Kategori: Dosya

  • Yükselen Bir Toplum Sağlığı Sorunu Olarak: Aşı Reddi

    Yaşadığımız coğrafya, dünya tarihinde ilk aşı uygulamalarının yapıldığı yer olmasına karşın ne yazık ki aynı hızla aşı karşıtlığının arttığı yer olma özelliğine sahiptir.

    1721 yılında İstanbul’a gelen İngiliz Büyükelçisinin eşi Lady Montegu, çiçek hastalığına karşı aşılama yapıldığını görmüş, bu yöntemden çok etkilendiğini mektuplarına da yazmıştır. Ülkesine döndükten sonra çiçek aşısı kampanyası başlatarak yöntemi yaygınlaştırmasının ardından aşı çalışmaları başlamış ve 1796 yılında ilk bilimsel aşı İngiliz Hekim E. Jenner tarafından üretilmiştir. 19. yüzyılın son on yılında Osmanlı’da bilimsel aşı laboratuvarları kurulmuş, çiçek, difteri, kuduz, şarbon gibi insan ve hayvan aşıları üretilmiştir. Çanakkale Savaşı sırasında İstanbul’un işgali tehlikesine karşın Aşıhane Kırşehir’e taşınmıştır. Bu yıllarda dünyada ilk kez tifüs aşısı üretilmiş, çiçek ve tifüs aşıları Avrupa ülkelerine ihraç edilmiştir.

    Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan aşılama hizmeti, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra 1930 yılında yayınlanan Umumi Hıfzısıhha Kanunu (UHK) ile yeniden düzenlenmiştir. Aynı zamanda aşı ve serum üretimi tek merkezde, Ankara’da Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü’nde toplanmıştır. İlerleyen yıllarda tüm aşıları üretir hale gelen Türkiye, 1990’lı yıllarda sağlık reformlarının başlamasıyla birer birer aşı üretimine son vermiş ve 1998’de son olarak BCG aşısı üretimi de durmuştur. Günümüzde aşılar, ithal yoluyla temin edilmektedir.

    Aşı konusunda böylesine köklü bir tarihi olan Anadolu coğrafyasında bugün aşı karşıtlığı giderek artmakta, bazı kesimler tarafından aşı karşıtlığı örgütlenmekte ve sonucunda da aşıyı reddeden ailelerin sayısı giderek artmaktadır.

    Sağlık Bakanlığı’nın rakamlarına göre ailelerin aşıyı reddetmesi nedeniyle aşı olmayan çocuk sayısı gün geçtikçe artmaktadır. 2011 yılında 183 olan bu rakam, 2016’da 11 bin, 2017’de 23 bin çocuğa ulaşmıştır. Bu tablonun karşılığında 2009’da 8 olan kızamık sayısı, 2018’in ilk dokuz ayında 500’ü aşmıştır. Aşısız çocukların zaman içinde birikmesiyle bugüne kadar aşılar sayesinde kontrol altına alınan bulaşıcı hastalıkların sayısının artması ve belki de salgınlar yapması tehlikesi belirmiştir.

    Aşı Karşıtlığı

    Aşı karşıtlığının tarihi neredeyse aşılar kadar eskidir. Batıda aşının uygulanmaya başlandığı ilk yıllarda, kilisenin buna karşı çıkarak ilk aşı karşıtı hareketi başlattığı biliniyor. Günümüzde dünya genelinde aşı karşıtlığı iddiaları başlıca 4 başlık altında toplanabilir:

    1) Aşıların gerekliliğini ve etkinliğini sorgulayan iddialar

    2) Aşı içerisindeki maddelerin veya hazırlanma süreçlerinin güvenilirliğini sorgulayan iddialar

    3) Aşıların yan etkileri ile ilgili iddialar

    4) Aşılarla ilgili komplo teorileri

    Türkiye’de bu iddiaların iki farklı kesimden yükseldiği görülmektedir. Bir grup; dünyadaki aşı karşıtı hareketi bilen, bunları izleyebilecek bir yabancı dil bilgisine sahip yüksek eğitimli ve yaşam standardı itibariyle bulaşıcı hastalıklardan muzdarip olmamış bir sosyal statüye sahip ebeveynlerden oluşuyor. Elbette bu grubun tek ilgilendiği aşılardaki cıva değil, çocuğun yediği her türlü gıdanın da organik, kimyasal kirleticilerden uzak olmasına özen gösteriyorlar.

    Diğer bir grup; bazı din çevrelerince savunulan aşının dinen uygun olmadığı, içinde domuz ya da maymun kanı olduğunu savunarak reddedenlerdir. Zaman zaman sağlık çalışanlarının eline geçen aşı reddini örgütleyen broşürlerde, pek çok hurafe, efsane, gerçekliği olmayan ifadeye rastlanmaktadır, örneğin aşıların insanı sığırlaştıran, domuzlaştıran ya da maymunlaştıran etkileri olduğu iddia edilmektedir. Hangi nedenle olursa olsun aşı reddinin dayandığı bilgi(sizlik), paranoya içeriyor. Hele de, ülkemizde aşı üretiminin sona ermesiyle aşının ithal edilmesinin ardından bu paranoyaların her kesimde yükseldiğine tanık olmaktayız.

    Aşılar En Temel Koruyucu Sağlık Hizmetidir

    Koruyucu sağlık hizmetleri (önleyici tıp da denilen), hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek ve sağlıklı kişileri korunmayı hedefleyen bir grup sağlık hizmetidir. Hastalık olmadan yapılan bir hizmet olmasından dolayı, koruyucu sağlık hizmetleri çoğunlukla öneminin kavranmadığı bir hizmet türüdür. Oysa aşılama çalışmaları bir grup bulaşıcı hastalığın (kızamık, çiçek, difteri, tetanos vb.) neden olduğu ölümleri ve sakatlanmaları azaltmıştır.

    Geçmişte yapılan aşı kampanyaları ve rutin aşılama hizmetleriyle bugün pek çok hastalığın görülmemesi, ebeveynlerin aşılamanın gerekliliğini sorgulamasının nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa kendi çocukluklarında aşılanan bu ebeveynler aşılanmamış olsaydı bugün bir kısmının aşıyla önlenebilen hastalıklardan biri nedeniyle yaşamını kaybedeceği, yani hayatta olmayacağını hatırlatmakta fayda var. Nitekim, bugün otuzlu yaşlarında olan birinin doğduğu yıllar olan 1980’ler Türkiye’sinde doğan 1000 bebekten 83’ünün bir yaşına kadar yaşamını kaybetmesinde, bulaşıcı hastalıkların rolü büyüktür. Aynı ebeveynlerin iki kuşak öncesinde (büyükanne/babalarında), her dört bebekten birinin bir yaşını göremeden öldüğü de ayrıca hatırlanmalıdır.

    Aşılar, bulaşıcı hastalık kontrolünde önemli bir yere sahip tıbbi ürünlerdir. Bir aşının uygulamaya konulmasına, tıpkı ilaçlar gibi bir dizi bilimsel araştırma sonucu karar verilir. Bir aşının sağlık hizmetleri kapsamına alınmasının iki temel koşulundan biri, o hastalık etkenine karşı etkili bir aşının mevcut olmasıdır. “Etkili” sözcüğünün anlamı, aşı uygulanan çocuklarda hastalığın ortaya çıkma olasılığını en az %90 oranında azaltmasıdır. Diğeri ise, söz konusu hastalığın önlenmesinde kontrol stratejisi olarak en uygun yöntemin aşılama olması gerektiğidir. Biraz daha açarsak; bulaşıcı bir hastalığın sağlam kişiye ulaşıp onu hasta etmesinin engellenebilmesi için temel olarak üç seçenek vardır: 1.Hastalığın kaynağını ortadan kaldırmak (eğer hasta kişi ise tedavi etmek), 2.Bulaşma yoluna müdahale etmek (suların klorlanması vb.), 3. Sağlam kişiyi korumak. Aşılar, sağlam kişinin korunmasına yönelik olan bir koruyucu hizmettir. Aşılama hizmeti de hastalığın kontrolü için stratejik bir kamu sağlığı kararıdır. O nedenle de sağlık hizmetleri açısından aşılamanın iki yararı gözetilir: İlki, aşı olan çocuğun hastalığa yakalanmasının önlenmesi; diğeri ise hedef toplumda belli bir aşılama düzeyini yakalayarak hastalığın toplumda kontrol edilmesini sağlamaktır.

