Kategori: Dosya

  • Laiklik Üzerine Bir Deneme

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne değin her zaman gündemde kalan bir tartışma: laiklik tartışması. Özellikle Orta Doğu coğrafyasının ve Batı dünyasının tarihsel varoluşu ve yapısal dinamiklerinin farklılıkları bu tartışmanın en temel nedenlerinden biri. İslam coğrafyasındaki farklı devlet ve yönetim uygulamaları göz önüne alındığında batı tarzı laiklik uygulaması en açık haliyle sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda gözlemlenir. Yine de az önce bahsettiğimiz tarihsel ve yapısal farklılıklar nedeniyle laikliğin Batı dünyasındaki yorumu ile Türkiye pratiği arasında gözle görülür bir ayrım vardır. Bu nedenle İngiliz tarzı “secularism” ya da Fransız İhtilali sonrasında yoğunluklu olarak kendini gösteren Fransız “laisizm” anlayışından ziyade Türkiye’de geçmişten günümüze uygulanan laikliğin kendine has, sui generis bir biçimi olduğunu söylememiz sanırız yanlış olmaz[foot]Sekülarizm-laiklik farkı için bkz: Bülent Tanör,”Laiklik, Cumhuriyet ve Demokrasi”, Laiklik ve Demokrasi, İbrahim Ö. Kaboğlu (Der.), İmge Kitabevi, 2001, Ankara, s.26.[/foot]. Bunun nedeni, Müslüman devlet yapılanmasında görülmeyen devlet ve din ayrımının Batı coğrafyasında 16. yüzyıldan itibaren kendi içinde iniş çıkışlarla dolu bir süreç geçirilerek sağlanmasıdır. Batı dünyasındaki her bir ülkenin farklı zamanlarda farklı devinimler geçirerek de olsa genel hatlarıyla reform, din savaşları, modern devletin kuruluşu ve demokrasinin yerleşmesi gibi uzun bir zaman dilimi içerisinde din ve devlet yapılanması arasındaki kopuşu gerçekleştirdiği söylenebilir.

    Kimi yazarlar tarafından modern demokrasiyi gerçekleştiren etkenlerden biri olarak görülen laikliğin[foot]Oktay Uygun, Devlet Teorisi, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 367 vd.[/foot] batıdaki temelleri son derece uzun bir savaşımın neticesi olarak karşımıza çıkar. Her ne kadar Hıristiyanlık, başta sadece ruhani olan ve “öteki dünya” ile ilgilense de kilise, Ortaçağ boyunca feodal düzendeki üçlü ayağın güçlü parçalarından biri olarak (güçsüz kral/senyörler/kilise) iktidarda da söz sahibi olmuştur. Kilisenin bu tutumu daha sonra Ortaçağ’ın karanlık çağ olarak da çağrılmasına neden olacak iktidar uygulamalarını beraberinde getirmiştir. Kilisenin iktidarı, sadece sahip olduğu topraklardan sağladığı rant üzerine kurulu değildi. Kilise bunun yanı sıra, halkı din kurallarıyla yönetme ve engizisyon eliyle yargılama yetkisine de sahipti. Bu karanlık çağın sona ermesinde Luther’in bütün insanların iman yolu ile aracısız olarak Tanrı ile ilişki kurabileceği ve Calvin’in kilisenin devlete karşı özerk olması gerektiğine dayanan düşüncelerinin etkileri olacaktır[foot]Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 2013, s.319-325.[/foot].

    Bütün bunların yanı sıra Avrupa’da aynı tarihlerde yükselmekte olan modernleşmenin çanları çalmaktadır. Modernleşmenin temelini oluşturan düşüncelerden biri de hiç kuşkusuz yine laikliktir. Monarşiler döneminde, krallar ve devlet adamlarının başucu kitabı olarak kabul edilen Il Principe’yi yazan Machiavelli, her ne kadar asıl niyeti cumhuriyetçi bir yönetimin hüküm sürmesiyse de, kiliseden arındırılmış bir yönetimin ancak bir hükümdar eliyle yürütülmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Sonradan halk egemenliğinin temellerini atacak olan Rousseau, Machiavelli’nin asıl amacını şöyle açıklamıştır: “Machiavelli, krallara öğüt verir gibi yapıp halklara büyük öğütler vermiştir”[foot]Mehmet Ali Ağaoğulları- Levent Köker, Tanrı Devletten Kral- Devlete, İmge Kitabevi, Eylül, 2008, Ankara, s.173.[/foot].

    Siyasi ve ruhani olarak parçalanmış ve kiliseye kaptırılmış iktidarınsa tek elde toplanması sorunsalını Hobbes toplum sözleşmesi üzerinden incelemiştir. Hobbes, toplum sözleşmesi öncesi kargaşa içinde yaşayan halkın bütün yetkilerini Leviathan’a devretmiştir. Hobbes’un toplum sözleşmesi fikrinden giden Locke ise liberal devlet anlayışının ve bugünkü anlamıyla kuvvetler ayrılığının temellerini atmıştır. Son olarak laik, halkın iradesine dayanan burjuva devle- tine giden merdivenin son basamağını Rousseau çıkmıştır. İşte modern monarşilerden burjuva devletine giden yolda düşünürlerin yolunu aydınlatan ve kilise-devlet ilişkisini geri dönülmez bir biçimde koparan düşünce İngiltere’de yıllar içerisinde gelişen sekülerleşme sürecini ifade eder. Ancak Fransa’da İngiltere’de olduğu gibi uzun bir süreç içinde çözülmemiş olan bu gerilim Fransız İhtilaliyle patlak vermiş, laik yönetim keskin bir biçimde halkın yaşantısına ve yönetime devrimci bir ruhla sirayet etmiştir.

    Bütün bu uzun savaşımların karşısında, Türkiye’nin sahip olduğu laiklik tarihi Batı uygarlığına göre çok daha gençtir. Belki bu düşük yoğunluklu savaşımın nedeni, laikliğin ve birçok cumhuriyet kazanımının Cumhuriyetle birlikte halk kitlelerine verilmesiyle ilintilidir. Batıda görülenin aksine Türkiye laikliği topraklarında geç ve daha kolay görmüştür.

    Türkiye tarihine bakıldığında bugünkü anlamıyla laiklik fikrinin işaret fişekleri Avrupa’dan çok sonra ancak Osmanlı’nın son dönemlerinde görülebilir. Bununla birlikte, Osmanlı dönemindeki uygulamaların laiklikle bağı kuvvetli değildir. Modern Türkiye Cum- huriyeti’nin Anayasası’nda laikliği kabul etmesine kadar, coğrafyada şeriat kuralları uygulanmıştır. Şeriat kuralları Niyazi Berkes’e göre: “İslamlığın doğuşundan hayli zaman sonra yaşamış büyük hukuk kişilerinin (Fakih’lerin) yapıtlarında çağın hukuk düşünü kurallarınca dinsel hak ve ödevlerin ülküselleştirilmiş modelleri olarak kalmıştır”[foot]Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik, Yapı Kredi Yayınları, Mart 2016, İstanbul, s. 31.[/foot]. Osmanlı İmparatorluğu’nda şeriat kurallarının içeriğinin geleneklerle, günün koşullarına göre uygulandığını savunan Berkes Osmanlı’da hukuk olarak uygulanan şeriat kuralları için “çok sayıda biçim sağlayan ‘atıl’ kurallardır, onların içeriğini doldurarak uygulayan, objektif kural niteliğini veren devlettir”[foot]Berkes, s.31 vd.[/foot] diyerek şeriat kurallarının çoğunlukla geleneklerle dolduranın gene devlet olduğunu söylemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle yıkılmasına yakın dönemde Müslümanlarla Gayrimüslimler arasında da özel hukuk ilişkilerini düzenleyen kuralların tamamen ayrıldığı, çoklu bir hukuk sisteminin uygulanmaya başlandığı gözlemlenmektedir. Ancak 18. yüzyılın başından itibaren toplumsal gelişmelerle, Osmanlı’da hem hukuki hem de cezai olarak hukukun uygulanabilirliği son derece sınırlı bir hale gelmiştir.

    Laiklik fikrinin bir nüve olarak Osmanlı’da görülmesi 1727 yılında İbrahim Müteferrika’nın ilk basımevini açmasıyla başlar. Müteferrika bu izni Şeyhülislamın fetvasıyla yalnız din dışı yazıları yazma koşuluyla edinmiştir. Sadece din dışı yazıların yayınlanması, yazı dünyasını din dışında kalan bilim ve teknikle buluşturmuştur. Bu sayede Ulema dışında, farklı kitapların okunabileceği ayrı bir eğitim kurumunun temeli atıldı. Ulemanın karşısında bilimsel temellere dayanan eğitimiyle laikliğin ilk filizlendiği okullar askeri okullar oldu. Bu askeri okullar hem tanzimat döneminin hem de cumhuriyetin kurucu kadrolarını oluşturdu.[foot]Berkes, s.35 vd.[/foot]

    Berkes’e göre, İslam dini Hristiyanlıktan farklı olarak kilise dini değildir. Devlet dinidir. Şeriat günlük hayatı da düzenler. Kur’anın ve şeriat kurallarının günlük hayatı düzenlemediği noktalarda farklı fakihlerin kendi yorumlarıyla İslam doktrin ilkelerini uygulaması farklı uygulamaları da beraberinde getirmiştir. Osmanlı bu noktada İslami hukuk kurallarında yani fıkıhta birliği sağlayamadığı ölçüde çeşitli yozlaşmalara sebep olmuştur. Şeriat doğrudan uygulanacak olan devlet türünü işaret etmemiştir. Ancak hem şeriata hem de tarikat kurallarına tarihsel olarak en fazla uyum sağlayan otorite tipi karizmatik otorite olmuştur. Bunun nedeni her ne kadar Osmanlı’da otoritenin babadan oğula geçtiği için geleneksel otorite olarak sınıflandırılacağı düşünülse de halifelik döneminde halüakt seremonisi yapılarak halifenin doğaüstü yetkilerinin meşrulaştırılması (şeriat giysisi giydirme meselesi) bağı dinsel bir törenle verilmektedir. Bu nedenle geleneksel otorite bağı zayıflamış karizmatik otorite, padişahın kişiliğinde hilafet sıfatıyla kendini bulmuştur.[foot]Karizmatik otorite ve padişah ilişkisi için bkz: Berkes, s. 56., tartışmalar için bkz: Gürbüz Özdemir, “Weberyan Anlamda Türklerde Otorite Ve Meşruiyet İlişkisi, Akademik İncelemeler Dergisi, C:9, S:2, 2014, s.69-90. http://dergipark.ulabim.gov.tr/akademikincelemeler/article/viewFile/5000083222/5000077354.[/foot]

    Osmanlı’da Tanzimat döneminin en başından itibaren hem moderniteyle tanışma isteği ortaya konulmuş hem de şeriattan ve gelenek kurallarından tamamen kopulmadığı tebaaya gösterilmek istenmiştir. Bu ikilik Osmanlı Tanzimat döneminde modernitenin tam anlamıyla kök salmasına engel olurken şeriatın düzgün uygulanmaması halk kitlelerinde itirazlara neden olmuştur.

    Tanzimat Fermanı ilk bölümünde Kur’an hükümlerine ve şeriat kurallarına saygı göstermektedir. Ancak az önce bahsettiğimiz ikiliğe örnek teşkil edecek bir biçimde ikinci bölümde, şeriata ve yararlı yasalara uyulmaması nedeniyle devletin gücünü yitirdiğinden bahsedilmiştir.[foot]Bihterin Vural Dinçkol, 1982 Anayasası Çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Laiklik, Kazancı Yayınları, İstanbul, 1992, s. 28.[/foot] Tüm bu ikiliğe rağmen Tazminat döneminde yetersiz de olsa başkaca laik unsurların hayata geçirilmesi için çalışılmış ancak başarılı olunamamıştır. Buna emsal olarak yargıdaki değişiklikler gösterilebilir. Şer’iye Mahkemelerinin kaldırılması ve Nizamiye Mahkemelerinin kurulması bunlara gösterilebilecek örneklerden bir kaçıdır[foot]Dinçkol, s.29.[/foot].

    Yukarıda bahsi geçenlere benzer bir biçimde 1876 tarihli Kanuni Esasi de laik bir devlet anlayışı getirmez. Keza, Osmanlı Devleti’nin tebaası içerisindeki Gayrimüslim çoğunluğa rağmen Osmanlı Devleti resmi dinini İslamiyet olarak kabul eder. Jön Türklerin de etkisiyle 1908 yılında Meşrutiyet ilan edilmiş, ardından 1909’da Kanuni Esasi’de değişiklikler yapılmıştır. Ancak yine de laikliğin tam anlamıyla yürürlüğe konulması mümkün olmamıştır.

    Kurtuluş Savaşı’nın, milli mücadele günlerinin ruhunu yansıtan 1921 Anayasası genel iradenin öncelikle emperyalist Anadolu işgalinden kurtulması için ilk evrede laikliği ivedi bir biçimde yerine getirilmesi gereken unsur olarak görmemiştir. Buna örnek olarak 5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu gösterilebilir. Kanunun 1. maddesi ulusal egemenlik ilkesiyle bağdaş- mayacak bir şekilde meclisin amaçlarından biri olarak hilafet ve saltanatın kurtulmasını göster- miştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi ajandasında planladığı laiklik ilkesinin hayata geçmesi ise Meclisin 1 Kasım 1922’de kabul ettiği 308 numaralı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Hukuku Hâkimiyet ve Hükümranının Mümessili Hakikisi Olduğuna Dair” adlı kararnameye kadar bekleyecektir. Bu tarihte Saltanat kaldırılmış Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermiştir. Laikliğin hayata geçiril- mesi için gereken ikinci ve en önemli adım ise hiç kuşkusuz 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırıl- masıdır. Bu aşamadan sonra jakoben bir devrimle laikliğin adım adım getirilmesi üç temel kanuna dayanmaktadır[foot]Tanör, s. 31 vd.[/foot].

