Kategori: Dosya

  • Düşük Yoğunluklu Hukuk Anlayışının Sefaleti

    Yıllardır sıradan haberler arasında bir iki satırla geçiştirilen, son dönemde ise, etkinliğin Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na alınmasıyla iktidara biat seremonisine dönüşen Yargıtay’ın adli yıl açılış töreni bu yıl kamuoyunda büyük ilgi odağı oldu. Bunun en önemli nedeni, şüphesiz, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu’nun bu törene katılacak ve konuşacak olmasıydı. Feyzioğlu (dolayısı ile TBB), kendisine daha önce de konuşma hakkı verilmiş olmasına rağmen, görevinin gerektirdiği yasal ve ilkesel nedenlerle bu törene katılmazken, bugün ne olmuştur da aniden Saray’ın yolunu tutmuştur. Bu kararı protesto eden barolar, protestoculara verilen cevaplar, Feyzioğlu’na odaklanan iktidar medyası ve konunun sürekli yargı reformu üzerinden köpürtülmesi kamuoyunun ilgisini artıran nedenlerdir.

    Oysa 2016 yılında, yine Saray’da yapılan adli yıl açılışına konuşmacı olarak çağrıldığı halde daveti reddeden TBB Başkanı o gün, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarından yola çıkarak yaptığı açıklamada; “Yargının adil olması kadar, adil görünmesi gerektiğine” vurgu yaptıktan sonra; “Yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını ulusal ve uluslararası kamuoyunda sorgulatarak zarar verebilecek bir organizasyonu doğru bulmayacağımızı… dile getirmiştik… Yönetim Kurulumuz, 2016- 2017 Adli Yıl açılış törenine Türkiye Barolar Birliği’nin katılmamasına karar vermiştir. Bu kararımız, tamamen yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki hassasiyetimizden kaynaklanmaktadır.” diyerek[foot]https://www.cnnturk.com/turkiye/turkiye-barolar-birligi-adli-yil-acilisina-katilmayacak[/foot] ilkesel bir duruşla o davete icabet etmemiştir. 2018-2019 yılı açılışında da bu duruşunu bozmayan Feyzioğlu; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin adalet savaşçılarının omuzları üzerinde durduğunu ifade ettikten sonra; “...Anayasamız; yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını ve güvenilirliğini sistemsel olarak sağlamaktan uzaktır… Mevcut anayasal düzenlemede, aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olan cumhurbaşkanının, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamakla görevli olan Hakimler ve Savcılar Kurulunun üyelerinin önemli bir kısmını tek başına, kalan kısmını da TBMM aracılığıyla ataması, maalesef yargıyı siyasetin etkisine açmış durumdadır. Hâkim ve savcılarımızı güvenceden yoksun bırakan bu yanlış düzenleme, vatandaşlarımızın da hukuk güvencesinin altını boşaltmaktadır… Yabancı devletlerin yargısal bir konuda Cumhurbaşkanı ya da bakanları tehdit eden saygısız girişimlerini asla kabul etmiyoruz… Fakat yargıyı siyasetin etkisine açan mevcut anayasal düzenleme, bu saygısızlıklara mazeret oluşturmaktadır. Bu gerçeğin, Milletimiz ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bilinmesini zorunlu görüyoruz…” diyerek; Anayasada yapılan değişikliklerle, yargının bağımsızlığının, tarafsızlığının, güvenilirliğinin yanı sıra hâkimlik/savcılık teminatının da ortadan kalktığını, bu durumun ise yargıyı siyasetin ve yabancı devletlerin etkisine açtığını belirterek; sorunun çok daha derinde ve yapısal olduğunu gösteren tarihi bir saptama yapıyordu. Ardından da; “Yargıyı bağımsız, tarafsız ve güvenilir kılmayan hiçbir düzenleme, yapısal da değildir, reform da değildir.” diyerek, bugünkü reform tartışmalarını da bitiren çok ciddi bir ölçüt ortaya koyuyordu. Bu ölçüt, toplumun adalet ve yargı konusundaki beklentileri üzerinde kurgulanan tüm politik hesapları bozacak niteliktedir. TBB, Feyzioğlu’nun saptamasıyla, asli görevini yerine getirmiş; her türlü manipülasyona açık bu hassas konuda, kendisi de dahil, tüm kurumları bağlayacak şekilde geleceğe de mührünü vurmuştur. İşte bu nedenle; (ne acı ve ibret vericidir ki) tarihe onur verici bu mührü vuranlardan biri olan ve bugün yüz seksen derece dönerek, kendi geçmişini ve hukuka bakış açısını inkar eden Feyzioğlu’nun; bizi, sırf iktidarın yargı reformu yaptığına inandırmak için, “yeni” Yargı Reformu Strateji Belgesine, tiyatral coşku ve alkışlar eşliğinde verdiği büyük destek, bu mührün ikna edici gücü karşısında tuzla- buz oluyordu. Ama o yine de, girdiği çıkmaz sokakta yoluna devam ediyordu.

     

    Gerçekten de, çok değil, tam bir yıl sonra, 2019-2020 adli yıl açılışına gelindiğinde Feyzioğlu, toplumun ve temsil ettiği camianın gözlerinin içine baka baka, yapısal hiçbir değişiklik içermeyen Yargı Reformu Strateji Belgesi için; “Dünyada, ‘Türkiye bu konuda ciddi değildir, oyalama taktiği içindedir, hukuk devletini güçlendirme niyeti yoktur, demokrasiden sapmıştır.’ diyenlere tokat gibi cevap olacaktır.” şeklinde.[foot]https://m.haberler.com/barolar-birligi-baskani-feyziog- lu-yargi-paketi-12280809-haberi/[/foot], çok sert bir “u” dönüşüyle, TBB’nin tüm müktesebatı ile birlikte kendisini de inkar ederek; temsil ettiği kurumun mührünü de, tüm saygınlığını da -barolardan ve kendi delegasyonundan izinsiz- söküp atıyordu. Başkan, iktidarın üçüncü kez piyasaya sürdüğü kozmetik “reform” belgesine bu kez “Demokrasi Manifestosu” muamelesi yapıyordu. Tabii TBB, içine düştüğü -tamamen kendini inkâra dayalı- bu trajikomik hamle ile de asıl tokadı kendisine atıyordu.

    TBB, asli görevlerini, hukuka bakış açısını, tarihsel ve ilkesel duruşunu, kendi yorum ve kararlarını inkâr etme pahasına, hızlı bir şekilde “normalleşirken”; ülkemizde demokrasi adına kalan son direnç noktalarına indirilecek yumruk olduğunu bile bile, kendisine uzatılan iktidar elini sıkmakta hiç tereddüt etmiyordu. Dün, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin adalet savaşçılarının omuzları üzerinde durduğunu” savunan “adalet savaşçısı” Feyzioğlu bugün; adalet/hukuk yetmezliğinden ve geçim derdinden bitap düşmüş avukatlara ve topluma, “kavgadan” (yani mücadeleden) vazgeçerek “normalleşmeyi” (yani teslim olmayı) öneriyordu. Bu halisane (!) öneri ile ulaşılmak istenen hedef de, önerinin kurgusu içinde yatıyordu. Bu kurguya göre tablo aynen şudur: Bir tarafta toplumsal barış ve huzur için elini uzatmış bekleyen gayet munis bir iktidar; diğer tarafta ise, kavgadan beslenen tuzu kuruların (ki, siz buna toplumsal muhalefet de diyebilirsiniz) “sıkılı yumruğu” yüzünden, bir türlü “normalleşemeyen” bir toplum!.. “Adalet savaşçısı” Feyzioğlu’nun önerisi ile yaratılmak istenen algı aynen budur. Tabii toplum bu gergin, kavgacı haliyle iktidarın elini sıkamayacağından, bu işi de, vatanı için canını ortaya, elini taşın altına seve seve koyan TBB Başkanı yapacaktır!.. İktidarın “ileri demokrasisi” ve “Türkiye ittifakı” için kilidi açacak anahtar şimdi odur!.. TBB Başkanı Feyzioğlu’nun, 15 Temmuz (2016) darbe girişiminden sonra yaptığı Saray ziyaretinde, “Darbeyi dünyaya anlatacağız.” söylemiyle başlayıp; 2019-2020 adli yıl açılışında, “Normalleşiyoruz… Geleneğe dönüyoruz…” diye, koşturarak katıldığı Saray’daki biat törenini ile tamamlanan zaman dilimi içinde hukuk savunuculuğundan toplum mühendisliğine evrilen hızlı dönüşümünün bedelini, başta avukatlar ve barolar olmak üzere tüm toplumun ödeyeceği muhakkaktır. Bu nedenle, TBB Yönetim Kurulu’nun bu gidişe itiraz eden ama azınlıkta kalan üyeleri ve TBB delegasyonu başta olmak üzere; 79 baro ile 125 bin avukatın cübbelerini önlerine koyup, “Biz nerede yanlış yaptık!” diye (çuvaldızı kendilerine batırarak), samimiyetle düşünmesi de şarttır. Ülkemizde anayasal güvence altındaki Cumhuriyet, laik ve sosyal hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kuvvetler ayrılığı ilkesi berhava edilerek, “tek adam” rejimine geçirilirken, ilk ayağa kalkması gereken hukukçular olmalıdır. Hâl böyleyken; eleştiri ve durum tespiti yapmaktan, tarihe not düşmekten başka bir şey yapmayan TBB ve baroların bugüne kadar süreklilik arz eden örgütlü bir duruş ve mücadele programı ve pratiği ortaya koy(a)madıkları gerçeği tüm çıplaklığıyla orta yerde durmaktadır. Böylesi bir zeminde doğal olarak iktidarın; Anayasa’da tarif edilen cumhuriyetin, hukuk devletinin ve demokrasinin reddi üzerine kurulu ideolojik müktesebatı, politik ve siyasi angajmanları, dinci söylemi ve icraatları ile 1923’ün rövanşı niteliğindeki 2023 hedefleri nedeniyle; algı yönetimi ve palyatif ihtiyaçlarına uygun yüzeysel birtakım düzenlemeler dışında; kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda hiçbir adım atmayacağı da açıkça ortadadır. Sorunun kaynağı olanların çözümün öncüsü veya paydaşı olması, eşyanın tabiatına aykırıdır. Mevcut rejimi ve parlamenter sistemi birkaç hamlede tasfiye edebilme, KHK’ler, CBK’ler ve torba yasalarla, hukuk düzenini ve yargıyı bir gecede hallaç pamuğu gibi atabilme becerisine sahip iktidarın; bunca zamandır, yargı reformu yap(a)mamasının mantıkla açıklanabilecek başkaca hiçbir izahı yoktur. Üstelik bu reformları yapacak olan “tek adam”dan ibaret iktidarın elini tutan da yoktur. Toplumda önce beklentiye ve ardından hüsrana yol açan, belgeleri ve paketleri havada uçuşan bu reform girişimlerinden sonuncusu, bugün hayata geçirilse bile (ki, kısmen de olsa bu artık mümkündür) örneğin; bu paketle tıka-basa dolan cezaevleri (yeni konuklarına yer açmak için) boşaltılacak; avukatların ağzına bir miktar bal çalınacak; arabuluculuk, uzlaşma ve “alternatif çözüm yolları” vb. yargı dışında adalet dağıtma kanalları açılacak; “yargıda hedef süre” saçmalıklarıyla, yargı güya hızlandırılırken, aynen hızlı tren gibi, adalet treni de iyice rayından çıkarılacaktır. Sonuç olarak, bu son paket; elimizden tamamen kayıp giden “kuvvetler ayrımını”, (göreceli de olsa) “bağımsız ve tarafsız yargıyı”, hâkimlik/savcılık teminatını geri getirmeyecektir. Ama, bu paket sayesinde “yargı biraz daha özelleşirken, hukuk da biraz daha piyasalaşacaktır.”[foot]http://hukukdefterleri.com/2019-yargi-reformu-stratejisi-daha-fazla-ozellesen-yargi-daha-fazla-piyasalasan-hukuk/[/foot].