    Hastalığın toplumda kontrol altına alınması, çeşitli nedenlerle aşılanamayan çocukların dolaylı yoldan korunması anlamına gelir. Bunlar; bir bağışıklık sistemi hastalığı olması, kanser tedavisi alması vb. nedenlerle kesinlikle aşı olmaması gereken kişilerdir. Aşı olma endikasyonu olduğu halde aşılanmayan ve bu yolla toplumsal bağışıklık düzeyinin düşük kalmasına katkısı olan her çocuk, yukarıda bahsedilen aşılanmamış hassas grupların hastalık riskini artırmaktadır. Kararı veren kişinin ebeveyn olduğu göz önünde bulundurulduğunda kendi çocuğunun aşılanmasına izin vermeyen ebeveynlerin söz konusu diğer çocukların yaşam hakkını tehdit ettiği tespiti yapılabilir. Üstelik bu çocuklar hastalığa yakalandığında, sağlıklı bir çocuktan daha fazla ölme olasılığı ile karşı karşıyadır.

    Sağlık Bakanlığı’nın Rolü

    Neoliberal politikaların bir sonucu da, bireyci bir insan karakteri ortaya çıkararak toplumsal dayanışmayı geriletmesi olmuştur. Neoliberal dönemin en temel amacı olan devletin küçültülmesi, bir süre sonra kamusal hizmetlerin gerekliliği ve niteliğinin sorgulanmasıyla sonuçlanmış, aynı zamanda kamu hizmetlerini itibarsızlaştırmış ve şüpheyle bakılan bir hale getirmiştir. Kanımızca, aşılama hizmetleri de bundan payını almaktadır.

    Aşı karşıtlığı konusunda bir diğer boyut, Sağlık Bakanlığı’nın net ve açık bir tutum sergilememesi, bu nedenle hizmetin uygulayıcıları olan sağlık çalışanlarının ebeveynler ile baş başa kalmasıdır. Sağlık Bakanlığı’nın aşı reddinin giderek arttığı bir durumda, sessiz kalmak yerine aktif bir tutum ve çaba içinde olması, aşılamayı cesaretlendirecek mesajlar vermesi beklenmektedir. Sağlık Bakanlığı’nın bu edilgen tavrı, aynı zamanda sorunu çözecek yasal düzenlemenin yapılmasını önlemektedir.

    Çocuk Hakları Sözleşmesi, “çocuğu ilgilendiren bütün faaliyetlerde çocuğun üstün yararı temel düşüncedir (md.3)” ifadesi yer almaktadır. Ayrıca Sözleşmede, devletin her çocuğun temel yaşam hakkına sahip olduğunu kabul etmesi ve çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için olabilecek en fazla çabayı sarf etmesi (md.6) ve çocukların tıbbi bakımdan yoksun bırakılmaması, koruyucu sağlık hizmetlerinin sunulması (md.24) gerektiği ifade edilerek devlete görev verilmiştir.

    Bunun bir tamamlayıcısı olarak, Sağlık Bakanlığı’nın ebeveynlerin gerektiği gibi bilgilendirilmesi ve aydınlatılmasını sağlaması, hem de hizmeti sunanlara eğitim ve iletişim becerileri vermelidir.

    Aşıyla İlgili Yasal Düzenleme İhtiyacı

    Bugüne kadar çocuğuna aşı yapılmasını reddeden ebeveynlerle ilgili olayın yargıya yansıdığı durumlarda alınan kararlara baktığımızda:

    • Ebeveynin çocuğun üstün yararını gözettiği, o nedenle de çocuğuna aşı yaptırmama hakkı olduğu;

    • T.C. Anayasası’nın 17 maddesinde “tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında vücut bütünlüğüne dokunulamaz” ifadesi yer aldığı, aşının tıbbi zorunluluk kapsamında olmadığı;

    • Hasta Hakları Yönetmeliği’nde yer alan “Tıbbi zorunluluklar ve kanunlarda yazılı haller dışında, rızası olmaksızın kişinin vücut bütünlüğüne ve diğer kişilik haklarına dokunulamaz” (5. md) ve “kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın … tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz” (22. md) maddelerine göre (ebeveynin) rızası olmaksızın aşı uygulanamayacağı;

    • Aşılama ilgili mevzuata göre (1930 tarihli Umumi Hıfzısıhha Kanunu), sadece çiçek aşısının zorunlu olduğu, diğer aşılar için böyle bir zorunluluk olmadığı

    Yönünde kararlar alındığı görülmektedir. Bu durum çocukluk aşılarının yapılması zorunlu ise bu konuda bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu, bu olmadıkça mahkemelerin ailelerin çocuklarına aşı yapılmasını reddetmelerini “bireysel hak” kapsamında ele almaktan başka bir sonuca varamayacağı görülmektedir.

    Aşı reddinin toplum sağlığını tehdit eden boyuta gelmesi, çocukluk çağı aşılamalarının zorunlu olması gerektiğine dair bir tartışma başlatmıştır. Nitekim 2017 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün kızamık vakalarının dört misli arttığına dair yaptığı açıklama sonrası, İtalya ve Fransa’nın, daha önceleri ebeveynlerin onayına bırakılan çocukluk dönemi aşılarını zorunlu hale getirdiği bilinmektedir.

    Diğer yandan aşılama ile ilgili geçerli olan mevzuatın, yani Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun sadece çiçek aşısını zorunlu tuttuğu bilinmektedir. Bu düzenlemenin yayınlandığı 1930 yılından sonra pek çok aşı geliştirilmiş olmasına karşın, yasada herhangi bir düzeltme yapılmamış, aşılama konusunda sadece genelgeler (Genişletilmiş Bağışıklama Genelgesi) yayınlanmıştır.

    Türk Tabipleri Birliği 2018 yılının Nisan ayında “Aşı Candır” sloganıyla düzenlediği kampanya kapsamında, Sağlık Bakanlığı’nı etkin bir tutum almaya davet etmiş ayrıca yukarıda anılan mevzuat eksikliklerinin giderilmesi için yasa değişikliği önerileri hazırlanarak TBMM’ye sunmuştur. Bu yasal düzenlemeler şunlardır;

    • 24.04.1930 tarihli 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 89’uncu maddesinde düzeltme yapılarak, “Sağlık Bakanlığı Aşı Danışma Kurulu tarafından belirlenerek Genişletilmiş Bağışıklama Programında yer alan çocukluk dönemi aşıları için “belirlenen aşıları yaptırmak zorunludur. Bu aşıların yapılmasında kişinin kendisinin, çocuklar ya da kısıtlılar yönünden velisinin ya da vasisinin rızası aranmaz.” ibaresinin eklenmesi

    • 26.09.2004 tarihli 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Kamu Sağlığına Karşı Suçlar” bölümü 195. maddesinde düzenleme yapılarak aşıyı reddedenlerle ilgili cezai işlem yapılması talep edilmiştir.

    Aşının reddedilmesi, çocuk adına ebeveynin aldığı bir karardır ve bu kararın gerçekten “çocuğun üstün yararı”nı temsil ettiği sorgulanmalıdır. Aşılar konusundaki bilginin, yüksek düzeyde profesyonelliği gerektiren bir özellik taşıması “bilgi asimetrisi” denen kavramı ortaya çıkarmaktadır. Burada mevzu, ebeveynin çocuğunun üstün yararını göz etmesinden çok, ebeveynin aşıyı hangi bilgi ile reddettiği ve bunun sonucunda çocuğuna (ve dolaylı olarak topluma) vereceği zarardır.

     

     

     

    Yararlanılan Kaynaklar:

    Arıcan I (2018) Sık Rastlanan Aşı Karşıtı İddialara Yanıtlar. Toplum ve Hekim Dergisi. Cilt 33 sayı 3, s 195- 206.

    Badur S (2018) “Aşılar Tartışılmalıdır” yazısındaki önemli yanlışlar üzerine. Herkese Bilim ve Teknoloji Dergisisi. Sayı: 109.

