Kategori: Dosya

  • Olağanlaşan Olağanüstü Halimiz…

    Türkiye’de 2013 28 Mayıs’ında Gezi ile başlayan Olağanüstü Hal durumunun, artık olağan bir hal durumu olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. 15 yıldan beri Türkiye’yi tek başına yöneten bir adamın, yönetme gücünün tükendiği ve kontrolü kaybetme noktasına geldiğini anladığı fırtınalı Haziran sonrasında, bütün tek adamların yaptığını tekrarlamasıdır aslında olağanüstü hal…

    Ve ne yazık ki artık olağan bir haldir bu durum, Türkiye için.

    2010 Mayısında İsrail karasularına zorla girmeye çalışan bir gemi, Erdoğan-Gülen koalisyonundaki ilk çatlak olması bakımından önemliydi. İktidar paylaşımındaki bu savaş 2013 yılı sonundaki 17-25 Aralık operasyonlarıyla açık bir çatışmaya dönüşünce Türkiye’de bugün olağanlaşan Olağanüstü Hal dönemi resmen başlamış oldu.

    7 Haziran 2015 seçim sonuçları, Türkiye’yi yönetmeye devam edebilmenin tek yolunun, daha otoriter, daha baskıcı, daha yasakçı ve daha zalim olmaktan, kısaca olağanlaşan bir olağanüstü hal yönetiminden geçtiğinin göstergesiydi. İktidar sahipleri bir an bile tereddüt etmeksizin ve onlarca insanın kanı pahasına, iktidarda kalmanın tek yolu olan sıcak savaşı (içeride ve dışarıda) topluma dayatmaktan geri durmadılar.

    Birkaç yıllık çözüm süreci ansızın sona erdirildi ve PKK ile neredeyse ortak bir mutabakatla başlatılan kanlı çatışmalar sürecine geçildi. Onlarca insan öldü. Suikastleri, bombalı saldırıları ve yerle bir edilen kentleri ile Türkiye de artık Arap Baharı mevsimindeydi. Böyle bir mevsim darbesiz geçiştirilemezdi elbette. 15 Temmuz 2016 da “Allah’ın lütfuyla” iktidarsavaşında son gülen Reis oldu.

    Öldürmeyen her darbe ile daha da güçlenen RTE artık eline geçirdiği tüm iktidar olanaklarını kendi istikbali ve iktidarı için sınırsız bir şekilde kullanabilirdi. Geriye işin kolay kısmı kalmıştı. Yasaları fiili duruma uygun hale getirerek 1923 Cumhuriyeti’nin cenazesini defnetmek…

    ***

    İçinde bulunduğumuz Olağan(üstü)Hal’inüstündeki örtünün 15 Nisan’da çekilmesi ile toplum olarak olağanüstü gayret ve çabamızın karşılığını almış olacağız.

    Bu daha başlangıç…

    İçinden geçmekte olduğumuz bu sıcak savaş sürecinde yüzlerce insan öldürüldü, öldürülmeye devam ediyor.

    Türkiye Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler ve NATO kapsamındaki bazı görevler ile garantörlük kapsamındaki Kıbrıs Harekatı dışında ilk kez yabancı bir ülkede savaşa girdi.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri askeriyle, polisi polisiyle savaştı ilk kez.

    Mahkemeler yasalara göre değil apaçık talimatlara göre kararlar verir oldu.

    Yöneticilerin kişisel çıkarları toplumun çıkarlarının önüne geçti.

    Muhalif olmak düşman olmakla eş tutuldu.

    Resmi söylemi benimsemeyen tüm basım ve yayın organları susturuldu.

    Cehalet, kundakçılık, sübyancılık, üfürükçülük ve her türlü kural tanımazlık itibar ve iltifat görürken, yasalara saygılı davranmak ve iktidardan da yasalara saygı göstermesini istemek en ağır cezaya müstahak sayıldı.

    Bilim adamları üniversitelerden, gazeteciler gazetecilikten uzaklaştırılıp hapislere atılırken, şaklabanlık profesörleri üniversite kürsülerine, ağzı bozuk yalakalar gazete köşelerine doluşturuldu.

    Bu listeyi uzattıkça uzatmak mümkün…

    Ancak kesinlikle yararsız…

    Çünkü toplum olarak yaşadığımız olağanüstü süreci artık olağan bir süreç olarak algılamaktayız. İşte olağanüstü halin olağan hale gelmiş olmasıdır asıl mesele…

    Büyük Nazım’ın dediği gibi;

    “Mesele esir düşmekte değil,
    Teslim olmamakta bütün mesele…”

    Teslim olmamak için son bir şansımız var mı?

    Olağanlaşan olağanüstü hali bitirmek için son bir şans olabilir mi?

    2017 Nisan’ı Türkiye için yeni bir ilkyaz olur umarım.

    13 Mart 2017-İstanbul

  • OHAL Kanunu Kapsamında Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler Uyarınca Yapılan İşlemlerde Sorumluluk

    15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişimi sonrasında, 20/07/2016 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulunun aldığı tavsiye kararı uyarınca, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yaşanan terör olayları nedeniyle Anayasanın 120 maddesi ve 2395 sayılı Kanunun 3. maddesi uyarınca, 21/07/2016 tarihinden itibaren 90 gün süreyle olağanüstü hal (OHAL) ilan etmiştir. OHAL süresi sonraki günlerde iki defa uzatılmıştır.

    OHAL ilan edilmesinden sonra, Anayasanın ve 2395 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayalı olarak Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) çıkarılmaya başlanmıştır.

    Anayasa Mahkemesinin, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lerin içeriğine bakmaksızın bu KHK’lere yönelik olarak yapılacak Anayasaya aykırılık iddialarını incelemeyeceğine ilişkin, bizce Anayasa hükümlerine aykırı yeni içtihadı[foot]12/10/2016 gün, 166 – 159 sayılı kararı.[/foot], sonrasında OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile düzenlenen konular oldukça geniş bir alana yayılmış[foot]Örneğin 680 sayılı KHK ile At Yarışları Hakkındaki kanunda değişiklik yapılırken, 687 sayılı KHK ile araçlarda kış lastiği kullanımına ilişkin zorunluluk hakkında hüküm konulmuştur. Bu düzenlemelerin terör olaylarının önlenmesi ve terörle mücadele için ilan edilen OHAL ile ilgisinin bulunmadığı açıktır.[/foot], nerede ise tüm yasama yetkisi KHK ile kullanılır olmuştur.

    Bu çalışmada, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler ile kamu görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin olarak getirilen istisna hükümleri ele alınacaktır.

    KHK’lerde Yer Alan Sorumluluk Hükümlerinin Kapsamı ve Anlamı

    667 KHK ile getirilen düzenleme[foot]“Bu kanunun Hükmünde Kararname kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz” (madde 9)[/foot], darbe teşebbüsü sonrasında verilen ve verilmesi beklenen hızlı karar sürecinde karar alacak ve uygulayacak kamu görevlilerinin endişelerini(!) gidermek için konulduğu izlenimi veren bir hükümdür. Hüküm o kadar acele ile yazılmış ki istenen sonucu doğurmayacağı anlaşıldığından 668 sayılı KHK ile daha geniş bir hüküm[foot]“15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.” (m.37)[/foot] konulması gerekmiştir.

    667 sayılı KHK’de yer alan düzenleme tüm OHAL işlemleri için değil sadece 667 sayılı KHK uyarınca yapılan işlemler bakımından güvence getirecek niteliktedir. Tüm OHAL işlemleri bakımından koruma zırhı getirmek isteyen yürütme, 668 sayılı KHK’nin 37. maddesi ile kapsamı genişletmiştir.

    Bu düzenleme ilk bakışta; OHAL kapsamında, karar alan, alınan kararları icra eden tüm görevlilerin her türlü eylem ve işlemini koruma altına aldığı, bu kişiler ne yapmış olurlarsa olsunlar yargılanamayacakları gibi bir anlam vermektedir. Kanımca böyle bir yorumun hukuki dayanağı yoktur. Yapılan düzenlemenin içeriği ne olursa olsun, söz konusu hükümlerin Anayasa ve yasalarda yer alan kurallar ve evrensel ilkeler ile birlikte ele alınması gerekir.

    Bir başka anlatımla; “OHAL kapsamında görev alan kişiler suç bile işleseler haklarında soruşturma yapılamaz” şeklindeki bir yorumun hukuki ve yasal dayanağı bulunmamaktadır. Kanun veya KHK ile kişilere suç işleme özgürlüğü tanınamaz.

    Bu görüşümüzün hukuki dayanakları şunlardır:

    1. Anayasanın 2. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatları uyarınca hukuk devleti; “eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.

    Açıklanan bu tanım uyarınca; yapacağı bütün işlemler; hukuka, insan haklarına saygılı, bu hakları güçlendirici olmak zorunda olan ve hukukun üstün kuralları ile kendisini bağlı sayan bir devletin, kendi görevlilerine “suç işleme hakkı” tanıması beklenemez.

    2. Anayasanın 10. maddesi uyarınca kanun önünde herkes eşittir. Bir kişiye veya zümreye suç işleme, kanuna aykırı eylem ve işlem yapma, kendisini hukuk kuralları ile bağlı saymama özgürlüğü tanınamaz.

    3. Anayasanın 11. maddesi uyarınca, Anayasada yer alan bütün hükümler, yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar. Bu organların üstün nitelikte olan Anayasa ve hukukun kurallarını bir kenara bırakıp KHK ile sağlanan sorumsuzluğa dayanmaları olası değildir. Üstünlük, hukukta ve Anayasa’dadır.

    4. 657 sayılı DMK’nin 11/3. maddesi uyarınca “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” Kamu görevlisinin “emir gereği” suç sayılan bir fiili işlemesi, verilen emir yazılı da olsa sorumluluktan kurtulmasına yol açmaz.

    5. Anayasanın 129/1 maddesi uyarınca; “memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” Anayasada yer alan temel ilkelereaykırı, suç olarak tanımlanan eylemlerde bulunamazlar.

    KHK Sorumluluk Hükümlerinin Uygulama Alanı

    667 ve 668 sayılı KHK’de düzenlenen sorumluluk hükümlerinin, suç sayılan eylemlerden sorumsuzluk yaratmayacağını bu şekilde ortaya koyduktan sonra, söz konusu hükümlerin hangi durumlarda uygulanabileceğini ele almak gereklidir.

    Kanımca bu hüküm, idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan zararların giderilmesi ve bu zararın ilgili kamu görevlisine rücu edilmesi aşamasında uygulanma alanı bulabilecektir.

    İdarenin eylem ve işlemleri nedeniyle kişilerin zarar görmesi her zaman mümkündür. Böyle bir durumda idarenin söz konusu zararı gidermesi esastır.

    Anayasanın 125/1 maddesi uyarınca, idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu kural olarak açıktır. Anayasanın 125/7 maddesi uyarınca “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.

    Anayasanın 40/3 maddesi uyarınca; “Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.

    İdare denilen mekanizma eylem ve işlemlerini görevlileri eliyle yerine getirir. Anayasanın 129/5 maddesine göre“memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.”

    657 sayılı DMK’nin(Devlet Memurları Kanunu’nun) 13. maddesi uyarınca; “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kâğıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.

    İdarenin eylem veya işleminden kaynaklanan zarar, hizmet kusurundan veya kişisel kusurdan kaynaklanabilir. Hizmet kusurunun tanımı konusunda tam bir birlik bulunmasa da genel kabul gören tanım; idarenin ifa ile mükellef olduğu herhangi bir kamu hizmetinin kuruluşunda, düzenlenmesinde veya teşkilatında, bünyesinde, personelinde yahut işleyişinde bir takım aksaklık, hukuka aykırılık, bozukluk, düzensizlik, eksiklik, sakatlık veya ihmalin ortaya çıkması hali olduğudur. Hizmet kusuru; genel, anonim, asli, bağımsız ve esneklik özelliklerine sahip, idare hukukuna özgü bir kavramdır. Kendine has kural ve ilkeleri bulunan idare hukukuna özgü bir kusur türüdür. Sadece bünyesinde barındırdığı kendine özgü kural ve ilkelerle değil, tespitinin idari yargı mercilerince yapılması ve hizmet kusurunun bulunması durumunda idarenin sorumluluğuna idari yargı mercilerince karar verilmesi yönüyle de özel hukuktaki kusur ve haksız fiil sorumluluğundan farklıdır[foot]SÖYLER, Yasin; Yargıtay Kararları Işığında Kişisel Kusur, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 2010, Sayı 2, s.563.[/foot].

    Hizmet kusuru, idarenin yürüttüğü kamu hizmetinin hiç işlememesi, kötü işlemesi veya geç işlemesi sonucunda ortaya çıkan zararın giderilmesini öngören bir sorumluluk türüdür[foot]BOZDAĞ, Ahmet; “İdare Hukukunda İdarenin Hizmet Kusuru ve Danıştay Uygulaması”, Türk İdare Dergisi, Sayı 468, Eylül 2010, s.33.[/foot]. Herhangi bir kamu görevlisine izafe edilsin veya edilmesin ondan bağımsız olarak nesnel, asli ve objektif bir şekilde bizzat idari bir faaliyetin yürütülmesindeki aksaklık veya bozukluğu ifade eder[foot]SÖYLER, Yasin; s.563.[/foot].

    Hizmet kusuru, kamu görevlisinin kusurundan bağımsızdır. İdarenin ajanı kusurlu da kusursuz da olsa, idarenin işleyişinde, kuruluşunda veya düzenlenmesinde bir aksaklık varsa hizmet kusuru vardır[foot]EVREN, Çınar Can; Hizmet Kusuru – Haksız Fiil Ayrımı ve Yargı Düzeni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl 2011, Sayı 95, s.180.[/foot].

    Kişisel kusur kavramı da idare hukukuna özgü bir kavramdır. Bu kavram 1870’li yıllardan itibaren Fransız Danıştayı ve Uyuşmazlık Mahkemesinin kişisel kusuru hizmet kusurundan ayırt etmesiyle ortaya çıkmış ve gelişmiştir[foot]SÖYLER, Yasin; s.559.[/foot].

    Ülkemizde yürürlükte olan mevzuatta kişisel kusuru tanımlayan bir hüküm yoktur. Bu kavram yargısal içtihatlar ile ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Kamu görevlilerinin, görevleri içerisinde ve fakat yaptıkları görevden ayrılabilen kimi kusurlu davranışları kişisel kusur kavramı içerisinde değerlendirilmektedir[foot]AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; Türk İdare Hukuku, 4. Baskı, Ankara 2013, s.658, 659.[/foot]. Bu bakımdan kişisel kusur kavramını; görev içerisinde ve fakat görevden ayrılabilen, yürütülen hizmet ile ilgili olmayan kusurlu davranışlar olarak ifade etmek mümkündür.

    Yargıtay kişisel kusuru; idare ajanının, kamu görevini yerine getirirken, idare fonksiyonu, kamu görevi gerek ve koşullarına aykırı ve yabancı olan, bu nedenle idareye atıf ve isnat olunamayan, doğrudan doğruya ajanın şahsına isnat olunan ve şahsi sorumluluğunu gerektiren tutum ve davranışlar olarak tanımlamaktadır[foot]Y. İBK. 22.10.1979 gün ve 1978/7 – 1979/2 sayılı kararı. Aktaran AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; s.663.[/foot].

    Hizmet kusuru ile kişisel kusur ayrımının açıklanmasına ilişkin farklı farklı ölçüt ve görüşler bulunmakta ise de; kamu görevlisinin görevini yerine getirirken zarar verme kastıyla hareket etmesi, fiilin suç teşkil etmesi, kamu görevlisinin ağır kusuru ve hizmetten ayılabilir kişisel kusur kriterleri hizmet kusuru ile kişisel kusurun açıklanmasında esas alınan başlıca ölçütlerdir[foot]Bu ölçütler hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. SÖYLER, Yasin; s.574 vd.[/foot].

    Kamu görevlisinin neden olduğu zararı karşılayan idare, yaptığı ödemeyi kural olarak zarara neden olan kamu görevlisine rücu[foot]Hukuki anlamda rücu “bir ödemede bulunmuş kimsenin bu ödeme için bundan yararlananlara başvurabilmesi, ödediğini onlardan geri alma hakkı” olarak tanımlanabilir. (PÜSKÜLLÜOĞLU, Ali, Türkçe Sözlük, s.1454.)[/foot] etme hakkına sahiptir. Rücu için harekete geçip geçmeme kararı, idari işlem niteliğinde bir karardır[foot]BAYINDIR, M. Savaş; Sağlık Hizmetlerinde İdarenin ve Hekimlerin Sorumluluğu, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakülte- si Dergisi, Yıl 2007, Sayı 1-2, s.567.[/foot]. İdare ödediği zararı ilgili kamu görevlisine rücu ettiğinde veya etmediğinde bir idari işlem yapmış olur.

    İdarenin ödediği zararı ilgili kamu görevlisine rücu etmesine ilişkin olarak Anayasa, DMK ve diğer kanunlarda yer alan hükümlerin birbirinden farklı olması, idarenin rücu yetkisinin niteliği ve kullanılış biçimi konusunda sorunlara yol açmaktadır. Anayasa’nın 40. maddesi ve DMK’nin 13. maddesi idareye rücu konusunda bir takdir yetkisi verirken Anayasa’nın 129. ve DMK’nin 12. maddesi idareyi rücu konusunda bağlı yetki ile bağlamaktadır. Buna göre Anayasa bağlı yetki, DMK’nin 13. madde ise takdir yetkisi vermektedir. Bu durumda Anayasal hükmün uygulanması gerektiği, bu nedenle idarenin kişisel kusuru bulunan kamu görevlisine karşı rücu yolunun uygulanmasının anayasal bir zorunluluk olduğu ileri sürülmüştür[foot]BAYINDIR, M. Savaş; s.568.[/foot].

    DMK m.13/son’da yer alan “12 nci maddeyle bu maddede belirtilen zararların nevi, miktarlarının tespiti, takibi, amirlerin sorumlulukları ve yapılacak işlemlerle ilgili diğer hususlar Başbakanlıkça düzenlenecek yönetmelikle belirlenir.” hükmü uyarınca çıkarılan Rücu Yönetmeliği[foot]Yönetmeliğin tam ismi “Devlet Memurlarınca Verilen Zararların Nevi ve Miktarlarının Tespiti, Takibi, Amirler- inin Sorumlulukları, Yapılacak Diğer İşlemler Hakkında Yönetmelik” olup, 27/05/1983 gün ve 83/6510 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilmiş ve 13/08/1983 gün ve 18134 sayılı Resmi Gazetede Yayınlanmıştır.[/foot], zararın mevcut olması ve zararın doğrudan doğruya memurun fiilinden doğması halinde rücu edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Yönetmelikte belirtilen şartların oluşması halinde idarenin rücu edip etmeme konusunda bir takdir hakkı bulunmamaktadır.

    5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun 71. maddesindeki tanıma göre kamu zararı; “kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.” Aynı Kanunun 71/3 maddesi uyarınca; “Kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda tespit edilen kamu zararı, zararın oluştuğu tarihten itibaren ilgili mevzuatına göre hesaplanacak faiziyle birlikte ilgililerden tahsil edilir.

    Bu hükümler ile Anayasanın 129/5 maddesi birlikte değerlendirildiğinde; rücu, idarenin takdir yetkisinden çıkarılarak bağlı yetki haline getirildiği sonucuna varılabilir[foot]AKYILMAZ, Bahtiyar/ SEZGİNER, Murat/ KAYA, Cemil; s.664.[/foot]. İdare meydana gelen zarardan asli olarak sorumludur. Bu sorumluluğunun gereği olarak yaptığı ödemeyi asıl sorumlu olarak yapar. Bir başka anlatımla, idarenin sorumluluğu asli ve doğrudan doğruyadır.

    Sonuç

    667 ve 668 sayılı KHK’lerde yer alan sorumluluğa ilişkin hükümler; kamu görevlisinin kişisel kusurundan kaynaklanan zararların idare tarafından giderilmesi durumunda, bu zararın kamu görevlisine rücu edilmesi imkanını ortadan kaldırmaktadır. Söz konusu KHK hükümleri kamu görevlilerine suç sayılan fiilde bulunma imkanı vermemektedir.

