadı.

    O.P.: Nasıl bir ihtiyacın ürünü olarak gündeme geldi sizce bu Anayasa değişikliği?

    Berkay Çelen (Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. Sınıf Öğrencisi): En basit şekilde cevaplandırmak gerekirse, yürütmenin güçlendirilmesi ihtiyacı olarak düşünebiliriz. Bu süreç Türkiye’ de yaklaşık 50 yıldır sürüyor. 71 Muhtırası ile başlayan bir süreç, arkasından 12 Eylül ile had safhaya ulaşan yürütmenin yargı önünde ve yasama önünde güçlendirilmesi anlayışı aslında en uç yorumunu bu başkanlık sistemi ile bulmuş oldu. Ve burada Türkiye özelinde de bir durum var, adına başkanlık sistemi bile demediler. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi dediler. Cumhurbaşkanın meclisi feshedebilmesi, ama meclisin feshedeceği zaman nitelikli yani 2/3 bir çoğunluğa ulaşması ihtiyacı. Cumhurbaşkanı meclis tarafından feshedilmeden önce zaten o meclisi de Cumhurbaşkanı feshedebilir. Böylelikle tamamen yasamanın, hatta yargının denetiminden bağımsız tutulmuş bir yürütme söz konusu. Bu yürütmenin başında da bir kişi var, monist yürütme diye adlandırılan sistemde mevcut Cumhurbaşkanı bu göreve getirildi. Bu bağlamda özellikle söyledikleri şey hızlı karar alma süreciydi fakat meclis dediğimiz yapı hızlı karar almaktan ziyade nitelikli bir karar alabilmek, yani halkın seçtiği vekillerin nitelikli bir şekilde halkın bütünün etkileyecek bir şekilde bir karar alması için var. Dolayısıyla hızlı karar alma ihtiyacı tamamen yapay bir ihtiyaç olarak kodlanmış durumda. Zaten 15 yıldır bütün iktidar mekanizmaları da kendi ellerindeydi, aslında bakıldığında hiç de gereği ve anlamı olmayan bir yapı söz konusu. Bunu da kendilerinden sonraki sistemi de garanti altına almak için, bütünlüklü bakarak değerlendiriyorlar diye düşünüyorum. Fakültelerdeki durum Baran’ın da dediği gibi, pek nitelikli ve yeterli değil. Bunda görece güçsüzlüğün de payı var. Üniversitelerde baskının fazla olmasına da bunu bağlayabiliriz. Olağanüstü hal etkisi ile bizim okulumuzda da kulüp çalışmaları yapılamadı, öğrencilerin Hayır’ı anlatmasına izin verilmedi. Evet’ in anlatıldığı, Hayır diyenlerin sürekli kutuplaştırıldığı, baskı altında kaldığı bir süreç yaşandı. Tamamen tek kutuplu bir süreç istiyorlar. Muhalefet ile birliktelik ve kendilerinin denetleneceği her şeyi reddettikleri bir durum söz konusu. Üniversitelerde de gördüğümüz üzere en uç noktaya getirilmiş durumda.

    İlayda Gedik (Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Temsilcisi, 3. Sınıf Öğrencisi): Dersler konusunda arkadaşlarla aynı şeyi düşünüyorum, hocalarımız konuşmadı veya süreç hakkında söz edilmedi. İlk olarak birinci sınıfta anayasa dersi var, ikinci sınıfta idare; ancak ben üçüncü sınıfta olduğum ve iki derse de girmediğim için mi acaba konuşmalara tanıklık edemedim diye düşündüm. Ardından acaba bu hangi derste konuşulacak oldu diye düşünürken aslında anayasa değişikliğinin bütün derslere sirayet ettiğini anladım. Örneğin ceza hukukunda geçen cumhurbaşkanına hakaret suçu artık nasıl yorumlanacak veya cumhurbaşkanının sorumluluğu konusu nasıl değişecek? Direkt olarak bu sıfat kaldırıldığı için bu sıfatın yerini ne alacak yoksa direkt olarak hüküm mü ortadan kaldırılacak? Bir de hocalarımız sürekli olarak ders saatlerinin yetmediğinden, konunun dışında başka bir şey konuşamamaktan şikâyet etmektedirler. O yüzden normalde de bir gazete haberi veya gündemde olan bir olay olsun, bunlar üzerinden yorum yapabilen bir fakülte değiliz. Ben isterdim ki okul hocaları dışında, Baro’dan veya komisyonlardan bir yetkili gelsin ve bize bu süreci anlatsın. Bu değişen maddeler, hükümler herhangi bir siyasi partinin veya verilecek oyun propagandası yapılmadan da anlatılabilir. Türkiye Barolar Birliği’nin web sitesindeki karşılaştırmalı değişiklik metni keşke herkese daha detaylı anlatılsaydı. Şahsi olarak benim gözlemim şöyleydi ki; “Evet” ve “Hayır” şeklinde iki kampanya süreci var ve maddeler söylenmeden halk üzerindeki kampanya süreci devam ediyor. Bu maddelerin anlatılmamasında zaten bilinçli bir tercih yapıldığı da aşikardır. Bizlere zaten “ben bu sistemi getiriyorum, tüm denetimi tek bir el altında topluyorum, denetimi kaldırıyorum, bana oy verin” diyemezlerdi. İki tarafın da dinleneceği bir sempozyum olmasını kendi okulumda çok isterdim. Tartışma ortamı ve iki tarafı da görmeyi isterdim. En azından sadece derslerde Kemal Gözler hocanın kitabına atıf yapılsaydı veya TBB’nin web sitesindeki metin söylenseydi. Nasıl bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıktığı sorusunda ise, Türkiye’nin zaten boşluğu olan bir konuydu. Türkiye parlamenter mi, yarı başkanlık mı diye tartışılan bir durumda bir anda sanki kurtarıcı gibi yansıtılan ve aslında sonumuzu getirecek başkanlık sistemi gündeme geldi. Önce bir fiili durum yaratıldı ve bu hukukiye dönüştürülmeye çalışıldı. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerde eyalet sistemi var ve bizim sistemimizde de olacak mıydı, bunu bile bilmeden halk seçime gitti. Hızlı karar alalım o yüzden başkanlığa geçelim yaftası da ilginçti; çünkü OHAL döneminde olduğumuz için zaten istenilen her şey kolayca, hızlı olarak karar alınıp eyleme geçirilebiliyordu. Neden bu kadar hızlı karar alınması isteniyor? Hızlı karar alma ile sürecin denetimden azade kılınıyor olması aşikardır. Çıkacak her yasada ben bilgilenmek istiyorum, söz hakkım olsun istiyorum ve benim söz hakkıma ket vuran bir sistemin hızı beni korkutuyor. Hızlı olması demek tartışılmıyor demektir. Zaten KHK’lar ile hızlı bir şekilde karar alınabiliyor. Neden daha fazlasını istiyoruz, bu da başka bir soru işaretidir. Diğer bir sorun ise, zaten bu Anayasa değişikliğinin kanun koyucuların eline değmeden çıkartılmasıdır. Şu ana kadar iyisi ve kötüsü ile kaç tane Anayasa gördüysek hepsini kanun koyucular yapmıştır; çünkü Anayasa yapmak kanun koyucuların işidir. Ben ilk kez bu sistemde kanun koyucuların geri planda tutulduğunu gördüm, İstanbul ekolüne veya Ankara ekolüne sahip hiçbir hocamızın fikrinin alınmadığına şahit olduk. Hukuk eğitimi almamış kişilerin hukuk yapması, kanunları, hükümleri değiştirmesi sağlıklı değildir. Bu normların nasıl oraya geldiğini bilmeden değişiklik yapmak sonuçlarını düşünmeden yasa yaratmaktır.

    O.P.: YSK’nin oyların sayım işlemi devam ettiği sırada almış olduğu karar ile mühürsüz pusula ve zarfların seçmenin oy hakkının korunması gerekçe gösterilerek kabul edilmesi, referandum sonuçlarının üzerine büyük bir şaibe gölgesi düşmesine ve seçimin meşruiyetinin tartışmalı hale gelmesine neden olmuştu, bildiğiniz üzere. Oy hakkının korunmasından ziyade seçim güvenliği değil midir sizce de esas olan? Kanun hükmünü açık bir şekilde ihlal eden ve kanuna aykırı bir işlem teşkil ederek tarihe bir hukuk garabeti olarak geçen bu karar karşısında ne söylemek istersiniz?

    İ.G.: YSK’nın Anayasa Mahkemesi’ne bir başvurusu var. Bununla ilgili bir emsal karar da mevcut. Emsal kararda alenen mühürsüz bir oy varsa bunun geçersiz olduğu yazıyor. Bir hukuk öğrencisi olarak benim öğrendiğim bir emsal kararın bir hukuk normu ile eşit olması gerekmekte. Seçim Kanunu’nda bir düzenleme mevcut, üstelik bir emsal kararımız var. Hukuku hiçe sayıp bunları yok saydığımızı farz edelim. Şöyle bir şey var ki; kanunlar geriye yürümez. İnfaz kararı hariç. Ve seçim sırasında çıkarılan bir kanunun geriye yürütülmesi açık bir şekilde hukukun katledilmesidir. Karar açık bir şekilde evinden zarf getiren kişilerin cebinden getirdiği zarfı sandığa atabileceğini söylüyor. O zaman benim 3 kişinin denetimi altında kullandığım mühürlü oyun hiçbir anlamı kalmıyor.

    Seçim güvenliği meselesi ayrı bir ihlal. Benim görevli olduğum okulda gözümün önünde açık bir şekilde oy kullanıldı. Uyarmaya kalktığımda ise bana cevabı ‘’Meclis’te bile böyle yapıyorlar’’ oldu.

    B.Ç.: Yapılan hukuksuzluklar hukuk güvenliğinin de zedelenmesine yol açmıştır. Yasaların belirliliği, önceden hangi kuralın uygulanması gerektiğinin açıklığı yok sayılmıştır. Burada şu çok önemli: Temel hakların tamamen ihlal edildiği bir durum söz konusu. Özellikle YSK Başkanı’nın seçim sonrası yaptığı açıklama amaçlarının ne olduğunu tam olarak ortaya koyan bir açıklama olmuştur. “Tam kanunsuzluk olmadığı için geçerli olmuştur” şeklinde bir açıklama mevcuttur; ancak bize fakültede 1. sınıftan beri öğretilen şey hukuka aykırılık var mı, yok mu bunun tespit edilmesi ve bu tespite göre sonuca varmak için derecelendirme yapılmasıdır. Esas olan şey kanunsuzluğun olması veya olmamasıdır. Türkiye’de yapılan seçimlerde bir mühürsüz oyun kullanılması bile bu seçimi toptan geçersiz yapar. Yapılan açıklamada tam kanunsuzluğun ne olduğunu kimsenin tam olarak bilmediğini düşünüyorum. Bu tanımı tamamen seçimi kazanmak için yaptıkları çok belli. Çünkü oylar sayılmaya başlandıktan sonra YSK tarafından açıklama yapılıyor. Seçim güvenliği, işlem güvenliği bertaraf ediliyor. Aslında “tam kanunsuzluk” açıklaması bize nasıl bir Türkiye istediklerini de açık bir şekilde göstermiştir. Hukukun olmadığı bir Türkiye yaratmak istiyorlar. YSK Başkanı’nın açıklaması ile kuralsızlığın kuralını da çıkardılar diyebiliriz. Bir diğer şaibe ise, Bekir Bozdağ’ın AYM’ye başvuruların ardından, “Anayasa Mahkemesi red yönünde bir karar veremez” açıklamasıdır. Mahkeme’ye başvurular yapıldıktan sonra yürütmeyi temsil eden bir kişinin bu açıklaması yargıya yapılan baskıyı da açıkça göstermektedir. Bu şaibeler yürütmenin yaptığı tüm işlemlerin öncesinde ve sonrasında bir kurala bağlanamayacağının da göstergesidir. Daha seçim sonuçlarının yüzde ellisi bile açıklanmadan yapılan balkon konuşmaları ve kutlamalar da tamamen görüntüyü değiştirmek ve psikolojik üstünlüğün sağlanması çalışmasıdır.

    O.P.: Hukuk Defterleri’nin 6. sayısında “OHAL, KHK’ler ve Anayasa Referandumu” başlıklı makalesiyle katkı sunan değerli hocamız İbrahim Kaboğlu ilgili yazısında Türkiye’yi 15 Temmuz’a getiren zeminin Anayasa-hukuk ve liyakat yerine din-mezhep-cemaat ilişkilerini öne çıkaran hükümet etme tarzı ile yaratıldığını, 15 Temmuz sonrasında ise hukuk ve liyakat yerine, yandaşlar ve muhalifler ayrımının sürdürüldüğünü, AKP ve cemaat biçimindeki oluşumların yeni ittifaklarına elverişli zeminler hazırlanabileceğini özellikle vurguluyordu. Bu bağlamda tüm üst kademe yöneticilerin atama, görevlerine son verme, bakanlıkların yapısı, kamu tüzel kişiliği kurulması gibi düzenlemelerin cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yapılabilmesinin Şule Özsoy Boyunsuz hocamızın deyimiyle kamu yönetiminde liyakatin yerini siyasi sadakatin almasına neden olacağından söz edilebilir mi? Ne dersiniz bu konu ile ilgili olarak?

    B.Ç.: Aslında 15 Temmuz’a baktığımız zaman bu işin bir numaralı sorumlusu darbe girişimini yapan Gülen Cemaati veya bugünkü adıyla “FETÖ” olarak gözükse de, esas olarak baş sorumlusu AKP iktidarıdır. Çünkü bu yapılanmayı bürokrasiye, hukuka, orduya yerleştiren ve bu yerleştirmeyi liyakat ile değil “siyasi sadakat” ile gerçekleştiren mevcut siyasi iktidardır. Hatta HSYK‘ya yerleştirmeler “darbeyle hesaplaşma” adı altında 12 Eylül 2010 referandumu ile kabul edilen Anayasa değişiklikleri ile gerçekleştirilmiştir ve böylece darbeyle hesaplaşma adına yerleştirdikleri bu grup yeni bir darbe girişimine sebebiyet vermiştir. Referandum sürecinde iktidar bunun hesabını muhalefetten, halktan sormaya çalıştı ve bizden mücadelesine destek istedi; ama bu işin müsebbibi AKP iktidarıdır ve süreç kendilerini de zedelemiş durumdadır. Fakat bir değişime de gitmeyen iktidar aynı şekilde yoluna devam etmektedir; sadece ittifak yaptıkları ortaklarını değiştirmiş durumdalar. Geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan bir bilgiye göre; şu an AKP il başkanlarının hâkim olarak atanması gerçekleşiyor ve toplamda 1 hafta içinde bin civarı hakim – savcı atamasının yaklaşık %90’ı AKP eski yöneticilerinden oluşuyor. Dolayısıyla bu kadar ihracın asıl sebebi veya bu kadroların nasıl doldurulacağı da ortaya çıkıyor: Yeni ortaklar yerleştirilecek, ortak bulunamadığı noktada da tamamen kendileri yerleşecek. Ben bu durumun devam edeceğini düşünüyorum; çünkü mevcut siyasi iktidarın toplumda artık karşılık yaratmakta zorlandığını görüyorum. Bu nedenle de tüm bu süreci ancak hukuksuzluklar ile, kendi kadroları ile yönetebilmeleri mümkün olacaktır diye düşünüyorum. Başbakan referandum öncesi “İtaat et, rahat et” diye bir söz söylemişti, bana göre bütün felsefeleri bu olacak ve artık liyakat esaslı değil, biat esaslı bir devlet yapılanması mevcut hale gelecektir.

    İ.G.: Darbe girişiminin ardından ilk olarak “kandırıldık” ifadesi kullanılmıştı, bir kere daha “kandırılma” riski ile bu ülke nasıl karşı karşıya bırakılabilir? Oysaki biz hiçbir zaman kandırılmadık çünkü en başından biliyorduk. İktidar ise bizden çok daha tecrübeli kişilerden oluşuyor; ancak onlar “kandırılmış” ve bir sonraki neslin de kandırılmayacağı belli değil. Sürekli olarak bir başka gruba dayanma hali söz konusu. Eğer halkın iradesi gerçekse, halkın iradesine dayanırsın ya da yalnızca kendinden güç alırsın. İktidarın ise hep dışarıdan, ne olduğu bilinmeyen, bu güvene nasıl sahip olduğu belli olmayan ve hatta hukuken bir karşılığı olmayan gruplar ile ittifak yaptığını görüyoruz ve ne yazık ki yaptırımsız kalacağını bildikleri için de istedikleri gibi hareket ediyorlar.

    B.Ç.: Yaptırım uygulayacak mekanizmaları da kendi ellerine geçirmiş durumdalar. Bu yüzden hukuka da, temel kamusal ilkelere de hiç ihtiyaç duymadan hareket edebiliyorlar.

    B.B.: Darbe girişimindeki sorumluluklarını unutturmak için referandumun kullanıldığını da söyleyebiliriz. İstikrar vurgusu ve bu tarz yapılara yeni sistemle birlikte yer verilmeyeceği de çokça propaganda edildi. Dış ilişkilerdeki milliyetçilik algısını da kullanarak darbe sürecinden yararlananın da yine mevcut siyasi iktidar olduğunu görüyoruz.

    O.P.:KHK’ler marifetiyle üniversitelerde adeta bir huruç harekâtına girişilmiş, bu ülkenin aydınlık, ilerici birikimi haksız ve hukuksuz bir şekilde üniversitelerden tasfiye edilmeye çalışılmıştır. KHK’ler ile üniversitelerin geldiği yeri nasıl değerlendirmeli, özel olarak ise bunca hukuksuz uygulamanın yaşandığı bir süreçte hukuk fakültelerinden ses çıkmamasını neye yormak gerekir?

    İ.G.: Bir ülkeyi kalkındırmak istiyorsanız önce eğitimi kalkındırmanız gerekir; tersinden eğitimi mahvederseniz de ülkenin kötüye gidişinin önünü açarsınız. Akademiye saldırma sebepleri de fikirlerin çarpıştığı bir ortamı ilk olarak yok etmek ve konuşmayı, tartışmayı, söz çıkmasını engellemek ve böylece bilinçlenmenin önüne geçmek…

    O.P.: Eğitimli seçmen kitlesinin ağırlıklı olarak “Hayır” diyor olmasının da bir payı olduğunu söylemek gerekir.

    B.B.: Ülkenin en karanlık dönemlerinde ilk harekete geçenlerin başında üniversiteler ve üniversite gençliği olmuştur. 68 kuşağı bu durumun en belirgin örneğidir.

    İ.G.: Herkesin bir siyasi görüşü olabilir, bu bir ifade özgürlüğüdür. Bu durum ancak empoze etmeye dönüştüğünde bir sıkıntı yaratır. Ben KHK ile uzaklaştırılan hocalarımın hiçbirinde böyle bir durumu yaşamadım veya not tehdidi gibi sorunlarla hiç karşı karşıya kalmadık. Yalnızca ifade özgürlüğü nedeniyle gerçekleşen bu durum, 12 Eylül darbesi ile kapatıldığı söylenen bu tip uygulamaların aslında kapanmadığını da gözler önüne seriyor. Ayrıca, KHK’ler yalnızca çıkarıldığı dönemi etkiler ve ilgili dönem sona erince etkisinin de kalkması gerekir. Ancak şu an meslekten ihraç etme ile beraber lisansların da iptal edilmesi söz konusu. Böylece kişilerin tüm yaşamlarını elinden alan bir durum mevcut oluyor.

    B.B.: Sadece üniversiteler ile de sınırlı olmayan bir uygulamadan bahsediyoruz. Hakim-savcı ihraçları, kişilerin malvarlıklarına el konulması, yurtdışına çıkış yasağı gibi uygulamalar da gerçekleştirilmiş durumda.

    B.Ç.: Yine KHK ile getirilen bir uygulama ile birlikte üniversitelerde rektörlük seçimlerinin de artık yapılmayacağını görüyoruz, doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atamanın gerçekleştirileceği bir duruma geçiliyor. Öncesinde seçimler varken de zaten fiili olarak yine bu yol kullanılmaktaydı; en çok oy alan yerine siyasi iktidara en yakın olanın, kişisel ilişkisi en çok olanın atandığı bir sistem vardı. KHK’ler ile beraber bu uygulamayı da tamamen kendi ellerine aldıklarını görüyoruz. KHK’lerin çıkarılmasındaki temel amaç acilen birtakım uygulamaları hayata geçirmektir; terör, olağanüstü bir siyasi durum yaşanması gibi hallerde bu sonuçları derhal bertaraf etme hedefi ile düzenleme yapılır. Şu an ise 9 aydır devam eden OHAL ve KHK süreci var ve bu süreçte hocalarımızın ihraç edildiğini görüyoruz. Yine hukukun bittiği bir noktada olsak da söyleyelim; bir kimsenin meslekten çıkarılmadan önce hakkında bir tahkikat yapılması, kişinin kendisine ne olacağını bilmesi lazımdır ve idari açıdan da birtakım aşamaların (uyarı, kınama) geçilmesi gereklidir. Yani şu an hukukun tüm alanlarına ve hatta OHAL’e dahi aykırılık söz konusudur diyebiliriz.

    O.P.: Referandumda AKP karşıtı toplumsallığa alternatif olarak sunulan ama politik olarak onlardan hiç de geride kalmayan “Hayır”cı birtakım siyasi figürlerin (MHP’li muhalif milletvekilleri) referandum akşamı yapmış oldukları açıklamalar ile pasifist, durumu kabullenen, hatta yeni duruma ayak uydurmaya çalışan bir tutum geliştirmelerini nasıl değerlendirirsiniz? Herkesin kendi Hayır tavrını kendince gerekçelendirdiği ve anlamlandırdığı bir düzlemde referandum sonrasında bizleri, ülkemizi nelerin beklediğinden bahsedebilirsiniz?

    İ.G.: Muhalefet liderlerinin bu tür şeyler yapması bizi de üzdü. 15 Temmuz’da halkı sokağa dökmenin ve dökülmüş olanı birleştirmenin iki çift söze baktığını gördük aslında. Zaten liderliğin de asıl vasfı budur. Bu yüzden üzücüdür. Teessüfü ben de edebilirim, doğru bulmadığımı ben de ifade edebilirim. Bunun yerine keşke ileride bizi nasıl bir cehennemin karşılayacağını tasvir etselerdi. Ne olacak, denetim mekanizmaları nasıl çalışacak gibi sorulara cevap verebilselerdi. Bir sonraki adımı -2019’u- düşünmekten ziyade; Cumhurbaşkanının partinin başına geçmesini veya üzerine basa basa idam tartışmalarını değerlendirmeliydiler. Bu da konuşulacak önemli başlıklardan birisiydi. Sonuç olarak duymak istediğim; referandumdan çıkan sonuç sonrası bizi nasıl bir Türkiye’nin beklediğine dair değerlendirmelerdi.

    B.Ç.: Tabloya genel olarak baktığımızda, diğer seçimlerde de gördüğümüz gibi, seçim gününe değin söylenilen birtakım lafların aslında hiçbir karşılığının olmadığı o akşam ortaya çıkmış durumda. Dolayısıyla muhalefetin tavrını şaşırtıcı veya üzücü bulmuyorum. Kof kabadayılık diyerek tarif edebiliriz. Çünkü bu sistemin muhalefetini yapıyorlar, bu iktidarın muhalefetini yapıyorlar ve sonuç olarak iktidar gibi muhalefet etmeye başlıyorlar. Karşı karşıya gelmekten çekiniyorlar ve yapay bir tavır gösterdiklerini düşünüyorum. Ama resmi tutanaklara göre %49’luk (bizler bu oranın daha fazla olduğunu biliyoruz) bir muhalefet mevcut. Hayır diyenler ne yapmalı dersek; “Doğru bulmuyorum” ifadesiyle yetinilmemeli, bu seçimin kazanıldığını ve ayak oyunlarıyla tersine çevrildiğini, şaibeli olduğunu teşhir etmeye devam edilmeli. Verili durumu kabullenip üzerine bir şey koymaya çalışmak değil, mevcut durumun reddi üzerinden yol almak gerektiğini düşünüyorum. İçinde bulunulan tam kanunsuzluk halini görmek gerekir. Bunu reddedip başka tartışmalar yapmak aslında iktidarın önümüze getirdiği paketi bir yerden sonra kabullenmek anlamına geliyor. Bana kalırsa düzenin kendisi reddedilmeli. Aksi durum siyasi iktidarın milli irade söylemine teslim olmak anlamına geliyor. Milli irade dediğimiz şey manevi, somut karşılığı olmayan bir kavramdır. Biz bu seçime baktığımızda şaibe, hukuksuzluk, baskı ve OHAL görüyorsak sonuç ne çıkmış olursa olsun, gördüklerimizi anlatmak ve bunlar üzerinden bir direniş hattı oluşturmak gereklidir diye düşünüyorum.

