Kategori: Dosya

  • Avukatlık ve Barolar

    Hukuk bir sözleşmedir. Kamusal alanda toplum sözleşmesi ve onun alt metinleri bir arada yaşamanın hukukunu (kurallar) belirler. Özel hukuk alanında ise yaşamın tümüyle sözleşmelerden oluştuğu söylenebilir. Sözleşmelerin çok büyük kısmı sözcüğün gerçek anlamına karşılık olmak üzere sözlü, ya da fiili durum sözleşmelerinden oluşur. İnsan ilişkilerinin niceliksel artışı ve niteliksel değişim ve gelişimi, zamanla yazılı (kayıtlı) sözleşmelerin ortaya çıkmasına neden olmuşsa da bütüne bakıldığında halen sözleşmelerin çok azını bu tür sözleşmeler oluşturmaktadır.

    Avukatlığın önemli bir meslek olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Çünkü toplumsal düzenin kurallarını belirleyerek, kalabalıkların bir arada yaşayabilmesine olanak sağlayan hukukun yapıcı ve uygulayıcılarından biri olma niteliği (yargının önemli bir unsuru) bakımından değerlendirildiğinde; hem çatışmanın hem de uzlaşmanın aktörü olarak, avukatın çok özel bir konumda olduğu görülmektedir.

    Kamu hukuku alanında toplumsal sözleşmeyi (evrensel haklar sözleşmelerini de) kurgulayan ve geliştiren öznelerden biri olarak avukat, özel hukuk alanında da sözleşmeler yoluyla benzer bir kurgulamanın öznelerinden biri olma özelliğini korumaktadır. Bu kurgulama işlevi bazen dar anlamıyla kişiler arasındaki özel ilişkiyi düzenlerken, bazen yeni tür bir sözleşme olana genel işlem şartı yoluyla küresel boyutta özel hukuk ilişkilerini düzenleyebilmektedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 15. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Baroların İşlevi Üzerine

    Türkiye’de, 79 Baroya bağlı, yaklaşık 110.000 civarında avukat bulunuyor. Bu sayının 41.000 kadarını İstanbul Barosu’na kayıtlı avukatlar oluşturuyor. Avukatlık Kanunu gereğince avukatlar, her iki yılda bir toplanan baro genel kurulunda, bağlı oldukları baroların yöneticilerini ve Türkiye Barolar Birliği delegelerini seçiyorlar. Önümüzdeki Ekim ayında da İstanbul Barosu dahil, Türkiye’nin 75 barosunda seçim var.

    Bu vesileyle baroların işlevine değinmek istiyoruz.

    Avukatlık Yasası’nda, barolar, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları olarak tanımlanmışlardır. Yasanın 76. maddesine göre baroların ana olarak iki tür görevi olduğu belirtilmiştir:

    A) Meslek mensuplarının (avukatların) her türlü ihtiyaçlarını karşılamak (mesleki çalışmalar)

    B) Hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak (toplumsal çalışmalar)

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 15. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Avukatlık Metodolojisi: Bir Düşünce Taslağı

    Adalet, eşitlik ve hürriyet gibi kavramların tartışılması, bir başka ifadeyle düşünceyi düşünmek, akademinin bir ömürlük konusudur. Bugüne kadar keskin bir tanıma ulaşamadık. “Adaleti tanımlamak, evet, zordur, adalet soyuttur; adaletsizlik ise somuttur, gördüğünüz yerde tanırsınız onu.’’ sözüyle ulaşılan hakikatin fakültelerin kapısına çiviyle çakılması, dava açılışında masrafı ödenmesine rağmen tekrar satış bankosundan alınarak çifte para ödenen dava dosyalarının üzerine koca kalın harflerle yazması gerekebilir; belki bizi kurtarır.