  • OHAL, KHK’ler ve Anayasa Referandumu

    15 Temmuz 2016 darbe girişimi üzerinden 8 ay geçtiği ve darbecilerin çok büyük bir kısmı yakalandığı ve tutuklandığı halde, olağanüstü hal yönetiminin ve bu çerçevede kanun hükmünde kararname uygulamasının sürmesi, Türkiye toplumunda büyük yıkımlara neden olmakta ve hukuk güvenliğini kolay onarılmayacak bir şekilde zedelenmektedir. Bu ortam ve koşullarda, modernleşme dönemi Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi siyasal ve anayasal birikimi ortadan kaldıracak bir Anayasa değişikliğine gidilmektedir. Bu nedenle, 16 Nisan halkoylaması yaşamsal olup, “anayasal bilgilenme hakkı”nın kullanılması, bütün yurttaşlar için aynı zamanda bir ödev ve sorumluluktur.

    Bu yazıda OHAL, OHAL’de çıkarılmış olan KHK’ler ve OHAL sürecinde yapılacak Anayasa referandumuna ilişkin kimi sorulara yanıt verilmeye çalışılmaktadır.

    Olağanüstü halde anayasa değiştirilebilir mi?

    Sıkıyönetim ve OHAL uygulamaları, ilan edilme amacı doğrultusunda, ‘yer, konu ve zaman’ bakımından sınırlı olup, yargısal denetime açıktır. İnsan hakları Avrupa ve uluslararası hukuku, asgari standartlar öngörür. Kısacası, olağanüstü yönetimlerin de, hukuk rejimi olduğu, 1990’lar Türkiye ortam ve koşullarında gerçeklenmiştir. Peki 15 Temmuz2016 ve sonrasındaki durum nasıl ilerlemektedir?

    Büyük korku ve acılara yol açan ‘halk düşmanı ve vatan hainleri’, 12 saat bile dayanamadı.

    OHAL’e gerek var mıydı? Tartışılabilir; çünkü bir anayasal yoldur. Hatta, sıkıyönetim bile ilan edilebilirdi.

    Tartışma götürmeyen ise, OHAL uygulamasının ‘hukuk rejimi’ olmaktan uzaklaşmış olduğudur. Özellikle, 21 Temmuz’dan başlayarak son bir ayda çıkarılan beş OHAL KHK’si, konu, amaç ve zaman bakımından ‘OHAL amacı dışında birçok düzenleme’ içeriyor.

    ‘Ciddi şekilde bozulan kamu düzeninin sağlanması, md. 120’yi uygulamaya koyma amacı olup, bunun hak ve özgürlükler bakımından ölçütleri md. 15 tarafından belirlenmiş bulunuyor.

    Ne var ki, OHAL KHK’leri, konu, zaman ve amaç bakımından ‘anayasal çerçeve’ dışında yer aldığından, artık ‘istisna’ nitelemesi yapmanın da bir anlamı yok; çünkü söz konusu olan KHK değil, ‘anayasa hükmünde kararnamelerdir.

    Anayasal bilgi kirliliğinin bütün ülkeyi esir aldığı bir ortamda gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sonucu yürürlüğe konulan olağanüstü hal rejimi, anayasal tartışma ortamını tümüyle ortadan kaldırmış bulunuyor. Böyle bir ortamda, rejim değişikliği gibi, esasen asli kurucu iktidarın yetki alanına giren bir anayasa revizyonu bir yana, ikincil bir değişiklik bile yapılamaz. Çünkü anayasa gibi ülkenin, toplumun ve devletin geleceğini ilgilendiren bir ortak yaşam paktı, medyaya eşit giriş hakkı ve serbest tartışma ortamı yaratılmadan ele alınamaz.

    686 sayılı KHK, tam da, ‘Halkoylamasının meşruluğu ve hukuki geçerliliği’ sorgulamasına yanıt gibi olmuştur.

    Kararname, Anayasal açıdan ‘yok hükmünde’ olsa da, doğurduğu sonuçlar, savaş halinde bile görülebilecek türden değildir. Çünkü savaşın da bir hukuku, ahlakı ve mertliği vardır.

    OHAL’de çıkarılan KHK’lerin hukuki niteliği nedir? Örnek olarak; yok hükmündeki 686 nolu KHK

    7 Şubat 2017 Salı günü 29972 sayılı (Mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan 686 sayılı KHK; “Olağanüstü hal kapsamında bazı tedbirler alınması; (…) Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nca 2/1/2017 tarihinde kararlaştırılmıştır.” cümlesi ile başlamakla, iki ayrı işlemin varlığını ortaya koymaktadır.

    ‘Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’ kaydı, toplantı ile KHK eşzamanlılığını gerekli kılmaktadır. Buna karşılık, toplantı tarihi, 2 Ocak 2017, Kararname tarihi ise, 7 Şubat 2017’dir.

    Bu zaman farkı, Kararname ve ek listelerin ayrı işlemler olarak hazırlanmış olduğunu göstermektedir. CB ve Bakanlar Kurulu imzalı KHK, muhtemelen ‘bürokratlar’ca hazırlanan ve Kararname’ye sonradan eklenen liste, hiçbir açıklama ve gerekçeyi içermemektedir.

    Olağanüstü yönetim de, bir hukuk rejimidir. 1982 Anayasası’nda ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde olduğu gibi Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere göre OHAL, ‘neden, yetki, yer, konu ve zaman’ bakımından sınırlı olup yargısal denetime tabidir. Nitekim bu hukuki çerçeve, Anayasa md.120 ve 121’in yanı sıra, madde 15’te açıkça belirlenmiştir.

    Anayasa ve uluslararası sözleşmeler, olağanüstü hale neden olan kişi ve gruplar için bile geçerli hakları güvencelerdir. Bunların başında, hak ve özgürlükleri sınırlama ölçütleri ve dokunulamayacak alanlar; adil yargılanma hakkı ve aşağılayıcı muamele yasağı gelmektedir.

    Gelin görün ki; OHAL kapsamında KHK doğrultusunda 4.287 akademisyen görevinden çıkarılmış olup, görevden çıkarılan kamu personeli sayısının yüz bine yaklaştığı anlaşılmaktadır. Acaba bunlardan ne kadarı darbe ile ilişkilidir?

    Yaptırımlar açısından bu bir ‘imha harekâtı’: Yok hükmündeki KHK, -sıraladığı yaptırımlar zinciri ile- listede adı bulunanları bütün haklarından yoksun kılmaktadır. Şu benzetme abartı olmaz: Kurşun sıkılarak –karanlıkta ve arkadan- öldürmek ve şarjörü üzerine boşalttıktan sonra da tekmeleyip, cesedini sürüklemek…

    Bu süreç darbecileri yargılamak mı muhalifleri susturmakla mı ilgilidir?

    KHK yoluyla tasfiye tarzı, -KHK’lerin Anayasa’ya aykırı ve hukuken yok olmasının ötesinde- yıllarca din özgürlüğünün kötüye kullanılmasına ve dinin siyasete alet edilmesine karşı mücadele edenlerin FETÖ’cüler ile “aynı torba”ya konulmuş olması nedeniyle, başlı başına aşağılayıcı ve kötü muameledir. Fakat, bu aynı zamanda, darbecilere uygulanacak yaptırımları sulandırmaktır. “Sulandırma iradesi”, ölüm cezasını geri getirme söylemi ile de teyit edilmektedir. Şöyle ki; FETÖ ve Adil Öksüz (yurt dışında ise) gibi baş aktörler gibi Yunanistan’a kaçan darbeci subaylar vb. de, Türkiye’de idam riski olduğu gerekçesiyle iade edilmeyeceklerdir.

    Darbe girişimi faillerini ciddi bir biçimde yargılayıp, yeni darbe olasılıklarını ortadan kaldırıcı bir hukuk düzeni oluşturmak yerine, hukuku ve insan haklarını savunanların, dahası hukukun kendisinin ve insan

    haklarının tasfiye edilmesi, birçok soru işaretini beraberinde getirmektedir.

    Unutmayalım: Türkiye’yi 15 Temmuz 2016’ya getiren zemin, Anayasa-hukuk ve liyakat yerine “din-mezhep- cemaat” ilişkilerini öne çıkaran Hükümet etme tarzı ile yaratılmıştır.

    15 Temmuz sonrası, hukuk ve liyakat yerine, yandaşlar ve muhalifler ayrımının sürdürülmesi, AK Parti ve cemaat biçimdeki oluşumların yeni ittifaklarına elverişli zeminler hazırlayabilir; bu durum, milliyetçi-ırkçı unsurların eklemlenmesiyle başlamıştır da.

    Üniversiteler (ve liselerden) özellikle Eğitim-Sen üyesi olanların tasfiyesinin, AKP-MHP ( İslam-Türk)ittifakının yeniden örüldüğü bir dönemde ivme kazanması, bir rastlantı olmasa gerek.

    Böyle bir eklemlenme, insan hakları ve evrensel değerleri değil, maneviyatçı-milliyetçi ve ırkçı yaklaşımları öne çıkartır. Barış dilini değil, savaş söylemini beraberinde getirmektedir.

    Anayasa yoluyla yapılmak istenen de bu olsa gerek: Kanlı darbe girişimi önlenmiş ama sonrasında, OHAL KHK’ler yoluyla “savaş hukuku” ile bile bağdaşmayan bir mekanizma işletilmeye başlanmıştır. Anayasa değişikliği, böyle bir ortamda kotarılmıştır; yine bir tür savaş yöntemi ile.

    Oysa anayasa, doğası gereği, bir ortak yaşam paktı ve toplumsal barış projesidir. Şu anda tanık olduğumuz ise, tam tersi. Bir tür savaş yöntemi ile adeta bir savaş anayasası hazırlanıyor, sadece iki hedef öne çıkarılarak: “istikrar ve güvenlik”.

    Öyle bir savaş yöntemi ki, “kazanılmış haklar” bile sıfırlanabiliyor. Bunda, hukuk-adalet-insan hakları-eşitlik ve haysiyet gibi kavram ve değerler değil, mezhepçi kin ve nefret söylemi öne çıkıyor.

    “Kazanılmış haklara saygı” ve insan haklarının sert çekirdeğini oluşturan ilkeleri ortadan kaldırma eşiğinde hak ve özgürlüklerin sıfırlandığı bir toplumun geleceğini, “istikrar ve güvenlik” kavramları ile açıklamaya çalışmak, muhatapları hayli saf sanmaktır. Kuşkusuz, zalimleri durdurmanın yolu, birikim ve kazanımları sahiplenerek, bilimsel düşünceyi her ne koşul ve ortamda olursa olsunsa vunanların sayısının çoğalması ve kararlılığından geçiyor.

  • Anayasa Değişikliği ve İstikrar

    Sınıf ilişkileri bağlamında anayasa Bir toplumun sınıfsız ve gerçek anlamda ortak çıkarları için birarada yaşaması, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki uyuma bağlıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu toplumlarda ise, üretim araçlarını elinde bulunduranlarla üretici güçlerin arasındaki bağımlılık ve sömürü ilişkisi sebebiyle, bu kesimler arasında bir uyumun değil, bir çıkar çatışmasının olduğu kabul edilmelidir. Dolayısıyla kapitalist toplumlar sınıflı yapıyı sürdürmekte olup, bu toplumun hukuku her şeyden önce üretim araçlarına sahip olan sermayedarların çıkarlarına uygun olarak şekillenmektedir. Yine bu çıkarlar doğrultusunda, kapitalist devletler varoluşlarının devamlılığı ve halkın gözündeki meşruiyetlerinin sağlanması için tarih boyunca iktidarlarında kimi sınırlamalara gitmişlerdir. Bu sınırlamaların şekillendirilmesinde elbette üretici güçlerin yani işçi sınıfının mücadeleleri yadsınamaz.

    Modern hukuk sisteminde anayasalar ise, devlet ve kurumlarının, halk karşısında bahsettiğimiz iktidarını sınırlandırma işlevini gören en önemli metinler olagelmişlerdir. Bu bir anlamda devletin keyfi eylemlerine karşı bir güvence sağlarken, diğer anlamda ise iktidarın müdahalelerine de hukuki bir kılıf hazırlamış ve bu müdahalelere meşruiyet sağlamıştır. Örneğin kökenleri Rousseau ve Hobbes’a kadar dayanan sözleşmeci gelenek, modern devletin toplumsal sözleşme ile oluştuğunu ve toplumsal sözleşme ile söz sahibi olan iradenin devlette egemenlik sahibi olduğunu vurgular. Bunun en önemli göstergesi de anayasalardır. Anayasalarının temelinde tüm toplumun oluşturduğu bir konsensüsün olduğu söylenerek, burjuva devletinin meşruiyeti bu toplumsal sözleşmeye dayandırılır.

    Modern devletin oluşumu ve anayasalar elbette tarih boyunca aynı kalmamıştır. Sermayenin ihtiyaçları, üretici güçlerin yani işçi sınıfının mücadelesi devletin ve anayasaların oluşumunu belirlemiştir. Örneğin;

    II. Dünya savaşı sonrası yapılan anayasaların çoğu devletlerin birçok alana müdahale gücünü arttırmış, güçlü merkezi kurumlar yaratmıştır. Ancak bu dönemin özelliği bu güçlü merkezi kurumların yanında vatandaşlara verdiği temel ve sosyal özgürlük alanlarıdır. Ve bunların gerçekleşmesinde devlete verilmiş olan pozitif yükümlülüklerdir. Bu dönemde, güçlü merkezi yapıların birçok alana müdahalesi düzenlenmiş olsa da denetim mekanizmaları ayrıntılı olarak öngörülmüştür. 1973 petrol kriziyle başlayan dönem ise, kapitalizmin krizinin neo-liberal politikalarla bertaraf edilmesini öngörüyordu. Özellikle 90’lı yıllarda Sovyetlerin yıkılmasıyla daha hızlı ilerleyen bu politikalar ile, ulusal otoritelerin daha esnekleşmesi, küçülmesi ve böylece sermayenin daha serbestçe hareket etmesi talep edilmiştir. Günümüzde de uygulamasıdevam eden ve bu dönemde yapılan anayasalarda veya anayasa değişikliklerinde devletin sosyal haklar konusunda pozitif yükümlülüklerinde gerilediği ayrıca devletin üretim ve ticaret alanından yavaş yavaş el çektirilmeye çalışıldığı gözlenebilmektedir. Sermaye bu otoriteyi devletlerin yanında, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte kullanabileceği bir yapı talep etmiştir. Hatırlanacak olursa, bu politikaların en önemli adımlarından biri özelleştirme hareketleri olmuştur.

    Ne var ki, neo-liberal politikaların etkisiyle, özelleştirmelerin hızlıca yürütüldüğü, merkezi otoritenin daha küçültüldüğü bir düzen, bekleneni getirmemiş ve sermayenin ihtiyaçlarını karşılayamamıştır. Dünya ekonomik ve siyasal kriz dinamikleriyle karşı karşıyadır. Sermayenin taleplerini karşılayamayan neo- liberal politikaların nasıl revize edileceği ya da bunun yerine tam olarak neyin geleceği belli değilken, buradaki boşluklar doldurulmaya başlanmıştır. Örneğin bu durum, ABD’de olduğu gibi, merkezi otoritelerin tekrar güçlenmesi yönünde bir talebi doğurabilecektir. Peki Türkiye’de AKP tarafından bu taleplerin cevabı nasıl verilmeye çalışılıyor?

    Güçlü merkezi otorite mi gücün tek elde toplandığı başkanlık mı?

    Gazete Manifesto’da 15 Kasım 2015 tarihinde yazdığım “Gericiliğin yaratılmak istenen hukuku” başlıklı yazıda[foot]http://gazetemanifesto.com/2015/11/15/gericiligin-yaratilmak-istenen-hukuku/[/foot], AKP’nin, Türkiye’deki kurumların dönüşümünde ve I. Cumhuriyet’in tasfiyesinde kullandığı en önemli araçlarından birinin hukuk olduğunu, gerek dava yoluyla gerekse çıkardığı torba kanunlarla bu tasfiyeyi gerçekleştirdiğinive II. Cumhuriyetin yerleşmesi için adımlar attığını belirtmiştim.

    Bu adımlar bakımından 15 Temmuz Darbe girişimi AKP’ye farklı imkanlar sağladı. Darbe teşebbüsünü adeta fırsata çeviren AKP, OHAL süresini ikinci kere uzatıp, terör ve darbecilerle mücadele bahanesiyle KHK’ları hem Meclisten geçiremediği birçok düzenlemeyi kanunlaştırmanın hem de muhalifleri temizlemenin bir aracı olarak kullanıyor. Bununla birlikte yeni bir anayasa yapımının halkın geniş kesimleri tarafından kabul görmemesi, Meclisteki Anayasa yapım komisyonunun uzlaşamaması, AKP tarafından bu konuda başka bir öneri hazırlanmasına sebep oldu. AKP, – yeni bir anayasa yapımı yerine- MHP ile mutabık kalınan anayasa değişiklik önerisini Meclis’e sundu.

    Bu öneride AKP, anayasa konusunda da I. Cumhuriyet’in tasfiyesinde kullandığı torba yasa aracını kullanarak, son haliyle 18 madde teklifi ile Anayasa’nın 50’den fazla maddesini değiştirmeyi planlıyor. Ancak öyle düzenlemeler ki ne anayasa hukukçuları yapılan değişiklikleri sistematik açıdan birşeye benzetebiliyorlar ne de kendileri açıkça bunun ne olduğunu belirtebiliyorlar. Adeta ihtiyaçları için mevcut sistemlerin bazı özelliklerini alarak bu özellikleri Cumhurbaşkanında birleştiriyorlar[foot]Derginin bu sayısında anayasa değişikliği ve başkanlığa ilişkin yazan sayın hocalarımız, yapılan değişikliklerin neden başkanlık sistemi olmadığı, bu değişikliklerin niçin kabul edilemeyeceği ve bu değişiklik sonucu ortaya çıkacak olan yapının hangi sebeplerle kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği olduğu, dolayısıyla da yapılan rejim değişikliğinin geleceği noktanın ne olduğu farklı şekillerde ifade etmişler. Bu sebeple, bu konuda daha fazla şey söylenebileceğini düşünmediğimden ve değişiklik maddelerinin bu kapsamda tek tek irdelenmesinin de bir anlam ifade etmediğini düşündüğümden değişiklik önerisi metnine ilişkin bir açıklama yapmayacağım.[/foot]. Adının ne olduğunu kendileri bilmediğinden Türkiye’ye özgü başkanlık vb. kavramları önümüze koymaya çalışıyorlar.

    AKP tarafından bu anayasa değişikliği ile; merkezi otoritenin güçlenerek istikrarın sağlanacağı, yapılan reformlar ile daha hızlı ve daha etkin bir yürütmeye sahip olacağından ekonomik kalkınma ve büyümenin geleceği, yasama ve yürütme doğrudan halk tarafından seçileceği için darbe anayasalarıyla kurgulanmış Cumhurbaşkanlığı makamı vesayet makamı olmaktan çıkacağı, temel iki işlevi yasa yapmak ve iradeyi denetlemek olan yasamanın, kuvvetler ayrılığı esas alındığı için asli işlevlerini daha etkin biçimde yerine getireceği, küresel ve bölgesel düzeyde risklerin farklılaştığı bir dönemden geçerken, iyi işleyen yönetim sisteminin Türkiye’yi uluslararası alanda daha etkin hale getireceği iddia ediliyor[foot]Bkz. Serpil Çevikcan’ın 7.1.2017 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yazısı, http://www.milliyet.com.tr/12-maddede-ak-parti-kampanyasi-siyaset-ydetay-2374441/[/foot] . Yani kısacası tüm sorunların çözümü olarak halka anayasa değişikliği gösteriliyor. Akla gelen bir soru ile bunu bertaraf etmek mümkün. Erdoğan ve AKP, bu değişiklik ile gerçekleşecek tüm imkanlara şu anda sahip değil mi? Bunun yanıtı elbette olumlu olacaktır. Buradaki asıl mesele, her burjuva devletinin ne olursa olsun eninde sonunda yasal ve meşru bir zemine ihtiyaç duymasıdır. Erdoğan, güçlü merkezi yapıdan öte erklerin tek bir merkezde (yani somut olarak kendisinde) toplandığı bir rejimi Anayasa değişikliği ile yasal zemine taşımak, atacağı adımlarda sürprizler olmadan devam etmek istemektedir.