    Eskiocak M (2018) Neoliberal dönüşümün bağışıklama hizmetlerine etkileri ve sonuçları. Bilim ve Gelecek Dergisi. Sayı: 172

    Smith M (2019) Life BeforeVaccines: My Story. Erişim: http://www.berkeleywellness.com/healthy- community/contagious-disease/article/life-vaccines- my-story?s=EFA_190122_AA1&st=email&ap=ed

    TTB (2003) Aşı Pazarı Can Pazarı: Aşı Üretiminin Perde Arkası. Erişim: http://www.ttb.org.tr/kutuphane/ asi_pazari_can_pazari.pdf

    TTB (2019) Birinci Basamak Sağlık Çalışanları İçin Aşı Rehberi. 2. Baskı. TTB Yayınları. Ankara.

    Web Sayfası: Yalansavar. Erişim: https://yalansavar.org/ tag/asi-karsitligi/

    page49image66392960 page49image66390464

  • Çocuk Hakları ve Eğitim Sistemimiz!

    Tarih, doğal yıkımlar yanında bin yıllardır insanların yarattığı yıkımlara da tanık olmuştur. Güçlü olan güçsüz olana yaşam hakkı tanımamıştır. Güçlü olanın ele geçirdiği yerleri talan edip yağmalaması, mağlupların öldürülmesi ya da esir alınarak bir mal gibi kullanılması yüzyıllarca sürmüştür. Batıda Rönesans, aydınlanma, laikleşme ve uluslaşma süreçleri insancıl değerlerin giderek önem kazanmasına yol açmıştır. Afrikalıların yaklaşık 150 yıldır köle olarak kullanıldığı Amerika’da, uygulanması uzun zaman alsa da, 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde, “Tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların arasında Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğa erişme haklarının bulunduğu” açıklanmıştır1. 26 Ağustos 1789’da, ilk maddesinde, “insanlar sahip oldukları haklar yönünden özgür ve eşit doğarlar, özgür ve eşit yaşarlar” ifadesini içeren Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi2 yayımlanmıştır.

    Çocuk hakları konusu ise, ilk kez 1800’lerin sonunda gündeme gelmiştir. I. Dünya Savaşı sonrasında, milletler arasında barışı ve güvenliği korumak üzere 10 Ocak 1920’de Milletler Cemiyeti kurulmuştur. Milletler Cemiyeti, Uluslararası Çocuk Hakları Bildirgesi’ni 26 Eylül 1924’te kabul etmiştir.

    II. Dünya Savaşı Milletler Cemiyeti’ni işlevsizleştirmiştir. Savaş sonunda 24 Ekim 1945’te adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlama amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) kurulmuştur. BM, 10 Aralık 1948’de, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi3”ni kabul etmiştir. Bu bildirgenin eğitim hakkıyla ilgili maddesi şöyledir: “Herkes eğitim hakkına sahiptir(m.26.1). Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir” (m.26.2).

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Çocuğun Nesneleşmesi: İcra Yoluyla Çocuk Teslimi

    Çocuk teslimi ve çocukla kişisel ilişki kurulmasının icra hukuku aracılığıyla sağlanması, son zamanlarda gündemi epey meşgul eden konulardan biri. Özellikle mevcut sistemin değişeceğine ilişkin çeşitli açıklama ve haberlere sıkça rastlanıyor. Hatta değişikliğe dair görüşe sunulmuş bir kanun tasarısı taslağı (Mağdur Hakları Kanunu Tasarısı Taslağı) bulunmasının yanı sıra, başka bir usulün getirileceği de konuşuluyor. Ancak hâlihazırda kanunlaşmış bir düzenleme olmadığından, çocuk teslimine dair ilamlar beraberinde birçok sorunla birlikte, İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 25 vd. maddelerindeki kurallar çerçevesinde yerine getiriliyor. Meseleyi her yönüyle incelemek bu yazının amacı ve kapsamını aşmakla birlikte, icra hukuku mekanizmalarıyla işletilen çocuk teslimi konusuna dair birtakım kilit sorular sormak ihtiyacı hissediyorum. Neden çocuk teslimi icra hukuku aracılığıyla sağlanıyor? Neden “icra” ve “çocuk” kelimeleri arasındaki bağlantı kolay kolay kurulamıyor ve kurulduğu noktada da yüzler ekşiyor? Ne gibi sorunlar var ki kanun koyucu dâhil olmak üzere herkes bu prosedürün değişmesini istiyor? Daha iyi bir yol bulunabilir mi? Bu yazıda amacım, az önce işaret ettiğim bağlantıyı kurarak, sistemi ve sorunlarını teknik ayrıntılara inmeksizin genel çerçevede ortaya koymak. Ancak konunun, hukukun menfaat dengesi sağlama işlevinin en çok sınandığı alanlardan birisi olduğunu söylemem gerek. Çünkü mevcut sistem bir dikotomi üzerine kurulu ve söz konusu dikotominin bize dayattığı bir soru var: Bugün için evrensel bir ilke haline geldiği kuşkusuz olan çocuğun üstün yararının korunması ilkesi ile bütünsel olarak medeni usul ve icra hukuku anlamında hakların yerine getirilmesi sistemindeki ilke ve kurallar çeliştiğinde, terazinin hangi kefesi ağır basmalı ve denge nasıl sağlanmalı?

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Çocuklar Arasında Rızaya Dayalı Olarak Gerçekleşen Cinsel Davranışlar Sorunu ve Bu Konuya İlişkin Olabilecek En Kötü Çözüm Önerisi: Evlendirme

    Bu kısa yazıda; kanunen evlenme yaşının altında olan, ancak çoğunlukla evlenmenin dinsel töreni yapıldıktan sonra evlendiğini zanneden, bu düşünceyle birbirlerine karşı cinsel davranışta bulunan ve daha sonra çocukların cinsel istismarı suçundan dolayı ceza takibatı altında kalan çocukların durumu değerlendirilecektir. Buna ek olarak bu tür bir yanılgı içinde olduklarını ileri süren yaşça büyük bireylerin durumu ve çocukla aralarındaki fark ortaya konulmaya çalışılacaktır.

    2015 yılından bu yana, ardı ardına konuyla ilgili pek çok gelişme yaşanmıştır. Hızlı değişen ülke gündeminde, bu gelişmeler zaman içerisinde unutulmaktadır. Bu nedenle öncelikle, konuya ilişkin ortaya çıkan gelişmeler kronolojik olarak sıralanacak, ardından ise maddeler halinde genel bir değerlendirme yapılacaktır. Bu yöntem; hukukçu olanlar kadar, çocuk konusuyla ilgilenen ancak farklı formasyona sahip ilgililerinde gelişmeleri takip etmesine yardım etmeye elverişlidir.

    Bugün konunun yeninden ele alınmasına yönelik ihtiyacın nedeni, daha önce yapılmak istenilen ancak TBMM’ de kabul edilmeyen, çocukların evlendirilmesine yönelik düzenlemenin bir benzerinin yeniden yapılmak istendiğine dair, basında ve sosyal medyada farklı kaynaklardan yayılan haberlerdir. Kaynakların farklı olması, haberin doğru olması ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Mademki “insan hafızasının eksikliği unutkanlığıdır” (hafıza-i beşer nisyan ile maluldür); önce hatırlatmak, sonra da sorunları birbirleri ile ilişkilendirerek kısaca tartışmakta fayda vardır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 18. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İskele Alabanda: Kriz Ekseninde Sınıflara Bakmak

    Denizcilik alanının kendine özgü bir dili vardır. Kimisi sembollerle, kimisi ise özel terimlerle yapılan konuşmalar, bilmeyeni “merak” ettirecek düzeydedir. Bilinmeyeni bol olan denizcilik tabirlerinin arasında popüler olanlarından biri ise “iskele alabanda” tabiridir. Bu çağrı yapıldığı anda geminin ekseni maksimum 35 derece olacak bir biçimde sola doğru kırılır. Şimdi, tıpkı bu çağrıda olduğu gibi, ekonominin rotasının da “iskele alabanda” denilip denilemeyeceğine bakmak gerekiyor. Ancak bunun için hem ekonomik krizi anlamak, hem de “ tek bir geminin” olup olmadığına bakmak gerekiyor.