    İ.G.: Bir de şu nokta var; o gün yüzlerce avukat, hukukçu görev yaptı. “Teessüf ederim” açıklaması yerine bunların üzerinde durulmalıydı. “Arkadaşlar ilçelerimize davet ediyoruz, gelin ve sisteme tutanak girişleri için yardımcı olun, dilekçe yazılacaksa beraber yazalım, AİHM’e gidilecekse birlikte yapalım, kanun yolu açık ve birlikte mücadele edelim” çağrıları yapılmalıydı. Israrla kazanan biziz denmeliydi. Ben o akşamki konuşmadan şunu anladım: “Biz bittik.”

    Ama aslında durum böyle değildi. İki gün itiraz süremiz devam ediyordu. İnsanlara bu şekilde çağrı yapılmış olsaydı, destek istenseydi çok daha farklı olabilirdi. Muhalefetin tavrı insanların kabullenmesine ve “tamam o zaman” demesine neden oldu. Seçim boyunca ve sonrasında çaba harcayan onlarca avukatın hakkı yendi de denebilir.

    B.B.: Zaten muhalefet içinde de belli bölünmeler yaşandı. Hatta bir ara CHP’nin meclisten çekilmesi gündem olmuştu ve parti içinde de çeşitli çatışmalar yaşandı. Referandum sonrasında ana muhalefetin vereceği kritik bir karar birçok şeyi değiştirebilirdi. İlayda’nın dediği gibi bir şeyler yaparak da gidişatı değiştirebilirlerdi; ama yetersiz kaldılar. Yapmak istemediler, özellikle alay konusu haline gelen Kılıçdaroğlu’nun açıklaması halkın öfkesini ifade etmek için yetersizdi. Bu yüzden ana muhalefetin sokağa çıkma çağrısı yapması ya da seçimin meşru olmadığını ifade etmesi daha tatmin edici olabilirdi.

    O.P.: Aslında ifade edildi ama bunun hakkını verebilecek, gereğini yerine getirebilecek bir siyasi irade ortaya koyulamadı.

    B. B.: Tam olarak söylenmedi. “Hile yapıldı” dediler; ama “Kesinlikle meşru değildir, bu referandumu tanımıyoruz” demediler. Eğer deselerdi Türkiye’de birçok şey değişirdi. Çünkü halk bir noktadan sonra kabullenmeye başladı. Referandumdan sonra sokağa çıkan insanlar (Kadıköy-Beşiktaş- İzmir vs.) vardı; ancak arkalarında bir güç yoktu. Muhalefet bu noktada halka güven veremedi.

    B.Ç.: Aslında başlangıçta edindikleri bir tavırdı; kampanya mı yoksa bütünlüklü bir mücadele mi yürütülecekti? Birçok muhalefet öznesi kampanya yürütmeyi yani 16 Nisan akşamı sona erecek bir programı tercih etti. Ama halkın ya da muhalefetin tercih etmesi gereken, sonrasına da aktarılacak bir muhalefet dönemi olmalıydı. O yüzden meclis muhalefeti ya da çok büyük işler yapmış gibi görünen partilerle bir tutum farkımızın da olduğu ortaya çıktı.

    O.P.: Peki hukuk ve siyaset arasında nasıl bir ilişki tarifi yapılması ve esas olarak hukuksal alanı da biçimlendirecek şekilde bütünlüklü bir siyasal ve hukuksal mücadelenin nasıl örgütlenmesi, önümüzdeki dönem nasıl bir mücadele hattının oluşturulması gerektiğini düşünüyorsunuz?

    İ.G.: Aslında bu soru bana Cemal Bali hocanın derslerini hatırlattı. Hukuku oluşturan toplumdur, hukuktaki normu getiren toplumdur. İkisi bir bütündür. Ve toplumun o norma vereceği reaksiyonu biçimlendirir. En basitinden idam konusunu ele alalım, bugün bu konu konuşuluyorsa eğer toplumun şimdiden reaksiyon göstermesi gerekir. “Biz idamı istemiyoruz, geçmişten de biliyoruz ki idam hiçbir zaman tecavüzcülere ve tacizcilere uygulanmadı; hep siyasilere uygulandı, bu sebeple biz bu normu istemiyoruz.” denmesi gerekir. Ki hukuktaki karşılığı da, bizim toplumsal bakış açımız da değişsin ve ona göre şekil alsın, bu ikisi kesinlikle kopmaz. Siyasalı da şöyle bağlıyorsunuz; şu konjonktürde zaten hukuku yapan da siyasiler. Kanun koyuculardan onları çekeli çok zaman oldu. O yüzden bunları üçlü sac ayağı gibi de düşünebiliriz. Bu yüzden, dediğim gibi her şeyden önce insan ve toplum belirleyicidir.

    Her şeyden önce normu koyarken dikkat edilen şey caydırıcılıktır, toplumun normları değildir. Yoksa toplum kendi adaletini kendi sağlamaya çalışır ve kamu düzeni yıkılır. Dolayısıyla toplum ne istiyorsa her şey ona göre şekilleniyor. Her bireyin kendinin bilincinde olması gerekir. Nasıl oy hakkımı devrediyorsam, kanun yapma hakkım da var onu da devrediyorum ve ona sahip çıkılmak zorunda. Partilere bu yüzden kızıyorum; ben seni oraya geri çekil diye yollamadım, benim hakkımı koru diye yolladım.

    O.P.: Esas sorunun işlerin hep birtakım “kurtarıcılara” havale edilerek çözüleceğine inanılması olduğunu düşünüyorum. Çünkü yerleşik siyaset yapma kalıpları “sıradan” insanların siyasetin doğrudan öznesi olabildiği ve bunu örgütlü bir şekilde gerçekleştirdiği bir siyaset tarzına imkân tanımıyor.

    İ.G.: Her oy o kadar kıymetli ki, herkes bunun farkında olsa çok daha farklı olurdu. “Bir oydan ne olur ki?” diye düşünüyor insanlar. Halbuki o bir oylar toplansa çok daha farklı olabiliyor. Bununla ilgili istatistikler de var.

    B.Ç.: Mücadeleyi bütünlüklü kurgulamak gerekiyor. Hukuk fakültelerinde de, öğrenciler arasında da hukuka bir kariyer alanı gözüyle bakılıyor. Hukukun bağımsız ve ayrı, üstün bir alan olduğu düşünülüyor. Siyaset bu yüzden geri planda kalıyor hukuk fakültelerinde. Birçok arkadaşımız hukuka başka bir değer atfedip, geleceğini ve kariyerini düşündüğünü belirtiyor. Ama bütün sorularda da gördüğümüz üzere hukukun en temel kavramlarının bile işlemediği bir durum var ortada. Dolayısıyla hukuk, siyaset, ülke, bunları bütünsel bir şekilde bir araya getirecek bir mücadele dönemine girmemiz gerekiyor. Salt hukuk alanına sıkışmış ya da seçim dönemlerindeki kampanyalara ve teknik detaylara çekilmiş bir muhalefetten ziyade artık bu şaibeli durumu reddeden kesimlerin yeni döneme göre bir tepki örgütlemesi gerekiyor.

    B.B.: İlayda ve Berkay’ın belirttiği gibi, halkın verdiği tepkiler hukukun gideceği yolu belirler. Halk yapılan hukuksuzluklara tepki vermediğinde, hukukun arkasında halk desteği olmadığında gideceği yer bellidir. Aslına bakarsanız, özellikle referandumdan sonra şöyle bir rahatlama oldu: “Tamam biz bir şey yapmayalım, gereken yapılıyor” diye düşündü insanlar. Çünkü belli partilerin hukukçularına güvendiler. Örgütlenmediler ve hatta örgütsüz bir şekilde bile sokağa çıkmadılar. Hukukçulara duyulan bir güven vardı çünkü. Toplumsal dinamiklerle hukuk birlikte çalışmazsa bir etkisi olmuyor buraya bir set çekmek gerekiyor. Bu sebeple Berkay’ın dediği gibi, artık referandumdan sonra başkanlığın etkilerinin görülmeye başlanmasından itibaren birlikte, bütünlüklü, örgütlü bir mücadele yürütmek gerekiyor. Bunun yanı sıra, hukukla beraber çalışarak mücadele alanı belirlenmesi gerekiyor. Sadece toplumsal muhalefet ya da sadece hukuk tek başına başaramaz.

    İ.G.: Bir de bunun geçmişini düşünmek gerekiyor. İstenen buydu: Örgütsüzleştirmek. Seni bunca zaman hep değersiz gösterdiler, sen birey olarak hep değersiz ve arka planda hissettin. Örgütsüzlüğün sebebi de budur. “Sen ne yapabilirsin ki?, sadece git ve oy ver.” Topluma empoze edilen buydu. İstikrar diyorlar ya, senelerce buna alıştırdılar. “Sen ne yapabilirsin ki?, sen örgütlenemeyeceksin, sen bir şeyleri belirleyemeyeceksin. Sadece oy verirsin, her şeyi biz belirleriz, hukuku da yasayı da biz yaparız.” Ama toplumsal bir şekilde hukuku biz belirliyoruz bunun unutulmaması gerekir. Fransa’dan, İsviçre’den alıp benim önüme kanun diye koyulursa, toplum alışamıyor, adapte olamıyor. Toplumdan bağımsız kanuna alışılamadığı aşikâr. Hukuku toplum belirler, keşke kendimiz belirleseydik böylece bu kadar kırılmalar da olmazdı.

    O.P.: Son olarak Hukuk Defterleri dergisi okurlarına iletmek istediğiniz ya da eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    İ.G.: Azalarak bitmeyelim, birbirimize sahip çıkalım, örgütlenelim. Gerçekten birbirimizle olduğumuz sürece var oluruz; biz bunu geçmişte de gördük. Tecrübe gerçekten en ucuz, en güzel, en net kazanımlardan biridir. Baktığımızda aslında çok güzel bir mazi var. Örgütlenerek neler yaptığımızı görüyoruz. Kısa maziye baktığımızda Gezi Parkı’nı görüyoruz. Bunlar çok geçmiş günler değil, bizler bunu yine yapabiliriz. Hiçbir şey için geç değil, enseyi karartmayalım. Hukuk Defterleri’ni okuyan insanlar olarak az çok aynı şeyleri düşünüyoruz ama bunu yaymaya çalışmalıyız. En büyük hatalarımızdan birisi belki de bu: Çok fazla kendi içimize kapanığız, başkalarını da katmaya çalışmalıyız. Özellikle şu süreçte fark ettim ki; hazırlık sınıflarına ve yeni oy verecek insanlara ulaşmaya çalışalım, sohbetlerimize onları da katalım. Ancak bu şekilde büyüyebiliriz. Yeniliğe açık olarak…

    B.Ç.: Ellerinde bir görüntü olsa da, bir yasa geçirilmiş olsa da şunu biliyoruz ki her zaman büyük toplumsal değişimler, bu en büyük görüntülere karşı çıkarak gerçekleşmiştir. Bütün devrim ve ilerleme süreçleri hep mevcut statükoya kafa tutma süreçleriydi. Dolayısıyla ellerinde başkanlık kozu da olsa, OHAL kozu da olsa, biz bilelim ki; toplum bütün bu güçlerin üstesinden gelebilecek yegâne unsurdur. Dolayısıyla biz birlikte mücadele edebildiğimiz takdirde bu görüntüyü tersine çevirebileceğimizi hiç unutmamamız gerekiyor.

    B.B.: Özellikle hukuk fakültesi öğrencilerine seslenmek gerekirse, İlayda’nın da dediği gibi, umudun yükseltilmesi ve taşınması, örgütlü bir şekilde dışa açılarak olabilir: Tartışmalar, paneller, sempozyumlar yaparak. Mücadelenin büyütülmesi ve umudun aşılanması sağlanmalıdır. Zaten en son KHK’larla da korktukları şey belli. Akademiden, üniversiteden, hukukçulardan korkuyorlar. Korktukları için de KHK’lar aracılığıyla saldırıyorlar. Bizler bu saldırılara örgütlü bir şekilde karşılık veremezsek başarılı olamayız. Bu yüzden hukuk fakülteleri başta olmak üzere, üniversitelerde örgütlenmeli ve beraber yürünecek bir mücadele hattını çizmeliyiz.

    O.P.: Çok teşekkür ederiz…

  • Söyleşi: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Vesilesiyle… (27.02.2017)

    Yayın kurulu üyemiz M. Elif Erhan, İlerici Kadınlar Derneği GYK üyesi Umut Kuruç ile Türkiye’de kadın sorunlarını, iktidarın kadın politikalarını ve kadın mücadelesini konuştu.

    M. Elif Erhan: İlerici Kadınlar Derneği’ni biraz anlatmanızı isteyerek başlayalım. Nasıl kuruldunuz, amaçlarınız neler, neler yapıyorsunuz?

    Umut Kuruç: İlerici Kadınlar Derneği (İKD), aslında ciddi bir ihtiyaca karşılık kuruldu diyebiliriz. “Nedir bu ihtiyaç?” ya da “Bu ihtiyaç nasıl doğdu?” sorularını sorarak, bunlara cevap vererek başlamakta fayda var. Dünyada ve Türkiye’de, ki biz ülkemize odaklanarak bakalım, 1980’lerle birlikte sermaye sınıfının emekçi kitlelere dönük ciddi bir saldırısıyla karşı karşıya kalındığını görüyoruz. O günlerden bu güne geldiğimizde elimizden alınanlara bakmak gerekiyor. Emekçi sınıfların 1980’lere, 1990’lara kadar elde ettiği bütün kazanımların birçok yerde yavaş yavaş, ülkemizde ise büyük bir hızla kaybedildiğini görüyoruz.

    Bunlara hak gaspları diyelim. Kim gasp ediyor? Sermaye sınıfı, patronlar ve onların idare mekanizmaları. Bu hak gaspları karşısında güçlü bir mücadeleyi örgütleyemeyen bir emek cephesi görüyoruz bir de. 1980’lerle birlikte o güne kadar elde edilen kazanımların nasıl elde edildiği adeta unutuluyor ve yerini düzen içinde “çözüm” arayan birtakım “mücadele” başlıkları alıyor. Bunlar daha ziyade kimlikler üzerinden, yani, cinsiyet, etnik, dini kimlikler. Yani, artık toplumsal kurtuluştan ziyade bireysel kurtuluşun öne çıktığını, bu anlamda da emekçi kitlelerin hak ve kurtuluş mücadelesini örgütleyecek anlayıştan ziyade, bunu dışlayan veya kenar süsü olarak bir yerlere iliştiriveren, adına “sivil toplum” denen kimlik mücadeleleri.

    Kadın mücadelesi de Türkiye’de özellikle bu süreçte tarihsel kazanımlarını borçlu olduğu emekçi ve işçi kadınların mücadelesinden, onun hedeflerinden kopmaya başlıyor ve hızlı bir dönüşüm yaşıyor. Yani, kadın mücadelesi 1857’de ABD’deki Cotton tekstil fabrikasında greve çıkan on binlerce kadın işçinin mücadelesinden, 1908’deki Ekmek ve Gül Grevi’nden, 1789’da Paris’te Fransız Devrimi’nin ateşini yakan “ekmeğimiz nerede?” sloganıyla Versailles kapılarına dayanan binlerce yoksul, emekçi kadının kavgasından, 1871 Paris Komünü’ndeki Louis Michel’lerin, Avrupa’da 1848’deki devrimlerde en ön saflarda yer alan işçi kadınların mücadelesinden, 1917 Şubat’ında “ekmek ve barış” sloganıyla büyük Ekim Devrimi’ni başlatan kadın işçilerin yürüyüşünden kopuyor. Türkiye’de ise 1873’te tersane ve tramvay grevinin en ön saflarındaki yoksul kadınlardan, 1876 feshane grevini örgütleyen işçi kadınlardan, 1908 Sivas ekmek isyanının kadınlarından, 1910-1911 dokuma ve tütün grevinin neferlerinden, 15-16 Haziran büyük işçi direnişinin kadınlarından… Bu tarih bir bakıma yok sayılıyor. Oysa, kadınların kazanımlarının işçi sınıfının mücadelesinden, onun kazanımlarından bağımsız olmadığını tarih bize gösteriyor.

    Böylece, salt biyolojik bir başlığa ve salt toplumsal cinsiyetin sınırlarına sokulan kadın mücadelesi kaçınılmaz olarak ilerici niteliğini silikleştiriyor, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonuç olduğu, sürecin ise bambaşka bir bağlamda ve ölçekte ele alınması gerektiği göz ardı ediliyor. Kadının özgürlüğü cinsiyete hapsedilirken, toplumsal özgürlükle tam karşıt bir yere oturan türbana özgürlük bile talep edilebilir hale geliyor kadın mücadelesi adına. Oysa şu açıktır, gericilik asla özgürlük adına talep edilemez. Gericiliğin özgürlüğü olmaz.

    Siz toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, kadına yönelik şiddeti, bu sonuçların ortaya çıkmasını sağlayan, bunları besleyen bataklığı kurutmadan, bu zemini yıkmadan ortadan kaldıramazsınız. O halde, öncelikle bu bataklığı kurutmak, bu zemini ortadan kaldırmak üzere bir mücadele örgütlemek gerekiyor. Az önce bahsettiğim tarihsel birikimimiz bunu bize gösteriyor zaten.

    MEE: Tam bu noktada İKD’ye geliyoruz değil mi?

    UK: Evet, İlerici Kadınlar Derneği (İKD) adının bu topraklarda tam da yukarıda değindiğim birikim ve hedef nedeniyle tarihsel bir anlamı var. Bir yandan kadınların emek mücadelesinde yer almasını sağlayan, bir yandan da kadın sorunu diye adlandırılabilecek başlığı gündeme getiren ve bu ikisini (emek ve kadın mücadeleleri) birleştirerek binlerce üyesiyle Türkiye sathına yayılmış bir örgütlülük, tarihsel bir mirastır İKD.

    Elbette işin bir de”ilericilik” yanı var. Türkiye’de kıskançlıkla sahip çıkılması gereken, ayağımızı bastığımız, ancak ayağımızın altından çekilen zemindir. Ayağımızın altından çekilen ve yeri hızla gerici ideoloji tarafından doldurulan bütün ilerici değerleri ifade eden kavramsallaştırma olarak ilericilik… On yıllardır çok ciddi bir gerici saldırıyla karşı karşıya olduğumuz açık. Bundan en hızlı ve en çarpıcı biçimde biz kadınlar payımızı alıyoruz. Bütün gerici ideolojik, kültürel girdiler kadının toplumsal alandaki konumunu belirliyor, kamusal alanda kadının ancak ikincil bir varlık olduğunu kabul etmesiyle nesne olarak var olmasına yol açıyor.

    Her ay onlarca kadının katledilmesine, yaşamlarına ilişkin tasarruflarının ortadan kaldırılmasına, kız çocuklarının küçücük yaşta evlendirilmesine, eğitim haklarının ellerinden alınmasına, kadın emeğinin esnek istihdamına, üretim ilişkilerinde açık kapatan stepne olmasına kadar gidiyor bu gerici saldırının sonuçları.

    O halde ‘ilerici’ olmak önemli. Hem tarihsel olarak, hem de bugün karşı karşıya olduğumuz gerici saldırıyı püskürtmek için… İşte bu nedenle İlerici Kadınlar Derneği’nin varlığı ve mücadelesi önemli.Hem bu mirası sürdürmek, hem de bu ismin hakkını vermek önemli. İş sadece isimle bitmiyor. Çok ciddi bir sorumluluk gerektiriyor.

    1970’lerin Türkiye’sinde binlerce kadını mücadeleye katmış, emekçi sınıfların mücadelesiyle birleştirmiş, sosyalist hareket içerisindeki kadınların sesi olabilmiş, kadın mücadelesini örgütleyebilmiş ve toplumsallığı yaygın, birçok kazanım elde etmiş büyük bir dernek İKD. Belki tam da bu nedenlerle 12 Eylül öncesi 1979’da sıkıyönetim komutanlığı tarafından kapatılıyor.

    Bugün Türkiye’deki siyasi atmosfer, emekçi sınıflara dönük zincirlerinden boşalmış saldırı, gerici kuşatma, hepsi en başta kadınları etkiliyor.Sömürü daha da artarak sürerken, gericilik ayağımızı bastığımız zemini altımızdan alırken bugünün Türkiye’sinde İKD’nin gerekli olduğu da açık.

    MEE: Bu mücadeleyi nasıl örmek istiyor İKD, amaçlarınız neler?

    UK: Bizler de bunun gerekliliğinden hareketle 2015 yılında İKD’yi yeniden kurduk. Öncelikli hedefimiz elbette toplumsal cinsiyet eşitsizliğine neden olan zemini ortadan kaldırmak. Nedir bu? Üretim ilişkileri ve bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal ilişkilerle kadının ikinci sınıf insan olmasına yol açan bütün nedenlerin ortadan kaldırılması için mücadele etmek ve elbette bu mücadeleyi kazanmak.

    Yerine koyacağımız, insanca bir yaşam, eşit ve özgür bir düzen için örgütlenirken kadına yönelik her tür ayrımcılığa karşı, siyasal, ekonomik, ideolojik ve toplumsal alanlarda mücadele etmek.Karşımızdaki cepheyi geriletmek ve gerici kuşatmayı kırmak.

    Kadınların üretim sürecinde, kadın olmalarından kaynaklı yaşadıkları sorunların ve eşitsizliklerin söz konusu olduğunu biliyoruz. Emekçilere dönük saldırıların parçası olarak çıkarılan çalışma yasalarıyla da bu durum güçlendiriliyor, pekiştiriliyor. Esnek istihdam, güvencesiz çalışma, taşeronlaştırma artık yasalarla da bağlanıyor. Bu da belki en fazla kadın emeğini, kadının üretim sürecine katılmasını etkiliyor. Bütün bu koşulların ortadan kaldırılması ve insanca ve güvenli çalışma için, eşit işe eşit ücret hakkı için mücadele en başa yazdığımız hedeflerden.

    Üretim sürecinde ve toplumsal ilişkilerde kadının eşitliğini sağlayacak en önemli başlıklardan biri deev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi işlerin kamu hizmeti olduğu gerçeğinin kabul edilmesi. Bu düzende, yani sermayenin egemen olduğu düzende değişim değeri olan mal ve hizmetin üretilmesindeki doğrudan emeğin bir değeri vardır. Ancak, bunun yeniden üretilmesini sağlayan emek “görünmezdir”, değersizleştirilmiştir çünkü değişim değeri yoktur. Oysa, ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi işlerin üretim sürecinin bir parçası olduğu açıktır ve bunlar kamu hizmeti olmalıdır. Kadının toplumsal yaşamdaki eşitliğinin en önemli koşullarından biridir bu.

    Bunun sağlanması için en başta kadınları hedef alan gerici kuşatmanın ortadan kaldırılması gerekir. Gericiliğin kadınlar üzerinde yarattığı tahakküme karşı AKP politikalarında cisimleşen kadına yönelik her tür saldırının karşısında aydınlanma ve laiklik mücadelesini yürütmek ve bu kuşatmayı dağıtmak İKD’nin en önemli hedeflerindendir. Çünkü gericiliğe karşı ilericilik kavgasının olmazsa olmazı kadın mücadelesidir.