    AKP’nin anayasa değişikliği için sunmuş olduğu ihtiyaçlara ilişkin iddialar toplumsal uzlaşının yani halkın çoğunluğunun ikna olmasının talebidir. Bunu ifrada kaçıranlar da yok değil. Örneğin 2010 Anayasa referandumunda yetmez ama evet diyen ve sonrasında Cumhurbaşkanı başdanışmanı olarak devam eden Av. Mehmet Uçum, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünde halkın darbecilere karşı tutumunu milli demokratik halk devrimi olarak tanımlayıp, yıkmanın tamamlandığını şimdi ise inşa sorunun ortada bulunduğunu ve bu anayasa değişikliğinin de buraya oturduğunu açıklaması, aslında toplumda bulunmayan toplumsal uzlaşıyı sağlama çabasıdır. Bu açıklamayı bir not daha düşmeden geçmek istemiyorum. Uçum’un açıklamasında altının çizilmesi gereken bir yer daha var. Uçum, anayasa değişiklik önerisinin rejim değişikliği olmadığını söyleyen AKP’lilerin aksine, ortada “bir inşa sorunu” olduğunu ve anayasa değişikliğinin de buraya oturduğunu belirterek, tam da meselenin rejim değişikliği sorunu olduğunu ağzından kaçırmıştır[foot]İlgili röportaj için bkz. http://www.haberturk.com/gundem/haber/1346153-mehmet-ucum-halk-isterse-cumhurbaskanina-meclis-seciminden-2-hafta-sonra-karar-verebilir.[/foot] .

    Bu toplumsal uzlaşının hangi noktada sağlanmaya çalışılacağını tahmin etmek ise, bir buçuk senedir yaşadıklarımıza baktığımızda zor değil. Anayasa değişikliği görüşmeleri ve referanduma gidilirken, büyük olasılıkla Türkiye’de bombaların patlamaya ne yazık ki devam etmesi,milli söylemlerin daha güçlü çıkmasıve böylece bu şekilde toplumsal uzlaşının sağlanmaya çalışılması büyük bir olasılık olarak karşımızda durmaktadır.

    İstikrar mı yeni krizler mi?

    Son olarak üzerinde durulması gereken bir noktanın altını çizerek bu tartışmayı şimdilik sonlandıralım. Yukarıda bahsettiğimiz sermayenin talepleri, yasama, yürütme ve yargının neredeyse tek bir kişide toplandığı bir rejim ile karşılanabilecek midir? Güçlü merkezi yapı ile gücün tek elde toplandığı bir yönetimin kesişişim noktaları olsa da aynı kavramlar olarak açıklanamazlar, gelecekleri noktalar da aynı olmayacaktır. Türkiye’nin tarihinin 90 yıllık devlet geleneğine bakıldığında, AKP’nin toplumda yarattığı ayrışmalar, bu toplumsal uzlaşıyı sağlamanın çok uzağındadır. MHP ile anlaşıp bir an önce Meclis’ten anayasa değişikliklerinin geçmesi istenmekte, toplumsal talepler göz ardı edilmektedir. Zaten bu Anayasa değişikliklerinde halkın farklı kesimlerinin talepleri hiçbir şekilde yer almamaktadır.

    15 senedir iktidar olan AKP’nin iktidarı almak için Gülen Cemaati ile birlikte hareket etmesi ve kadrolaşmasına izin vermesi sonucu darbe teşebbüsü yaşanan, iç ve dış politikada atılan adımlarla katliamlar yerine dönen, birçok gazetecinin, akademisyenin tutuklanarak cezaevine konduğu, laikliğin rafa kaldırılarak dinselleşmenin önünün açıldığı bir ülkede, anayasa değişikliği referandumdan geçse bile her geçen gün toplumdaki gerginliği daha da arttıran bir iktidarın, rejim değişikliğiyletoplumsal uzlaşı sağlayabilmesi olanaklı değildir. Meclis’te anayasa değişikliği görüşmeleri yapılırken Meclis önünde bunu protesto eden halka polisle saldıran, görüşmeleri devlet televizyonundan yayınlamayanbir hükümetin bu uzlaşıyı sağlayabilmesi mümkün gözükmemektedir.Bu anlamda, bu rejim değişikliğinin sürdürülebilir olmadığı ve bu sebepleistikrarı değil, nihayetinde yeni krizleri beraberinde getireceği hesaba katılmalıdır.

  • Başkanlık Sistemi Üzerine Düşünceler

    Giriş[foot]Burada zikredilen düşünceler evvelden çeşitli röportaj ve kısa yazılarda hemen hemen aynı cümlelerle belirtilmiştir. Ancak okumakta olduğunuz çalışma, giriş bölümüne öznellik üretimi üzerine yapılan eklenti ve yazının bölümleri içerisinde “Millet ve iktidarı arasındaki ilişkinin somutlanış biçimi” başlığı altında sunulan yeni hususlarla donatılmış, bu haliyle de öncesinin basit tekrarı olmanın ötesine geçmeye çalışmıştır. Değerli okurun bilgisine ve insafına sunulur.[/foot]

    Akli dengesi yerinde olan insanlar arasında sağlam bir siyasi-toplumsal kriz yaşamadığımızı düşünen var mıdır acaba? Zannetmiyorum. Peki, varlığı su götürmeyen bu krizden yeni bir hükümet biçimi ile çıkabilir miyiz? Bu soru artık sıkça sorulmaktadır. Okumakta olduğunuz yazı da zikredilen bu soru ekseninde şekillenecektir.

    (Uzun cevap tarafından kesintisiz olarak takip edilecek olan) Kısa cevap şöyle: Siyasal-toplumsal krizler yeni hükümet biçimleri önererek atlatılamaz. Kriz dediğimiz şey mevcut haliyle toplumsal yapımızın güncel ve somut çelişkilerimizi erteleme kapasitesindeki azalmaya tekabül etmektedir zira.

    Çelişkilerinizi (çözemeyeceğiniz kesin ama bir de) erteleyemez iseniz ne olur? Bir dolu şey olur. Tabii “bi- dolu-şey olur” deyip geçemeyiz. İlerleyelim: [Toplumsal ilişkilerin] Taşıyıcıların[ın] psikolojileri açısından bakıldığında endişe, huzursuzluk, gelecek kaygısı ve sair sıkıntılar öne çıkar. Nevroz denilen rahatsızlığın eldeki (psikolojik, ideolojik, siyasi, iktisadi, hukuki vs.) araçlarla mevcut sorunların çözülememesinden neşet ettiği hatırlanmalıdır. Yurttaşlar kendilerini yöneten kuralların teşekkülü sürecine katılamadıkları zehabına kapılabilirler (belirli durumlarda iyi bir şeydir bu ama o belirli durumlarda olduğumuzu düşünmüyorum.)

    Yurttaşlar kendilerini yöneten kuralların teşekkülü sürecinde yer almadıklarını hissettiklerinde, bu kuralların neşet ettiği bütün mercilerin (başkanlık, hükümet, parlamento vs.) ve dahi adı geçen makamlarca üretilen norm ve kararların meşruiyeti sorgulanır hale gelir. Sizi temsil etmediğini düşündüğünüz bir başkanlık makamının, hükümetin ya da meclisin kararlarına ancak şiddet muhatap olmak korkusuyla, harici zor neticesinde uyarsınız, o da uyarsanız… Nihayetinde başkanlık sistemi de temsili demokrasinin bir halidir. Şunu demek istiyorum: Uykusu kaçmış birisinin sol tarafından sağ tarafına doğru dönmesinin kendisine ferahlık getirmeyeceği ne kadar aşikar ise; temsilden mütevellit krizlerin temsili demokrasinin bir halinden ötekine geçmekle atlatılamayacağı da o kadar aşikardır.

    Temsildeki sıkıntı ile meşruiyet arasında bir bağlantı kurduk, daha doğrusu açık olan bu bağlantıyı vurguladık. Şimdi meşruiyet krizinden ilerleyelim: “Yurttaşların kendilerini yöneten kuralların oluşumunda pay sahibi olduğu” inancındaki sarsılma, “toplumsal bütünlüğün olduğu haliyle sürdürülmesi” gerekliliği üzerinde sarsıcı bir etki doğurur. Toplumlar organizmalara benzemezler. Toplumsal bütünlük ön-verili olmadığından onun çeşitli şekillerde yeniden üretilmesi gerekir. Toplumsal bütünün yeniden üretilmesini sağlayan en temel amillerden birisi hakim bir cumhuriyet projesidir. Bu noktada cumhuriyet projesinin ne olduğuna bakmak lazım. Cumhuriyet projesi dediğim şey, “mevcut onca çelişkiye rağmen, ön-verili olmayan toplumsal bütünlüğü neden her gün aynen yeniden üretmemiz gerektiği” sorusuna verilen iktisadi, siyasi, ideolojik cevabın kümülatif etkisidir. Cumhuriyet projelerinin belirli bir yapıcısı bulunmaz, bunlar pek çok kimsenin, odağın, failin çoğu kez tasarlanmamış katılımlarıyla oluşan öznesiz süreçlerin ürünüdürler. Ancak bu öznesiz süreçte failliğe de yer vardır, yani bazıları diğerlerinden daha etkin olabilirler. Tarihin belli başlı noktalarında birileri yapının etkilerinin en görünür olduğu pozisyonu tutuyor olabilir.

    Krizin taşıyıcılar üzerindeki  etkilerinden bahsediyor idik. Bu etkilerden/semptomlardan birisi de isteksizliktir. Makro süreçler açısından bakıldığında “isteksizlik” olarak açığa çıkan tavır, toplumsal enerjinin kanalize edilememesi neticesi doğuran sınıfsal gerilimlerden mütevellit durgunluğa (çaresizlik haline) denk düşer. Çoğu “hüzünlü ödün verme faaliyetine” denk gelen tavırlardan müteşekkil olan toplumsal pratiklerimizi, olduğu halleriyle sürdürme konusundaki isteksizliğimiz, toplumsal yapımızın somut çelişkilerimizi erteleme kapasitesindeki eksikliğinden başka neye tekabül edebilir ki? Bir an gelir artık toplumsallığı yeniden üretme isteğimizi (yutkunmalarımızı, hukuka bağlı kalma hevesimizi, biraz daha sabredince işlerin düzeleceğine yönelik imanımızı) külliyen terk edebiliriz. “Külliyen terk etmenin” mevcut toplumsal konumumuzu yukarıya doğru değiştireceğine ya da beklemenin her durumda kaybettireceğine yönelik inanç arttığında her şey beklenmedik bir hızla değişir. Yani biriken enerji harekete geçer, durduğunuz yere göre hayırlı ya da hayırsız bir takım neticeler üretir.

    Hükümet biçimleri, muhakeme biçimleri, güvenlik personeli istihdam biçimleri, döviz hesaplarını değerlendirme yolları, eğlence biçimleri, yeni futbol seyir nizamları, cenaze adapları, kandil kutlama üslupları, düğün biçimleri, yurtseverlik göstergeleri, bıyık biçimleri, davet biçimleri vs… hepsi bu “terk etme, hem de külliyen terk etme” ihtimalinin varlığında anlam kazanır. Sayılanlar toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminde amil -bir yere kadar kendi otonomilerine sahip- biçimlerdir/kurumlardır, kabul edilebilirlikleri göreli istikrarın varlığına bağımlıdır. Hal böyle olunca kriz dönemlerinde anlam yitimine maruz kalırlar. Kriz aşılamadıkça bunlara bir haller olur, yeni istikrar imkanlarının arayışı içerisinde yeni –istikrarsız ve geçici içerikler- edinirler.

    Bir cumhuriyet projesi çöküp de yenisi onun yerini almadığında toplum gerçekten evlere şenlik öznellik beyanlarıyla oldukça tuhaf bir evre içerisine girer. Diziler ya da arkadaş toplulukları ya da parklar… toplumsallığın üretildiği ya da bunun temsilinin gerçekleştirildiği her yer acayip, kimsenin içeriğini tam anlamıyla bilemediği yeni ve istikrarsız öznellik beyanlarıyla dolar taşar. Makbul olanın hangisi olduğunu gösterecek büyük bir öznenin seslenişinin eksikliğinde (birden ziyade “büyük özne adayı”nın rakip varlıklarında) tavırlar, hitaplar, jestler, mimikler, kıyafetler, tarzlar (duruş tarzları, ilişki tarzları, oturuş tarzları, başörtüsü-saç-şapka-fiyonk ve sair kıyafet tarzları) istikrarsız bir şekilde günlük yaşamın içerisine kayar. Mekânlar işlevleri ile ayrılamaz hale gelmeye başlar. Bir önceki döneme ait siyaset pozisyonlarını sabitleyen göstergeler uçuşup karışır. Kendisini meşrulaştıracak bir gelecek beklentisi sunamayan bulanıklık hali olası karşılaşmaların hoş arifesi olmaktan çıkıp, sislerin içerisinden her an fırlayıp üzerinize çıkabilecek bir kamyonun kuytusuna (pusu atma yerine) dönüşür. Artık (müstakbel ya da eski) damatlık ve gelinliklerimizle birlikte çatıların üzerinde dansa durma (raks etme) vakti yaklaşmıştır.

    Krizin taşıyıcıları üzerindeki etkilerinden/semptomlarından birisi de -aşamamazlık halinden kaynaklı- fırsatçılıktır. Şunu (kaldıysa eğer) akılda tutalım: Krizin etkilerini kendi menfaati için kullanmaya çalışan eylem odakları (siyasi özneler) her durumda krizi çözmeyi (sistemin çelişkileri erteleme kapasitesini artırmayı) istemekle yükümlü de değildirler. Özellikle daha iyisini umamayacak durumda olanlar (daha kötüsünden korkanlar) çıkmazların uzamasından yana tercih bildirirler. Bu son duruma girmiş bir siyasi öznenin, sonradan toparlanıp eski güzel günlerine geri dönebildiği görülmemiştir. Nihai evre, yukarıda bahsedilen istikrarsız öznellik tarzlarının daha da çeşitlenmesiyle sonuçlanır. Toplumsal hayat büyük boyutlu bol kostümlü (ama yine de yavan) bir sosyal gösterinin etrafında çiçeklenir: Büyük cenaze törenleri, öfkeli konuşmalar, “ben diyorum bu hayvanlar bir türlü anlamıyor” bakışları, tarafların akrabalarını evlendiren düğünler, öfkeli gururlar, “belki yarın”lar ve benzerleri… (Çoğu durumda düpedüz salak olan) Kahraman daha konuşmadan, diyeceği denilmiş, suyu da verilmiştir.

    İster çaresizlikten, ister yapacak daha iyi bir iş olmamasından, ister yeni “şiddet teknolojilerine”[foot]“Şiddet teknolojisi” terimini post- yapısalcılık kokuyor, en sevmediğim koku. Salt bu gerekçeyle kavramın kafası hemen oracıkta vurabilir idi. Ama vurulmadı zira “şiddeti” de “iktidarı” da sıkı sıkı sıkıya sınıf ilişkilerine referansla kullanır iken, yazıktırma/çiziktirme key m öyle gerektirdi.[/foot] yönelik ihtiyaçtan olsun bugün Türkiye’de birileri anayasa yapım işine girişmiştir. Şu durumda birazdan kopacak olan vaveylayı  hesaplayıp, bir takım tanım ve saptama yapmak; dolayısıyla anayasa yapım sürecinin (itiş-kakışının) -gönüllü gönülsüz- taraflarına birkaç hususu hatırlatmak yerinde olacaktır. Anılan maksatla önce konvansiyonel olmayan bir anayasa tanımı yapılacaktır. Ardından Cumhuriyet projesi kavramı üzerine birkaç tespit sunulacaktır. Bunu “bağlantılı sorular” başlığı izliyor. Dördüncü olarak (meşruiyet sorununun anlaşılmasında kolaylık sağlayabileceği düşünüldüğünden) 21, 24, 61 ve 82 Anayasalarında millet ve iktidarı arasındaki ilişkinin somutlanış biçimi üzerine yorumlar yapılacaktır. Bu çerçevede parlamenter sistem, başkanlık sistemi ve bu ikisi arasındaki pozisyonlar üzerine bir takım tesbitler sunulacaktır.

    Konvansiyonel olmayan bir anayasa tanımı

    1-Anayasa yapım işine girişecek kimselere getirilebilecek ilk öneri, yapacakları şeyi önce kendilerine bir tanımlamalarıdır. İnsan tanımlayamadığı bir şeyi yapamaz zira. Alın size konvansiyonel/klasik olmayan tanım: “Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesidir!”. “Niye klasik bir tanım verilmedi?” diye sorabilirsiniz. Hâkim bir cumhuriyet projesinin yokluğunda, konvansiyonel/klasik anayasa tanımlarınız bir işe yaramaz. “Devletin yapısını ve yurttaşların devlet karşısındaki temel haklarını içeren bir metin” olarak anayasa (klasik) tanımı anlamını yitirir; klasik bir tanım verilememesinin sebebi budur. Bir başka deyişle, “Hak ne?”, “Bir hak ne zaman temel/esas hak olur?”, “Temel olmayan haklara ne yapacağız?”, “Çatışan temel haklar arasında hangisini seçeceğiz?”, “Devletin karşısı neresi?”, “Devletin biçimi içeriğini nasıl etkiler”, “İstanbul’un orta yeri hala sinema mıdır?” ve sair bir milyon soru ile başa çıkmak mümkün olmadığından söz konusu anlam yitimi kaçınılmaz hale gelir.

    Kıssadan hisse, hâkim bir cumhuriyet projesi oluşturmadan anayasanın ne olduğunu tanımlamaya kalkışmayın. Tanımlayamadığınız şeyi de – sakın ama sakın- yapmayın. Şu da kulağınıza küpe olsun: (Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesi olduğundan) projeniz, hakim bir projeniz yokken –haliyle- bunun normatif ifadesi de olmaz. Cüssesi olmayanın gölgesi olur mu hiç? Tekrar edelim: Anayasa yaparak hâkim bir cumhuriyet projesi oluşturamazsınız. Kendisi yokken normatif ifadesini aramayın, olmaz, önce hâkim bir cumhuriyet projeniz olmalıdır (kime söylüyorum ben?).

    “Cumhuriyet projesi” ve bunun “hâkim olması hali”

    2- “Cumhuriyet projesi, hem de hâkim bir cumhuriyet projesi” olacak deyip duruyoruz. Girişte kısa bir tanım da verdiydik. Onu biraz açalım: Tanım 1: Cumhuriyet projesi dediğimiz şey, “mevcut onca çelişkiye rağmen, ön-verili olmayan toplumsal bütünlüğü neden her gün aynen yeniden üretmemiz gerektiği” sorusuna verilen cevabın toplumu oluşturan öbeklerin en az birisi içerisinde kabul görmesi durumunun kelli felli ismidir. Cumhuriyet projelerinin belirli bir yapıcısı bulunmaz, bunlar pek çok kimsenin, odağın, failin çoğu kez tasarlanmamış katılımlarıyla oluşan öznesiz süreçlerin ürünüdürler. Birinci tanım kapsamında cumhuriyet projeleri bir yüzü geleceğe bakan bir diğer yüzünü ise muhayyel bir geçmişe dayandıran silindirik (boru kılıklı) rüzgâr/yel makinelerine benzetilebilir. Tanım 2: “Cumhuriyet projesi” verili bir toplumsal zaman ve uzamda bulunan kimselerin, geleceği, kapitalist toplumsal formasyonlara mündemiç onca çelişkiye rağmen (verili sınırlar içerisinde) bir arada kurma gerekçelerini içeren birbiriyle tutarlı (aynı ideolojik formasyondan neşet eden) hikâyeler, inançlar, ön-kabuller, gerekçeler, mitler, hesaplar ve dahi planlar, toplamına verdiğimiz “uygun ad”dır. Söz konusu “uygun ad” kendisine denk gelen anlatıları taşımaya hevesli insan öbeği içerisinde çöreklenen çeşitli illete -en başta da isteksizlik illetine- melhem/merhem olabilecektir.

    Geleceği bir arada kurmak şart olmadığı, toplumsal çelişkiler çoğu kez katlanılabilirlik sınırlarını aştığı ve kendi içinde haklı öfkelerin bir kısmı uçarken bir diğer kısmı biriktiği için, hâkim bir cumhuriyet projesinin (ve bunun ürünü olan toplumsal bütünlüğün) varlık ya da yokluk durumunun küçük hayatlarımız üzerine doğrudan ve büyük etkiler üretebileceği zahmetsizce söylenebilir.