    Bir toplumda kriz tartışmaları başladığı anda, egemen sınıfın ve siyasi iktidarın temel olarak iki yaklaşımı ortaya çıkar: inkâr ve hedef saptırma. Birinci yaklaşım, krizin varlığını reddederken, ikinci yaklaşım krizin çıkış noktasını ya da sonuçlarını kendi lehine çevirecek şekilde yorumlar. Bazı durumlarda bu iki yaklaşım ardışık ya da eş zamanlı bir biçimde kendini gösterebilir. Genel olarak krizin etkisinin kendini gösterdiği ve artık inkâr edilemeyecek raddeye geldiği durumlarda, siyasi iktidarın ve egemen sınıfların temel düsturu, ikinci yaklaşıma doğru döner. Bu yaklaşımlardan hangisinin baskın çıkacağı sermaye sınıfının genel çıkarları ile sınıf içi ve sınıflar arası ilişkinin geldiği noktanın genel seyrini belirler.

    2018 yılının Temmuz ayından itibaren kendini gösteren ekonomik krize bizdeki iktidar ve egemenler tarafından yukarıda belirttiğimiz ilk yaklaşımın hızla benimsenmesine karşın, ikinci yaklaşımın da kendini gösterdiğini belirtmek gerekiyor. Krizin inkârına karşın, “aynı gemideyiz” söyleminin parlatılarak gündeme getirilmesi, krizin reddedilemeyecek göstergelerinin sermaye sınıfı lehine, sınıf karşıtlıklarını uzlaştırma biçimiyle, çevrilme çabasıyla ilişkiliydi.

    Egemen sınıfın kendini ulusun temsilcisi olarak gösterme çabasının ürünü olan bu yaklaşıma rağmen, kriz karşısında atılacak adımların içeriği “aynı gemideyiz” söyleminin geçerli olmadığını da göstermiş oldu. Yeni Ekonomik Program olarak bilinen sermaye programının sosyal hakların kısıtlanmasından, ücretlerin düşürülmesine, işsizliğin belirli bir süre yüksek tutulmasına kadar farklı “önlemler” taşıyor. Bu önlemlerin emekçi sınıflar açısından ciddi bir saldırı olduğu gözle görünürken, ortaya aynı gemide olmama hali çıkıyor.

    Öyleyse, emekçilerin içinde bulunduğu geminin dümeni nereye doğru kırılacak? “İskele alabanda” komutuyla, “bizim geminin dümeni” sola mı kırılacak yoksa içinde bulunduğumuz filonun yarattığı anaforda boğulacak mıyız?

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 19. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Emperyalizme Kucak Açan Program

    Hazine ve Maliye Bakanı’nın geçen hafta açıkladığı “ Yeni Ekonomi Programı” ( YEP) gerek usul, gerek içerik açısından fevkalade cılız, ekonomik olarak tutarsızlıklarla dolu ve yaşanan bunca soruna yanıt oluşturabilecek düzeyde görülemeyeceği gibi, siyasal erkin sınıfsal tercihinin net yansımasıdır.

    Programa geçmeden önce belirtilmesi gerekir ki, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlar iç ekonomi bağlamında konjonktürel olmayıp, yapısal nitelikte; dış ilişkiler bağlamında ise giderek yükselen emperyalizme bağımlılık niteliğindedir. Bu tür sorunların çözümü de emperyalizmle bütünleşmiş piyasa sistemine dayalı anlık palyatif düzenleme ve programlarla değil, uzun erimli, emperyalizmi dışlayıcı ve ekonomide yapısal değişimleri zorlayıcı planların ısrarlı uygulamasıyla ancak yıllar boyunca olanaklı olabilir. Bu açıdan yaklaşıldığında, programda sunulan öneriler kesinlikle yeterli görülemediği gibi, ekonomik sürüklenişi daha da hızlandırır niteliktedir. Anlamlı sonuçlara varabilmek açısından sunulan programı odağa koyarken, kimin yaptığına ve küresel ve yerel hangi ortamda yapıldığına bakılması bize çok ciddi kanıt sunar. 2000 yılı IMF-Derviş programının sadık uygulayıcısı ve küresel emperyalizmin ortağı konumundaki siyasi yapı, küresel kapitalizmin çöküş aşamasında bundan daha fazlasını yapamazdı. Zira siyasal yapı kendisine güç sağlayan emperyalizmden kopamayacağı gibi, süreçten yarar sağlayan sınıfsal tabandan da bağımsız hareket serbestisine sahip değildir. Küresel kapitalizminin uygulayıcısı olup, içeride de sermaye sınıfına hizmet sunan bir siyasal yapı, göstermelik de olsa, programı başka türlü yazamazdı ve programına şöyle bir paragrafla başlayamazdı:

    Türkiye, emperyalizmin ve gericiliğin güçleriyle, başta işçi sınıfımız olmak üzere tüm demokratik güçler arasındaki kutuplaşma ve mücadelelerin gitgide daha da yoğunlaştığı bir dönemi yaşıyor. Bu dönem, ülkemizin ilerici, demokrat ve yurtsever güçlerine büyük görevler yüklemektedir.

    Aynı gerekçe ile program şu satırlarla sonlandırılamazdı:

    Bağımsızlık , demokrasi , sosyalizm mücadelesinin zaferini, sömürüsüz, baskısız, herkesin yeteneklerini özgürce ve sınırsız olarak geliştirebileceği sosyalist Türkiye’nin kurulmasını, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin örgütlü birleşik gücü gerçekleştirecektir.”[foot]“Demokratikleşme İçin Plan, 278 – ’82” Türkiye İşçi Partisi[/foot]

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 19. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Marksizm Hukukun Nesnesi Üzerine Konuştuğunda

    Hukuka Marksist yaklaşımlar arasında esaslı farklar olsa bile hepsi için ortak bir noktadan bahsetmek mümkündür: Marksizm, söz konusu sistemli bilgi üretimi alanının (hukukun) araştırma nesnesini, normların ötesinde, normlar tarafından düzenlenen/işletilen ilişkilerde ve bu ilişkilerin hukuk üzerindeki etkilerinde arar.[foot]İlginize: Burada sunulan çalışma daha önce “Türkiye’nin Hukuk Sisteminde Yapısal Dönüşüm”, “Sözün Mülkiyeti”, “Emeğin Kitabı”, Çalışma ve Toplum Dergisi, yayınlan- mamış ortak yazarlı bir “Genel Kamu Hukuku” kitabı ve başka kitap, derleme ve dergilerde çıkan yazılarımdan bir araya getirilen unsurlara dayanmaktadır. Ancak yazı adı geçen metinlerin basitçe birleştirilmesi suretiyle oluşturul- mamıştır. Kendine özgü bir serimlemeye dayanması ve daha önceki fikirlerimin geliştirilmiş hallerini ifade etmesi nedenleriyle yeni sayılmak gerekir, en azından, okumakta olduğunuz satırların yazarına göre öyledir.[/foot]  [foot]Okumakta olduğunuz çalışmaya katkıları nedeniyle Onur Karahanoğulları’na, Gökhan Güneysu’ya ve Göksu Uğurlu’ya teşekkür ederim.[/foot]

    Her disiplin “nesnesine” sual eder. Burada mesele cevapların suallerden önce bulunup bulunmadığıdır. Hukuka Marksist yaklaşımların na-mevcut özünde (terkibinde, közünde vs.) araştırma ateşini harlatan şey, cevabı daha önceden verilmeyen sorulardır.

    Marksist yaklaşımın nesnesine “nasıl”dan ziyade “neden” diyerek yaklaşma temayülü vardır. “Neden?” sorusu tabii ki “kendinden iyi” değildir; dahası, bu soru çalışmanın nesnesine (masaya yatırılan şeye) yöneltildiğinde tehlikeli bir hâl alır. Manalı sayılabilecek herhangi bir cevap başlangıcı bile, eleştirel bir duruş noktasının mevcudiyetini ve sosyal bütünlüğün birbiriyle bağlantılı pek çok veçhesini hem dikine hem de enine keserek (eklektizme düşmeyecek şekilde) ilerlemeyi gerektirir.