    Laikliğin Pozitif Düzenlenişi

    Cumhuriyetin kurucu kadrolarının öncelediği laiklik ilkesi, aslında bir devrimin öncüsüdür. Devrim sayesinde sadece devlet ve din birbirinden ayrılmamış, hukuk bir bütün olarak değişmiş, Osmanlı tarihi boyunca “var olmayan” kadın toplumda yerini almıştır.

    Laikliğin sadece anayasada değil diğer kanunlarda da bulunması onun topluma zuhur edebilmesinin önünün açmıştır. Bu düzenlemelerle, Şeriatla düzenlenen kanunlar, aslında gelenek olan ve dinsel bir bağı olmasa bile dinsel kabul edilen kurumlar devlet hayatından çıkarılmıştır.

    “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” sadece Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki vakıf, tekkeler ve zaviyelerin kapatılmasına neden olmamış aynı zamanda toplumsal hayatın dinamiklerini değiştirmiştir. “Şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık” gibi unsurların kanunen yasaklanmasıyla toplumsal hayatı düzenleyen, denetleyen ve şer’i hükümlerde olmayanları yorumlayarak dayatan her türlü hareket dışlanmıştır. Böylece keskin bir biçimde toplumsal hayatın ana unsurları değişmiş başka bir yaşam tarzı halkla tanıştırılmıştır. Batının seneler içerisinde devinerek getirdiği özgürlükçü unsurların temeli Türkiye coğrafyasında bu şekilde hayat bulmuştur.

    Ayferi Göze’ye göre laiklik sadece din devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir. Ona göre laiklik: “Laiklik siyasal yapıda olduğu kadar, hukuki, sosyal, ekonomik yapıda, eğitim siste- minde, toplumun tüm kültürel, bilimsel dokusu içinde gelişen ilişkilerin din ve dini kurallarla bağlantısının kesilmiş olmasıdır”[foot]Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, BetaYayınları, İstanbul, 2015, s.389 vd.[/foot]. Cumhuriyetin kurucu kadroları da bu damardan yola çıkarak yine laiklik için temel kanunlardan biri olan Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla özel vakıflar eliyle açılan ya da şer’i hükümlere dayanarak kurulan tüm medrese ve mektepleri kapatmıştır. Bu sayede, Cumhuriyetin sonraki kuşakları dinsel temelli eğitimden tamamen beşeri hayata dayalı eğitimle buluşturulmuştur. Dini meseleler ve din alanında uzman din insanlarının yetişmesi için aynı kanunda İlahiyat Fakültesinin kurulacağı açıklanmıştır. Benzer ve önceki kanunu destekler bir biçimde 2596 sayılı “Bazı Kisvelerin Giyilmeyeceğine Dair Kanun”la hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaklanmıştır. 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanunla TBMM üyeleri ve memurlarına başlık olarak şapka giyilmesi zorunluluğu getirilmiştir.

    1961 Anayasası’nın bu konu hakkındaki çoğu hükmünü aynen alan 1982 Anayasası’nda ise laiklik Atatürk ilkelerinin bir parçası olarak sayılmasının yanı sıra cumhuriyet ve demokratik toplum düzeninin de önemli bir unsuru olarak görülmüştür. 1961 Anayasası’nın 2. maddesinde laiklik Cumhuriyet’in nitelikleri arasında sayılmıştır. Bununla birlikte 19. madde 1961 Anayasası’nın laikliğe yaklaşımına dair önemli ipuçları sunar. Burada ilk olarak laikliğin sadece devlet ve din işlerinin birbirlerinden ayrılması olarak görülmediği, aynı zamanda din, vicdan ve ibadet özgürlüğünü de kapsadığı anlaşılmaktadır[foot]Dinçkol, s. 39.[/foot]. 19. maddede, “Kamu düzenine veya genel ahlâka veya bu amaçlarla çıkarılan kanunlara aykırı olmayan ibadetler, dinî âyîn ve törenler serbesttir” ve “Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz” ifadeleri yer alır. 1973 yılında değişikliğe uğrayan maddenin son hükmü ise devletin laik karakterinin güçlü bir biçimde vurgulanışıdır:

    Kimse, Devletin sosyal, iktisadi, siyasî veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya şahsi çıkar veya nüfuz sağlama amacıyla, her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtan gerçek ve tüzel kişiler hakkında, kanunun gösterdiği hükümler uygulanır ve siyasi partiler Anayasa Mahkemesince temelli kapatılır.

    1982 Anayasası ise yine 2. maddesiyle laikliği Cumhuriyetin temel bir niteliği olarak ele almış ve dördüncü madde ile de bir nitelik olarak laiklik ilkesinin değiştirilemeyeceğini güvence altına almıştır. 2. maddenin gerekçesinde laiklik esas olarak din, inanç ve ibadet özgürlüğü bağlamında yorumlanmıştır. Buradaki laiklik tanımında “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir”[foot]Aktaran Dinçkol, s. 59[/foot] denmektedir. Fakat bu laikliğin aynı zamanda din-devlet ayrımı olarak anlaşılması noktasında bir kırılma yaratmaz. Laiklik ilkesi bir yandan devlet faaliyetlerinin din kurallarına dayandırılmasını önleyen diğer yandan din, vicdan ve ibadet özgürlüğünü güvence altına alan ilke olarak anayasada düzenlenmektedir.

    Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimci karakteri ve laiklik ilkesinin altını doldurmaya dair verdiği önem az önce Ayferi Göze’nin tanımında altı çizilenlerle uyuşmaktadır. Göze’nin tanımında vurgulanan laikliğin sadece siyasal yapıda değil ancak hukuki, sosyal, ekonomik yapıda ve eğitim sisteminde kendini göstermesi meselesi tam da budur. Eğitimin laikleştirilmesi, toplumsal hayatı düzenleyen kıyafetin değiştirilerek modern hayata uyarlanması siyasayla birlikte toplumsal yaşamın diğer unsurlarında da değişiklikler getirmiştir. 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla başlayıp, Medeni Kanunun kabulü ve ardından 1934‘de Anayasanın ilgili maddeleri değiştirilerek kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesine kadar uzanan kısa süreç aslında Batı’nın yüzyıllar içinde geçirdiği uygarlaşma sürecinin son derece hızlandırılmış bir kopyasıdır. Bu yüzdendir ki devrim hareketlerinin birçoğu gibi laiklik günümüze kadar tartışma konusu yapılmış ve halka yayılmadığı konusunda eleştiriler almıştır. 1961 ve 1982 Anayasalarındaki düzenlemeler ise devrimin mirası yanında demokratik toplum düzeninin gereklerini hukuksal bağlamıyla kağıt üzerinde de olsa laikliğe eklemlemeye çalışmıştır.

    Ancak geldiğimiz noktada laikliğin olmazsa olmaz ve geri dönülemez bir ilke olduğu ve ilerici niteliği nedeniyle tartışmasız kabul edilmesi gerektiği de başka bir gerçektir. Bu durum yazının en başında bahsettiğimiz Türkiye laikliğinin “sui generis” karakteriyle ilgilidir.

    Pozitif düzenleme bir kenara bırakılırsa, gündelik hayatta Türkiye’ye özgü laikliğin bu aşamadan sonra terkedilip terkedilmeyeceği savaşımsız kazandığı bu ilkenin toplumsal olarak karşılığının varlığı oranında görülecektir. Keza, düzenlemelerin kağıt üzerinde kaldığı, kanunların işlevsizleştiği hukuki öngörülebilirliğin ortadan kalktığı kimi durumlarda ilkelerin tutunumu yalnızca kitlelerin hayatın akışına verdiği cevaplarda, tepkilerde gizlidir.

    Türkiye’nin günümüz koşullarında laikliğin bu sui generis karakterini nasıl yorumladığını zaman gösterecektir.

  • Ne Yapacağız?

    Türkiye gibi bir ülkede hukuk örgütlerinin güçlü olması beklenir, değil mi?

    Çok uzun bir süredir bir mücadele aracı olmasının ötesinde önemli bir mücadele alanına dönüşmüş bir hukuktan bahsediyorsak bu beklenti daha da hissedilir oluyor.

    Ancak öyle değil.

    Kabul etmek gerekiyor ki, ilerici, sol güçler yargı içerisinde süren tartışmalara güçlü bir şekilde müdahale edememektedir. Tabii ki yargı içerisinde süren mücadeleye müdahale çabası bulunmaktadır. Ancak bunun sınırlı olduğunu ve yetmediğini, esasen de savunmada kalındığını kabul etmemiz gerekiyor.

    Oysa memlekete, yargı merkezli tartışmalara, yargının oynadığı role bakınca ilk akla gelenlerden biri de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacak sorusudur.

    ***

    AKP’nin iktidara gelmesinin hemen ardından Türkiye’nin gündemine oturan yargı merkezli tartışmalar, yargının Cumhuriyetin tasfiyesinde ve toplumun şekillendirilmesinde oynadığı özel rol nedeni ile hiç gündemden düşmedi.

    Yargı o zamanlardan beri eski yargı değil.

    Artık “zor aygıtının bir parçası” olmanın ötesinde, kendisini İkinci Cumhuriyet’in asli unsuru olarak deklare etmiş, yeni bir kimlik oluşturmuş ve kararlarını “yeni” cumhuriyetin ihtiyaçları doğrultusunda veren bir yapıdan bahsetmekteyiz. Tamamen operasyonel bir araca dönüşmüş olan, kuralsızlığı en çıplak hali ile kural haline getirmiş olan bu yapı tüm bunların yanında “kişiliksiz” bir tutum sergileyerek her döneme uygun da şekil alabilmiştir.

    Şimdi “yeni” bir döneme (daha) girdik.

    Kuşkusuz bir darbe girişimi başarılı olamasa da, birçok noktada kırılma meydana getirir. Hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı söyleminin bir gerçekliği de vardır. Ancak yargının bir üst paragrafta ifade edilen rolünün, bu rolün taşıyıcısı aktörle-
    rinden bağımsız olarak bir süreklilik içerisinde olduğunu, yapının operasyonel bir araç olarak varlığını sürdürdüğünü söylemek gerekiyor. Burada bir kırılma söz konusu değildir.[foot]17 Aralık sonrası HSYK üzerinden cemaatçi hakim ve savcılara yönelik bir müdahalede bulunulmuş olsa da, yine de HSYK’nın iç dengeleri nedeni ile bu müdahale sınırlı kalmıştı. 15 Temmuz sonrası bu başlık da tamamen kapatılmıştır.[/foot]

    Darbe girişiminden önce Hukuk Defterleri’nde Fazıl Say (dini değerleri aşağılama iddiası), Rennan Pekünlü (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası), Can Dündar ve Erdem Gül (casusluk ve hükümete darbe iddiaları) ile cumhurbaşkanına hakaret davalarını örnek vererek, İkinci Cumhuriyet rejiminin kalıcılaşması için de davalara özel bir rol biçileceğine işaret etmiştik. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Başarısız darbe girişimi sonrası, değil bu halin değişmesi, memleketi soruşturmalar ve davalar üzerinden hizaya sokma hali daha da kalıcı hale gelmiştir.[foot]Fazıl Say’ın Yargıtay’ın mahkumiyet kararını bozması sonrasında geçtiğimiz günlerde beraat etmiş olması bu durumu değiştirmemektedir. Cumhurbaşkanına hakaret davaları da şikayetlerden vazgeçil mesi gibi arızi bir durum söz konusudur. Fazıl Say’a rastlamış olması ise sevindiricidir.[/foot]

    Bu tablonun bütünü sorumuzu hemen akla getirmektedir. Öyleyse, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacaktır?

    ***

    Zaten Yargıda Birlik Derneği üzerinden yargıda etkili tek güç haline gelmiş olan AKP, OHAL döneminde KHK’lar eliyle hayata geçirdiği düzenlemeler ile alanı tamamen temizlemiş durumda. Yargı ayağında da yalnız cemaati değil kendisine muhalif herkesi ya tasfiye ediyor ya da etkisizleştiriyor.

    Yargıç ve savcı örgütlenmeleri olan YARSAV ile Yargıçlar Sendikası ise YBD dışında kendi alanında gerçek bir çalışma yürüten yegane yapılar olup, sıklıkla birlikte hareket ederek bu alanda soldan bir ağırlık oluşturmak için hareket ettiler.[foot]YARSAV darbe sonrası OHAL döneminde çıkarılan bir KHK ile kapatıldı.[/foot] Artık tohumlar atılmış, fidanlar boy vermiştir.

    Tüm bu süreçlerde, savunmanın ise “örgütsel yapı” olarak teslim alınamadığını söyleyebiliriz. Bu nedenle de sürekli olarak etkisiz hale getirilmek istendi ve tüm bu yıllar boyunca avukatlar ve örgütleri iktidarın ağır saldırılarına maruz kaldı. Ancak kabul etmek gerekiyor ki, savunma tüm bu yıllar boyunca dağınık halinden de bir türlü çıkamadı.

    Zaten Baroların büyük çoğunluğu uzunca bir süredir siyasetsiz ve/veya sessiz idi. Bugün ise bu halin doğal sonucu olarak savunmaya yönelik saldırılara dahi cevap veremez bir konuma gelmiş durumdalar.