    “Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesidir” dedik. Ardından cumhuriyet projesinin anlamını sorguladık. Peki, projenin hâkim olması ne ifade eder? İlgili projenin en velut, keskin hasımları için dahi mevcut diğer olasılıklara nazaran “ehveni şer” haline gelmesini ifade eder. Belirtelim: Projenin hasımsız – herkes için doğrudan istenebilir- olması durumunda, iktidar “tadından yenmez” bir hale gelir. Ama “ehveni şer” formülü bile işe yarar. Bu durumda da sisteminiz (şer ve şiddetin yanı sıra) rıza (dahi) üretecektir. (Hâkim olma hali için daha fazla lakırdı arayabilecek ilgili okur, Ana Fikir sitesinde yayınlanmış bulunan “Hipokrasi ve Hegemonya” başlıklı çalışmayı da karıştırabilir.)

    Bağlantılı sorular

    3-“Hâkim bir cumhuriyet projesi bulunmasa ne olur?” Evvelden bulunduydu da ne olduydu?” gibi sorular üretilebilir. Toplumsal bütünlüğü sağlayan en temel unsurlardan birisi başta da ifade edildiği gibi hâkim bir cumhuriyet projesidir. Ve şu noktada biliyoruz ki toplumsal bütünlük ön-verili değildir. Hâkim bir cumhuriyet projesinin bulunmaması durumunun bu nedenle geçici olması gerekir. Söz konusu durum kalıcı hale gelir ise ya olağan üstü usullerle yeni bir proje oluşturma teşebbüsleri gündemi kaplar ya da toplum parçalanır. Olağan-üstü usuller deyince aklınıza yalnızca bir taraf/bir reçete gelmesin. Herkes kendince bir şeyler yapacaktır artık.

    Millet ve iktidarı arasındaki ilişkinin somutlanış biçimi

    4-Kaynağını ulustan/cumhurdan almayan bir iktidar bugünün gelişmiş kapitalist toplumları için mümkün gözükmemektedir. Cumhur ve iktidarı arasındaki ilişkinin (bilebildiğimiz kadarıyla) üç modeli bulunmaktadır.

    Buna göre hükümet,

    ya milleti temsil etme (milletin doğrudan ve yegâne temsilcisi olma) yolu ile devlet iktidarının sahibi olduğu varsayılan bir meclise karşı sorumludur, o meclisin iradesini realize etmektedir (birinci durum);

    ya parlamentonun ve yargının yanı sıra, milletin/halkın iradesini ifade ettiği kurumlardan yalnızca birisi olarak yönetim “işlevini” yerine getiren bir organdır (ikinci durum),

    ya da halk tarafından parlamentonun yanı sıra, başkanın şahsında doğrudan yetkilendirilmiş bir temsili aygıttır (üçüncü durum).

    İlk durum güçler birliği ilkesi tarafından belirlenen meclis egemenliği sistemine denk gelir. Burada millet ve onun tahdit kabul edilmez, üstün iradesi meclis tarafından temsil edilmektedir. Meclis yürütme ve yargının içerisinden çıktığı temel temsil makamıdır[foot]1921 Anayasası’nın 2. Maddesinde bulunan “İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder” ve 1924 Anayasası’nın 4. maddesinde bulunan “Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakikî mümessili olup Millet namına hakkı hâkimiyeti istimal eder” ifadeleri anılan durumu tescil eder.[/foot].

    Anılan sistem İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı’da ve onun çevresini oluşturan toplumlarda büyük ölçüde terk edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri hegemonyası altında yeniden[foot]Uzun Ondokuzuncu Yüzyıl ve kısa Yirminci Yüzyılın ilk yarısında unutulmuş göründüğü için “yeniden” tabiri kullanılmıştır.[/foot] baskın hale gelen güçler ayrılığı prensibi ve –“medeni” (civilised)[foot]Uluslararası Adalet Divanı’nı kuran statünün 38. Maddesi gereğince.[/foot] milletlerce benimsendiği haliyle- hukukun evrensel prensiplerine riayet ilkeleri, kendi egemenliği üzerinde hiçbir tahdit kabul etmeyen meclis egemenliği sistemiyle örtüşmemektedir.

    Güçler birliği esasına (birinci durum) dayalı temsil anlayışı ABD hegemonyasıyla bütünüyle uyumsuz bir hale gelmiştir. Bir başka deyişle güçler birliği prensibiyle işleyen ve egemen olan meclise:

    “senin iradenin üzerinde medeni milletler tarafından yorumlandığı haliyle insan hakları var”

    ya da

    “senin çıkardığın yasayı senden bağımsız olarak millet iktidarını kullanan anayasa mahkemesi anayasaya uygun bulmadı”

    kabilinden cümlelerle hitap edilemeyeceğinden ABD merkezli uluslararasılaşma süreçleri ilk durumla uyuşmaz hale gelmiştir.

    Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bağdaşıklarına ve Üçüncü Dünya ülkelerine dayattığı yeni bir devlet formunu ve sermayeyi uluslararasılaştırırken, meclis egemenliği sistemini (güçler birliği prensibini) devre dışı bırakma siyasetini gütmüştür ve hala gütmektedir.

    ABD hegemonyası bir devletin kendi bünyesinden başka yerlerden neşet eden sermaye gruplarına ve (farklı menşeleri olan) sermaye gruplarının da birden ziyade devlete bağlı olarak hareket edebildiği bir stratejiyi sunarken; kendi içerisinden kalkıp da Tokyo’lara, Berlin’lere operasyon çekecek sermaye gruplarının önünde kontrol edilemez, üstün, haris, milli ve sair sıfatlarla donatılmış meclis iradeleri bırakmak isteyebileceğini düşünmek mantıklı ise burada yazılanlar da mantıksızdır tabii.

    İkinci Dünya Savaşı sonrası benimsenen meşrulaştırıcı kurgular silsilesi içerisinde, “milletlerin kendi iradelerini doğrudan kullanmaları” (tam yetkili temsilcileri olan meclislerinin iktidarını kırpmaları, onları ‘organlardan biri’ konumuna sokmaları) –şık- formülünün arkasındaki neden ABD Hegemonyası sürecinde yeni formüllerle (1-millet kendi iktidarını kendi organları aracılığıyla kullanır. 2- Özgürlük (yatırım özgürlüğü- sermaye birikimi) bir milli devletin sınırlarına kapatılamaz. ABD özgürlüğün koruyucusu olacak, yedi denizde bayrak dolaştıracaktır vs.) izah edilen yeni bir uluslararasılaşma dalgasıdır. Söz konusu uluslararasılaşma salt sermaye hareketlilikleri için değildir, devlet biçimlerinin de uluslararasılaşmasını gerektirir.

    Bizim 61 ve 82[foot]61 Anayasası’nın 4. ve 82 Anayasası’nın 6. maddesindeki “Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır” ifadesi bu durumu açıkça saptamaktadır. Gelinen noktada Meclis Millet’in yegâne temsilcisi olmaktan çıkmıştır.[/foot] Anayasalarımızın dayandığı/benimsediği ikinci durum (zannedildiğinin aksine CHP DP kapışmasının deneyimlerinden değil) yukarıda bahsi geçen meşrulaştırıcı kurgular silsilesinin yerelleşmesidir. O aynı zamanda günümüz parlamenter sistemlerinin kurgusudur. Bu kapsamda 61 ve 82 Anayasalarında ortaya çıkan güç şemasının kökeni Türkiye’nin özgül tarihinden çok sistemin tarihi ve mantığı içerisinde aranmalıdır.

    61 ve 82 Anayasalarında normatif ifadesini bulan (mevcut) güç şemasına göre meclis, bakanlar kurulu ve yargıyla birlikte milletin iradesini kullandığı organlardan sadece birisidir. Anılan organlardan herhangi birisi bir diğerinin türevi değildir. Millet temsilini yalnızca mecliste bulmaz. Artık Millet iradesini üç ayrı erkin somutlaştığı ve biri diğerini denetleme iktidarına sahip üç ayrı teşkilat aracılığıyla (yetkili organlar eliyle) kullanacaktır.

    Tesis edilen bu yeni düzende (güç şemasında) yetkili organlar, iktidarlarını/yetkilerini doğrudan milletten alıp millet adına kullandıklarından, Anayasa’ya göre aralarında bir hiyerarşi tertiplemek (seçilmişleri atanmışlara tercih etmek) mümkün olmayacaktır.

    Artık güçler ayrılığı prensibine göre işleyen meclise

    “senin iradenin üzerinde medeni milletler tarafından yorumlandığı haliyle insan hakları var”

    ya da

    “senin çıkardığın yasayı senden bağımsız olarak millet iktidarını kullanan anayasa mahkemesi anayasaya uygun bulmadı”

    kabilinden cümlelerle hitap edilebilecektir.

    Cumhurbaşkanının yetkilerini doğrudan milletten alan bu üç organ üzerinde esaslı bir iktidarının olmaması gerekliliği de bu kurgunun doğal sonucu olarak karşımıza çıkar. Ancak merkez ülkelerde Reagan ve Thatcher, çevre ülkelerde ise seçilmiş Allende’yi askeri darbe ile alaşağı eden Pinochet’nin Şili’si ile başlayan neo- liberal dönemde hükümet etmenin gereklilikleri, cumhurbaşkanlığının yapısında parlamenter sisteminin kurgusuna uymayan değişiklikleri gündeme getirmiştir. Kanun hükmünde kararname yoluyla yapılan düzenlemeler ve Cumhurbaşkanlığının simgesel rolünü dönüştüren anayasal düzenlemeler neo-liberal dönemin yürütme iktidarını yargı ve yasama karşısında güçlendirmeye yönelik hukuk politikalarıyla açığa çıkmıştır.

    Son durum (üçüncü durum) başkanlık sistemine denk gelir. Yürütme işlevini yerine getiren (bu erki kullanan) organın başının da tıpkı parlamentonun/meclisin kendisi gibi millet/ulus tarafından seçilmesi durumu, Türkiye’nin yabancısı olduğu bir başka sistemi, başkanlık sistemini (ya da kimilerine göre “yarı başkanlık” olarak adlandırılabilecek bir durumu) gündeme getirecektir.

    Başkanlık sistemlerinde (halk ya da milletten aldığı varsayılan yetkiyle) hükümet eden dolayısıyla yürütme iktidarını kullanan, inisiyatif alıp politika üreten ürettiği politikalar neticesi toplumsal artığın üretimi, bölüşümü, paylaşımı ve tüketimi üzerinde esaslı etkiler doğuran bir organ görmekteyiz.

    Başkanlık sisteminin ikinci durumda verilen güç şemasına uygun olduğu da kolaylıkla söylenebilir. Kümülatif bir temsilcisi olmayan millet iradesini organları aracılığıyla gerçekleştiriyor ve işte doğrudan milletten neşet ettiği düşünülen yürütme organı başkanın çatısı altında yerli yerinde duruyor.

    Peki fark nedir? Hatırlayalım parlamenter sistemlerde de millet yürütme erkini hükümet üzerinden kullanmaktaydı. Ancak burada hükümet meclis içerisinden çıkıyor, bu suretle iktidarda bulunan gruplar hükümet edebilmek için meclis içerisinde hâkimiyet kurmak durumunda kalıyorlardı.

    Bu son durumu “güvenoyu”, “gensoru” gibi hükümeti düşürebilecek imkânlarla birlikte düşündüğümüzde, parlamenter sistemlerde yürütme iktidarına sahip olmanın önkoşulunun, yasama iktidarını elde tutmak olduğu hususu göze çarpacaktır.

    Başkanlık sistemlerinin ayırt edici yanı, bir kez seçilen başkanın, iktidarını yeniden üretmek için seçildiği süre boyunca meclisi kontrol etme zorunluluğunun/önkoşulunun esaslı olarak zayıflamasında (erozyona uğramasında) bulunabilir. Bir başka deyişle, parlamenter sistemde bakanlar kurulu ve liderinin parlamentodaki çoğunluğa olan bağımlılığı, başkanlık sisteminde çok daha azdır.

    Tekrar edelim: Parlamenter sistemde bakanlar kurulu ve liderinin parlamentodaki çoğunluğa olan sürekli bağımlılığı, başkanlık sisteminde görülen bir özellik değildir.

    Parlamenter sistemlerde yürütmenin başı eyleme iktidarı ile mücehhez olup (yani politika belirleme araçlarıyla donatılmış olup), seçilmiş meclise karşı doğrudan sorumludur.

    Devletin başı ise –iktidarını doğrudan milletten alan üç kuvvetin sorumlu başları karşısında- sorumsuz olacaktır. Devlet başkanının sorumsuzluğu onun iktidar kulanamamasından –bu iktidarın milletin organlarına bırakılmış olmasından- mütevellid bir durumdur.

    Dolayısıyla parlamenter sistemlerinde cumhurbaşkanına tanınan iktidar (olumsalın karşıtı olarak) negatiftir. Cumhurbaşkanı eyleyebilmek (politika belirleyebilmek; köprü yaptırmak, su kanalı açmak) için değil, eyleyenlerin (eyleme iktidarı ile mücehhez olanların) eylemlerini düzenleyebilmek için yetkilendirilmiştir, o da sınırlı olarak.

    Gelinen noktada başkanlık sistemini (yarı-başkanlık ve parlamenter sistemlerden ayıran iki temel hususu şöyle sıralayabiliriz:

    Başkanlık sistemlerinde:
    1-Başkan yürütme erkini kullanır. İktidarı negatif değil olumsaldır, pozitiftir. Dolayısıyla başkan tercihlerde bulunur, hükümet eder. Bir başka deyişle inisiyatif alıp politika üretir. Ürettiği politikalar neticesi toplumsal artığın üretimi, bölüşümü, paylaşımı ve tüketimi üzerinde esaslı etkiler meydana getirir.

    Hükümet iki şehrin arası iletişim ve etkileşimi yeni demiryolu döşeyerek mi yoksa deniz yoluyla mı sağlayacaktır? İki şehir arasındaki etkileşimi artıracak önlemlere gerek var mıdır? Niye ulaşım ve iletişim alanındaki kısıtlı yatırımlar o iki şehre gidecektir de diğerlerine gitmeyecektir? Alternatif ulaşım ve iletişim rotaları nasıl olacaktır? Subvansiyonlar nasıl dağıtılacaktır? İmar politikaları nasıl şekillenecektir? Döviz politikası ne olacaktır? İthal ikameci mi yoksa ihraç ikameci bir politika mı benimsenecektir? Az önce verilen sorular ve benzerleri (ister iktisadi ister siyasi ya da kültürel esaslı) politika üretiminin teknik bir şey olmadığı, her kararın bir miktar menfaati korurken bir seri menfaate de halel getireceği gerçeğini hatırlamanıza yardımcı olacaktır.

    Başkanlığın uhdesine verilen eyleme imkanı, tercih etme (dolayısıyla dışarıda bırakma), başlatma, ilerletme, tatbik etme ve neticelendirme iktidarını içerir.

    2-Başkanlık makamının elinde tuttuğu erkin (yürütme erkinin) bekası/sürekliliği iktidar partisinin parlamentodaki üstünlüğünün hergün yeniden üretilmesi koşuluna bağlı değildir. Başkan, parlamento karşısında iktidarını hergün aynen yeniden üretme zorunluluğundan [büyük ölçüde] kurtulmuş olan kimsedir.

    Yarı başkanlık sistemi ya da partili cumhurbaşkanlığı gibi isimler altında zikredilen öneriler parlamenter sitemlerle başkanlık sistemleri arasında olduğu varsayılan birtakım durağa işaret etmektedir.

    Bizim sunduğumuz kriter açısından bir sistemi yarı başkanlık sistemi yapan husus makama gelen kişinin nasıl seçildiği sorusuna verilebilecek bir yanıtla belirlenemez. En baştan söylemek gerekir ki : “Parlamenter sistemi” ve başkanlık sistemini” makamların işlevleri üzerinden anlatıp/açıklayıp, iş yarı-başkanlık haline gelince kişinin göreve getirilme yöntemine referansla tanım yapmak çelişiktir. Ya üçünü de atanma usullerine ilişkin betimleyici bir üslupla sıralamak ya da hepsini işlevsel açıklamaya tabi tutmak gerekir.

    İşlevsel yorumdan gidersek, bir sistemi yarı-başkanlık sistemi yapan şeyin başkanlık sistemini belirleyen ve yukarıda verilmiş olan unsurlardan birisinin bulunmaması olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre:

    1-Verili bir meclise karşı sorumlu olan (iktidarını hergün yeniden ilgili meclis karşısında üretmek durumunda olan) (seçilmiş) başkanın inisiyatif kullanabilmesi ve olumsal müdahalelerle politika belirleyebilmesi

    ya da

    2-ilgili başkanın iktidarını yeniden üretmek için meclise karşı bağımlı olmaması ama bu sefer meclise karşı sorumlu bir hükümetin katılımıyla

    olumsal politikalar üretmesidir. Bu son hal, partili cumhurbaşkanlığı diye birşey olabilecek ise, işte onun mantığına denk düşer.

    Söz konusu mekanizmaya uygun şekilde, yarı başkanlık sisteminde
    • devlet başkanı ve hükümet ayrı ayrı seçilir; makamların farklı seçim zamanlarında doldurulması da önerilebilinir;

    • birinci varyantta yarı- başkan hükümetin yerini ele geçirecektir. Bir başka deyişle hükümete dönüşecektir. Dolayısıyla cumhurbaşkanının negatif, kolaylaştırıcı (eyleyenlerin eylemlerini etkinleştiren) iktidarı yanı sıra politika üreten iktidara da (iktidarın pozitif vechesine de) sahip olacaktır.

    • ikinci varyantta başbakan(lık makamı) varlığını korur, başbakan parlamento karşısında sorumlu olmaya devam eder ve yasama sürecine tasarı formatında öneri sunma iktidarını korur. Bu durumda başkan olumsal-eyleyici iktidar kullanamaz; kullanması durumunda başkanın işlemlerinin hukuki denetimi ciddi sorunlar yaratır.

    • ikinci varyantta bakanlar -başkanlık sisteminde olduğunun aksine- başkanın adamları statüsünde olmayıp zayıflamış olan başbakan çevresinde, eskisine (parlamenter sistemin hükümetine) nazaran daha müstakil hale gelmiş pozisyonları tutarlar. Söz konusu varyantta başbakanlık makamının koordine edici imkanları azalır. Söz konusu makam kendisine ait olmayan eylemlerin siyasi/hukuki sorumluluğunun kaydırılacağı bir makama dönüşebilir.

    • her iki varyantta da bakanlar yasama meclisine karşı sorumlu olmak durumundadırlar (bir başka deyişle yarı-başkanlık sistemlerinde de yürütme iktidarını kullananlar parlamento üzerindeki iktidarını her gün aynen-yeniden üretmek durumundadır).

    • siyasetin en temel mekanı meclistir.

    Şu durumda yarı-başkanlık sistemi olarak adlandırılan ve esasını yarı- başkanın

    1-(sorumsuz olmaya devam ederken) belirli (sınırlı) alanlarda kişisel (bakanlar kurulundan bağımsız) iktidar tatbik edebilmesi

    ya da

    2-(hükümetin yerine geçmek
    suretiyle) sorumlu olup aynı anda cumhurbaşkanlığına ait negatif iktidarı da kullanması

    esasına dayandıran yarı-başkanlık sisteminin bir sentezden ziyade parlamenter sistemin yasama aleyhine zayıflatılmış bir versiyonunu oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

    Netice

    Nihayetinde, bugünün Türkiye’sinde (yani hâkim bir cumhuriyet projesine sahip olmayan bir ülkede) “anayasa yapım becerisi” ya da “başkanlık sistemini getirme kabiliyeti” krizi yükselerek aşmaya yarayabilecek imkânlar sunmamaktadır.

    Krizi uygun şekilde aşabilmek için isteksizliğimizi adanmışlığa çevirebilecek bir rüzgâr makinesi gerekir. Bu da yetmez rüzgâr makinesinin ürettiği yel bütün değirmenlere dönme gerekçesi üretebilecek kadar güçlü olabilmelidir. Bir başka deyişle hegemonik cumhuriyet projesi denilen şeyin tesisi ve etkisi, rıza üretebilme kapasitenizle (göreli de olsa istikrarlı hale getirebileceğiniz bir birikim rejimi sunma becerinizle) bağlantılıdır.