    Avukatlık mesleğinin ne olduğuna ilişkin bir tanım arayışına düştüğümüzde Avukatlık Kanununca, bizlere kabaca “ne memurluk ne esnaflık” gibi bir yasal statü bahşedildiğini anlarız. Çünkü “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. ” Bu –tanım olmayan- tanım şuna benzer: Doksanların sonu ikibinlerin başında inşa edilen apartmanların çirkin ve küçük mozaiklerle örüldüğü karanlık bir mimarî dönem yaşadık. Çoğu apartmanın girişine yine aynı mozaiklerle “Mülk Allah’ındır” yazılırdı. Fakat kirayı ev sahibine ödemek zorundaydık.

    Avukatlık mesleğinin ne olduğuna ilişkin tekrar bir tanım arayışına düştüğümüzde, karşımızda “ağyarını mani efradını cami” bir tanım olmadığı gerçeğiyle karşılaşırız. Ulusal ve uluslararası yasal mevzuatlar içerisinde önümüze tanım diye sunulan tüm cümlelerin nitelik ve işlev belirlediğini görürüz. Havana Kuralları olarak adlandırılan Birleşmiş Milletler Avukatların Rolüne İlişkin Temel İlkeler Bildirgesi apaçık şekilde Avukatların görev ve sorumluluklarını düzenler. Avukatların adalet dağıtımında temel bir unsur olduğunu ifade ettikten hemen sonra, mesleklerinin şeref ve itibarlarını korumakla görevli olduklarını hatırlatır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 15. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Bir Serap Olarak Uluslararası Hukuk

    1990’lar dünyada sosyalist blokun çözüldüğü ve emperyalizmin zaferini ilan ettiği bir atmosferde başlamıştı. Kısa sürede, adına küreselleşme denilerek, tüm dünyanın birleşeceği, herkesin zenginleşeceği, özgürlüklerin yarışacağı bir masal yayıldı. Bir yandan, sosyalist blokun bıraktığı boşluğu doldurmak üzere uluslararası alanda pek çok kurumun ortaya çıktığı bir dönem açılırken, diğer yandan 2. Dünya Savaşı’nın ardından dünya tarihinin gördüğü en kanlı çatışmalar yaşandı.

    Kimileri için bir “dünya devleti”ne gidilen, sınırların kalktığı ve her gün “hukukun üstünlüğü”nün vurgulandığı bu masal hayatın gerçekleriyle karşılaştığında ise geriye sadece sermayenin serbestçe dilediği ülkeye istediği gibi girip çıktığı, hukuk açısından artan uluslararası ticaret dışında herhangi bir esaslı gelişimin görülmediği ve tüm bunların dayatılması için savaşların arkasının kesilmediği bir tablo geriye kaldı.

    Özellikle burjuva ideologları hukuku “evrensel” bir ideal olarak tariflemeye çalışsa da, bugün bir kez daha uluslararası hukukun sermayenin ve onun devletlerinin güç mücadelesi içerisinde bir düzen olmadan dengelerle belirlendiği bir dönemden geçiyoruz. Uluslararası anlaşmaların içeriği karmaşıklaşıp büyük ölçüde gizli kalırken bir yandan da geçmişte olduğundan daha yaygın ve alanları genişlemiş uluslararası kuruluşlar sayesinde daha etkili bir direnç oluşturulabilen ulusal siyaset alanının da dışına çıkıyor. Tüm bunlar, uluslararası hukuku bir serap haline getiriyor.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Suriye İç Savaşına İlişkin Bazı Hukuksal Notlar