    Sonuç olarak; iktidar partisi tarafından AB sürecini yönetmek, biriken toplumsal gerilimi azaltmak ve 31 Mart yerel seçimlerinde kaybettiği büyükşehirleri ve oyları; parti içi çatışmaları, ihraçları ve istifalarıyla biraz daha sarsılan meşruiyetini yeniden kazanmak; hepsinden de önemlisi; “sandık demokrasisinin” irtifa kaybından sonra; yeni rıza üretim aracı olan “beka” sorunu üzerinden, düşmanlaştırdığı muhalefetin belini kırarak, “Türkiye ittifakı” hedefine ulaşmak adına bir kez daha gündeme getirilen “Yargı Reformu”nun son paketi, göze ve kulağa hoş gelen bazı düzenlemelerle, toplumda nispeten bir rahatlama sağlasa da; açıklanan nedenlerle yargıyı hiç bir şekilde yürütmenin kontrolünden çıkarmayacak ve demokratik bir dönüşümün kapısını aralamayacaktır.

    Dolayısıyla, bu düzenleme sistemde yapısal bir değişiklik yaratmayacağından, bir reform da olmayacaktır. Kaldı ki, egemen sınıfların restorasyon aracı olarak yapısal dönüşümleri işaret eden reformlar dahi, günümüzde kapitalizmin global ve/veya yerel çöküşüne çare olamayacaktır.

    İşte bu nedenle; ülkemizde, iktidar bir yandan, yargı reformu niyetini ve kararlılığını birtakım stratejik belgeler ve paketlerle ortaya koyarken; diğer yandan da hukuksuz icraatlarına tam yol devam edebilmektedir. Örneğin; seçim süreçlerini yönetmekle görevli YSK, yasal mevzuataveemsalkararlarınaaykırıdaolsa, her daim iktidar partisi lehine kararlar vererek seçimlerin kaderiyle oynayabilmektedir. OHAL KHK’leriyle mevcut yasalara işlendiği için OHAL kalksa hükmünü halen sürdürebilmektedir. Aynı KHK’lerle meslekten ihraç edilenler yargıda aklandıkları halde görevlerine geri dönememektedir. Meslekten ihraç edilen kıdemli hâkim ve savcıların yeri (çoğu AKP’li) kıdemsiz avukatlarla doldurulabilmektedir. FETÖ ile bağlantılı davalarda, suç tarihi “17-25 Aralık milattır” diyen iktidarca belirlenebilmekte; yasa değişmediği halde terör suçlarında ispat yükü sanık aleyhine fiilen yer değiştirebilmektedir. Meslekten ihraçlarda yargı denetimi fiilen devre dışıdır. Çoğu terör suçlarında iddianameler kolluk fezlekesine bakılarak yazılmaktadır. Soruşturma aşamasında, şüpheli/sanık lehine deliller toplanmazken; avukatlar eşi benzeri görülmemiş savcılık kararlarıyla duruşmalardan men edilmekte; duruşma salonlarından atılmakta ve tutuklanabilmektedir. Siyasi davalara bakan avukatlar müvekkilleriyle özdeşleştirilerek olmayan deliler ve CMK’nın yüz karası “gizli tanık” ifadeleriyle tutuklanmakta, terör örgütü üyeliği kapsamında hukuksuz olarak yargılanıp mahkûm edilebilmektedir. Adliyelerde basın açıklaması yapan avukatlar, polis tarafından yerlerde sürüklenmekte, kemikleri kırılmakta ve üstüne de sanık olarak yargılanmaktadırlar. Cezaevi kampüslerinde mahkemeler kurulmakta; kuvvetli suç şüphesi bir yana, suçluluğa ilişkin somut delil olmadığı halde üç seneyi aşan tutukluluklar cezaya dönüşmekte; sulh ceza hâkimlikleri otomatik tutuklama ve tekzip merkezleri gibi çalışabilmektedir. Cumhurbaşkanı’na hakaret davalarında patlama yaşanırken; Cumhuriyet savcıları Cumhurbaşkanı’nın siyasi kimliğine yönelik eleştirileri de Cumhurbaşkanı’nın kimliğine yapılmış hakaret olarak kabul edip seri halde davalar açabilmektedir. 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin davalara mağdur ve müştekilerinin hazırladığı raporlarla, keşif yapılmadan ve deliller toplanmadan sonuca gidilmekte; Yargıtay’ın aynı konudaki emsal beraat kararları hiç dikkate alınmadan mahkûmiyet kararları verilebilmektedir. Yargının ev sahipliğindeki adli yıl açılışları suçu ve suçluyu tarif etmete kelini fiilen eline geçiren yürütmenin Sarayı’na taşınırken; adli yıl açılışı yapabileceği bir salondan dahi yoksun bırakılan yargı, yer darlığı gerekçesi ile adli yıl açılışı için Saray’a taşınırken; hâkim ve savcıların açılışa katılmaları da zorunlu tutulabiliyordu. Yürütmenin “yeni nesil suç örgütü” diye tarif ettiği FETÖ’yü ve işlediği suçluları araştırmak için düzenlenen çalıştaylara, halihazırda bu davalara bakmakta olan yargı üyeleri de davet edilmek suretiyle, bu tür suçlarda, “delil toplanmadan sonuca gidilebileceğine” ilişkin prensip kararları alınarak; yasalar ve Yargı Etiği İlkeleri alenen çiğnenebilmektedir. Yürütmenin temsilcileriyle birlikte çay toplamakta sakınca görmeyen yargı üyeleri de yürütmenin başı olan partili Cumhurbaşkanı’nın önünde esas duruşa geçerek cübbelerinin olmayan düğmelerini ilikleyebilmektedir. Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’lerinin kapsamını aşan hukuksuz meslekten ihraçlarla, kendi içtihadını yok sayarak yol verirken; haksız tutukluluğa ilişkin (ivedi bakması gereken) bireysel başvuru dosyalarının kapağını da yıllarca açmayabilmektedir. Ağır ceza mahkemeleri de, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını yok sayarak, bir gün önce tahliye ettikleri sanıkları ertesi gün yeniden tutuklayabilmektedir. Bir davada, daha yüksek ceza alan sanıklar yönünden temyiz süreci işlerken; daha düşük ceza alan sanıklar yönünden verilen cezalar istinaftan geçerek kesinleşmekte; fazla ceza alanlar serbestçe temyiz sonucunu beklerken; az ceza alanlar da cezaevinin yolunu tutabilmektedir. Yargı ise derhal çözebileceği bu sorun için aylarca bekleyebilmektedir[foot]Cumhuriyet davası sanıklarına ilişkin yaşanan infaz garabeti de, geçtiğimiz günlerde Yargıtay’ca verilen tahliye kararıyla çözülmüştür. Bu sorun herhangi bir yasal düzen- lemeye gerek kalmadan çözülebildiğine göre, bugüne kadar niye çözülmediği sorusu da cevaplanmayı beklemektedir[/foot]. Öte yandan Cumhuriyet- Sözcü Gazeteleri, Rahip Brunson, Metin Yücel, Eren Erdem, Canan Kaftancıoğlu vb. davaların üzerine dış ülkelerin ve siyasetin gölgesi düşerken; FETÖ ile iltisaklı olduğu bilindiği halde iktidara yakın oldukları için haklarında dava açılmayan, iltisaklı olmadığı halde sırf muhalif oldukları için yargılanan kişiler ve en çok da gazeteciler yönünden ortaya çıkan dengesiz ve tutarsız yargı tablosu kamu vicdanını kanatırken; iktidar bu sorunlara tamamen kayıtsız kalırken; reform paketleri de hiçbir derde çare olamıyordu.

    Bu arada, kuruluşunun 50. yılını kutlayan TBB’nin onayı ile Feyzioğlu’nun canını dişine takarak (!) katkı sunduğu ve sahiplendiği Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin, ülkeyi sanki hukuk devletine doğru uçuracak “mış” gibi davranmasına; iktidara biat törenine dönüşen adli yıl açılışına her ne pahasına olursa olsun katılarak, bir “altın vuruşla” savunmayı çökertme girişimine avukatlar çok tepkilidir. Başkanın bu hedefe ilerlerken kullandığı hamaset dili ne kadar etkili olsa da, bu dilin hangi gerçeğin üstünü örtmekte olduğu da apaçık görülmektedir. Bugüne kadar halının altına süpürerek görmezden geldiğimiz, çözümü uğrunda örgütlü mücadele vermekten kaçındığımız tüm sorunlar Feyzioğlu’nun şahsında TBB olarak ete-kemiğe bürünüp karşımıza dikilmiş bulunmaktadır. Tam da bu noktada, (her nedense) bu yıl ilk kez açılışa davet edilen il baroları arasından (kahir ekseriyeti temsil eden) 52 baronun Feyzioğlu’nun katılma kararını eleştirerek, davete katılmayacaklarını açıklamaları üzerine başlayan eşitsiz tartışma da iktidar cenahının bu barolara ağır ithamlarla saldırması karşısında tamamen sessiz kalan (hukuk devleti adına yargının son sağlam kalesi olan) savunmanın (TBB yönetimi de dahil) kurumsal iradesinde Feyzioğlu ile başlayan ve başını onun çektiği kimlik ve irade bölünmesi oldukça dikkat çekicidir. Bu bölünmenin baş mimarı ise Feyzioğlu’ndan başkası değildir.

    İşte bu, iktidar cenahının uzun bir süredir beklediği bir süreçtir… 15 Temmuz’a kadar yüzüne bile bakmadıkları Feyzioğlu’na birdenbire büyük bir teveccüh göstermelerinin tek nedeni budur. İktidar medyası, açılışta yalnızca 15 dakika konuşacak olan Başkan’a, eleştirilere “cevap hakkı” adına günlerce ve saatlerce konuşma imkânı vermiş; Başkan da bu fırsatı, Yargı Reformu Strateji Belgesi için bir piar faaliyetine çevirerek (TBB’nin, ilkesel duruşundan neden döndüğünü anlatmak yerine) Belge’nin hikmetlerini (!) anlatmaya koyulmuştur. Feyzioğlu’nun Strateji Belgesi üzerinden yaptığı iktidar güzellemesi, aslında, aynen 2010 referandumundaki “yetmez ama evet” kampanyası gibi, etkili bir kampanyaya dönüşmüştür. Başkan bu “görevini” hakkıyla yerine getirirken; muhalif barolar da iktidar medyasında derhal hedef tahtasına oturtularak bir itibar suikastine tabi tutuluyorlardı. Bu barolar için “onların eleştirileri başımın tacıdır.” diye keyif bağışlayan Feyzioğlu, İktidar olanaklarıyla sürdürülen bu suikaste karşı, tek bir itiraz veya tepki ortaya koy(a)mıyordu. Baroların iradesinin TBB’den bağımsız olduğunu çok iyi bilen TBB Başkanı, her nedense, (Av.K.md.110/1,2,3 uyarınca), TBB’nin ise barolara bağımlı olduğunu, asli görevinin de onların iradesini temsil etmek olduğunu tamamen unutmuş görünüyordu! Hedef tahtasına oturtulma konusunda kendisi de oldukça deneyimli olan Feyzioğlu, Danıştay’ın 2014’deki kuruluş yıldönümü konuşmasında bu deneyimi bizzat yaşamıştır. Nitekim o gün, iktidara sırf hukuk devletini ve kuvvetler ayrılığını anımsattığı için, dönemin başbakanı tarafından, sözü kesilerek, bir çocuk gibi azarlanmış ve “edepsiz” olarak yaftalanmıştır. Tabii, savunmanın bu “edepsizliği” karşısında, yargı derhal yürütmenin yanında yerini almış; Feyzioğlu’nun konuşmasını kesen Başbakan’ın bir el hareketiyle, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve devlet ricali de apar topar salonu terk edivermişti. Yürütme bununla da kalmamış, yasamayı derhal harekete geçirerek, demokrasi ve hukuk devleti adına utanç verici bir torba yasa ile Yargıtay Kanunu’ndaki adli yıl açılışına ilişkin 59. maddeyi, sırf TBB başkanlarını bir daha konuşmasın diye, Kanun metninden çıkartıp atmıştı. Tüm bu olanlar karşısında ayağa kalkması gereken TBB ve barolardan da yine örgütlü bir ses çıkmamıştı. İktidar; yargının kurucu unsuru sıfatıyla kendisine sadece hukuku anımsattığı için büyük bir “suç” işleyen, kurumsal olarak kontrol edemediği, kuvvetler arasındaki “uyumu” da sabote eden savunmaya tabii ki tahammül etmeyecek ve TBB sorunsalını çözmekten hiç vazgeçmeyecektir. Ancak, iktidarın Danıştay açılışında Feyzioğlu’nun şahsında TBB’ye, barolara, on binlerce avukata ve halkın hak arama özgürlüğüne ilk kez doğrudan savurduğu bu sert yumruk karşısında, hemen ayağa kalkması ve örgütlü bir tepki ortaya koyması gereken TBB ve barolar, mücadele dersinden bir kez daha sınıfta kalmıştır. Bu dersi çalışmamanın bedelini ise o gün (ve sonrasında) mutlaka ödeyeceklerdir.