    Her şeye rağmen, “neden” sorusuyla başlamak önemlidir. Devlet aygıtlarının, kurumların, örgütlerin, normların nasıl olup da oldukları gibi olduklarını betimleyerek, somut gerçekle zihindeki somut arasındaki mesafeyi azaltmak mümkün değildir zira. Ayrıca, “nasıl” sorusu, çok gerekli olup pek çok açıdan bilimsel çalışmaların esaslı bir sorusu olmakla birlikte, “bir şeyin farklı görünümleri arasındaki -bazen çelişik- biçimlenmeleri” açıklamak için uygun da değildir. “Nasıl” sorusunu yegane soru olarak kabul eden araştırmacı, çelişkilerle başa çıkamadığında ya önüne çıkan sorun yumağına âşık olur; gösterileninden kopuk gösterenler akışı karşısında büyülenerek ipe sapa gelmez ama “şık” laflar eder (bu durumda farklı zamanlarda farklı toplumlardan farklı konularla ilgilenen bu araştırmacıların dediklerinin özeti, “hiçbir şeyi bilemeyiz”, “o da olur bu da”, “yaşasın liberal demokrasiler”, “bırakın herkes kendi kimliğini yaşasın”, “yüzer gezer iktidar her yerde” gibi tanıdık cümle kalıplarından oluşan bir paragrafta verilebilir) ya da çelişkilerden korkarak kendisini “teknik” bir alanın güvenli sularına demirler ve kendi alanının içerisinden icazetsiz geçen gemilere gülle sallar.

    Neden sorusuna eleştirel bir duruş noktası üzerinden cevap verme çabası, hukuka Marksist yaklaşımları -her durumda olmasa da çoğunlukla- ekonomi politik disiplininin yöntemi üzerinden ilerlemeye iter. Zira hukukun nesnesi üretim ilişkileridir. Her olgu gibi onlar da kendi hesaplarına konuşmazlar; konuşturulmaları (“okunmaları”) gerekir. Bu ilişkiler hukukun dışında var olup da hukuk tarafından işletilseler de, hukukla iç içe olsalar da ekonomi politik yöntemin ilgi alanına girerler. Hukuka ekonomi-politik perspektiften bakıldığında, hukuktaki dönüşüm hiçbir zaman sadece hukuk alanındaki dönüşüm değildir. Onu anlamak için normların, normlardaki dönüşümün bilgisi yetmez; normlar tarafından düzenlenen ilişkilerin bilgisine de gerek vardır.

    Hukukun ekonomi politik yöntemle incelenmesi yeni değildir. Ancak popüler bir uğraş da değildir. Bu bağlamda hukuk kurallarını bu kurallar tarafından düzenlenen ilişkilerin bilgisi üzerinden -yeniden- “okuma” edimini, “hukukun ekonomi politiği” olarak adlandırmak mümkündür.

    Bilgi hep bir şeyler için vardır, hukuk çalışmalarının ürettiği bilgi de böyledir: Yönelimseldir. Hukukun nesnesi üzerine tartışmalar da bu yönelimsellikten etkilenir. Hukuk bilgisinin kerameti kendinden menkul birtakım normu somut olaya tatbik etme işineyöneltilmesi durumunda da üretilen bilgi pek çok durumda mevcut toplumsal düzenin -mevcut çelişkileriyle birlikte- yeniden üretilmesinde etkin hale gelir.

    Kapitalist üretim ilişkilerinin genişletilmiş yeniden üretiminde menfaatiniz olduğu ölçüde (toplumsal pozisyonunuz bu yeniden üretim işinin belirli bir noktasında biçimlenen pratiklerin tekrarı dolayımıyla korunacak ya da iyileştirilebilecek gibiyse) hukukun nesnesini aksiyomlar, değerler ve normlardan müteşekkil bir bütün olarak kabul etme tavrı güçlü bir eğilim olarak karşımıza çıkar.

    Sistemin yeniden üretiminde amil ve kerameti kendinden menkul (demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları vs.) ilkelerin ve bu ilkelere dayanılarak yürütülen (nihayetinde küresel ölçekte değer üretim ve paylaşımı üzerinde esaslı etkiyi haiz olan ve bu nedenle aynı anda kapitalist ve emperyalist içeriklerle uyumlu) faaliyeti düzenleyen normların kutsiyetini verili sayan muhalefet de genellikle yönetici sınıf içinde olup da yönetici bloğa dâhil olmayan gruplar ya da bunların sunduğu pozisyonları talep edenler tarafından yapılır.

    Bu son nokta (merkez-kapitalist/emperyalist toplumsal formasyonlara küresel ölçekli değer aktarımını mümkün kılan devlet biçiminin, ilkelerin ve normların “ilerletici ve uygarlaştırıcı” etkilerinden medet umarak muhalefet örme hevesi) burjuva hegemonyasının tesisi sürecinde biçimlenen tarihsel blokları meydana getiren “sol” katkıları deşifre edebilmek açısından önemlidir. Söz konusu “katkılar” Marks’ın ve Marksizm’in demokrasiye nasıl medyun olduğunu; pragmatizmin ve popülizmin her daim kötü olamayacağını (en azından bunların hayırlı/iyi varyantları bulunduğunu); hukukun ortak iyiye yaptığı katkının değerinin en iyi Marksistler tarafından bilinmesi gerektiğini; Marks’ta gizli kalmış olan liberal değerlere yönelik hırslı bir araştırma programının ufkumuzu nasıl açacağını; daha az kötü olanın kuramını; proletarya diyemesek de (prekarya ya da çokluk olabilir) bilgisayarlı ve otorite karşıtı bir güruhun gücünü ABD Anayasası’nın kurucu ilkelerinde bulan ya da yapma iktidarından alan otonom yaratıcılığının önemini ve sair ağır entelektüel araştırmayı “ezber bozucu şekillerde” gündemde tutarlar.

    Diğer yandan, “normların kerametini verili saymama ediminin” onları inkâr etmek anlamına gelmediğini belirtelim. Normların etkilerini önemseyen bir tavır, normları, onların tekabül ettikleri, düzenledikleri ve böylelikle yeniden üretiminde yer aldıkları ilişkiler dizgisini ve bu dizginin normatif ifadesinin etkilerini, belirli bir durum ve mekânda verili bir fail açısından hesaplayabilmek kapasitesini geliştirmek anlamına gelir. Yeri gelmişken belirtelim: Normlarca düzenlenen ilişkilerin bilgisi, normların somut hallerini oldukları biçimiyle birebir “okuma” kapasitesini vermez. Zira günümüz Marksizm’inin pek çok varyantı açısından üretim ilişkileri ve onu düzenleyen hukuki/ahlaki araçlar arasındaki ilişki bir yansıma ilişkisine tekabül etmez.

    Hukuk kurallarını bu kurallar tarafından düzenlenen ilişkilerin bilgisi üzerinden -yeniden- “okuma” edimini, “hukukun ekonomi politiği” olarak adlandırmak mümkündür dedik. Bir disiplin olarak hukukun ekonomi politiği, hukuk normlarını verili kabul ederek onları bir olaya tatbik etme uğraşını “hukukun yegâne uğraşı” olarak kabul eden yöntemlerin karşısında yer alır. Hukukun ekonomi politiği, hukuk normlarını ve dolayısıyla hukukun kendisini “açıklanacak şey” olarak masaya yatırma ve üretim ilişkilerinin “işleyişinde” ve “yeniden üretiminde” hukuka bir rol biçme çabalarının uygun ismine denk düşmektedir.[foot]Bu hususta Onur Karahanoğulları’nın diyalektik hukuk bilimi önerisi de irdelenmelidir. Başlangıç için, Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinin 2015 senesinde çıkardığı ikinci sayıda Karahanoğulları tarafından sunulan taslağa bakılabilir. Adı geçen yazısında “Hukuk Bütünlüğünün Kurulması” başlığı altında, Karahanoğulları şöyle der: “Çelişkileri görebilmek için belirlenimlerin ayırdına varmalı, bunun için de ilişkiyi yakalamalıyız. En çok belirlenimli varlık, bir başka içerik ve tüm dünya ile ilişki içinde olan bir içerik gibi, başka bir şey ile ilişki içinde olan varlıktır.”[/foot]

