Kategori: Dosya

  • Sayıştay Raporları Üzerine: Yerel Yönetimler Hesap Verebilir mi?

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Plan Bütçe Komisyonu dahil yaklaşık 2 ay süren bütçe görüşmeleri sıcak siyaseti takip eden insanların merakla izlediği tartışmaların eşliğinde sonlandı. Bütçe Hakkı, tarihsel arka planında Magna Charta’ya kadar götürülen ve demokrasilerin tarihi oluşum ve gelişim sürecinde, ulusların egemenliklerini, kamu gider ve gelirleri üzerindeki yetkilerini parlamentonun kullanımına devretmesiyle sistemleşmiş ve mali bir müessese olarak Anayasalarla düzenlenmiştir. Bu tariflemeye karşı olarak, Haziran 2018 seçimleri sonrası ortaya çıkan Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Sistemi,bakanları bir müsteşara; demokrasiyi dur-kalk yönetimine çevirirken, hesap verebilirliği de bekle- unut mantığına sevketmiştir. Yeni sistemde, TBMM’nin Anayasa’da yer alan Bakanlar Kurulu’nu denetleme yetkisi çıkarılmış ve demokratik denetim, dahası siyasi hesap verilebilirlik ilkesi tamamen Cumhurbaşkanının inisiyatifine bırakılmıştır. Hâl böyleyken, Türkiye’nin demokratik düzendeki yeri hızla gerilemiş ve uluslararası yayınlarda otokratik ülkeler arasında yerini bulmaya başlamıştır. Bu konuya ilişkin son örnek ise İngiltere’nin Guardian gazetesinde yayınlananOtokratlar Listesi haberidir. Gazetede yer alan “2018: Otokratlar Yılı” başlıklı haber dünyadaki örnekleriyle detaylandırılırken, Türkiyede kendisine burada yer bulmuştur.1

    Türkiye demokrasisi dünyadaki örneklerinden hızla uzaklaşıp otokratik rejimler arasında yer bulurken, özellikle yönetsel anlamda da ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Seçim atmosferinden çıkıp, yeni bir seçime doğru giden Türkiye’de demokrasinin bir dizi muhafazakâr seçkincinin kontrolünde ters yüz edilen norm ve değerleri, birçok sistemde kendini gösterdiği gibi, konumuz ölçeğinde yerel yönetimlerde de sorun odağı yine aynı kapıya çıkmaktadır: Hesapverme.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısından okuyabilirsiniz.

  • Çevre Mücadelesi Bağlamında Yerel Seçimlere Bakış

    Yine bir seçim arifesindeyiz ülke olarak. Bu demokrasicilik oyununa pek bayılıyoruz. Başka bir oyunda bilmiyoruz aslında, öğretilmiş çaresizlik bu olsa gerek. Bütün eleştirilerimize rağmen “ama başka çare varmı” diyerek son gün gidip oyumuzu atıyoruz, çözüm olmadığını bile bile. Geri bırakılmış, bıraktırılmış, eğitimden, kültürden yoksun, kulluk güdüsünden kurtulamamış ve birey olamamış topluluklara her seçimde oy kullandırarak egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğu sözüne inanmalarını istiyoruz. Bunun demokrasi ile bir ilgisinin olmadığı açık. Oysa ülkenin gerçek demokrasiye ekmeğe, suya, havaya olduğu kadar acil ihtiyacı var.