    İnsanlık tarihi savaşlarla doludur, bir başka ifade ile savaşların kökeni insanlık tarihi kadar eskidir. Herhalde buna doğada var olan “çatışma” ve “güçlü olanın hayatta kalması” olgusu ile dürtüsünün etki ettiğini göz ardı etmemek gerek. Güçlü olanın zayıfı ezmesi bu önermenin sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Aslında bu önermeyi bir başka açıdan değerlendirmekte fayda var: Güçlüden ziyade, “uyum sağlama kabiliyeti” yüksek olanın hayatını sürdürme şansı çok daha fazladır doğada. Ayrıca, doğada gördüğümüz çekişme, çatışma, saldırganlık ve mülki alanların korunması dürtülerinin insan/toplum yaşamında benzer bir etki ve tepki yarattığı söylenebilir. Bu nedenle; insanlar ve toplumlar, buna devletleri de eklemek gerek, arasındaki ilişkilerde, çekişmelerde ve çatışmalarda doğanın temel kurallarının basit izlerini görmek çok mümkündür. Savaşlar, “çatışma” ve “güçlü/ uyum kabiliyeti fazla olanın hayatta kaldığı” süreçlerin bir mekanizması olarak ortaya çıkmıştır.

    Savaşın hukukun konusu olup olamayacağı son iki yüzyıldır tartışılan konulardan biri olmakla birlikte, haklı savaş, “just war”, kavramının çok daha eski tarihlere, Roma İmparatorluğu dönemine kadar uzandığını söylemek gerek. Şüphesiz ki hukukun, burada kastedilen uluslararası hukuktur, savaşı uluslararası hukukun bir olgusu olarak kabul etmesi ve savaşın yürütülmesi ve sonuçlarını hukuksal perspektifte düzenlemesi, tarihsel gelişimin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.   Burada iki ayrı kavrama da dikkat çekmek gerek: Savaş öncesi hukuk, “jus ad bellum” ile savaş durumunda hukuk, “jus in bello”. İlk kavramda devletlerin silahlı kuvvete başvurmalarının hukukiliği önem kazanmaktadır. Bu noktada bilinmelidir ki BM Statüsünde “kuvvete başvurma” hali, ayrıca ve açıkça düzenlenmiştir ve uluslararası bir düzenleme olmakla BM’ye üye ülkeler tarafından dikkate alınmak durumundadır. İkinci kavramda, savaş durumunda hukukta ise savaş esnasında uygulanacak kurallar yer almaktadır. İlk kavram olan savaş öncesi hukuktan farklı olarak burada, savaş sırasında kullanılması yasak “silah türleri” -örneğin biyolojik veya kimyasal silahlar- ve “savaş tekniklerine” ilişkin kurallar yer almaktadır. Ayrıca yine ikinci kavram başlığı altında uluslararası düzeyde yaygınlaşan Uluslararası İnsancıl Hukuk düzenlemeleri yer almaktadır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Ulusal Sınırlar Dâhilinde Terörizme Karşı Askeri Kuvvet Kullanımının Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi

    Bugün terörizmle silahlı mücadele meselesinin birden çok boyutunun bulunduğunu söylememiz mümkündür. Özellikle ulusal sınırlar dâhilinde ve uluslararası dinamikler göz önüne alınarak değerlendirildiğinde, terörizmle mücadele ulusal ölçekte yalnızca bir devletin iç politikası veya uluslararası ölçekte meşru müdafaa halinin başka bir formu gibi lineer değerlendirmelere tabi tutulamayacak kadar karmaşık haldedir. Zira geçtiğimiz son 20 yıldaki terörist saldırılar, terörizme veya terörist bağlantılara destek veren devletlere, devlet altı aktörlere, gruplara ve bireylere karşı askeri kuvvet kullanımının parametreleri ile ilgili siyasi, hukuki ve akademik tartışmaları adeta yeniden tanımlamıştır.