    Şu ana kadar ortaya konulanlardan, yukarıda çizilen tablonun hukuk alanındaki sınıf mücadelesini ve hukuk ve sınıf ilişkisinin karmaşık yapısını anlamak açısından önemli ipuçları ihtiva ettiğini savlayabiliriz. Bu ipuçları yöntemden, normların içeriğine; normların içeriğinden, hukuki biçimin otonom etkisine kadar geniş bir alanda, somut durumun somut analizi için kullanılmaya uygundur. Ancak yüksek düzey soyutlamalardan kalkıp paldır küldür somut durumun üzerine kapaklanmamak için “birikim rejimi”, “düzenleme tarzı”, “birikim stratejisi” gibi ara- düzey soyutlamalar (basamaklar) kullanmak; sermaye birikiminin farklı coğrafya ve zamanlarını; çevresel toplumlarla yarı-çevresel ve merkez kapitalist sosyal formasyonların farklarını; ilgili toplumlarda etkin tarihsel yapıların olası müdahalelerini; pre-kapitalist ve kapitalist üretim ilişkilerinin özgül eklemlenme biçimlerini, dolayısıyla, farklı soyutlama düzeylerinin somut durumun analizi sürecindeki etkilerini ihmal etmemek gerekir.

    Gelinen noktada hukuka ekonomi politik yöntemin hukuk çalışmaları kapsamında sunabileceği imkânlar üzerine birtakım saptama yapmak mümkündür. Söz konusu saptamalar tüketici biçimde yapılmamıştır. Yazarın ilk anda aklına gelenlerden ibarettirler.

    Üretim ilişkilerinin “işleyişinde” ve yeniden üretiminde hukuka biçilen rolü irdeleyen bir kimse

    • kendisini toplumsal düzenlemenin sınırsız genişlikteki düzlemi içerisinde pek çok somut durumu (emperyalist müdahaleleri, ulusal borçları, uluslararası paktları, uluslararası kurum kararlarını) kerameti kendinden menkul (hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları gibi) birtakım ilkenin tatbikatının eksikliğine dayandıran sahte “açıklama” ve “anlama” teşebbüslerinden kurtarabilir;

    • gösterdiğinden daha çoğunu örten gizemli/ büyülü ilke ve kurallar denizine bakmaktan şehlalaşan gözlerin önüne çekilen perdeyi sıyırıp bir kenarda toplayabilir, değerin üretim ve temellük süreci içerisinde biçimlenen siyasete ve (bir kısmı normlara dönüşen) kararlara başka gözle bakabilir;

    • toplumsal yaşamın değerin üretim ve temellük süreci içerisinde biçimlenmeyen hususlarının değerin üretim ve temellük süreci ekseninde eklemlenişi üzerine fikir yürütebilir;

    • dolayısıyla hukukun ve diğer sosyal bilimlerin günlük yaşamımıza müdahale etme kapasitesini artırabilir.

    Hukukun ekonomi politiği uğraşının sayılan “ulvi” amaçlarının ötesinde hukukçuları ya da diğer meslek gruplarına mensup kimseleri yaptıkları işi eskisinden daha iyi yapmak gibi ek kazançlarla ödüllendireceği de kuşkusuzdur.

    Birkaç örnek:

    • Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Irak, Suriye, Libya, Afganistan gibi müdahale alanlarında yaşananların (en son Golan Tepelerinde ya da Venezüella’da göz önüne serilenlerin) 1945 ile 1990 arasında geliştiği haliyle uluslararası hukukun külliyen inkârını içerdiği basit gerçekliğinin tanınması gibi hususları bir kenara bırakabilirsek,

    1. Uluslararası ortamda bir borçlular konsorsiyumunun neden düşünül(e)mediğini,

    2. Sermayenin diğer bütün unsurlarının serbest dolaşımını içeren liberal taahhüdün (emperyalist müdahaleler neticesinde yaşam koşulları tahrip edilen ülkelerin insanları başta olmak üzere) emeğin serbest dolaşımına sıra geldiğinde neden ortadan kalktığını,

    3. Uluslararası kurumlar ve örgütlerin neden yoksul ve kimsesiz insanların temsilin içermediğini, sorgulayabilmenin imkanları doğacaktır.

    • Ceza hukuku açısından bakıldığında, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet ve sair kontrol teknolojilerinin küresel ölçekte benzer usul norm ve sistemlerle korunmasına yönelik normatif, örgütsel ve kurumsal düzeneği ve bunun egemenlik kavramı üzerinde yarattığı baskıyı bir kenara bırakabilirsek,

    1. suçla ihlal edilen menfaatin sadece suçun mağduruna ait olabileceği fikri üzerine inşa edilen her türlü “yeniliği”

    2. cezalandırma usulü, yöntemi ve şekli üzerine geliştirilen ve suçlunun “kişiliğine göre” ayrıştırılmasına yol açan “buluşları” değerlendirme fırsatları öne çıkacaktır.

    • Aynı damardan, sermayenin üretimi, dolaşımı ve yeniden üretimi ile ilgili hususların bilgisi,

    1. şirket tiplerini, kıymetli evrakı, sözleşme serbestîsi ilkesini daha net kavramaya;

    2. “ticari örf ve âdetin neden ticari olmayan konuları düzenleyen kanun hükümlerine üstün sayılması gerektiği” gibi ahret sorularına sosyal gerçeklikle uyumlu yanıtlar üretmeye;

    3. “kamu hizmetlerinin görülmesinde tahkim usul ve esasının” bir gecede birbirine benzemez üç parti tarafından sorunsuzca değiştirilebilmesinin mantığını ortaya koymaya;

    4. daha önce kamusal mülkiyete tabi olup ulusal ya da uluslararası ölçeklerde alım satıma konu olmayan varlıkların bireysel mülkiyete tahvili sürecinde meydana gelen normatif, örgütsel ve kurumsal düzenlemenin işlevini düşünmeye;

    5. idari vesayet ilkesine yönelik saldırıları -subsidiarite kavramını-, yönetişim tartışmalarını, ve söz konusu somut örneklere benzeyen bir seri hususu “açıklamaya”;

    6. 1994 krizinin hemen ardından Yargıtay tarafından “keşfedilen” “işletmenin korunması ilkesinin” anlamını, 2000’li yıllarda yabancı sermaye kuruluşları tarafından Anayasa Mahkemesi’nin özelleştirmeye ilişkin içtihatlarına karşı gösterilen tepkiyi ve benzeri bir seri hususu toplumsal bütünlüğü içerisinde anlamlandırmaya;

    7. Banka ilişkisini bilmeden bankacılık mevzuatını tarayan kimselerin çekebileceği sıkıntıların bu ilişkiyi “okuyabilen” kimselere nazaran kat be kat fazla olacağına ilişkin mülahazayı irdelemeye; yarayabilecektir. Burada rastgele verilen örnekler sınırsızca artırılabilir.[foot]Bazı durumlarda hukuki düzenlemelerle iktisadi yanı ağır basan üretim ilişkileri arasında korelâsyon tesis etmek daha zor olacaktır. Bu tür durumlar liberal aydınlar tarafından Marksizm’i indirgemecilikle suçlamak için keyifle gündeme getirilir. Okumakta olduğunuz yazının önerdiği perspektif hiç de yeni olmayan bu eleştirilere Marksistler tarafından verilen muhtelif cevap içerisinden birbiriyle uyumlu olduğu varsayılan bir dizgeyi kendi teorik üretimi için tercih etmektedir.[/foot]

    • Sermayenin üretimi, dolaşımı ve yeniden üretiminin gerekliliklerine doğrudan indirgenemeyeceği düşünülen, ancak kapitalist devletin biçimi dolayımı ile siyasal ve ideolojik alan üzerinden gündeme getirilebilecek cumhuriyet, demokrasi, insan hakları gibi hususlarda da hukukun ekonomi politiğinin birikiminden faydalanılabilir:

    1. Cumhuriyet hakkında devletin başındaki kimsenin seçimle geldiği bir yönetim olduğunun ötesinde ne söylenebilir? Geleceği mevcut onca çelişkiye rağmen birlikte üretmek için elzem olan yazarsız/öznesiz “proje”ye cumhuriyet desek ne olur? Cumhuriyetin statik ve dinamik boyutları arasında ne tür bir ilişki vardır?