    Darbe sonrası oluşturulmaya çalışılan “milli mutabakat” için yapılan çağrıya koşanlar arasında hukuk kurumları ile hukukçular da yer aldı. Nedense böylesi durumların ilk alıcıları hiç şaşırtıcı olmayacak bir şekilde “sol”dan çıkıyor. Bu sefer de hem liberal hem ulusal “sol”dan çağrıya yanıt verenler çıktı.[foot]Bu yazıda sağcı bir “politikacı” olan Metin Feyzioğlu’na yer verilmeyecektir. Kuşkusuz, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmasını yok sayamayız. Ancak “ne yapacağız” başlıklı bir yazıda Feyzioğlu’nın artık iyice kişiselleşen görüşlerinin ve çalışmalarının dikkate alınmasına gerek olmadığını düşünüyorum.[/foot]

    Arayışın “normalleşme” olduğu açık.

    Ama sormak gerekiyor, toplumun adalet arayışında olduğu, hukuksuzlukların, yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir dönemde, neden “normalleşme” istenir? Soru açıktır: bu gerici cendere altında yaşamaya mı devam edeceğiz, yeni bir yolu açmak için mücadele mi edeceğiz?

    Bu soruların yanıtları önemlidir. Çünkü bugün alınan tutumlar yarının ipuçlarını vermektedir. Bu nedenle de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacaktır sorusu önem kazanmaktadır.

    ***

    Yargının tüm bileşenlerinin birlikte hareket etmesinin, bağımsız bir hattı örgütlemesinin gerekliliğini uzun zamandır dillendiriyoruz. Yukarıda söylenenlerden hareketle, bunun ete kemiğe bürünmesi ve bir ürün vermesi ise artık bir zorunluluktur.

    Kendi sınırları içerisinde, bu nedenle etkisi sınırlı bir konumlanış mı tercih edilecektir yoksa toplumsal muhalefetin içinde devinen etkili bir konumlanış mı?

    Dayanışma halinin kendisinin birlikte hareket etmek için yeterli görüldüğü, bir dizi talebin sıralanması ile imza toplanması gibi çalışmalara takılmış, en nihayetinde savunmaya çekilmiş bir gerçeklik içerisinde olduğumuz da dikkate alındığında böylesi bir bağımsız hattın örgütlenmesi daha da önem kazanmaktadır.

    Bağımsız hattın bir yanının örgütsel yapının “tüzel” kişiliğinin bağımsız olarak örgütlenmesi olduğu açıktır. Evet, özellikle baroların bugünkü hali dikkate alındığında da bu önemlidir.[foot]Ancak burada kastedilen baroların yerine bir örgütlenme değildir. Zaten avukat örgütlen melerinin eksikliğinden değil, yargının tüm bileşenlerinin bir arada olduğu bir yapılan maya olan ihtiyaçtan bahsedilmektedir.[/foot] Ancak, bunun da yetmeyeceği açıktır. Esas olan, böylesi bir örgütlenmenin aklının, karar alma süreçlerinin dış etkilerden bağımsız olmasıdır. Bunun kolay olmadığını, solun sık sık “akıl” bağımsızlığını yitirdiğini ise biliyoruz.

    Tüm bu söylenenler, bugüne kadar dile getirilen taleplerin önemsiz olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine oldukça önemlidirler ve tüm taleplerin bir bütün içerisinde hayata geçmesi için mücadele edilmelidir. Burada işaret edilmeye çalışılan bu çalışma başlıklarının yerleştirildikleri bağlamdır. Yargıya dair çözüm önerilerinin de “yeni bir ülke/yeni bir cumhuriyet” tahayyüllerimizle buluşması gerekmektedir. “Hukuki” çözümlerin tek başına yeterli olmadığı defalarca görülmüştür.

    Öyle ise, adaletten ve emekten yana güçlü ve bağımsız bir hukuk örgütü nasıl hayata geçirilebilir sorusunu ilerici hukukçuların, tüm bileşenleri ile hemen dört başı mamur tartışmaya başlaması gerekmektedir.

    Toplumun adalet talebi güçlü bir şekilde örgütlenmelidir.

     

  • Burjuva Aydınlanmasının Serüveni ve Emekçi Aydınlanması

    Kapitalist Batı uygarlığının temelinde yatan modernizmin, bilimsel devrim ve aydınlanmanın çıkış noktası şudur: Doğadaki süreçler, herhangi bir doğaüstü ve fizikötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmamıştır, doğa yasalarına tabidir ve insanoğlu aklıyla bu yasaları kavrayabilir. Kısacası aydınlanma; insanın kendi kaderini kendi ellerine alma mücadelesindeki en önemli kilometre taşlarından ve bilimsel düşüncenin binlerce yıllık dinsel düşünceye karşı en büyük   zaferlerinden  biridir.

    Marx’ın aydınlanmaya yönelik tavrı, reddetmek değil, eleştirerek aşmaktı. Marx, bilimsel devrim ve aydınlanmaya sahip çıktı, kendi kuramının kaynağı olarak gördü ve miras kabul etti. Öte yandan Marx, mevcut aydınlanma hareketinin burjuva karakterini ve sınırlılıklarını da tespit etti, bu hareketin keskin bir eleştirmeni oldu ve aşmaya çalıştı.

    Marx, burjuva aydınlanmasını geçmişin perspektifinden eleştirmedi; bu hareketi, sınıfsal karakterinden kaynaklanan sınırlılıklarından dolayı geçmişi köktenci bir biçimde aşamadığı noktasında eleştirdi ve aydınlanmayı derinleştirmenin yollarını aradı. Bu bakış açısıyla Marx, geleceğe uzanabilecek bir hat çizebildi.

    Burjuvazinin sisteminde ‘aklın egemenliği’

    Batılı toplumlar, burjuvazileri önderliğinde “aydınlandılar”. Feodal düzeni, aristokrasiyi, dinsel düşünceyi, “Tanrı egemenliği”ni, kendi ortaçağlarını burjuvazileri önderliğindeki devrimlerle yıktılar ve aştılar. 500 yıllık bu pratik, insanlığın düşünsel hazinesine büyük bir katkı yaptı ve gözbebeği gibi korunması gereken bir miras bıraktı. Bu madalyonun bir yüzüdür.

    Madalyonun diğer yüzünde ise, “burjuva önderliği”nin getirdiği sınırlılıklar bulunur. Burjuvazinin temsil ettiği sistem (kapitalizm) başından itibaren; 1) Sermayenin emek üzerindeki egemenliğine ve sömürüsüne, 2) Kapitalist-emperyalist ezen ülkelerin, dünyanın dörtte üçünü kapsayan ezilen ülkeler üzerindeki yıkım ve talanına, tahakkümüne, sömürüsüne dayanır. Dolayısıyla burjuva aydınlanması, burjuva laikliği, burjuva insan hakları ve özgürlüğü, toplumun egemen, yönetici, elit kesimleriyle sınırlıdır. Emekçi sınıflara ve ezilen halklara gelindiğinde ise, burjuva aydınlanması, gericiliğe, ortaçağ karanlığına, dinciliğe, despotizme, yıkıma, talana, köleliğe ve sömürüye dönüşür. Emekçiler ve ezilen halklar, burjuvazinin istediği ve sınırladığı kadar “aydınlanabilirler”, ötesi yasaktır.

    Burjuvazinin ideologları, burjuva aydınlanmasının bu güdüklüğünü perdelemeye çalışır. Onlara göre, aydınlanma aklın egemenliği demektir ama, bu “aklı” burjuvazi ve onun devleti temsil etmektedir. Böylece “aklın egemenliği”, burjuva sınıfının ve onun devletinin egemenliğine dönüştürülür. Emekçiler ve ezilen halklar kendilerine dayatılan bu akıl kadar “akıllı” olabilir. Emeklerini kime satacaklarına (yani kim tarafından sömürüleceklerine) karar verebilecek kadar “özgür” olabilirler. Mülkiyetleri ne kadarsa o kadar “hak sahibi”dirler. Kısacası, paran kadar aydınlanırsın, özgürleşirsin ve hak sahibi olursun. Burjuvazinin sistemi böyle işler.

    Laplace’ın denkleminden Napolyon’un denklemine

    Burjuva aydınlanmasının bu ikili karakteri ve sınırlılığı süreç içinde belirginleşmiştir. Burjuvazi, halk kesimlerini de peşine takıp aristokrasiye karşı savaşırken radikaldi, ilericiydi ve devrimciydi. Toplumun gelişmesinin önünde engel olan çürümüş bir sistem yıkılıyordu ve devrimin bilimi ve felsefesi yapılmaktaydı. Aydınlanma hareketinin en radikal düşünürlerinin Fransız Devrimi süreci içinde ortaya çıkması tesadüf değildir. Ne zaman ki burjuvazi aristokrasiyle  olan hesabını kesip kendi düzenini sağlamlaştırdı, feodal ideolojiye karşı düşünsel alanda verdiği mücadelenin de dozu  düştü.

    18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca 1789 Fransız Devrimi’ni düşünsel alanda hazırlayan filozofların (Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, Helvetius, d’Alembert, d’Holbach, Concordet vb.) feodal (dinsel) ideolojiye getirdikleri eleştirilerdeki radikalliğe, daha sonraki dönemlerin burjuva düşünürlerinde rastlanmaz. Doğaldır, çünkü 18. yüzyıl Fransız filozofları devrimin teorisini yapıyorlardı, daha sonrakiler ise düzenin…

    Bu noktada, devrimden 15 yıl sonra iktidara  gelerek  kendisini  imparator ilan eden Napolyon Bonapart ile düşünür-matematikçi Laplace arasında geçtiği söylenen diyalog ilginçtir. Laplace, denkleminde Tanrı’nın yerini soran Napolyon’a, “İhtiyaç duymadım” diye yanıt verir. Devrimci geleneği sürdüren Laplace’ın ihtiyacı yoktu belki ama, Avrupa’yı fethetme sevdasındaki Napolyon’a askerlerini motive etmek için (egemen sınıfların binlerce yıldır yaptığı gibi) Tanrı gerekiyordu. Laplace’ın denklemi ile Napolyon’un denklemi arasındaki fark, burjuva aydınlanmasının da serüvenini yansıtır.

    Laiklik kavramına getirilen tanımlardaki dönüşüm de bu sürece  güzel bir örnek teşkil eder. Devrimci burjuvazinin laiklik tanımı “din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması”dır. Din, bu dünyadan kovulmuş, öte dünyaya sürülmüştür. Düzenci burjuvazi ise laiklik tanımını el çabukluğuyla “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” biçimine sokar. Din, bu dünyaya tekrar davet edilmiştir; devlet laik kalmalıdır ama halka din lazımdır. Günümüzde bu tanım bile reddedilmiş, laiklik kavramı -çıkış ilkelerinin tam zıddı biçiminde- “dinlere eşit uzaklık, din ve vicdan özgürlüğü” olarak tanımlanmaya başlanmıştır ve bu da burjuvazinin ulaştığı noktayı gösterir.

    Türkiye pratiği neyi gösteriyor?

    Türkiye, bu süreci anlamak için, belki de en verimli laboratuvar. Çünkü Türkiye, yakın geçmişinde kendi burjuvazisi önderliğinde bir aydınlanma deneyi yaşadı. Ne kadar başarılı olduğu somut olarak incelenebilir. Öte yandan Türkiye, bugün küresel burjuvazinin en fazla yüklendiği, en fazla etki altına aldığı ve roller atfettiği coğrafyalardan biri. Bu nedenle günümüz Türkiye’si, küresel burjuvazinin aydınlatma potansiyelinin olup olmadığının anlaşılması için de önde gelen bir laboratuvar.

    Türkiye’nin aydınlanma tarihi başlı başına incelenmesi gereken bir konu; burada sadece sonuçlar üzerinde tartışacağız.

    Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist işgale karşı bir Kurtuluş Savaşı ve dinsel temelli bir imparatorluğu yıkan Cumhuriyet Devrimleriyle kuruldu. Kemalist Devrimi, Sovyet Devriminin rüzgârından da etkilenen ama esas olarak Fransız Devrimi yolunu benimseyen bir hareket olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Bu nitelikleriyle -farklı dinamikleri bulunan Ekim Devrimi bir kenara bırakılırsa- ezilen coğrafyada oluşan ilk ciddi aydınlanma atılımıydı.

    Genç Cumhuriyet, kısa bir süre sonra kapitalist yola girdi. Bu noktadan itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarihi, ortaçağ karanlığına karşı mücadeleden ve aydınlanmadan yan çiziş tarihi olarak okunabilir. Oysa madem ki Fransız Devrimi yolu seçilmişti, feodalizmin köklü bir tasfiyesinin ve radikal bir aydınlanma hareketinin yaşanması beklenmez miydi? Öyle olmadı; hatta kapitalist yolda derinleştikçe aynı oranda aydınlanmadan da vazgeçildi. Burjuva yoluna giren Türkiye, ne bağımsızlığını koruyabildi, ne köklü bir toprak devrimi yaparak ulusal bir sanayi yaratabildi, ne iç ulusal sorunlarını halledebildi, ne de bilimsel düşünceyi az çok özüm- semiş aydınlanmış bir toplum oluşturabildi. Birkaç yüzyıl önce Avrupa’da burjuvazi önderliğinde çözülen  bu  sorunların  hiçbiri, 20.yüzyıl Türkiye’sinde burjuvazi eliyle çözülemedi. 21. yüzyılda yol aldığımız günümüzde bu sorunların hepsi tüm haşmetiyle önümüzde durmaktadır. kurtulamaz. Fransız Devrimi yolu (yani devrimci burjuvazi önderliğinde feodalizmin tasfiyesi), yukarda da vurguladığımız gibi, Avrupa’nın demokratik devrimde gecikmiş bölgelerinde dahi köktenci niteliğini yitirmişti; nerede kaldı bağımsız bir kapitalizm birikiminin bulunmadığı Türkiye  gibi ezilen ülkelerinde… Bu yol bizzat, demokratik devrimlerini birkaç yüzyıl önce gerçekleştirmiş ve artık emperyalist bir nitelik kazanmış dünya kapitalizmi tarafından kapatılmıştır, engellenmektedir. Eğer 80 yıllık Cumhuriyet tarihinden bu ders çıkarılamıyorsa, son 15-20 yıla göz atmak daha kafa açıcı olabilir. Türkiye’nin küresel kapitalizme entegrasyonu ile ortaçağ kalıntılarının tasfiyesi arasında doğru orantı mı vardır, ters orantı mı? Hiç bu kadar “burjuva” olmamıştık; ve hiç bu kadar da “İslamcı”! Demek ki başka bir yol izlemek gerek. Batı aydınlanma hareketinin insanlığın düşünsel hazinesine yaptığı evrensel katkılar mirasımızdır ve en önemli esin kaynaklarımızdan biridir. Ama artık ne Türkiye ne de herhangi bir ezilen dünya ülkesi “burjuva aydınlanması” ile yetinebilir. Bir “emekçi aydınlanması” modeli geliştirmek durumundayız.