    Her şeyden önce terörizmin, üzerinde herkesin mutabık kaldığı bir tanımının bulunmadığını zira her devlet kendi siyasi tercihleri, “düşman” kavramını nasıl değerlendirdiği ya da self-determinasyon hakkından ne anladığı gibi değişkenlere de bağlı olarak farklı bir terörizm tanımı benimsediğini belirtmemiz gerekmektedir. Ancak terörizmin çeşitli tanımlarının bulunması durumunu şu şekilde de yorumlamamak gerekmektedir:Terörizmözündetanımlanamazbir olgu, bir hareket veya hareketler silsilesi biçimi değildir, yalnızca eylemler üzerinde tanımlanabilir bir olgudur.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • 24 Haziran Seçimleri Üzerinden Notlar

    1. Seçim demokrasinin vazgeçilmez öğesidir deniyor. Kuşkusuz bir yanı ile doğru. Bununla birlikte konu demokrasi olunca, böylesi bir tartışmanın başına sanırım yönetim mekanizmalarını koymak gerekiyor. Esasen, kitleler devlet yönetimine ne kadar ve nasıl katılıyorlar sorusu yanıtlanmayı bekliyor.

    2. Devletlerin siyasal sistemleri toplumsal ve ekonomik oluşumun karşılığıdır. Nihayetinde, bir devletin “tipi” hizmet ettiği sınıf ile belirlidir. Örneğin anayasalar, devlet iktidarını elinde bulunduranların bu iktidarı kullanım biçimlerini ve sınırlarını gösterir.

    3. Kapitalizm tarihsel süreçte feodaliteyi ortadan kaldırmış, her bireyi hukuksal olarak eşit ve özgür ilan etmiş ve örneğin genel oy hakkını tanımışsa da, tüm bu haklar gelişen süreçte soyut olarak tanımlanmanın ötesine geçememiş, toplum yapısında beklenen somut değişiklikleri gerçekleştirememiştir.

    4. Oysa hedef, toplumsal alanın tek bir noktasının dahi siyasetin dışında durmaması olmalıdır. Bu ise esas olarak, toplumsal yapının toplumsal örgütlenmelerden ayrıştırılamaz bir noktaya taşınması ile gerçekleşebilir. Toplumsal örgütlenmeler yurttaşların tümünün devlet yönetimine katılımına olanak sağlamalıdır. Bu nedenle, kendiliğindenliğe bırakılan bir süreç değil, katılıma yönlendiren bir mekanizma olmalıdır. İşte, seçimler de böylesi bir mekanizma içerisinde elle tutulur hale gelebilirler.

    5. Sosyalist devlet deneyimleri, devletin “baskıcı” karakterinin yanında/dışında aşağıdan yukarıya tüm toplumsal dokunun kapsandığı böylesi örgütlenme örneklerine sahiptirler. Sosyalizmde siyaset “özerk” bir alan olarak görülmez. Tartışılan, toplumsal örgütlenmelerin devletten bağımsız olması değil (olsa devlet örgütlenmesi halka yabancılaşırdı), katılımın konusu ve niteliğinin sürekli olarak nasıl geliştirileceğidir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Seçimlerin Sonu: Yükselen Sağ ve Yüzünü Sola Dönenler

    Son yıllarda her seçimin ardından sosyal demokrat veya reformist sol partilerin öne çıktığı durumlarda “yüzünü sola dönenler” diye umut satılırken; yabancı düşmanı, küreselleşme veya Avrupa Birliği’ne “şüphe” ile yaklaşan ve geleneksel sağın dışında kalan isimlerin öne çıktığı durumlarda ise “yükselen sağ” diye her yerde bir umacı görmeye meyleden bir tepkisellik göze çarpıyor.

    Bu tepkisellik “yanlış yönde kuantum sıçramalar” ile dünyayı açıklamaya çalışırken, “şeylerin dış görünüşleri ile özlerinin doğrudan çakışması halinde tüm bilimin gereksizleşeceği” unutuluyor. Ortada esasen sermaye düzeninin kitleleri kontrol etmeye dönük bir hamlesi var. Tekil ülkelerde ise bunun yansımaları sosyal demokrasinin veya muadillerinin gücüne bağlı olarak değişiyor.

    Bu yazının da temel tezini en baştan söyleyeceksek, sermaye düzeni açısından mesele mevcut tabloda bir türlü yeniden yazamadığı hikayesini buluncaya kadar zaman kazanmaktan ibarettir. Bu yüzden “yükselen sağ” veya “yüzünü sola dönenler” yerine “seçimlerin sonu”ndan bahsetmemiz gerekiyor.