    2. Anayasa nedir? Devletin organları ve devlet ile vatandaş arasındaki ilişkileri düzenleyen bir metin oluşunun ötesinde Anayasa için başka ne söylenebilir? Anayasaya verili bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesi desek ne olur?

    3. Kurucu meclis Anayasa yapan meclis olmanın ötesinde belirli bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesini öneren bir yapı olarak düşünülebilir mi?

    4. Başkanlık, yarı-başkanlık, parlamenter sistem arası farklar, iktidarı kullanan kimselerin “bu makamlara getirilme biçimlerinin” ötesinde bir yerlerde aranabilecek midir?

    5. Seçim nedir? Bir süpermarket rafında mevcut peçetelerden birini seçmekle parti seçmek arasındaki farkı ifade eden şey nedir?

    6. Temsil, kurum, örgüt, vakıf, dernek vs. terimlerin (hukuki tanımlarının ötesinde bir anlama sahip iseler, eğer) hukuki ifadeleri ile sosyal içerikleri arasındaki farklılıklar nasıl açıklanabilecektir?

    Burjuva hegemonyasına yapılan “sol” katkılar da ancak yukarıda aşk edilen soruların cevapları ile birlikte düşünüldüğünde, başka projeler için anlam üretebileceklerdir. Olası cevap teşebbüsleri için aşağıdaki girişler ilginize sunulabilir:

    • Türkiye için, Marksizm’in demokrasi ile bağlantısı üzerinden şekillendirilen yüksek düzey soyutlamalara dayalı önermeler, yarı- çevresel kapitalist bir toplumsal formasyonda biçimlenecek “anti-emperyalist bir geleceği birlikte üretme edimi” bağlamında anlam ifade etmeyecek ise, -en hafif ifadesiyle- kötü niyetlidir. Latinler, kapalı bir “a” ortamı için üretilip açık bir “b” ortamına el çabukluğu marifetiyle geçirilen önermelere dayalı tartışma hilesine ignoratio elenchi derler. Bizdeki karşılığı “Ali’nin külahını Veli’ye giydirmek”tir. Üçkâğıtçılık olarak da adlandırılabilir.

    • Bir üstteki tespitle aynı damardan, anti- emperyalizm içermeyen (sosyalist pratik, strateji ve siyasete ait olmayan) bir anti-faşizmin, Hannah Arendt ve sair zevatın faşist Almanya ile sosyalist SSCB’yi otoriterlik donu altında bir kefeye koymaya yönelik teorik stratejisiyle bağlantısını her daim akılda tutmak; toplumları değerlendirirken, ABD’nin üretip yaydığı değer ve kriterleri esas almamak gerekir.

    • “Ortak iyi” denilen şeyin içinde bulunduğunuz toplumsal formasyonda şekillenen tarihsel bloktan ve sınıf mücadelesinden ayrı (ahmak değilsek hepimizin anlayabileceği, apaçık) bir tanımı bulunmamaktadır. Cevabı ön-verili değilse eğer, soru, “Hangi toplumun/cumhurun ortak iyisi?” şeklinde sorulmalıdır.

    • Pragmatizm ve popülizm kavramları kapitalist toplumsal formasyonlarda dönem ve mekân bağımlı çelişki erteleme stratejilerine gönderme yaparlar; burjuva hegemonyasının ve krizinin, uluslararası ve ulusal boyutları içeren yakıcı güncelliği kapsamında “yetmez ama buna da şükür” dedirtecek hayırlı/iyi versiyonları bulunmaz. Kısacası, emperyalizmden medet ummayın, çarpar. [Henüz] çarpmadığı durumlarda da alçaltır ya da -Lenin’in ifadesiyle- çürütür!

    • Marks’ta gizli kalmış liberal değerlere yönelik hırslı bir araştırma programının olası “iyileştirici” etkilerini emekçi sınıf pozisyonlarını dolduran insanlar için istihdam etme çabasıyla, öküzün altında buzağı yakalamaya çalışma gayreti arasında esaslı bir fark bulunamaz. Hele hele liberal değerlere yönelik hırslı bir araştırma programının olası “iyileştirici” etkilerini burjuva insan hakları söyleminin ürettiği fiktif (ve mikro- milliyetçiliğin beslediği somut) özne için kullanıp da yanınızda kimseyi bulamadığınızda hiç şaşırmayın. Sosyalist dayanışma ya aynı teorik üretim araçlarını aynı sınıf için kullananların ya da aynı işyerinde sermaye düzenine karşı emek cephesinin taleplerini üreten ve bunu yaptığı için başı derde girenlerin talep edebileceği bir şeydir. Kaldı ki çoğu kez talep olur ama medet umulmaz. Yola çıkan bunu bilir.

    • Mevcut pratiklerin, söylemlerin ve menfaat gruplarının taleplerinin olası etkilerinin teorik hesaplardan düşürüldüğü noktada bulunacak “daha az kötü”, cehennemden başka bir kerteriz noktası kaldırmaz.

    • İktidar denilen şey yüzergezer bir meyve tabağına benzemez; dünyanın değişmesinde ya da olduğu gibi kalmasında menfaati bulunanlar arasındaki ilişkinin işlevidir. Bir başka deyişle, iktidar her durumda sınıf iktidarıdır ve çoğu kez siyasal iktidarın kararları içerisinden ete kemiğe bürünür. Kendinden iyi ya da kötü değildir. Dolayısıyla, “yapma iktidarına” ilişkin büyülü sözleriniz, devlet iktidarını kullanma zorunluluğunun üzerini örtemez, derdiniz sömürüyleyse! ABD Anayasası’nın kurucu ilkelerini bildiğiniz (mümkünse bizim bildiğimiz) gibi yapınız!

    • Teknoloji bağımsız değişken değildir ve bilgi yaşamı üreten kimselerin ortak malıdır. Malik olmak için ya da ortak olanı kullanabilmek için uygun adı ile çağrılan bir hak süjesi (fail) gerekir. Bir şeyin uygun adı sizin keyfinize değil üretim alanındaki nesnel konumuna göre saptanır.

    • Her söylem bir başkasının ezber bozucusu olarak işlev görür. Marksizm içerisine zerk edildiğinde ucuz liberalizmin edindiği işlev de budur.

    Öyleyse daha önce cevabını verdiğimiz ama cevabı sorusundan önce bulunmayan soruyu bir daha soralım: Hukukun nesnesi normlar, medeni milletlerce benimsenen evrensel ilkeler, değerler vs. değilse nedir? Bu sorunun cevabı üretim ilişkileridir.

    Tekrar edelim: Hukuk kendisine vücut veren normatif bünyenin dışında kendi düzenleme nesnesi olan ilişkilerle birlikte var olur, onlar tarafından ihtiva edilen çelişkileri kendi diline tercüme eder ve onlarla birlikte dönüşür. Normlar tarafından düzenlenen ve ideolojik, siyasi ve iktisadi mahiyeti haiz olan muhtelif ilişkinin içerdiği çelişkilerin kaynağı hukuk olmadığından, bunlar hukuk alanı içerisinde (birtakım kutsal ilkeye uyarak vs.) geliştirilen çözümlerle aşılamazlar. Hukuk söz konusu çelişkilerin ertelenmesi sürecinde eğilimsel olarak kapitalist sınıfa diğerlerine oranla çok daha geniş imkânlar sunar. Aynı şekilde, normlar tarafından düzenlenen ve ideolojik, siyasi ve iktisadi mahiyeti haiz olan muhtelif ilişkinin bilgisi hukuk alanında bulunmadığından, hukukun ekonomi politiği çalışmaları her dönem önem arz edecektir.

    Daha çok şey söylenebilir idi, ancak okumak için sabır gösterdiğiniz satırların yazarı olan fakir bu kadarını ihtisar etti.

