Kategori: Dosya

  • Türkiye’de Kadın İşçilerin Durumuna Genel Bir Bakış

    8 Mart günü, Amerika’da 40 bin dokuma işçisinin fazla çalışma süreleri, kötü çalışma koşulları sebebiyle başlattıkları grev esnasında, fabrikalardan birinde çıkan yangında, kapıların kilitli olması nedeniyle 129 kadın işçinin ölmesinin üzerinden 161 yıl geçti.

    O zamandan bu zamana; tarihimiz, işçilerin çalışma koşullarının iyileşmesi ve iş ilişkilerinde kadın işçilerin erkeklerle eşit haklara sahip olmaları için verilen mücadelelerle dolu. Bu mücadelelerin, ülkemizde de kadınların çalışma yaşamındaki yerini etkilediği aşikâr. Ne var ki, yadsınamayacak kazanımlarının olduğu kabul edilmekle birlikte, geldiğimiz noktanın hiç de yeterli olmadığı bilinen bir gerçek olarak durmaktadır. Dolayısıyla günümüzde kadının çalışma yaşamındaki yerinin ve hukukumuzda kadın işçilere ilişkin düzenlemelerin değerlendirilmesi önem kazanmaktadır.

    Kadının işgücü olarak çifte sorumluluğu

    Bilindiği üzere, sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana, kadın-erkek arasındaki işbölümü toplumsal rollere dönüşmüştür. Kadın eş ve anne sıfatıyla ev işi ve çocuk bakımı işlerini yapan; erkek ise “eve ekmek getiren” ve bu sebeple dışarıda çalışan olmuş, böylece kadın uzun yıllar üretimden uzak kalmış ve ekonomik anlamda erkeğe bağımlı hâle gelmiştir.

    Sanayileşme ile birlikte artan işgücü ihtiyacı ve toplumsal yapıdaki değişimler, kadının ücretli çalışması ihtiyacını ortaya çıkarmış, ekonomik zorunluluklar, düşünsel alandaki gelişmeler kadının ücretli çalışmasına olanak sağlamıştır. Ücretli çalışma kadına, eğitim ve sosyalleşme olanakları ile ekonomik olarak bağımsızlığını sunmuş, böylece kadının toplumda daha etkin ve eşit bir konuma gelebilmesinin yolunu açmıştır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Perde-i Zulmet (Karanlık Perdesi)” Çekmek: 7039 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Müftülere Nikâh Yetkisi Verilmesi

    Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime
    Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime
    Perde-i zulmet (karanlık perdesi)
    çekilmiş korkarım ikbalime
    Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…

    Yukarıdaki dizeleri okuyunca, az da olsa Türk Sanat Müziği dinlemiş her okuyucu İhsan Arif Hanım’ın bu eserini hemen hatırlar. Ancak dillere pelesenk, “Kimseye Etmem Şikâyet” eserinin nasıl yazıldığını pek az kişi bilir. Sözlerin yazarı İhsan Arif Hanım bu sözleri 13 yaşında babası tarafından zorla evlendirilip, İzmir’e evli bir kadın olarak gönderilirken yazar. Anlayacağınız üzere, Türkiye’de çocukların küçük yaşta evlendirilmesi meselesi yakın zamanın sorunsalı değildir. Ne yapsak kaçamadığımız, bugün de önümüzde duran, engel olmadığımız, utançtır kaçılmaz. Çocuktan gelin yapanların üzerimize çektiği karanlıktır, kurtulunmaz.

    5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda Yapılan Değişikliğe Kadar Geçen Süreç

    Geçtiğimiz beş sene içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisi ile sağ ve kendini liberal sol olarak konumlandıranlar arasında kurulan oydaşmanın sona erdiği çok açık. Bu cepheler arasındaki makas açıklığının nedenlerinin başında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin en azından söylemde milli görüş çizgisine dönmesi olarak açıklanabilir. AKP’nin ilk dönem batı yanlısı tavrından vazgeçip Milli Nizam ile başlayıp Saadet Partisi ile devam eden yeşil kuşak İslamcı ve milliyetçi bir çizgiye doğru kaydığı gözlemlenebilir.