    Kapitalizmin “zaferi”: Yoksulluk ve terör

    Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist blokun çözülmesinin ardından yazılan hikâye, tarihin sonuna gelindiğinin ve kapitalizm ile ideolojisi liberalizmin mutlak zaferinin ilan edildiği, duvarların yıkıldığı bir dünyada sınırların kalkacağı ve hepimizin bir olacağı bir sarhoşluk haliydi.

    Küreselleşme ile ticaret, sermaye serbestleşecek; ancak bununla yetinilmeyip “dünya vatandaşı” olacaktık.

    Çok değil üzerinden henüz on yıl geçmişken bu hikâye önce yıllarca sosyalizme karşı palazlandırılan selefi cihatçılığının ABD’yi vurmasıyla ve ardından henüz yirmi yıl dahi geçmeden bu hikâye bu kez de 2008 kriziyle duvara tosladı. 1990’larda Avrupa Birliği (AB) ve küreselleşme gibi “akım”lar burjuvazinin sadece günlük acil çözümleri değil temel yönelimiydi.

    Tüm bu hikayenin kısa sürede insanların değil sermayenin dilediği yere girmesi, dilediği şekilde pazarını oluşturması, kârıyla birlikte dilediği şekilde bir sonraki uğrağı için devam etmesinden ibaret olduğu tartışmasız hale geldi.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Seçim Kanunlarındaki Son Değişikliklerin Karşılaştırmalı Anayasa Hukuku Bağlamında Değerlendirilmesi

    I. Genel Olarak Seçimler ve Denetimi

    Demokrasilerde seçimlerin temel bir anlamı vardır. Buna göre, seçimler siyasi iradenin oluşum sürecinin en önemli işlemidir. Seçmenler önceliklerini açıklayarak ve yönetenleri seçerek en önemli denetim aracını uygularlar. Sandık önündeki seçmen davranışı, siyasal sistemin gelişiminde en büyük etkendir. Oyların parlamentoda sandalyelere dönüşmesini sağlayan kuralları ifade eden seçim sistemleri de bu bağlamda büyük önem taşır. Aynı oy dağılımı, uygulanan seçim sistemine göre parlamentoda tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.

    Seçim sistemleriyle ilgili bilimsel çalışmalar uzun bir geleneğe sahiptir. Başlangıcı da Fransız aydınlanmasıdır. Bu dönemde seçim sistemi, matematiksel bir süreç olarak algılanıyor ve seçim sonuçlarının basit çoğunluğa göre seçmenin gerçek iradesini nasıl daha iyi yansıtacağı üzerinde düşünülüyordu. Bu çabaların sonucunda 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçilirken nispi temsil sistemi ilk kez uygulandı.1 Birinci Dünya Savaşı sonrasında Kıta Avrupası’nda hemen hemen tüm devletlerde nispi temsil sisteminin uygulanması, bu konudaki deneyimleri artırdığı gibi iki Dünya Savaşı arasında demokrasilerin çöküşü de her iki sistemin temsilcileri arasındaki tartışmaya, yeni veriler de eklemiştir.

    Ancak seçim hukuku kapsamında uyuşmazlık yaşanabilecek tekil olaylar belirlenirken seçim sistemlerinin teknik unsurlarının da göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bu teknik unsurlar şu alanlarda toplanabilir: seçim çevrelerinin belirlenmesi, usule uygun aday gösterilmesi, kamusal ve kamusal olmayan makamların seçimleri meşru olmayan şekilde etkilemeleri, oy verme sırasındaki yanlışlıklar, oyların sayılması ve ilanı. Teknik unsurlara ilişkin her düzenlemenin siyasal bir etkisi vardır. Seçim sistemlerinin bir bütün olarak etkisini, bu unsurların kendi aralarındaki ilişki belirler.