    MEE: 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle, ülkemizdeki kadınların durumu ile ilgili bir değerlendirme yapabilir misiniz?

    UK: Öncelikle ülkemizin içinde bulunduğu duruma kısaca göz atmakta fayda var. 1923’te kurulan Cumhuriyet’in, 1980’den itibaren hazırlanan zemin ve AKP iktidarı tarafından tasfiye edildiğini söylemeliyiz. Ancak, AKP’nin yeni rejiminin kurulma sancıları da sürüyor. Son olarak 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi sonrası diktatoryal yönetimleri andıran bir yapı kurulmuş, toplumun ilerici kesimlerine dönük baskı ve şiddet temel politika haline getirilmiştir. Bu tabloda, baskı ve şiddete en fazla maruz kalan kesimin yine kadınlar olduğunu söylemek gerekir.

    Türkiye’de AKP iktidarı ve onun yerleştirmeye çalıştığı yeni rejimin kurulma sürecinin temel özellikleri, emperyalizme tam boy teslimiyet, piyasalaşma ve dinci gericileşmedir. AKP’nin iktidar olduğu 15 yıllık süreçte kadınlara yönelik piyasacı ve gerici saldırılar sistematik bir biçimde sürdürülüyor. Cumhuriyet döneminde kadının sahip olduğu bütün hak ve kazanımlar da geri alınmaya çalışılıyor.

    AKP’nin Yeni Türkiye’sinde kadınların istihdam oranı düşerken enformel sektörlerde güvencesiz ve kayıt dışı çalışmalarıyaygınlaşıyor.

    Buna bazı rakamlarla örnekler vermek gerekirse;

    Kadınların iş gücüne katılım oranı %30.8, kadın istihdamında kayıt dışılık oranı %52’dir.

    12 milyon kadın ‘ev kadını’ olarak tanımlanmaktadır.

    Esnek çalışma temel çalışma biçimi haline getirilmektedir.

    Kadınların enformel sektörlerde istihdamı artmaktadır.

    AKP’nin Yeni Türkiye’sinde kadına yönelik şiddet ve cinayetler katlanarak artmıştır.

    Yetersiz olan verilere göre son 14 yılda 7 binin üzerinde kadın cinayeti işlenmiştir.

    Kadınlar birinci derece akrabaları ve aile fertleri tarafından şiddete uğramaktadır.

    Şiddet ve cinayetlerin sebepleri arasında boşanma, ayrılma isteği birinci sıradadır.

    Kadınlar fiziksel şiddetin yanı sıra, sözel, ekonomik, cinsel ve psikolojik şiddete de maruz kalmaktadır.

    Türkiye toplumsal cinsiyet eşitliğinde 145 ülke arasında 130. sıradadır.

    Bütün bunlar olurken, hukukun kadını korumadığı, kadına şiddet uygulayanlara iyi hal indirimlerinin yaygın bir şekilde uygulandığı gerçeği ile de karşı karşıyayız.

    AKP’nin yeni Türkiyesi’nde iktidar kadın bedeni üzerinden bütün toplumu tahakküm altına almaya çalışıyor.

    Kadının toplumsal işlevinin annelik olduğu, varlığının ise sadece aileyle sınırlandırıldığı iktidar mensuplarınca sürekli dillendiriliyor.

    Çok küçük yaştan itibaren kız çocuklarının örtünmesineçocuk yaşta evlilikler eşlik ederken, istismar edilmeleri normalleştiriliyor.

    AKP iktidarı bütün bu süreci toplumsal planda aslında kadınlar üzerinden örgütlemiştir diyebiliriz. Önce kadınları hedef almış, böylece toplumun en küçük ekonomik yapıtaşı olarak gördüğü aileyle başlayarak, toplumun bütününükendi ideolojisi doğrultusunda yeniden şekillendirmeye, toplumsal dokuyu dönüştürmeye girişmiştir. Kadın bedeni üzerinden bu kadar çok propaganda yapılmasının altında yatan temel neden burada aranmalıdır.

    Bütün bunların elbette farklı toplumsal kesimlerde rahatsızlık yarattığını ve bir direncin de söz konusu olduğunu söylemek gerekir.

    TEKEL Direnişi gibi, Haziran Direnişi gibi büyük kalkışma ve direnişlerle karşı karşıya kalan iktidar da, bu birikimi toplumun hafızasından kazımak için gerek ideolojik, gerekse siyasi şiddet ve basıncını arttırıyor.

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü Türkiye işte böyle bir tabloyla karşılamıştır. Verilmesi gereken cevap açık olmasına rağmen, son yıllarda 8 Mart’lar kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerini haykıracakları, piyasacılığa, gericiliğe ve işbirlikçiliğe karşı mücadeleyi yükseltecekleri, bu çerçevede örgütlülüklerini büyütecekleri bir tarih olacağına, ne yazık ki bunun çok dışında bir manzarayla karşı karşıya kalabiliyoruz.

    İlk soruda bahsettiğim gibi salt biyolojik toplumsal cinsiyet eşitsizliği sınırlarına sokulan, talepleri bununla sınırlı kalan bir panayırla karşı karşıya kalabiliyoruz ne yazık ki. Eşitlik mücadelesi düzenin bütünlüklü saldırısı göz ardı edilerek havada asılı bir patriarka karşıtlığına, özgürlük ise cinsiyete hapsediliyor. Ortaya çıkan tablo ise yerini hafızalarda ertesi gün unutulacak cinsiyet temelli ‘esprilere’ ve dudaklarda hafif bir gülümsemeye bırakıyor.

    MEE: Peki daha önce de bahsettiğiniz gibi, çalışmalarınızda gericilikle mücadele önemli bir yer tutuyor. Kadınların mücadelesi açısından laikliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

    UK: Gericiliğe karşı mücadelenin önemini tarihsellik içerisinde ele almak gerekir. Üretici güçlerin gelişiminin önünü açan toplumsal ve siyasi dönüşümler ilericidir. Gericilik ise kavramsal olarak evrenin ve toplumların mutlak değişmezliğini veri alır.

    Son 15 yıldır Türkiye’de aydınlanma fikri ile ortaya çıkan insanlık tarihinin önemli kazanımlarının iktidar tarafından yok sayıldığını, Orta Çağ karanlığına dönüşün hakim bir eğilim olduğunu hep birlikte yaşıyoruz.Oysa, tarihsel ilerlemeyle elde edilen kazanımlar bizim zeminimizdir. Biz bu kazanımları daha ileri taşıma hedefiyle yol almaya çalışırken zeminimizin ayaklarımızın altından çekildiği bir durumla karşı karşı karşıyayız.

    Laiklik kabaca din ve devlet işlerinin ayrılmasının çok ötesinde, kadının toplumsal yaşamda eşit olmasının teminatı aslında. Hatta sadece kadının değil, toplumsal yaşamın bir bütün olarak akla ve bilime göre gelişmesinin, zenginleşmesinin teminatı. Bunun ortadan kalktığı bir toplumsal yapının nasıl şekillenebileceğinin ipuçlarını bugün yaşayarak görüyoruz. Dolayısıyla, bu geriye gidiş, akla ve bilime aykırı dönüşüm derhal durdurulmalıdır. Tam da bu yüzden kadınlar gericiliğe karşı ilerici değerlere sahip çıkarak örgütlü hale gelmeli ve mücadeleye katılmalıdır. Az önce belirttiğim toplumsal ilerlemenin öznesi olduklarını göstermelidir.

    MEE: Son on yılda emekçi kadınların toplumdaki yerinde ne gibi değişiklikler olduğundan biraz daha ayrıntılı bahsedelim isterim.

    Türkiye’de kadın emeğinin her geçen gün daha da görünmez ve değersiz hale getirildiği zaten açık ve sürekli dillendirdiğimiz bir gerçek. Mesela her 4 kadından 3’ünün ücretsiz çalıştığını, 12 milyon kadının çalışma hayatına katılamadığını biliyoruz.

    Çalışma hayatına katılanların ise ucuz ve güvencesiz işçi olarak sayılarının arttığını da biliyoruz. Çalışan kadınların ücretlerinin aynı işi yapan erkeklerden yüzde 23 daha düşük olduğu da bir gerçek. İşsizlikten de en fazla kadınlar etkileniyor.

    Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık olarak yayınladığı Küresel Cinsiyet Eşitsizliği 2016 Raporu’nda Türkiye 130. sırada. Zaten ölçülen ülke sayısı 144… Bu rakam 2006 yılında 105 mesela. Yani eşitsizlik hızla artıyor. Yine Dünya Ekonomik Forumu raporuna göre Türkiye’de kadınlar erkeklerin sadece %62’si kadar kazanıyor ve ülkemiz ücret eşitsizliğinde 98. sırada. İşsizlik oranı yüzde 20’lere ulaşmış iken kadın işsizlik oranı yüzde 28’e dayanmış durumda. Yine aynı kurumun geçtiğimiz aylarda yayınladığı Kapsayıcı Büyüme ve Kalkınma Raporu’na göre kadınların işgücüne katılım oranında Türkiye, kendi gelir kategorisindeki 26 ülke arasında son sırada. Kadın ve erkek gelir eşitsizliğinde ise yine son sıradayız.

    Kürtajın yasaklanması girişimleri ve kadınlara ‘en az üç çocuk doğurma’ dayatılırken, 26 ülke arasında ücretli gebelik izinlerinin en düşük olduğu üçüncü ülke de Türkiye.

    Kadınların işgücüne katılım oranı TÜİK verilerine göre 2015 için % 27,5. Birçok kadının ise kayıt dışı sektörlerde çalıştığı ve bu nedenle sosyal güvenlik kapsamında yer almadığını da biliyoruz.

    AKP’nin 2012’de hazırladığı Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS) belgesinde kadınlara, özel politika gerektiren gruplar arasında yer veriliyor. Türkiye’de çok düşük olan kadın istihdamını artırmak için çözüm olarak esnek istihdam sunuluyor. Buna göre kadına yönelik esnek istihdam biçimleri kısmi süreli çalışma, belirli süreli çalışma, özel istihdam büroları aracılığıyla uzaktan çalışma, çağrıya bağlı çalışma olarak tanımlanıyor.

    Düşük ücretli, güvencesiz çalışma biçimlerini düzenleyen yasalar ve yönetmelikler de 2016 yılında yürürlüğe kondu biliyorsunuz. Yarı zamanlı çalışmayı yasal ve meşru hale getiren Gelir Vergisi Kanunu’nda Değişlik Yapılmasına Dair Torba Yasa ile bu yasaya bağlı çalıştırılacak kadınların özel istihdam büroları aracılığıyla nasıl kiralanacağını düzenleyen ve Özel İstihdam Büroları Yasası da dediğimiz İş Kanunu ile Türkiye İş Kurumu Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, kadınların çalışma hayatını daha da zorlaştırıyor. Bu iki yasa ve ardından çıkarılan yönetmelikler ise kadın istihdamındaki piyasacı vegericizihniyeti gözler önüne seriyor.

    Yarı zamanlı çalışma emekçi kadınlar için eksik ücret ve emekliliğin imkânsız hale gelmesinden başka bir şey değil. Kadınların geleceği özel istihdam büroları adındaki köle işletmelerine teslim ediliyor.Yani, emekçi kadınlara saldırıda, gericiliğe bir de zincirlerinden boşalmış bir piyasacılık ve tam boy sömürü eşlik ediyor. Son 10 yılı böyle özetleyebiliriz.

    MEE: Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasındaki kadınlar için en büyük sorunlardan biri de göç. Göç, bu coğrafyadaki kadınları nasıl etkiledi?

    UK: ‘Göçün ardında yatan temel sebep nedir?’ diye bakmak gerekiyor öncelikle. Buraya baktığımızda ise temel sebebin emperyalist kapitalist sistemin kendisi olduğunu görüyoruz. İnsan hareketleri diye tabir edilen göçün esas olarak 1990’lardan itibaren büyük bir ivme kazandığını görüyoruz. Bu sürecin hangi tetikleyicilerle ortaya çıktığına ve beslendiğine göz attığımızda emperyalizm ve kapitalizmin ağırlığını görmek mümkün. Nedir bu beslenme kanalları ve tetikleyiciler?

    SSCB’nin ve Sosyalist Avrupa ülkelerinin dağılması Ekonomik koşulların hızla zorlaşması

    Savaşlar, iç çatışmalar, doğal afetler nedeniyle insanların yerlerinden edilmesi

    İş güvencesinin ortadan kalkması, istihdamın geçici hale gelmesi

    Yani, zincirlerinden boşalmış emperyalizmin, sermaye düzeninin sonuçları…

    Göç aslında tam olarak Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında yerinden edilmiş insanları ifade eden bir kavram değil. Yerinden edilmiş ve göçe zorlanmış demek daha doğru. Bugün Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında insanlar hangi nedenlerle yerinden ediliyor ve göçe zorlanarak sığınmacı, mülteci ve göçmen oluyor? Esas odaklanılması gereken yer burası bana kalırsa.

    Esas ve en büyük neden emperyalizmin bölgedeki politikaları ve doğrudan veya dolaylı yürüttüğü savaşlar diyebiliriz. Savaşın en büyük mağdurlarının ise kadınlar ve çocuklar olduğu açık. Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de savaş, kadınlar için taciz, tecavüz, şiddet, evini terk edip güvencesiz koşullarda göç, iltica, sığınma demek, ağır psikolojik travma demek.

    Göçe zorlanan insanların, mültecilerin ve sığınmacıların sorunları, daha ülkelerinden kaçışlarıyla başlar ve sanıldığının aksine sığınacak ülke bulunca son bulmaz, aksine hızla artar. Mülteci ve sığınmacı olmak nüfusun en bağımlı kesimini ağır ve olumsuz etkiler. Bu kesim mülteci hareketliliğinin çoğunluğunu oluşturan kadınlar ve çocuklardır.

    Ülkelerini, evlerini terk etmek zorunda bırakılan kadınların, göç/iltica sürecinde saldırı, şiddet ve tehlikelere maruz kaldığı verilerle de ortada olan bir gerçek. Geçiş sürecinde ve yerleştirildikleri kamplarda da tehdit ve istismar sorunuyla karşı karşıya bırakılan kadınları, bir de fuhuş ve taciz/tecavüz bekliyor ne yazık ki.

    Yıllardır kan dökülen, sömürgeciliğin bütün kahrını çekmiş olan bir coğrafyadan bahsediyoruz Ortadoğu derken. Bu topraklar savaşların, ateşkeslerin, petrolün, çıkar ilişkilerinin süreklileştiği, bugün ise sadece biçim değiştirerek devam ettiği yerler.

    Bugün ise bu coğrafya daha zayıflatılmıştır aslında. Her gün bombaların patladığı, savaşın sürekli hale geldiği, gericiliğin en vahşi şekilde kendini gösterdiği Ortadoğu’da görünmeyen ciddi bir kadın sorunununda sürdüğünü biliyoruz.

    Emperyalizmin ve işbirlikçilerinin yobaz çeteler aracılığıyla Ortadoğu’nun tek laik ülkesi olan Suriye’de 2011 yılı ile başlayan saldırısı, öncesinde ABD emperyalizminin Irak’ı işgali yüz binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine neden oluyor.

    IŞİD ve benzeri yobaz çeteler tarafından kaçırılarak cariye yapılan, köle olarak pazarlarda satılan, bu zulmü yaşamamak için yaşama veda eden kadınlardan bahsediyoruz.

    Gericiliğin eşlik ettiği emperyalist savaşın, kadınların hayatındaki korkunç sonuçları çarpıcı örneklerle dolu maalesef.

    Araştırmalar Türkiye’deki Suriyeli kadın sığınmacıların para karşılığı evliliklere zorlandığını, kadınların bu evlilikler aracılığıyla sistematik cinsel istismara maruz kaldıklarını ortaya koyuyor. Birçok ilde kız çocuklarına 20-50 TL karşılığında fuhuş yaptırıldığı, evlerde gündelikçilik yaptırılanlara ise, 75-100 TL’lik iş için 10-15 TL ödendiği ortaya çıkıyor. Muta nikâhı da denen evliliklerin kadınları, fuhuş çetelerinin ağına düşürmek üzere kullanıldığı, ülkelerinde ya da sığınmacı olarak Türkiye’de ikamet eden genç Suriyeli kadınları imam nikâhı adı altında kandırarak fuhuş sektörüne çeken insan ticareti çetelerinin varlığı, IŞİD gibi yobaz çetelerin ele geçirdikleri kadınları ve kız çocuklarını köle ve cariye olarak sattıkları da gün gibi ortada.

    Bir de bunların üzerine sığındıkları ülkedeki birçok kesimin, bu göç etmeye zorlanmış insanlara karşı geliştirdiği ırkçı, milliyetçi tutum ekleniyor. İnsanların göçe zorlanmalarına, kendi iktidarlarının bu insanların hayatlarında neden olduğu saldırganlık ve oyunlara tepki göstereceklerine, sığınmacı ve göçmenlere yöneltiyorlar öfkelerini.

    Bu tablo karşısında ortaya çıkan şudur: gericiliğe ve savaşa karşı mücadele ile emek ve ekmek mücadelesi bugün gerek ülkemizde, gerekse Ortadoğu coğrafyasında mutlak bir biçimde emperyalizme ve onun işbirlikçilerine karşı mücadeleyle paralel yürütülmek zorunda. Aksi takdirde sadece vicdan rahatlatıcı, dayanışmacı ve fakat sadece ve sadece geçici, hedeften uzak yöntemlere başvurmak yukarıdaki tablonun, bununla mücadele etme zorunluluğunun üstünü örter ve tekil sorunlara çözüm üretmeye çalışmanın dehlizlerinde kayboluruz.

    MEE: Son olarak belirtmek istediğiniz bir husus var mı?

    UK: Kadın başlığında gündelik hayatımızda sürekli karşılaştığımız saldırılara gösterdiğimiz tepkiyi anlamlı ve sistematik bir mücadeleye evriltmemiz gerekiyor. Sadece erkek düşmanlığından ya da mevcut iktidarın erilliğinden ibaret bir perspektifle, dışavurumcu bir tarzda verilecek mücadelenin, suya yazı yazmaktan başka bir şey olmadığını görmek lazım.

    “Hepimiz kadınız, aynı saftayız” yaklaşımına ilişkin de bir şeyler söylemek gerektiğini düşünüyorum.

    Mesela, 90’ların kanlı iktidarlarının ortağı, hatta başbakanı Tansu Çiller, Meral Akşener gibi figürler ile bu kanlı dönemde evlatlarını kaybeden Cumartesi Anneleri aynı safta mıdır? ABD’nin Ortadoğu’da kanlı senaryolarını hayata geçirdiği dönemlerde ABD hükümetlerinin dışişlerinde birinci elden sorumluluk almış Madeleine Albright, Condoleezza Rice ve Hillary Clinton ile Irak’ta tecavüze uğrayan, savaşta çocuklarını kaybeden, toplumsal hayatta ellerinde olan bütün haklarını teker teker kaybeden Iraklı kadınlar aynı safta mıdır? Güler Sabancı, Ümit Boyner, Emine Erdoğan, Hayrünnisa Gül ile sel sularında boğulan kadın işçiler, mevsimlik tarım işçisi kadınlar aynı safta mıdır? Kadının cinsel bir meta haline getirilmesinin sembollerinden biri olan Playboy dergisinin sahiplerinden Christie Hefner ile yaratılan bu çürümüş ortamda tacize, tecavüze uğrayan kadınlar aynı safta mıdır?

    Kadınların sınıfsal konumlarından bağımsız olarak ‘ortak sorunlarına’ işaret etmek, bunun daha da ötesine geçerek tüm kadınlara karşı tüm erkekleri karşıya almak ve kadın-erkek arasındaki güncel sorunları merkeze koymak, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini doğuran, var eden koşulları ortadan kaldırıp yerine eşit ve özgür bir toplumsal düzen kurma hedefinden yoksundur. Böyle bir yaklaşım mevcut toplumsal yapı ve siyasi düzen içerisinde bu sorunun çözümünü arar ama bulacağını söylemek mümkün değildir.

    MEE: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz, çalışmalarınız da başarılar diliyoruz.

    UK: Ben teşekkür ederim. Sizin vasıtanızla da tüm emekten yana, özgür, eşit güzel günler için mücadele etmek isteyen kadınları İKD’de buluşmaya davet ederiz.

  • Mücadele ateşi sönmeyen hukukçu: Av. Gülçin Çaylıgil’e ölümünün 4. yılında saygıyla…(24.08.2012)

    Avukatlık mesleği ve hukuk mücadelesi denildiğinde ilk akla gelenlerden biridir Av. Gülçin Çaylıgil. Kendisini dört sene önce 10 Nisan 2013’te kaybettik. Çaylıgili’i ölümünden kısa bir süre önce yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz’le yapmış olduğu röportajı yeniden yayınlayarak saygıyla anıyoruz.

     

    OLYMPUS DIGITAL CAMERA

     

    Adalet için taviz vermeden meslek hayatı boyunca mücadele etmiş bir hukukçuyla başlamak istedik. Aklımıza gelen ilk isimlerden biri ise tabii ki Gülçin Çaylıgil oldu. Gülçin Hanım hiç tereddüt etmeden teklifimizi kabul etti. Üç yıl önce İstanbul’unu bırakmak zorunda kalıp yerleştiği Bodrum’da, Ağustos ayının sonlarında büyük bir samimiyet ve sıcaklıkla bizi ağırladı.

    Gülçin Hanım’ın hayatı aslında Türkiye siyasi tarihinin bir özeti. 1952 yılında başladığı meslek hayatında onlarca ‘düşünce suçu’ davasında müdafi sıfatıyla yer almış. 12 Mart döneminde Deniz Subayları Davası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının İstanbul’daki davaları, Aydınlık Davası, Madanoğlu Davası, TKP Davası; 12 Eylül döneminde TİKP Davası, DİSK Davası, Aydınlar Dilekçesi Davası, THKP-C Davası, Devrimci Sol Davası bu davalardan bazıları. Gülçin Hanım, Harun Karadeniz, Adnan Benk, Orhan Apaydın, Doğan Avcıoğlu, Çetin Altan, Ahmet Altan, Vedat Günyol, Server Tanilli, Yalçın Küçük, Talat Turhan, Uğur Mumcu gibi birçok aydın ve sanatçının savunuculuğunu üstlenmiş. Hiçbir zaman ideallerinden ödün vermeyen Gülçin Hanım, kendi deyimiyle 90 eksi 2 yaşında bir hukukçu olarak düşünce ve ifade özgürlüğü için içindeki mücadele ateşini hiç söndürmemiş.

    Yeni mesleğe başlayanlara “İyi takım elbiseler giyin, müvekkillerinizin karşısında simit yemeyin” öğütleri, nerelerden ‘paranın vurulacağı’ nasihatleri veren meslektaşlarının aksine “İsyankar olun, muhalif olun. Kuzu kuzu oturmayın.” diyen bir hukukçuyla meslek hayatını ve özel yaşamını konuştuğumuz üç saati sizlerle paylaşıyoruz.

    “Avukatlığı lüks olarak yaptım.”

    Evrim Şenöz: Öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Gülçin Hanım ne zaman Bodrum’a yerleştiniz? Burayı seviyor musunuz?