    Emekçi aydınlanması

    Burjuva aydınlanması, emek-sermaye çelişkisinin sermayenin önderliğinde çözüleceği ilkesine dayanmıştı. Emeğin el konarak bir araya getirilmiş hali olan sermaye, toplumun ilerlemesinin motoru olacaktı. Bir dönem oldu da… Öte yandan burjuva aydınlanması, ilk enerjisini, dünyanın Avrupa dışında kalan toplumlarının o güne dek yarattıkları birikimlerini talan ederek elde etti. Dolayısıyla burjuva uygarlığı, Avrupa dışındaki halklar için en başından itibaren yıkım ve talan anlamına geldi ve aydın- lanmanın büyük idealleri hiçbir zaman o halkları kapsamadı. Çoğu aydınlanma filozofunun, sıra ezilen halklara geldiğinde nasıl birer sömürgeciye (hatta ırkçıya) dönüştüğü bilinir. Ezilen halklar o ideallerle, ancak kafalarını kaldırıp emperyalist burjuvaziye karşı başkaldırdıklarında tanıştılar.

    Burjuva uygarlığının giderek çürümesine yol açan bu iki temel çelişkisi (emek-sermaye ve ezen-ezilen çelişkileri), yeni bir aydınlanma atağının -en azından- nasıl olmaması gerektiğini ortaya koyuyor.

    Yeni aydınlanma, birincisi, emek-sermaye çelişkisinin emek lehine çözülerek ortadan kaldırılması zemininde oluşabilir. Sermayenin önderliği, burjuva aydınlanmasına “yukarıdan aşağıya” bir nitelik kazandırmıştı. Aydınlananlar, cahilleri aydınlatacaktı. Aydınlanma düşünürlerinin eğitime kilit rol atfetmeleri bundandır. Sermayenin dağıtılması zemininde oluşacak emekçi aydınlanması ise, “aşağıdan yukarıya” bir nitelik kazanacaktır: Toplumun kendi pratiğiyle köktenci bir biçimde dönüşümü. İnsanlığın gelişim düzeyi göz önüne alındığında bu noktaya bugünden yarına  ulaşmaya olanak yok, dolayısıyla tabii ki öncüye ve örgüte (parti, devlet vb.) ihtiyaç duyulacaktır, ama aşağıdan yukarıya köklü dönüşüm perspektifi hiçbir zaman terk edilmeden. Burjuva demokrasisi ile emekçi demokrasisi arasındaki fark da budur.

    İkincisi, emekçi aydınlanmasının başka bir alandan talan edilerek getirilecek bir “ilk birikim”e ihtiyacı yoktur. Emekçi uygarlığının ilk birikimi, el konulan büyük sermayedir; daha doğrusu kapitalizm koşullarında ekonomik zor yoluyla yoğunlaştırılmış emeğin özgür bırakılması ve örgütlü toplum tarafından toplumun çıkarları doğrultusunda kullanılması.

    Üçüncüsü, emekçi aydınlanmasının laiklik ilkesi, bilimsel düşüncenin toplumsallaştırılmasıdır. Bu ilke, din-bilim çatışması zemininde değil, toplum-bilim çelişkisinin uyumlu bir biçimde çözülmesi zemininde hayat bulacaktır. Bir kurum olarak dine ihtiyacın kalmadığı nokta, bir kurum olarak bilime de ihtiyacın kalmadığı noktadır; yani giderek herkesin birer Laplace olduğu nokta.

    Dördüncüsü, emekçi aydınlanması, dünyanın bütün halklarının özgün uygarlık birikimlerinin (eşitlik, özgürlük ve güvenlik için verilen mücadele içinde kazanılan birikim) miras kabul edilmesi, evrensel bir potada eritilerek damıtılması ve yepyeni bir senteze ulaşılması perspektifine sahip olacaktır. Burjuva aydınlanması pratiği çok büyük bir miras bıraktı, ama insanlığın mevcut mirası bundan ibaret değil. Bir coğrafyanın başka bir coğrafyanın yıkımı pahasına yükselmesi, sermaye uygarlığının niteliğidir. Emekçi aydınlanmasının potası, bütün insanlığı kapsayacak denli geniş olacaktır.

  • Ne İçin Birlik…

    Pir Sultan’ın “Gelin canlar bir olalım.” şeklindeki hümanist çağrısının üzerinden yüzyıllar geçti. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin.” diyerek büyük birleşme davetini gerçekleştiren Komünist Manifesto bile neredeyse iki yüzyıllık geçmişe sahip. Her ikisi de egemen güce karşı bir başkaldırı daveti olarak, birlikte olmanın gücünü insanlık için daha iyi bir yaşam ve daha yaşanılası bir Dünya idealine sunmayı amaçlayan çağrılardır ve zaman/mekan sınırlarını aşan evrensel çağrılar olarak, kuşkusuz halen geçerli ve değerlidirler.

    Oysa modern zamanlarda birlik meselesi çoğunlukla pragmatist bir içerikle çıkar karşımıza. Ve birlik kavramı bazen tekçi faşist politikaların bayrak kavramı, bazen sömürgeci politikaların sürdürülebilmesinin kestirme yolu olarak kullanıldı, kullanılıyor.

    Tartışma konumuz bakımından birlik kavramının da oldukça yıpratılmış olduğunu kabul etmeliyiz. Yargıda Birlik gibi iktidar işbirlikçisi, ya da daha doğru bir ifadeyle yürütmenin taşeronu bir oluşum önümüzde dururken, yargı erkinin teorik düzlemde de olsa bileşenlerinin birlikteliğini çok özenli tartışmak gerekir diye düşünüyorum.

    2006 yılında kurulan YARSAV’ın, yargı erkini kullananların önemli bir örgütlenme çabası olarak tarihsel önemini kabul etmekle birlikte, gelişen süreçlerde bireysel olarak ayrılmalar ve kurumsal olarak bölünmeler nedeniyle bu örgütlenmenin istenen katkıyı sağlayamadığını kabul etmek gerek.

    YARSAV’ın kurucu başkanı Ö. Faruk Eminağaoğlu’nun, kurulup kapatılan sonra yeniden kurulan YARGI-SEN girişimini de dikkate aldığımızda, bu alanda bir arayışın olduğu görülmektedir. Kabul etmek gerekir ki bu aynı zamanda olağan bir gelişmedir.

    Büyülü bir sözcük olarak adeta mucize yaratmasını beklediğimiz “birlik” olmaktan her zaman olumlu bir karşılık alınamıyor ne yazık ki. Üstüne üstlük, güce karşı olması bakımından olumlu bir kavram olan birlik, pek ala gücün etrafında toplanma şeklinde çok olumsuz bir işlev de görebilir.

    Türkiye’yi yöneten gücün son dönemlerde yoğun olarak topluma dayatmakta olduğu, “Hep birlikte Türkiye’yiz.” sloganı bu olum-
    suzluğa örnek olabilecek niteliktedir. Nitekim bu sloganın hep birlikte kaçak saraya biat etmeyi öngören bir birlik çağrısı olduğu çok kısa sürede açığa çıktı bile. Kısa süre önce Baro Başkanlarını arkasına dizerek saraya topuk selamı çakan TBB Başkanı ile 15 Temmuz’un boğucu baskısıyla Yenikapı’ya arzı endam eden CHP Genel Başkanı, ali makamın himayesinde gerçekleştirilen Adli Yıl açılış töreninde Saray’a avdet eden zevat arasında yer almayınca zatı şahanelerinden yüksek perdeden “kendinize gelin” uyarısı almaları kaçınılmazdı ve uyarıldılar.

    TCK’nın yargı bileşenleri olarak tanımladığı, yargıç, savcı ve avukatların, yargının kuşatılması, baskı altına alınması ve özellikle yürütmenin emrine girmesine karşı mücadele birlikteliği olanaklı mıdır? Teorik olarak evet… Ancak içinde bulunduğumuz süreçte bunu gerçekleştirebilmek oldukça zor. Hain ilan edilmenin çok yakın tehlike olduğu bu dönemde bu başarılabilir mi? Kuşkuluyum.

    Kerameti kendinden menkul kuvvetler ayrılığı gibi burjuva demokrasilerinin vitrin kavramlarını eveleyip geveleme kolaycılığına kapılmadan, gerçek bir mücadeleyi örgütlemekten ve sürdürmekten söz ediyorsak elbette.

    Kuşkuculuk ve bilimselliğin yerini, iman ve dogmanın aldığı, yargı etiği ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin yerine, emre itaat ve gücün üstünlüğü ilkelerinin konulduğu, bilginin değil cehaletin değerli olduğu günümüz Türkiye’sinde; hangi alanda olursa olsun, emeğin ve adaletin yanında yer almanın ve bunu cadı avının acımasızca sürdüğü bu ortamda gerçekleştirmenin çok zor olduğu kuşku götürmez bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

    Diğer taraftan tam da bu nedenledir ki, böyle bir mücadele birlikteliğinin en gerekli olduğu zamanlarda yaşamakta olduğumuz kuşku götürmez bir başka gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

    O halde, öncelikle yanıtlanması gereken soru;“Ne için birlik?” sorusudur. Yani eylemin amacı üstünde ortaklaşmak gerek ilk başta.

    Böyle bir başlangıç zorunludur. Çünkü, özellikle egemen anlayışlara ve yapılara karşı mücadele pratiğinin en problemli konusu amaç birlikteliğinin sağlanamıyor olmasıdır.

    Bu türden örgütlenmelerin ve yapıların kişisel ikballer için kullanılmasından söz ediyorum.

    Amaçlananın değeri yeterince kavranamadığı için yarı yolda ego kazalarının ortaya çıkmasından söz ediyorum.

    Bir potada erimeyi göze alamayıp, kendi rengini ya da özelliğini mücadelenin başat karakteri haline getirme çabalarından söz ediyorum.

    Daha da artırabileceğimiz bu “birlik zararlıları”nın etkisizleştirilmesi ilk adım olmak kaydıyla, nesnel kararlar verebilen, bağımsız bir yargı için mücadele etmenin çok değerli ve özellikle içinde bulunduğumuz süreçte çok gerekli olduğu kanısındayım.

    Önermeden yerme kolaycılığına kaçmadan…

  • Tek Yol Örgütlü Mücadele

    Türkiye’de bir süredir, akıl ve bilgi temeli zayıf, dinle bulamaç yapılmış, nefret dilinin egemen olduğu, totaliter karakterli bir ideolojinin sahiplerinin yönetici olarak maceralarını izliyoruz. Gençlik hayallerini gerçekleştirme romantikliğine takılıp kalmış ve akıl ve bilimden yoksunlukla kofluğunu hiçbir zaman aşamamış anlayışın, ülkemize faturası artık tahammül edilemez boyuta ulaştı.

    Seçimle iktidara geldiğinden bahisle kendisini egemenliğin yegâne temsilcisi olarak gören ve tüm Anayasal erklerin görev ve yetki alanını fütursuzca çiğneme hakkını kendisinde gören bir yönetim anlayışının felce uğrattığı bir düzen ile karşı karşıya bulunuyoruz. Daha açık bir ifade ile Türkiye Cumhuriyetinin ve devlet sisteminin çökertildiği ve devletin tüm kurum ve kurallarıyla iflas ettirildiği bir süreci yaşıyoruz. Üzüntü ile söylemek gerekir ki, Türkiye, demokrasinin sadece seçimle iktidara gelmek üzerine kurgulanan bir rejim olmadığı gerçeğini bir kez daha kanıtlayan en belirgin örnek olarak demokrasi teorisi içerisindeki yerini almıştır. Demokrasiyi trene benzetip istediği yere gelince inilebilecek bir araç olarak gören, nobran bir pragmatizmle yönetilmenin bedelini hep birlikte ödüyoruz.

    Yakın zamana kadar, içinde yer aldığı coğrafyada laiklik ve demokrasi kulvarında örnek olarak gösterilen, ancak cehaletin, kibrin ve hırsın el ele verdiği bir çılgınlığın peşinden iç savaşın eşiğine getirilen, dışarıyla savaş için türlü bahaneler peşinde fırsat kollanan bir ülkede, bir çöküş belgeselinin hem izleyeni hem de unsuru olmanın, kötü sonu en baştan itibaren defalarca anlatmamıza karşın senaryoyu değiştirememiş olmanın ne kadar acı olduğunu tecrübe ettik, etmeye devam ediyoruz.