  • Kent Hukukunun Meşruiyet Krizi

    Türkiye’de devletin kent mekânı ve ona hukuksal olarak yaklaşım biçimleri her zaman sorunlu bir konu olmuştur. Anayasal anlamda bakıldığında devletin kentsel mekân ile ilişkisi, adaleti kentsel mekâna yerleştirerek sağlıklı ve düzenli yaşam alanları yaratma görevi ile kurulmaktadır. Diğer bir deyişle anayasal olarak devlet, kentsel mekâna ilişkin hazırlanacak hukuksal düzenlemelerde ve yapılacak olan müdahalelerde bir yaşam alanı olarak var olan kentsel mekânda adaleti sağlamakla görevlidir. Bu görev, egemenin aracısı olan devletin müdahalelerinin niteliğini belirlemekte ve kentsel mekânda öncelikli olarak sağlıklı yaşam için önlemler alınması gerektiğini söylemektedir. Anayasal çerçevede devlet, kentlerin özgün koşullarını ve çevre şartlarını gözeterek, kent planlama aracılığı ile sağlıklı kentsel mekânlar sunmak ve vatandaşların konut ihtiyacını karşılamak, bunların gerçekleşmesi için tedbirler almak üzere görevlendirilmiştir. Hiç kuşkusuz devletin anayasa ile kendisine verilen bu görevleri yerine getirmesi için, kentte yapılacak her ölçek ve türdeki faaliyeti kanunlar ile tanımlaması ve kent hukukuna ait tüm mevzuatı şekillendirmesi gerekmektedir. Bu amaçla devlete düşen, sağlıklı kentsel çevreler yaratmak ve herkese sağlıklı konut ve yaşama alanları sağlamak üzere; kent hukukunu şekillendirmek, kente müdahale biçimleri ve kurumları tanımlayarak araçlarını oluşturmak ve gerekli tedbirleri alacağı bu araçlar ile müdahalenin yöntem ve usullerini belirlemektir. Fakat tüm tarihselliği içinde sermayenin yeniden üretimi ve kapitalist hâkim ideoloji çerçevesinde yönü belirlenmiş olan Türkiye kentleşmesinde devletin mekânla olan ilişkisi mülkiyet ve rantın bölüşümü üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle devletin hukuk ve kentsel mekân ikiliğinde müdahale yöntemlerini belirleyenin mülkiyet ilişkileri ve rantın bölüşüm biçimleri olduğu; hukuk alanında tanımladığı araçları ile kentleşme sürecine bu yönde doğrudan müdahil olduğu açıktır. Türkiye kentlerinde mekânsal müdahaleler ve kent hukuku hiçbir zaman tarafsız olmamış ve kent hukukuna ait düzenlemeler, her zaman taraf olduğu kesimin ayrıcalıklarını içerleyerek meşru kılmış ve istisna hükümler içermiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 19. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yerel Seçimler, Hukuk ve Siyaset

    Yerel yönetimler halkın barınma, beslenme, su, aydınlanma, ısınma, ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarının fiilen nasıl karşılanacağının belirlendiği ve bunların uygulamalarının yapıldığı idari yapılar olmaları nedeniyle önemli. Ayrıca halkın yönetime katılımı için de en temel düzey olmaları bu önemi arttırıyor. Türkiye’ye baktığımızda ise 1980’lerde siyasi yasakların kalkmasının ardından İslamcıların iktidara uzanan yollarında önemli bir dayanak noktası olması da yerel yönetimleri önemli kılıyor.

    Yerel yönetimleri son yıllarda önemli kılan bir diğer gündem ise Avrupa Birliği uyum sürecinin önemli bir parçası olan yerelleşme. Bugün Türkiye’nin ekonomik kırılganlığı ve dış politikadan kaynaklı esaslı sorunları nedeniyle gündemden uzak gözükse de yerelleşmenin başkanlık rejiminin bir parçası olarak mümkün olan en erken zamanda gündeme geleceği de yerel seçimler tartışılırken akıldan çıkartılmamalı.

    Bu bağlamda yerel seçimler gündemi hukuk ve siyaset açısından bazı başlıklar altında ele alınmayı hak ediyor. Bunlardan biri seçimlere ilişkin başta güvenlik olmak üzere hukuki tartışmalar, kuşkusuz. Diğer başlıkları ise yerel yönetimlerin devlet yapısında oturması gereken yer, görevleri ve nasıl işleyecekleri ile son olarak yerelleşme başlığının nereye oturtulması gerektiği oluşturmalı.

    Seçimler ve hukuk

    En baştan ortaya koymakta yarar var. Başta seçim güvenliği olmak üzere seçimler üzerine yapılan yüzeysel ve özünde “sosyal medya” sınırları içinde kalan tartışmalar hem sermaye düzeninin çeşitli kanatları arasındaki benzeşmenin ve seçimlerin siyasi yönden tartışılmasının önüne geçiyor hem de esasında seçim sürecindeki adaletsizliklerin üzerini örtüyor.

    Her seçim döneminde seçmen kayıtları üzerine başlayan tartışmalar seçim günü yapılan usulsüzlüklerle devam ediyor. Büyük sözlerle başlayan bu tartışmalar bir süre sonra AKP’nin seçim galibiyetini tebrik sözleriyle unutuluyor. Halkın payına ise büyük bir umutsuzluk, herhangi bir yere yönlendirilemeyen ve sosyal medyada tüketilen bir öfke düşüyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Durum Değerlendirmesi: 31 Mart Öncesi ve Sonrasında Yerel Yönetim Hukukunun Dinamikleri

    Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı (YSK) tarafından yayımlanan 1105 sayılı karar1 uyarınca, 31 Mart 2019’da yapılacak mahalli idareler seçimine ilişkin takvim 1 Ocak 2019 tarihi itibariyle başlamıştır. Bu yazıda, hukuken sona eren olağanüstü hal rejimi (OHAL) ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin, yerel yönetimler hukukuna mevcut ve muhtemel etkilerinin bir değerlendirilmesi yapılacaktır.

    Seçim takvimine göre, önümüzdeki sürenin önemli bir kısmı (3 Mart’a dek) aday belirleme sürecine ayrılmıştır. Anayasanın 127. md’si, yerel yönetimleri il özel idaresi, belediye ve köy olarak 3 tip belirlese de, yerel seçimlerde asıl tartışılan belediye başkan adaylarıdır. Bunun esaslı nedeni, 5747 sayılı Kanunla (2008) başlayan sürecin devamında, 6360 sayılı Büyükşehir Kanununun (2012), yerel yönetim haritasını belediyeler ve özellikle büyükşehir belediyeleri lehine değiştirmesidir.

    Küresel rekabet politikalarının kent alanındaki taşıyıcısı, idari teşkilatın yaratılmış Leviathanları olarak diğer yerel yönetimleri yutan, baskılayan büyükşehir belediyelerini kimin kazanacağı olgusu, seçimin temel sorunsalıdır. Bunun yanında 2972 sayılı Mahalli İdareler Seçimi Hakkında Kanun (md.18), birleşik oy pusulasında, yerel yönetim karar organları olan il genel meclisi ile belediye meclislerine aday olan kişiler yerine, siyasi parti adlarının yazılması nedeniyle, bir tür anonim oylama öngörmektedir. Bu da karizmatik, çoğunluk oyuyla gelen; güçlü yetkileri olan belediye başkanları karşısında, adayların değil; parti eğiliminin oylandığı zayıf meclislerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Büyükşehir meclisleri ise doğrudan seçimle dahi göreve gelmemektedir.

    Halbuki, bir (üniter) ya da birden fazla (bölgeli, federal devletler) merkez tarafından tanınan karar alma ve yönetme serbestisi (negatif edim) ve kapasitesi (pozitif edim) olarak yerel özerklik hakkının birincil öznesi, yürütme organ(lar)ının kendisine karşı siyasi sorumluluğunun esas olduğu ve demokratik seçimler yoluyla belirlenen meclislerdir (Yerel Özerkliğe İlişkin Avrupa Şartı, md.3). Fakat her yerde yürütme organlarının yasama organları karşısında kazandığı popülist güç, yerel yönetim içi dengeleri de dönüştürmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.