    Liberaller/merkez sağ ile bağı kopan AKP hükümetinin, önceki ortaklığına ilişkin vereceği ödünlerden vazgeçtiği, önceden açık bir biçimde yürütemediği, radikal İslamcı hareketlerin uzantılarını medeni/sivil hayata döktüğü de bir başka dikkat çekici noktadır. Böylece AKP rotasını liberal, ılımlı İslamdan, körfeze yakın radikal İslamcı bir politikaya kırmıştır. Bu sebeple, AKP hükümetinin müftülere nikâh yetkisini veren yasalaştırmayı gerçekleştirmesi kolaylaşmıştır.

    Bu sürece elbette ki, son beş sene içerisinde gelinmemiştir. Eğitimdeki dönüşüm, düz liselerin yerini imam hatip liselerinin alması, öğretmen liselerinin kapatılması, sekiz yıllık kesintisiz eğitimden 4+4+4’e geçiş, yurtların vakıflara, cemaatlere teslim edilmesi, müfredattan evrimin kaldırılması, kürtaj süresinin kısıtlanmasına yönelik düzenleme girişimleri, hamile kadınların dışarıdaki görünüşlerine ilişkin çirkin beyanlar ve benzerleri uzun erimli siyasal dönüşüm, medeni haklara ilişkin laik kazanımların tek tek sonuna gelindiğini göstermektedir.

    Laiklikten geriye kalan gündelik hayatta karşılığını bulan her unsur değişik biçimlerde yok edilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de medeni hayatta kadınların özgürlüğü ile laiklik başat gitmiştir. Bugün de sonra da laiklik yaşadığı sürece kadınlar özgür kalacaktır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Öteki: Kadın

    Türkiye’de kadınlık durumu dünyaya gelmekle kazanılan salt bir cinsiyet değil, toplum tarafından bahşedilen, reva görülen; yargılardan, kurallardan ve tabulardan oluşan bir bütündür. Bu topraklarda doğmuş olup da “kızın var mı derdin var”, “saçı uzun aklı kısa”, “eksik etek”, “karı gibi kırıtma”, “elinin hamuruyla erkek işine karışma”, “kadının yeri evidir” ve daha birçok gerici ve eril zihniyet ürünü cümleler duymayanımız yoktur. Kadın hayatı boyunca attığı kahkahanın desibeline, giydiği eteğin kaç karış olduğuna, eve girip çıktığı saate, karşı cinsten olabildiğince uzak durmaya dikkat etmek durumundadır. Zekâ, kabiliyet, entelektüel birikim ve başarı ideal kadının vasıfları arasında görülmezken; mümkünse her konuda fikri olmayan, zekâsı yerine güzelliğiyle göz dolduran, mesleki kariyerini aile yaşamının gerisinde tutan ve mutlaka bir erkek aklına ihtiyaç duyan kadın Türkiye’de her zaman yeğdir. Kadını değersiz gören bu tutum 2017 yılında bile devam etmekte; kadın hâlâ iktisadi ve sosyal alanda erkeğin gölgesinde kalmakta, katledilen ve şiddet gören kadın sayısı azalacağı yerde artarak var olmaya devam etmektedir.