    Rıza değil de şiddet üreterek hükmetmeyi hedefleyenler (başkanlık sistemini krizi yükselerek aşmak için değil de sunabileceği ek şiddet imkânları için isteyenler) için çok ama çok güçlü küresel müttefikler gerekir. Bunlardan da mahrumsanız, hem doğa-üstü hem de ikna edici hikâyeler yazabilmeniz ve hikayenizi dinleyenleri geçici olarak değil uzun süre için ikna edebilmeniz beklenir.

  • Patronlu Bir Hiper Başkanlık Teklifi

    Anayasa değişikliği teklifinin gerekçesinde,istikrar en önemli hedef olarak gösterilmektedir. Bu tespit, devletle toplum arasındaki dengeyi daha da bozmaktadır. 2002 yılından itibaren TBMM’de çoğunluğun oluşumunda büyük bir sorun yaşanmaması, siyasal sistemin yönetilebilir olmadığı suçlamasını anlamsız kılmaktadır. Meclisteki disiplinli ve öngörülebilir çoğunluk, hükümet politikalarının gerçekleştirilmesini kolaylaştırmış, muhalefetin desteğine ihtiyaç duymamıştır. Hükümet ve parti yönetimi tek bir kişide toplanmış, TBMM ise hükümet karşısında kurumsal açıdan zayıf kalmış ve bağımsız bir kuvvet merkezi olarak kendisini gösterememiştir. Özellikle iletişim ve örgütlenme özgürlüğü ve hukuk güvenliğinin anlamını yitirdiği böyle bir ortamda, hükümet biçimine odaklı bu değişiklik teklifinin, Anayasanın sistematiği ve içeriği bakımından sorgulanması gerekmektedir.

    1. Anayasal Usul  ve Bütünlüğe Aykırılıklar

    Teklifle öngörülen hükümler, kendi içerisinde anayasal usul bakımından tutarsızlık ve aykırılıklara yol açtığı gibi, yürürlükteki Anayasa normlarıyla bir anlam bütünlüğü oluşturmaktan da uzaktır.Yalnızca bu kadarıyla bile bu Teklif, Türkiye’nin huku ksistemi ve anayasal geleneklerine büyük zarar verecektir.

    Anayasal usule ilişkin aykırılık ve karmaşaya şu örnekler verilebilir;

    a. Teklifin sadece bir maddesiyle (md. 19), Anayasanın toplam 58 maddesinde değişiklik yapılmaktadır. “Torba anayasa” olarak adlandırılabilecek bu yöntem, hukuk güvenliğine(Anayasa md. 2), Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığına (AY md. 11) ve Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin Genel Kurulda iki defa görüşülmesi gereğine (AY md.175) aykırıdır.

    b. Anayasanın 77. maddesinde değişiklik öngören Teklif, Cumhurbaşkanlığı seçimi usulüne ilişkin 101. maddeye atıf yapıyor. Oysa bu usul, mevcut Anayasanın 102. maddesinde düzenlenmekte. Anayasanın 102. maddesi ise Teklifin 19. maddesinin e bendi ile yürürlükten kaldırılmak isteniyor. Bu durumda, seçim usulünün son şeklini anlayabilmek için üç ayrı maddedeki düzenlemeyi birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bu karmaşık düzenleme yöntemi, bu metnin milletvekilleri ve halk tarafından doğru değerlendirilmesinde büyük zorluklar doğuracaktır.

    Anayasanın sistematik bütünlüğünü bozacak hükümlere ise şu örnekler verilebilir;

    a. Cumhurbaşkanına ilişkin hükümler, Anayasanın III. Kısım 2. Bölümde yürütme başlığı altında yer almaktadır. Buna karşın teklifte, Cumhurbaşkanın seçim dönemine ilişkin hükümlere yasamanın düzenlendiği 1. Bölümde yer veriliyor (AY md. 77 / Teklif md. 4).

    b. Anayasa hukukumuzda milletvekilliğinin “düşmesi” hali dışında (AY md. 84), “düşürülmesi” şeklinde ayrı bir kurum yer almamaktadır (Teklif md. 5).

    c. Anayasanın 101. maddesinde, Cumhurbaşkanının tarafsızlığını vurgulayan “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir” hükmü madde metni dışına çıkarılırken, 103. maddede yer alan yemin metninde aynı amaca yönelik “üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma” ibaresi varlığını korumaktadır. Aynı şekilde partisiyle ilişkisi süren Cumhurbaşkanı, Anayasanın 104. maddesine göre “Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Milletinin birliğini temsil” edecektir. ABD Başkanı bile böyle bir görev üstlenmemiştir (ABD Anayasası md. 2). Partili bir başkanın böyle bir işlev yerine getirmesi de beklenemez.

    2. Demokratik Cumhuriyete Aykırılıklar

    Demokratik devletler arasında parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen bir örneğe rastlamıyoruz. Zira ABD’de var olan kuvvetli liberal iç dinamiklerin bulunmadığı farklı coğrafyalarda başkanlık rejiminin taklit edilmesi, başkanlık rejimiyle bağdaşması çok zor siyasal rejimleri ortaya çıkarmaktadır. Bu tür siyasi uygulamaların vardığı sonuç askeri ya da sivil oligarşik iktidarların diktatörlüğü olmaktadır.

    ABD’deki hükümet sistemi, “paylaşılmış kuvvetlerin ayrılmış kurumları” olarak ifade edilebilir. Buna karşılık Teklifle getirilmek istenen düzenlemeler incelendiğinde, yasama ve yürütme arasındaki “ayrımının, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasıyla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği” öngörmediği net biçimde anlaşılacaktır (Başlangıç prg. 4). Parlamentoyu zayıflatıp, yürütmeyi aşırı güçlendirdiği için bu teklif, “Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik devlet” ile de bağdaşmayacaktır (AY md. 2).

    Hatta bütün vatandaşların devlet başkanlığı makamına aday olabilmesini engelleyecek biçimde Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliği için “doğuştan Türk vatandaşı olma” koşulunun aranacak olması, dar anlamda Cumhuriyetin gereklerini bile karşılamayacaktır (AY md. 1, 2 ve 66, Teklif md. 8).

    a. Parlamentonun Zayıflatılması

    Teklifte bu doğrultuda yer verilen düzenlemeler şöyle sıralanabilir;

    – TBMM’nin, Bakanlar Kurulunu denetleme ve KHK çıkarma

    yetkisi verme yetkileri kaldırılıyor (AY md. 87, 98 ve 91, Teklif md. 6 ve 7).

    – Bu bağlamda bilgi edinme ve denetleme araçları kısıtlanıyor. Sözlü soru ve meclis soruşturması kaldırılıyor (AY md. 98, Teklif md. 7).Oysa parlamento gerekli gördüğünde yürütme organı, parlamenterlerden gelecek soruları yanıtlamadığı takdirde yasama büyük darbe alacaktır.

    – Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların meclis soruşturması sonucu Yüce Divana sevk edilebilmesi için gereken çoğunluk TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğundan 2/3 çoğunluğuna çıkarılmıştır. Bu durumda, TBMM üyesi ve siyasi sorumluluğu olmayacak bakanların görevleriyle ilgili suçlarından dolayı ceza sorumluluklarına gidilebilmesini, meclis üyesi ve siyasi sorumluluğu olan bakanlara göre orantısız biçimde zorlaştırılmıştır. Üstüne üstlük bir de aynı kişiler kişisel suçları bakımından yasama dokunulmazlığından yararlanabileceklerdir (Anayasa 100, Teklif md. 11).

    – Cumhurbaşkanının işlediği iddia edilen suçlardan Yüce Divanda yargılanabilmesi için TBMM üye tamsayısının 2/3’ünün oyu aranacaktır (Teklif md. 10). Böyle bir kurumun işlemeyeceğini, tarihsel örnekler açıkça göstermektedir (Weimar Anayasası md. 59).

    – Teklifle çeşitli partilerden ve bağımsız milletvekillerinden oluşan 20 milletvekilinin cumhurbaşkanlığına aday gösterebilmesi önleniyor. Parlamento içinden bu yetki sadece parti gruplarına tanınıyor (AY md. 101, Teklif md. 8).

    – Hakim parti siteminin özellikleriyle birlikte değerlendirildiğinde yasama seçimlerinin başkanlık seçimleriyle birlikte yapılması, yasama-yürütme çoğunluğunun aynı partiye geçmesi konusunda ciddi bir etki yaratacaktır (Teklif md. 4).

    – Meclisin kendi seçimlerini yenilemesi için şu an basit çoğunluk yeterliyken, Teklifle bu kararı alabilmesi için TBMM üye tamsayısının 3/5’i gibi nitelikli bir çoğunluk aranacaktır (AY md. 77, Teklif md. 12). Ancak bu kararla birlikte Cumhurbaşkanlığı seçimleri de yenilenecektir.

    b. Cumhurbaşkanının Güçlendirilmesi

    Kuvvetler ayrılığı ilkesi özellikle cumhurbaşkanının yetkileri artırılarak örselenmektedir. Şöyle ki;

    – Yürütmenin tüm yetkileri tek kişide toplanıyor. (AY md. 8 ve 104, Teklif md. 9 vd.)

    – Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini “Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak” yerine getirme şartı kaldırılıyor (AY md. 104, Teklif md. 9).

    – Bir yandan Teklifle Cumhurbaşkanına Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verme yetkisi tanınırken (md. 9), öte yandan Anayasada savaş hali ilânına ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğuna dair hüküm varlığını sürdürmektedir (AY md. 92). Yukarıda belirtilen Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini “Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak” yerine getirme şartı da kaldırılınca, bu iki düzenlemenin birbiriyle uyumlu yorumlanması mümkün olmayacaktır. Anayasanın bütünlüğü ilkesi ihlal edilmektedir.

    – Tarafsız ve partiler üstü hakem konumu kalkan Cumhurbaşkanının, “Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını” temin etme yetkisinin sürmesinin de bir mantığı kalmamıştır. Siyasi yetkiler kullanan iki organdan biri haline gelen Cumhurbaşkanının, diğer organının üzerinde, kendisiyle düzenli ve uyumlu çalışmasını sağlama gibi bir iktidarının olması düşünülemez. Yalnızca bu düzenleme bile erkler arasındaki denge ve kontrolün hiç önemsenmediğini açıkça göstermektedir (AY md. 104, Teklif md. 9).

    – Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar ile üst düzey kamu yöneticilerini tek başına atama yetkisinin tanınması, ABD’den tamamen farklı olarak, başkana dayalı bir yönetimi ortaya çıkaracaktır ( Teklif md. 9 ve 14). ABD’deki hükümet sisteminde ayrılmış kurumlar birlikte devlet yönetimine katılmaktadır. Bu hükümet sisteminde bugün önleyici unsur kuvvetlerin yasama ve yürütme olarak ayrılması değil, başkanlık, başkanlık bürokrasisi, çok sayıdaki komitesiyle Kongre ve nihayet yargı şeklindeki çok sayıda siyasal aktörün varlığıdır. Kongre önemli idari görevlilerin atanmasına da etki etmektedir. Bu özelliklerin olmaması, başkanlık sisteminden tümüyle sapma anlamına gelecektir.

    – Temel hak sınırlamaları dışında kalan kanunla düzenlenebilecek tüm konularda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılabilecektir. Ayrıca Anayasada temel hak sınırlamaları dışında, Teklifte belirtilenin aksine “münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen” başka bir konu da yer almamaktadır. Teklifte kararname çıkarılamayacağı belirtilen “Kanunla açıkça düzenlenen konular” ile “kanunlarda farklı hükümler bulunması hali” ise iki organ arası yetki çatışmalarını çözmeye hiç uygun olmayan muğlak ifadelerdir. Cumhurbaşkanlarının kanun gücünde kararname yetkilerini kötüye kullanarak yasama yerine geçmeye karar verdikleri hallerde, kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı biçimde güç aşırı derecede kendi üzerlerinde yoğunlaşacaktır.Siyaset biliminde bu tür sistemler, “havaleci (delegasyoncu) demokrasiler” olarak nitelendirilmektedir. Yasama organının bu tür kararnameleri reddetme gücünün olmaması, cumhurbaşkanının yasamayı bir kenara itmesi ve yasama yetkisini eline geçirmesi anlamına gelecektir. Bu durumda rejimin otoriter bir tek kişilik iktidara dönüşmesi kaçınılmaz olmaktadır. ABD örneğinde olmayan bu tür kanun gücünde kararname yetkisine ancak Latin Amerika ve Afrika Anayasalarında rastlanmaktadır.

    – “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askerî Şûranın kararları yargı denetimi dışındadır.” hükmünü içeren ve hukuk devletiyle çelişen Anayasanın 125/2. maddesinin yürürlükten kaldırılmasının öngörülmesine rağmen, özellikle yasama işlemi niteliğindeki cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin denetimi bakımından çıkabilecek belirsizlik, TBMM’yi cumhurbaşkanının kötüye kullanabileceği kararnameler karşısında hukuksal korumadan yoksun bırakabilecektir.

    – Teklif öngördüğü fesih mekanizmasıyla başkanlık sisteminin özünden ve temel mantığından uzaklaşarak, onun içerdiğigüçlü “frenler ve dengeler” sistemiyle bağdaşmayan, iktidarın bir merkezde aşırı ölçüde yoğunlaşmasına yol açabilecek bir sistem kurmaktadır. Zira fesih / seçimleri yenileme mekanizması tamamen parlamenter sistemlere özgü bir mekanizmadır. ABD örneğinde yoktur. Yasamayı fesih yetkisine başkanlar ancak Zimbabwe gibi birkaç Afrika ülkesinde bulunmakta ve bu yetkiyle iktidarlar kişiselleşmişlerdir. Böylelikle denetlenemeyen aşırı güçlenmiş bir hiper – başkanlık yapısı ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu yetki, devlet başkanına, kendi siyasi ajandası ile uyuşmayan parlamento çoğunluklarını her an gerçekleşebilecek bir fesih tehdidi ile engelleme fırsatı verecektir.

    – Teklifte yer alan “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.” hükmü uyarınca ikinci kez seçilen bir cumhurbaşkanı görev süresini tamamlamak üzereyken erken seçim kararı alınırsa yeniden aday olabilecek ve bir kez daha seçilirse, görev süresi kendiliğinden 15 yıla çıkabilecek ( Teklif md. 12). Bu hüküm, cumhurbaşkanın görev süresini iki dönemle sınırlayan Anayasa maddesiyle çelişeceği gibi meclis çoğunluğuyla aynı partiden olan cumhurbaşkanının görev süresini de belirsiz hale getirir.

    Yukarıda ana hatlarıyla değinilen bu Teklifle, başkanlık sisteminin yozlaşmış biçimi olan patronlu bir hiper başkanlık sistemi kurgulanmaktadır. Bu kurgunun temel amacı, yasama ve yargı organlarını çok sınırlı bir alana indirgeyerek, iktidarı kontrol ve denge araçlarından arınmış olarak cumhurbaşkanına bırakmaktır.

  • Anayasa Değişikliği Girişimi Üzerine Bazı Notlar

    1) Genel Görünüm

    Türkiye’de “başkanlık” adı altında yürütülen tartışmalardan bağımsız olarak, anayasa hukuku kitaplarının çoğunda güçler ayrılığı ve güçler birliği ile ilgili iki klasik ifade yer alır. Bu iki ifade kendi kitabımda şöyle formüle edilmiştir:

    — “Öncelikle yargının diğer güçlerden ayrılması, yargı işlevinin doğasından kaynaklanan bir zorunluluktur. Çünkü diğer güçlerden bağımsızlığı sağlanmamış bir yargı, zaten ayrı bir devlet işlevi olarak değerlendirilemez”. — “güçlerin yürütmede toplanması, yönetimi demokratik olmaktan çıkarır.

    İşte şu anda Mecliste bulunan Anayasa Değişikliği Önerisinin özü aktardığım bu iki cümlelerden ibarettir. Yasama ve yürütme güçleri aynı elde toplanmıştır. Yargının ise yoğunlaşmış bu güce bağımlı duruma getirilerek hak ve özgürlükleri koruyucu bir gücü ve etkisi kalmamıştır. İşin özeti budur. Kemal Gözler’in yeni makalesine “Elveda Kuvvetler Ayrılığı” başlığını vermesi” aynı gerçeği yansıtmaktadır. Başlığın bir de devamı var: “Elveda Anayasa”[foot]Ayrıntılar için bkz. Kemal GÖZLER, http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.html[/foot]. Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin ünlü 16. maddesinden esinlenmiş. Buna da aynen katılıyorum. Zira “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur”.

    Bu tespitin ayrıntılarına girmek ve buna bağlı eleştirilere bilimsel bir dayanak aramak anlamsızdır. Çünkü bu yönde yapılacak çalışmalar, gündemdeki Anayasa değişikliğinin siyasal ve hukuksal özünü hiç mi hiç etkilemez. Buna karşılık anayasa değişikliğine girişenlerin taktik gereği yapacakları küçük düzetmelere vesile olur; bu da bilimsel tepkilerin göz önünde tutulduğu söylemini birlikte getirir ve sonuçta güçlerin yürütmede birleştirilmesi girişimine adeta demokratik bir hizmet sunulmuş olur.

    Biraz önceki saptamamıza illa bir dayanak aranıyorsa, Sayın Cumhurbaşkanı’nın söylemlerine bakmak yeterlidir.

    “10Ağustos’ta Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesiyle Türkiye’de bir dönem fiilen bitmiştir. … parlamenter sistem, … geri dönüşü olmamak üzere milletimiz tarafından bekleme odasına alındı. Bu bekleme ne zamana kadar sürecek; ya mevcut uygulamaya anayasal zemin kazandırılana kadar ya da bunun yerine yeni bir sistem ikame edilene kadar...”[foot]http://odatv.com/parlamenter-sistem-bekleme-odasina-alindi–2403151200.html[/foot].

    Cumhurbaşkanı birkaç ay sonra bu söylemini daha da netleştirmiştir: “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiilî durumun hukukî çerçevesinin yeni bir Anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir”[foot]Kemal Gözlerin 30 Nolu dip notu: Milliyet, 14.8.2015, http://www.milliyet.com.tr/ erdogan-turkiye-nin-yonetim/siyaset/ detay/2102172/default.htm; Cumhuriyet, 14.8.2015, http://www.cumhuriyet.com. tr/haber/siyaset/345623/_Turkiye_nin_ yonetim_sistemi_ ilen_degisti_.html; BBC, 15.8.2015, http://www.bbc.com/turkce/ haberler/2015/08/150814_erdogan_sistem. Sözleri Cumhurbaşkanının kendi ağzından dinlemek için bkz.: https://www.youtube. com/watch?v=YaECGxHgY0I.[/foot]. Meslektaşımız Kemal Gözler, bu söylemi, içinde bulunduğumuz “anayasasızlaştırma” sürecinin açık bir itirafı[foot]Gözler, s.13.[/foot] olarak nitelemişti.

    Görülüyor ki AKP’nin Anayasa arayışının, güçler birliğine dayalı Türk Tipi “Başkanlık” dışında bir uzlaşmaya konu olamayacağı, daha bu konuşmalardan açıkça belli olmuştu.

    2) Başkanlık ya da Yarı Başkanlık Kavramlarının Yozlaştırılması

    a) Önce bilgisizliğe dayanan, ya da kasten anlamazlıktan gelinen bir başka kavramdan başlayalım. “Parlamenter sistemde iki başlılık”. İktidar çevrelerinde “İki başlı yönetim olur mu?” gibi söylemlerden geçilmiyor. Oysa “iki başlılık” Anayasa Hukuku öğretisinin parlamenter sistemlerde yürütme organının özelliğini açıklamak üzere kullandığı teknik bir terim. Bir yanda yürütme işlerinde yetkili olan ve Meclise karşı siyaseten sorumluluk taşıyan Bakanlar Kurulu (yürütme organının yetkili ve sorumlu kanadı). Diğer yanda yürütme alanında yalnızca sembolik yetkilerle donatılmış bulunan, ama gerçekte yetkili olmadığı için Meclise karşı siyasi sorumluluk taşımayan yürütme organının ikinci başı: Cumhurbaşkanı. Öte yandan Cumhurbaşkanı aynı zamanda devletin de başı. Şu halde yetkiler belli ve sorumluluklar belli. Bu anlamda iki başlılığı en iyi açıklayan Anayasa’nın 105. maddesine bakmak yeterlidir:

    Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur.