    Gerçekten de ülke siyasal iktidarın planlı organize hareketi ile iktidarları süresince adım adım demokrasiden uzaklaşmakta, ülke giderek teokratik- otokratik, bir yanıyla İslam’ın bir mezhebine dayandırılan, bir yanıyla İslam’ın dürüstlük doğruluk ve hümanizma barındıran emirleri ile alakası olmayan bir rejime dönüştürülüyor. 100 yıla yaklaşan cumhuriyet kazanımları bir bir yok ediliyor ve demokrasiye ulaşma çabamız geriye döndürülüyor. Temel hak ve özgürlükler, ‘ülkenin bekası’, ‘hain fetö darbesi’ gibi sebepler gösterilerek yok ediliyor. Yine ülkenin 100 yılda biriktirdikleri bütün varlıkları özelleştirme adı altında elden çıkarılıyor, yağmalanıyor, yandaş haramilere ve yabancı emperyal güçlere teslim ediliyor. Ülkenin en temel ve stratejik değerleri, telekomünikasyon idaresi, savunma sanayii, finans sektörü yabancılara devrediliyor. Ülkeyi bir şirket yönetir gibi yönetmeyi marifet zanneden anlayış, siyasi iktidarı tümüyle ele geçiriyor ve artık demokrasiden değil, yönetim şekli olarak şirketokrasiden söz edilen karanlık bir döneme giriliyor. Bunun alt yapısı ise son referandumla tamamlanarak güçler ayrılığından vazgeçilerek güçlerin tek elde toplandığı, göstermelik bir demokrasinin bile yük haline geldiği, siyasi iktidarın ve onun temsilcisi cumhurbaşkanının ülkedeki tek güç olduğu, dünyada örneği olmayan bir rejim kuruluyor. Cumhuriyetle hesaplaşmanın 2023’te tamamlanması hesaplanıyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısından okuyabilirsiniz.

  • Yeşil Yerel Yönetimler

    Bugün; Kaz Dağları’ndan Cerattepe’ye, Taksim’den Alakır’a, Sinop’tan Akkuyu’ya, Bergama’dan Fırtına Deresi’ne, Ergene’den Aliağa’ya kadar yaşam hakkını hiçe sayan termik santral, vahşi altın madenciliği, nükleer santral, hidroelektrik santral projeleri ile karşı karşıyayız. Ayrıca, ihtiyaç olmadığı halde havaalanları, karayolları; kentsel dönüşüm adı altındaki projelerle de bir yandan rant alanları genişletilirken, diğer yandan yaşam alanlarının daraltıldığını görmekteyiz. Bugün “çevre”ve “şehircilik”gibi iki kavram tek bir bakanlıkta toplanmaktadır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın logosunabaktığımızda,yeşilinüzerindenbetonbinalar yükselmektedir. Yaşam hakkını hiçe sayan bu projelere karşı ülkemizde yıllardır ekoloji ve hukuk mücadelesi verilmektedir. Türkiye’nin farklı bölgelerinde yürütülen ekoloji ve hukuk mücadelelerinde kazanılan davalarda kararların uygulanmadığını görmemizin yanısıra, davaların açılmasını ya da kazanılmasını engellemek adına birtakım kanun ve yönetmelikler çıkarılarak, adeta nokta atışı ile davaların reddedilmesinin önü açılmak istenmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Ucu Açık Bir Gerrymandering Hikâyesi

    İlk cümleyi yazmak zordur. Fakat hukuki bir soruna dair bir yazı kaleme almak istediğinizde aklınızda varacağınız sonuç aşağı yukarı bellidir. O sonuca ulaşmak için nereden başlayacağınızı bulmaksa zaman alır. Bu arayışta geçen zamanın 21. yüzyıldaki en yaygın tezahürü de internette harcanan – ya da kaybedilen – zaman. Bu sefer bir değişiklik yapıp bu zamanı harcamak yerine verimli kullanma umuduyla yolumu Hukuk Defterleri’nin internet sitesine düşürdüm. “Neymiş bu ‘Hukuk Defterleri’?” diye merak edip derginin internet sitesindeki “Hakkımızda” sayfasına uğradığınızda sizi karşılayan yazının dördüncü paragrafı şöyle başlıyor:

    Hukuk Defterleri olarak bizler, tamamen operasyonel bir araca dönüştürülen yargının kararlarını bir bütün olarak rejimin ihtiyaçları doğrultusunda verdiği (…) bir dönemde(…)”.

    Tam da yazmak istediğim konuya uygun bir başlangıcı bulduğum için kendimi biraz şanslı hissetmedim desem yalan olur. Zira varmak istediğiniz sonuca sizi kolaylıkla ulaştırabilecek bir çerçeveyle kolay kolay tesadüfen karşılaşamazsınız. Amacınız kendi yaratıcılığınızı (yaratıcılık münhasıran sanatçılara özgü değil malum) kullandığınız bir yazı yazmaksa o zaman karşılaştığınız çerçeveleri biraz eğip bükmeniz kılıfına uydurmanız gerekir.