    Özellikle, “allahın lütfu!” olarak görülen son darbe girişimi fırsat bilinerek ilan edilen OHAL ile yaratılan korku imparatorluğunda, KHK’lar ile karşı çıkma potansiyeli olan tüm muhaliflerin baskılandığı, faşizmin en derin karanlığına doğru son sürat yol alınan bir süreçte hâlâ romantik muhalifçilik mi oynayacağız? “Milli mutabakat ya da Yenikapı ruhu” denilen tiyatroda bize biçilen figüranlığa razı olup özenle inşa edilen faşizm değirmenine su taşıyanlardan biri de biz mi olacağız? Tarih boyunca özgürlük ve barış mücadelesi verenlerin ödediği bedeller boşuna mıydı? Yarının dünyası için, iktidarın bize dayattığı dışında söyleyecek sözümüz yok mu? Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar bizim için hâlâ bir umut olup olmadığını gösterecek. Şu anda tarihi bir dönemeçteyiz. Her türlü baskıya, tehdide rağmen, faşizme boyun eğmemek, tüm hukuksuzluklara karşı koymak ve yalnızca hukuku ve demokrasiyi savunmak tarihi bir sorumluluktur. Evrensel hukuk ilkelerinin yaşama geçmesi için yürütülecek mücadele ancak toplumun tüm kesimleri tarafından desteklenmesi durumunda başarıya ulaşabilecektir. Öyleyse faşizmin doruğuna giden süreçte tek çıkış yolumuz, hukukçular başta olmak üzere tüm demokrasiyi ve hukuku savunanlar olarak ortak bir mücadele alanı yaratmaktır.

    Evet, toplumun ezilen kesimlerine en ufak umut vadetmeyen, ancak uyumlu ve itirazsız olmaya söz vermiş temsilcilerine yol veren mevcut sistem; artık haksızlık ve hukuksuzluk batağının dibine batmış, toplumsal düzenin üzerinde temellendiği ‘meşruiyet’ değerini de yitirmiştir. Düzeni çalıştıracak motor susmuştur. Bu noktada, rotanın özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma temelinde bir toplumsal düzenin kurulması çizgisine çekilmesinde yargıya tarihsel rol düşmektedir. Duyarlı tüm hukukçular, bu rolü tüm devrimciler gibi üstlenip sonuna kadar götürme cesaretini göstermeli, örgütlenmede öncü rol üstlenmeli, bir oyun kurucu olmanın sorumluluklarından kaçınmadan, engelli hale getirilen topluma ve çürümüş devlet sistemine umut ışığı sunarak, her birey ve kuruma bir silkinme fırsatı sunmalı, ayağa kaldırmalı ve aydınlanmış, genç düşünceli bireylerin tutuşturduğu, eleştirel aklın devinimleriyle yanan her devrim ateşini topluma adalet dağıtarak beslemelidir.

    Hukukun nefessiz kaldığı bu atmosferde, modern demokrasilerde hukuka dayanmayan bir iktidarın hiçbir meşruiyeti olamayacağını hatırlatma ve hukukun üstün kılınması için çaba gösterme, önceliğimiz olmalıdır.

    İnsanlığını unutarak zorba tiranlara dönüşen yüksek egolu çıplak kralların boyunduruğunda yaşamayı kanıksamış, haksızlıklara karşı itiraz etmeyi unutmuş, uygar davranış biçimlerinden habersizce tebaiyeti kutsamış ve kurşun askerlere dönüştürülerek mutasyona uğramışlara karşılık; geleceğimiz için bir zamanlar bu coğrafyada da düşünen ve demokrasi, hukuk, özgürlük ve barış için mücadele veren ve her türlü bedel ödemeyi göze almış hukukçular olarak; kararlı bir şekilde hukuk çizgisinde kalarak ve toplumsal barış dilini kullanarak sorunlara çözümler üretmek üzere seslerimizi birleştirmeye olan gereksinimimiz bugün her zamankinden fazladır. Bugün susma günü değildir. Savaşa karşı barış, güçlüye karşı hukuk talebimizi en gür sesle dile getirmek, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik Türkiyesini hep birlikte yeniden kurmak öncelikli ödevimizdir.

    Dolayısıyla şimdilerde en çok ihtiyacımız olan şey; konuşması gerekenlerin büyük bir suskunluğa gömüldüğü günümüzün korku imparatorluğunda, susmayanların, her türlü haksızlık ve hukuksuzluk karşısında güçlü ve onurlu bir şekilde haykıranların da var olduğunu göstermek için, hukukçuların örgütlenerek daha yüksek ve yürekli sesle haykırmaları, toplumun farklı kesimlerinin de silkinerek ayağa kalkmaları ve bu seslere ses katmalarıdır. Otoriter zihniyetin toplumda yarattığı ve her geçen gün artarak devam eden travmanın yansıması olan iç ve dış sesler örgütlenerek yükselmeli ve yanlış sahiplerini daha fazla rahatsız etmeye devam etmelidir. Şimdi yeterince sesimizi yükseltemezsek bir daha ses çıkarabileceğimiz bir ortam bulamayacağız. Bu karşı çıkış, demokrasiden ve özgürlüklerimizden tamamen kopuşun durdurulması için son çırpınışlarımızdır.

    Unutmayalım ki, insanlık tarihi her daim hak ve özgürlük mücadelesi veren ve bedelini sonuna kadar ödeyen devrimcilerle doludur ve uygarlık bu sırtlarda taşınarak ilerlemektedir.

    Bugün, bayrağı devraldığımız özgürlük savaşçılarının değerleri, mücadelemizin her kavşak noktasında onlara yönelik empati ile daha bir anlam kazanmakta; bizlere ilham kaynağı olmaktadır. Bedel ödeme konusunda, onlardan daha üstün, daha değerli değiliz. Dolayısıyla onlardan farklı bir ayrıcalığımız bulunmamaktadır.

    Tarih boyunca barış ve özgürlük adına gösterilen çabalar, özveriler ve ödenen bedeller boşuna mı? Zamanları aşan devrimci ideal ve düşüncenin erken gelmiş ve çoğu kez yalnız kalmış öncüleri olmanın değeri yok mu? Elbette var ve tüm bunlar, en azından o idealin var ve hayatta olduğuna kanıt oluşturmaktadır. Varsın, nadiren ahlak ölçeğiyle tartan tarih, yalnızca galiplere baksın ve sadece başarıları kroniğine aktarsın.

    Bizler, haklılığımızın ve daha da önemlisi özgürlüğümüzün, ödeyeceğimiz bedellerle olanaklı olduğunun son derece farkındayız.
    Hukuk Devleti idealine ve demokrasiye olan bağlılığımız ve hukukun üstünlüğüne inancımız; gerçekleri haykırışımızın, her türlü baskı ve zulme direnişimizin sönmeyen kaynağıdır.

    Uygar toplumun son kalesi olan adaletin, keyfiliğe ve zorbalığa teslim olmaması için direneceğiz.

    Hukuksuzluğa karşı vicdanın sesi olacağız.

    Umutsuzluğa karşı umudu, savaşa karşı barışı, baskılara karşı özgürlüğü örgütleyeceğiz.

    Güce bağlanmış bir düzenekte, olanak ve muhataplarımızın duyarlılık eksikliğine esir olmayacağız, savaşacağız.

    Aklın özgürlüğü ve insancıllığın kalıcı olarak yeryüzüne yerleşmesinin güvencesi olan hukukun üstünlüğü uğruna bazen güce yenik düşeceğiz ama yılmayacağız.

    “Yüreği yılmadan düşen, dizleri üzerinde savaşır” der Seneca. Devrilmeden, dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz.

    Son Söz: Faşizan ve otoriter eğilimlere karşı örgütlü mücadeleden başka yol yoktur. Birlikte güçlüyüz. “Biz” varsak eğer hukukun üstün kılındığı aydınlık yarınlar için umut da var demektir…

  • Hukuk Fakültelerinin Büyük Ataleti

    Toplumsal alanda yürütülen mücadelenin sağında solunda, ama genellikle de tam ortasında bir hukukçu mutlaka vardır. Çünkü yürütülen mücadelenin bir toplumsal devrime dönük olma ihtimali zayıfsa, mücadele sonucunda kazanılmış olanların düzenin diline birileri tarafından kusursuz bir biçimde çevrilmesi gerekir. Diğer bir ihtimal ise, söz konusu toplumsal mücadelenin zaten var olan hukuki düzende, ilgililere tanınmış hakların tecavüze uğraması veya kaybedilmesi ile alakalı olmasıdır. Öyle ki bu durumda toplumsal mücadeleye koşut olarak zaten yargı alanında da bir hukuk mücadelesi sürdürülüyordur. Ancak dikkat edilecek olursa toplumsal mücadelelerin etkileri, hukuk sahasında hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar (idari makamlar ve genel anlamda Yürütme gücü) – hakkı talep edenler (avukatlar) – hakkı tesis edenler (hakimler) gibi üçlü bir ayrışma içinde akseder. Bu noktada soru, üniversitelerin bu denklemin neresinde olduğudur.

    Soruya hukuk öğrencilerinin çoğunun bir türlü öğrenemediği olan/olması gereken ayrımının çok basite indirgenmiş bir örneği üzerinden cevap verilebilir. Ancak bu şekilde verilecek bir cevap, genellikle ister istemez, yine kapitalist bir devlet modeli içinde sınıfsal bir özü olduğu unutularak, -özellikle de bugünle kıyaslayınca- 1960-80 arasındaki Türk üniversitelerinin övülmesi ile sonuçlanır. Bundan imtina ederek ve daha çok içinde bulunduğumuz üniversiteye odaklanarak bir şeyler söylenecek olursa; hem öğrenciler, hem de öğretim elemanları açısından ana eğilimin söz konusu mekanların sadece mesleki eğitim birimleri olarak algılandığı olgusudur: öğrenciler üniversiteye geleceklerinde icra edecekleri mesleği öğrenmek, öğretim elemanları ise kendinde bir amaç halini almış öğretme mesleğini yürütmek için bu mekanları kullanmaktadırlar. Hukuk fakülteleri özelinde ise, hukuk eğitiminin temelde normatif niteliği, Kelsenci bir dille – ve paragrafın başına da atıfla- olması gerekeni ön plana çıkarması, fakülteleri toplumsal mücadele ekseninden ayırır. Bir başka ifadeyle, sadece normun ne manaya geldiğinin öğretilmesi ve öğrenilmesi, normun oluşmasına neden olan toplumsal olgu ve olaylar ile o dönemde hakim olan felsefi düşüncenin neredeyse hiç dikkate alınmaması sonucunu doğurmaktadır.

    Bütün bunların dışında, hukuk fakülteleri öğretim elemanları sistemsel olarak hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar, hakkı tesis edenlerle daha yakından ilişkili olmaları ve hukuk düzeninin niteliği sebebiyle genelde muhafazakar görüşlere daha yatkındırlar. Nitekim, hukukçuların statükonun devamından yana oldukları sık sık dile getirilir. Gündelik hayatta da bu tutumun yansımaları olacağı şüphe götürmez bir gerçektir. Tam da bu yüzden devrim süreçlerinde devrimciler tarafından en güvenilmez bulunan kurumlar, yargı makamları ve hukuk fakülteleridir. Örneğin Fransız Devrimi esnasında hukuk fakültelerinin 10 yıla yakın bir süre kapalı tutulması, yargı yapısının değiştirilmesi, référé législatif (yasama yorumu/yargısı) gibi uygulamalar başka türlü yorumlanamaz. Sovyetler Birliği’nde de devrimi takip eden bir kaç ay içerisinde, mahkeme sisteminin lağvedilmesi ve baroların kapatılmasının yanı sıra hukuk fakültelerinin programları altüst ederek işe başlanmıştı.

    Bu ana akıntıya ters eğilimde olanların, özellikle de pozitif hukuk alanlarındaki muhalif figürlerin sayısı oldukça sınırlıdır ve son yıllarda Türkiye’de genellikle ulusal üstü insan hakları hukuku alanında çalışmayı yeğledikleri görülmektedir. Yine bu eğilimdekiler için diğer bir çalışma alan grubunu ise, hukukla diğer disiplinlerin, -felsefe, sosyoloji, tarih- kesiştiği küme oluşturmaktadır. Bu durum her iki grup açısından da (ilk denilenlerin ulusal idari ve yargı makamları tarafından genelde az dikkate alınmaları, ikincilerin ise pozitif hukukla ilgilerinin zayıf olması nedeniyle) hakkı bahşedenler/kayıt altına alanlar, hakkı tesis edenlerle sınırlı bir ilişki içinde olmalarına yol açmaktadır. Ancak buna mukabil hakkı talep edenlerle de sıkı bağlantı içinde olduklarını iddia etmek zordur. Üstelik Amerika Birleşik Devletleri dışında (Critical Legal Studies) hukuk fakültesindeki ana eğilimin tersi yönünde hareket eden bu akademisyenlerin hukuk uygulamasına etki edebilecek eser örnekleri bulunduğunu iddia etmek de güçtür.

    Elbette şu bir gerçektir: Bütün toplumsal gruplar gibi akademisyenler, ancak kendilerine bir noktada değen durumlarda harekete geçmektedirler. Nitekim son on yılda üniversiteler dünyada meydana gelen dört önemli olaydan (50d mücadelesi, Türban Yasakları Konusundaki Bildirgeler, YÖK yasa taslağı, Barış İçin Akademisyenler Bildirgesi) sadece bir tanesi akademi dışındaki siyasi bir olayla ilgilidir. Üstelik bu ilk üç olayda da söylenen söze katılan hukuk fakültesi öğretim elemanı sayısı yine oldukça mütevazi boyutlardadır. Kısaca hukuk fakültelerinin öğretim elemanlarının toplumsal mücadelelerle ilişkileri zaten dolayımlı olduğu gibi, doğrudan kendilerine ilgilendiren toplumsal mücadelelerle alakaları da zayıf gözükmektedir.