    Görülüyor ki Cumhurbaşkanının iki türlü işlemi var:

    — Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda tek başına yapabileceği belirtilen işlemler: Bunlar daha çok Devletin başı sıfatıyla yetkili olduğu alanı gösteriyor.

    — Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlara göre ancak, Başbakan ve ilgili bakanın imzalarıyla yapabileceği işlemler. İşte bunlar da yürütme organının özgül alanını oluşturuyor. Bu alanda yetki Bakanlar Kuruluna ait olduğu için Meclise karşı sorumlu olan da Bakanlar Kurulu.

    Bunun tarihsel süreçten gelen bir mantığı ve demokratik bir içeriği var. Önceleri Kralların mutlak olarak sahip oldukları yasama ve yürütme yetkileri, büyük mücadeleler sonunda halkın seçtiği meclislere ve onun güvenini kazanmış olan hükümetlere geçmiş. Bu iki alan görev olarak birbirinden ayrılmış biri diğerini denetleyecek eşit silahlara sahip bir yapı içinde parlamenter sistemi oluşturmuş. Bu mücadele 1215 Magna Carta’dan günümüze kadar uzanan bir zamanı kapsıyor. Bizdeki başlangıç noktası 1876 Anayasası. Bugün Avrupa’da krallık yine var. Ama yetkileri devletin birliğini temsil dışında yasama ve yürütme organlarına geçmiş. Krallığın kaldırıldığı yerlerde ise aynı sembolik işleve sahip Cumhurbaşkanları gelmiş. İşte cumhurbaşkanının tarafsız statüsü de buradan kaynaklanıyor.

    Şimdi Meclis’te görüşülen Anayasa Değişikliği önerisi, ülkemizde 150 yıla yaklaşan bir siyasal sisteme son veriyor. Bakanlar Kurulunu kaldırıyor. Tüm yürütme yetkilerini Cumhurbaşkanına veriyor. Olağan ya da olağanüstü kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi de tek başına ona verilmiş. Böylece kendisine yasama alanına aktif müdahale imkânı sağlanmış. Buna karşılık Meclis’in hükümeti denetleme yetkileri etkisizleştirilmiş. Cumhurbaşkanı Meclis’i dilediği zaman feshedebiliyor. Meclis’in seçimlerin yenilemesine karar vermesi ise üye tam sayısının 3/5 çoğunluğunun kararına bağlı. Bu durumda Cumhurbaşkanın seçimleri de birlikte yenileniyor. Yani silahlar eşit değil. Öte yandan Cumhurbaşkanı artık tarafsız değil partili. Güçlü konumu nedeniyle partisinin milletvekili adaylarını da o belirliyor; böylece yasama organına partisi kanalıyla hâkim duruma getirilmiş.

    b) Değerli meslektaşım İbrahim Kaboğlu, son yazılarından birine “Parlamentarizm Kalkıyor, Ama Başkanlık gelmiyor.” diye başlık atmış. Çok doğru. Ama daha da doğrusunu ararsak, içinde yaşadığımız siyasal gündemde parlamenter sistem zaten fiilen ortadan kalkmıştı. AKP’nin hedefi ise hiçbir zaman anayasa hukuku öğretisinin anladığı anlamda bir başkanlık ya da yarı başkanlık sistemi olmamıştı.

    Sonuçta benzeri olmayan, Sayın Cumhurbaşkanının kişiliğine özgü bir yönetim biçimi anayasallaşmak üzere. Ama bunun yerine Anayasa Değişikliği Önerisinde gerçekten ABD’nin başkanlık modeli getirilmiş olsaydı, sonuç çok mu farklı olurdu? Bence fazla bir şey değişmezdi. Anayasa’daki parlamenter sistemi neye benzettilerse, başkanlık da aynen onun akıbetine uğrardı. Sebebi gayet basit: Çünkü tüm eleştirilen yanlarına rağmen başkanlık sistemini ABD’de demokratik bir model olarak başarılı kılan koşullar bizde bulunmuyor.

    — Bir kere bizde siyasal iktidarın bölünmesi anlamına gelen federatif yapı yok, tam karşıtı üniter bir devlet yapısı var. Ama bu üniter yapı, Sevr antlaşmasıyla parça parça edilmiş ülke ve ulus bütünlüğünü yeniden kurmanın zorunlu bir yolu olarak seçilmiş. Onların federatif yapısı ise İngiliz tahakkümüne karşı birleşen eyaletlerden kaynaklanıyor. Yani iki ayrı ve farklı tarihsel süreç. İkisi de kendi içinde tutarlı ve haklı.

    — Demokratik siyasal yaşamımızın vazgeçilmez unsurları olarak benimsenen siyasal partiler, ABD’den farklı olarak ideolojik bir temele ve bunun gerektirdiği parti disiplinine sahip.

    — Parti disiplininin lider sultasına kaymasını önleyecek olan parti içi demokrasi güya anayasal bir ilke; ama fiilen yok; Siyasi Partiler Kanunu’nda tüm ayrıntılarıyla düzenlenmiş bulunan önseçimi uygulamak partilerin takdirine bırakılmış. Önseçim olmayınca milletvekili adayları, parti lideri ve çevresince belirleniyor.

    — Seçim sistemimiz, yüksek barajlı bir nispi temsil; partiye kim hâkimse adayları da o belirliyor. Bu da lidere bağımlı milletvekilleri blokunu üretiyor ve güçler kaynaşımına yol açıyor. Anayasa Değişikliği Önerisi bu durumu daha da koyulaştırmış durumda.

    — Meclis tek yapılı. Kendisine bağımlı milletvekilleriyle Meclise hâkim olan lider, yasama – yürütmeye de bütünüyle hâkim oluyor.

    — Buna ek olarak yargının demokratik meşruiyetini sağlıyoruz aldatmacasıyla 12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği sonunda yargı da yürütmenin tam etkisine alındı ve o zamanki koalisyon ortağı olan FETÖ’ya teslim edildi. Şimdi ise HSYK’nın yapısı, yargıyı FETÖ’den temizleme adına daha da siyasallaştırılıyor, Anayasa Değişikliği önerisine göre, yarısı doğrudan cumhurbaşkanınca seçilecek. Diğer yarısı ise Cumhurbaşkanı ile meclis çoğunluğunu neredeyse özdeşleştiren yeni yapısıyla TBMM tarafından seçilecek. Yargının kendi mensuplarınca yönetilmesi ise tarihe karıştı.

    — Uzlaşma kültürü desen hiç yok. Daha önce tarafsız bir cumhurbaşkanı üzerinde bile uzlaşamayan, anayasa değişikliklerinde ya da yeni anayasa yapma iddialarında hiçbir uzlaşma aramayan dayatmacı bir siyasal yapıda uzlaşma kültüründen söz etmek zaten abesle iştigal olurdu.

    — Başkanlıksistemikatıbirgüçlerayrılığını gerektiriyor. Sayın Cumhurbaşkanımız ise güçler ayrılığından şikâyetçi. Anayasa Değişikliği önerisi de güçlerin Cumhurbaşkanında toplanmasını hedefliyor.

    Şimdi ülkenin içinde bulunduğu koşullar bu denli farklı iken, ABD modeli bir başkanlık sisteminden söz etmek, zaten milleti kandırmak olurdu. Nitekim AKP’nin ilk önerisinde “Türkiye’ye özgü”, bir başkanlık sisteminden söz ediliyordu. Şimdi ise “Cumhurbaşkanlığı sistemi” gibi yapay bir terim seçilmiş.

    Bu nedenle gerçek aranıyorsa, anayasa öğretisinin ortak terimleri olan parlamenter, başkanlık ya da yarı başkanlık terimlerini Türkiye’deki güncel gelişmelerle ilgili olarak kullanmaktan vazgeçmek gerekir. Çünkü bu terimler Türkiye bağlamında öz anlamlarını yitirdiği gibi, siyasal iktidarca sabırla ve kararlılıkla kurgulanan yeni bir Türkiye düzenini maskelemekten başka bir işe yaramadı.

    Türkiye’deki güncel gelişmeleri karşılayacak bir terim aranıyorsa, aslında gerçeği en uygun olanı “Reislik Sistemi” olmalı. İşin içinde bir de kendisine “Başbuğ” denilmesinden hoşlanan biri daha var. Ama o belirleyici olmayıp yalnızca bir destek hizmeti sunduğu için yeni sisteme adını veremez.

    3) Anayasa Tarihimize Saygısızlık

    Şimdi bu açıklamaları parlamento tarihimizle karşılaştıralım. Birinci TBMM tüm güçleri kendinde toplamıştı. Ama buradaki güçler birliği, işgal altındaki bir ülkenin kurtuluş mücadelesinin zorunlu kıldığı bir yönetim biçimiydi. Dünya Savaşı’nda çok şeyini kaybetmiş bezgin bir halkı, bu kez bir kurtuluş savaşı için seferber etmek, yeni bir ölüm- kalım mücadelesi içine çekmek, Mustafa Kemal’in deyimi ile “ülkeden önce halkı kazanmak”la mümkündü. Bunun için de ulusal kurtuluş savaşını halka mal etmek ve hareketin önderliğine seçimle

    gelmek gerekiyordu. Ancak Birinci TBMM, savaşın en yoğun döneminde bile Mustafa Kemal’in istediği olağanüstü yetkileri, üç aylık sürelere bağlı olarak verdi ve yoğun bir denetim çemberi içine aldı. 1924 Anayasası’nı yapan İkinci TBMM ise, Mustafa Kemal’in tartışılmaz otoritesine rağmen, o zamanki Anayasa Komisyonunun Cumhurbaşkanı için önerdiği üstün yetkilerin hiçbirini kabul etmedi:

    • Cumhurbaşkanına TBMM’ni fesih yetkisini vermedi;
    • yasaları geri çevirme yetkisinin ancak nitelikli çoğunlukla aşılabilmesine izin vermedi;
    hükümetin tutacağı yolu meclise bildirmesini yeterli görmedi güvenoyunda ısrar etti.

    2. TBMM milletvekillerinin gösterdiği bu direnç, günümüzün, parti disiplini ile lidere bağımlı milletvekilleri için ders alınması gereken bir örnektir. Mustafa Kemal’in, Meclis’in gösterdiği direnci, liderliğine ve kurmak istediği rejime bir karşı çıkış olarak değerlendirmemiş olması ise, günümüzün siyasal liderlerinin tarihimizden öğrenebilecekleri bir demokrasi dersidir.

    Şimdiki Anayasa Önerisi ise demokrasi tarihimizle alay edercesine Bakanlar Kurulunu ortadan kaldırıp tüm yürütmeyi Cumhurbaşkanına bağlarken, yasamayı da onun vesayetine veriyor.

    Oysa 2. Meşrutiyetin Meclisi Mebusan’ı bile o zamanki Anayasa’da yer almadığı halde, yani 1909 Anayasa değişikliğinden önce, padişahın hükümetini güvenoyu istemeye zorlamış, hatta siyasal sorumluluğu fiilen harekete geçirerek hükümet düşürmeyi başarmış bir meclisti.

    Şimdi görevde bulunan TBMM üyeleri, Padişahtan koparılan, ama Mustafa Kemale bile verilmeyen yetkileri Cumhurbaşkanına verirlerse, parlamento tarihimize Meclisi Mebusan üyeleri ile Birinci ve İkinci TBMM üyelerine büyük saygısızlık yapmış olurlar.

    Türkiye, tarihsel birikimi ve deneyimiyle bunu hak etmiyor.

    Bu gerçek bir yana, Anayasa Mahkemesi tarafından denetimi zaten sıfırlanmış bulunan KHK’ler düzeni altında yapılacak bir Anayasa değişikliği, Türkiye’yi anayasasızlaştıranların kendilerini bu yoldan meşru kılma arayışından başka bir anlam ve işleve sahip olamayacak.

    Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’lerle ilgili yeni kararında bu alanda hiçbir denetim yetkisine sahip olmadığına karar vermiş ve böylece geçici bir yönetim olan OHAL’e kalıcılık sağlamıştır. Bireysel başvurular da bu mantıkla uygulanırsa, AİHM’nin Anayasa Mahkemesi’ni devreden çıkarması kaçınılmaz hale gelecektir.

    Bütün bu tablo, genç meslektaşımız Tolga Şirin’in deyimiyle KHK’den “Anayasa Hükmünde Kararname”ye geçiş heves ve eğiliminin bir yansıtmasıdır.

    4) 12 Eylülle Hesaplaşma Masalı

    Bir de özellikle 2010 Anayasa Değişikliği sırasında kullanılmış olan bir çarpıtma var: “12 Eylül ile hesaplaşma”.

    Bu söylem, “YETMEZ AMA EVET”çilerin de ana sloganı olmuştu. Şimdiki değişiklikte de benzer şeyler söyleniyor. Oysa bugünkü OHAL KHK’ler Düzenine Anayasa Mahkemesi tarafından sağlanan “denetimsiz alan şemsiyesi”, 12 Eylül ruhunun en karakteristik yansımasıdır. “Temel hak ve hürriyetler için anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alabilme” (AY m.15/1) ve “OHAL KHK’lerin yargısal denetime kapalı olması (AY m.148/1 cümle 3) gibi düzenlemeler, 1982 Anayasası’ndan önceki anayasaların hiçbirinde yer almamıştır. Bunları titizlikle koruyan ve 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kurulan OHAL KHK düzenini bu maddelere dayandıranların, 12 Eylülle hesaplaşmaktan söz etmeye hakları yoktur.

    Sonuç

    • Anayasa Değişikliği girişimi AKP lideri için dikilmiş bir elbisedir. “Ulusun Anayasası “diyebileceğimiz kalıcı bir nitelik kazanamaz.

    • Ulusun Anayasası, ancak barajsız bir seçimle ulusu tam olarak temsil edecek bir kurucu meclis eliyle hazırlanırsa, bu sıfata hak kazanabilir.

    • Demokratik yelpazede böyle bir Kurucu Meclis’in kurulmasına en uzak ortam, Anayasa Mahkemesi’nin yardımıyla OHAL KHK’lerine kalıcı bir etkinin sağlandığı bugünkü ortamdır.

  • Bize “Sadece” Laiklik Gerek

    1990’ların ikinci yarısının ardından 15. yılına girdiğimiz AKP iktidarında da 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından laiklik ilkesinin fazlasıyla tartışıldığı ve aşındığı dönemleri birlikte yaşadık.

    12 Eylül darbesiyle Türkiye’de burjuvazinin net ve tartışmasız tercihi işçi sınıfının örgütsüz kılınması ve dinin bunun aracı yapılmasıydı. İkili eğitim anlamına gelecek şekilde imam hatip okullarının kurulması, türbanın serbestleşmesi, gerici dernek ve vakıfların çocuklar ve gençler üzerindeki artan etkisi, siyasetin dini referanslara indirgenmesi Türkiye’nin 1946’da başlayan “çok partili demokrasi” hikayesinin esas olarak bütün bir özetini oluşturdu.

    AKP yıllarının özelliği, 2002’ye kadar Demokrat Parti’den Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi’ne merkez sağın oy kaynağı olan tarikatların AKP altında siyasal İslamcılarla buluşması oldu. Sonrasında ise “Arap Baharı”na uzanan süreçte emperyalizmin başından beri piyonu olan siyasal İslam’a biçilen yeni rol ile cihatçı terör örgütlerinin gelişimiyle paralel olarak dinci gericiliğin yükselişini izledik.

    Devletin “emniyet sübabı”nın gerekçelerinde laikliğin gerilemesi

    Gericilerin 1923 Cumhuriyeti’ni yıkarak 2. Cumhuriyet’i kurmaya çalışırlarken yararlandıkları liberal tezler Anayasa Mahkemesi kararlarına dahi çok hızlı bir şekilde yansıdı. 1990’ların sonunda 2010’ların başına sadece on beş yıl içerisinde devletin ve aynı anlama gelmek üzere burjuvazinin laiklik ilkesinden kurtulmak için yaptığı tercihler daha açık olamazdı.

    Anayasa Mahkemesi, 1998’de Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin verdiği kararda, laiklik ilkesini, “ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir” diye tanımlıyordu. Mahkeme, bununla birlikte dinin bireyin iç dünyasına ait olduğu vurgusunu da ihmal etmiyordu.

    Oysa 2003yılına gelindiğinde, AKP’nin eğitim sisteminde birliği bozan “ 4+4 +4 ” sistemini yasalaştırmasına karşı açılan iptal davasında Yüksek Mahkeme’nin gündeminde artık laiklik değil “özgürlükçü laiklik” vardı. Mahkeme, gerekçeli kararında, “özgürlükçü laiklik dinin bireysel boyutunun yanında aynı zamanda toplumsal bir olgu olduğu tespitinden yola çıkmaktadır. Laiklik anlayışı, dini sadece bireyin iç dünyasına hapsetmemekte, onu bireysel ve kolektif kimliğin önemli bir unsuru olarak görmekte, toplumsal görünürlüğüne imkân tanımaktadır.” demiştir.

    Yine aynı kararda, “Türkiye’de laikliğin baştan beri devlet ile İslam arasındaki kurumsal ilişkiyi mutlak surette dışladığı da söylenemez. Anayasa, resmi bir dine yer vermemekle birlikte, çoğunluk dininin mensuplarının inanç, ibadet ve eğitim gibi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik resmi mekanizmalar öngörmüştür.” diyerek “özgürlükçü laiklik” üzerinden kurumsal dini de çoğunluk üzerinden devletin bir parçası haline getirmiştir.

    Karşı devrimci çıkışa karşı iki kolu da bağlanan laiklik

    Devletin en üst düzey yargı organının, ortaçağ dogmatizmi, aklın öncülüğü, özgürlük, insanlık, dinin bireyin iç dünyasına ait olması gibi vurgulardan dine toplumsal bir rol biçilmesi, kişinin kimliğinin bir parçası olması, toplumsal görünürlüğü ve kurumsal dinin çoğunluk üzerinden devletin parçası haline getirilmesine uzanan yolda bir mücadele verilmediği elbette söylenemez.

    Öte yandan, karşı devrimci bu cüretkar çıkışın gerçekten karşılık bulmasını sağlayan en önemli faktörlerden birisi laiklik mücadelesinin bir kolunun Kemalizmin bu mücadeleyi şekli unsurlara indirgeyerek düzenin yönelimine karşı esastan karşı çıkmaması ve sonrasında özellikle liberal tezler çerçevesinde siyasal İslam’ın oyun sahasına balıklama dalması ile ve diğer kolunun liberallerin kimlik temelli siyasetlerinin yakıtlarından biri olarak kullanıp laiklik mücadelesini laikliğe karşı bir mücadeleye çevirmesi ile arkasından bağlanmış hale getirilmesiydi.

    Sermayenin tercihlerini silikleştiren laikliğin kollarını arkasından bağlama hali esasında laiklik mücadelesinin “sahte umutlara” bağlanmasına neden oldu. Bu bağlamda, gerek laiklik karşıtlığının gerekse de laiklik ilkesinin şekilsizleşmesine neden olan yukarıdaki yaklaşımların karşıya alınması gerekiyor.

    Önümüzde duran tehlike: Ilımlı laiklik

    Bununla birlikte, dünyada rüzgarın siyasal İslam, açısından ters döndüğü söylenebilir. Emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği yeni rol kapsamında Osmanlıcılık ile siyasal İslam’a önderlik etmesi ve böylece Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi projesi büyük ölçüde miadını doldurmuş gözüküyor. Bununla birlikte ılımlı İslam’ı “özgürlükçü laiklik” ile pazarlayan düzenin şimdi de “ılımlı laiklik” ile siyasal İslam’ın artıklarını pazarlayacağı söylenebilir.

    Türkiye’de siyasal İslam’ın kadro kanadı “İslamcı” bir iktidar tarafından tasfiye ediliyor. Elindeki iktidarı kaybetmek istemeyen Erdoğan öncülüğündeki siyasi popülist kanadı ise yıllarca her yere “Hakimiyet Allah’ındır” diye yazdıktan sonra tüm ülkeyi “Hakimiyet Milletindir” afişleriyle donatıyor, milliyetçiliğe giderek daha fazla sarılıyor, İslamcı bir ideolog yerine pragmatist, liberal bir muhafazakarı başbakanlık koltuğuna oturtuyor.