    Fakat bu kılıfına uydurma meselesi hassas bir meseledir. Tıpkı yukarıdaki alıntıda yazdığı gibi bu kılıfına uydurmayı kimlerin ne zaman yaptığı önemlidir. Sıradan bir araştırma görevlisinin yazdığı yazının girişini yazının kalanına uydurmak için diktiği kılıfla Yüksek Seçim Kurulu’nun seçim çevrelerini iktidar için istenen sonucu üretecek şekilde uydurması arasında da bir fark olması doğaldır. Bu yazı bu aradaki fark üzerine.

    Bu farkın görünür hale geldiği karar ise Yüksek Seçim Kurulu’nun 21 Nisan 2018 tarihli 2018/263 sayılı kararı. Karar medyada çok geniş bir yer kaplamadı, çünkü kararın içeriği rutin bir prosedürden ibaretti. 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 4. maddesinin 5. fıkrası bir ilin 18’den fazla milletvekili çıkarması halinde belirli birden fazla seçim çevresine bölüneceğini belirtir. Hemen ilerleyen fıkra ise buna dair şartları sıralar ve kriter olarak şunları koyar: Seçim çevrelerinin, mümkün olduğu ölçüde eşit veya birbirine yakın sayıda milletvekili çıkaracak şekilde oluşturulması, mümkün olduğu ölçüde ilçelerin mülki bütünlüğünün dikkate alınması, aynı seçim çevresinde yer alacak ilçelerin nüfus ve coğrafi yakınlıkları ile ulaşım imkanlarının göz önünde bulundurulması. Karar bu hükümler uyarınca Türkiye’nin hangi ilinin kaç milletvekilinin çıkacağını hesapladıktan sonra dört büyük ildeki seçim çevrelerinin sınırlarını belirliyordu. Burada dikkate değer olan konu ise Bursa’nın ilk defa bir genel seçime iki bölge olarak girecek olmasıydı. İldeki nüfus artışından dolayı Bursa’dan çıkacak milletvekili sayısı 20’ye yükselmiş, bu da ilin iki seçim çevresine bölünmesini gerektirmişti.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yeni Ekonomi Programı’nda Adalet Yahut Neoliberalizm Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

    Her ne kadar hükümet çevreleri halen ısrarla aksini iddia etmekte olsa da, birbiri ardına konkordato ilan eden veya iflas eden şirketlerin, kitlesel işten çıkarmaların, yeniden iki haneli rakamlara ulaşan enflasyonun apaçık ortaya koyduğu gerçeklik, Türkiye’nin yine bir iktisadi kriz içerisinde bulunduğudur. Bu durumu dış güçlerin ülkemiz üzerindeki karanlık oyunlarına, faiz lobisinin manipülasyonlarına ve bilumum umacının sihirbazlıklarına bağlayıp halkı uyutanların masallarına değil; bilimin sesine kulak verildiğinde, aslında iktisadi krizin öyle bir gece ansızın değil yıllar öncesinden, hem de davul zurna çalarak geldiği ve kapitalist ekonominin işleyiş yasaları dikkate alındığında esasen bunda şaşırılacak bir şey de bulunmadığı açıkça görülecektir.

    Gelişimi kâr hırsına ve özel sermaye birikim dürtüsüne dayalı olan kapitalizm, tam da bu birikimin işleyiş dinamiği gereği sürekli kriz üreten bir yapı arz eder. Kapitalizmin içkin kuvvetlerinin yarattığı birbirini izleyen durgunluk, bunalım ve toparlanma evrelerinden oluşan ekonomik çevrimlerin, zannedildiği veya kapitalizm savunucuları tarafından öyle gösterilmeye çalışıldığı gibi “rastlantısal” değil, belirgin bir “sistemsel” mizacı vardır. Kapitalizm, konjonktürel kısa dalgalanmalarla paralel biçimde, onlarca yıl süren büyüme/canlılık dönemlerini uzun hareketsizlik/duraklama dönemlerinin takip ettiği uzun dönemli çevrimler ya da “Uzun Dalgalar” halinde bir sistemsel kalıba sahiptir.