    TÜİK 2017 verilerine göre erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,2 puanlık artışla %72,1, kadınlarda ise 1,1 puanlık artışla %33,8 olarak gerçekleşmiştir. Erkek ve kadın istihdam oranı arasındaki bu devasa farkın nedenleri arasında kadın çalışana verilen düşük ücret, evlilik ve çocuk sahibi olmak gösterilebilir. Türkiye’de çalışan bir kadın işyerindeki mesaide tükettiği enerjiden fazlasını aile yaşamında sarf ettiği fiziksel ve manevi eforla harcamaktadır. Zaten çocuk yaşlardan itibaren hamarat ve eşinin sözünden çıkmayan bir eş ve çocuklarını yetiştirmek konusunda birinci derece sorumlu bir anne olmak yegâne kadınlık misyonu olarak her gün kendisine dikte edilen çoğu kadın, toplumun, eşinin ve çocuklarının beklediği bu rolleri ve mesleki  hedeflerini bir arada götürmeye çalışmaktadır. Birçoğu ise toplumun ve ailesinin ona biçtiği iyi bir eş ve anne olmaya dayalı toplumsal cinsiyetinin gerektirdiği ödevler uğruna ideallerinden vazgeçerek çalışma hayatından kendini soyutlamak zorunda bırakılmaktadır. Bakanının bile kadınlar iş aradığı için işsizlik oranı yüksek dediği bir ülkede; kadının çalışma koşullarının iyileştirilmemesi, kadın çalışana düşük ücret uygulamaları ve yönetici pozisyonlarda kadına yer verilmemesi gibi ayrımcı istihdam politikaları neticesinde kadın çalışma oranının bu vahim değerlerde seyretmesi pek de sürpriz sayılamaz.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kadına Şiddet ve Çocuk İstismarı Yaşamın Olağanı Değildir

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 41. maddesi uyarınca Devlet, ananın ve çocukların korunması, her türlü istismara ve şiddete maruz kalmamaları için gerekli tedbirleri alır.

    Anayasa’nın 90. maddesine göre, usulüne uygun yürürlüğe konulmuş milletlerarası sözleşmeler kanun hükmündedir ve bunların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümleri ile kanunların çatışması halinde sözleşme hükümleri uygulanır.

    Yaşama hakkı kuşkusuz temel bir insan hakkıdır. Ve bu hak, Birleşmiş Milletler ve Avrupa sözleşmelerinde her türlü saldırı ve istismara karşı eşit, onurlu ve özgür biçimde yaşama hakkı olarak yerini almıştır.

    Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi’nde, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesine atıf yapılması anılan sözleşmelerin de temel insan haklarına ilişkin olması nedeniyledir. Türkiye her iki sözleşmenin de tarafıdır. Bu sözleşmelere taraf olmakla Devlet; kadınların ve erkeklerin her bağlamda eşit olduğunu kabul etmiş, eşitliği gerçekleştirmeyi, ayrımcılığı ortadan kaldırmayı ve şiddeti önlemeyi yükümlenmiştir. Her çocuğun yaşama hakkını korumayı, onlara yönelen tüm saldırı ve istismarlara karşı koymayı taahhüt etmiştir. Üstelik bu kabulü yaparken ırk, dil, din, etnik köken ve benzeri hiçbir ayrım yapmayacağını, kendi Ülke sınırları içerisinde koruma amaçlı tüm tedbirleri alacağını da söylemiştir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Ayrımcı Şiddetle Mücadelede Bir Davranış Kalıbı Olarak “Evlilik Birliği” Gerekçesi

    1. Sosyal ve Kültürel Davranış Kalıplarını Değiştirme Yükümlülüğü

    20.12.1985 itibariyle iç hukukumuzun bir parçası olan Kadına Karşı Her Türlü Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne (CEDAW) göre taraf devletlerin; her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıların, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirme yükümlülüğü vardır. Simone de Beavoir’ın “kadın olma” tespitinden de beslenen bu hükmün bağlayıcı bir norm olduğu öğrenilen davranış kalıpları ile mücadeleyi hukuk dışı gören anlayış karşısında unutulmuş, kural bir temenni seviyesine indirgenmiştir. “Kadının erkeğe kıyasla aşağılığı” kabulüne dayalı davranış kalıplarından belki de en alenisi, kadına karşı şiddet olup, bu fenomenin tek başına ayrımcılık teşkil ettiği tespiti, çeşitli insan hakları otoriteleri tarafından kabul edilmiştir.

    Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları, devletlerden kadınların şiddetin herhangi bir türüne maruz kalmamalarını teşvik eden önleyici yaklaşımları ve hukuki, idari, kültürel ve siyasi tedbirleri kapsayıcı şekilde geliştirmesini ve kadınların, cinsiyet farklılıklarına duyarsız kanunlar, adli ve kolluk uygulamaları veya diğer müdahaleler sebebiyle mağdur haline gelmemelerini sağlamasını beklemektedir ki; bu bağlamda evli-bekar, yaşlı-genç, heteroseksüel-LB, cis-trans ve etnik köken, dini eğilim farkı gözetilmeksizin birey olarak kadını gözeten tedbirler alınması gerektiği tartışmasızdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Medeni Hukuk ve Kadın

    John Stuart Mill, devlet otoritesinin gereksiz yere kullanılmasının bireyin ve toplumun gelişimine zarar verdiğini ve devletin baskıcı/eşit olmayan yasalarının, halkın esareti anlamına geldiğini dile getirmiştir. Öyle ki, Mill’in bu düşüncesini evlilik ve kadın üzerinde somutlaştırdığını görebiliyoruz. Mill evlilik yasalarında evliliğin, kadınların sosyal statülerini geliştirmelerini engelleyecek şekilde düzenlendiğini, bu yasaların eşitlik temelinde olmadıkları için de adaletsiz olduğunu savunur. Mill’in 19. yy. düşünürü olduğunu göz önüne aldığımızda, o dönem yasaları için bunları söylemiş olmasının abes olmadığı kanaatine varmak zor değildir. Keza Türkiye özelinde, Özel hukuk kanunu niteliği taşıyan Mecelle’nin (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye) kadınlara tanıdığı veya tanımadığı haklar düşünüldüğünde; kadınların sosyal statülerinin, özgür birer birey olmaktan çok uzak düzenlendiğini itiraf etmek gerekecektir. Bu bağlamda 1926 yılında kabul edilen Türk Kanunu Medenisi, kadın haklarına yönelik bir reform niteliği taşımaktadır. Fakat yine de reform niteliğindeki bu düzenlemelerin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yayılan özgürlük ve eşitlik dalgalarının zamana etkisiyle yetersiz kaldığı anlaşılmıştır. Batı ülkeleri bu dalgadan çok daha erken etkilenmiş, çağdaş medeni haklar çerçevesinde önemli değişiklikler yapmışken, ülkemizde bu etkinin yasal zemine yansıması ancak 2002 yılında Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) yürürlüğe girmesi ile olmuştur.

    Şüphesiz ki 2001 yılında kabul edilen TMK’da en belirgin değişiklikler Aile Hukukuna yönelik olmuştur. Kısaca bunlardan bahsetmek, kadının medeni haklarına yönelik yasal yaklaşımın ne şekilde değişiklik arz ettiğini incelemek bakımından faydalı olacaktır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

     

  • Sınıfın Çekilmesi, Sosyal Devletin Çöküşü

    Karl Marx ve Friedrich Engels, ilk “refah tedbirleri” karşısında işçi sınıfına verilecek daha fazla pay karşılığında sınıf mücadelesinin üzerinin örtülmeye ve işçi sınıfının devrimden uzaklaştırılmaya çalışılacağı uyarısını yapıyordu. Mart 1850’de Merkez Komitesi adına Komünist Birlik’e hitap ederken şunları söyleyeceklerdi:

    Tüm toplumu devrimci proletaryanın çıkarları doğrultusunda dönüştürmeyi arzulamaktan uzak olan demokratik küçük burjuva, var olan toplumu sadece kendileri için mümkün olan en kabul edilebilir ve rahat hale getirmek üzere toplumsal koşullarda bir değişikliğe heveslidir…

    Sermayenin egemenliği ve hızlı birikimi, kısmen miras hakkının kısıtlanması ve kısmen istihdamın mümkün olduğunca devlete aktarılmasıyla, daha da etkisizleştirilecektir. İşçiler açısından bakıldığında, her şeyin üstünde olan bir tek şey kesindir: Onlar ücretli emekçi olmayı sürdüreceklerdir. Fakat, demokratik küçük burjuva, işçiler için daha iyi ücretler ve güvenlik istemektedir ve bunları devlet istihdamını genişletmek ve refah tedbirleri ile başarabileceğini ummaktadır; kısacası işçileri az ya da çok örtülü yardım biçimleri ile ayartmayı ve durumlarını geçici olarak katlanılabilir kılarak devrimci güçlerini kırmayı arzulamaktadırlar…