    TBB’nin ve baroların bu suskunluğu, savunma aleyhine ilk meyvesini içeriden ve en zayıf halkadan verecektir. Bu sessizlik içinde, durumdan vazife çıkararak, kısa zamanda “edebini takınan” ve iktidarın “sıkılı yumruğu” ile “normalleşme” arayışına giren Feyzioğlu, aradığı fırsatı 15 Temmuz darbe girişimi ile bulacaktır. Girişiminin bastırılması ve OHAL ilanı ardından, yağmur gibi gelen OHAL KHK’leriyle; önceden hazırlanmış listelerle, başta yargı olmak üzere, tüm kurumlarda binlerce kamu görevlisinin, sırf muhalif oldukları veya iktidar yandaşı olmadıkları için, “iltisaklı” kabul edilerek, yargı kararı olmadan meslekten ihraç edildikleri ve bu ihraçlara karşı yargı yollarının işletilemediği; gözaltında işkence, savunma ve insan hakları ihlallerinin ayyuka çıktığı günlerde; yasama, yürütme ve yargı arasındaki o muhteşem “uyum” yine devreye girecektir. Tüm bu hukuksuzluklara karşı ayağa kalkmayan TBB ise, her nedense darbeyi dünyaya anlatmak için ayağa kalkacaktır. Durumdan vazife çıkartılmıştır. TBB’nin talebi ve Cumhurbaşkanının onayı ile Feyzioğlu Saray’a kabul edilir. Huzura çıkan Başkan, büyük bir heyecanla; “Sizin talimatınızla bir çalışma grubu oluşturulacak ise, burada en etkin şekilde yer almaya ve tüm dünyaya Türkiye’de olanları, meşru savunmamızı en önde anlatmaya biz talibiz… Zat-ı alinizin desteğiyle büyük bir başarı sağlayacağımıza inanıyorum” der. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı da; “15 Temmuz’un diğer pek çok alan gibi bu konuda da hepimiz için milat olduğuna inanıyorum. Özellikle Yenikapı çok önemli bir milat olmuştur. Türkiye Barolar Birliği’nin bu ziyaretini çok önemsiyorum… Uluslararası platformlarda anlatılmasında çok büyük fayda var. Kendilerine gerekli fotoğraf ve belgelerini de temin edeceğiz” diyerek karşılık verir[foot]https://t24.com.tr/haber/erdogandan-feyzioglunun-darbe-girisimini-dunyaya-anlatilim-teklifine-onay,355326[/foot]. İşlem tamamdır. İktidarla Feyzioğlu arasında darbelere karşı kurulan “Yenikapı Ruhu” ile her şey “normalleşmiştir.” Ülkeyi kasıp kavuran OHAL KHK’leri ve “iltisaklı” yaftası ile tüketilen hayatlar, araçsallaştırılan yargı ile yerlerde sürünen hukuk bir yana; darbecilerin tepe kadrosunun kaçışına engel olamayan, kaçanları geri getiremeyen; müttefiki olduğu Batı’ya darbeyi anlatamayan; Pensilvanya’da ikamet eden darbe liderini ve diğerlerinin iadesini sağlayamayan; daha da önemlisi, kendi ülkesinin meclisi ve yargısı önünde, devlet erkanının doğrudan tanıklığı üzerinden darbenin tüm yönleriyle araştırılmasına, siyasi ayağının üstüne gidilmesine; dolayısıyla 15 Temmuz gerçeğinin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılmasına izin vermeyen iktidar; bu olaya ilişkin “kanıtları” teslim ettiği Feyzioğlu’na, darbe “gerçeğini” uluslararası kamuoyunda anlatma “görevi” vermiştir. O belgeler Feyzioğlu’na verilmiş midir? Verilmişse Feyzioğlu o belgeler ile ne yapmıştır? Hangi “gerçeğe”ulaşmıştır? Dünyaya ne anlatmıştır? Bu soruların cevabını kamuoyu bilmemektedir. Ancak, yasa gereği görevi, baroların ve baro mensuplarının genel menfaatlerini, mesleğin bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak olan TBB’nin, görevlerini tek tek sıralayan Avukatlık Kanunu’nun 110. maddesinde böyle bir “görev” tanımı olmadığını hukukçular ve barolar çok iyi bilmektedir. TBB’nin iktidarın onayıyla doğrudan iktidar vekilliği aşmasına geçip üstlendiği bu“görev”e karşıda, (biriki cılız itiraz dışında) barolardan ciddi bir karşı çıkış olmamıştır. Bu olay nedeniyle hiçbir baro olağanüstü toplanmamış; TBB de olağanüstü genel kurula çağırılmamıştır.

    2016 yılında, daha yargının bile ulaşamadığı darbe “gerçeğini” dünyaya anlatma “görevini” gönüllü olarak üstlendiği için Cumhurbaşkanının övgüsüne mazhar olan Feyzioğlu ve TBB, bir süre sonra, kendilerini yakından ilgilendiren farklı bir gerçekle daha yüzleşeceklerdir: İktidarın “normalleşme” kontenjanına TBB’nin kurumsal kimliği değil, yalnızca Feyzioğlu’nun şahsı dahil edilmiştir. Zira iktidarın bir kurum olarak savunma ile işi/sorunsalı daha bitmemiştir. Nitekim, 2018 yılının Şubat ayında Cumhurbaşkanı, TBB’ye özel vurgu yaparak Bakanlar Kurulu kararı ile meslek örgütlerinin başındaki “Türk-Türkiye” ifadelerinin kaldırılacağını, ardından da meslek örgütlerinin yapısının yeniden düzenleneceğini ilan eder[foot]https://www.ulusal.com.tr/gundem/erdogan-meslek-birliklerinin-basindaki-turk-turkiye-ifadesini-kaldiracagiz-h192340.html[/foot]. Ama bu kez TBB ve barolar bu olay karşısında sessiz kalmayacaklardır. Birçok barodan açıklamaya sert tepki ve olağanüstü genel kurul çağrıları gelmektedir. Bunun üzerine acil toplanan TBB Yönetim Kurulu, 9 Şubat 2018 tarihli ve 2018/167 sayılı bir karar alır. Bu karar, iktidarla “normalleşme” sürecine girerek, fabrika ayarlarından tamamen uzaklaşan TBB’nin tarihindeki en isabetli ve onurlu kararlardan biridir. Bu karar aynı zamanda TBB’nin 15 Temmuz itibariyle ortaya koyduğu iktidar yanlısı politikalarının da apaçık tekzibi niteliğindedir. 15 Temmuz’dan itibaren, biri teslimiyetçi, diğeri ise mücadeleci iki ruh arasında kişilik bölünmesi yaşayan TBB’nin bu kararıyla harekete geçen mücadeleci ruhu der ki; “Bu projenin amacı, Anayasada yapılan Hakimler ve Savcılar Kurulu’na ilişkin değişiklikten sonra, yargının bağımsız kalan tek ayağı olan avukatları da hükümete bağlamak, hükümetin avukatı haline getirmektir… Yönetim kurulumuz, hâkim ve savcıların bağımsızlıklarının sistemsel güvencesinin yok edilmesinden sonra avukatları da hükümete bağlama girişimini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yargısıyla birlikte “parti devleti”ne dönüştürmenin en ileri adımı olarak değerlendirmektedir… Türkiye Barolar Birliği ve barolarımızın, bu azınlığın son derece rahatsız olduğu hukukun üstünlüğü, adil yargılanma, suçsuzluk karinesi, savunma hakkı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi temel kavram ve hakları savunması, Anayasa’dan ve kanunun açık hükmünden kaynaklanan en temel görevidir… Bu proje, adalet sistemini tamamen çökertmeye yönelik olduğu için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Milleti’nin bekasını da doğrudan doğruya hedef almaktadır.”[foot]http://m.turktime.com/default.asp?page=haber&haber- id=459278[/foot]. TBB tarihine altın harflerle işlenecek bu karardaki cesur saptamalar; iktidarla “normalleşme” adına, kamu vicdanında kabulü, yasada tanımı olmayan bir takım “görevler” üstlenen Feyzioğlu yönetiminin, kendi yasalarını ve mücadele geleneğini anımsayıp asli görevlerine dönüşünün de en somut kanıtı gibidir. Ancak bu kararla, asli ve asil duruşunu net olarak ortaya koyan TBB’nin, bundan böyle bu karar doğrultusunda yapacakları da çok önemlidir. Nitekim, TBB son duruşu doğrultusunda yapacaklarını da, 24 Şubat’ta Ankara’da, tüm baroların katılımıyla gerçekleştireceği olağanüstü toplantı ile ortaya koyacaktır.

    En azından baroların ve kamuoyunun beklentisi bu yöndedir. Bu nedenle tüm gözler bu olağanüstü toplantıya çevrilmiştir. Gerçi olağanüstü genel kurul taleplerini pas geçen TBB’nin, neden sadece toplantıda karar kıldığı pek anlaşılamamıştır ama; bu da, toplantı başlayınca anlaşılacaktır. O gün toplantı salonu hınca hınç dolmuş, kalabalık salon dışına taşımıştır. Toplantıya ilgi ve katılım çok büyüktür. Zira, TBB tarihinde 12 Eylül darbesinde dahi yaşanmayan bir ilk yaşanmış; baroların kurumsal kimliği ve geleceği bir iktidar tarafından ilk kez alenen tehdit edilmiştir. Barolar ve avukatlar nihayet kelimenin tam anlamıyla ayağa kalkmıştır. Ancak yoğun alkış arasında Başkan Feyzioğlu sahneye çıkacak ve toplantı gündemi ile akışına tüm ağırlığını koyarak toplantıyı çok farklı bir noktaya doğru taşıyacaktır. Toplantıyı açan Başkan, konuşmasını takdim ve hamasetle iyice uzatır. Böylece protokol dışında kalan avukatların konuşmasına da fırsat kalmaz. Hatta, bu duruma tepki duyan ve usul hakkında söz isteyen bir avukat da kürsüden zorla indirilir. Salondaki tepki ve protestolara aldırmayan Başkan, konuyu kurumsallıktan tamamen çıkartacak ve kişisel performans gösterisine dönüştürecektir. Başkanın pehlivan tefrikası gibi uzayıp giden konuşması nedeniyle salonda hoşnutsuzluk giderek artarken; Başkan da nihayet ağzındaki baklayı çıkartır: Adalet Bakanı ile yaptıkları görüşmeler sonucunda, barolarla ilgili yasa çalışmalarında kendilerinin de görüşüne başvurulacağı sözünü almıştır. Yani ortada telaş edilecek hiçbir şey yoktur. İktidarla aralarındaki iletişim tamdır. Hatta Adalet Bakanı Başkanın endişelerine de hak vermektedir. Başkan bu nedenle, adeta kefili olduğu Adalet Bakanına ve Başbakana teşekkür eder… O an itibariyle salon da karışır… Feyzioğlu’na ciddi bir tepki vardır. 9 Şubat kararlarının altına imza atan demokrasi ve hukuk savaşçısı TBB Başkanı gitmiş; yerine Makyavelist bir politikacı gelmiştir. Tabii, bu durumda doğal olarak herhangi bir eylem programı oluşturulamaz ve toplantı dağılır. Dağ fare doğurmuştur… TBB’nin neden olağanüstü genel kurul yerine “toplantı”da karar kıldığı böylece anlaşılmıştır. İktidarın baroların varlığını tehdit eden projesi o aşamada askıya alınmış olsa da, tehlikenin ortadan kalkmadığı da herkesçe bilinmektedir. Ancak avukatların ve baroların öfkesi de bir şekilde bastırılmıştır. “Görev” adamı Feyzioğlu’nun bu işte, şaşırtıcı ama bir o kadar da uyuşturucu etkisi olmuştur. Şimdi ise avukatların önünde, iktidar politikalarının yanı sıra baş etmeleri gereken bir de, iktidara yaslanan; hatta yaslanmakla kalmayıp, iktidar adına “görevler” üstlenen bir TBB Başkanı ve ona bir türlü “dur!” diyemeyen bir TBB yönetimi vardır.