    Siyasal İslam, elbette tarihe karışmayacaktır. Ancak “ılımlı İslam” yerine “ılımlı laiklik” konularak yeni bir soluk getirilmesi pekala mümkündür. Unutmayalım, Erdoğan Mısır’da Müslüman Kardeşler’e büyük tepki çekme pahasına “laiklik” önermiştir. Bundan sonra, yapabilecekleri de hepimizi “şaşırtabilir”. Sermaye, gericiliği yeni maskelerle sunabilecektir.

    Laiklik ne değildir?

    Önümüzdeki dönemde, tartışmanın temelinde bir laiklik tanımı yapmak gerekmekle birlikte sade bir tanıma ulaşmak için öncelikle reddedilmesi gereken kimi yaklaşımların da öncelikle vurgulanması yerinde olacaktır.

    En temelden itiraz edilmesi gereken yaklaşımın laiklik ilkesinin inanç özgürlüğüne dayandırılması olmalıdır. Bunun bir adım ötesi işi inançlara özgürlük noktasına varan bir ifrata vardırmaktır. Açıktır ki, insanlar diledikleri şeye inanmakta özgürdürler. Bu inançların toplumsal bir karşılık bulması da mümkündür. Ancak ne olursa olsun sonuç itibariyle insanların inandıkları şeylerin kendilerine “özgürlük” tanıması esas olarak sorgulanamayan, yanlışlanamayan ve toplumda herkes tarafından paylaşılmayan bir önermenin tüm topluma egemenlik kurması ya da her inancın kendi kurallarıyla var olarak toplum içerisinde örgütlenmesi gibi dogmatik durumlara izin verilemez.

    Burada ifade edilmesi gereken bir husus, laikliğin kişilerin inanç ve vicdan özgürlüğünü inançlara ve toplumsal baskıya karşı da koruması zorunluluğudur. İnançlara özgürlük noktasına vardırılan bir anlayışın örgütlü ve kurumsal dinin kişiler üzerindeki baskısını “özgürlük” diyerek görmezden geldiği açıktır.

    Unutulmaması gereken, bir grup elitin geniş halk yığınlarını baskı altında tutması türünden bir masalın gerçekliğinin olmadığıdır. Kişilerin inanç özgürlüğü, şeyhlerin, şıhların, din adamlarının, örgütlü ve kurumsal dinin kişilerin yaşamlarını belirlemesine alan açan bir şekilde anlam- landırılamaz. Kişilerin inanç özgürlüğü tartışılmaz ancak bunun yolu kişilerin özgürlüğünün sağlanmasından geçer, inançların değil.

    Bunun yanı sıra, devletin hiçbir dini kurumu olmaması, din işleri, organizasyonu, eğitimi ve öğretimi gibi hususların “sivil topluma” bırakılması da düşünülemez. Kuşkusuz devletin doğrudan bir mezhebin kurumsal işleyişini üstlendiği mevcut yapı kabul edilebilir değildir. Ancak tarikatların, cemaatlerin, gerici vakıfların ve derneklerin karanlık sicilleri düşünüldüğünde en azından öngörülebilir gelecekte dini kurumların ve din eğitiminin devletin denetiminden ve kontrolünden çıkarılmasının herhangi bir haklı gerekçesi olamaz. Bu “statükoculuk” veya yasakçılık değil ülkede cüretkar hale gelmiş olan gericiliğin dizginlenmesinin ön koşuludur.

    Öte yandan dinsel eğitimin serbest bırakılması da yine kabul edilmemelidir. Bu bağlamda, dinler tarihi ve genel din bilgilerinin ötesinde bir değerler eğitimi tarifini de içerecek şekilde dini eğitimin hele ki zorunlu olarak okullara sokulması da mümkün değildir. “Kindar ve dindar nesiller”e ihtiyaç yoktur.

    Buna göre, meselenin dinin devlet işlerine ve devletin din işlerine karışmaması gibi bir basitliğe indirgenmesi de kabul edilmemelidir. Devlet, kişilerin hak ve özgürlüklerini gerçekleştirmesinin araçlarını güvence altına almak zorundadır. Bu yükümlülüğünü üçüncü kişilere devredemez. Ancak bunun ötesinde gerek dinin niteliği gereği gerekse geride bıraktığımız gerici saldırının insanlığın kazanımlarında neden olduğu erozyon nedeniyle bu karışmama halinin karşılıklı olamayacağı açıktır.

    Ayrıca, dinsel kimliğin toplumsal alanda bir kimlik vurgusu olarak dışa vurumu ve görünürlüğü de reddedil- melidir. Bunun bir yanı devletin dini simgelerden arındırılmasıdır. Bir diğer yanı ise kişilerin “özel ve kolektif yaşam alanlarında kendi kültürel kimliklerini özgürce yaşamaları” gibi süslü ifadeler arkasına gizlenen toplumsal baskı mekanizmalarının da ortadan kaldırılması olmalıdır. Hiç bir durumda laikliğin bir dinsel kimlik politikası haline getirilmesini kabul etmek mümkün değildir.

    Laiklik nedir?

    Bu çerçevenin ardından laiklik için daha genel bir tanımı yapmaya çalışabiliriz.

    Laiklik, en temel olarak, dinin etkilerinin siyasi ve toplumsal yaşamın belirlenmesinden tamamen yalıtılmasıdır. Laiklik sadece dünya ve din işlerinin veya daha utangaç bir tanımla devlet ve din işlerinin birbirinden ayrılması olarak geri tanımlardan kaçınılması gerekmektedir. Buna göre, laiklik, siyasi ve toplumsal yaşamın doğanın ve toplumun ihtiyaç ve işleyişine göre insan aklı tarafından düzenlenmesidir. İfade edilen tanım çerçevesinde dinin rolü ancak kişilerin iç dünyasına ve vicdanlarına ilişkin bir olgu olarak kabul edilebilir. Bunun ötesinde siyasi ve toplumsal yaşamın düzenlenmesinde dinin ve inançların herhangi bir etkisi kabul edilemeyeceği gibi bu alanlar mutlaka aklın ve bilimin ışığında kişilerin eşitliği ve özgürlüğü doğrultusunda düzenlenmelidir.

    Laiklik elbette kişilerin inanç özgürlüğünü de güvence altına almalıdır. Kişilerin inanma ve inanmama tercihlerinin herhangi bir toplumsal baskı ve ayrımcılıkla karşılaşmadan yapabilmesini güvence altına alması esas olarak kişilerin bu tercihleri yapan diğer kişilere karşı korunmasını gerektirir.

    Bu bağlamda, laiklik kurumsal ve örgütlü dini düzenlemek ve denetlemek durumundadır. Dolayısıyla, cemaatler, tarikatlar gibi örgütlenmelerin serbest bırakılması mümkün değildir. Dahası bunlar arasında bir rekabetin ve toplumsal yaşama egemen olma mücadelesinin de engellenmesi bir zorunluluktur. Kurumsal ve örgütlü dinin, kişinin inancına ulaşması dışında bir amaç taşıması kendi tanımını da reddetmek olacağından esas olarak bunun bir özgürlük alanı olmadığı açıktır.

    Bunun yanı sıra insan aklının özgürleştirilmesinin de sürekli olarak vurgulanması ve laiklik tanımında silikleşmesine izin verilmemesi gereklidir. Bu bağlamda, bilim ve eğitim alanlarının inançlardan tamamen ayrılması da tartışılmaz olarak sağlanmalıdır.

    Bugün bir kez daha doğadaki ve toplumdaki süreçlerin, herhangi bir doğaüstü ve fizikötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmamış olduğu, doğa ve toplum yasalarına tabi oldukları ve insanlığın aklıyla bu yasaları kavrayabileceğinin mücadelesi verilmeli ve kazanılmalıdır. Bu çerçevede, mücadelenin bir kimlik sorununa indirgenmesi, hoşgörü seanslarıyla sulandırılması, “özgürlükçülük” safsatasıyla altının oyulmasına izin verilmemelidir.

    Gelinen noktada laiklik mücadelesi eşitlik ve özgürlük mücadelesinin stratejik cephesi haline de gelmiştir. Yeni bir refah hikayesi bulamayan düzenin çürümüşlüğünün ve kitlelerin uyanmasını engellemesinin neredeyse tek aracı olarak elinde kalan gericiliğin yenilmesi düzenin de yenilmesi anlamına gelecektir.

  • Laiklik ve İdeolojik Mücadele

    Türkiye’de son 70 yıldır izlenen sistematik dinselleştirme; Cumhuriyetin modern, aydınlanmacı ve ilerici değerlerinin adım adım tasfiye edilmesi, insanların sınıfsal konumları ile siyasal tercihleri arasındaki pozitif ilişkiyi kopardı.

    Yani insanlar sosyal konumlarından hareketle akıl ve bilinçleriyle değil, inançlarıyla siyasal tercih kullanır ya da oy kullanır hale getirildi. Sırf dindar diye kendi cellatlarına oy veren geniş bir seçmen kitlesi oluşturuldu. Siyasal tercihi belirleyen temel etken din, geleneksel kültür ve etnik duyarlılıklar oldu. Sonuçta yoksullar, kendilerini ezen efendilerinin arkasından sürüklenmeye, kendi köleliklerini her gün yeniden üretmeye başladı. Bir tür gönüllü kulluk yaratıldı.

    Örneğin; AKP son üç seçim kampanyasını ekonomik-sınıfsal talepler etrafında değil, daha çok kültürel değerler ve ideolojik kavga zemininde yürüttü. Çünkü, ortada esas olarak bir rejim tartışması vardı ve siyasete rejimi değiştirme iddiasıyla giren AKP, seçim kampanyasını da din, kutsal dava, milletin değerleri gibi temalar etrafında yürüttü. Saldırılarını laiklik, cumhuriyet, aydınlanmanın kazanımları gibi ideolojik ve kültürel bir alanda geliştirdi.

    Muhalefet ve sol bu olguyu göremedi ve deyim uygunsa “fakirlik edebiyatı” üzerinden geliştirilen ve esas olarak ekonomik taleplerle sınırlandırılan bir program üzerinden siyasal mücadele yürütmeye çalıştı. Eğitim alanında/sektöründe örgütlü sol sendikalar bile ücret sendikacılığının sınırlarını aşan bir çizgi geliştiremedi.

    Ne cumhuriyetin kazanımları ne de laiklik etkin bir şekilde savunulmadı. Toplumun AKP’ye oy vermeyen yüzde 50’yi aşkın kesiminin aydınlanma değerleri etrafında birleştirilmesi için ciddi denilebilecek bir girişimde bulunulmadı. Bugün laiklik ve Cumhuriyetin temsil ettiği ilerici değerler sahipsiz kaldı.

    Sulandırılmamış bir laiklik mücadelesi

    Türkiye tarihsel bir kavşakta duruyor. Ülke, ya insanlığın ilerici birikimini içererek geleceğini yeniden kuracak ya da bir önceki çağın değerler dünyasına iade edilecek. Başka bir anlatımla, ya karşı devrim saldırısı yenilgiye uğratılacak ya da toplum İslam’ın uzayan Ortaçağ’ına teslim edilerek sonu belirsiz karanlık bir yola girecek.

    Bu çatışma ekseni kavranmadan, toplumsal güçler buna göre konumlanmadan Türkiye’de gerçek anlamda siyaset yapmak ve ülkenin kaderinde rol oynamak mümkün değildir. Sol ve ilerici güçler bakımından geniş toplum kesimleriyle buluşmanın, kitleselleşmenin ve gerçek anlamda bir siyasal güç olmanın yolu da bu gerçeği kavramaktan geçiyor. Değilse, sınıf mücadelesi alanının ve siyasal kavganın yürüdüğü sahnenin bir aksesuarı olmanın ötesine geçilemeyecektir. Bu çatışma ekseninin belirleyici ve anahtar kavramı laikliktir.

    Laiklik için ‘ama’sız, ‘fakat’sız ve sulandırılmamış bir mücadeleyi esas almayan ilerici, sol, sosyalist, devrimci, halkçı ya da demokratik hiçbir hareketin etkili olma, ciddiye alınacak bir güç haline gelme şansı yoktur. Çünkü bugün sınıfsal mücadelenin eksenini de laiklik karşısında alınacak tutum belirlemektedir. Yani emekçilerin aklı ve vicdanının yeniden özgürleştirilmesi için verilen kavga sınıf mücadelesinin eksenini oluşturmaktadır.

    Eğer bu olgu kavranamaz ve gereği yapılamazsa, işçi sınıfının en iyi olasılıkla sendikal mücadele düzeyinde -o da çok sınırlı şekilde- kalması kaçınılmazdır. Diğer bir ifade ile kapitalizme ve mezhepçi faşizan iktidara karşı siyasal mücadele bilincine sıçraması mümkün değildir.

    Çünkü laiklik, bir orta sınıf fantezisi ya da bir Kemalist saplantı değil, demokratikleşmenin de sosyalizm mücadelesinin de üzerinde yükseleceği bir zemin, olmazsa olmaz bir ön koşuldur. Laiklik, çağımızda burjuvazinin terk ettiği bir değer, iktidarını sürdürmek için bir önceki çağın ideolojisine iltica ederek sokakta bıraktığı bir ilkedir. Laiklik öncelikle emekçiler için gereklidir.

    Yarım kalan hesaplaşma

    AKP iktidarı, neredeyse 150 yıllık bir tarihsel oyluma sahip olan Osmanlı-Türk modernleşme ve aydınlanma sürecinde köklü bir kırılma yarattı. Doğunun en büyük tarihsel atılımı olan, Fransız Devrimi’nin İslam dünyasındaki en kapsamlı yorumu sayabileceğimiz 1908 Hürriyet Devrimi ve 1923 Cumhuriyeti’nin neredeyse bütün kazanımları tasfiye edildi. Siyasal İslamcılar, yıllık bir tarihsel dönemi, toplumsal deneyimi ve kültürel-siyasal birikimi, parantez içine alıp kapatmaya kalkıştı.

    Geride tamamlanamamış bir hesaplaşma, kapatılamamış bir defter kaldı. Cumhuriyet burjuvazisi ve başta TSK olmak üzere bürokrasisinin kendi devrimine ihaneti sonucu bu hesaplaşma tamamlanamadı. Türkiye’nin NATO’ya girişiyle birlikte derinleşmeye başlayan karşı devrim süreci bugün tamamlanma aşamasına geldi. Batı, sosyalist blok karşısında kendi güvenliği için Cumhuriyet devriminin yıktığı bütün gerici kurumlarla uzlaştı, Türkiye’nin aydınlanma atılımını feda etti. Bu büyük ülke Soğuk Savaş sürecinde harcandı. Siyasal İslam bir Soğuk Savaş çocuğudur. Batının imalatıdır. Giderek özerklik alanını genişletip bağımsızlaşsa da, bugünün Batı’yı hedef alsa da gerçek budur.

    İşte Siyasal İslamcı hareket bugün o yarım kalan hesaplaşmayı tamamlamaya, açık kalan defteri kendi anlayışı temelinde kapatmaya ve deyim uygunsa rövanşı almaya çalışıyor.

    Ancak, AKP iktidarı Cumhuriyeti yıktı ama yerine henüz kendi rejimini kuramadı. Ülke ve toplum adeta boşlukta salınıyor. İslamcılar bu konuda açık bir başarısızlığa uğradı. Yeni anayasa ve başkanlık sistemi dayatmasının anlamı budur. Dolayısıyla bugün derinleşen toplumsal gerilimin temelinde yatan en önemli neden, bu boşlukta kalma hali, hukuku oluşturulamayan fiili durum rejimidir.

    Bu durum ülkenin yeni bir ‘Fetret’ dönemine girdiğini göstermektedir. ‘Fetret’ dönemleri karasız dengelere dayalı bir geçiş dönemine işaret eder. Merkezi iktidarın dağıldığı bir kaos ortamı demektir. Köklü bir çatışma, tasfiye ve yeniden inşa dönemi yaşanmadan istikrar kurulamaz.

    AKP , en güçsüz döneminde krizi fırsata çeviriyor

    Şu açıktır; AKP’yi iktidara taşıyan bütün iç ve dış dinamikler değişti. Liberallerin desteğini de kaybeden Erdoğan-AKP iktidarı artık toplumsal rıza üretmekte büyük güçlük çekiyor. Bu nedenle, iktidarını sürdürebilmek için toplumu bölme ve ideolojik-kültürel bir saflaşma yaratmaktan başka bir yol bulamıyor.

    Diğer taraftan, ABD ve Batılı müttefiklerin, öngörülemez ve iki yüzlü buldukları Erdoğan yönetimine verdikleri desteği büyük ölçüde geri çekmeye başladığı görülüyor. AKP iktidarı dünyada ve bölgede adeta tecrit edilmiş gibi Böylece, “Batı’nın (emperyalizmin) kirli işlerini yapıp onların desteğini alarak iktidara gelmek ve bu iktidar gücünü kullanarak sinsice (pasif karşı-devrim yoluyla) rejimi değiştirmek” diye özetleyebileceğimiz İslamcı iktidar stratejinin, kısa vadede kimi başarılar kazansa da, orta vadede çöktüğünü gösteriyor.

    Kaldı ki, bu strateji ile gelinen aşama; derme çatma, rüküş, akıl ve bilimden uzaklaşan, içine doğru büzülen, çağının dışına düşen bir siyasal yapıdan ibarettir. Yalnızlaşmış, yıktığı geleneksel iktidar bloku yerine yeni bir iktidar bileşimi kuramamış ve giderek daralan bir klik partisi iktidarıdır. Paradoksal olarak, gücünün zirvesinde sanıldığı anda, aslında en güçsüz dönemini yaşayan bir iktidardır bu. Silkelense yıkılacak durumdadır.

    Daha bir kaç ay önce gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi, AKP iktidarının aslında pamuk ipliğine bağlı ve sanılanın aksine çok güçsüz olduğunu da ortaya çıkardı.

    Ancak, İslamcı iktidara karşı etkili bir siyasal ve toplumsal mücadelenin yürütülememesi, içinden geçilen tarihsel dönemece uygun bir muhalefet stratejisi oluşturulamaması nedeniyle AKP iktidarı yeniden toparlanıyor. Erdoğan- AKP yönetimi, 15 Temmuz darbe girişiminin yol açtığı krizi bir fırsata çevirerek kendi siyasal hedeflerine ulaşmak için kullanıyor. Darbeyi bastırmaya değil, tamamlamaya çalışıyor. Bu anlamda, bütün ülkede ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) yetkilerini rejim değişikliğini tamamlamak için bir araç olarak kullanıyor.

    Toplumun her kesimiyle çatışan, dolayısıyla dinci ve muhafazakâr seçmenin desteği dışında dayanacağı anlamlı güç kalmayan AKP’nin, iktidarını sürdürebilmesinin tek bir yolu bulunuyor; baskı ve devlet terörü. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, yüz yıllık tarihsel hesaplaşmanın belki de son muharebesinin yaşanacağı günlerden geçilecek.

    Tarihsel kavşak ve eleştiri

    Ülkenin böyle bir tarihsel kavşağa gelmesi kaçınılmazdı. Çünkü bir tarih dersidir, bilinir; kendi devrimini yarım bırakanlar ancak kendi mezarını ve mezar kazıcılarını hazırlar. Cumhuriyeti kuranlar bunu yaptı. Cumhuriyetin taşıyıcı unsurları, yıktıkları Ortaçağ düzeninin güçleriyle uzlaşmanın ve sol korkusu nedeniyle –özellikle NATO’ya girişle birlikte- kendi devrimlerine ihanet etmenin bedelini ağır şekilde ödediler. Ödemeye de devam ediyorlar…

    Cumhuriyetin solunu tasfiye edenler, ülkenin bütün dengelerini yitirerek gericiliğe teslim olmasına yol açtılar. İleriye gidemeyen cumhuriyet kaçınılmaz olarak geriye savruldu. Dramatik özet budur.

    Bugün Türkiye, geçen yüzyılın başında olduğu gibi kaderini belirleyecek tarihsel bir kavşakta duruyor. Ülke ve toplum bir kez daha yön duygusunu yitirmiş durumda. Toplum bir önceki yüzyıldan devraldığı ve aşamadığı bir dizi siyasal, kültürel, ideolojik ve toplumsal sorunla   boğuşuyor. Ülke bu yükün altında eziliyor. Daha önemlisi 21. yüzyılda bu yükle yoluna devam etmesi mümkün görünmüyor.