    … Ancak bu talepler hiçbir şekilde proletarya partisini tatmin edemez. Demokratik küçük burjuva, en fazla bahsedilen amaçları yerine getirerek devrimi mümkün olduğunca hızlı şekilde sona erdirmek isterken, az ya da çok mülk sahibi tüm sınıflar egemen konumlarından uzaklaştırılıncaya, proletarya devlet iktidarını fethedinceye ve sadece tek bir ülkede değil ama dünyanın önde gelen tüm ülkelerinde proletaryanın birliği bu ülkelerin proletaryaları arasındaki rekabetin ortadan kalkacağı ve en azından belirleyici üretici güçlerin işçilerin elinde yoğunlaştığı bir düzeye kadar yeterince gelişinceye dek devrimi sürekli hale getirmek bizim çıkarımızadır ve görevimizdir. Bizim sorunumuz basitçe özel mülkiyeti düzeltmek olamaz, bizim derdimiz onu ilga etmektir, sınıf karşıtlıklarını örtbas etmek değil sınıfları ilga etmektir, var olan toplumu iyileştirmek değil yenisini kurmaktır.

    Nasıl bir sonraki yükselişin demokratları iktidara taşıyacağını ve nasıl onları az ya da çok sosyalizan önlemler almaya zorlayacağını gördük. İşçilerin cevap olarak hangi önlemleri önereceği sorulacaktır. Elbette, başlangıçta işçiler doğrudan komünist önlemler öneremezler. Ama aşağıdaki yol haritası olanaklıdır:

    1. Demokratları, olağan işleyişini sekteye uğratmak ve küçük-burjuva demokratların kendilerinden taviz vermesini sağlamak için var olan toplumsal düzenin mümkün olan en fazla alanına yol açmaya zorlayabilirler; dahası, işçiler ulaşım araçları, fabrikalar, demiryolları gibi mümkün olan azami sayıdaki üretici güçlerin devletin elinde yoğunlaşmasını zorlayabilirler.

    2. Demokratların önerilerini mantıksal sınırlarına taşımalıdırlar (demokratlar her durumda reformist ve devrimci olmayan bir şekilde hareket edeceklerdir) ve bu önerileri özel mülkiyete doğrudan saldırılara dönüştürmelidirler. Örneğin, küçük burjuvazi demiryolları ve fabrikaların satın alınmasını önerdiğinde işçiler, gericilerin malları olarak bu demiryolları ve fabrikalara devlet tarafından tazminatsız olarak el konulmasını istemelidir. Demokratlar nispi vergilendirme önerirlerse işçiler, artan oranlı vergilendirme talep etmelidir; eğer demokratlar kendileri ılımlı bir artan oranlı vergilendirme önerirse işçiler, oranları büyük sermayeyi mahvedecek kadar yüksek olacak bir vergilendirmede ısrar etmelidir; demokratlar devlet borçlarının düzenlenmesini isterlerse işçiler ulusal iflas talep etmelidir. Dolayısıyla, işçilerin talepleri demokratların önlemleri ve ödünlerine göre ayarlanmalıdır.

    Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere sosyal devlet ya da refah devleti, esas olarak, sınıf mücadelelerinin geriye düşürülmesi ve bir “toplumsal uzlaşı” arayışının ürünüdür. Bu anlamda, sınıf mücadelelerinin bir iç veya dış dinamik olarak yükseldiği dönemlerde gündeme geldiği ve geliştiği görülmelidir. Dolayısıyla, “uzlaşı” arayışının ve sosyal devletin aslında burjuvazi için bir emniyet supabı olduğu vurgulanmalıdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İşçilerin Direniş Kenti: Zonguldak

    Maden işçisi abimin,

    Ali Nahit Acar’ın değerli hatırasına…

    Güneşli bir günde

    Masmavi göreceğiz

    Karadeniz’i Balkaya’dan Kapuz’ a kadar,

    Karış karış biliriz bu şehri;

    EKİ’nin çiçekli bahçeleri,

    Rıhtıma kömür taşıyan vagonlarıyla;

    Paydos saatlerinde yollara dökülen,

    Soluk benizli insanlarıyla.