    24 Şubat badiresini atlattıktan sonra eli iyice rahatlayan; iktidarla işbirliği yolunda vites artırmakta hiç sakınca görmeyen Feyzioğlu, 2019 yılı başında da; “Milli bir duruşa ihtiyaç var. Milli konularda milli beraberliğimizi sağlamlaştırmalıyız. Her milli meselede kenetlenmeliyiz. Bunu lafta değil özde yapmalıyız.” diyerek[foot]https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/tbb-baskani-metin-feyzioglu-her-milli-meselede-kenetlenmeliyiz/1379136[/foot]; siyasette parti seviyesindeki ilk “açılımını” da, (bölge baro başkanları ile birlikte) AKP İl Başkanlığını, (ardından da sırf seremoniyi tamamlamak adına diğer partileri) ziyaret ederek yapmıştır. İktidarın dönemsel politikalarıyla neredeyse birebir uyumlu bu “görev” anlayışını da TBB’nin (ve baroların) yasal görev tanımı içinde bulmak mümkün olmayacaktır. Varlık nedenlerini, asli görevlerini, tarihe ve yazılı belgelere geçen sözlerini inkâr edenler için, iktidarın kanatları altında “normalleşmenin” de bu kadarlık bir sapması olacaktır elbet!.. Nihayet, Feyzioğlu’nun bu ziyareti ve ardından gelen açıklamaları barolar nezdinde, ilk kez doğrudan Başkan’a yönelik bir tepki olarak karşılığını bulmuştur. Bu arada İstanbul Barosu (delegasyon düzeyinde yaptığı açıklamada) olayı bir “eksen kayması” olarak niteleyerek, süreci epeyce geriden takip ediyordu. Oysa, değirmeni çoktan sel götürmüştü!.. Feyzioğlu’nun kişisel performansı ile büyük renk kattığı, TBB’nin iktidarla bütünleşme yolculuğunda geldiği nokta “eksen kaymasını” değil, esasen tam bir “zemin kayması”nı ifade ediyordu. Zira o eksen çok daha önce, 15 Temmuz darbesi ile birlikte kaymıştır zaten. Şimdi yaşanansa tam bir zemin kaymasıdır. Eksen kayması bir-iki küçük dokunuşla düzeltilebilir ama zemin kaymasında o zemin değiştirilmedikçe ayakta duramaz ve sorunu da çözemezsiniz. Süreci bu kadar geriden takip edince doğal olarak çözüm yollarını da net olarak göremeyeceklerdir. Hâl böyle olunca, genlerine işlemiş de olsa “mücadele geleneğini” bir türlü hayata geçiremeyeceklerdir. Zorlu dönemlerde ortaya çıkan ve bir salgın hastalık gibi demokratik kurumlara yayılan bu tür takip veya görme bozuklukları, maalesef, yine genlerimize işlemiş bir başka hastalığı da hortlatır: Bu iflah olmaz hastalığın adı da “idare-i maslahat”dır. Nitekim, bu kötü geleneğin yarattığı mümbit ortamdan beslenen yönetim anlayışları sayesindedir ki; muhalif barolar arasında dahi günü okuyamayan ve yarını göremeyenler vardır. Böyle bir zaafla malul olun barolar açısındansa doğru zamanda doğru yerde durma sorunsalı ortaya çıkmaktadır. Örneğin bu barolar için, hükümetin yürüttüğü yargı reformu çalışmalarına katılarak, gerek iktidarın gerekse Feyzioğlu’nun meşruiyet arayışına katkı sunmak, işte böylesi bir sorunsaldır. Tüm bu nedenlerle, Feyzioğlu’nun katılacağı adli yıl açılışı, onun söyleyecekleri açısından değil, ama katılımın anlamı açısından çok önemlidir. Bu katılım “savunma” için bir biat töreni, Feyzioğlu’nun konuşması ise bu biatın yemin metnidir aslında. Zira Başkan, söyleyeceği her şeyi özellikle iktidar medyasında günlerce söylemiş ve sözü de tüketmiştir artık.

    Başkanın açılış konuşmasındaki tek sürprizi ise, kuvvetler ayrılığının tesisi amacıyla HSK’nin yeniden yapılanmasına ilişkin önerisi olmuştur. Ama bu safiyane öneriye karşı, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Adalet Bakanı ve iktidar cenahından gelen dolaylı- dolaysız sert tepkiler nedeniyle Başkan, onu da yaptığına yapacağına pişman olmuştur. Kısacası o gün, Feyzioğlu’nun aynı zamanda “çözümortağı”olanmuhataplarınıngerçekten gözünün içine bakarak coşkuyla söylediği, akılda kalan ve salondan da büyük alkış alan tek özlü sözü “Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır!..” özdeyişi olmuştur… Bu sözle kastedilen “teferruat” eğer hukuksa (ki, o gün gündem savaş değil hukuktur), T.C. vatandaşı bir hukukçu için sarf edilen bu söz büyük bir gaflet olmalıdır. Zira hukuk yoksa vatan da yoktur. Bunu da en güzel Cumhuriyet tarihi bize anlatır… Devlet kuran, hatta kendisi bizatihi devlet olan milli mücadele örgütü Müdafaa-i Hukuk anlatır… Yok eğer bu özlü sözle kastedilen “teferruat” başka bir şeyse (ki, Başkan sonradan böyle bir savunma da yapmıştır) o zaman, hangi amaçla olursa olsun, o sözün yargı yılı açılışında söylenmiş olmasının makul hiçbir nedeni de bulunmamaktadır. O halde bu özlü sözün (hiç de makul olmayan) tek bir anlamı vardır: O da bu sözün biat seremonisinin arz/kabul ritüeli olmasıdır. Feyzioğlu’nun ardından yürütme adına konuşan Cumhurbaşkanı da; “...Yeni yönetim sistemimizde yürütmenin de temsilcisi olan Cumhurbaşkanına kuvvetler ayrılığı konusunda yöneltilen ithamların çoğu temelsizdir. Ülkemizdeki demokratik sistemde cumhurbaşkanına açılan alan üstünlük bağlamında değil tüm kurumların ahenk içinde çalışmasını gözetme noktasındadır. Yargı üzerinden, milletten ve hukuktan aldığı yetkiyle görevini yapan yürütme erkiyle onun temsilcisi olan Cumhurbaşkanına saldırmak, aslında doğrudan siyasal alanı hedef almaktır… demokrasiyi ve onun kurucu unsuru olarak siyaseti mesnetsiz saldırılarla yaralamaya çalışmak, en başta yargı kurumuna saygısızlıktır. Bunun en güzel örneği de; idare içerisinde kamu kurumu niteliğindeki meslek teşekkülleri olan birtakım baroların adli yıl açılışını sırf mekanından dolayı provoke etmeleridir. Bu mekân şahsıma ait değil. Bu mekân, her zaman söylediğim gibi milletin evi… Yargıtay ve Türkiye Barolar Birliği başkanlarımızı bu bağnaz ve provokatif dayatmalara karşı gösterdikleri dirayetli ve demokratik duruş sebebiyle yine şahsım, milletim adına tebrik ediyorum…”diyerek[foot]https://www.tccb.gov.tr/konusmalar/353/109470/adli-yil-acilis-toreninde-yaptiklari-konusma[/foot] yürütme açısından “demokrasinin” ve “kuvvetler ayrılığı ilkesi”nin “hukuki çerçevesini” gayet net olarak çizmiştir. Böylece kuvvetler ayrılığını yeniden tesis etmekten söz eden Feyzioğlu’na da gerekli ayarı anında vermiştir. Cumhurbaşkanı’nca çizilen bu çerçeve tartışmaya kesin olarak kapalıdır. Bu çizgiyi tartışmaya açmak, Cumhurbaşkanı’na saldırmak ve siyasal alanı hedef almakla eşdeğerdir! Aynı nedenle, Yargıtay açılışını protesto etmek de provokatörlüktür! Dolayısı ile muhalif barolar da provokatördür!.. Hatta bazı iktidar sözcüleri daha da ileri giderek, muhalif baroları açıkça FETÖ ve PKK tarafından yönlendirilmekle itham edebilmişlerdir[foot]https://m.haberler.com/burhan-kuzu-adli-acilisa-katilmayi-reddeden-12338478-haberi/[/foot]. Bu arada Cumhurbaşkanı konuşmasında “provokatör” barolardan yola çıkıp; (Feyzioğlu’nun 24 Şubat’taki Ankara toplantısında iktidara kefil olarak üstünü örttüğü) o eski defteri yeniden açarak; “Önümüzdeki dönemde ilk çözmemiz gereken meselelerden birinin barolar başta olmak üzere tüm meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin temsili demokrasiye uygun hale getirilmesi olduğuna da inanıyorum.” deyivermişir… Kendisine yönelen her eleştiriye, her tepkiye müstehzi ifadelerle cevap yetiştiren; hatta törenden sonra, muhalif baroların olağanüstü genel kurul çağrılarına karşı da aynı ifade ile; “Biz ne suç işlemiş olabiliriz?” diye demokratik bir talebi bile kriminalize ederek tepki verirken; Feyzioğlu’nun Cumhurbaşkanı’nın çizdiği çerçeveye ve muhalif baroları terör örgütleriyle işbirliği yapmakla suçlayan iktidar sözcülerine söyleyecek tek bir sözü bile yoktur. Cumhurbaşkanı’nın baroların seçim sistemine yönelik bu “reform” önerisinin ve olası başka önerilerinin de Feyzioğlu’nun çok emek verdiği Strateji Belgesi’ne, kısmen hâkim olabildiği halde, şaşırtıcı biçimde tamamına kefil olduğu için, -onu daha fazla yormamak adına (!), kendisine sorulmadan- yeni hükümler konulmasında hiçbir sakınca da olmamalıdır. Zira: “Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır!..”

    TBB Başkanı biat törenindeki son sözüyle, daha doğrusu “altın vuruşu” ile savunmayı fiilen çökertirken; TBB’de kuruluşunun 50. yılı dolayısı ile gazetelere göz kamaştırıcı bir ilan veriyordu[foot]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/turkiye-barolar-birligi-50-yasinda-80788[/foot]. TBB bu ilanda, hukuk devleti ve demokrasi adına, uğrunda yılmadan mücadele verdikleri temel ilkelerini, asli görevlerini ve (bugüne kadar gerçekleşmediği için) hiç değişmeyen taleplerini sıralayarak, savunmanın kendileri için artık mazide kalan mücadeleci geleneğine bir selâm gönderiyordu. Bu anma, yaptığı güzel işlerle anılan eski bir dostun kayıp ilanı gibidir sanki!.. Trajik ve hüzünlü bir tesadüf. Kuruluşunun 50. yılında bir yanda teslimiyet, bir yanda genlere işlemiş mücadele geleneği… TBB’de Başkanın başını çektiği teslimiyetçi-statükocu ruh ile; mücadele geleneğinden gelen antiemperyalist-devrimci- demokrat ruh arasında -şimdilik ilkinin galip geldiği- ciddi bir kişilik bölünmesi ve çatışması yaşanıyordu.