    Gülçin Çaylıgil: Hayır. İstanbul’da doğdum orada büyüdüm. Mesleğim, çevrem hep orada. Tabii ailem, arkadaşlarım da. 3 senedir buradayım. Özellikle ben bunu bilmiyordum, tıbbi bir deyim doktorların söylediği: Yaşlılarda travma oluyor, yer değiştirmek. Moda’daki bir komşumuz annesini karşı taraftan Kadıköy’e getirmiyordu, bir travma yaşamasın diye. Onu anlıyorum. Bazen çok bunalıyorum burada çünkü yaşlıyken geldim buraya. Bir de ben hiç şehirden çıkmadım, hiç kasaba hayatı bilmiyorum. Birden çevremi bırakıp buraya geldim. Kiralar belimi büktü. Hiç bilemedim yaşlılıkta bir evin lazım olabileceğini. Avukatlığı lüks olarak yaptın derdi bana kardeşim, doğru. Yani para için yapmadım, ücret falan düşünmedim. Bir gün bir ev gerektiğini de aklıma getirmedim. Neyse burada sevimli bir ev sahibimiz var. Reşide’yle birlikte paylaşıyoruz kirayı suyu şuyu buyu… Bana yaşlılığı tarif et dedilerdi; yaşlılık hayal kuramamak. Geleceği yok insanın. Avrupalılardan öğrendim, benim Fransa’da yaşayan bir arkadaşım var. 3 yıl sonrasını planlarlar. Türklerde öyle bir şey yok, hele bu yaşta plan yapacak geleceği yok.

    Yarım asırlık hukuk mücadelesi

    EŞ: Türkiye’de her şey belirsiz olduğu için sanıyorum.

    GÇ: Öyle ama siz gençsiniz sizin için değil tabii. Kaç senelik avukatsınız?

    EŞ: İki senelik.

    GÇ: Demek iki senelik. Ben en son İpek Çalışlar’ın ve Ahmet Altan’ın davalarına girdim. 2007’de bıraktım avukatlığı. 1952 yılında başladığıma göre 55 yıl olmuş. Yarım asır. Ama hep sevdiğim tarafını yaptım. Yani bir ara, Sahir Erman’ın eşi vardır Gül Erman, yakın arkadaşımdı. Staj Eğitim Merkezi vardı. Utanırdım müdürüm demeye ama oranın da müdürü oldum. Staj Eğitim Merkezi’nin yürütme kurulu vardı onun başıydım yani ama her şeyi Gül yapardı. Orada da 6 veya 8 sene hocalık yaptım. Genç stajyerlere ders veriyordum, çok keyifli geliyordu bana. 70 – 80 kişilik staj eğitim sınıfları vardı. Birçok hocamız vardı. Ben de ceza hukukuyla ilgili ders veriyordum. Özellikle meşhur 301. madde ve ceza usulu ile ilgiliydi. Bu tatsız değildir deyip işkenceden başlıyordum. Ders vermek çok hoştu o da kanserden gitti elimden. Lanetliyim. Önce bir göğsüm alındı. Sonra ses tellerimin yarısı alındı. Deha bir doktorum var. “Yarısı yetmiyor mu, n’olacak.” diyor bana.

    “Cezalar şahsileştirilmiyor”

    EŞ: Biraz önce 55 sene bilfiil avukatlık yaptığınızı söylediniz. Hiç hakim veya savcı olmayı düşündünüz mü?

    GÇ: Allah göstermesin. Hiç karar veremezdim. Çok kitap okurdum. Camus’yu severdim. Camus’nün hukukla ilgili bir kitabı vardır. Yargının, hukukun ne olduğunu anlatır. Asla karar veremezdim. İnsanları mahkum etmek, karar vermek o kadar yüzeysel karar veriliyor ki! Karar verebilmek için o insanın çocukluğundan başlamalısınız. Herkese aynı madde uygulanıyor. Şahsileştirilmiyor cezalar. Bu güya şahsileştirilmiş hali. Hakimin takdir yetkisi var. İtalyanlar güya yapmış bunu. Biz de oradan aldığımız için…

    EŞ: Peki bu 55 yıllık meslek hayatınızda siyasi davalara geçişiniz nasıl oldu?

    GÇ: Beni ilk etkileyen dava Adnan Benk’in davasıdır. Doçentti. İlk defa kelepçe vurulup cezaevine gönderilen bir bilim adamı. Edebiyat fakültesinde tanıdım. Çok yakın arkadaşım, sonra da kardeşimin kocası oldu. Sonra Vedat Günyol çıktı karşıma. Onun Yaşar Kemal’le birlikte bir davası oldu. Babeuf’ü çevirmişler, onunla ilgili bir davaydı. Böylece tüm yazarçizer tayifesi gelmeye başladı. Sonra Türkiye İşçi Partisi’ne girdim. Beni Disiplin Kuruluna üye yapmışlar. Ben o arada Paris’teydim. Döndüm. Ve partide hukuk bürosunda çalıştım. Toplu davalara girdim. Böylece kendimi aydın davalarının, siyasi davaların içinde buldum. Ben hep avukatlığın bu tarafını sevdim. Allah rahmet eylesin neyse ki ortağım vardı Ziya Nur, Kürt, kocaman bir adam. Bize para kazandıracak, bizi yaşatacak davalara o girerdi. Boşanmaydı, araziydi… hiç bana sorarsanız bilmem onları. Her şeyi paylaşırdık hem gelir hem gideri. Uzun seneler böyle idare ettik sonra o vefat etti. Asistanımız vardı bıcır bıcır. Onunla ortak olduk. O hala bizim Baro Han’daki yazıhanemizde avukatlık yapıyor. Ben uzun süre avukatlık yaptım şimdi 90 eksi 2 yaşındayım ama içim titriyor şu kalabalık Ergenekon davasını gördükçe ses tellerim iyi olsaydı ona girerdim.

    EŞ: Sizinle ilgili okuduğum kitap ve röportajlardan anladığım kadarıyla hep savunduğunuz insanlarla bir bağ kurmuşsunuz. Sizi en çok etkileyen hangi dava oldu?

    GÇ: Müvekkillerimi severim hep. Sadece bir kere bir katil davası aldım. Adını bile unuttum bak. Çok yakın bir arkadaşımın yeğeniydi. Gelip gittiler devamlı, “Ben bu davaları bilmem, başkasına yönlendireyim” desem de “İlla sen” dediler. Annesini öldürmüş çocuk. Tahrik falan da yoktu. O yüzden o müvekkilimi sevemedim. Oysaki ben müvekkillerimle can ciğer arkadaştım.

    Bak nasıl girdim bu davalara derken… geçen gün baktım, Yalçın Küçük’ün tam 19 klasörü var bende. Bir de Ahmet Altan’ın öyle. O çok güzel yazar. Sorguya verdiği cevaplar harikadır. Hatta çok gülerek anlatırlar bir davasında sorgusundan sonra ne diyorsunuz dedi Hakim. Gayri ihtiyarı “çok güzel efendim” dedi. Çok akıcıdır yazıları.

    EŞ: Gülçin Hanım sizin de diliniz çok akıcı. Birkaç dilekçenizi okuma fırsatım oldu. Edebi metin denebilecek dilekçeler. Genç bir meslektaşınız olarak nelerden beslendiğinizi merak ediyorum.

    GÇ: Meslek hayatıma 52 yılında başladıysam 60’lı yıllarda beni neler beslemiş olabilir? Beni hukuka iten babamın askerden atılmasıydı. Babam değerli bir kurmay binbaşı, Damat Ferit Paşa’nın yaveriyken Cumhuriyet döneminde vatan haini diye askerden atılıyor. Halbuki vatan sevgisini veren, Atatürkçü kadın olarak yetiştiren babamdır. Ona yapılan haksızlık beni hukuka itmiştir. Hak hukuk mücadelesine bu ve biraz da Camus itmiştir.

    “Bir Cumartesi bana gelip Marksizm öğrenecekmiş”

    EŞ: Dilekçelerinizde ben başka bir şey de gördüm. Siz o dilekçelerde adeta mahkeme heyetlerine ve savcılara Marksizm dersi veriyorsunuz.

    GÇ: (Gülerek) Şimdi benim fırlama bir yeğenim var. Gazeteci bir ara çok adı geçerdi. Nokta’nın genel yayın müdürüydü, Arda Uskan. Benden iki yaş büyük kardeşimin oğluydu. Bir gün bana telefon ediyor. “Teyze, bir Cumartesi sana geleyim de bana Marksizm öğret” diye.’ Bir Cumartesi bana gelip Marksizm öğrenecekmiş. Hayatımızı bunu öğrenelim diye geçirdik. Kapital’den başladık, ne demiş ne yapmış Marx diye. O gelmiş bir Cumartesi Marksizm öğrenecekmiş.

    Ooo bizimki geldi.(Kedileri balkon kapısı dışına gelmişti ve Gülçin Hanım onu içeri aldı.) O bizim canımız. Reşide’yle ikimiz tarihiz. Reşide Çin’den geldi, benim kardeşim onun nikah şahidiydi. Sonra eşiyle birlikte Fransa’ya gitti. 30 sene orada kaldı. 1995 yılında Türkiye’ye geri geldi. O zaman tekrar bulduk birbirimizi. Onun kulakları iyi duyar, beni iyi işitiyor. Körler sağırlar birbirini ağırlar derler ya işte öyle. Psikiyatr bir profesör vardı. Çocuklar ve yaşlılar için evcil hayvan çok önemli derdi. Gerçekten bizim neşemiz oldu bu, geldi gitti nerede diye hep tetikteyiz. Reşide daha düşkün. O annesi ben teyzesi… Bu bize sokaktan geldi ama ameliyatlı geldi, yine ev kedisiymiş yani. Bodrum kedileriyle podyuma çıkacak. Bodrum kedileri onu başka bir hayvan zannediyorlar sanırım. Şimdi yine az tüyleri. Kışın tüylerinden yakası oluyor. Çocuk yok, kediyle uğraşıyoruz. Yalnız bir İtalyan atasözü var, Vedat Günyol söylerdi: “İnsana Tanrı çocuk vermezse şeytan yeğen verirmiş.” Hakikaten benim iki şeytan yeğenim var.

    “Bilirkişilerin bilmez kişiler olduğunu yazdım.”

    EŞ: Hatırladığınız en abes davanız hangisiydi?

    GÇ: Valla o kadar abes davalara girdim ki. Olmayan var mı deseniz daha doğru olur. Gerçek hakim çok az tanıdım. Kültürlü, mesleğini bilen çok az hakim tanıdım. 5. Ağır Ceza Mahkemesi hakimi başkanı vardı, genç öldü. Bir onu tanıdım. Bir de Afife vardı Türk sanat müziği söylerdi, kocası da spikerdi. O adamın kardeşi Rasih Ediboğlu yine kültürlü bir hakimdi.

    Benim zamanımda bir de raporcular vardı. 141 – 142. maddeler için. Komünizm propagandası var mı yok mu diye bakıp var diyen. Allah rahmet eylesin ama Sahir Erman ve Sulhi Dönmezer. Bunlar raporculardı. Ben bu bilirkişilerin aslında bilmez kişiler olduklarına dair yazdım. Bir gecede 12 tane rapor inceleyip kendi arşivlerimden bunların komünizm propagandası var dediği ama kesin kararla beraat çıkmış davaları buldum. Bunları mahkemeye sunardım bunlar bilir değil bilmez kişiler diye.

    Örneğin raporcu değildi Köksal Bayraktar. Ben davayı özetleyen bir dilekçe koyardım. O beni bu yüzden çok severdi. Koca dosyalar için bir, bilemezdin bir buçuk sayfalık bir özet koyardım. Köksal Bey iyi hukukçudur, raporcu değildir. Vardır belki bilmiyorum ama yani biz onu iyi diye tanıdık…

    Bahsettiğim 5. Ağır Ceza Başkanı tatlı bir adamdı. Bana Gülçin Hanım soyadlarınızı takip edemez oldum demişti. ‘Hasa’ soyadım. Evleniyorum ‘Feyzioğlu’ oluyor. Ayrılıyorum tekrar ‘Hasa’ oluyor. Sonra tekrar evleniyorum ‘Çaylıgil’ oluyor. Çok şeker bir adamdı. Yani kasıntı oluyor hakimler, bu çok tatlı bir adamdı. Genelde bir şey imzalatmaya giderseniz, üstten böyle bakarlar. İlk defa ben Selimiye’de “Buyurun oturmaz mısınız” diyen bir hakim gördüm. Hala arkadaşımdır, Levent Akyüz. Askeri hakimler odada ayakta tutmaz hemen oturturlardı. Bir de çok okuyorlardı. Sivil hakimleri geçmişlerdi. Askeri Yargıtay’dan çok iyi kararlar çıktı. Ama biz neler gördük o mahkemelerde. Askeri Mahkemeler, Devlet Güvenlik Mahkemeleri… O adliyede zaten her sene dört kapı vardır girişi değiştirirler. Dördüncü kapıdan girin derler, o biter ikiden girin derler. Neyse ki ben Kadıköy’de oturuyordum, yakındı.

    EŞ: Şimdi olsa Hasdal’a, Silivri veya Çağlayan’a gitmeniz gerekecekti.

    GÇ: Evet. Silivri… Fikret İlkiz vardır avukat. Biz Cumhuriyet’te ekip olarak çalıştık. Ben Cumhuriyet’teyken bana dediler ki “Gülçin Hanım kurun ekibinizi.” Biz zaten Fikret’le yazıhanede birlikte çalışıyorduk. Eski stajyerimiz Öznur Gündoğdu ile üçümüz bir ekip olduk. Şimdi Fikret Silivri’ye gidiyormuş geliyormuş o anlatıyor. 2007’den evvel olsaydı biz de oradaki davalara gidecektik.

    EŞ: Oradaki davaları takip edebiliyor musunuz?

    GÇ: Gazetelerden takip edebiliyorum. Bir de benim Fransa’dan bir arkadaşım vardır. Orgeneral emekli, Çetin Doğan’ı burada tanımış. Onu tanıdım. Hatta bir gün karısıyla beni Orduevine götürdüler. Orduevinin ayrı bir yeri paşalar için orada oturduk. Ben asker kızıyım. Üç sene annemle gelip yazları buradaki kamplarda kaldık çünkü asker ailesinin hakkı var. Ben istesem gidip orada yiyip içebilirim ama Reşide’yi almazlar. Zaten sıkıcı bir çevre. Bir gün annemle dolaşıyoruz kampta. Ortada boş çevrili bir alan var, generallere aitmiş ve yalnızca bir kadın oturuyor. Yaşlı bir kadın annem, “buyurun oturun” demiyorlar. Sonra plajda bir kadına söyledim bunu. “Ama onların hakkı” dedi. Orada yalnız oturmak haklarıymış!

    “Siyasi davalardan adalet beklenmez.”

    EŞ: Girdiğiniz sıkıyönetim mahkemeleri ve DGM’ler ile şu anki özel yetkili mahkemeler ile ilgili sorular sormak istiyorum. Bu mahkemeler arasında fark var mıdır? Neler söylemek istersiniz?

    GÇ: Şimdi bunlar siyasi mahkemeler, bunlardan adalet beklenmez. Ben derdim ki bu dosyalar sadece usulsüzlükleri tespit etmeye yarar. Biz ne yapmışız, ne kadar usülsüz ve hukuksuz bir dönem geçirmişiz, bunları görmeye yarar. Bir Fransız avukat gelmişti buraya. ‘Kaybolmuş davaların’ avukatı demişti bana. Gerçekten baştan bilirsiniz kaybedeceksiniz ama orada didinirsiniz, ne için? Usulsüzlükleri tespit ettirmek için. Bir yemekte tanıştık bunlardan biriyle. 2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin hakimi vardı Levent Bey sonra avukat oldu, Baro Han’a geldi, ahbap olduk. Ona gelmişti işte bu hakim. Tarık Bey, genç biri. “Nasıl o kararları verdiniz?” dedim. Kitap ve yazarlarla ilgili karar vermişti. Koskaca herif ağlamaya başladı ve “Komutanın emriyle” dedi. Böyle mahkemelerde avukatlık yaptık. Avukatlık bu, ‘kaybolmuş davaların’ avukatıydık.

    EŞ: Şimdi tamamıyla avukatları davalardan silmek istiyorlar. CMK m.188’e getirilecek ek madde ile müdafi duruşmada bulunmasa da mahkemenin karar verebileceği düzenlemesini getirmek istiyorlar.

    GÇ: Korkunç bir şey. Avukatlar terk ediyordu mahkemeyi. Silivri’de de öyle sanırım. Ben derdim ki eskiden en azından biri sembolik olarak kalsın çünkü kendi başlarına karar veriyorlar en azından usulsüzlüklere biri kalıp itiraz etsin, beyanda bulunsun. Zapta geçirtirdim ben her şeyi. Sonra yine bunlardan bir tanesi avukat oldu bizim Baro Han’a geldi. Sanırım sevdiler bizim hanı(!). Yalnız bir tanesi öldü, çok gaddar bir hakim vardı. Onu almadı Baro. Çizmeci veya Takkeli. Tam hatırlamıyorum. Kötülerin adı çabuk unutulur. Bir tane de genç vardı, Metris’te. Çok canımızı yaktı, hayatımızı kararttı bunlar.

    EŞ: Siz açlık grevlerini de yaşadınız değil mi?

    GÇ: Açlık grevi… Yalçın Küçük’e bir gün “Bırak artık öleceksin” dedim. Sultanahmet cezaevindeydi. Sonra o cezaevi kapatıldı. Bahçesinde DİSK ödül veriyordu. Cezaevinin içi nasılmış diye Öznur’la bir girip bakalım dedik. Ağlayarak çıktık. O cezaevi ranzalarında nasıl yaşadılar. F tipi odaları gibi ama ışıksız, ranzalar dolu.

    EŞ: F tipleri de tecrit, ayrı bir işkence hali.

    GÇ: Evet. Düşün ki bir de bunlar karanlıktı. Yalçın mum isterdi. Yalçın da çok çekti, hep hapishanelerde… Zavallı, çok çekti. Kaşınıyor, rahat durmuyor. Kaç tane davasına girdim. DGM’de Öcalan’a “Sayın” demiş. Suriye’de gider röportaj yapar, dönerken alırlar bunu.

    EŞ: Siz Yalçın Küçük’ün kitaplarını da incelerdiniz yayınlanmadan önce değil mi?

    GÇ: Evet ilk kitaplarında hatta teşekkür yazısı vardır. Gülçin okudu, suç yok diye. Gerçekten makalelerini bana okuturdu.

    EŞ: Büyük bir hukuk mücadelesi vermişsiniz.

    GÇ: Evet, çok. Yalçın’ın ve Ahmet’in klasörleri vardı. O kadar çok dosya ki. Bakırköy 6. Ağır Ceza’da artık yargıçla neredeyse aşk yaşayacaktık. Çok tonton, efendi bir adam vardı. Ne güzel ağır ağır anlatıyor Gülçin Hanım dermiş. Mahkemede antipatik olmaya gelmez. Kim bu ukala kadın derler, müvekkiliniz için kötü olur.

    “Manifesto’da komünist propaganda yok diye savunma yaptık.”

    EŞ: Hiç sinirlendiğiniz bir anınız olmadı mı? İnsan bu hukuksuzluklara dayanamaz.

    GÇ: Aslında ben kısa, öz konuşurum. Konusunu iyi bilen öyle yapar. Şimdi bir gün Yargıtay’da babası arkada, kız yanımda manifestoyu savunuyoruz. Komünist propaganda yok diye. 21 üniversiteden rapor getirttim okullarda ders kitabıdır diye. Al sana abes dava işte. Bir de Türkçe’ye çevrilmiş bir kitap var, Amerikan generalinin kitabı. Adam “Bizim nizami ordularımız vardır. Bir tarafta da çapulcu üstü başı dökük olanlar. Ama onlar kazanır” diye yazmış. Burada işte komünizm propagandası buldular. Ben de Amerikan Konsolosluğu’ndan bu general hakkında bilgi istedim. Özgeçmişi geldi gayet güzel(!) Hayatı komünizmle mücadele ile geçmiştir diye. İşte böyle absürtlüklerle uğraştık.

    EŞ: Siz Staj Eğitim Merkezi’nde de yer aldınız biraz önce söylediğiniz gibi. Staj Eğitim Merkezi’nde kaç sene çalıştınız?

    GÇ: 8 sene çalıştım. Çok hoşuma giderdi hoca olmak orada. İlk öğrettiğim müddetlerdi. Bir gün bir avukat geldi Ziya’nın odasına. Bir kararı kesinleşmiş. Bundan daha korkunç bir şey olamaz. 7 yıl mı ne hapis cezası, temyiz tarihini kaçırmış. Her hata affedilir ama bu olmaz. Avukat da insan hata yapabilir ama müddet kaçırmak olmaz. O yüzden ilk öğrettiğim bunlardı. Çok severek yaptım işte bu hocalığı. Onlar da sevdiler beni. Gelirler beni görmeye bazıları Bodrum’a geldiklerinde. Tabii gençler için güzel bir yer burası. Hatta bir gün Ferid Edgü’nün kızı çok şaşırdı. Dedim “Gençler için çok güzel Bodrum.” Şaşırdı kız “Ben de yaşlılar için güzel diye düşünüyordum” dedi. “Yaşlılar için ne var ki yavrum” dedim. Denize de giremiyorum. Moda’da burunda otururdum Lozan plajında 78’e kadar denize girdik. Benim dedem de Moda’da otururdu. Şifa sokakta bir  köşkte. Fransızca hocasıydı. O zaman bak odyovizüeli keşfetmiş. Kendini yere atarmış “tomber” diye, kalemi kırarmış “casser” diye. Çocukların aklında kalırmış. Hareketli diye ona “Deli Mehmet Ali bey” derlerdi, “Petit Comte” (küçük kont) derlermiş ufak tefek olduğu için…

     

    OLYMPUS DIGITAL CAMERA

    EŞ: 55 senelik bilfiil hukuk mücadeleniz var. Günümüzdeki hukuk mücadelesinin nasıl olması gerektiği hakkında ne düşünüyorsunuz?

    GÇ: Öncelikle özel mahkemelerin kaldırılması için mücadele edilmeli. Biz DGM’nin kaldırılması için İstanbul Barosu olarak tüm Baroları toplayıp korkunç bir mücadele vermiştik. Yürüyüşler yaptık. Kalktı ama yenisi kondu. Şimdi herkes gevşek. Herkes aldığı dava sayısına, kazanacağı paraya bakıyor. Hukukçularda bir muhalefet, böyle bir ruh görmüyorum.

    EŞ: Tam da buraya geliyordum. Peki hukukçu nasıl olmalı sizce?

    GÇ: Kıpır kıpır, muhalif olmalı. Keşke şu andaki davalara cübbemi giysem de girsem. Ama işte 2007’de yukarıdaki bu belayı musallat etti, ses tellerim gitti. “Sen bana inanmaz mısın al sana” bir göğüs gitti, “sen bana inanmazsın al sana” bir kanser daha, ses tellerim gitti. Yarısı yetiyor işte. “İnanmadığım Allahıma şükürler olsun” Yalçın Küçük’ün lafıdır. İşte inanmadığım Allahıma şükürler olsun. Annem benim yanımda bunu deme derdi ama namaz falan kılmazdı. Babam çok aydındı. 18 yaşında ne isterseniz onu seçin derdi. Bizim bir ‘Tia’mız vardı. Rumca ya da Ermenice teyze demek. Elmadağ’da otururdu kilisenin yanında, bizi kiliseye götürürdü. Babam kiliseyi duydu. Küçük yaşta kiliseye götürmesin, din eğitimi almasınlar, 18 yaşında kendileri seçer dermiş. Ben de annemi tehdit edermişim kiliseyi söylerim bak babama diye.

    Kardeşim de beni tehdit ederdi. Adana’da otururken sokakta çocuklardan küfür öğrenirdim. Kardeşim de “küfür ettiğini babama söylerim” diye beni tehdit edip her işini bana yaptırırdı. Babam bir gün fark etti, bir çocuk devamlı süklüm püklüm oturuyor. Sonra tabii o cezalandırıldı tehdit ettiği için. Çocukken tanıştık yani tehditle küfürle.

    “Bizim zamanımızda olsaydı biz isyan ederdik. Partimiz vardı bir kere.”

    EŞ: Peki hukuk öğrencilerine, yeni mezunlara ne önerirsiniz?