    Kapitalizmde yaşanan krizlerin gerçek nedeni, uzun dönemde ve dünya pazarı ölçeğinde bakıldığında, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi sonucunda kâr oranlarının düşme eğilimidir. Ancak bu genel eğilimden büsbütün ari olmamakla birlikte tekil ulusal ekonomilerde, dış ticaretteki bozulma veya sermaye kaçışının cari açığı büyütmesi gibi farklı somut gelişmelerin neticesinde ortaya çıkan konjonktürel krizler de yaşanabilmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Krizin Yasallığı, Yasallığın Krizi

    Meşruiyet ve yasallık tartışması hukukun eski tartışmalarından bir tanesi. Pozitif hukukun konusu olarak meşruiyet ve yasallığın sistematik, mantıki ve felsefi olarak incelenmesi doğal karşılanmakla birlikte, bu iki kavramın gerilimiyle oluşturulacak bir tartışmanın artık tüketildiğini ifade etmek gerekiyor.

    Kıta Avrupası’nı şekillendiren “muhafazakâr” ve “liberal” düşünce okullarının, toplumsal ilişkileri ele alma biçiminde anahtar rol oynayan bu iki kavramın birbirine benzer iki akıl yürütmeyi içermesi şaşkınlıkla karşılanmamalı. Zira her iki düşünce okulu da aklın kendisini hedef alarak, kuşatıcı nesnelliği öznellikle, tarihsel olanı ebedi-ezeli anlayışı ile yıkmaya çalıştı.

    Oysa sadece hukuki olanın değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin de açıklanmasında belirli bir meşruiyet arayışına tekabül eden bir yasallık tanımlaması vardır. Ne meşruiyet olgusu yalnızca ahlaki temelli, öznel bir olgudur; ne de yasallık olgusu saltık bilgiye kavuşma çabasıdır. Verili durumun açıklanması için belirli bir yasallığa ihtiyaç vardır. Görünen ile öz arasındaki farkı anlamamıza yarayan bilim tam da bu ihtiyacın etrafında kök salmıştır. Dolayısıyla bize sadece mülkiyet ilişkilerinin toplumsal bir ifadesi olarak hukukun yasallıklarını keşfetmek yetmez. İhtiyaç duyduğumuz şey, tüm toplumsal ilişkileri açıklayacak metodun yasallıklarıdır.

    İçinde bulunduğumuz toplumsal ilişkilerin hangi yasallıklarının olduğu uzun bir tartışma. Ancak bu yasallıkların, özellikle ekonomik ve sosyal bunalım anlarında, kristalize olan, öz ile biçimi birbirine yakınlaştıran, dolayımsız bir yönelimleri bulunuyor. O nedenle, örneğin Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ekonomik krizin yasallıklarını anlayabilmek, aynı zamanda mevcut üretim tarzının yapısını kavrayabilmekten geçmektedir. Bu yazıdakriz bağlamında, mevcut üretim tarzı olan emperyalist- kapitalist sistemin bazı yasallıklarına değineceğiz.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Borca Politik Bakmak ve Kriz

    Çok değil birkaç gün önce (4 Kasım), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Yıldız Teknik Üniversitesi’nde gerçekleşen Türkiye Gençlik Zirvesi’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

    Burslu öğrenci sayısı bu yıl 150 bine ulaştı. Gençlerimizde şöyle bir anlayış var. Gerçeği söylemem lazım. İlla burs… Niye burs? Bursun geri ödemesi yok. Be evladım, kredi aldığın zaman faizsiz, iş bulmadan da değil. İş bulduktan sonra çok basit taksitlerle ödüyorsun. Bu seni bedavacılığa da alıştırmıyor. Bu milletin gençlerine bu yakışır.

    Bu cümleler neoliberalizme, finansallaşmaya, sınıf ilişkilerinin yeniden üretimi olarak borca ve borçlu öznelliğe dair kuşkusuz pek çok şey söylüyor. Öyle ki anahtar kelimeleri seçip çıkarmak hiç zor değil: “geri ödeme”, “kredi”, “iş”, “taksit”, “bedavacılık”. Sözcükler üzerine biraz düşündüğümüzde cumhurbaşkanının sözlerinin, bireysel borcun geri ödeme yoluyla toplumsal üretim ilişkileri üzerinde sağladığı kontrolden tutun da öğrenim yıllarından itibaren borçlu kılınmış bir öznelliğin üretilmesi talebine; borcun sürekli hale getirilmesinden finansal içerilme ve güvencesizliğe kadar neoliberalizmle özdeşleşen birçok stratejiye bir anda işaret ettiğini kolayca kavrayabiliyoruz. Fakat tüm bu anlam ağına dair söylediklerimizi daha anlaşılır kılmak amacıyla Cumhurbaşkanı’nın söylemini şu iki temel savla birlikte düşünerek politik bir çerçeve çizebileceğimizi sanıyorum:

    (1) Finansallaşmanın küresel hâkimiyeti ve her geçen gün daha fazla sayıda insanın finansal sistem içine dâhil edilmesiyle birlikte borç, “üretim ve sömürü ilişkilerini sürdürmenin ve kontrol etmenin”2 baskın bir biçimi haline gelmiştir. Borcun sürekliliği, sermaye ve ücretli emek arasındaki antagonist ilişkiyi sermaye lehine zayıflatacak biçimde kişileri borcun geri ödemesine bütünüyle tabi kılmakta,bu nedenle de iş arama zorunluluğunu ve işini kaybetme korkusunu pekiştirmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İşverenin Aciz Hali, Konkordato ve İşçi Alacakları

    1. İşverenin aciz hali

    İşverenin aciz halinin tanımı ve işverenin aciz halinde işçi alacaklarının nasıl bir güvenceye kavuşturulabileceği konusunda İş Yasamızda genel bir hüküm bulunmamaktadır.

    İcra İflas Yasasının 143. maddesi alacaklılarının alacağının tamamını alamamış olması halinde, kalan miktar için kendisine aciz belgesi verileceğini, 105. md ise haciz sırasında haczedilecek mal bulunmaması veya bulunan malların borcu karşılamaması halinde icra memurunca tutulan tutanağın geçici aciz vesikası niteliğinde olduğunu belirtmiştir.

    4857 sayılı İş Yasamızda işverenin aciz halini düzenleyen bir hüküm yer almamıştır. Ancak karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde ifa güçsüzlüğünü düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar kanunun 98. maddesi, “Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmede, taraflardan birinin borcunu ifada güçsüzlüğe düşmesi ve özellikle iflas etmesi ya da hakkındaki haciz işleminin sonuçsuz kalması sebebiyle diğer tarafın hakkı tehlikeye düşerse bu taraf, karşı edimin ifası güvence altına alınıncaya kadar kendi ediminin ifasından kaçınabilir.

    Hakkı tehlikeye düşen taraf, ayrıca uygun bir sürede istediği güvence verilmezse sözleşmeden dönebilir” hükmünü getirmiştir.

    İş sözleşmesi karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerdendir. İşçinin iş görme ediminin karşılığında işverenin ücret ödeme yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ifa güçlüğünün veya aciz halinin tespitinde TBK 98. madde hukuki dayanaklardan birisidir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kriz

    Kriz sözcüğü genellikle ekonomi ile ilgili kullanılmaktadır. Daha da ilginç olan şu ki, kriz sözcüğü ekonomik süreçlerin bir ülke sınırları içinde ya da birkaç ülkeyi kapsayan alanda görülen işsizlik ya da firmaların batışı gibi salt ekonomide oluşan olumsuz etkilerle ilgili gündeme gelmektedir. Hâlbuki bu sözcük dengeden ya da olağan seyrinden sapan her sistem için kullanılabilir. Ekonomik süreçlerde ortaya çıkan dengesizlikler algılamamıza kriz olarak yansırken, aynı süreçlerin sebep olduğu doğa tahribatı, toplumsal yaşam tahribatı, hatta ahlaksal çöküşler algılama antenlerimize takılmamaktadır. Farklı alanlarda yaşanan çöküşler de aynen ekonomide yaşanan çöküşler gibi toplumsal ve bireysel yaşamımızın her alanına olumsuz etki yaptığı halde, kısmen oluşumun uzun zaman boyutunda gerçekleşmesi, kısmen de sebeplerinin net olarak algılanamaması gibi faktörlere bağlı olarak dikkatimizi çekememektedir. Örneğin, doğanın tahribatı bir nesilde ortaya çıkan olumsuzluk olmadığı, nesillere sirayet ettiği için algılanamamakta, yapılan eleştirilere de kulaklar tıkalı kalmaktadır. Aynı şekilde, insanlar arasındaki davranış kodlarının olumsuz etkilenmesi de çok cılız tonda, hatta çoğu durumda ekonomi ile ilişkili görülmediğinden net olarak algılanamamakta, genel ahlak sorunu ya da davranışsal bozukluk olarak görülebilmektedir.