    Türkiye yüz yılı aşkın bir süre sonra yine benzer bir kavşakta duruyor. Toplum siyasal, kültürel, ideolojik ve toplumsal bir kargaşa yaşıyor. Gericilikle, bir önceki çağın değerler dünyasıyla hesaplaşmasını tamamlayamamış olmanın acısını çekiyor. Dinin eleştirisini tamamlayamayan toplum ve aydınlar, gerçek anlamda başka hiçbir eleştiriye de başlayamıyor.

    Hegel’in hukuk felsefesi, Marx ve laiklik

    Karl Marx, ‘Hegel’in Hukuk Felsef- esinin Eleştirisi’ kitabında, daha 1845 yılında “Almanya’da dinin eleştirisi tamamlanmıştır” der. Yani dinin, toplumsal / kamusal alandan çekildiği, siyasal yaşamın dışına çıkarılarak özel alana iade edildiğini belirtir. Marx daha sonra şu çok önemli saptamayı yapar: “Dinin eleştirisinin tamamlanması bütün eleştirilerin başlangıcıdır.

    Marx, kapitalizme yönelik bütün itirazlarını, eleştirilerini ve reddiyesini bu sapma üzerine kurar. Marksist laiklik anlayışının temelini oluşturan bu saptama yaşamsal öneme sahiptir. Bugünün dünyası ve Türkiye’si için de çok önemli, kritik ve yoğunlaştırılmış bir devrimci çözümlemedir. Çünkü Marx, dinin eleştirisini tamamlamadan kapitalizmin eleştirisini geliştiremezsiniz demektedir. Doğru bir saptama ve yaklaşımdır.

    Bugün Türkiye’de işçi sınıfının önemli bir bölümü, yoksulların çoğunluğu işte bu nedenle cellatlarına, kendilerini iliklerine kadar sömüren efendilerine, yağmacılara oy vermektedir. Çünkü Türkiye’de dinin eleştirisi tamamlanmamış, aydınlanma atılımı yarım kalmış, burjuvazi kendi cumhuriyetine ihanet etmiştir.

    O nedenle İslamcıların ve bazı alık liberallerin ileri sürdüğü gibi, “laiklik bir orta sınıf fantezisi, seçkinlere ait bir kavram ve yaşam tarzı” değil, halk için, emekçiler için, işçi sınıfı için yaşamsal öneme sahip bir ilke ve düzendir.

    Dolayısıyla sol ve sosyalist hareket bugün laiklik eksenli bir ideolojik mücadeleyi yükseltmeden, laikliği yeniden kazanmadan ya da Marx’ın ifadesiyle dinin eleştirisini tamamlamadan gerçek anlamda sınıf mücadelesini geliştirmesi neredeyse imkansızdır. Öncelikle yapılması gereken şey de, liberalizmle zihinleri lekelenen solun esaslı bir zihinsel temizlik yapması ve orijinal referanslarına dönmesidir.

    Çünkü, yukarıda da belirtildiği AKP iktidarını karşı gelişen mücadeleyi yakın zamana kadar neredeyse her aşamada, “Ne şeriatı canım, Kemalist despotizm ve askeri vesayet yıkılıyor, demokratikleşiyoruz” diyerek paralize eden, toplumsal direniş refleksini kıran liberallerin ihaneti mahkum edilmeden sözünü ettiğimiz ideolojik mücadele de kazanılamaz.

    Laiklik ‘halka ait olan’ demektir

    Laiklik kavramının etimolojik kaynaklarına baktığımızda da aynı gerçeği görürüz. ‘Laicus/Laikus’ kavramı Yunancadan gelme Latince bir kavram. Yunanca’da ‘halk’ demek. Latincedeki ‘Laicus’ da ‘rahiplerin dışında kalan’ yani seçkinlerin dışındaki toplum kesimi, ‘halk’ anlamına geliyor. İlber Ortaylı’nın belirttiği gibi; eğitim ve bilgi, ruhbana ait bir imtiyaz olduğundan, ‘Laicus/Laikus’ kavramı aynı zamanda ‘iş bilmez, eğitimi düşük’ insan anlamında da kullanılıyor. Ergin Yıldızoğlu’nun ifadesiyle; bu saptama, ruhban sınıfının bilgi üzerindeki tekeline işaret ediyor ve ‘Laicus/Laikus’ kavramı da, Antik Yunan ve Roma’da halkın, çoğunluğun yönetimi anlamına geliyordu. Bu nedenle ‘Laicus/Laikus’ kavramı ile demokrasi kavramı arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor. Laiklik ile demokrasi tam anlamıyla eşleşiyor. Laiklik demokrasilerin temelini ve ön koşulunu oluşturuyor. Laiklik olmadan burjuva demokrasisi bile olmuyor. Eğer demokrasi seçim sandığından ibaret değilse –ki değil- zaten her sandıklı rejime de demokrasi denmiyor.

    Dolayısıyla laiklik kavramının tarihsel içeriğini ruhban sınıfının, ulemanın kurumsallaşmış dinlerin ve onlara dayalı feodal üst sınıfların toplumsal egemenliğine karşı itiraz oluşturuyor. Bu anlamda laiklik, eleştirel akıl, din adamları sınıfının (ruhbanın) bilgisini sorgulama, düşünce özgürlüğü, dini siyasi iktidar alanından (kamusal alandan) çıkartma anlamına geliyor.

    Ancak Türkiye’de uzunca süredir laiklik kavramının temsil ve ima ettiği değerler, liberal aydınların kendi yaşamlarına da ihanet ederek yaptıkları paha biçilmez katkılarıyla, demokrasinin ve özgürlüklerin karşıtı olarak sunuldu. Kavram tersine çevrildi, insan aklının ve vicdanının özgürleşmesi anlamına gelen laiklik, tam bir aymazlıkla vicdan ve ifade özgürlüğünün karşıtı gibi sunuldu. Bu girişimdeki kritik yaklaşım “laikliği yeniden tanımlama” diye ifade edildi. Bu tutum tam anlamıyla dinci ve liberal bir tuzak olarak işledi.

    Çünkü, “laikliği yeniden tanımlama” ya da “katı laiklik” diye yine son derece yanlış yaklaşımla desteklenen “kavramı yumuşatma” söylemi, “özgürlükçü laiklik” gibi bilim ve tarih dışı yeniden tanımlama çabaları, var olan rejime karşı, özgürlükleri genişletme yönünde değil, tam tersine Siyasal İslam’ın iktidarını tahkim eden, dinci-faşizan bir totaliter rejime katkıda bulunan bir işlev gördü.

    Oysa, bugün laikliği savunmak, düşünce özgürlüğünün, demokratik hakların genişletilmesini istemektir. Düşünce özgürlüğünü, demokratik hakları istemek ise, dinin iktidar alanından ve kamusal yaşamdan çıkarılmasını savunmaktır.

    Bu da bizi bir kez daha ideolo- jik-kültürel mücadele alanına getiriyor. Çünkü tarihin bazı dönemlerinde sınıf mücadelesi ideolo- jik-kültürel bir dolayım üzerinden yürür. Böyle dönemler tarihsel bakımdan kritik eşikler, toplumların kaderlerinin yeniden çizildiği anlardır. Dolayısıyla sol’un, kültürel-ideolojik alanı klasik Mark- sist öğretideki değerlendirmeden hareketle bir “üst yapı kurumu” diye nitelendirip ikinci plana atılması büyük bir hatadır.

    Çünkü, sorunu böyle değerlendirmek hem Marksist öğretideki saptama ve kavramı yanlış yorumlamak demektir hem de dogmatik bir yaklaşım olacaktır. Solun ideolojik-kültürel mücadeleyi ihmal etme lüksü yoktur. Bu yaşamsal mücadele alanından uzak durmak, “halkımızın değerleriyle çatışmamak” gibi feodal-gelenekçi bir tutumla da birleşince, gerici ideolojik-kültürel hegemonyanın yeniden üretilmesinden, üstelik bu yeniden üretime sol’dan katkıda bulunmak dışında başka bir sonuç yaratmaz. Bu da mücadeleyi kaybetmek anlamına gelir.

    Özellikle günümüzde giderek etkin şekilde tarih sahnesine çıkmaya başlayan işçi sınıfının yeni kesimleri, yani eğitimli çalışanlar bu ideolojik-kültürel mücadelenin maddi gücünü, taşıyıcı sınıfsal temelini oluşturacaktır.

  • Laiklik Eski Bir Şarkı Değil

    Biz cumhuriyetçiler, yurtseverler, solcular, sosyalistler birbirimizle çok kavga ettik.

    Lakin bir ortak noktamız var; Biz kurduğumuz cumhuriyetlerde hep büyük meydanlar yaptık, büyük meydanlara büyük heykeller diktik. Büyük meydanlar kamusal insanın yuvasıdır. Büyük heykeller insanın yükselişidir. İktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmenin bayramı Cumhuriyet, kamusal insanı hep yükseğe taşıdı.

    Kuşkusuz bir zamanlar en güzel meydanlarımızdan biriydi Taksim. O vakit betonla isyan örtmek, kepçe ile tarih yıkmak yoktu. Taksim’in ortasında bir büyük anıt var. Belki de Cumhuriyet’in hikayesini özetliyor.

    Anıtın iki yüzü var.:

    Bir yüzü kurtuluşu öbür yüzü kuruluşu anlatıyor.

    Kurtuluşun yüzünde Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün dışında iki asker daha var; İki Sovyet Generali, Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov. Varlıkları tesadüf değil. General Frunze Kurtuluş Savaşı’nın en çalkantılı döneminde, Lenin’in talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921’de Ankara’ya geldi. Mustafa Kemal’le görüştü, Sakarya Cephesi’ni gezdi. Meclis’te konuştu, Mücadele için düzenlenen mitinglere katıldı. Mareşal Voroşilov ise savaşın taktiğine yardımcı olmak amacıyla Ankara’ya geldi. Milli Mücadeleye fiilen destek verdi.

    Mustafa Kemal, Cumhuriyet’in tartışmasız en önemli meydanına Osmanlı’nın üvey evladı heykel sanatının örneğini dikerken bu iki ismi unutmadı. Heykel, Cumhuriyet’in hangi ittifakla ve elbette kime karşı kurulduğunu da özetliyor. Bir yüzünde askeri kıyafetleriyle ve yanındaki generalleriyle yürüyen Atatürk, kurtuluş yolunda. Öteki yüzünde sivil kıyafetleriyle ve halkıyla kuruluş heyecanı yaşıyor.

    Cumhuriyet Devrimle Kuruldu

    Kurtuluş ve Kuruluş…

    Bir devrim neler yapmadı ki? Kentlere koca meydanlar inşa edildi. Büyük heykeller dikildi. Kız okulları, köy enstitüleri, halkevleri açıldı. Sanayileşmiş, kalkınmış bir ülke yaratmak için ekonomi planlandı. Darülfünun kapatılıp üniversite yeniden kuruldu. Avrupa’da ırkçılık kol gezerken ünlü akademisyenler Türk üniversitelerinde ders veriyordu. Şeriat yerini modern hukuka bıraktı. Kadın erkekle devlet önünde eşitlendi. Kadınlara Avrupa’dan önce seçme ve seçilme hakkı tanındı. Saltanat yerini cumhuriyete bıraktı, hilafetten laikliğe geçildi. Bütün bu devrimler ve daha fazlası yaşadığı topraklardan işgalcileri kovan bir idare tarafından kısa sürede gerçekleştirildi. Kısacası kurtuluş için savaşan adamlar postallarını çıkarıp makosenlerini giyerek bu kez toplumsal devrim mücadelesi verdi.

    Niyazi Berkes bu yüzden “Kemalizm devrimi, Mustafa Kemal’in arkasındaki bir avuç ilericiler ile, gene bu savaş içinde bulunan muazzam gericiler kütlesi arasında didişile didişile, santim santim koparılmış bir devrimdir” derken, Doğan Avcıoğlu “bağımsızlık içinde, toplumsal devrim yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşma” ifadeleriyle devrimi özetlemişti.

    İşte cumhuriyet o devrimin Taksim Meydanı’na inşa ettiği ittifaktan koptu. Berkes’in “muazzam gericiler kütlesi” dediği siyasi yapı partileşti. Piyasa ekonomisiyle, küresel güçlerle bütünleşti. Kendisinden “santim santim” koparılan devrimleri geri aldı. AKP, cumhuriyetin tasfiyesinin siyasi öznesi oldu. Gerici ittifak, cumhuriyetin sembolik kalelerini fethetti.

    Bu Yola Mecburuz

    Cumhuriyete ve laikliğe mecburuz. Yalnız eşitlik ve özgürlük isteyenler için değil, toplumu bir arada tutmak için dahi laiklik ve cumhuriyetten başka yolumuz yok.

    15 Temmuz girişimine bakın…

    Dinci bir Cemaat, dinci bir partiye darbe yapıyor. Sokaklarda kan akıtıyor. Sonra emniyet, asker, yargı, özetle devlet ve toplum yeniden yapılanıyor. Eski Cemaat’in yerine yeni Cemaatler yerleşiyor. Okuyucular, Yazıcılar ve diğerleri… Sadece Nurcu ekolden 10 farklı grubun devlette örgütlendiği bir düzen bu. Böyle bir hukuk, böyle bir kolluk, böyle bir düzen yaşayabilir mi?

    Sadece İsmailağa Cemaati içindeki kavgalara bakın. 87 yaşındaki “kerametli” şeyhi fraksiyonlar paylaşamıyor. Marifetçiler, İsmailağacılar, Cübbeliciler… Kavga öyle büyüyor ki birbirlerine kılıç çekmeler mi dersiniz, kafir ilan etmeler mi? Öfke nöbeti birinin diğerinin içinde cami olan külliyesini yıktırıyor. Mezheplerine, tarikatlarına, fraksiyonlarına kadar nefretle bölünmüş bir halk bir arada durabilir mi?

    Laikliğin çöküşü, yurttaşlığın çöküşüdür. Yurttaşlığın çöküşü eşitliği öldürür, eşitsizlikten doğan sapkınlığı büyütür. Çocuklara tecavüz münferit mi sanıyorsunuz? Son 10 yılda muhafazakarlık ile pedofili atbaşı gidiyor. 2006 yılında çocukların cinsel istismarı nedeniyle açılan dava sayısı 2.414, verilen toplam karar sayısı ise 3.778’di. Bu davalardan çıkan mahkumiyet kararı ise yüzde 42 buçuk ile 1.607 ’ydi. 2015 yılında aynı nedenle açılan dava sayısı neredeyse yüzde 700’lük bir artışla 16.957’ye yükseldi. 24.983 kararın yüzde 55.9’u (13.968) makumiyetle sonuçlandı. Dincileşen toplum en aşağılık cinsel suçun, çocuk istismarının yatağı oldu. Böyle bir toplum ortak bir ahlaka dayanabilir mi?

    Eğitim vakıflaşıyor, vakıflar tarikatleşiyor, tarikatler iktidarlaşıyor. Türkiye’de imam hatip okullarında eğitim gören öğrenci sayısı 1 milyon 179 bin. Sadece bir yılda imam hatipli sayısı 99 bin kişi arttı. Türkiye’de geçen sene 3 bin 110 imam hatip okulu bulunuyorken bu sene bu rakam 4 bin 167’ye fırladı. Cumhuriyet devriminin halkevlerinin, köy enstitülerinin, sanat okullarının yerini artık sübyan mektepleri, tüm müfredatı dincileşmiş okullar ve “her yer hatip herkes imam” sistemi alıyor. Böyle bir düzende bilim, bilim insanı, bilimsel üretim yeşerir mi?

    Cumhuriyetin ve laikliğin yükselişi kadının da yükselişidir. Laikliğe açılan savaş kadına açılan savaştır. Dinciler kadını eve kapatır, üretimin dışına iter. Yurttaşlık hakkını tartışılır hale getirir. Türkiye OECD ülkeleri içinde kadın istihdamında en geride. Kadın yönetici oranı İslam ama cumhuriyet olan İran’ın bile gerisinde. Ekonomi bakanının işsizliği iş arayan kadınlara bağladığı, iktidarın en tepesinden “madam gibi değil adam gibi” diyerek kadının aşağılandığı, tecavüze uğradığında dahi kadının hatası aranan bir düzen. Böyle bir düzende medeni hukuk, cinsiyet eşitliği hatta aşk yaşanır mı?

    Cumhuriyet, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirirken kaderini insanın eline verdi. Burjuvayı burjuvazi yapan, işçiyi işçi sınıfı yapan onun kendi tarihini yazabilmesi değil mi? Laiklik yoksa yazım yoktur, yazgı vardır. Sendika olmaz, grev olmaz, sigorta olmaz. Konya’daki, Kayseri’deki tarikat fabrikalarında rıza vardır, şükür vardır, tek sendika işverenindir. Yazgılı ve tarihsiz bir çağdan insan çıkar mı?

    Sanatın çöküşünden bahsetmiyoruz. İnsan yaratıcılığının en uç örneği heykellerin yıkılışını anlatmayalım. Melih Gökçek’in dinazor heykellerinin yerinde onlar vardı… Kamusal insanın sembolleri olan meydanları yıktılar.

    Cumhuriyet’in bir ayağı aydınlanmaysa öbürü kalkınmadır. Kalkınmanın sembollerini parçaladılar, yerine Arap şeyhlerinin dolarlarını, müteahhitlerin betonlarını koydular. Böyle bir ekonomiden “kendini kendi elleriyle üreten” bir düzen çıkar mı?

    Savaş Tüm Modern Değerlerle

    Bugün cumhuriyet ve laiklik çökerken Ortaçağ düzeni ilerliyor. İktidar yeniden göğe, parmaklarımızla değemeyeceğimiz yere yükseliyor. Ortaçağ kötümserliktir, korkudur. Vebadan korkar, fırtınadan korkar hatta cadılardan korkar. Cumhuriyet ve laiklik düzeni iyimserliktir. Vebayı tedavi eder, fırtınayı hesaplar, cadıların değil arseniğin öldürdüğünü bilir.

    Cumhuriyet’e savaş açanlar insanın Ortaçağ’dan çıkışının bulduğu tüm çözümlere saldırıyorlar. Hesaplaşmanın yalnız Cumhuriyet’le olduğunu sanmayın. 1827’den beri Tıbbiye, 1834’ten beri Harbiye, 1859’dan beri Mülkiye var. Ama bir gecede yok oluyor. Laiklik ve cumhuriyetin çöküşü, buharlaşan her şeyin katılaşmasıdır.

    Tekrar olsun, Ortaçağ düzenine teslim olmayacaksak, laikliğe ve cumhuriyete mecburuz.

    Şemsettin Günaytaylarla Olmaz

    Peki nasıl kuracağız?

    Nasıl olmayacağını biliyoruz.

    Laiklik Anayasa’da var, ders kitaplarında var, parti program- larında var. Ancak muhalefette yasak. “Bize dinsiz derler”, “oy kaybederiz”, “şimdi sırası mı” diyenler aynı zamanda “papazlardan papaz beğen” diyor. Dincilere karşı dincilerle mukabele ediyor. Balyozla yıkılan cumhuriyete çekiçle vuruyor.

    CHP’li Başbakan Şemsettin Günaltay’ın Meclis’teki meşhur konuşmasını hatırlıyor musunuz: “…İlkokullarda din dersleri okutturmaya başlayan hükümetin bir hükümetin başbakanıyım…”

    Günaltay’ın sözleri “dinsiz” diye suçlanmasının önünde engel olmadı.

    Kuşkusuz bir düzenin başarısı iktidar olmasında değil, karşıtlarını bile kendi düzenine mahkum edebilmesinde yatıyor. Laikliğin, cumhuriyeti güçsüz kılan, onun altına dinamit koyanlara karşı fitil olmaya hazır taraftarlarının olması. Zira vücudun kendisini bağışıklık sistemiyle savunması gibi, devrimler de kendisini tarihten hızlı koşan devrimcilerle savunuyor. Cumhuriyetin ve laikliğin bugün ardından ağıt yakanlara, mesihlere ya da peygamberlere ihtiyacı yok. Taksim Meydanı’ndaki anıt gibi, bir yüzü kurtuluşa öbür yüzü kuruluşa bakan devrimcilere ihtiyacı var.

    Eski bir şarkı değil, şimdi daha yakından duyuyoruz.