    GÇ: İsyankar olun, muhalif olun. Kuzu kuzu oturmayın. Tayyip Bey bunu çok iyi başardı. Tayyip Bey de Cemil Çiçek de yapılan icraatları çok iyi anlatıyorlar. Geçen gün Bilgesu sordu “Ne düşünüyorsun?” diye. “Valla” dedim “Ben sanal bir alemde yaşıyorum.” Yani kendimi ait hissetmiyorum. Bu benim hükümetim değil. Başka bir yerde yaşıyorum sanki. Bir rüyada gibi, bu gelecek ve geçecek. Bu döneme ait hissetmiyorum. Siz hissediyor musunuz? Meclise ve televizyondaki adamlara bakıyorum fındık bıyıklı adamlar benim adamlarım değil. Ne bu?

    Bizim zamanımızda olsaydı biz isyan ederdik. Partimiz vardı bir kere. En güzel zamandı. Mehmet Ali Aybar ve Behice Hanım dönemleri İşçi Partiliydim. Eşek gibi çalıştık partinin hukuk bürosunda. 25 kişiydik. Tüm kanunları elden geçirdik. Nasıl yapılması gerekirdi, neler hukuka aykırı onları ayıkladık. Hiç alakam olmayan Orman Kanunu’nu inceledim. Nizamettin ile Orman Kanunu’nun hukuka aykırı maddelerini çıkardık. Partiye verdik. Öyle laf ola bir parti değildik. Ben senatör adayıydım. O zaman adam kıtlığı var, 40 yaş üstü olacaksın ve yüksek tahsilli olacaksın. Bizim partide işçiler var o yüzden ben de aday oldum B’li bir yerden şimdi neresiydi tam hatırlamıyorum.

    Biz gençken “ohh ne rahat, güzel demedik” çok çalıştık. Para geliyor bir yerden demedik. Kirada oturuyorum diye çok şaşırıyorlar bana. Askeri Mahkeme’de devamlı vekalet koyuyorum dosyalara. Askeri hakimken Levent Bey falan diyormuş ki “Ooo ne kadar zengindir, boyuna vekalet getiriyor.” İnanmıyorlarmış kirada oturduğuma. Öyle çalışıyorduk.

    EŞ: Tercih bunlar tabii…

    GÇ: Tabii tercih canım. Moda’daki ev sahibim, Gülçin Hanım parayla dava alsaydı Moda’yı satın alırdı dermiş. Aklıma gelmezdi benim. Ama yaşlılıkta bir eve ihtiyaç varmış. Kiralar belimizi büktü. İşte buraya geldik iki oda bir de F tipi odamız var burada. Moda’da da birinci katta oturuyorduk, Kafe Kemal’in orada. O sırada üç ev değiştirdik.

    EŞ: Moda’daki evinizde bir röportajınızı izledim. Bu kitaplık oradaydı. Modada yürüyüş yaparken sizin evinizi gördüğümü, “Ah ne güzel kitaplar” dediğimi hatırlıyorum.

    GÇ: Her geçen gerizekalı “Kütüphane mi burası?” diye soruyordu. İçeride yaşlı bir kadın var, kütüphane olur mu orada? Hatta birgün –Moda’da kadınlar yürüyüş yapar sabahları- bir tanesi geldi bir beyle, “Bunları okudunuz mu” diye sordu. Ev sahibimiz de “Yok bakmak için almış” dedi. Adnan Benk benim eniştemdi. Okuduğu kitapları elinden çıkarırdı, ben alırdım. 3000’e yakın kitap var. Şimdi her yere yavrum gibi bunları taşıyorum. Kıyamıyorum.

    Burada Mimar var Serdar, evin çocuğu gibiydi. Dereköy’de oturuyor. O gelir bakar bakar kitaplara. Alır getirir kitapları. Aldığı kitaplar için kağıt koyar. Geçen gün iki kitap getirmiş. Kapitalleri almış. Birini çok beğenmiş. Neyi beğendiyse, roman değil ki bu. Biri çok güzelmiş, hangisi sormadım.

    EŞ: Siz roman okumayı da çok seviyorsunuz değil mi?

    GÇ: Kitapsız olmaz. Her zaman başucu kitabım vardır. Yılmaz Özdil’in kitabını aldım yeni. Tam bir fırlama, hınzır zekası var. Ama daha açmadım. Gazetedekileri okuyorum. Burada Nurgül var kütüphaneci, kolilerden çıkarıp düzenledi Nurgül kitapları. Kız çalışıyor 5’e kadar sonra geliyordu. Bunları düzenliyordu.

    Bak Serdar kitaplarımı getiriyor da ama İstanbul’da bir kızım var o getirmedi kitabımı onu biliyorum. Ben de çok mahcubum. Fikret İlkiz’in kızı tanıştırmıştı bir fotoğrafçıyla. Kitap okumaya meraklı. Onda İzmir’de bir profesörün İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili kitabı vardı. O kitap da bende kalmış. Ben İstiklal Mahkemeleri’ni araştırıyorum diye almıştım. Adapazarı’nda yargılandı babam. Saçmalığa bak hangi asker sadrazamın yaveri olup da savaşa gitmem der. Şimdi “ben Gül’ün yaverliğini yapmam” diyebilir mi arkasından giden subay? İşte öyle askerlikten atılıyor sonra bir kanunla geri aldılar onu. Ne kadar sevinmişti ki o zaman bir Macar şirketinin CEO’su, müdürü. Hatta bir gün kız kardeşim Simin’e sınıfta sormuş öğretmen “baban ne kadar maaş alıyor” diye Simin de “750 lira” demiş, doğru. Yalan söylüyor diye öğretmen Simin’e tokat atmış. İşte o kadar kazanırken babam işi bıraktı ve askerliğe döndü. Gittik Nişantaşı’ndan Balıkesir’e Mıntıka Kurmay Başkanlığına. Balıkesir’deki taş eve tıkıldık. Babam bir mutlu bir mutlu. Şimdi ben de cübbemi giysem… (Telefon çalar, açmaya gider)

    Kalkarken bacağım ağrıyor, iyice topal oldum. Moda’dayken evimizin çocuğu olmuştu Levi, şimdi GATA’da doktor. “Kalk gel buraya seni maymuna çevirirler” dedi. Hiç maymuna çevirecek bir adam değil burada Salih Bey var, ortopedist. Çok yetenekli ama ilaç dayıyor birden. Burada boğazıma bakan Murat var hemen ona soruyorum bir şey olunca. Gözlerim için de güzel bir göz doktoruna gönderdi. İki gözünüzde katarakt var dedi o doktor. Doğal benim yaşımda. Ne kadar dedim? 3.200 dedi bir tanesi için. Toplam 6.400 lira yani. Anında Suphi Acar’a telefon ettim. Haydarpaşa Numune’de hemen ameliyat etti. Burada bir de gözlükçü var. Çok şeker adam ama insanı gaza getiriyor gözlük camlarını Nasa’dan getirttim diye. Göz doktoruma telefon ediyor güneş gözlüklerimin derecesi için. Güya onlar Nasa’dan geldi. 900 lira verdim tam gaza geldim. İlk gün cebimde 10 lira, buraya gelecek kadar para kaldı. Geri kalan 400 lirayı orada bıraktım. Sonra eve gelince “Ben ne yaptım?” dedim. Ismarladı da adam yanımda. Benim bütçem kötü oldu. Gözlerim rahat şimdi ama iyi gaza getirdi.

    EŞ: Biraz önce İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili araştırmam oldu demiştiniz. Siz bu konularda makale yazdınız mı? Sizin ölüm cezasına dair bir makaleniz olduğunu biliyorum. Başka var mı?

    GÇ: Genelde bilirkişilerle ilgili yazardım. Onlarla çok uğraştım. Hatta bir asliye ceza hakimi, bilirkişiyle ilgili bir şey söyleyecektim ki “Biliyorum Gülçin Hanım biliyorum gördüm” dedi, okumuş yazdıklarımı. Hukuk mecmuasında da çıktıydı. Necla Fertan’la Orhan Bey iki avukat olarak bir hukuk dergisi çıkarırlardı. Benim dönemimde bu dergi çok okunurdu. Orada yayınlanmıştı. Bilirkişilerin nasıl bilmez kişiler olduklarını yazmıştım.

    EŞ: Necla Fertan’la herhalde uzun yıllar çalıştınız?

    GÇ: Necla çok yakın arkadaşımdı, çok güvenirdim ama bazı davaları benim başıma sarardı. Mesela Yalçın’ı o başıma sardı.

    EŞ: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz Gülçin Hanım. Sizi daha fazla yormayalım.

    GÇ: Hiç yorulmadık. İyi ki geldiniz çok sevindik. Bizi insansız bırakmayın. Her zaman bekleriz. Siz de Bodrum’a geldiğinizde burada kalabilirsiniz. F tipi odamızda. Çok memnun oldum. Benim için vapurdan, Moda’dan denize, martılara, yıldızlara bakın! Burada yıldız yok…

    EŞ: Biz de çok mutlu olduk. Çok teşekkür ederiz.

  • Öğrenci Gözünden: OHAL, KHK’lar, üniversitelerdeki tasfiyeler ve başkanlığa giden yola dair (05.01.2017)

    Hukuk Defterleri dergimizin 5. sayısı için 675 sayılı KHK ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anabilim Dalın’daki görevinden ihraç edilen Dr. Barkın Asal hocamız ile bir röportaj gerçekleştirdik. OHAL, KHK’lar, akademideki tas yeler ve başkanlığa giden yolu konuştuk. Tabii ki “Ne Yapmalı”yı da konuşmayı es geçmedik…

     

    Yeter Türkeş: 15 Temmuz darbe girişimi ardından AKP; kamu kurumlarında, akademide, bürokraside bir tasfiye süreci başlattı. Cemaati temizliyoruz bahanesiyle deyim yerindeyse kendi darbesini gerçekleştirmeye girişti.

    Berkay Çelen: Siz de bu kapsamda görevine son verilen ilerici, sol, muhalif akademisyenler arasında yer alıyorsunuz. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Barkın ASAL: Madem hukukçuyuz, hukuki değerlendirmeler yapalım. Biz hep söyleriz, Cumhuriyet hukuk alanında büyük devrimler gerçekleştirmiştir. Medeni Kanun, Ceza Kanunu ilk akla gelenlerdir. Ancak hep unutulur, aynı yıllarda Memurin Kanunu da yapılmıştır ve bu kanundaki en önemli düzenlemelerden biri de memura güvence verilmesidir. Bu güvence halen Anayasa’da da bulunmaktadır ve ayrıca iki memur grubuna daha ayrıcalıklı davranıldığı görülmektedir: Hakimler ve Savcılar, bir de üniversite öğretim elemanları.

    Bunu söylememin sebebi, Cumhuriyet ile Osmanlı arasındaki ayrımı çizmektir. Bize yapılan uygulama daha çok Osmanlı İmparatorluğu döneminde memurlara uygulanan, “azil” dediğimiz bir tasarruftur. Hâlbuki Cumhuriyet ile gelen, “ihraç” sistemidir. Azil sebebe bağlı olmayan bir işlemdir: idari hiyerarşideki üstünüz, sizin kamu hizmeti yapmanızı “tehlikeli” olarak addediyorsa (bu ideolojik sebeplerle olacağı gibi, işi düzgün yapmama gibi sebeplerle de olabilir) sizi görevden alabilir. Cumhuriyet ise bir memur kadrosu oluşturmaya çalışmıştır, çünkü devlet en başta bürokrasi ve kurullar demektir. Bu yüzden de “azil”in yerine “ihracı” ikame etmiştir: bir memur görevden alınacaksa ya idari tahkikat ya da cezai tahkikat gereklidir. Tabii sadece bu da değil, memurun yaptığı fiilin memuriyetten men edilmesine neden olacak ağırlıkta olması da esastır.

    Şahsımla ilgili olarak durumu mütalaa edeceksek: Üniversiteden uzaklaştırılmama sebep olan 675 sayılı Olağanüstü Dönem KHK’si yayınlanana kadar hakkımda hiçbir idari soruşturma yapılmadı. Bugün kamu görevimden çıkarılalı 2 ay olmasına rağmen bildiğim cezai bir soruşturma da yok. Kısaca yukarıda anlattığım şeyler ışığında memur güvencesi konusunda Cumhuriyet’ten geriye düşmüş olduğumuz görülüyor.

    B.Ç.: Sizin gibi yıllardır solcu, muhalif olarak bilinen akademisyenlerin Fethullah Gülen cemaati gibi gerici bir yapıyla ilişkilendirilerek ihraç edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Topluma bu algıyı yerleştirebildiler diyebilir miyiz?

    B.A.: Şimdi yaşadığımız bir olaydan örnek vereyim size; söz konusu ihraçlara yönelik davaları açtık diğer hocalarımızla, sonrasında da YÖK’e ve Başbakanlığa itiraz dilekçesi vermeye karar verdik. Bir araya gelip bir itiraz dilekçesi kaleme aldık ve evrakları kendi üniversitemize teslim etmektense YÖK’e doğrudan göndermeyi tercih ederek postaneye gittik. Oradaki postane görevlisiyle sohbet ediyorduk. O, bizim bir sınava itiraz ettiğimizi düşündü ama biz memuriyetten atıldığımızı, bu nedenle itiraz dilekçesi gönderdiğimizi ifade ettik. “Fethullahçı değiliz ama” diye ekledi tabii arkadaşlar. Görevli de “ha o zaman PKK’lısınız” diye tepki verdi. Demek istediğim, 15 Temmuz sonrası çok büyük bir heyula var toplumda.

    Biliyorsunuz ki, kitlelerin düşünceleri, duyguları iktidarlar tarafından yönlendirilebilir. Bununla ilgili çok basit araçlar vardır, medya vs. gibi. Mevcut durumda, binlerce insanın memuriyetten atılması ve bunun Fethullahçılıkla mücadele bağlamında bir çizgiye oturtulması söz konusu. Doğal olarak bu durum, toplum nezdinde bu insanların kim olduklarına bakılmaksızın damgalanmasına neden olmaktadır. Benim açımdan söz konusu olan da budur. Bir devlet kurumuna gittiğim zaman karşımdaki bakış açısı ister istemez Fettullahçı mı, yoksa diğeri mi oluyor. Kendi bulunduğum kültürel çevreyi kastetmiyorum elbette, benim kim olduğum, bugüne kadar ne yaptığım bilinir. Ancak herhangi bir devlet makamıyla karşılaştığınızda ya da ortalama bir yere gidip çalışmak istediğinizde böyle bir durumla karşılaşıyorsunuz. “KHK ile kamu mesleğinden ihraç edildi” yazıyor çünkü SGK kayıtlarında. Ona bakan, sizi tanımayan bir insanın tepkisi aşağı yukarı bellidir. Bir tür stigmatizasyon, damgalanma denilen durum söz konusu oluyor. Ülkenin içinde bulunduğu koşullarda, kamuoyunun dikkatini çekmek dışında, yapılabilecek çok fazla bir şey yok. Hukuki açıdan bakıyorsanız ise Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilirsiniz örneğin ama çok bir fayda sağlayacağınızı sanmıyorum. AİHM’ye gidebilirsiniz, oradan bir tazminat kazanma durumunuz olabilir. Ancak burada çekilen cefayı karşılayamaz kesinlikle.

    Y.T. : Olağanüstü hal durumu anayasada şartları, çerçevesi belirlenmiş olan bir kurum. Anayasal hakların kullanımını ortadan kaldırması nedeniyle zaten sorunlu bir kavram olsa da içinde bulunduğumuz süreçte en azından kanuni çerçevesine riayet ediliyor mu sizce? 5 aydır süren OHAL’i nasıl değerlendirebiliriz bu açıdan?

    B.A.: Tabi bunlar teknik meseleler ama şöyle değerlendirebiliriz; Türkiye’deki Olağanüstülük rejimi, 61 Anayasası düzeninde Sıkıyönetim-Olağanüstü hal şeklinde ifade edilmiştir. Ama bu dönemde Olağanüstü Hal Kanunu çıkarılmamıştır. Doğal olarak şiddet olaylarıyla ilgili Olağanüstü Hal ilan etmek 61 Anayasası esnasında mümkün değildi. Kaldı ki Anayasal bakımdan da bunun imkan dahilinde olup olmadığı şüphelidir. Bu yüzden o döneme baktığınızda şiddet olaylarının söz konusu olduğu durumlarda istisnasız hep Sıkıyönetimle karşılaşırsınız. 1971’e kadar olan dönemde, 1940 tarihli Örfi İdare Kanunu yürürlükteydi. 71’e geldiğimizde ise, 12 Mart sürecinde 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu çıkarıldığı görülür. 12 Eylül sonrasında ise Olağanüstülük Rejimlerinde üçlü bir ayrıma gidilmiştir. Birincisi, doğal afetler söz konusu olduğunda uygulanan, ikincisi belirli şiddet olaylarının varlığı durumunda ilan edilen Olağanüstü Haller, üçüncüsü ise sıkıyönetimdir. Şu anda uygulanan ikincisidir. 1983 tarihli Olağanüstü Hal Kanununda bu gibi durumlara ilişkin ne gibi tedbirlerin uygulanacağı yazılmış durumdadır. Ancak bir yandan da ne yazıyor ve ne kadarı uygulanıyor sorunu var. 1984 ile 2002 yılları arasında özellikle Doğu’da uygulanan Olağanüstü Hallerde kanuna minimum ölçülerde riayet edildiğini görüyoruz. Doğal olarak şöyle bir çıkarsama yapabiliriz; Olağanüstü Hal söz konusu olduğunda bir contre-constitution, karşı anayasa ile karşı karşıya kalınıyor. Küçük bir örnek: Olağanüstü Hal Kanununda kamu görevlileriyle ilgili uygulanabilecek bir tedbir yer almıyor. Hatta Milli Güvenlik Komitesinde kanun tartışılırken kamu görevlileriyle ilgili alınabilecek tedbirlerin özellikle kanun metninden çıkarıldığını görüyoruz. Buna rağmen bahsettiğimiz 1984- 2002 yılları arasındaki Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ile ilgili çıkarılan KHK’da ise kamu görevlilerine ilişkin olarak, Olağanüstü Hal Bölgesinin dışına çıkarılması gibi bir yetki Bölge Valilerine tanınmıştır. Bu durum oldukça gariptir. Şu açıdan söylüyorum; Anayasa hükümlerine göre Olağanüstü Hal durumunda, Olağanüstü Hal Kanunu devreye girer ve uygulanacak tedbirler, yetkiler orada belirlidir. Hâlbuki ilgili Olağanüstü Hal KHK’sıyla başka bir tedbir OHAL bölge valisine verilmiş. Onun için karşı anayasa diyorum OHAL durumlarına. Ama şunu da eklememiz gerekir: Anayasa Mahkemesi’nin 1990’lı yılların başlarında ve en son 2003’de söz konusu KHK’ların OHAL KHK’sı kapsamına girip girmediği bağlamında vermiş olduğu kararlar var. Anayasa Mahkemesi OHAL KHK’larına ilişkin yer, konu, zaman açısından sınırlama gerektiğine hükmetmişti. Kısaca Anayasa Mahkemesi bu kararlarıyla, yürütme gücünün aşırıya kaçmasını önlemek için, bir karşı anayasa durumu ile karşı karşıya kalmamak amacıyla müdahale etti. Bugün ise, OHAL KHK’larının esastan veya şekilden hiçbir şekilde incelenemeyeceğine dair Anayasa Mahkemesinin birkaç ay önce vermiş olduğu karar var. Dediğim gibi Türk hukukunda daha önce karşı-anayasaya varan bir uygulama zaten olmuş ve buna yargı bariyer olmuştu. Şimdi bu yargı denetimi ortadan kalkmıştır. Bu şekilde karşı anayasa oluşumuna imkan verilmiştir.

    B.Ç.: Peki, tüm bu konuştuklarımıza baktığımızda bugünkü iktidar tarafından yaratılan fiili durumlar ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Nitekim onlarda söylüyorlar bir fiili durum var bunu anayasal duruma getirmek için de başkanlık sistemi lazım diye. En temel propagandalarından biri de bu zaten. Başkanlığa giden süreçte tüm bunları da bir kuruluş taşı olarak görürsek nasıl bir değerlendirme yapabiliriz, bu süreç nasıl işler ya da işlemeli mi onu konuşabiliriz.

    B.A.: Bir önceki soruda da cevap verdim aslında. Ama bir düzeltme yapmak istiyorum: karşımızdaki düzenlemeye Başkanlık sistemini getiriyor demek çok mümkün değil. Şahsi fikrim aleni bir biçimde cumhuriyeti tartıştığımızdır. Süheyl Hoca (Batum) değişikliğin teklifteki gibi yasalaşması halinde “diktatörlük”ün söz konusu olacağını söylemektedir. Sabih Bey ise (Kanadoğlu) verdiği röportajda referandumla gerçekleşse bile öngörülen rejimin demokratik olamayacağını ancak dikta olarak adlandırılabileceğini ifade etmektedir.

    Öncelikle siyasi açıdan, sol açısından bakacak olursak, ilk yapmamız gereken OHAL’i sona erdirecek eylemliliklerde bulunmak olacaktır. Çünkü yürütmenin zaten hakim olduğu koşullarda, bir şekilde tartışmada ön alabilmek için bunu kırmanız gerekir. Şu anki durumda Anayasa değişikliği –siz buna yıkımı da diyebilirsiniz- OHAL’in varlığı sırasında meydana gelecek. İktidar tarafından milli mutabakat vs. gündeme getiriliyor. Ancak şu bir gerçek ki parlamento teklifi onaylar ve değişiklik halkın önüne gelirse, süreç halkı bölecektir. Çünkü her referandumda evet ve hayır olmak üzere iki kamp oluşur. Doğal olarak, liberal olsak bu şekilde bir propagandayı çok rahat bir biçimde yapabilirdik.

    Benim açımdan önemli olan ise, OHAL’deki mevcut yetkilerin, yürütme gücünün yetkilerinin fiili olarak herhangi bir siyasi propaganda yapmaya uygun ortam sağlamamasıdır. Ortalama bir burjuva demokrasisinde, biliyorsunuz ki fikirlerin münakaşası söz konusudur. Doğal olarak ben, oylanacak şey ne ise ondan taraftar veya karşıt olabilirim. Karşıt olanın fikrinin örgütlenebilmesi için elden geldiği kadar basın, yayın organlarının kullanılabilmesi ve onun dışındaki siyasi olarak toplantı gösteri, yürüyüşü veya ne yapılabiliyorsa hepsinin ortamının açık olması gerekir. OHAL’de yürütmenin kuvvetlendirildiği koşullarda yaşıyoruz; üstelik olağanüstü durumun nedeni ne ise ona ilişkin tedbirlerin alınması gerekirken, uygulamada, bunun gözetildiğini söylemek mümkün değil. Anayasa değişikliği –yıkımı- hasbelkader meclisten geçtiğinde ve halkın önüne referanduma getirildiğinde biz elimizdeki hukuki ve siyasi olanakları kullanabilecek miyiz kullanamayacak mıyız meselesi var.

    Anayasa yapımları veya önemli değişiklikler genellikle olağanüstülüklerin üzerine gündeme gelir. Şekli bakımdan kurucu meclisin mi normal meclisin mi yaptığı önemli değildir. Her zaman bir olağanüstülüğün arkasından ve durumu konsolide etme amacıyla yapılır. Bizim içinde bulunduğumuz koşullarda ise konsolide edilecek bir durum var mıdır emin değilim. Çünkü biz gördük ki , bir grup/sınıf/ hizip yenilir ve kazanan grup/sınıf/ hizip durumu konsolide etmek için anayasa yapar. Şu an ise “yenilmiş” bir grup yok, yalnızca Fethullahçılar bu gruba girebilir; onun dışındaki diğer toplumsal kesimler olduğu gibi duruyor. Bu yüzden de iktidar anlamında anayasa değişikliği için en kötü dönemlerden biri bence… Önerilen şeyin de bir Anayasa değişikliği değil, Anayasanın yıkımı olduğunu da akılda tutmak gerekir. Mevcut yürütme, krizin ancak böyle aşılabileceği yönünde bir bakış geliştirilmiş olabilir: Türkiye’de Osmanlı’dan beri ters bir biçimde yasal metinler, toplumsal gerçekliği düzenlemek için kullanılır.

