Kategori: Dosya

  • Anayasa Tezleri: Rejim Değişikliği, Kurucu İktidar, Egemen Diktatörlük

    1- “Küresel kapitalizmin son kırk-kırk beş yıllık eğilimi “güçlü yürütme/yürütmenin güçlendirilmesi”dir ve bu, kaçınılmaz olarak kapitalist Türkiye’ye de yansımaktadır.”

    Küreselleşme, sermayenin gezegen ölçeğindeki dolaşım hızının artması, neoliberalizm ise bu hıza uygun politikaların bütünlüklü bir şekilde hayata geçirilmesi olarak tanımlanabilir. Sermayenin dolaşım hızının artması ile birlikte kapitalizmin temel eğilimi, ekonomi ile siyaseti ayrıştırarak ekonomiyi siyasal karar alma mekanizmalarının dışına taşımak ve bir teknik idare meselesine indirgemek olmuştur. Böylelikle devlet aygıtı sermayenin hızına uygun bir şekilde çalışabilecek, ekonominin işleyişine dair meseleler kamusal müzakerelerin ve siyasal taleplerin bir parçası olmayacaktır. Bu ise kapitalist devletin temel müzakere aygıtı olan parlamento kurumunun devre dışı bırakılması anlamına gelmektedir. Ekonomiye dair politikalar giderek parlamentonun konusu ve meselesi olmaktan çıkarılmakta, teknokratik karar alma süreçleriyle düzenlenmektedir. Kanunlar yerine Kanun Hükmünde Kararnamelerin temel idare tekniğine dönüşmesi bunun en somut örneğidir. Böylelikle ekonomi yönetimi parlamento denetiminden kaçırılmakta/uzaklaştırılmakta ve birtakım kurulların aldığı kararların parlamento aracılığıyla parlamentoyu bypass ederek onaylandığı bir görünüme kavuşmaktadır. Aynı şekilde başta özelleştirme ya da acele kamulaştırma kararları örneklerinde görüldüğü üzere, ekonomi politika-ları yargı denetiminin dışında bırakılmakta, dava konusu yapılamamaktadır. Bu da devletin göreli özerkliğini azaltmakta, onu “egemen sınıfın icra heyeti” statüsüne daha fazla yaklaştırmaktadır.

    2- “12 Mart 1971 darbesi sonrası yapılan anayasal düzenlemeler, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası oluşturulan 1982 Anayasası ve 12 Eylül 2010 referandumuyla yapılan değişiklikler, yürütmenin güçlendirmesi sürecinin anayasal uğrakları olarak okunmalıdır.”

    27 Mayıs Anayasasının aksine hem 12 Mart sonrası yapılan anayasal düzenlemeler, hem de 12 Eylül Anayasası, yasamayı zayıflatırken yürütmeyi güçlendiren bir nitelik taşımaktadır. Bunda yükselen sol muhalefet ve işçi hareketi karşısında devlet aygıtını güçlendirme kaygısı kadar yaşanan kapitalist dönüşümün de büyük etkisi vardır. Devletin planlı-kalkınmacı ve iç pazara yönelik ekonomi politikaları izlediği ve buna uygun bir şekilde “sosyal devlet” olarak kurgulandığı 60-80 döneminin aksine, neoliberal 24 Ocak Kararları ile birlikte açılan yeni dönemde anayasa da buna uygun olarak hazırlanmış, iktisadi liberalleşmeyle otoriterleşme ve yürütmenin güçlendirilmesi el ele gitmiştir. Özellikle Özal dönemi bu açıdan çarpıcı bir örnektir. Özal bir yandan ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnamelerle yönetirken, öte yandan özelleştirme sürecini hızlandırmış, ekonomi-siyaset bağını koparmaya çalışmıştır. 90’ların krizinin ardından AKP’nin Özal’ın mirasını üstlenerek ileriye taşıması şaşırtıcı değildir ve 12 Eylül referandumu da buna uygun bir nitelik taşımaktadır. Referandumla yapılan değişiklikler hem yürütmeyi güçlendirmeyi, hem de yargının özelleştirme süreçlerine müdahalesini engellemeyi amaçlayan bir perspektife hazırlanmıştır. Tam da bu nedenle AKP rejimi ile 12 Eylül arasında bir süreklilik ilişkisi vardır ve neoliberalizm ve otoriterleşme bu sürekliliğin karakteristiğini oluşturmaktadır.

    3- “Türkiye’de bugün fiili olarak “kuvvetler ayrılığı”ndan söz etmek mümkün değildir. Yasama bütünüyle ve yargı büyük ölçüde yürütmenin kontrolüne girmiş durumdadır. Yürütmede ise güç esas olarak cumhurbaşkanında toplanmış ve ortaya fiili bir başkanlık durumu ortaya çıkmıştır.”