    Gelinen aşamada nihayet olağanüstü genel kurul isteyen mücadeleci geleneğinden gelen muhalif barolar da şimdi ciddi bir yol ayrımındadırlar. Maalesef onlar da bugüne kadar, rejim ve sistem tasfiyesi karşısında olduğu gibi; TBB’nin eksen kaymasıyla başlayıp, zemin kaymasıyla devam eden; ardından da 50. yıl dönümünde teslimiyetle sonuçlanan inkâr yolculuğu karşısında; mücadele geleneklerini harekete geçirememişlerdir. Şimdi artık onlar da stratejik bir sorunsal olarak iktidarın atış alanındadır. Onlar da TBB gibi teslim olacaklar ya da “temsili demokrasi” operasyonuyla teslim alınacaklardır. Bu ahval ve şerait içinde muhalif barolar TBB’ye olağanüstü genel kurul çağrısında bulunmuşlar, daha doğrusu bulunmak zorunda kalmışlardır. Yukarıda da değindiğimiz üzere; aslında bu çağrı çok geç kalmış olmakla birlikte isabetli bir çağrı olmuştur. Sonuç olarak; muhalif baroların şu an hem TBB yönetimini devralmak, hem kendi varlıklarına yönelik tehdide karşı kendilerini savunmak, hem de yeni bir demokratik cumhuriyet ve hukuk devleti için ciddi ve örgütlü bir mücadele vermek gibi birbirinden ayrılmaz en az üç görevi vardır. Bu saatten sonra bu görev, kafayı kuma gömerek veya idare-i maslahat yoluyla hiç olmaz. Bu görev, bazı önemli tespitlerde bulunup, bunları tarihe not düşmekle de olmaz. Bu görev, hem TBB’nin, hem her baronun kendi genel kurullarını toplamak suretiyle; örgütlü mücadele yol ve yöntemlerini hep birlikte arayıp bularak ve bunların gereğini yaparak yerine getirilmiş olur. Antiemperyalist-devrimci mücadele geleneğinden gelen avukatların ve baroların yapması gereken de budur.

  • Hâkim ve Savcılar Açısından Yeni Yargı

    Durum tespiti

    Türkiye’nin yeni yargısı konulu dosya için bir yazı yazmam istendiğinde, önce uzun uzun düşündüm. “Yeni” bir yargı söz konusu muydu acaba? Çünkü, bir yönüyle, “batı cephesinde yeni bir şey yok” iken, bir yönüyle evet yeni bir şeyler vardı! Yeni bir şey yok derken, ülkemiz yargısında yaygın olarak görülen davranış biçimi, tepki ve uygulamalarda bir değişiklik olmadığını belirtmek istiyorum. Büyük (hatta dünyanın en büyüğü bile var!) adliye binaları, çoğalan personel, araç-gereç, yükselen hâkim- savcı ve mahkeme sayısının getirdiği bir “yenilik” yok! Yani, savcılık ve mahkemelerdeki soruşturma ve dava sayıları yine artıyor, soruşturma ve davalar yine uzun sürüyor ve bitirilemiyor; adalet duygusunun tatmini yine alt düzeyde ve yargıya duyulan güven de öyle. Bu anlamda yeni bir yargı bulunmuyor aslında. Ama öte yandan, olumlu bir anlam taşımasa da, yeni denebilecek bir yargı oluşumuna doğru gidiş olduğu söylenebilir.

    Aslında bunun işaretleri 15 Temmuz 2016’da verilmişti. Önce olağanüstü hal ilanı ile başlayan süreç, OHAL kararnameleri ile sürüp gitti. Çıkarılan kararnameler ile çok sayıda yasada değişiklik yapıldı. Üstelik bu KHK’ler, Anayasa’ya aykırı olarak TBMM onayından geçirilmedi ve hemen uygulamaya sokuldu. Konu uzmanı Anayasacıların sözleri boşlukta yankılanıp kayboldu. Bu dönemde yapılan yasa değişiklikleri ile OHAL durumu “olağan” hale dönüştürüldü. Bir yandan da yargı düzeninin yeniden şekillendirilmesine gidildi. Önce 2017 yılında 6771 sayılı Yasa ile yürürlüğe konulan Anayasa değişikliği sonrasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değiştirildi. Yasa’nın 14. maddesi ile Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişiklikle, “Yüksek”lik unvanı kaldırılan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı tümüyle yeniden oluşturuldu. 2010 yılındaki Anayasa değişikliği ile HSYK’nun yapısı değiştirilip, Kurul’un 7 asıl ve 4 yedek üyesinin meslek içindeki hâkim-savcılar tarafından yapılacak seçimle belirlenmesi uygulaması getirilmiş ve yapılan ilk seçimde, iktidar-cemaat ortaklığı seçimi kazanmıştı. Ayrıca, Cumhurbaşkanı tarafından avukatlar ve öğretim üyeleri arasından 3 asıl ve 3 yedek üyenin seçilmesi, 3 asıl ve 3 yedek üyenin Yargıtay, 2 asıl ve 2 yedek üyenin Danıştay Genel Kurulları ve 1 asıl ve 1 yedek üyenin de Adalet Akademisi Genel Kurulu tarafından seçilmesi uygulaması ile, hükümet-cemaat etkisi kesin bir üstünlük kazanmıştı. Ancak sonrasında, dershanelerin kapatılması, MİT Tırları olayı, 17-25 Aralık soruşturmaları gibi gelişmeler, iktidar-cemaat ortaklığını bozduğu gibi, 15 Temmuz darbe girişimi, iktidar açısından yargının tekrar düzenlenmesini zorunlu kıldı. Sonuçta, 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonrasında oluşturulan kurulda, artık Fetö’cü olan cemaatin kurul üyeleri tasfiye edilerek, iktidarın kurulda tam egemenliği sağlanmış oldu. Buna göre, hâkim ve savcıların yaptığı üye seçimi uygulaması da kaldırılarak, kurulun tabii üyesi Adalet Bakanlığı Müsteşarı ile Cumhurbaşkanı’nın seçeceği meslekten ve hâkim sınıfından 4 üye dışında, 3 üyenin Yargıtay, 1 üyenin Danıştay üyeleri arasından, ayrıca 3 üyenin üniversite öğretim üyeleri ve avukatlar arasından TBMM tarafından seçileceği uygulaması getirilerek, konu garantiye alındı. Zira, TBMM’deki seçimde, iktidar partisinin oylarının (dolayısıyla aynı zamanda bu partinin başkanı olan Cumhurbaşkanı’nın!) tercihleri üstünlük sağlayacak sayıda olduğu için, istenmeyecek bir kişinin seçilmesinin önüne geçilmiş ve istenen kişilerin seçilmesinin önü açılmış oldu. Zaten Kurul’un başkanının Adalet Bakanı olduğu dikkate alındığında, toplam 13 üyeli Kurul’un iktidar istek ve güdümünde oluşturulduğu kolayca anlaşılır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Karşılaştırmalı Hukuk Işığında Türkiye’de Yargıç Bağımsızlığına İlişkin Notlar

    I. Giriş

    4 Haziran 2019 tarihinde açıklanan ve kamuoyunda önemli tartışmalara yol açan Yargı Reformu Strateji Belgesi1, “İlke ve Değerler” başlıklı bölümünde belgenin amacının yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının geliştirilmesi olduğunu ve bu amaçla belli bir kıdemdeki hâkim ve savcıların istekleri olmaksızın görev yerlerinin değiştirilememesine yönelik coğrafi güvencenin sağlanacağını belirtmektedir. Belge bu yönüyle olumlu bir düzenleme hedeflese de, aynı belgede 2017 senesinde 6771 sayılı Kanun ile yapılan anayasa değişikliğinin yargı bağımsızlığını güçlendirdiği iddiasında bulunulmuş ve bu değişikliğin getirdiği anayasal yapıya ilişkin hiçbir değişiklik vaadinde bulunulmamıştır. Bu durum da hâkimlerin ve savcıların mesleğe kabulü, atanması, nakilleri, terfileri ve her türlü özlük ve disiplin işlerini yürüten Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na parlamentonun da üye seçmesi sağlanarak Kurul’un demokratik meşruiyeti güçlendirildiği iddiasıyla gerekçelendirilmiştir. Oysa uygulama bir yana, karşılaştırmalı hukuktaki örnekler göstermektedir ki yargıç ve savcıların özellikle atanmaları açısından siyasal organların rolü arttıkça yargı bağımsızlığı açısından sorunlar gözlenmektedir. Bu sorun hukuk sistemi gelişmiş olan ve dünya ölçeğindeki endekslerde yargı bağımsızlığı algısı çok yüksek çıkan ülkelerde dahi gözlenmektedir. Bu durum özellikle yüksek yargıçların atanmasında daha görünür olmaktadır. Bu sebeple bu kısa yazıda -savcıların idari görevleri vesilesiyle Adalet Bakanlığı3 ile organik bağının yüksek olması da göz önünde bulundurularak- yargıçların bağımsızlığına4 ilişkin bazı anayasal ilkeler hatırlatılacak; daha sonra Kıta Avrupası’nda yargıçların atanmasına ilişkin bazı güncel tartışmalar ışığında Türkiye’de yargıç bağımsızlığının temel faktörü olarak yargıçların atanmasında siyasi organların rolünün azaltılmasının önemi hatırlatılmaya çalışılacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında bulabilirsiniz.

  • Otomatik Hukuk: Hukuk Sisteminde ve Mesleğinde Yapay Zekâ

    Adalete erişim zor. Dava masraflarının yüksekliği ve uzun yargılama süreci bir yana, hukuki içerikleri anlamak da adalete erişmenin önündeki engellerden bir diğeri. Hukuk, herkesin anlayamayacağı kadar karmaşık. Peki böyle olmak zorunda mı? Adalet sisteminin saygınlığı, karmaşıklığından değil, toplumun her bireyi için eşit derecede ulaşılabilir, anlaşılabilir, şeffaf, tarafsız, bağımsız ve adil olmasından kaynaklanır[foot]Ozan Özparlak, Başak: “Yeni Çağın Hukukunu Teknoloji ve Tasarım Şekillendirecek”, HBT Dergi, 12.1.2018.[/foot]. Bu hedefe ulaşmada yapay zekâ insanlığa yardımcı olabilir, bu yazıda yer vereceğimiz bazı koşulların sağlanması kaydıyla.

    Yapay zekâ, Prof. Dr. Cem Say’ın tanımı ile doğal sistemlerin her türlü bilişsel etkinliğinin, yapay sistemlerce daha yüksek başarıyla yapılabilmesi için inceleme ve çalışmalar yapan bir bilim dalıdır[foot]Say, Cem: Elli Soruda Yapay Zeka, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, s.83.[/foot]. Bugün kullanımı yaygınlaşan yapay zekâ teknolojilerinden kastedilen, temelinde verileri kullanarak öğrenen ve tahminler yapabilen sistemlerdir[foot]Kızrak, Ayyüce: Yapay Zeka ve Derin Öğrenmeye Başlama Rehberi https://medium.com/@ayyucekizrak/ yapay-zekaya-ba%C5%9Flama-rehberi-91e79d3de8e1.[/foot]. Bu anlamda yapay zekâ çalışmaları; makine öğrenmesi (veri madenciliği, büyük veri ve profil çıkarma dahil olmak üzere), derin öğrenme, yapay sinir ağları gibi sistemleri içeren genel bir kavram olarak da düşünülebilir[foot]Alpaydın, Ethem: Machine Learning, The MIT Press, s. xiii ile 14 vd.[/foot]. Dünyanın ilk bilgisayar programcılarından kabul edilen Ada Lovelace, Oxford Üniversitesi Kütüphanesi’nde yer alan el yazması mektuplarından birinde, makinelerin bir gün insan gibi düşünmek hariç, insanların yapabildiği her şeyi yapabileceklerini yazmıştır[foot]Isaacson, Walter: Geleceği Keşfedenler, Domingo Yayınları, İstanbul, 2017.[/foot]. Bugüne kadar haklı çıkan Ada’nın bu öngörüsü, insan gibi düşünen makineler, süper zekanın[foot]Süper Zeka, “insanların bilişsel performansını hemen hemen her alanda katbekat aşan her türlü zeka”dır (Bu konuda bkz: Bostrom, Nick: Süper Zeka, KÜY, 1. Baskı, İstanbul).[/foot] ortaya çıkması ve/veya teknolojik tekillik[foot]Teknolojik Tekillik (Technological Singularity), yapay zekanın insan zekasını geçmesinden sonraki aşamada, insan ve yapay zekanın birleşmesini ifade eden bir kavram olup özellikle Vernor Vinge ve Ray Kurzweil tarafından dile getirilmiştir (Ayrıntılı bilgi için: Kurzweil, Ray: İnsanlık 2.0, Alfa Yayınları, İstanbul, 2016).[/foot] hedefleri ile sürdürülen bazı bilimsel ve teknolojik çalışmalar ile belki de bir süre sonra geçerliliğini yitirecektir.