    Y.T.: Üniversitelerin son durumunu konuşacak olursak; rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından atanması, okullarda sürekli olarak polis bulunması , akademideki ihraçlar olarak karşımıza çıkan bir tablo var. Bu durumu nasıl değerlendirebiliriz ?

    B.A.: 2016 yılında akademideki sarsılma Barış İçin Akademisyenlerin imza metni ile başladı. Disiplin soruşturmaları ve bazı imzacıların tutuklanmaları-serbest bırakılmalarının ardından; 15 Temmuz süreciyle beraber ihraçlar söz konusu oldu.

    Biliyorsunuz, 12 Eylül öncesi üniversiteler Anayasa’da özerk olarak tanımlanmıştı, 12 Eylül ile bu özerklik, bilimsel özerklik olarak daraltıldı. Rektör seçimine ilişkin ise, şu anki Anayasa’da yalnızca Cumhurbaşkanı tarafından atama yapılacağı belirtilir. Eski usul, üniversite içinde seçim yoluyla 6 kişinin belirlenmesi, bu sayının YÖK tarafından üçe indirilmesi ve Cumhurbaşkanının bu isimler arasından bir atama yapmasıdır. Doğal olarak, aslında zaten bir seçim yoktu. Seçim diye bir şeyin varlığını iddia edebilmemiz için, en çok oyu alan kişinin başka hiçbir hukuki işleme gerek kalmaksızın atanmasını gerektirir. Hocalarımızın tepkileri tabii normal, özellikle üniversiteye benzer son yapılar olarak Boğaziçi Üniversitesi ve Ortadoğu Üniversitesi hocalarının OHAL koşullarında basın açıklamaları yapmaları da takdire şayan. Ne yazık karşılarında Saray’da akademik yıl açılışı sırasında, yüzlerine seçimlerin kaldırılacağı söylendiğinde alkışlayan üniversite idarecileri var.

    Uygulamaya geçirilen yeni sistemi de aklamak yerinde olmaz: bir kişinin profesörlük unvanının bulunmasının atama için yeter kriter olduğu bir döneme geçtik. Artık ilgili profesörün o üniversitenin hocası olmasına bile gerek yok. Süreci belirleyen YÖK… Onun da nasıl şekillendiğini burada uzun uzadıya anlatmak boşa zaman kaybı. Üstelik yeni atamalarda özellikle ticaret çevrelerine vs.’ye görüş sorulması, son on yılda şahit olduğumuz üniversite arazilerinden üniversitenin ürettiği bilgiye kadar artan metalaşmayı en yüksek seviyeye çıkaracaktır.

    Devamla, benim asıl sorguladığım şey ise, yasamanın buradaki durumunun ne olduğu. Bu değişiklik, Ağustos 2016’da AKP grubu tarafından görüşülen bir yasaya önerge olarak teklif edilmiş; fakat muhalefet partilerinin itirazı sonucu geri çekilmişti. Şimdi ise KHK yoluyla, nerdeyse noktasına virgülüne dahi dokunulmadan yasalaştırıldı. Dolayısıyla, parlamentonun varlığı ve işlevi sorununun daha büyük bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Anayasa değişikliği teklifi de ancak bununla birlikte net bir şekilde anlaşılabilir.

    B.Ç.: Son olarak bu durumda ne yapılması gerekiyor, nasıl bir mücadele örülmeli sorusuna ne cevap verirsiniz?

    B.A.: Burada sorun OHAL uygulaması… Yürütme erki istediğini uygulamaya sokabilecek bir pozisyonda ve karşısında bulunan güçleri istediği şekilde dağıtabilme gücüne sahip. Sıkıntımız, bu dönemde oldukça paralize olmamız. Siyasi değerlendirmelerde sol atıl ve yavaş davrandı; ardından da yürütme gücü elinde toplayınca birden geri çekildi. Bu durumda “bize dokunmazlar herhalde” algısının da rolü var, ancak Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde sağ kesime yönelik bir hareketliliğin sol kesime yansımadığı görülmemiştir, bu bir devlet geleneğidir. Bundan sonraki hamlelerin de daha çok “bizim tarafa” yapılacağını tahmin etmek bu nedenle zor değil.

    Bunun sinyallerinin de ÇHD’nin kapatılması gibi uygularlar verildiğini söyleyebiliriz.

    Öncelikle bu paralize olma ve korku durumunu aşmamız gerekiyor. Yaptığımız her toplantıda kişi sayısını konuşur hale geliyoruz, 3 yıl önce Gezi sürecini yaşadığımız düşünülürse oldukça iç acıtan bir durumla karşı karşıyayız. OHAL’in kaldırılmasına yönelik yaygın yürütülecek bir propagandanın, başarılı da olması halinde, bir toparlanma sağlayacağını düşünüyorum. Olası bir referandum sürecinde de bu toparlanmanın etkisi olacaktır ancak hızlı davranmak gerekiyor ve paralize olma durumu nedeniyle ayrıksı çalışmalar yapılıyor.

    Birincisi, bir şekilde birleşmek gerekiyor. İkinci olaraksa, ittifak yapılacağı zaman özellikle 90’lı yıllarda “asgari müşterekler” kavramı çok kullanılırdı; ben şimdi asgari değil “azami müşterekler” ile birleşmeyi doğru buluyorum. Çünkü, karşımızda çok büyük bir yürütme gücü var ve bunu aşmak için kısır tartışmaları bir kenara bırakıp toplumsal bir mücadeleye gücümüzü sevk etmemiz gerekiyor. Yapamazsak paralize olma halini daha güçlü bir biçimde yaşayacağız ve nasıl bugün solcu – laik kesimler şehir içinde Kadıköy, Beşiktaş gibi belirli yerlere çekiliyorsa onun içindeki daha küçük gettolaşmalarla karşı karşıya kalacağız.

    Adnan Menderes’in bir sözü vardı, büyük Amerika varsa biz de Türkiye’de “Küçük Amerika” yaratacağız diye. Bu, Türkiye sağının 70 yıllık projesidir, bu projenin gerçekleşmesini önlememiz gerekir.

    Y.T.: Hocam bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
    B.Ç.: Evet Hocam, konulara rağmen çok keyifli bir sohbetti. Tekrar teşekkür ederiz.

  • Öğrenci Gözünden: Hukuk Eğitimi Üzerine Söyleşi (06.09.2016)

    Üniversitelerde yeni dönem başladı. Bu dönemin başında, KHK’lar ile memleket şekillendirilirken, kimi ilerici hocalarımız Gülen cemaati operasyonu adı altında kamu görevinden çıkarılırken, hukuku ve hukuk eğitimini Yrd. Doç. Dr. Gökçe Çataloluk ile konuştuk.

    Hocam röportaja bütünsel bir açıdan başlayalım, ilk olarak hukukun bize ne ifade ettiğini kısaca anlatabilir misiniz? Bir başka deyişle hukuk sistemi nedir ve hukuk insanlarının bu düzen içinde nasıl bir işlevi vardır?

    G. Çataloluk: Hukuk derken insan davranışlarını düzenlemek için akıl edilmiş bir sistemden bahsediyoruz. Hukukçular şöyle şeyler söylüyorlar; ‘hukuk düzen sağlar, uyuşmazlıkları çözer; işlevi budur’. Bu sadece, hukukun kendini anlatış şeklidir. Ama biz Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın girişinden biliyoruz ki insanları kendileri hakkında anlattıkları şey ile tanımlayamayız, neden hukuk sisteminin kendisi hakkında anlattığı şeyi doğru kabul edelim? Onun nasıl işlev gördüğünü bizim sonuçlardan yola çıkarak yorumlamanız gerekiyor. Hukukçu yanıma soracak olursanız daha teknik bir tanım elverişli olur. Hukuk, bizim hayata ilişkin normatif beklentilerimizi belli bir istikrara sokar. Bir tramvayın saat kaçla kaç arasında işleyeceğini, bir suç işlendiğinde bunun karşılığında ne olacağını bize söyleyen kitaplar vardır ortada ve belli bir istikrarda uygulanırlar. Hukuka özgü olan belli bir istikrarı sağlamak, bu da örgütlü gücü ve kurumsallaşmasıyla yapılabiliyor.

    Teknikten uzaklaşıp toplumsal zeminde anlamaya çalışırsak galiba, Althusser’u anmakta fayda var: hukuk devletin hem baskı aygıtıdır hem de ideolojik aygıtlarından biri. Bu en basit haliyle şöyle bir şey; hukuku sürekli ceza hukukunda olduğu gibi elinde sopayla görmüyoruz. Siyasi iktidarın sahibi her kimse onun, kendi iktidarı dâhilinde yaşayan toplum kesitlerinin bu yaşayışını ve buradan kaynaklanan bilinç durumlarını biçimlendirmek için kullandığı bir araç aynı zamanda hukuk. Bir arada yaşayışın akli düzenleyicisi olarak (en başta öznesini kurgulayarak elbette) bu ideolojik biçimlendirme için çok elverişli hukuk sistemi. İlişkiselliği ise kabaca şöyle tarif edebiliriz: Egemen sınıfların ne türden ihtiyaçları varsa siyaset zemininde bunlar konuşuluyor, hukuk da bu ihtiyaçlara göre biçimleniyor. Hukukun düzen sağlama edimi, son ama en son tahlilde içerisinde bulunduğumuz ekonomik düzenin kısıtları dahilinde ve onun için anlam taşır.

    Hukukçulara gelirsek… Yargıçlar, savcılar, avukatlar var, mesleği icra edenler; bürokrasi kademelerindeki hukukçular -her kurumun içinde bir hukukçu kadrosu var- ve bizim gibi hukuk bilgisini ürettiği iddiasında, akademide bulunan insanlar var. Hukuk öğrencileri de dahil edilebilir bu son gruba, çünkü teoride en azından, bilginin kolektif olarak üretildiğini var sayıyoruz biz. Aktörlerin ben çok büyük belirleyiciler olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Çünkü sistem açısından aktörler değiştirilebilir parçalardır. Sistemin bir parçası olarak işlev görüyor, evet, haydi sosyoloji diliyle hukuk aktörleri diyelim ama kişilikleriyle sisteme müdahale etme ihtimalleri epey zayıf… İyi hakimler elbette iyi kararlar çıkartır ama sayıca bir genellik arz etmedikleri sürece sistemin onları absorbe edecek gücü vardır. Yahut bir fakülteden iyi mezunlar almak, yekunda sistemin düzelmesine çok minimal bir katkı sunacaktır. Sistemik bakmakta, ilişkisel düşünmekte fayda var.

    Liberal, kapitalist devlet açısından oldukça önemli bir statüde bulunan hukukçular, eğitim açısından da belirlenmiş bir politikayla mı yetiştiriliyor? Eğer öyle ise, bu fark nereden kaynaklanıyor, bunun gibi başka meslekler de sizce var mı?

    G. Çataloluk: Belli bir olumsallık düzeyi ver, entropi* yüzünden ama hiçbir şey kendiliğinden, keyfi olarak gelişmiyor toplumsal tarihte… Bu masa etrafında toplanmamız, böyle bir düşünce yapısının eseri anladığım kadarıyla zaten. Hukuk eğitimi hem hukuk hem de eğitim doğrudan ideolojik belirleyiciler olduğundan iki kat önemli. Şöyle: Hukuk sistemi, egemenin ihtiyaçlarını görürken elbette ki bu işi doğru yapacak insanlarla çalışmak ister. Aktör bazında değil, sistemin işlerliğini sekteye uğratmayacak iletişimlerin üretilmesini ve böylelikle devamlılığı sağlayabilmek bakımından. Biliyorsunuz hukuk eğitimde en çok vurgulanan kavramların başında genellik ve süreklilik gelir. Bununla da paralel olarak -ama bu nedenle değil elbette- hukuk eğitiminin seçkin bir öğrenci kitlesi vardır. Antik dönemde olsun, XII. yüzyılda Bologna’da başlayan klasik dönemde olsun, Prusya modelinde olsun, böyledir. Bugün de -ülkemizdeki çarpık kurumsallaşmadan kaynaklanan obeziteyi göz ardı edebilirsek- yahut gelişmiş ülkelerde diyeyim, böyledir. Netice olarak yasa uygulayıcıları yetiştiriyoruz. Sistem hem ideolojik belirlenimi yaratan kurgulayıcıları ortaya çıkartıyor, hem de rızayı üretebilecek kadar güçlü figürler olmasını istiyor yetiştirdiği elemanların. Üniversitedeki hukuk eğitimin -özellikle diğer bütün sistemler değişirken, toplum bilimlerine ilişkin yaklaşımlar değişirken- büyük oranda aynı kalmasının sebeplerinden biri de budur. Hukuk düşüncesi, hukuk öznesi olarak “ben” ve “benim şeyim” arasındaki mesafede başlar. Bu nedenle kapitalizmin bu aşamasında dahi, Institutiones’ten gelen, ’şeyler, eşyalar ve davalar’ üçlü kurgusu hala bizim işimizi görüyor. Aynı nedenle de hukuk eğitimi çok kolay değişen bir şey değil. Ama öte yandan diğer meslekler de böyle bir belirlenime yabancı sayılmaz. Sadece mesafe arttıkça görünürlük azalıyor. Tıbbı düşünün… Aslında, bünyesinde yapılan bilimsel araştırmalardan tutun kamu hastanelerinin özelleştirilmesinden hekimin rolüne kadar, baştan aşağı politik bir alan…Ama ilk bakışta anlaşılmıyor. Üst yapısal olan her şeyin birbiri ile ilişkisi vardır.

    Hukukçu olmak isterken bir metaya dönüşmeden söz edebilir miyiz?

    Evet, biz iş gücü üretiminden bahsediyoruz aslında. Siz hukuk alanındaki iş gücü potansiyeline sahipsiniz, biz de sizi işlemeye dönüştürmeye ve yeterli hale getirmeye çalışıyoruz; süreç böyle işliyor. Demin dediğim gibi, Türkiye’ye özgü bir takım özellikler var. Üniversitenin sıradan bir pazar olarak düşünülmesi ve bir bilim politikamız olmaması nedeniyle, çok sayıda hukuk fakültesi ve çok sayıda hukuk öğrencisinden bahsediyoruz. Aslında mekanik olarak baktığımızda, kapitalizmin de kaldırabileceği bir şey değil bu yoğunluk. Evet, işgücünün niteliksizleşmesi dolayısıyla ucuzlaması piyasa açısından iyidir ama hukukçu derken yaptığınız vurguyu, sistemin en kötü işleyişinde bile bundan fazlasını gereksindiği anlamında okuyorum ben. Bu durumda görünen o ki, üniversiteye gelirken elenmesi gereken öğrencilerin (bunu olumlayarak değil, sistem gerekleri bakımından somut olarak söylüyorum) çıkışta elenmesi söz konusu olacak. Bu nedenle de avukatlık sınavından söz ediyorlar. Yanlış politikalar neticesinde şişmiş olan sistem, kendini yenileyebilmek için en zayıf halkaya, yani öğrenciye saldırıyor. Velhasıl evet, zaten bir metanın meydana getirilmesinden söz ediyoruz teknik olarak ama sizin kastettiğiniz anlamıyla, bir metafor olarak metalaşma da söz konusu.

    Hukuk eğitiminde eskilerin bahsettiği gibi çok ağır ve yoğun bir süreç yaşanıyordu. Üniversitelerde aynı anabilim dalında farklı kürsüler oluyor ve farklı görüşler bu kürsülerde dile getiriliyordu. Şimdi ise ders saatleri azaltıldı, derslerin çoğu seçmeli ders olarak belirlendi. Kürsü değil, şu anda anabilim dalında ikinci bir profesörü olmayan üniversiteler var. Hukuk fakültesi açmak o kadar kolay ki, ülkede son zamanlarda kapatılan üniversiteleri çıkarmak gerekecektir ama 70’i aşkın hukuk fakültesi mevcut. Hukuk eğitimindeki bu dönüşümü neye bağlıyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz?

    G. Çataloluk: Burada şöyle sorabiliriz; böyle bir ortamda bilim üretilebilir mi? İkinci bir profesörü olmayan bir kürsü, ikinci bir görüşü olmayan bir kürsü demektir. Çoğu devlet üniversitesinde, özel üniversitelerin rekabetçi yapısından kaynaklanan bir şekilde, öğretim üyesi erimesi oldu; bu da -bırakın farklı görüşleri- bazı üniversitelerde kürsü kuracak hoca bulmayı zorlaştırdı. Halbuki biz hukuk yorumlar üzerinde işleyen bir sistemdir derken sadece yargıcın yaptığı yorum ya da yasama organının yaptığı yorumu değil, aynı zamanda doktriner yorumu da kastederiz. Bilimsel denilen yorum türünün ortaya çıkması ve hukukun akademik açıdan ilerlemesi için karşıt görüşlere ihtiyaç duyulur.

    Bir de elbette, işin çalışma atmosferine ilişkin yönü var. Bologna kaynaklı, performansa dayalı sistem aynı zamanda alacağı elemanları da belirliyor. Bu şu demek; YÖK’ten gelen belli kriterler uyarınca listeler yapıp, çoğu kez tanımadığımız insanları sınava alarak, objektif bir öğretim elemanı alım süreci işletiyoruz biz. Fakat YÖK’ün kriterleri temelde mezuniyet ortalamasına, ALES’e ve yabancı dil bilgisine dayalı. Bunlar ise bırakın birikim ve ilgiyi, çoklu anlamıyla zekayı bile ölçemiyor maalesef. Sadece okul başarısı yüksek ve çalışkan kişiler giriyor artık mesleğe. İlginçlik kaldırmıyor, oto didakt insanları istemiyor akademi… Doğal olarak öğretim elemanı ortalaması da kariyer odaklı bir hale geldi. Şunu söylemiyorum, üniversite öğretim üyesi olmak her zaman bir kariyer meselesidir. Türkiye’de de Cumhuriyetin kuruluşundan beri üst sınıftan insanların rağbet ettiği bir alandır, zira – işin tarihsel zemini bir yana- açıkçası maaşları düşüktür. Ama bugünkü fakülte enflasyonu ve rekabet ortamının, sermayenin el değiştirmesi ve neo – liberal baskıyla beraber tuhaf bir görünüme yol açtığını söyleyebiliriz: Evet, “monşerler” gitti ve yerine Anadolu’dan “milli” bir akademisyen dalgası geldi, bu işin bir yönü ama asıl bir bankaya dahi koysanız aynı tempo ve başarıyla çalışabilecek öğretim elemanlarımız oldu. Performans sistemi, yani ödül-cezaya dayalı akademik düzen, bu yeni çalışanların çok kolay adapte olabildikleri bir sistem. Sadece kendisinden bekleneni zamanında ve tastamam yerine getirmeye şartlı yeni akademisyen kuşağı bence bu anlamıyla, on sene sonrasının bilimsel rezervi için büyük bir felakettir.

    Hukuk eğitimine özgü olarak benim asıl büyük kaygım, eğitim hafiflerken ve demin bahsettiğimiz niceliksel yapısal problemler devam ederken bir yandan da teorik zeminin kayması. Yani, hukukun bir aygıt oluşuna ilişkin deminki değiniler, onun beraberinde değerlendirilmesi gereken ilişkilerle toplumsal hayatımızda taşıdığı önemli rolü gölgelememeli. Teori olmadan fakülte eğitimi veremezsiniz, bunlar meslek kazandırma kursu değildir. Kastım, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, siyaset tarihi gibi dersler değil. Daha ziyade, pozitif hukuk derslerinde teorik zeminin yetkin bir biçimde aktarılmaması sorun teşkil ediyor. Avrupa tarihi anlatmadan, düşünce tarihine değinmeden ceza hukuku anlatamazsınız. Anlatırsanız, öğrencide hukukun toplumsallığına ilişkin nosyon gelişmez ve yargıyı da steril bir mesleki mesele olarak algılar.

    Müfredatın çoğu aslında Bologna süreci ile birlikte değişti. Bu kapsamda, değişim programlarında öğrencilere cazip geliyor. Erasmus ve benzeri programlar gibi. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

    G. Çataloluk: Öğrencinin dolaşması gerektiği, farklı kültürler tanıması gerektiği doğru… Antik Yunandan, Sofistlerden beri bildiğimiz bir eğitim zeminidir bu. İbn Haldun’u düşünün; Tunus’tan çıkıp bütün Akdeniz havzasını geziyor. Sosyolojinin “uzak habercisi” olduğunu söylediğimiz bir insan. O bakımdan çok önemli öğrencinin gitmesi. Özellikle hukuk öğrencisinin gitmesi gerekir bence, bizim gibi Resepsiyon sonrası ülkelerde. Ama Erasmus’un asıl görünmeyen tarafı; Bologna sürecinin başarmak istediği şey ile bağlantısıdır: İşgücü çıktısını öngörülebilir hale getirmek, daha kaba söyleyeyim, öğrencileri birbirine benzer hale getirmek. Erasmus yoluyla Fransa’ya giden bir Alman benzer ders içeriklerini aynı ağırlıkla almış demektir (AKTS hesaplarını bilirsiniz), yani Fransa’da herhangi bir Renault fabrikasında CEO olarak işe alınabilir. İşe alım departmanı da ondan ne bekleyeceğini bilir. Velhasıl, hiçbir şey görünen kadar değilse, Erasmus da bizim eğlenmemiz, gülmemiz, kültürel faaliyetlerde bulunmamız için geliştirilen bir şey değil.

    Bir de tabii bir tür öğrenci turizmi söz konusu. Kulüpleri var, siz daha iyi bilirsiniz, Erasmus partileri yapılıyor. Bu kötü bir şey değil, gidilen ülkenin kültürel metalaşması, oryantalizmle ilgili konuşacak durumda değilim. Yalnız, bunun bir versiyon üstünü söyleyeyim size: bizim kongrelerimiz. Kongreler de akademik turizmdir. Kongre alanı neresidir, ne gibi turistik faaliyetlerde bulunanacağız, akşam yemekleri dahil mi, eşli mi geliyoruz, eşsiz mi geliyoruz bunlar konuşulur. Birer işaret olarak okumak lazım bunları, komplo teorisi gözlüğüyle değil. Aslında neo-liberal zihniyetin akademiyi külliyen dönüştürmesinden söz ediyoruz. Öğrencisinden hocasına, bilim yapma alanından bilimsel etkileşimlerine kadar.

    Peki, tüm bu dönüşüm içinde, kendilerini geliştirmek; hukuku anlamak, kavramak ve burada da bir mücadele alanı oluşturmak isteyen hukuk öğrencilerine ne tavsiye edersiniz hocam? Öğrenciler kendilerini nasıl geliştirmeliler?