    Kuvvetler ayrılığı elbette ki burjuva demokrasileri açısından mutlak bir gerçeklikten ziyade bir “ideal durum” yani “olması gereken” niteliği taşır ve zaten hiçbir burjuva demokrasisinde mutlak kuvvetler ayrılığından söz etmek mümkün değildir, bu nedenle kuvvetler ayrılığının derecelerinden söz etmek daha doğru olacaktır. Gelişmiş ve istikrarlı kapitalist ülkelerde normal zamanlarda bu ayrılığın derecesi daha yüksekken, istisna durumlarında, yani olağanüstü hallerde daha düşmektedir. Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında batı dünyasında yargı olağanüstüleşmiş, anayasal hak ve özgürlükler askıya alınmış, dost-düşman ayrımına dayalı siyaset, yürütmenin gücünü ve yargı üze-rindeki denetimini artırmıştır. Türkiye’de ise klasik anlamda bir kuvvetler ayrılığından söz etmek hiç mümkün olmamış ise de karşımızda yeni bir durum vardır. Yüksek yargıya ilişkin son düzenlemelerin de göstermiş olduğu üzere, yargının “göreli özerkliği” minimum seviyeye inmiş, yasama ile birlikte yargının da bütünüyle yürütmenin en tepesindeki isme bağlandığı bir durum ortaya çıkmıştır. Parlamento ise yine yürütmenin en tepesindeki ismin mutlak kontrolünde olan partinin çoğunluğu elinde tuttuğu ve istediği yasaları kolaylıkla geçirebildiği bir nitelik taşımakta, bu nedenle de yine tek adama bağlı bir görünüm arz etmektedir. Dolayısıyla ortada açıkça fiili bir tek adam/tek parti devleti bulunmaktadır.

    4- “Türkiye’de bugün ne “demokratik bir anayasa”, ne de bir “başkanlık tartışması” vardır, söz konusu olan iktidarın fiili duruma anayasal statü kazandırma girişimidir.”

    Bunun görülmesi önemlidir, çünkü meseleyi “demokratik bir anayasa yapmak mümkün mü?” ya da “başkanlık modellerinden hangisi Türkiye’ye daha uygun?” gibi bir naiflikle tartışmak açıkça apolitizm anlamına gelecek ve tek adam rejiminin inşasına dolaylı katkı yapmak gibi bir durumla sonuçlanacaktır. Takınılması gereken tutum çok kesin bir şekilde, iktidarı ve onun anayasa yapma meşruluğunu, yani kurucu iktidar olma iddiasını reddetmek ve nasıl bir anayasa yapılabileceği ya da nasıl bir başkanlık modelinin Türkiye’ye uygun olacağı gibi tartışmalara girmemektir. Bugün öncelikli görev, “fiili durumun anayasal statüye kavuşturulması” adı altında yaşanan sürece, yani parti-devleti rejiminin anayasasının ilanına karşı durmak ve bunu durdurmaya çalışmaktır, bu da herhangi bir müzakereyi, diyaloğu, pazarlığı reddetmek anlamına gelmektedir.

    5- “Türkiye’deki bugünkü tartışma sadece kapitalizmin eğilimlerine ve sermayenin ihtiyaçlarına indirgenemez, odaklanılması gereken yer fiili duruma statü kazandırma girişimidir ki, bu fiili durumun adı “rejim değişikliği”dir.”

    AKP rejim inşa eden bir partidir ve rejim basitçe parlamenter sistem-başkanlık sistemi tartışmasına indirgenemeyeceği gibi, kapitalizmin ihtiyaçlarına da indirgenemez. Bugün Türkiye siyasal İslamcı bir parti eliyle siyasal İslamcı bir perspektifle yönetilmekte ve bir rejim inşa süreci yaşamaktadır. Rejimlerin kurucu ilkeleri ve kurucu felsefeleri vardır ve bu bağlamda AKP’nin inşa ettiği rejimin kurucu ilkesi ve felsefesi dindir. Kurucu ilke olarak dini seçmek, egemenliğin kaynağını değiştirmek demektir. 1923 Cumhuriyeti’nde egemenliğin kaynağı “ulus”tur, AKP rejiminde ise egemenlik “millet”e aittir. Millet ise esas olarak Müslüman olmak üzerinden tanımlanmaktadır ki, bu, dolaylı/fiili olarak egemenliği tanrıya vermek demektir, çünkü millet dinsel bir kolektif kimliktir ve rejimin terminolojisi bağlamında bakıldığında ancak tanrıya atıfla tanımlanabilmektedir. Tanrı adına milleti yöneten ise fiili monark, yani fiilen padişah ve halifedir. Sandık ise burada bir dekor, bir müsamereye dönüşmüş durumdadır. Seçmenlerden düzenli aralıklarla sandığa gitmeleri ve fiili durumu onaylamaları beklenmektedir. Dolayısıyla anayasa tartışmaları da, başkanlık tartışmaları da bu bağlama yerleştirilerek yapılmalı, rejim değişikliğinin ideolojik/politik yönü daha güçlü bir şekilde vurgulanmalı, otoriterleşme, dinselleşme ve piyasalaşma arasındaki varoluşsal ilişki güçlü bir şekilde teşhir edilmelidir.