    Genel olarak toplumsal mücadelelerle dolayımlı bir ilişki kuran, doğrudan kendisini ilgilendiren konularda bile elinden geldiği kadar söz söylemeyen hukuk fakültesi öğretim elemanlarının bu eğilimlerini kırmak çok kolay gözükmemektedir. Bu, ancak toplumsal koşulların değişmesi ve hukukçu akademisyenlerin bu değişen koşullarda üzerlerine düşen rollerle alakalı olacaktır. Doğal olarak, içinde bulunduğumuz şartlar altında ana akıma ters yönde hareket eden hukuk fakültesi öğretim elemanlarının, hukukçular arasındaki diğer mücadele alanlarına ve toplumsal mücadelelere etkin olarak katılmasının sağlanması önemli bir hedeftir. Şöyle de denilebilir: esas hedef üniversitenin toplumsallaştırılmasıdır. Uzunca bir süredir yavaş yavaş eridiğini gözlemlediğimiz bilimin toplumsallığı vurgusu özelde son on senede ve hukuk fakültelerinin sadece siyasi değil, bilimsel açıdan da atıl kalmasına yol açmıştır. Bu ise topyekun bir işlevsizleştirme anlamına gelir.

    Ancak somut koşullara bakıldığında bir miktar umuda yer olduğunu saptamak mümkündür. Bugün içinden geçtiğimiz olağanüstü dönem, hukuk bilgisine duyulan ihtiyacı topluma dayattığı gibi, hukukçuya da kayan toplumsal zemini yakalama fırsatı sağlayabilir. Elbette bunun için diğer üniversite bileşenleri ve meslekten hukukçular ile ortak bir duruş geliştirmek gerekir. Öncelikle mesleki güvencelerini koruyup arttırma çabası ile başlayabilecek bu hareketlenme, siyasi alanda yeniden toplumsal bir talebe karşılık gelecek, hatta bu talebi kendisi yönlendirebilecek bir hat biçimlendirebilir. Hem kriz dönemlerinde hukuka duyulan ihtiyacın kendisi söyler bunu bize, hem de Türkiye Cumhuriyeti hukuk fakültelerinin tarihi.

     

  • Birlikte Mücadele

    Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin ve dolayısıyla demokrasinin olmazsa olmazıdır.

    Yargı bağımsızlığı, iktidarlardan beklenilmekle gerçekleşebilecek bir konu değildir. Aksine iktidarlardan beklenilmekle gerçekleşemeyecek bir konudur. Çok geniş bir alanı ilgilendiren bu konuda neler yapılmalıdır sorusuna, bu yazıda yargıdaki meslek bileşenleri yönünden yanıt aranacaktır.

    Hukukun üstünlüğü, bir hukuk devletinde herkes için, devletin her birimi ve egemenliği kullanan her erk için söz konusu olan bir konudur. Sadece yargı alanında kalan bir konu değildir. Yargının bu alandaki önemi ise, aynı zamanda bir denetim mercii olarak son sözü söylemesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum, yargı iktidarı anlamında olmayıp, hukukun üstünlüğünün bir gereğidir.

    Hukukun her alanda etkin ve egemen olması, bu nedenle herkes için güvence oluşturması gereği tartışmasızdır. Ancak, hukukun üstünlüğü yerine, gücün hukukunun etkin ve egemen kılındığı; hukukun, iktidardaki gücün bir silahı haline dönüştürüldüğü, yargı organlarının da varlık nedenlerinin ötesine taşınıp, bu yolda kullanıldığı bir dönemi yaşamaktayız. Ülkemizde bu durumu yaşatan, kuşkusuz baskıcı ve olağanüstü yönetimlerdir. Bu durum zaten baskıcı ve olağanüstü yönetimlerin en karakteristik niteliği olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Yargı bağımsızlığı, her zaman için olmazsa olmazdır. Bu durumun önemi olağanüstü dönemlerin, baskıcı yönetimlerin yaşandığı dönemlerde kendisini çok daha fazla hissettirmektedir.

    Yargının, varlığı gereği bağımsız bir duruş sergilemesi demek, hukukun üstünlüğünü gerçek anlamda etkin ve egemen kılması anlamına gelmektedir. Olağanüstü dönemlerde, baskıcı yönetimlerin yaşandığı dönemlerde, yargının böyle bir duruş sergilemesi demek, bu dönem ve yönetimlerin sonu anlamına gelmektedir ki, bugüne kadar ülkemize yargı, varlık nedeninin gereği olarak bu duruşu sergileyememiştir.

    Olağanüstü dönemlerin, baskıcı yönetimlerin akılda kalan yönleri, yargı organlarının o dönemlerde hemen gücün silahı haline dönüşmesi, bunun da yol açtığı ve ortaya çıkan yargılamalar olmaktadır. 12 Mart dönemine, 12 Eylül dönemine, 2010 öncesi ve sonrasına bakıldığında akılda kalanların yargılamalar olması bu nedenledir.

    Böyle bir tablodan çıkış, yargının varlık nedenine uygun hareket etmesi ile hukukun üstünlüğünün etkin kılınması ile olanaklıdır. Hukuk denilince kuşkusuz evrensel hukuk yanında akla iç hukuk gelmektedir ki, evrensel hukuk iç hukukun da bir bölümünü oluşturmaktadır.

    Hukuk kavramına, artık gücün iradesi, gücün yansıması olarak bakmamak gerekmektedir. İnsanlık tarihinin ortak mirası olarak sahip olunması gereken hak ve özgürlükler, insan olmak nedeniyle sahip olunması gereken dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez hak ve özgürlükleridir. Yani insanı insan yapan, insan hak ve özgürlükleridir. Bu hak ve özgürlükler, aynı zamanda evrensel hak ve özgürlükleri oluşturmaktadır. İşte bu evrensel hukuku oluşturan da, gücün iradesi değil, insanlığın mücadelesidir. Bu hak ve özgürlüklerin her durumda etkin ve egemen kılınması, olağanüstü dönem ve baskıcı yönetimlerin geçerli olduğu dönemlerde içine itildikleri tabloda yargı organları tarafından yerine getirilmemektedir.

    Olağanüstü dönem ve baskıcı yönetim dönemlerinde, iç hukukta yapılan diğer düzenlemelerde zaten bu anlayışı yansıtır biçimde karşımıza çıkmaktadır. Yargı aynı tutumunu burada da sergilemektedir.

    Olağanüstü dönemler ve baskıcı yönetimlerin böyle uygulamalarını da kapsayacak biçimde, yargı bağımsızlığı yönünden daha etkin ve kalıcı bir mücadeleye gereksinim duyulduğu, bu tabloda yıllardır yaşananlara bakılınca kendisini açıkça göstermektedir. Bu mücadelenin, her meslek bileşeninin kendi alanında yapması yanında, ayrıca bir araya gelerek yapılacağı, ortam ve yapılanmalar söz konusu olmalıdır. Bu durum, yargı bağımsızlığının sağlanması ve yaşatılması ve bunun da kalıcılaştırılması için zorunludur.

    Avukatlar, meslek örgütleri olan barolar yoluyla, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı için mücadelelerini ortaya koymaktadırlar. Bunun için nasıl bir avukatlık, nasıl bir savcılık, nasıl bir yargıçlık sorusu da yanıtlanarak mücadele yürütülmektedir. Barolar yönünden ortaya konulan mücadele önemli ise de, tek başına yeterli olmamaktadır.

    Yargıç ve savcılar yönünden, yıllardır “yargıç kararıyla konuşur” sözü ülkemizde tek davranış kuralı gibi dayatılmış, yargıç ve savcıların örgütlenme özgürlüğü görmezden gelinmiş ve yok sayılmıştır. Kuşkusuz görülmekte olan dava ve soruşturmalar konusunda, hukuk sistemini tartışmanın ötesinde, somut olay hakkında yargıç ve savcıların konuşması elbette düşünülemez. Yargıç ve savcıların bağlı oldukları kuralların sorgulanması ve tabi tutuldukları uygulamalar konusunda, tüm sorunların yargı bağımsızlığı gereği olarak aşıldığı bir ülke söz konusu olmadığı gibi, yaşanılanlara bakılınca bu durumun ülkemizde de olmayacağı ortadadır. Bu nedenle ülkemizde yargıç ve savcılar yönünden son on yıllık süreçte mesleki örgütlenme hareketi başlatılmış ve sivil ve serbest iradeyle, dernek olarak yine sendika olarak örgütlenmeler kurulmuştur.

    1985 tarihli BM Yargı Bağımsızlığı Temel İlkelerinde, yine 2003 tarihli BM Bangalor Yargı Etiği İlkeleri’nde, yargı bağımsızlığı için örgütlenme gereğine özellikle değinilmiştir. Bir yargıcın, mesleği ile ilgili örgütlere katılabileceğine vurgu yapılmıştır.

    Yargıçlık ve savcılık farklı meslekler olmasına rağmen, 12 Eylül döneminden bu yana ülkemizde, bir meslek içinde iki ayrı görev gibi yürütülmektedir. Savcılığın farklı bir meslek olarak kabulü ve buna göre uygulama yapılması gereği zorunludur. Ancak bu durum, mesleklerini etki altında kalmadan yürütebilmeleri için, yargıçlarla ilgili hükümlere bağlı olmaları yönünden bir sorun oluşturmamaktadır.

    Yargıç ve savcıların, yargı bağımsızlığını egemen güçlerin sağlamasını beklemeden, bu konuda yaşadıkları sorunları ortaya koyarak verecekleri örgütlü mücadele, bir demokratik hukuk devletinde hukuk ve demokrasiye uygun olan ve de en etkili yöntemdir. Aynı durum kuşkusuz avukatlar için de geçerlidir.

    Yargıç, savcı ve avukatların ortaya koyacakları bu mücadele, hem çalışma koşullarını, hem tabi oldukları kuralları ve hem de yargı bağımsızlığını sorgulayan, bu konuda yaşanan sorunları aşmaya yönelik bir mücadele olacaktır. Her üç meslek bileşeni örgütlerinin, ayrı ayrı verecekleri mücadelenin önemi bir yana, ortak konu ve sorunlarda, ayrıca dayanışma niteliğinde de birlikte verecekleri mücadele de ayrıca etki yaratacaktır.

    Bu nedenle yargıç, savcı ve avukatların kendi mesleki örgütleri yoluyla mücadele vermeleri yanında, örgütlerinin birlikteliklerini sağlayacak ortamların ve de yapıların yaratılması ayrıca önem taşımaktadır. Bu durum, yargı ve hukuk mücadelesinde ayrı bir etki yaratacak, yeni bir pencere açacaktır.

    Barolar yoluyla savunma konusunda verilen mücadele ve kazanımlar ortadadır. Yargıç ve savcıların on yıllık örgütlenme sürecinde, örgütlerinin karşılaştıkları her türlü soruna rağmen, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü adına bir kısım kazanımlar yaratıldığı da ortadadır. Özellikler yargıç ve savcıların örgütlenme sürecinin başlatıldığı dönemde, ortak platformlar yaratılarak, barolar ve Türkiye Barolar Birliği ile birlikte 2006-2007 yıllarında verilen ortak mücadele ve dayanışma, yargıç ve savcı örgütlerinin kuruluş sürecinde bazı ezberlerin bozulması yönünden hafızalardadır.

    Demokratik bir hukuk devletinde, hukuk ve demokrasiye ulaşmanın etkin yolu, kuşkusuz örgütlenme ve örgütlü mücadeleden geçmektedir. Bu bağlamda, yargının her alanında yaşanılan sorunların, her bir meslek yönünden ayrı ve ayrıca ve de bir bütünün parçalarını bir araya getirerek topluca ve bir bütün halinde görülebilmesi için, yargıç, savcı ve avukat örgütlerinin mücadelesine ve de ortak mücadele alan, ortam ve yapılanmalarına gereksinim bulunmaktadır. Artık bunun yol ve yöntemleri üzerinde durulmalıdır.

    Bu bağlamda bir bütünün dışında bırakmamak için, uygulama ile akademik kadronun da bir araya getirilmesi, mücadeleye ayrı bir boyut ve etkinlik katacaktır. Uygulama meslekleri olan yargıç, savcı, avukat örgütleri yanında, akademik kadronun da bu örgütler içinde ya da ayrı bir örgütle mücadele vermeleri önem taşımaktadır.

    Yargının erk olması, ulus adına yetki kullanması, bu durumun hukuk ve demokrasiyi yaşatma ve hukukun üstünlüğü yönünden önemi gözetilince, belirtilen meslek gruplarının hem ayrı ayrı örgütlü olarak, hem de bu örgütleri bir araya getirerek bir mücadele ortaya konulması gereği ortaya çıkmaktadır. Yapılacakları, örgütlü veya örgütsüz olarak uzaktan izlemeyip, hukuk ve demokrasinin gereği olarak, hukuk ve demokrasi içerisinde örgütlü bir mücadele adımlarının atılması yoluna gidilmelidir. Ortaya konulacak mücadele, hukuk ve demokrasinin ne içerikte yaşanacağını da etkileyecek bir durumdur.

    Ülkede, demokrasinin iktidara göre tanımlandığı, hukukun iktidarın silahı haline geldiği gözetilince, yargı alanında böyle bir mücadelenin ortaya konulmasının ve bu kapının aralanmasının, hukuk ve demokrasi mücadelesi için yeni bir boyut yara
    tacağı kuşkusuzdur.

  • Hukuk İçin Birlikte Mücadele: Bağımsızlık, Tarafsızlık, Özgürlük

    Türkiye’nin son yıllarına damgasını vurmuş davaların yargılamaları sırasında; adil yargılanmanın, yargıç bağımsızlığının, avukat özgürlüğünün, savcı tarafsızlığının önemi ve gerekliliği bir kez daha ve tüm açıklığıyla görülmüştür. Hukuk, her ne kadar tarihin göstermiş olduğu gibi politika ile iç içe geçmiş olsa da yargının tüm asli ve kurucu unsurlarıyla, egemenin hukuksal-idari pratiklerinin türediği yönetsel alana (özellikle de yürütme organına) karşı bağımsız olması gerekir. Bu bağımsızlığın korunması için gerekli yasal önlemler mümkün olduğunca alınmalıdır. Hatta Anayasalar bunun için vardır.