    G. Çataloluk: Kendini geliştirmek, bildung, çok akademiyle bağlantılı değil. Hatta bağımsız entelektüeller daha özgündür genellikle. Bir de işin o kısmında ben, Hermann Hesse’ye inanırım. Herkes, içindeki yolu takip etmeli, kendi öğretmeni olmalı. Ama dışsal anlamda, kolektif bir gelişmeden söz ediyorsanız, praxis mühim. Hukuk özelinde, bugün burada konuştuklarımızın hülasası, hukukun kamusallığının yitmiş olmasıdır. Hukukun kamusallığından kasıt şudur; evet hukuk bir ideolojik aygıttır, egemenliğin muhafazasına yarar ama aynı zamanda hem siyasi iktidarla mücadelede çok makbul bir araçtır hem de bugün içinde bulunduğumuz gibi burjuva hukuk devletinin temel ilkelerinden geriye gidiş yaşanan dönemlerde savunulacak bir mevzidir. Soracak olursanız mesela HES’ler konusunda çalışacak avukatlara ihtiyacımız var. Soma’da hala ailelerin davalarını takip eden avukatlar var, onlar gibi avukatlara ihtiyacımız var. Laik eğitimle ilgili olarak – kamu okulları kapanıyor, imam hatiplere dönüştürülüyor, bu konuyu takip edebilecek avukatlara ihtiyacımız var. Yeni çıkarılan yasaları, mesela özelleştirmeye ilişkin olanları takip edip bunların iptalini ısrarla talep ve takip edecek Mümtaz Hoca benzeri hukuk işçilerine ihtiyacımız var. Kamusallık algısının yeniden kazanılması, kukumav kuşu gibi fikir üretip sosyal medyada gevezelik yapmakla olmaz, bir örgütlenme işidir. Öğrenci kulüpleri, dernekler, siyasi partiler içinde bir araya gelmek gerekir. Öğrencilik yapan öğrenci zihniyetini kırmak gerekir, öğrencilik bir meslek değil çünkü. Üniversitelerin siyaset yapılan yerler olduğunu sürekli hatırlatmak gerekir. Ama bunu da tek başınıza yapamazsınız, hocalarınızı zorlamak zorundasınız çünkü üniversite çok bileşenli üniversal bir yapıdır; siz lokomotifsiniz. Bir de barış imzası meselesinde gördünüz, üniversite çalışanlarının manevra alanı daha dar. Cumhuriyet tarihinin en büyük tasfiyesi yapılıyor üniversitelerde, bir hukuk fakültesi çıkıp da “Ne yapıyorsunuz?” demedi. Burada tek umut belki de sizde. Siyaseti bırakırsanız, hem üniversiteleri boşa düşürürsünüz hem yeniden bilimselleşmeye ilişkin umudumuzu. Kamusallık algısını yeniden üretemezseniz, yani halkın hukuka ihtiyacı olduğu düşüncesini kaybederseniz, tamamen kaybettik demektir.

    Söyleşi için teşekkür ederiz Hocam.

  • Söyleşi: İşçi Avukatlar (27.04.2016)

    Dünyada piyasalaşan hukuk sisteminin kaçınılmaz sonucu olarak avukatların sınıfsal konumu gitgide heterojenleşiyor. Söz konusu dönüşümle beraber avukatların ekonomik ve sınıfsal konumlarında da değişimler baş gösteriyor. Bu durumda karşımıza, emeğini başka avukatlara satarak mesleğini icra eden, “işçi avukatlar” olarak nitelendirilen yeni bir kesim ortaya çıkıyor.

    Türkiye’de de avukatların işçileşmesiyle birlikte ortaya çıkan sorunlara ilişkin mücadele pratikleri oluşmaya ve bu bağlamda kazanımlar elde edilmeye başlandı. Yaklaşık sekiz seneyi bulan mücadelenin sonunda, 2015 yılında “Bir Avukat Yanında, Avukatlık Ortaklığında Veya Avukatlık Bürosunda Ücret Karşılığı Birlikte Çalışan Avukatların Çalışma Esaslarına İlişkin Yönetmelik” kabul edildi. Yakın zamanda ise Bakanlık ve bazı işveren avukatlar tarafından Yönetmeliğe iptal davası açıldı.

    Dergimizin ilk sayısında, tam da Yönetmeliğin iptal edilme durumu ortadayken bu mücadeleyi ve gelinen noktayı tekrar hatırlatmak için bu mücadelenin başından beri içinde yer alan Av. Selin Aksoy ve bu mücadeleyi Türkiye Barolar Birliği’ne (TBB) taşıyarak 2015’te Yönetmeliğin kabul edilmesi çalışmalarını yürüten TBB Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkan Yardımcısı Av. Başar Yaltı ile işçi avukatları konuştuk.

    İsterseniz konuşmaya İşçi Avukatların neden ve nasıl mücadeleye başladıklarından başlayalım. İşçi Avukatların sorunları neydi? Nasıl bir mücadele süreci yaşandı? Başından beri İşçi Avukatlara ilişkin yapılan mücadelenin içinde yer alan ve işçi avukat olarak çalışan biri olarak Selin, ilk seninle başlayalım.

    S. Aksoy: Biz ilk bu çalışmaya başladığımız zaman 2008 yılında Stajyer Avukatlar İnisiyatifi diye bir inisiyatif kurmuştuk. Tabi o zamanlar biz stajyerdik, stajyer avukatların sorunları üzerinden bir araya gelmiştik. Hatta stajyer avukat sorunları olarak belirttiğimiz talepler arasında naif talepler vardı. Bunlardan bazıları sigorta ve paso idi, aslında bunların çok önemli talepler olduğunu şu an hala düşünüyorum. Düşündüğümüzde o taleplerin hiçbiri karşılanmadı.

    Stajyerlik arada kalan bir dönem. Yani hukuk mezunu kişilerin öğrenci olmadığı ama avukat da olmadığı ve aslında gelirinin de olmadığı ya da çok az olduğu bir ara dönem. Özellikle İstanbul’da yaşayan stajyer avukatların çok büyük problemleri vardı. Örneğin duruşmalar için şehirçi ve şehirlerarası yolculuk yapmak ancak masraflarının karşılanmaması veya sigortalı olmamaları. Biz mücadeleye başladığımızda iş kazası ve meslek hastalığı sigortası yoktu, şimdi Baro bunu ihtiyari hale getirdi. Bu önemli ama yetersiz bir kazanımdı. Çünkü baktığımızda stajyer avukatların sorunları halen devam ediyor.

    Mücadele ederken baktık ki bu sorunlar stajyer avukatlıkta bitmiyor, asıl sömürü işçi avukat olduktan sonra başlıyor. Bu yüzden daha sonra Piyasalaşmaya Karşı Avukatlar Platformu’nu kurduk. Çünkü o dönem “işçi avukat” kavram olarak öne çıkmamıştı. Bunu söylemek taşları yerinden oynatıyordu. 2009’dan itibaren yapılan bu mücadele avukatlığın/hukukun piyasalaşmasına karşı bir mücadeleydi, platform aynı zamanda hem genç avukatları, hem de stajyer avukatları içinde barındırıyordu.

    Mücadele bir süre böyle devam etti ama ondan sonra asıl sorun öne çıktı: ‘avukatların işçileşmesi mi, işçileştirilmesi mi?’ meselesi. Çünkü artık hukukun piyasalaşmasına karşı mücadele etmek yetersiz kalıyordu, piyasalaşan hukukta, işçileşen avukatların haklarını korumak için mücadele etmek gerekiyordu. Haliyle bizim mücadelemiz işçi avukatlar mücadelesine evrildi. 2010 yılında İşçi Avukatlar çalışması kurulmuş oldu, o zamandan beri işçi avukatlar tartışması devam etti. Bugüne gelindiğinde İşçi Avukatlar artık kavramsal olarak kabul edilmiş durumda. Çünkü 6 yıldır bu mücadelenin söylemsel olarak geldiği nokta İşçi Avukatlar kavramının yerleşmesi oldu.

    Aslında İşçi Avukat kavramı avukatlar içinde baş gösteren işçileşme sürecine ve bu süreçte avukatların sömürülmesine dikkat çekmek için özellikle kullanılmıştı değil mi?

    S. Aksoy: Tabi. 2008-2010 yılları arasında bu tartışma çok verimli yürümüştü. Daha önce hiç kimse bu konuda bir şey demiyordu, kimse bunu tartışmıyordu. Hukukun piya-
    salaşması, avukatların işçileşmesi ve bunun kabul edilmesi üst üste geldi. Çünkü biz ilk bu çalışmaya başladığımızda avukatlar işçileştiğini ve işçi olduklarını da kabul etmiyorlardı. Hatta biz Başar Bey ile de bu işçileşme konusunda tartışmalar yapmıştık. Mücadelenin geldiği bu aşamada bu mücadelenin işçi avukatlar temelinde yürütülmesi çok önemli ivmeler kazandırdı. Çünkü bu şekilde sorunu ele aldığınızda doğru bir biçimde taleplerinizi dile getirebiliyorsunuz.

    Çalışmanın evrildiği noktada barolarla özellikle İstanbul Barosu ile ortak çalışmalar yürütülmeye çalışıldı. Hatta 2010 yıllında İstanbul Barosu’nda Bağlı Çalışan Avukatlar ile Kamuda Çalışan Avukatlar aynı komisyondaydı. Ancak bu iki grubun sorunları farklı olduğu için bu komisyonun ikiye ayrılması ile sonuçlanan bir çalışma da yaptık. O zamandan bu yana biz İstanbul Barosu’nun içinde bu komisyonlarda yer aldık. Bununla beraber artık bu konu hem TBB, hem de baroların içine taşınmış oldu. Geriye dönüp baktığımızda 8 yıllık mücadelenin sonucunda, yönetmelik çalışmalarının yapılması dahil bu konuda kazanımlar elde edilmesi için birçok çalışmanın içinde olduğumuzu ve hukuki kazanımları elde ettiğimiz bir noktada olduğumuzu görüyorum.

    Ancak yapılan bu çalışmaların tıkandığı bir nokta var. O da bu hukuki kazanımlar nasıl uygulanabilir hale gelebilir? Biz ne kadar İşçi Avukatları kapsıyoruz? Bu çalışmayı, asıl sahipleri olan İşçi Avukatlara ne kadar yaydık? Bu mücadeleyi nereye doğru götürüyoruz? Burada herhalde TBB ile biz ne yaptık, yönetmelik bizim ne işimize yaradı, nereye geldi, nerede tıkandı sorularını detaylı incelemek gerekiyor.

    Başar Bey, bu süreler içinde hem İstanbul Barosu Yönetim Kurulu, hem de daha sonra Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu üyesi olan ve özellikle bu sorunla yakından ilgilenen biri olarak siz bu sorulara nasıl yanıt vermek istersiniz?

    B. Yaltı: Bağlı çalışan avukatların sorunlarına ilişkin benim açımdan ilk farkındalık İstanbul Barosu Yönetimi’nde olduğum 2010-2012 dönemidir. O dönemdeki görüşmeleri de ben yönetiyordum, zannediyorum 20-25 görüşme yaptık tüm arkadaşlarla. Böylece İstanbul Barosu tarafından ilk yönerge hazırlanmış oldu. Başlangıç noktasını İstanbul Barosu’nun çalışmaları ve sizlerin çalışmaları olarak ele almak gerekiyor.

    Daha sonra, TBB 2013 Genel Kurulu’nda bağlı çalışan avukatların sorunlarının çözülmesi ve tip sözleşmelerin oluşturulması için çalışmalar yapılmasına dair öneri tavsiye niteliğinde Genel Kurul’da kabul edildi. TBB Yönetim Kurulu’na seçilince konuyu yönetimin gündemine getirdim. Yönetim Kurulu soruna sahip çıktı ve barolara yazılar göndererek bu konudaki görüşlerini istedik, ancak ne yazık ki çok da ilgi görmedi. Gönderdiğimiz 79 barodan sanıyorum 4-5 baro cevap verdi. Onların önerilerini de dikkate alarak, ileride tepkiler gelebileceğini az çok tahmin ederek, bağlı çalışan avukatların haklarına ilişkin düzenlemeleri yönerge olarak yayımladık. Bazen niye doğrudan yönetmelik çıkarmadınız deniyor. Ancak deneme süreci için yönerge aşamasının yaşanması gerekiyordu. Nitekim yönergenin de olumlu etkisi oldu. Ancak yönergeye karşı da davalar açıldı.

    O aşamada, açılan davalardan biri için Danıştay tarafından verilen kararda “bunun yönetmelik olarak düzenlenmesi gerekir” deniliyor olmasına dayanarak, Yönerge’yi Yönetmeliğe çevirdik. Yönetmeliğe çevirdik ama bunu çıkarmak da kolay olmadı. Önce Resmi Gazete Yönetmeliği yayımlamadı, daha önceki süreçte ise Adalet Bakanlığı Yönetmeliği geri göndermişti. Biliyorsunuz Yönetmelik önce Adalet Bakanlığı’na gidiyor. Biz ısrar ettik, biz ısrar edince yapacak bir şeyleri yoktu. Resmi Gazete’ye gönderdik, Resmi Gazete Yönetmeliği Avukatlık Kanunu’na aykırıdır iddiasıyla yayımlamadı. Başbakanlığa karşı dava açıldı ve mahkeme kararıyla Yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlandı. Şimdi de Yönetmeliğin iptali için başta Adalet Bakanlığı olmak üzere bundan zarar gördüğünü iddia eden avukat arkadaşlarımız tarafından davalar açıldı. Açılan davalarda henüz yürütmeyi durdurma kararı verilmiş değil. Bakanlığın açtığı davada çıkarılan Yönetmeliğin İş Kanunu’na ve Avukatlık Kanunu’na aykırı olduğu ileri sürülüyor.

    TBB Yönetim Kurulu’nda bu işi ben takip ediyorum. Aslında TBB Yönetim Kurulu’nda da bazı arkadaşlar böyle bir düzenleme yapılmasına direnç gösteriyorlar. Kamuoyunda da benzer bir direnç olduğu anlaşılıyor. Bu direnç, büyük ölçüde bağlı çalışan avukat arkadaşların kendilerine “işçi” dememelerinden kaynaklanıyor. “Avukatın işçisi mi olur, avukat bağımsızdır” gibi ruhumuzu da okşayabilecek sözcüklerle bu Yönetmeliğin avukatları işçi avukat – patron avukat diye ayırdığı iddiası var, bunun asla kabul edilemeyeceğini söyleyenler var. Söyleyenlerin çoğu zaten belli yaştaki, “klasik avukatlık” yaparak bu mesleği icra etmiş ve hala mesleğe bu şekilde bakan meslektaşlar. Ama bununla birlikte, çok sayıda genç ve bağlı çalışan arkadaşımızın da kendisine işçi avukat denmesini benimsemediğini, itiraz ettiğini de biliyoruz. Bunu da görmemiz lazım. Tamam, bu daha da yaygınlaştı ama bunun için biz resmi söylemde “işçi avukat” sözcüğünü kullanmıyoruz.

    Bence biz Yönetmelikte iki güzel tanımlama bulduk: işveren avukat – işgören avukat. Evet, avukatlık bağımsızlık gerektiren bir meslektir ama bir de hayatın ilerlediği bir yön var. Avukatlık lonca sistemine benzeyen bir tarihe sahip, usta çırak ilişkisinden kaynaklanıyor, özellikle küçük yerlerde, esnafla aynı sırada yazıhanesi olan kişilerdi avukatlar… O zamanlar çok katlı apartmanlar da yaygın değildi. Türkiye’deki kentleşme ve ekonomik hayatın değişmesi ile birlikte avukatlar üst katlara taşınmaya başladılar. Son zamanlarda plazalarda yer almaya başladı avukat büroları. Avukatlık bu şekilde evrimleşirken, ekonomik hayatın karmaşıklaşması, komplike olması çerçevesinde hukukun çeşitlenmesi, hayatın her alanını düzenleyen bir aşamaya gelmesiyle artık tek kişinin yürütebileceği bir faaliyet alanı olmaktan çıktı. Dolayısıyla en azından işi paylaşmak, işbölümüne gitmek ve belli konularda uzmanlaşma ihtiyacı ortaya çıktı. Bu ihtiyaç, eğer birlikte çalışmayı başaramıyorsan, yanına bir başkasını istihdam ederek çalışmayı zorunlu kıldı.

    Bizim Yönetmeliği çıkarmamızda iki temel amacımız var. Birisi emeğin sömürüsüne karşı çıkmaktır. Çünkü pratikte çalışan avukatların düşünsel emeğinin sömürüsü yaşanıyor. Çalışma koşullarının çerçevesinin belirlenip bir statüye kavuşturulması gerekiyordu. İkincisi ve bence asıl temel amaç ise avukatları bir arada, birlikte çalışmaya zorlamaktır.

    Bize Yönetmelikle ilgili en çok itiraz, “patron” avukatlardan geliyor. Bu sene yapılan Genç Avukatlar Kurultayı’na katılan baro başkanlarının birçoğu itirazlarını dile getirdiler. Neredeyse hep birlikte aynı sözcüklerle “hayatın gerçeklerine uymuyor, asgari ücreti 2000-2250 belirlenmiş bunun maliyeti 4000 TL’den az olamaz, bunu kim verecek” gibi sözler söyleniyordu. “Ben kendi primimi yükseltmek zorunda kalacağım” gibi itirazlar vardı. Ben de şiddetli bir biçimde onlara dedim ki “bir zamanlar kölelik de vardı” yani o zamanki hayatın gerçeği de yanında köle çalıştırmaktı. Peki, bu doğru muydu? Elbette ki değildi. Bugün insanlık nereye geldi? Şimdi sen işçi diye yanında avukat çalıştırıyorsun, onu koşturuyorsun 1500 TL’ye, sen rahatını hiç bozmuyorsun. Eğer maddi gücün yetmiyorsa yanında birisini çalıştırmayacaksın. Ya da çalıştırıyorsan; insanlık onuruna, en azından yasaların öngördüğü kadarıyla uyarak, madem avukatlık mesleği bu kadar önemli, değerli, onurlu ve bağımsız, o zaman ona dikkat ederek çalıştıracaksın. Bizim yapmak istediğimiz bu.

    Ondan sonra da avukatlar bağımsızdır, işçisi olmaz diyorlar… Peki, siz bunları söylediğinizde cevapları neler oldu?

    B. Yaltı: O zaman diyorlar ki “Efendim o zaman da avukatlar işsiz kalır”. O halde, buna karşı da ayrı önlemleri hep beraber arayacağız, bulacağız. Bu nedenle bu Yönetmeliğin amacı eğer bir avukat başka bir avukatın yanında çalışıyorsa, avukatlık onuruna uygun olarak çalıştırılmasını sağlamaktır. Ayrıca ben bu itirazları sunan avukatlara diyorum ki “Paylaşın, niye paylaşmıyorsunuz? %10, %15, %20 neyse artık, ortaklık kurarsanız, birlikte ortak çalışmaya başlarsınız.”

    Daha önce de belirttiğim gibi, bu Yönetmeliğin temel amacı, emeğin sömürüsüne karşı çıkmak için İş Kanunu’ndan kaynaklanan hakların Avukatlık Kanunu ile bağdaştırılarak avukatlığın onurunu, bağımsızlığını gözeterek düzenlenmesi… İkinci ve en önemlisi de avukatları birlikte çalışmaya zorlamaktır. İşçilik kavramından hoşlanmayanların yapacağı şey, birlikte çalışmayı öğrenmeleridir. Doğrusu da budur. Artık eskisi gibi “bir çanta, bir diploma, bir ruhsat, bir dükkan” tarzındaki avukatlık kalmadı. Onun için bir araya gelmek zorundasınız. Fakat bu anlayışı benimsetmemiz biraz zaman alacak. Yayınladığımız bu Yönetmeliği yetersiz bulanlar da var: Ancak dedikleri gibi yetersiz kabul edilse bile, Yönetmelik birçok konuda çok ileri bir aşamayı temsil ediyor. Belki İstanbul’da Yönetmeliğin farkında olanlarımızın oranı yüksek olabilir ama Anadolu’da bulunduğu statünün ve bu Yönetmeliğin ne anlama geldiğinin farkında olan neredeyse kimse yok.

    Sınıf atlayacağını düşünen avukatların sayısı hala çok. Halbuki sistem buna izin vermeyen bir şekilde avukatlık mesleğinin dönüşümünü sağlıyor. Eskiden usta-çırak ilişkisi varmış, sonra kendisi yer açarmış avukat. Ancak o devir neredeyse kapandı. Hala bu şekilde devam edebilir diye düşünen çok arkadaşımız var.

    S. Aksoy: Aslına bakarsanız sorun çok klasik bir söylemde yatıyor: “Hak verilmez, alınır.” Yıllardır bu mücadeleyi bizler pratikte işçi avukatlar olarak, sizler Baro’da ve TBB’de temsiliyet anlamında aynı kişiler olarak yürütüyoruz. Baroda da bu işi sahiplenen çok kişi yok. Bu mücadelenin ilerleyemiyor ya da bir yerde tıkanıyor oluşu ya da işveren avukatların bu kadar rahat iptal davaları açıyor oluşunun sebebi de bu. Siz buraya en mükemmel yönetmeliği de koysanız bu mücadelenin asıl sahipleri olan işçi avukatlar bunu sahiplenmez ise ne yazık ki uygulaması olmaz. O yüzden, bu Yönetmelik ve benzer çalışmaları işçi avukatların sahiplenmesini sağlamak çok önemli.

    B. Yaltı: Geçen günlerde Çanakkale’de 5 incisi gerçekleşen Genç Avukatlar Kurultayı’nda oluşturulan 9 tane sorun başlıklarından biri de buydu. Orada bulunan arkadaşlara ben konuyu uzun uzun anlattım. Bu Yönetmeliğe sahip çıkmaları gerektiğini söyledim. Artık şöyle bir siyasal gücünüz de var dedim; baro siyasetinde gençlerin sayısı belirleyici oranda fazlalaştı. Belki tepede, yukarıda belli yaşlardaki avukatları görebilirsiniz ama siyasal bilinç geliştirebilirseniz baro yönetimlerinde etkili olabilirsiniz. Biliyorsunuz önümüzdeki Ekim ayında barolarda seçimler var. Dolayısıyla örgütlenip ister içinde yer alırsınız, ister bir gruba, yönetim adaylarına bunu bir öneri ve hatta siyasal bir talep olarak rahatlıkla dikte ettirebilir, kabul ettirebilirsiniz.

    Düşünün sırf geçen sene 2015’te ruhsat alan avukat sayısı 8350. Toplam avukat sayısı 95.000. Bizim İstanbul Barosu 35.000. Şu anda okuyan öğrenci sayısı 63.000. 5 sene sonra 150.000’e çıkacak avukat sayısı. Hükümetin programında sınav konusu var. Avukatlık Kanunu’yla bir sınav getirilecek ama şu anda Bakanın kafasındaki model mevcut öğrencilerin kazanılmış hakkı var şeklinde. Dolayısıyla 60.000’in üzerindeki öğrenciyi de avukat olarak düşünmek gerekiyor. Yani bugün sınav çıksa avukat sayısı 150.000 olarak kabul edilecek. Ondan sonra sınav etkili olabilecek. Dolayısıyla bizim sorunumuz avukatın sayısının azaltılmasıyla çözülecek bir sorun değil. Avukatlığın kendisini tartışarak çözmemiz gereken sorunlarımız var. Avukatlık nedir? Nereye doğru gidiyor? Nasıl evriliyor? Buradan avukatlar nasıl iş bulabilir? İş alanları nasıl çoğaltılabilir? Veya avukatlığa dönük iş alanlarında pastanın paylaşılmasında denge nasıl sağlanabilir? Türkiye’deki gelir dağılımının ne kadar eşitsiz olduğunu hepimiz biliyoruz. Aynı yansıma avukatlıkta da var. Çok küçük bir grup çok yüksek paralar kazanıyor ama çok büyük bir avukat grubu da ancak geçinebileceği kadar para kazanıyor. İşte bunu dengelemek gerekiyor. Bunun için çalışmamız gerekiyor. Burada da genci yaşlısı diye bir şey yok.

    Bu söyledikleriniz aklıma TBB ile hukuk fakültesi dekanlarının yapmış olduğu toplantıyı getirdi. Avukatlığın değişimi, dönüşümü ve iyileştirilmesinden bahsederken belki buna da değinmek iyi olur. Hukuk fakültelerindeki eğitimin niteliğine ilişkin bir çalışmaya hakkındaydı diye hatırlıyorum bu toplantıyı. Kısaca ondan da bahseder misiniz?