    Ekonomik sürecin doğrudan etkisi olarak gelişip yaşamımızın farklı alanlarını etkilediği halde “yan etkiler” olarak adlandırabileceğimiz söz konusu oluşumların dikkatimizden kaçması, yukarıda sözünü ettiğim zamansal ve mekânsal farklılıklar yanında, ideolojik bağlamda da önemli bir nedenle ilgilidir. Ekonomik süreçler sisteme başat sermaye dokusunun etkisi altında gelişir ve sistem içindeki tüm bireyleri ve düşünce sistemlerini etkisi altına alır ve baskılar. Sisteme başat sermaye dokusunun tek amacı sermaye birikimi yoluyla devamlı genişlemektir. Sermayenin genişleme süreci, aynen termodinamik yasalarda olduğu üzere, çevreden enerji alarak gerçekleşir. Başka bir ifade ile sermayenin gelişmek amacıyla serpilip yaygınlaşması bir yönü ile çevreden kaynak alma, diğer yönü ile de bu süreçte çevreyi çökertme eylemidir. Hal böyle olunca, sermaye sahiplerinin anlık elde ettiği çıkar, uzun dönemde tüm toplumla paylaşılan uzun dönemli maliyetten çok daha şiddetli algılanır. Bu nedenle, sermaye sahipleri uzun dönemli maliyete ağır basan kısa dönemli yararı yeğler ve kendi örtülü çıkarcı görüşünü bazen “toplumsal kalkınma gerekçesi ya da maliyeti” bazen de “çözümlenebilecek sorun” vb. gibi gerekçelerle toplumsal ideolojiye yansıtır. Ne var ki, kapitalist süreçler salt anlık sömürüye değil, sistem ilerledikçe geleceğin sömürüsüne de dayanır. İlginçtir ki, çevre sorunları ile mücadele örgütleri olarak algılanan kuruluşlar da doğrudan kapitalizme saldırmadan, sanki çevreyi tahrip edenler görünmez hainlermiş gibi, salt tahribatın etkisinin kaldırılmasına yönelik faaliyet yürütürler. Bazen de, doğa tahribatına rağmen kapitalizmin işleyişi A.B.D. Başkanının ifadelerinde de görüldüğü üzere açıkça savunulur; halkın işsiz kalmamasına doğanın uzun vadede tahrip edilmesinin yeğleneceği savı, alternatifi gösterilmeyen sistemde doğal olarak kabul görür.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 16. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Baro Siyaseti

    Baroların gündemi seçim.

    Bunun bir anlamı da savunmanın kendini nasıl konumlandıracağı ve örgütleyeceği tartışmasının (bir kez daha) avukatların gündemine girmesi demek. Sanırım ülkenin içinden geçtiği süreçte bunun önemini ayrıca vurgulamak gerekmiyor.

    24 Haziran günü, OHAL koşulları altında yapılan “Başkanlık” seçimi ile birlikte Türkiye yeni bir döneme girdi. Görünürde “parlamenter” sistemden “başkanlık” sistemine geçilmiş durumda. Ancak, gerek bugünlere gelene kadar, özellikle son 17 yıl içerisinde yaşananlar, gerekse yeni rejimin özellikleri esasen çok daha köklü bir değişiklik yaşandığını bizlere gösteriyor.

    Hukuk Defterleri ilk sayısından itibaren ülkede yaşanan dönüşümde hukuka ve yargıya yüklenen işlevi sürekli olarak vurguladı, bu konuyu sayfalarına taşıdı.

    Kısaca hatırlarsak;

    AKP’nin iktidara gelmesinin hemen ardından yargı merkezli tartışmalar da Türkiye’nin gündemine oturmuştu. “Yeni” cumhuriyetin kurucu partisi işlevini üstlenen AKP, devleti bir bütün olarak yeniden yapılandırırken, ağırlıklı olarak hukuk eli ile hareket etmiş, hukuku hedeflerine ulaşmada birincil araç olarak kullanmıştı. Hukuk süreç boyunca baştan sona yeniden yapılandırılırken, yargı da bu sürece paralel bir şekilde tüm unsurları ile birlikte biçimlendirilmişti. Aslında bu anlamı ile de hukuka yeni bir anlamın yüklenmeside başarılmıştı.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 15. sayısında okuyabilirsiniz.