    Zira Anayasa ile güvence altına alınmış olan yasa önünde eşitlik ilkesinin, hak arama özgürlüğünün, suç ve cezalardaki yasallık ilkesinin, yasal yargıçlık güvencesinin ve kuşkusuz diğer temel hakların korunması ancak yargının bağımsızlığı ile mümkündür. Yine anayasaya göre yargıçlar mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık teminatı esasına göre görev yaparlar.

    Hak ve özgürlüklerin kullanımı yasalar ile güvence altına alınmalıdır. Yasalara karşın kullanılamamaları halinde ise, bu güvence yargı, yani yargıçlar, savcılar ve avukatlar olmalıdır. Yargıç, savcı ve avukatların güvence olabilmeleri ise kuşkusuz bağımsız, tarafsız ve özgürce görev yapabilmelerine bağlıdır.

    O zaman karşımıza çıkacak olan soru; “Yargıçların bağımsız, savcıların tarafsız, avukatların özgür görev yapabilmelerinin teminatı ne olmalıdır?” şeklinde belirir. Hukuki metinler ile bu hak ve yetkilerin kullanımı düzenlenmiştir, fakat sorun tam da bu hukuki metinlerin yanlış uygulanmasından veya yürütme erki tarafından askıya alınmasından kaynaklanmaktadır.

    Savcı ve avukatların görevlerini güvence altında yapabilmelerine olanak tanıyan uluslararası ilkeler, tavsiye kararları, iç yasal düzenlemeler elbette mevcuttur. Döneme denk gelmesi bakımından özellikle belirtmek gerekir; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararında (1-2-b) “Yasama ve Yürütme organı hakimlerin bağımsızlığını sağlamalı ve bunu tehlikeye sokan bir adım atılmamalıdır” hükmü yer almaktadır.

    Yine Tavsiye Kararında; hak ve özgürlüklerin korunmasının asıl olduğu, yargıçların kararları nedeniyle temyizden başka bir incelemeye tabi tutulamayacakları, devletin kurumları ve temsilleri de dahil olmak üzere, herhangi bir dava ile ilgili olan bütün kişilerin yargıcın otoritesi altında olacağı, en önemlisi de yargıçların tek başlarına veya başka herhangi bir organ ile birlikte, bağımsızlıklarının ve çıkarlarının korunması amacıyla birlik kurma özgürlüğüne sahip olmaları gerektiği ifadeleri yer almaktadır.

    1990 yılında Havana’da kabul edilen Birleşmiş Milletler “Savcıların Rolüne Dair İlkeler”de savcıların belirtilen ilkelere uygun davranması halinde adil ve hakkaniyete uygun bir ceza adaletine ve vatandaşların suçlara karşı etkili bir biçimde korunmasına katkıda bulunacakları belirtilerek, savcı atamalarında hiç bir nedenle, hiç kimseye ayrımcılık yapılamayacağı, buna karşı güvencelerin göz önüne alınması gerektiği söylenmiştir. Ek olarak devletin savcıların baskıya, engellemeye, yolsuz müdahaleye, tacize, haksız olarak hukuki, cezai veya başka bir sorumluluk iddiasına maruz kalmadan görevlerini yerine getirmelerini sağlaması bir yükümlülük olarak dile getirilmiştir.

    8. ilkeyle ise savcıların, diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma özgürlüğüne; özellikle hukukla, adalet sistemiyle ve insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili kamusal tartışmalara katılma ve hukuka uygun faaliyetleri ve yasal örgütlere üyelikleri nedeniyle mesleki açıdan hiç bir dezavantajlı duruma girmeksizin yerel, ulusal veya uluslararası örgütlere üye olma ve toplantılarına katılma hakkına sahip oldukları kabul edilmiştir.

    İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yer alan hukuk önünde eşitlik ve masumiyet karinesi ilkeleri, hukuken kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkı ile birlikte yargılamanın evrensel kaidesini oluşturur. Bu anlamda, kendisine suç isnad edilen bir kimsenin savunması için bütün güvencelere yer verildiği üzere 1990 yılında Havana’da kabul edilen Avukatların Rollerine Dair Temel Prensipleri’nde herkese ceza muhakemesinin her aşamasında haklarını savunmak için kendi seçtiği bir avukatın yardımına başvurma hakkı tanınmış, devlete de bu hakkın kullanımı için gerekli mekanizmaları kurma ödevi verilmiştir.

    Havana ilkelerine göre hükümetler, avukatların hiçbir müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyetini yerine getirmelerini, müvekkilleriyle serbestçe görüşebilmelerini, kabul görmüş meslek kurallarına uygun davrandıkları sürece görevleri nedeniyle cezai veya idari bir tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler.

    Avukatların Rollerine Dair Temel Prensipleri gereğince; avukatlar da diğer vatandaşlar gibi ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma özgürlüğüne sahiptir, özellikle hukukla, adalet sistemiyle ve insan haklarının geliştirilmesi ve korunması ile ilgili kamusal tartışmalara katılabilirler. Tıpkı meslek kuruluşları gibi mesleki kısıtlamalara maruz kalmaksızın yerel, ulusal veya uluslararası örgütler kurma veya bunlara üye olma haklarına sahiptirler.

    Evrensel hukuk kuralları, uluslararası metinler ile kabul edilen ilkeler, özgürlükçü ve demokratik hükümler içeren yasalar adil ve tarafsız bir biçimde uygulandığında adil yargılanma hakkının, masumiyet karinesinin, doğal yargıçlık ilkesinin, avukat ile temsil ve savunma hakkının kısıtlanamayacağı ve anılan ilkelerin egemen olduğu coğrafyalarda hukuk ihlallerinin vuku bulmayacağı muhakkak.

    Bizim sorunumuz ise, bu tür hukuk ihlallerinin fazlasıyla yaşandığı kendi coğrafyamızda yargıç ve savcılar ile avukatların kendi hak ve yükümlülüklerini hukuka uygun şekilde yerine getirmelerini temin bakımından neler yapabileceklerine ilişkindir. Yinelemek gerekirse neler yapılabileceğine değil neler yapabileceklerine dairdir.

    Neler “yapabileceklerine” ilişkin vurgunun sebebi ise “yapılabileceklerin” siyasi iktidarı da kapsamasıdır. Zira Türkiye’de kısıtlamaların sahibi siyasi iktidar veya siyasi iktidarın koruması altında olan sivil güçlerdir.

    Yargıç ve savcı örgütlenmesi Türkiye’de çok genç; Barolar ise uzun zamandır var olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları. Türkiye’nin bir gerçeği de kamuya bir şekilde bulaşan meslek örgütlerinin giderek devlet aklını benimseme riskidir ve bu riskin gerçekleştiği Türkiye Barolar Birliği ve bazı barolarda ciddi şekilde gözlemlenmiştir. Türkiyenin son yargıç ve savcı örgütü Yargıda Birlik Derneği ise daha baştan siyasi iktidarın himayesinde kurulmuş olması nedeniyle kendisini siyasi iktidarın yanında ve aynı amaç doğrultusunda konumlandırmıştır.

    Türkiyenin ilk yargıç ve savcı örgütü YARSAV ise Bakanlar Kurulu’nun Olağanüstü Hal Yasası’na aykırı olarak çıkardığı 667 sayılı KHK ile kapatılmıştır. YARSAV, kapatılma kararı aynı zamanda bir hakaret vesilesi olsun diye yıllarca yargı iktidarını siyasi iktidarla birlikte kullanan cemaatle ilişkisi olması nedeniyle kapatılmıştır. YARSAV’ın içinde en fazla siyasi iktidarda olduğu kadar ve Cumhurbaşkanlığı yaverlerinden orantısal olarak daha az cemaatçi var iken siyasi iktidar tarafından yargı yetkisi gasbedilerek bu nedenle kapatılması manidar ve bir o kadar düşündürücüdür. Gördüğümüz, siyasi iktidar temsilcileri tarafından 12 Eylül 2010 referandumu öncesinden beri açıkça dillendirilen YARSAV düşmanlığı cemaat düşmanlığından aridir ve bu doğrudan hukukun üstünlüğü ilkesinin farklı kavranışı ile ilgilidir.

    Türkiye’nin son on yılında deneyimlediğimiz şey devlet aklına katılma riski hep var olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla değil; siyasi iktidardan yana tavır alan, hatta organik olarak birlikte hareket eden sivil toplum örgütleri ile değil, tümüyle hak ve özgürlüklerden yana, demokratik ilkeleri ve Cumhuriyet değerlerini benimsemiş, laiklik ve hukukun üstünlüğü ilkelerini içselleştirmiş gerçekten bağımsız yargıç, savcı ve avukat örgütlenmelerinin birlikte mücadelesiyle başarılı olunabileceğidir.

    Bunun için de içselleştirmemiz gereken ilk şey; yargıç, savcı ve avukatların yargının asli ve kurucu unsurları olduklarıdır. Bu bağlamda halkından kopuk olmayan, iktidar hegemonyasının bir aygıtı olarak işlemeyen bir yargının kurucu unsurları da ancak bağımsız yargıçlar, savcılar ve avukatlar olabilir. Yargıçların bağımsızlığı, savcıların tarafsızlığı ve avukatların özgürlüğü; adil yargılanma koşullarının oluşturulması, masumiyet karinesinin korunması, hukukun üstünlüğü ile yargı bağımsızlığının sağlanması bağlamında aynı cümle içinde kullanılmalıdır.

  • Kimin Anayasası?

    Mümtaz Soysal’ın “100 Soruda Anayasanın Anlamı” kitabının birinci sorusu “Anayasa deyince ne anlaşılır, ne anlamak gerekir?”dir.[foot]Mümtaz Soysal, “100 Soruda Anayasanın Anlamı”, Gerçek Yayınevi, 10. Baskı, 1993 (Birinci Baskı Ağustos 1969), s.7[/foot]

    Soysal “Anayasa” denilince, birleşen sözcüklerin zoruyla, öbür yasaların anası olan, onları doğuran, onlara kaynaklık eden bir yasa geliyor aklımıza der. Biraz da yasaların en temel sayılanı “esas” olan bir yasa. Nitekim, Osmanlı Devletinde “anayasa” karşılığında “kanun-u esasi” sözü kullanılırdı. Anadolu hareketiyle birlikte, Osmanlı dönemindeki “kanun-u esasi” sözü yerine “teşkilat-ı esasiye kanunu” denmeye başlandı diye de devam eder. “Teşkilat-ı esasiye kanunu” terimi ise daha çok, bir devletin temel kuruluşunu, örgütlenişini, ve işleyişini düzenleyen kuralların bütünü olarak kullanılır.

    Mümtaz Soysal’dan alıntı ile devam edersek, “anayasa” ve “kanun-u esasi” terimlerinin daha çok üzerine basar göründükleri bir başka anlam daha vardır: anayasa öbür yasaların üstünde, onlardan daha temelli, daha geniş kapsamlıdır. Neredeyse onları doğuran, onlara analık eden, dayanak olan bir yasa. Demek ki, anayasalar devletlerin temel yapılarını, örgütlenişlerini ve işleyiş kurallarını göstermenin yanında çıkarılacak yasaların uymak zorunda olduğu temel ilkeleri de gösterirler.

    Devlet denilen organizmanın “ele geçirilmesi” sonrasında yapılandırılması ve bu yapılandırmanın bir parçası olarak da sınırlarının gösterilmesi gerekmektedir. Tüm bunların da nihayetinde bir takım kurallara bağlanması gerekir. Bu o devletin “meşruiyeti” ile de ilgilidir. Modern devletlerin neredeyse tamamında bu temel kurallar ‘anayasa’ olarak adlandırılan ve yukarıda bahsettiğimiz nitelikleri taşıyan metinlere taşınır.

    İşte bu nedenledir ki; (yeni) “anayasa” tartışmaları aslında devletin (yeniden) “yapılandırılması” tartışmaları olduğundan “hukuki” değil, “siyasi” tartışmalardır. Anayasa metinleri de, bu nedenle aslında “hukuki” değil “siyasi” belgelerdir.

    Anayasalar içinde bulundukları koşulların ürünü olan metinlerdir. Daha doğru bir ifade ile, yapıldıkları dönemin sınıfsal ilişkilerini yansıtırlar. (Tabii ki, aynı zamanda sınıfsal mücadelelerin de izlerini taşırlar.) Bu nedenle, hangi yöntemle yapıldıklarından çok kim tarafından ve ne için yapıldıkları daha önemlidir. Sanırım buradan, anayasa yapma yönteminin önemsiz olduğunu söylediğimiz gibi bir sonuç çıkmaz. Ancak iktidarın kimin elinden bulunduğundan bağımsız bu tartışmanın yürütülemeyeceği aşikardır.

    Ama nedense, bugün anayasa tartışmaları yürütülürken sanki bu olgu yokmuş gibi davranılıyor. Devletin yapısına, işleyişine ve aslında yeniden yapılandırılmasına ilişkin bir tartışma yaptığımız unutularak, var olan, önümüze getirilen metinler mutlak kabul ediliyor. Buradan hareketle de o metinin (Anayasa’nın) tanımladığı yapı, işleyiş, “mutlak”, “değiştirilelemez”, “değişmez” olarak düşünülüyor. Bunun üzerinden de önümüze konulan metinleri “oraya buraya çekelim”, “şu maddesini, olmazsa bu maddesini düzeltelim” diye tartışmaya başlıyoruz.

    Oysa söyleyeceklerimizin önümüze konulan metinlerin ötesinde olması gerekmektedir. Hele bugünlerde bu olmazsa olmazdır!