    Bu unsurlara yönelik seçim denetimi, egemenin iradesinin yanıltılmamasının garantisidir. Kamu gücünün uygulanmasında seçimler ilk ve en temel demokratik meşruluk aracıdır. Parlamentonun oluşumunu belirleyecek seçim sonuçlarının seçmen iradesiyle uyuşması gerekir.

    Bu açıdan seçim uyuşmazlıklarında farklı hukuksal çözümlerin karşılaştırılması bir gerekliliktir. Giderici denetime tabi olan seçim uyuşmazlıklarında, seçmenlerin öznel hakları da korunur.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 13. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kadınlar Nasıl Kurtulacak

    Burjuva siyasetinin kurallarındandır, eğer iktidar değilseniz muhalefette sınır yoktur, günün anlam ve önemine göre her tür soldan ve sağdan konumlanışı alabilirsiniz. Bir örnek vermek gerekirse, AKP’ye vücut veren zihniyetin henüz nüve halinde olduğu dönemlerde Türkiye’deki mevcut sisteme yönelik eleştirileri bugün geldikleri nokta düşünüldüğünde insanın hayrete düşmemesi mümkün değildir.

    Marksizmi burjuva ideolojilerinden ve siyaset yapma tarzından ayıran yegane noktalardan birisi de bu yaklaşımla taban tabana zıt olmasıdır. Marksizm herhangi bir sorunun ortaya konuşu ve çözüme giden yolda mutlak bir uyum gözetir ve tabii ki siyasal, ideolojik ve teorik duruşta tutarlılık da…

    8 Mart dolayısıyla kadın sorunu değişik boyutlarıyla gündeme geliyor. Bu alanda yaşananlara yönelik sorun tespitinde neredeyse tartışmasız bir mutabakat var. Ama sözüm gericiliği tam boy pompalayan kurum ve şahıslardan dışarı! Çünkü kadına yönelik ayrımcı cenahta da iyi ve kötü polisler var. Bugün hükümetin en yetkili bakanından tutun da Türkiye’nin “seçkin” patroniçelerine kadar (Ümit Boyner’in bu yılki 8 Mart filmi izlenmeli…) kadınların sorunları olduğu konusunda bir mutabakat cephesi vardır. Eh, sorunda mutabık kalındığına göre, içimizi rahatlatabiliriz! Peki ya çözüm? İşte tam da burada çözüm aranıp aranmadığı sorusu da devreye girmelidir. Mutabakat cephesi gerçekten bir çözüm aramakta mıdır? “Herkes kendi evinin önünü temizlese sokaklar tertemiz olur” tezi misali herkes kadın sorununun farkına varsa, şiddete hayır dese, “insanlar el ele tutuşsa, uzansak sonsuza” benzeri bireysel çözümler önümüze koyulmaktadır. Bu çizdiğimiz manzara ne yazık ki karikatürize edilmiş bir durum değil, birilerinin ve daha da önemlisi, sesi en çok çıkanların tezidir.

    Mutabakat cephesinin sermaye ve hükümet destekli örgütlerini biliyoruz. Hadi bunları bir yana bırakalım, daha kafa karıştırıcı bir cenah olarak bağımsız kadın örgütlerini ya da adlı adınca feminist örgütlenmeleri ele aldığımızda da hala “bireysel çözümler” önerildiğini iddia edebilir miyiz? Burada da ne yazık ki söz konusu olanı herkesin kendi evini temizlemekten çıkıp, her sokağın sakinleri kendi sokağını temizlese, bir kent tertemiz olur tezine evirebiliriz. Ama kadın sorunu, çevre sorunu, eğitim sorunu, ulus sorunu, emek sorunu; bir kentin bağımsız sokakları misali birbirlerinden kopuk ve özerk değildir. Bu nedenle “kadınların sorunları vardır” tespitinden bir adım öteye geçip, çözümü aramaya başladığımızda işin bam teline dokunabiliyoruz.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.