    B. Yaltı: O çalışma tamamlandı. Şimdi kriterlerin belirlenmesi aşamasına geldik. O zaman 38 dekan katılmıştı. Türkiye’de kurulu 100 civarında hukuk fakültesi var, ancak eğitim yapan 70 civarında hukuk fakültesi var. Bu hukuk fakültelerinin birçoğunun eğitim standardının ne kadar düşük olduğunu biliyoruz. Türkiye’de hukuk standardının bu kadar düşük olmasının arkasında YÖK ve Türkiye’deki siyasal politikaların tercihlerinden kaynaklı hukuk erozyonu yatıyor. Bizim buna çare bulmak için yaptığımız çağrıya 38 dekan cevap verdi. Toplantılar yaptık ve teknik bir komite oluşturduk. Amacımız hukuk fakültesi standardına ilişkin kriterleri saptamaktı. Bunlar yapılan çalışmalar sonucunda sağlandı. Yayın aşamasına geldik. Bu standartları yayınlayacağız, YÖK ile de temas halindeyiz. Kamuoyuna diyeceğiz ki, şu hukuk fakülteleri bu standartlara uygundur. Dolayısıyla siz tercih yaparken onu seçeceksiniz. Diğer hukuk fakülteleri de kendine çeki düzen vermek zorunda kalacak böylece. Vakıf Üniversiteleri bile olsalar, sonuçta aldıkları paralarla ayakta kalıyorlar. Bu nedenle kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacak hukuk fakülteleri… Bu çalışmanın meyvesini geçen sene gördük. Biliyorsunuz YÖK, hukuk fakültelerine giriş için taban puanın 150 olması yönünde karar aldı. Bunun daha da yükseltilmesi bekleniyor.

    Hukuk fakültelerindeki bu asgari eğitim düzeyinin belirlenmesi, meslek için önemli bir adım. Ayrıca hukuk mezunlarını mağdur edecek ve daha az ücretle çalışacak ara kadrolar ortaya çıkarak sınav meselesi gibi öğrencileri mağdur etmemiş olacak.

    B. Yaltı: Toplumsal dönüşümü sağlamak için iktidarların elinde iki tane barışçı mekanizma vardır. Birisi hukuk, diğeri eğitim. Hukuk politikaları ve eğitim politikaları ile siyasal amaçlarınız doğrultusunda toplumu şekilllendirebilirsiniz. Bunun için hukuk fakültesinden mezun olanlar savcı, hakim, avukat olarak Türkiye’nin hukuk düzenini kuruyorlar. Kararlar veriyorlar. Hukuk, yargı artık siyasal iktidarın elinde bir silah gibi kullanılıyor. Dolayısıyla iktidar olarak aldığınız kararları topluma dikte ettirebiliyorsunuz. Hukuk üzerinden yapılınca ayrıca kararlarınıza meşruluk katıyorsunuz. Bu nedenle hukukçuların iyi yetişmesi toplumsal ihtiyaçtır. Sınavı avukatlar için sınav olarak düşünmemek gerekir. Türkiye’de hukukun bu derecede ayaklar altında olmasının nedeni siyasal tercihlerdir.

    Yönetmeliğe geri dönersek bu Yönetmelik yayınlandıktan sonra birçok baro asgari ücret belirledi. Bunun uygulamasına dair size veriler geliyor mu?

    B. Yaltı: İstanbul’da örneğin bir problem görmedik. Yönetmeliğin yürürlüğe girmesiyle bazı değişimler yaşandığını gözlemliyoruz. Bize daha çok uygulamaya ilişkin sorular soruyorlar. Bu nedenle uygulandığını düşünüyoruz. Hatta uygulanmasına dair bir genelge de yayınladık.

    Böyle yeni bir mevzuat ortaya çıktığında biraz anlayışlı davranmak gerekiyor. Geçiş sürecinde bu şekilde davranmak gerekiyor. Uygulamaya tam olarak geçilmesi zaman alabilir. En büyük tepki Anadolu’dan geliyor. Baro Başkanı dahi “benim yanımda karım çalışıyor, onun sigortasını yükselttiğim zaman benim de primimi yükseltmem gerekiyor” diyor. Asgari ücret 1300 TL, 1500 TL üzerinden prim vermek bile fazla geliyor insanlara.

    S. Aksoy: Burada özür dileyerek bir noktayı vurgulamak istiyorum. Aslında patron avukatın, bu bakış açısıyla bir tekstil patronundan farkı yok. O kadar avukatın bağımsızlığından, onurundan söz ediyoruz, zihinsel emeğin sömürüsü diyoruz ancak bence bir patron avukatın da bir tekstil patronundan da farklı düşünebiliyor olması lazım. Çalıştırdığı kişi aynı zamanda meslektaşı. Ne var ki, avukatların durumu Türkiye’deki işçi profilinden farklı değil. İleriye dönük güvencesizlik her nasıl tekstil işçisinin, maden işçisinin, metal işçisinin sorunuysa işçi avukatın da sorunu. Avukatlık, emekliliğin düşünülemez hale geldiği alanlardan biri olmuştur.

    B. Yaltı: Tam da dediğiniz üzerinden ben de bu Yönetmeliğe itiraz eden baro başkanlarına dedim ki “siz işçi davası aldığınızda kıdem tazminatını, ihbar tazminatını, fazla mesaiyi, eksik sigortayı hesap ediyorsunuz, yanında çalıştırdığınıza gelince neden uygulamıyorsunuz?” Böyle bir şey olabilir mi? Bunun bir mantığı yok.

    Peki son soru olarak Yönetmeliğin iptal edilmesi durumunda neler yapılmalı, bu konuda neler düşünüyorsunuz?

    B. Yaltı: Açıkçası söyleyeyim. Yönetmelik iptal edilirse, birçok işveren avukat bu fırsatı kullanır, bir daha da başka bir yönetmelik çıkarılmaz, diye düşünüyorum. Bu sebeple, bu Yönetmeliğe tüm bağlı çalışan avukatların sahip çıkması gerekiyor. Eksiği olabilir ama bu bir zemin ve bunun arkasında durmak gerekiyor.

    S. Aksoy: Biz bu zemin için sekiz yıl çalıştık. Eksiklikleri olsa bile, Yönetmelikte birçok kazanım var. Bunun için Yönetmeliği sahiplenmemiz çok önemli. Ama Yönetmeliğe sahip çıkarken uygulamasının da denetlenebilmesi için bir mücadele yürütüyor olmamız gerektiği çok açık. Son söz olarak diyebilirim ki; işçi avukatlar olarak tüm meslektaşlarımızı Yönetmeliğe sahip çıkmaya ve bu Yönetmeliğin uygulanmasının denetlenmesi için mücadele yürütmeye çağırıyoruz.

    Çok teşekkür ederiz.

  • Söyleşi: Karaman Dosyası (25.04.2016)

    Mart ayında ortaya çıkan ve herkesin tüylerini ürperten Karaman olayını ve tek celsede biten duruşmasını, İstanbul Barosu ve İlerici Kadınlar Derneği avukatlarından Av. Fulya Durak ile konuştuk.

    Fulya Hanım, tam olarak olayı bilmeyenler için Karaman davasının içeriğini ve davaya kadar geçen soruşturma sürecini kısaca anlatır mısınız?

    Fulya Durak: Olay Konya’da bir hastanede çocuk psikiyatrisine giden ve tecavüze uğrayan bir imam hatip ortaokulu öğrencisinin, karşılaştığı cinsel saldırıyı anlatması ve ailesinin Karaman Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmasıyla ortaya çıktı. Bu suç duyurusunun ardından savcılık olayın bir öğrenci ile sınırlı kalmayıp, başka mağdurların da olabileceği ihtimalini göz önüne alarak araştırmayı derinleştirdi. Yapılan araştırmada, sınıf öğretmeni Muharrem Büyüktürk’ün 10 öğrenciye daha cinsel istismarda bulunduğu, bu suçun 2012 yılından beri işlendiği belirlendi. 4 Mart günü öğretmen okuldan gözaltına alındı, yapılan sorgusunun ardından tutuklandı.

    Bu olay 4 Mart’ta ortaya çıkmasına rağmen, Karaman Cumhuriyet Başsavcılığı RTÜK’e bir yazı yazarak Karaman’daki tecavüz rezaleti için haber ve eleştiri yapılmasının engellenmesini istedi, internet sitelerindeki haberler derhal yayından kaldırıldı. Olayın kamuoyunda duyulması ancak 12 Mart’ta Birgün Gazetesi’nin manşete taşımasıyla gerçekleşti.

    Olayın manşete taşınması ve kamuoyunda duyulmasıyla, Savcılığın neden bu olayı gizlemek istediği de ortaya çıkmış oldu. Çünkü Muharrem Büyüktürk, çocukları Ensar Vakfı ve KAİMDER’e (Karaman İmam Hatip Okulu, İmam Hatip Lisesi ve Anadolu İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği) ait yurtlarda istismar etmişti. Bu kurumların yetkilileri hemen kendilerini işten sıyırma çabasına girdiler. KAİMDER Başkanı Mehmet Sarı, kendilerine bağlı herhangi bir yurt ve ev olmadığını ve adı geçen Muammer Büyüktürk’ün herhangi bir üyeliği ya da kaydı olmadığını söyledi. Ancak bu açıklamalar Öğretmen Muharrem Büyüktürk’ün KAİMDER etkinliğinde çocuklarla sahneye çıktığı fotoğrafların ortaya çıkmasıyla yalan-
    lanmış oldu.

    Karaman Valiliği de Ensar Vakfı sözcüsüymüş gibi yaptığı açıklamada, Karaman’da Ensar ve KAİMDER’e ait yurt olmadığını, öğretmen Muharrem B’nin Ensar ve KAİMDER üyeliği olmadığını duyurdu. Sonradan Karaman Valisi açıklamalarında “evlerin varlığını soruşturmayla öğrendiğini, evlerin hangi vakıf ya da derneğe ait olduğunu bilmediğini” söyledi. Ancak 3 Ocak 2013 tarihinde tecavüz zanlısı Muharrem Büyüktürk’ün Ensar Evi’ndeki çocuklarla Vali Murat Koca’yı makamında ziyaret ederken çekilen fotoğrafları basına yansıdığında bunun da gerçek olmadığı ortaya çıktı.

    Ensar Vakfı Karaman şube başkanı Ali Bağcı da, Muammer Büyüktürk’ün vakıflarında 2013 yılında beş ay gönüllü olarak görev yapıp öğrencilere kurs verdiğini ancak herhangi bir şikayet ya da sorun duymadıklarını belirtti. Bu açıklamadan sonra da sanık Muharrem B.’nin 2012 yılında Ensar Vakfı içerisinde olduğu, eski tarihli çeşitli haberler ile ortaya çıkarıldı.

    Bu olay ülke ve dünya kamuoyunda sosyal medya aracılığıyla geniş yankı uyandırırken, çeşitli kesimler de Ensar Vakfı ve KAİMDER’i koruma çabasına girdiler. Yapılan açıklamalarda “suçun şahsiliği” ilkesi üzerinde duruldu, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu herkesi dehşete düşüren “bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” açıklamasında bulundu. Aslında buradaki amaç, suçun işlendiği yer olan iki kurumu dava dışında bırakmaktı ve açılan davanın sonucuna bakıldığında, bu anlamda başarıya ulaştıkları söylenebilir.

    Savcılığın hazırladığı ve “8 çocuğun kesin şekilde nitelikli istismara maruz kaldığı”, iki çocuk hakkında ise kesin ispat edilememiş şüpheler olduğu, çocuklara cinsel istismarın sekizinin Karaman İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne (KAİMDER) bağlı evlerde, ikisinin ise Ensar Vakfı’na bağlı evlerde gerçekleştiği” belirtilen iddianame, Karaman Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilerek ilk duruşma tarihi 20 Nisan olarak belirlendi. Sanığa atılı suçlar arasında hürriyeti tahdit, kasten yaralama ve müstehcenlik suçları da bulunmaktaydı.

    Gündemin sıcaklığı Meclis’e de yansıdı ancak AKP, çocuk istismarlarının araştırılması ve önlenmesine yönelik araştırma komisyonu kurulması teklifini reddetti. Bunun üzerine sosyal medyada #ÇocukİstismarcısıAKP ve #ChildAbusersProtectedInTurkey (Çocuk istismarcıları Türkiye’de korunuyor) etiketine binlerce tweet yağdırıldı. Tepkinin artması üzerine AKP geri adım atarak dört partinin biraraya gelerek komisyon kurmasını kabul etti.

    Bu sırada Karaman’daki davaya ise Ensar Vakfı avukatları müdahil olmak için mahkemeye dilekçe vererek, suçtan zarar görme ihtimalleri nedeniyle davaya katılma talebinde bulundular ve sanıktan şikayetçi olduklarını belirterek ve cezalandırılmasını talep ettiler. Diğer yandan da mağdur ailelerin avukatlığını alarak, onlara psikolojik destek verip dava sürecini takip edeceklerini açıkladılar.

    Peki Ensar Vakfı’nın neden bu davada sanık olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

    F.D.: Türkiye, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan imzalarıyla kabul edilen ve 10.09.2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’nin tarafıdır. Bu sözleşmenin amacı çocukların cinsel sömürüsü ve istismarını engellemek ve bunlarla mücadele etmek, cinsel sömürü ve istismara maruz çocuk mağdurların haklarını korumak, çocukların cinsel sömürü ve istismarına karşı ulusal ve uluslararası işbirliği geliştirmek, çocukların pornografik nitelikli gösterilerde ve malzemede kullanılarak sömürülmesini önlemektir.

    Bu sözleşmede çok önemli olduğunu düşündüğüm bir düzenleme yer almakta; o da tüzel kişilerin sorumluluğudur. Sözleşmenin 26. maddesi, bu Sözleşme uyarınca öngörülen suçların bir tüzel kişilik içinde; tüzel kişiliği temsil gücü, karar alma yetkisi yada tüzel kişilik içerisinde kontrol yetki-
    sine sahip herhangi gerçek kişi tarafından işlenmesi halinde bu tüzel kişiliğin sorumlu tutulabilmesi için gerekli yasal veya diğer tedbirlerin alınmasını ve cezai, hukuki ya da idari yaptırımların olmasını öngörmüştür.

    Maddenin devamında sorumlu görülen tüzel kişilere uygulanacak tedbirler sayılmıştır. Bunlar tüzel kişiliği kamusal menfaatlerden ve yardımından men; ticari faaliyetlerden devamlı ya da geçici olarak men; adli denetim altına alınması ve tasfiyesidir.

    Ensar Vakfı ve KAİMDER’e ait evler, bu suçun işlendiği yerlerdir. Sanık Muharrem Büyüktürk, bu kurumlar içinde temsil yetkisi ve kontrol yetkisine dayanarak yıllarca çocuklara karşı istismar suçunu işlemiştir. Bu nedenle Ensar Vakfı da KAİMDER de doğrudan sorumludur. Bu kurumlar sözleşmenin 24. maddesi kapsamında her bir çocuğa karşı işlenen cinsel istismar suçuna yardım ve yataklık etmiştir. Bu nedenle söz konusu cezai, hukuki ve idari tüm yaptırımların bu kurumlara karşı işletilmesi gerekmektedir.

    Bu yaptırımların dayanağı sadece uluslararası sözleşmeler de değildir, Türk Ceza Kanunu kapsamında da bu kurumlar sorumludurlar. Çocukların ifadelerinde de, ailelerin ifadelerinde de bu suçların Ensar Vakfı ve KAİMDER yurtlarında işlendiği açıkça söylenmiştir ve şikayetçi oldukları beyan edilmiştir. Bu nedenle adı geçen kurumların yargılama safhasında olması gereken yer, mağdurların yanı değil, sanığın yanı olmalıydı.

    Ne var ki, savcı böyle bir iddianame düzenlemediği için sadece Muharrem Büyüktürk’ün yargılandığı bir davaya tanıklık ettik. Dava süreci nasıl gerçekleşti? Karaman’da ve duruşma salonunda nasıl bir tavır sergilendi?

    F.D.: 20 Nisan günü Karaman İline girişler dahil olmak üzere adliye çevresinde geniş önlemler alındığını gördük. Adliye binasına avukatlar, milletvekilleri ve basın dışında kimse alınmadı. Duruşma çok kalabalıktı.Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipler Birliği, Türkiye’nin değişik illerinden gelen Barolar, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, çeşitli kadın ve çocuk dernekleri, sendikalar ve siyasi partiler davaya katılma talebinde, milletvekilleri ise gözlemci olarak duruşmalara katılma talebinde bulundular.

    Mahkeme Başkanı ilk olarak katılma talepleri konusunda bir değerlendirme yaptı. Biz de İlerici Kadınlar Derneği olarak hazırlamış olduğumuz dilekçe ve eklerini birkaç gün öncesinden dosyaya sunmuştuk. Ensar Vakfı, KAİMDER, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile baroların çocuk hakları komisyonları, Çocuk Haklarını Koruma Derneği, İnsan Hakları Derneği’nin katılma talepleri kabul edildi. Mahkeme heyetinin, duruşma başında milletvekillerini gözlemci olarak kabul etmeyeceğini söylemesiyle salonda itirazlar yükseldi, mahkemeye yasal gerekçeler sunuldu. Bunun üzerine uzun bir ara verildi ve gözlemci taleplerinin kabulü ile duruşmanın yapılmasına geçildi.

    Mahkeme başkanı, nasıl bir hazırlık ile davaya hazırlandığını detaylı olarak açıkladı ve “benim kararım hazır” diye bir de beyanda bulundu. Bunun üzerine yeniden sesler yükseldi. Hakimler yargılamada görüşlerini hiçbir şekilde beyan edemezler. Doğal olarak, henüz bir yargılama yapılmamışken, “karar hazır” şeklindeki açıklama mahkemenin tarafsızlığı, objektifliği konusunda şüpheler oluşturdu.

    Duruşmada dinlenen tanıkların beyanları, çocukların Ensar ve KAİMDER’e ait evlerde kaldığını, ancak bu evlerde hiçbir denetim yapılmadığını, okul müdürlerinin ve yetkililerin çocukların nerede kaldıkları ile hiç ilgilenemediğini ortaya çıkarmıştır. Sanık Muharrem Büyüktürk de bu evlerin alışverişini KAİMDER Başkanının bizzat yaptığını, getirdiği erzakları kendisinin pişirip yemek yaptığını söylemiştir. Yine kendisini işe alanların kim olduğu sorularını da bu kurumların yetkililerinin adını vererek açıklamıştır. Tüm bu beyanlara rağmen, soruşturmanın genişletilmesi yönündeki taleplerin tümü reddedildi. Mahkemenin bu tutumu da dosyanın bir an önce kapatılmak istendiğini gösterdi.

    Davanın bir celsede bitirilmesi hukuken mümkün mü? Mahkeme sizce neden böyle bir yolu seçti?

    F.D.: Eğer bir davada tüm deliller toplanmış, araştırılacak yeni bir husus kalmamış ise karar verilebilir, sürecin uzunluğu ise dosyanın kapsamına göre her davada değişiklik gösterir. Çok kısa sürede neticelenen davalar olduğu gibi, yıllarca süren davalar da olmaktadır. Ancak Karaman davası, bence tek celsede bitirilecek bir dava değildir. Mahkeme heyeti dosyadaki delilleri kendince toplamış ve bir kanaat oluşturmuş olabilir, ancak duruşma sırasında davaya katılma talepleri kabul edilen onlarca Baro, dernek gibi kurumların çeşitli talepleri vardı. Mahkemenin bunları dikkatlice değerlendirilmesi gerekirdi. Örneğin; denetim görevini yapmayan kişilerin tespiti, bu kişilerin de davaya dahil edilmesi talep edilmiştir. Yine katılan avukatlar dosyayı inceleyememiş olmaları nedeniyle yazılı beyanda bulunmak üzere süre istemişler, ayrıca Ensar Vakfı ve KAİMDER’in de sorumlu tutulması yönünde taleplerde bulunmuşlardır. Mahkeme, bütün talepleri tek kalemde reddetmiş ve bildiğini okumuştur.

    Bu şekilde hareket edilmesinin gerekçesi olarak ise, ailelerin daha fazla zarar görmemesi, Ensar ve KAİMDER hakkında zaten onlarca suç duyurusu olduğu ve şikayetlerin bu dosyalar üzerinden de yürüyebileceği belirtilmiştir. Bu gerekçe ne derece samimidir bilemem ancak dosyanın süratle karara çıkmasının en çok Ensar ve KAİMDER’in aklanmasına hizmet ettiği çok açıktır.

    Aslında Karaman davayı münferit bir olay değil. Her gün birçok dini vakfa bağlı okullardan istismar haberleri geliyor. Çocuk istismarı davalarını takip eden bir avukat olarak, son yıllarda istismar olaylarının, Türkiye’de artış göstermesinin sebebi nedir?

    F.D.: Dediğiniz gibi maalesef bu olay ilk defa yaşanmış bir olay değil. 2001-2003 yılları arasında Rize Ensar Vakfı Başkanlığı yapmış ve aynı zamanda Rize İl Özel İdare Genel Sekreter Yardımcısı ve Kızılay Şube Başkanı olan Mehmet Nuri Gezmiş iki çocuğa cinsel istismar suçundan halen tutuklu bulunuyor.

    Evindeki bilgisayara çocuk pornosu indirdiği tespit edilen sonra Trakya Üniversitesi İlahiyat Profesörü ve Rektör Yardımcısı Hüseyin Sarıoğlu’nun da Ensar Vakfı ile çalıştığı ortaya çıkmıştı.

    2008 yılında Çorum’da 15 yaşındaki bir çocuğun eski Ensar Vakfı Şube Başkanı Zekai İşler tarafından cinsel istismara uğradığını şikayet etmesiyle başlatılan adli süreçte Zekai İşler, Adli Tıp’ın verdiği rapora rağmen “iyi hal”den 2010’da 4 yıl 8 ay ceza almıştı.
    Bunlar duyulup da ortaya çıkanlar. Bu sayılardan daha fazlası ortaya çıkmamış durumda. Dediğiniz gibi en çok da dini vakıflara bağlı okullarda görülüyor. Ben bunu, öncelikle bu tür yerlerin denetimsizliğine bağlıyorum. Bu evler yada yurtların herhangi bir hukuksal dayanağı yok, bu nedenle denetim mercii de yok. Buraya gönderilen çocuklar tamamen, adına öğretmen yada hoca denilen bir takım kişilerin insafına bırakılıyor.

    Çocuklar yaşları küçükse başlarına ne geldiğini dahi kavrayamıyorlar, kötü bir şey yaşadıklarını fark etseler de bu kez korktukları yada utandıkları için konuşamıyorlar. Elbette bulundukları ortamın dini bir ortam olmasının da payı büyük, çünkü onlara sorgulamamak, biat etmek öğretiliyor.

    Ensar Vakfı ve benzeri dini kurumlar AKP’nin “dindar nesil yetiştireceğiz” iddiasının stratejik kurumlarıdır. Çok açık söylüyorlar; yapmak istedikleri neslimizi değiştirmek ve biat eden, sorgulamayan bir toplum yaratmak. Bunun çocuklardan başladığını iyi biliyorlar.

    Sorularımıza cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederiz. Son olarak söylemek istediğiniz birşey var mı?

    F.D.: Ne diyebilirim ki, çocuk istismarı vakıası gerçekten bir avukat olarak rahatlıkla bakabildiğiniz dosyalardan değil. Her dosya korkunç bir olayı gün yüzüne çıkarıyor. Benim de küçük bir kızım var. İnsan her olayda kendi çocuğunun başına da aynı olayın gelebileceğini düşünüyor. Hiçbir çocuğun böyle bir olaya maruz kalmasına izin veremeyiz. Çocuklarımızın bunu yaşamamaları için, sağlıklı ve aydınlık bir gelecek için bu kurumlarla yılmadan mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bizlerin düşünen, sorgulayan, araştıran ve ilerleyen bir nesle ihtiyacımız var. Bu nedenle çocuklarımıza sahip çıkmak için öncelikle bu vakıfların peşini bırakmamalıyız. Toplumun vicdanı bir kişiye 508 sene hapis cezası vermekle rahatlamaz, bu kurumların tümünün kapatılmasıyla rahatlar.

    Tekrar teşekkür ederiz.