    Siyah akar Zonguldağın deresi Yüz karası değil, kömür karası

    Böyle kazanılır ekmek parası

    (Orhan Veli Kanık, 1946)

    Uzun Mehmet’i bilirsiniz. Zonguldak’ta kömürü bulan kişidir. Öyküsü 1820-1829 yılları arasında geçer. Öykünün farklı anlatımları olmakla beraber, en bilineni şöyledir: Uzun Mehmet Ereğli’nin belli başlı ailelerinden birine mensuptur. Askerliğini bahriye eri olarak yapmıştır. Terhis olurken kendisine, subayları tarafından kömür numunesi gösterilmiş ve memleketine dönünce siyah taşlardan araması istenmiştir. Uzun Mehmet askerlik dönüşü, bir gün dere kenarında dolaşırken siyah taşlar görür. Aklına askerde gösterilen yanan siyah taşlar gelir. Bunlardan biraz toplayarak ocağa atar ve yandığını görür. Sonrasında da toplayıp çuvala koyduğu kömür numunelerini İstanbul’a götürür. Padişah İkinci Mahmut, kömürün bulunuşuna çok sevinerek Uzun Mehmet’i ödüllendirir. Böylece taş kömürünün bulunuşu, 8 Kasım 1829 olarak tarihe geçer. Sonrasında, Uzun Mehmet kömürü bulmasını hazmedemeyen kişilerce öldürülür.

    Tarihçe ve yönetim

    Sanayi Devrimi kömüre olan ihtiyacı artırırken, kömür havzalarında yaşayan köylülerin hayatını da baştan sona değiştirdi. Üretim arttıkça şehirler büyüdü, işçilerin sayısı arttı. Kömür havzalarında da madenci şehirleri oluşmaya başladı.

    Kömür Zonguldak’ta, yukarıda bahsedildiği üzere 1829 yılında bulundu. Ancak işletilmeye başlanması daha sonraki yıllara, 1848 yılına tekabül eder. Bu yıllar aynı zamanda yabancı sermaye eliyle Anadolu’ya ilk demiryollarının da döşendiği yıllardır. Böylece Zonguldak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli sanayi alanlarından biri olmuştur. Zonguldak kenti varlığını kömür madenciliğine borçludur. Yüzyıllardır tarımsal faaliyetlerin yürütüldüğü bölgede madencilik ile değişimler de meydana gelmeye başlamış, tarımsal bir bölge yavaş yavaş ağır sanayi bölgesine dönüşmüştür. Bölgeye göç ile gelen işçiler genellikle yer üstünde ve tam zamanlı olarak istihdam edilirken, bölgenin yerlisi işçiler yer altında ve münavebeli işçi olarak çalışmakta idiler. Köylüler işçileşirken, münavebeli çalışma nedeni ile köy ile bağlarını hiçbir zaman tam olarak kopar(a)madıklarından “klasik” sanayi işçisinden bir dizi farklılık taşımaktaydılar. Bunun yanında, artık ülkenin diğer yerlerinde yaşayan köylülerden tamamen farklı bir yaşamları bulunmakta idi. Zonguldak’ta neredeyse her ailede maden işçisi (ve “Alamancı”) bulunmaktadır. Bugün de gerek kömür üretiminin gerekse işçi sayısının ciddi şekilde azalmış olmasına rağmen bu özellikler devam etmektedir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yeni Spor Anlayışı

    Kentlerde özellikle hafta sonları yürüyoruz, koşuyoruz… Metodunu bilmesek de her parkta olan spor aletlerini kullanıyoruz; halı sahalarda futbol, beton zeminlerde basketbol, yazın kumsallarda voleybol oynuyoruz. Spor salonu diye vücudumuzu güzelleştiren, değiştiren paraları dökeceğimiz yerler aklımıza geliyor. Sporu tüm yaşama yayılmış bir kültür olarak görmüyoruz, diyet sendromu ile sporda kısa ataklar yapıyoruz.