  • Robot ve İnsan İlişkilerine Dair Kısa Saptamalar

    Robot kelimesi ilk defa Karel Capek tarafından, «Rossum’un Evrensel Robotları» adlı eserinde kullanılmıştır. Çek dilinden geçen robot sözcüğü, esaret ve angarya anlamlarını barındırmakla birlikte günümüzde kavramın farklı tanımları yapılabilmekte ve buna bağlı olarak kapsamı değişmektedir. Capek’in tiyatro oyununa konu ettiği robotlar, insan işçilerin yerine geçip çalışma maliyetlerini azaltmak için Rossum’un yarattığı, insana benzeyen yapay insanlar olarak tasvir edilmiştir. Lakin itaatkâr olmaları için programlanmalarına rağmen sonunda isyan edip, fabrikadaki bilim insanlarını öldürürler ve dünyayı ele geçirme planları yaparlar.

    Ocak 2017’de McKinsey Global Institute, mevcut çalışma koşullarının yaklaşık yarısının şu anki teknolojileri kullanarak otomatikleştirilebileceğini iddia etti. Söz konusu rapora göre 140 milyon insan önümüzdeki yıllarda işsiz kalacak. Gelişmeler sonucunda 15 yıl içinde mavi yakalı işçilerin yüzde 65’inin kaybolacağı da öngörülüyor.

    Bu süreçte en büyük tehdit altındaki kesim ise gelişmekte olan ülkeler ve çalışanları olacak. Bir makine ve bir insan işçi aynı çıktıları yaratıyor olsa da, makine daha az pahalıya mal olabilir. Bir robot işçi bir şirkete yılda 40.000 dolara mal oluyor, bir insan işçi 45.000 dolara mal oluyorsa ve iki işçi de aynı çıktıyı üretiyorsa, şirket otomasyona geçerek yıllık 5.000 dolar maliyet tasarrufu sağlamayı seçektir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 20. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Bilimkurgudan Gerçeğe: Robotlar da Sosyal Adalet İster mi?

    Philip K. Dick, “Androidler Elektrikli Koyun mu Düşler?” isimli romanında1 çizdiği distopik evrende, gelecekte “imkanı olan” insanların büyük çoğunluğunun Mars’a göç etmiş olduğu ve geride kalanların “android”lerle iç içe (ama bunların insanlar ile aralarında kesin ve “yasal” çizgilerin olduğu) karanlık dünyadaki yaşamlarını yerleştirdiği arka planla sunduğu, “isyan eden” androidler ve onların peşindeki android avcılarının hikayesiyle ahlak ve “insanlık” ekseninde diyebileceğimiz bir sorgulamayla yüz yüze getirir bizi. İlk bakışta insan gibi görünen, insan gibi “davranan” androidlerin “rüyalarına” atıf yapan romanın ismine, bu kez bu yazının başlığında başka bir açıdan atıf yapmak ve Endüstri 4.0, Nesnelerin İnterneti gibi günümüzün giderek popüler hale gelen “insansız üretim” eksenli tartışmalarına bu defa bilimkurgu ekseninden başka bir tartışma açmak bu yazının sınırlı amacını oluşturmaktadır diyebiliriz. Diğer taraftan Carl Freedman’ın Bilimkurgu ve Karafilm üzerinden kurduğu diyalektik ilişki2, Robotların bilimkurgu üzerinden özet bir okumasını sağlayabilmek için oldukça elverişli bir zemin sunmaktadır. Bu zemin üzerinde hareket etmeye gayret ederek bilimkurgu üzerinden popüler bir tartışmayı devam ettirmeye çalışacağız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 20. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: İnsanlık Çağ Değişimi Yaşıyor: Yapay Zekâ

    Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. A.C. Cem Say ile yaptığımız çok keyifli sohbet için öncelikle kendisine tekrar teşekkür ediyoruz. Yapay Zekâ alanında önemli çalışmaları olan Cem Say, Hukuk Defterleri’nin sorularını, biz hukukçuların da anlayabileceği sadelikte yanıtladı.

    Selin Aksoy: Herkesin merak ettiği veya popüler diyebileceğimiz bir soru ile başlayalım. Karel Çapek’in 1920 yılında yazdığı Rossum’un Evrensel Robotları’dan beri sorulan ve korkulan bir soru belki de. Yapay Zekâ insanların işlerini kaybetmesine mi neden olacak?

    Cem Say: Herhalde, bütün öteki insanların eskiden daha iyi yaptığı işleri artık insanlardan daha ucuza veya daha yüksek kalite ile filan yapabilen teknolojilerde olduğu gibi muhtemelen bu da bazı mesleklerin ya da Kay Fu Li’nin belirttiği gibi bazı mesleklerin değil de her mesleğin bazı alt kısımlarının insanlar tarafından değil makineler tarafından yapılması sonucunu doğurabilir. Bir mesleğin komple ortadan kalkması ayrı bir şey. Aslında detaylı incelediğimizde her mesleğin mekanik aslında o işi yaparken robot gibi davrandığımız veya google gibi davranmaya çalışıp başaramadığımız bölümleri var. Örneğin eminim avukatlığın da böyle bir sorunu vardır. Ama bir de daha karışık, en azından şimdinin teknolojisiyle makinelerin o kadar iyi yapamadığı, insanlarla etkileşim içine girmeniz gerektiği, böyle tek ayak üstünde türlü yalanlar söylemeniz gerektiği durumlar olabilir. Daha o manada bir makinenin yapamadığı veya günümüz teknolojisi ile çok iyi olmadığı durumlar da olabilir. Uzun vadede düşünüldüğünde ise bazı meslekler ortadan kalkacak bu gidişle. Bazı iş kollarındaki insanlar toplu şekilde işlerini kaybedecekler, o iş kolu adeta ortadan kalkacak, bunun gibi bir şey olabilir. Sanıldığı kadar yakın değil ama örneğin otonom arabalar falan gelecek, 3 yıl – 5 yıl olmasa da bizim hayat süremiz içerisinde bir değişim gerçekleşecek. Araba işini tamamen bilgisayara/ makineye devretmek, sürücü koltuğunda oturan insanın kontrolünü kaldırmak daha akıllıca bir şey olacak. Bu durumda tek marifeti o olan insanlar mesela işsiz kalacak. Bu dünyanın değişik ülkelerinde, değişik zamanlarda olabilir. Örneğin Bangladeş’teki insanlar o kadar ucuz olabilir ki onlarla yarışacak ucuzlukta bir makineyi yapmak zor olabilir ama Norveç’te insanlar çok maaş alıyorsa onların yerine geçecek makineler çok daha ucuza gelebilir, grev yapmaz, ağlamaz, hamile kalmaz… o gibi aritmetik gerekliliklerden ötürü makineler girebilir devreye.

    S.A.: Sanayi devriminde olduğu gibi… Buradan devam edelim. Dünya nüfusu/ popülasyon ile bilim/teknolojinin gelişimi arasında önemli bir açı var. Yani şöyle diyelim, işsizlik halinde nasıl bir kriz yaşanacak, bu kriz nasıl aşılacak, bu kriz esnasında önemli ölçüde popülasyonun hayatını kaybetmesi, evrimsel sürecin başka türlü devam etmesi söz konusu olabilir mi? İnsanların işsiz kalması nedeniyle, popülasyonu değiştirecek bir temel kriz yaşanır mı sizce? Yoksa yavaş yavaş/tedricen ilerleyen bir süreç mi söz konusu olur?

    C.S.: Bazı teknolojileri aniden/toptan yerleştirmek işin mantığı gereği daha kolay olabilir. Yavaş yavaş, her sene arabaların yüzde birini değiştirelim, böylelikle yüz senede hepsi değişsin demek daha zor ve daha karışık bir durum yaratıyor. Kitabımda da (50 Soruda Yapay Zeka, Bilim ve Gelecek Yayınları) otonom araçlar meselesinde, hepsi birden otonomlaşsa çok daha kolay bir problem yaratır. Yarısı insan yarısı otonom olursa zor problem olur. Bunun yaratacağı ekonomik ve sosyal problemleri, isyan problemlerini falan da düşünmek lazım. Bu dediklerimiz yöneticilerin ya da buna karar veren her kimse onların alternatifleri bu şekilde düşünüp ona göre tartması gereken sorunlar. Saf kapitalizm ortamında dahi ben pat diye bütün şoförleri işten çıkardım, otonom arabaya geçiyorum denemez. En saf kapitalist ülke de bile buna izin verilmez. Çünkü çıkaracağı problemler ortada.

    İnsanlık kendi başına bir problem çıkarıp, sonra onu çözüp sonra yine başka bir sorun çıkartıp sonra onu çözme şeklinde ilerliyor. Benim bir fizikçi arkadaşımın öyle bir tarih tezi var, çok mantıklı bence. Yani bunu yaparsak böyle olur, dolayısıyla bunu yapmayalım deme yeteneğimiz çok yok. Yapıyoruz, oluyor, sonra onu nasıl çözeceğiz diye düşünüyoruz, arada bazı nesiller güme gidebilir, evet. Bunu yeterince iyi düşünmezsek, düşünmesi gerekenler aman ne olursa olsun diye koyverirlerse, dediğiniz gibi kötü durumlar olabilir, teknoloji buna elverecek veya böyle senaryoların yaşanmasına yol açabilecek iyilikte atlamalar yapabilecek nitelikte. “Vay arkadaş, bir tane bile insana gerek yokmuş meğer” diyebilecek bazı işler olabilir. Bazı işler gerçekten de öyle çünkü. Bazı ofis çalışanlarını filme çeker ve hızlandırırsanız robot gibi davrandıklarını görürsünüz, oradan gel oraya git, düşünmeyi gerektirmeyen de işler yapıyorlar, bir tür sonsuz döngünün içinde çalışıyorlar gibi. Onlar rahatlıkla o manada ortadan kaldırılabilir. Sosyal çalkanmalar olur ama yapmazsak da olmaz. Yani matbaa için Osmanlı’nın yaptığı hareketi yaparak, kendimizi 300 yıl geriye atabiliriz.

    S.A.: Bu arada benim aklıma Aleksandr Bogdanov’un Kızıl Yıldız kitabı geliyor. Orada da artık her şey makineleşmiş, insanlar sadece makinelerin işlerini denetler konumda, günde sadece 2 saat çalışıyor ve istedikleri işi yapıyor, kalan vakitlerinde de örneğin kültürel, bilişsel gelişimleri ile ilgili kendi zamanlarını kendilerine ait (yani bir işverene vakfetmeden) geçirebiliyorlar.