    Bugünün Prototipi: 2007 Özbudun Taslağı

    AKP’nin “yeni” Anayasa önerilerine bakarken bir hususu atlamamız gerekiyor.

    AKP 2007 yılının yaz aylarının sonlarına kadar baştan sona yeni bir Anayasa yazımından bahsediyordu. Ancak, bizzat Tayyip Erdoğan’ın talebi üzerine, Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan, 2007 Ağustos’unun başlarında Erdoğan’a sunuşu yapılan ve aynı ayın sonlarında AKP’ye teslim edilen Anayasa önerisi sonrasında AKP tarafından resmi olarak sahiplenilmedi ve kamuoyuna açıklanmadı. O ana kadar yeni bir Anayasa yazımından bahseden AKP, bu tarihten itibaren Anayasanın parça parça değiştirilmesini gündemine aldı.[foot]İlk denemesi de 2008 yılındaki türban düzenlemesi idi. Ancak bu düzenlemenin de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ve sonrasında yüksek yargı ile yaşanan “çatışmalar” AKP’nin önceliğini Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısını değiştirmeye vermesine neden oldu.[/foot] Bunun anlamı metnin içeriğine ilişkin AKP’nin itirazları olduğu değildi. O tarihlerde AKP’nin “gücü” bunu gerektirmişti.

    Bu nedenle, bugün yeniden baştan sona yeni bir Anayasa yazımından bahsediliyorsa, yürütülen tartışmalar da 2007 taslağı bir an için bile akıldan çıkarılmamalıdır. Arka planda bu taslak durmaya devam etmektedir. Tabi ki aradan geçen zaman nedeni ile taslak bir bütün olarak aynen kullanılamaz. Ancak AKP’nin nasıl bir anayasa istediğine dair ciddi ipuçları barındırmaktadır. Bunu bugünlerde Özbudun’un “başkanlık” sistemine ve AKP’ye “şiddetle” karşı çıkan görüşlerini bilerek söylüyorum. Zaten kendisi de bunu söylüyor.[foot]”2007’de o zaman başbakan olan Sayın Erdoğan beni davet etti. Kendi seçeceğim bir grup akademisyenle birlikte bir anayasa taslağı hazırlamamı istedi. İlk sorum şu oldu: “Güveninize teşekkür ederim ama başkanlık sistemine dayanan bir anayasa istiyorsanız lütfen beni mazur görün, çünkü ben bütün meslek hayatım boyunca Türkiye bakımından bu sisteme karşı oldum, bu nedenle aksine bir şey elbette yapamam”. O toplantıda başka yetkililer de vardı. Sayın Cemil Çiçek o sırada henüz kamuya açıklanmamış olan AKP seçim beyannamesinden bir pasaj okudu. O beyannamede devlet organları arasındaki ilişkinin parlamenter rejim esaslarına göre düzenleneceği, cumhurbaşkanının yetkilerinin de bu esasa göre yeniden tanzim edileceği vaadi yer alıyordu. Cumhurbaşkanının yetkilerinin bu esasa göre düzenlenmesi apaçık mevcut yetkilerin kısıtlanması demektir. Bu teminatı alınca talebi memnuniyetle, onurla kabul ettim ve diğer beş arkadaşımız ile birlikte çok yoğun çalıştık. Bir taslak hazırladık ve sunduğumuzda başta Sayın Erdoğan olmak üzere AKP’nin hukukçu ileri gelenleri de çalışmayı memnuniyetle karşıladılar. Bir itiraz ileri sürmediler fakat sonra malum olaylardan dolayı bu taslak gündeme gelmedi. Zaten bir yıl sonra da AKP hakkında kapatma davası açıldı, ondan sonra anayasa taslağı tümüyle gündemden kalktı.” “Endişeli Bir Anayasacı: Ergun Özbudun”, Söyleşi: Haluk İnanıcı, http://www.hukukpolitik.com.tr /2016/05/02/endiseli-bir-anayasaciergun ozbudun/[/foot]

    Bahsettiğim gibi, aradan geçen zaman nedeni ile 2007 taslağı artık bir bütün olarak aynen kullanılamaz. Ancak bu metin AKP’nin nasıl bir anayasa istediğine ve buradan hareketle de nasıl bir ülke istediğine dair ciddi ipuçları barındırmaktadır. Bu nedenle bu taslağı kısaca hatırlamakta fayda var.[foot]Taslak metnin tamamı için bkz: http://bianet.org/bianet/bianet/ 101746-akpnin-anayasa-taslaginin tam-metni[/foot]

    Taslak Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan ilk maddelerinde değişiklik öngörmekte idi. Bundan da öte, bu maddelerde değişiklik yapılamayacağını dile getiren “değiştirilemeyecek hükümler” başlıklı 4. maddesi öneri de yer almamakta, tamamen kaldırılmaktaydı.

    Taslakta egemenliğin kısıtlanmasına yol açan bir hüküm yer almakta idi: “Milletlerarası ve milletlerüstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar saklıdır.” Yine TBMM’nin devredilemeyen yasama yetkisine de kısıtlama getirilmekteydi. Öneride “Kanun hükmünde kararnamelere ilişkin hükümler saklıdır” eki ile “yürütmenin yasamanın yerine geçmesi” anayasal bir düzenleme haline gelmiş bulunuyordu.

    “Din ve vicdan hürriyeti”nin “din ve inanç hürriyeti” olarak değiştirildiği taslak ile toplu, alenen ve özel ibadetin önü açılmaktaydı.

    Taslak anayasal düzlemde federalizme dair ilk adımların atıldığı bir metindi. 2007 taslağı “mali federalizmin” önünü açmaktaydı. “Vergi ödevi” başlıklı maddede yapılan düzenleme ile vergi ile ilgili bazı yetkiler Bakanlar Kurulu’ndan alınıp yerel yönetimlere verilmişti. Böylece “idari özerklik” öncesi önemli bir adım atılması hedeflenmekteydi.

    2007 Özbudun taslağı, anayasa tartışmalarında nedense hiç gündeme getirilmeyen, kimsenin aklına gelmeyen “sosyal devlet”e ilişkin birçok düzenlemeyi de ortadan kaldırmakta idi. Anayasa’dan “kamu yararı” çıkarılarak, kamu yararı başlığı altında yer alan düzenlemeler “Mali ve Ekonomik Hükümler” ile “Çevrenin Korunması ve Milli Servetlere İlişkin Hükümler” diye oluşturulan yeni bir başlığın altına alınmıştı. “Piyasaların denetimi” maddesi ise “piyasaların geliştirilmesi” olarak değiştirilmiş, “planlama” Anayasa’dan çıkarılmıştı.

    Şu anda anayasada yer alan “toprak mülkiyeti”, “tarım ve hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması”, “orman köylüsünü korunması”, “kooperatifçiliğin geliştirilmesi”, “esnaf ve sanatkarların korunması”, “konut hakkı”, “gençlik ve spor”, “sanatın ve sanatçının korunması” gibi başlıklar da Anayasa’dan çıkarılmıştı.

    Meşruiyet Arayışı ve Can Simitleri

    Peki bu durumda anayasa (ve başkanlık) tartışmalarını hangi çerçevede tartışacağız?

    Çokça yazıldı. AKP cenahı 1 Kasım seçimleri ile bir dönemin kapandığını söylüyor. O da “Gezi” parantezinin kapanması. Şimdi Onlar için sırada esas parantezin kapatılması var. Cumhuriyet parantezinin kapatılması. Bunu açıkça yazdılar. AKP’nin önümüzdeki yıllara ilişkin izleyeceği yol, siyaseti net. Bizim, havada asılı duran sistemin ayaklarının yere bastırılması dediğimiz durumdur bu. İkinci Cumhuriyetin yerleştirilmesi çabasıdır.

    Kendileri de bugünkü halin sürdürülebilir olmadığının farkındalar. Sistemleri artık kendini “yenileyerek” yerleşmelidir. Anayasa, başkanlık, adalet, güvenlik, denetim… Bugün tartışılan/tartıştırılan tüm başlıklar doğrudan sistemin yerleşmesi ile bağlantılıdır.

    Şimdi önümüzde başkanlık meselesinin öne çıkartıldığı bir anayasa tartışması var. Ancak bir üst paragrafta bahsettiğim gerekçeden dolayı, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan, ne de önümüzdeki dönem tek başına anayasa tartışmalarından ibaret. Bu tartışma esas olarak Türkiye’nin idari yapısının, başkanlık sisteminin, adlı adınca 2. Cumhuriyet rejiminin hukuki zemininin yaratılması, sistemin o zemine oturtulması tartışmasıdır. Bu tartışma havada asılı duran rejimin yapılandırılması tartışılmasıdır. Esas olarak gericiliğin hukuku yaratılmaktadır.[foot]Bu başlığı Hukuk Defterleri’nin ilk sayısında tartışmaya çalıştım: Bilgütay Hakkı Durna, “AKP’li yıllarda Yargının Halleri: Dün ve Bugün”, Hukuk Defterleri, Sayı 1, Mayıs/Haziran 2016, s.34-40[/foot]

    Tüm bu nedenlerle değil “yeni” bir Anayasa’yı, bunun tartışılmasını dahi meşrulaştıracak yaklaşımlar baştan sona yanlıştır. Ancak, görünen o ki, başta TBMM’de yer alan partiler olmak üzere, geniş bir toplam bu tartışmaya girecektir. Başta söylediğim gibi ya kendilerince “düzeltmek” için ya kendilerine “yer açmak” için. Ama öyle ama böyle.

    Uzun zamandır dillendirdiğimiz üzere, yeni bir “yetmez ama evet” dalgası ile karşılaşma olasılığı da yüksektir. Görünen o ki, Anayasa gündemi üzerinden bu dalgaya soldan (ve bu sefer daha geniş bir yelpazeden) yenileri katılacaktır. Herkesin kendine göre de bir “gerekçesi” bulunmaktadır.

    Gerekçelerden biri merkeziyet/ademi merkeziyet tartışmasıdır. Sola hap olarak sunulan “doğru”lardan olan ademi merkeziyetçilik için deniyor ki; yerelleşme halkın yönetime katılımını sağlayacak bir modeldir, erk paylaşıldıkça kucaklayıcı, etkin ve demokratik olur. İşte, anayasa tartışmaları bu tezlerin savunucuları için bir fırsattır.[foot]Bir not olarak, bu konunun derinlemesine tartışılmasına ihtiyaç bulunduğuna işaret etmek isterim. Sol kendisine hap olarak sunulan “doğrulara” yüksek sesle itiraz edebilmelidir. Gerçekten, yerelleşme halkın katılımı mı artıracaktır, sermayenin yönetim gücünü mü? Hukuk Defterleri önümüzdeki sayılarında bu tartışmalara da yer verecektir.[/foot]

    Yine Kürt sorununun çözümü için anayasa tartışmalarında yer alınmasını önemli bulanlar da bulunmaktadır. Her ne kadar bu kesimin tezlerinin bir kısmı ademi merkeziyetçilik ile kesişse de, başlıklar bundan ibaret değildir.[foot]Anayasa tartışmalarında bu tezi savunanlar, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun Türkiye’nin en demokratik anayasası olduğunu belirtmekte ve Kürt sorununun çözümü ile yerel demokrasinin uygulanması açısından da önemli bir metin olarak dillendirmektedirler. Bunun yanında 1961 Anayasasının en demokratik anayasa olduğu da savunulmaktadır. Bu tartışmalarda dikkat çeken ise her bir metnin farklı siyasi toplumsal dönemlere ait olduğunun göz ardı edilerek bazı bölümlerinin seçilerek öne çıkarılmasıdır. Bunun sağlıklı bir tartışma yöntemi olduğu ise sanırım söylenemez.[/foot]

    Önemli bir toplam ise “normalleşme” arayışındadır. Onlarda bunu (şimdi de) anayasa tartışmalarında aramaktadırlar. Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu dikkat çeken bir örnek. Feyzioğlu, “yeni anayasa” kavramı yerine “anayasa değişikliği” kavramının tercih edilmesi gerektiğini belirtiyor ve Türkiye’nin anayasa değişikliğine ihtiyacı olduğunu, ancak “yeni anayasa” tabirinin rejim değişikliğine işaret ettiğini söyleyerek yol gösteriyor.[foot]http://www.barobirlik.org.tr/Detay69574.tbb[/foot]

    1982 Anayasası biri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen 18 değişiklik geçirmiş durumda. Anayasa’nın başlangıç metni dahil onlarca maddesi değişikliğe uğradı. Buna rağmen ilginçtir, hala 82 Anayasasından kurtulmak gerektiğinden bahsedilerek AKP’nin anayasa tartışmalarına dahil olunmaktadır. Oysa görülmektedir ki, yalnızca değişiklik yapılıyor olması 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulduğumuz anlamına gelmemektedir.

    12 Eylül’ün ve Anayasasının temelde işçi ve emekçilerin örgütlenme ve siyaset yapma, hak arama özgürlüklerine bir müdahale olduğu düşünülürse, bu yönde değişiklik önerisi var mı diye de metinlere bakılması gerekmektedir. Ancak yine ilginçtir ki; kimse bu başlıklarla da ilgilenmemektedir. Varsa yoksa “sivil” anayasa!

    Öyle ise tüm bu tartışmalardan “bağımsız” bir şekilde söz söylenebilmesi, bunun içinde bağımsız bir hattın yaşama geçirilmesi elzemdir.

    Kuşkusuz ülkemiz 12 Eylül Anayasası’ndan bir an önce kurtulmalıdır. Ancak iyice kirletilmiş bir kavram olan “sivil” ifadesini taşıyan bir anayasa ile değil “toplumcu bir anayasa” ile…

    Bunun bir mücadele konusu olduğunu söylemek ise sanırım gereksiz olacaktır!