    Diğer yandan ve daha yoğun olarak spora pasif (izleyici) katılım yapıyoruz. Spor etkinliğinin yapıldığı alanlarda, o alanların taşındığı ekranlarda izliyoruz, spor üzerine bahis yapıyoruz ve yaşadığımız her yerde yorumluyoruz.

    Spor yaşantımızda reddedilmeyecek bir ağırlığa sahip. Toplumun tüm gelişmeleri spora aktif ve pasif bakışı etkiliyor. Toplumu etkilediği gibi toplumda sporun gelişimine benzer ölçüde etkide bulunuyor. Bu etkileşime geçmeden önce spora tanım ve tarih açısından bakmak gerekecek.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısından okuyabilirsiniz.

  • Sosyal Devletin Çöküşü

    Sosyal devlet rejimi, işlevsel niteliği itibariyle kapitalizmin tamamlayıcısı, ideolojik niteliği itibariyle de sistemin meşrulaştırıcı ve karşıt rejimlere karşı koruyucu kalkanıdır. Sosyal devlet rejiminin yaşama geçirilme ve uygulama düzeyi, farklı dönemlerde yaşanan sınıf mücadelelerinin siyasal arenadaki uzlaşmacı çözümünün yönetsel yansımasıdır. Bu niteliği ile sosyal devlet olgusu mutlak olmayıp, zamanla değişen ve sistemin içsel işleyişi ve dışsal koşullara göre şekillenebilen izafî bir uygulamadır. Piyasa ekonomisinin tamamlayıcısı özelliği ile sosyal devlet uygulaması, kapitalizmin yol açtığı gelir dağılımı bozukluğunun bir dereceye kadar giderilmesi ve bireylere olabildiğince eşit olanak sağlanması amacıyla, sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık ya da ulaşım-iletişim gibi zamanla değişebilen çok farklı alanlarda devreye girer (Barry, 2015). Söz konusu hizmetler kamusal üretim olarak topluma sunulabildiği gibi, kamusal finansmana dayalı özel kesim üretimi olarak da sosyal devlet anlayışı çerçevesinde topluma sunulabilir. İkinci durumda müteşebbis ve kâr faktörü devreye girdiğinden hizmetin kamusal yükü ağırlaşır. Sosyo-ekonomik alanda ise, çalışamaz durumda olan yaşlılar, ağır sakatlar ve mutlak engellilere bakım yanında, tüm topluma yaygın sağlık, işsizlik ve emeklilik sigortası gibi destek hizmetler de en temel sosyal hizmet araçlarındandır (Barr 2012; s.10-3 / Esping-Andersen, 1990).

    Kapitalist sistemde mülksüz devletin kaynaklarını vergi yolu ile özel kesimden sağlıyor olmasının doğal sonucunda, sosyal devlet hizmetlerinin maliyeti de özel kesimce karşılanır. Başka bir deyişle, hiçbir ekonomide “bedava öğle yemeği yoktur”! Kapitalist üretim modelinde yaratılan katma değerin ücret dışında kalan büyük bölümü kâr veya artı değer olarak sermaye sahibine ya da rantiyeye tahakkuk ettiğinden, sosyal devlet politikalarında talep cephesi ile maliyete katlanma durumunda olan sunum cephesi arasında belli belirsiz bir tür sınıf mücadelesi yaşanır (Offe, 1984). Sosyal devlet yükleri vergilerle karşılandığına göre, her bir yükümlü vergi verirken “mali yük” e katlanır, sosyal hizmetten yararlanırken “mali kazanç” sağlar ve aradaki fark “mali bakiye” olarak ortaya çıkar (Musgrave, 1959; 182). Sosyal devlet politikaları ile oy avcılığı yapmak durumunda olan siyasal erk, bir yandan mali kazanç sağlayanlarla mali yükleniciler arasında sosyal uzlaşmayı sağlamaya çalışırken, diğer yandan da sistemin aksayan yanlarını “toplumsal huzur” vb. gibi sözde ifadelerle geçiştirmeye ya da bürokratik perdelemelerle kamuoyunun gözünden uzak tutmaya çalışır (O’Connor, 2009; 69-70).

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 11. sayısında okuyabilirsiniz.