    C.A.: Bir ütopya da bu evet. Birkaç yapay zekâcı arkadaş şöyle diyor: bunun faydası, hepimizin daha az çalışması olsun, Çarşamba da tatil olsun mesela, bir kaç yıl sona Perşembe de tatil olsun gibi. Ama bu o kadar basit değil, çünkü bizim bu aynı işi yapmaya devam etmemiz işin mantığına aykırı. O iş zaten öyle yapılmaz hâle gelecek. O yüzden çarşamba, perşembelik bir durum olmayacak, koyverip giderseniz az önce dediğim gibi radikal değişikliklere yol açabilir teknoloji. Örneğin fotoğraf makinesini eski tür yapan fabrikalar artık hiç yok.

    S.A.: Buradan irade meselesine geçmek istiyorum. Yapay zekânın iradi karar vermesi mümkün mü? Bizim yapay zekâya verdiğimiz verilerin çok yanlı olması gerçeği karşısında, yapay zekânın kendi geliştirebileceği bir iradesinin olup olamayacağı sorunu. Bazı felsefeciler insanın dahi toplumdan (ve bence ekonomik sistemlerden) bağımsız bir iradesinin, yani insanın kendisinden menkul/kendisine özgü bir iradesinin olmadığını söylüyor. Ben de aynı fikirdeyim. Dolayısıyla bugün yapay zekânın iradesi meselesinin de böyle tartışılması mümkün mü?

    C.S.: Bence bu düşünen makineler yapabilir miyiz projelerinin en heyecanlı yan etkilerinden biri ve belki esas kazancı da budur diyebilirsiniz, insanlardaki bu tip düşüncesel işlerin ne olduğuna dair kafamızı daha netleştirmemize yol açmış olması. Ben de dediğiniz nedenlerden, aslında insan denen şeyin de bir tür girift robot olduğunu düşünüyorum, her şeyden bağımsız bir irademizin mümkün olamayacağını düşünüyorum. Bunun bir kere fizik kurallarına aykırı olduğunu görmemiz lazım. Evrimsel süreç içerisinde ötekilere sorumluluk atfetmenin rasyonel olması nedeniyle, “şu karşı masada oturan kişi bir robottur” diye düşünürsem o gürültü ettiğinde ona kızamam; ama “onun bir iradesi var” diye düşünürsem ona kızabilirim, “onun gerekli düğmelerine basarsam onu kapatabilirim” fikrinin evrilmesi sayesinde kendimizin ve diğer insanların sıfırdan karar verebilme diye tarif edebileceğimiz anlamda iradesinin olduğunu varsayıyoruz. Böyle düşündüğümüzde robotlarda olamaz, insanlarda olabilir diyebileceğimiz bir şey yok ortada, insanlarda da yok çünkü.

    Oradan robotlara önyargı yükleyebilir miyiz’e gelebiliriz. Evet, bu konuda epey çalışma var, erkek doktor daha çok olduğundan, yapay zekâ erkeklerin daha uygun olduğunu düşünüyor. Ama bunun aynısının tıpkısı enteresan bir şekilde insanlarda olan şey. Yani robot hâkim önyargılı olursa bu insan hakimlerin önceki yıllarda çok önyargılı olmasından kaynaklanıyor. Ama meseleye iyi yanından bakmak lazım; robot hâkim FETÖ’cü olmaz, robot hakim karnı acıktığı için çabuk gitsin diye kararı fazla düşünmeden vermez, izne çıkmaz… Teknik açıdan -ben bunu her geçen gün daha kuvvetli bir biçimde savunuyorum- kanun dediğimiz şey, biraz daha uzaktan baktığımızda, bilgisayar programı gibi bir şey, bu-bu-bu olduysa bu ve bu determinizme ihtiyacımız var aslında.

    S.A.: Geçtiğimiz hafta Gezi Davası’nın ilk duruşması vardı, tüm sanıklar ve avukatlar olarak hepimiz, iddianamenin oldukça dayanaksız, niteliksiz olduğunu söyledik. Neyle suçlandığını bilmeyenler, tüm suçlardan mahkûmiyeti istenenler, hukukta var olmayan kavramların başka anlamlarda kullanılması… Bir mantığı olmayan iddianame.

    C.S.: Bunu asla bir robot yapmaz.

    S.A.: Sebep-sonuç ilişkisinin olmadığı bir metin.

    C.S.: Bilgisayar programı yazdığımızda biz, derletmek diye bir şey vardır, compile etmek, yani programı yazıp hop diye bilgisayara çalıştırtmıyoruz, önce compile, derleyici denen bir programdan geçiyor o program. Basit birtakım kurallara uyuyorsa ancak o zaman çalışıyor. Bence iddianamelerde bu yapılabilmeli, öyle bir dilde yazılabilmeli, bilgisayarın makine dili gibi bir dilde yazılabilmeli, bunda akıl mantık yok deyip direkt döndürülebilmeli.

    S.A.: Biz yapay zekâya iradeyi şundan koymak istiyoruz, çünkü iradesi varsa sorumluluğundan da bahsedilebilir.

    C.S.: Zaten ilk başta o yüzden uydurmuşuz.

    S.A.: Yapay zekâ kullanımına sahip olanların kusurluluğu meselesi, yapay zekâ veya robotik teknoloji kullananların hukukta araç sahibinin sorumluluğu gibi/ işverenin sorumluluğu gibi sorumluluğa sahip olması meselesi tartışıluyor. Roma Hukuku’ndan beri bu böyle, köle sahiplerinin sorumluluğundan beri. Yapay zekânın kendisine özgülenmeye çalışılan hukuki sorumluluk konusunda ne düşünüyorsunuz? Mümkün müdür ya da AB’nin bu konuda yapmaya çalıştığı hukuki düzenlemelerin amaçladığı şey ne sizce?

    C.S.: “Kişi” hukukun en heyecanlı kavramlarından biri. Kişi nedir ne değildir… Yani bunun suçlusu Ahmet de değil, Mehmet de değil bilgisayar dersek, yani sorumluluğun orada durduğu sistem kurarsak bu tutmaz, çünkü bu insanların evrimsel algı altyapısı buna müsait değil. Herhalde bu ceza ile ilgili bir şey. Tamam suçlusu bu, cezası da bu diyebilmek istiyoruz. Bilgisayara nasıl bir ceza vereceğimiz net olmadığından sorumlusu oymuş, kusura bakmayın demenin bir yolu olmadığından ve bunu da çözmenin en azından bizim evrimsel kişi algımız değişmedikçe başka bir yolu görünmediğinden herhalde bilgisayarlara o anlamda bu işin suçlusudur deyip onun sahibi, yapanın sorumluluğunu bertaraf ettiğimiz bir düzene geçebileceğimize ben inanmıyorum.

    S.A.: Madem böyle, insanlık neden yapay zekânın geleceğinden bu kadar korkuyor?

    C.S.: Bütün insanlık demek yanlış olur. Batılılar korkuyor. Japonların hiç korktuğunu düşünmüyorum ben mesela, onların dine ya da olaylara yaklaşım felsefeleri bakış açısı çok farklı. Onların robotlarla olan ilişkisine bakın mesela… Amerika’da adam yolda pizza götüren makineye tekme atıyor, Amerikalılar robotları sevmiyor. Amerikalılar herhalde geçmişlerinde kendileri bir kıtadan başka bir kıtaya geldiler, oradaki ötekileri ve onlara ne yaptıklarını hatırlıyorlar, buna benzer bir paralellik olabilir akıllarında. Doğuda ben böyle bir şey görmüyorum. Örneğin Alfa Go, Kasparov’u yendiğinde Batılılar bayağı korkmuştu, öbürleri bayağı sevindiler. Kendilerinin yaptıkları tarihi davranışların bir paralelini görme gibi bir eğilimleri var herhalde.

    S.A.: Robotların “Mekanik Köle” olarak okunduğu epey bir araştırma var zaten. Etik anlamda önemli bir tartışma. İnsanların geçmişte köle-efendi kodunu bugün başka bir şekilde robotlar ve yapay zekâ üzerinden devam ettirdiği, bilişsel olarak yeniden ürettiği ileri sürülüyor.

    C.S.: Evet, şimdi yeni bir köle ırkı üretiyoruz.

    S.A.: İşte böylece biz insanlığın kölecilik anlayışı değişmemiş oluyor.

    C.S.: Onları kendi suretimize benzer şekilde yaparsak, mesele aynı hâle gelecek. Ama öyle çamaşır makinesinde olduğu gibi dikdörtgen prizması şeklinde olduğunda buna kimsenin çok fazla dokunacağını zannetmiyorum. Ya da insanlar gibi sesleri olursa… Üretilecek sistemlerin şekli durumlarının bu konuda önemli rol oynadığını düşünüyorum. İnsana benzerlerse, onlar için mutlaka bir hak hareketi doğar mesela, hayvan hakları gibi.

    S.A.: Devletlerin iç istihbaratlarında yapay zekâ kullanımının geleceği nedir?

    C.S.: Biz eskiden dünyanın öbür ucundaki ya da şehrin öbür ucundaki insanlarla zaten hiç konuşamıyorduk. O yüzden aramızda hiçbir iletişim yoktu. Şimdi var, ama bunun için şeytanla anlaşma gibi bir şey yaptık. Aslında her ne kadar özel iletişim gibi görünse de aslında değil. Başkalarının tellerinin üzerinden falan geçiyor. Telin sahibi olan adamın insafına kalmış durumdasınız. Sonradan bunun önemini anlayınca, “bu tel kutsaldır, tele kimse el atamaz, haberleşmenin gizliliği” falan gibi birtakım kavramlar uydurmaya çalıştık; ama görüldüğü gibi her fırsatta bu delinebiliyor; devletin yüksek menfaatleri… Maalesef bizim bütün verilerimize sahip olabiliyor, bizim ciğerimizi bilebiliyor, karşılığında bize 20 yıl önce olmayan harika servisler verebiliyorlar, ona benzer şeytanla bir anlaşma var. Bu bizim evrimsel olarak hiç alışık olmadığımız yepyeni bir evrimsel varoluş ve iletişim atmosferi sağlıyor. Ama karşılığında -en azından onu kullandığımız zaman- öyle de sandığımız kadar gizli ve bize özgü olmuyor, şu andaki durumu ben ortaya koyuyorum. Bunun böyle olmamasını istiyorsak, o zaman kriptoloji diye matematiğin en enteresan alanlarından bir tanesine dayalı bir bilim dalı var, Turing’in temelini attığı birtakım teknikler var, başkalarının dinleme ihtimali olan hatlar üzerinden, onların anlayamayacağı şekilde konuşmanın bazı yolları var. Yani bu sorunu çıkaran teknoloji bunun cevabını da getirebilir. Ama devletler buna uymayabilir, eskiden de insanların çöp kutularını karıştırıp mektuplarını bulabiliyorlardı. Şimdi iç ve dış dünya ile sanal dünyanın fazlaca karışması sonucu ve bir de insanların özel hayatlarını telefona koyma/ internete koyma saçmalamaları nedeniyle bu husus daha karışık hale geldi.

    S.A.: Bu artık yeni insanın durumu. Bugünün insanı başka şekilde yaşamaya çalışıyor sanki. Bugün hayatınızı göz önünde yaşamak çok popüler. Örneğin Netflix’e girdiğinizde 5 dizinin 4’ü, tamamen yapay zekâ ile ilgili.

    C.S.: Şu anda bir çağ değişimi yaşadığımız çok açık. İyi mi kötü mü bilemiyorum. Biz tam devrim gibi bir şeyin ortasına düştük. İnternet zaten bir devrimdi. Bu katlanarak üstümüze üstümüze geliyor.

    S.A.: Bir şekilde olumlu-olumsuz bakma konusunda bir tarafgirliğe zorlanıyoruz. Ancak buradan yapay zekânın kötüye kullanımın yasaklanması tasarılarına gelelim. Bu ne kadar riayet edilebilir bir şey olabilir ki sizce? Bu nasıl düzenlenebilir?

    C.S.: Kullanımının devletlerin kendilerine de büyük risk yaratabileceği anlatılabilirse, böyle şeylerin toptan yasaklanma ihtimali var. Örneği Birinci Dünya Savaşı’nda kimyasal gaz kullanımı meselesinde değerlendirildi, rüzgâr farklı yönden eserse bizimkileri de öldürüyor. Bunu hiç kullanmamak aslında her taraf için daha kârlı. Buna benzer şekilde, kendi kendine ateş etme kararı verebilen otonom, mobil şeyler yaparsak çok küçük bir değişiklikle bizi düşman olarak kabul etmek isteyip istemeyeceği belli değil. Biraz akıl ve mantıklı bunun aslında sadece bir taraf için değil bütün taraflar için kötü fikir olduğu konsensusu sağlanabilir. Ben bu konuda hâlâ umutluyum. Ancak böyle konsesyonel işlerde sıkıntı şu ki, bir tane çıkıntı çıkıp bu konsensusa uymayabilir.

    S.A.: Yapay zekâyı kullanabilen devletler ve kullanamayan devletler arasında, teknolojik güç bağlamında önemli üstünlük farkları olduğunu görüyoruz. Yani teknolojik güç ekonomik vs. güç yanında büyük değer kazanmış durumda.

    C.S.: Bu teknoloji diğer teknolojilerle birlikte sahip olanlarla, olmayanları net bir şekilde birbirinden ayırıyor. Esas beka meselesi de bu, ülkeler açısından. Sizin ülkenizdeki herkesin ne dediğini, başka bir ülkedeki yetkili dinleyebiliyorsa -ki bunun geçerli/mevcut olduğunu görmek zor değil- onların bir avantajı var demektir. Yani sizin iş adamlarınızın, önemli kararlar veren yetkililer dahil olmak üzere… Bizim bakanımızın e-postada ne ısmarladığını bütün dünya okuyabilirsa -o bakan aynı zamanda silah falan da ısmarlayan yetkili de olabilir- eğer bizim ülkemizin devamı önemli diyorsak, o zaman bizim kaynaklarımızı geliştirmek, yerli ve milli şekilde yapmak, öbürününkini almamak, kendi ürettiğimizi kullanmayı geliştirmemiz lazım. Küreselleşme diyorlar ama Trump şimdi Çin’in 5G sistemini kullanmak istemiyorum, Huawei’yi tamamen yasaklıyorum diyor mesela. O bundan kaygılandığına göre, bizim gibi hiçbirisine hâkim olamadığımızı da düşünürsek, bizim iyice kaygılanmamız lazım.

    Bizim hâkimleri gördükçe, yapay hakimlere şans verilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta yapay zekâ meselesinde en iyi case’in bizim hakimlerin durumu olduğunu düşünüyorum.

    S.A.: Türkiye’de yapay zekâ hakimleri için pilot uygulama diyorsunuz yani…

    C.S.: İnsan hâkim bunu yaptı, yapay zekâ hakim bunu yapar mıydı gibi… Eminim onun da yapacağı birçok hata olabilir, yazılım çok rahat hata yapılabilen bir şeydir ama bu kadar da değil.

    S.A.: Yapay zekâyı nerede kullanmak istediğimiz ile ilgili bir şey bu, bazı alanlar bunu çok rahatlıkla kullanabileceğimiz ve sonunda oldukça olumlu sonuçlar alabileceğimiz alanlar. Örneğin hukuk ve yasalar bence de bunlardan biri. Mesele bunu kullanmak istiyor muyuz? Biz aslında adil yargılama yapmak istemiyoruz ki… Biz insanları hukuk eliyle yönetmek (gütmek) istiyoruz, niye yapay zekâ kullanalım ki…

    C.S.: İyimser olalım, belki kapitalist mantıkla da çıkış yolu görülebilir, mahkemeler çok kalabalık o halde özel mahkemeler açılsın, onlar kendileri rekabet yoluyla çalışsın, biraz daha fazla para veriyorsunuz ama işiniz/davanız daha çabuk görülüyor… Onlar da ben niye bunu seçeyim, yapay zekâlı sağlam olanı seçeyim diye reklam yapabilirler, belki özel sektördeki mahkemelerde başlayıp, onun faydasını görüp, yavaş yavaş devlete uzayabilir.

    S.A.: Şahsen ben yargının özelleştirilmesine açıkça karşıyım; ama bu biraz konu dışı ve uzun bir mesele…

    C.S.: Şimdikinden daha beter nasıl olabilir bilemediğimden ben böyle çeşit çeşit fikirler ortaya atıyorum.

    S.A.: Türkiye yapay zekâ çalışmalarının neresindedir sizce?

    C.S.: Akademik olarak dış dünyadan geri kalır bir yanımız yok. Başka teknolojilerin aksine, örneğin bir milyon dolarlık tesis yapmazsanız o teknolojinin düğmesine bile basamıyorsunuz, bu öyle bir teknoloji değil. Buna gerçekten az para harcayarak alabileceğiniz cihazlarla yapabiliyor, başlayabiliyorsunuz. Ayrıca bu teknolojiyi yapanların ruhunda paylaşım var, yeni bir şey bulundu mu haber ediyor dünyadaki diğer insanlara. O açıdan akademik sıkıntımız yok, öğrencilerimizi güncel – dünyadaki bilgi seviyesi ile yetiştirebiliyoruz. Ancak devlet bunun öneminin ne kadar farkında, onda emin değilim.

    S.A.: Son olarak okuyucularımıza önereceğiniz kitap ya da film önerisi var mıdır?

    C.S.: Özelliklere hukukçulara Star Trek’in (Star Trek: The Next Generation) 2. Sezon 9. Bölümünü (The Measure of a Man) öneriyorum.

    S.A.: Bu keyifli sohbet için Hukuk Defterleri olarak tekrar tekrar teşekkür ederiz…

  • Yaşadıkları Çocukluk “Sahici” mi?

    Ah, ben bir gün tepelerden tepelerden,
    Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,
    Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,
    Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.
    O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,
    Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?
    Ben perişan utanmış bu köyün üstünde,
    Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?

    (Ceyhun Atuf Kansu, Kızamuk Ağıdı Şiirinden)

     

    Büyüklerin aksine, çocukların gerçeklikle aralarında bir hayal perdesi vardır. O hayal perdesidir çocukları çocuk yapan. Hayallerinde canavarlarla dövüşür çocuklar, hayallerinde uçarlar. O yüzdendir oyuncakların süsü, tılsımı. O yüzdendir bu kadar renk. Çocukların hayallerinin arşına yetişmeyen yetişkinler hayatı sahici yaparlar. Türkiye’de çocukların hayallere vakti yok. “Sahi”ye koşturuluyorlar. Erken terkedilen yılkı atları gibi.

    Tarihe not düşelim:

    2019 yılında Yargıtay 14. Ceza Dairesi, 14 yaşındaki kız çocuğunun daha önceden cinsel istismara maruz kalmasından ötürü ikinci kez istismara uğramasının çocuğun ruh sağlığını ayrıca bozmayacağına hükmetti.

    2017 yılında Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesi Yavuz Ortaokulu’nda Fen Bilgisi ve Teknoloji öğretmeni olarak görev yapan aynı zamanda Gölbaşı Belediye Başkanı’nın oğlu olan Erdem Özdemir, lise öğrencisi bir kız çocuğuna cinsel istismar suçundan tutuklandı. Dosyada Özdemir’in avukatı Gökhan Çağlayan, “Şüpheli belediye başkanımızın oğludur. Tutuklanması halinde telafisi imkânsız zararlar doğacaktır” diyerek savunma yaptı.

    Yüksek yargı ve savunma makamına ilişkin geçmiş iki seneden iki örnek böyle. Akademinin ise teknik meselelere vakti çok, gerçekliğe karnı tok. Savaştan kaçan bir çocuk kıyıya vurmamış, namuslarını korumak için yurt kapıları içeriden kilitlenen kız çocukları yanmamış, çocuk tecavüzcüleri için Aile Bakanı: “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz.” dememiş gibi mağdur çocuk, suça sürüklenen çocuk tanımıyla başlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar takipçiliğiyle biten makaleler yazmaya devam etmekte.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Göçün Görünmez Çocukları

    Didim’den Yunanistan’ın Leros Adası’na
    geçmeye çalışan mültecileri taşıyan
    eski balıkçı teknesi battı.
    4’ü bebek, 10’u çocuk, 34 kişi hayatını kaybetti.
    2015 Mülteci Ölümleri Almanağı

     

    Çocukların “küçük yetişkinler” değil, sadece “çocuk” oldukları genel kabulünün insanlık tarihinde yakın sayılabilecek bir zamana tekabületmesi;kurduğudüzenlerivedüzenler çerçevesinde normalleştirdiği tüm yaşayışı “medeniyet” kalıbına sokan insanlık için son derece düşündürücü, düşündürücü olduğu kadar da utanç vericidir. Tarih öncesi dönemde engelli ya da hasta çocuklar ölüme terk ediliyorlar; İlk Çağ’da babalar, çocuklarını köle olarak satma, Antik Yunan’da çocuklarını sakat bırakma ya da öldürme haklarını ellerinde tutuyorlardı (Lambert, 2008). 19. yüzyılın isimsiz işçi ve madenci çocuklarının ve Ortaçağ Orta Avrupası’nda yaramazlık yaptığı ya da sara hastası olduğu için “cadı” olarak yaftalanan ve kanlı infaz törenleriyle yakılan (Akın, 2010) çocukların ruhları halen katledildikleri yerde dolaşıyorsa eğer, göçle birlikte oradan oraya sürüklenen; Lübnan Dağları’nda savaştan kaçarken donan1, Bodrum sahiline cansız bedeni vuran ve çoğu zaman bir birey değil sayı olarak istatistikleşen çocukların ruhları da tarihten silinmemek üzere, üzerinde yaşadığımız dünyanın istisnasız her noktasında dolaşmaktadır. Çünkü göç, çoğunlukla bir trajedi hareketidir ve bu trajedi hareketlerinin birincil mağduru her zaman çocuklar olmuştur.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hapishanelerin Mecburi Misafirleri: Mahpus Annelerin Çocukları

    İnsani gelişimlerinin henüz çok erken aşamasında olan 0-6 yaş grubundaki çocuklar, tutuklu/hükümlü anneleri ile hapishanelerde kalabilmektedir. Anne yanında kalmayan/ kalamayan çocuklar ise dışarıda bir bakım vereni olmaması halinde devlet korumasında yaşamaktadır. Uzun yıllardır, çocukların içeride amaannelerinin yanında mı, yoksa annelerinden uzakta ama dışarıda mı kalmaları gerektiği konusunda tartışmalar sürmektedir. Çocuğun anne ile geliştirmesi gereken bağlanma ve güven duygusu, anneden zorla ayrılmasından doğabilecek travmalar, temel bakım süreçlerine ilişkin ihtiyaçları ve aile ile yaşama hakkı göz önünde bulundurulduğunda, çocuğun anne yanında kalmasının önemi ortaya çıkmaktadır.Bununla birlikte hapishane koşulları, çocukların bedensel, bilişsel, psikomotor, sosyal, duygusal ve dil gelişimi açısından yetersiz ve uygunsuzdur .

    İnfaz kurumlarında annelerinin yanında kalan çocukların, süt emziren annelerin ve hamilelerin devlete emanet edilmiş özel korunmaya muhtaç, pozitif ayrımcılıkla korunması gerekenbireyler olduğuna vurgu yapan Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri’nin 2016 yılı faaliyet raporuna göre; hapishanelerde anneleri ile kalan 529 çocuk bulunmaktadır. Bu çocukların 12’sinin yaşı bilinmemekle birlikte, 412 çocuk 0-3 yaş; 117 çocuk 4-6 yaş grubundadır. Raporda, emziren veya hamile hükümlü ve tutuklu kadın sayısının net olarak tespit edilemediği bilgisiyer almaktadır . 07 Nisan 2017 verilerine göre hapishanelerde annesiyle birlikte kalan çocuk sayısı 594, 14 Kasım 2017 itibariyle 624’dür . Adalet Bakanlığı, 2019 itibariyle hapishanede mahpus anneleri ile kalan kaç çocuk olduğunu açıklamamaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.