    6- “Rejim değişikliğinin anayasal statüye kavuşturulması çabası AKP’yi “asli kurucu iktidar” olarak değerlendirmemizi gerektirmektedir.”

    Yani ortada bir “tali kurucu iktidar” yoktur, rejimi radikal bir şekilde değiştirmek isteyen ve dolayısıyla da kurucu niteliği haiz bir irade vardır. 1923 Cumhuriyeti’nden sadece parlamenter sistemin ilgası anlamında değil, devlet-toplum, devlet-yurttaş ilişkisi ve esas olarak egemenliğin kaynağı ve kurucu ilkenin dinselliği anlamında mutlak bir kopuş arayışı söz konusudur. Anayasa tekniği olarak bugünkü Meclis’in “kurucu iktidar” niteliği taşımaması fiilen herhangi bir anlam ifade etmez. Asli kurucu iktidar olmak bir “karar” meselesidir. Karar hayata geçirilirse “başarılı” olunacaktır ve başarılı olunursa iktidar “asli kurucu iktidar” olarak kabul edilecektir. Siyasetin “fiili olağanüstü hal ilanı” üzerinden bütünüyle “dost-düşman siyaseti”ne indirgenmesi de, toplumun bu siyaset ekseninde kutuplaştırılarak tek adamlığın anayasal statüye kavuşturulması çabası da bu bağlamda okunmalıdır. 7 Haziran’daki seçim sonuçları rejim tarafından tanınmayarak tekrar seçim kararı alınmış, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar geçen süreçte ülke şiddet üzerinden kutuplaştırılmış, toplumun sandığa güvenlik kaygısı ve istikrar talebiyle gitmesi ve gücün etrafında kenetlenmesi amaçlanmış, bunda da başarılı olunmuştur. 1 Kasım’dan sonra ise süreç benzer minvalde ilerlemiş, dost-düşman siyaseti ve süreklileşmiş olağanüstü hal altında, başkanlığa giden yolun taşları döşenmeye devam etmiştir.

    7- “Tali değil asli kurucu iktidar olma iradesi aynı zamanda komiseryal değil, egemen bir diktatörlük arzusu anlamına gelmektedir.”

    İnşa edilmekte olan rejim, anayasal düzlemde resmi olarak bir diktatörlük ya da monarşi anayasası olmayacaktır elbette, bir şeriat devleti de olmayacaktır. Ancak gücü yürütmede tekelleştiren ve ebedileştirmek isteyen bir nitelik taşıyacaktır. Bu nedenle de ortaya resmi olarak değilse de fiili bir monark yönetiminin çıkacağını, anayasanın ilgili hükümlerinin de bu yönetimi adını koymadan yerleşik kılmaya/güçlendirmeye yönelik olacağını iddia etmek mümkün görünmektedir. Bunun doğal sonucu, olağanüstü hal tespitiyle düşmanı yok etmek ve devleti korumak için geçici bir süreliğine diktatoryal yetkilerle donanmış bir yöneticinin iş başına gelmesi anlamına gelen komiseryal diktatörlükten farklı olarak, sonsuza kadar iktidarda kalmaya ve devleti tek adam olarak yönetmeye hevesli bir kişinin iktidarı anlamında egemen diktatörlükten söz etmemizin olanaklı hale gelmesidir. Yeni rejim kendisini geçici bir diktatörlük olarak değil, kalıcı bir diktatörlük olarak tahayyül etmekte, planlarını da ona göre yapmaktadır. Tüm bu olan biten bir “istisna durumu/olağanüstü hal” içerisinde yaşadığımızı göstermektedir. Tam da bu nedenle birtakım tezlerden oluşan bu yazıyı, Walter Benjamin’in  “Tarih Kavramı Üzerine Tezler”inin sekizincisi ile bitirmek yerinde olacaktır: “Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda ‘olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır.

  • Anayasa Yapma Yetkisi

    Demokratik, çoğulcu ve özgürlükçü bir Anayasa ancak bu ilkelere uyularak oluşturulmuş bir kurucu iradenin / iktidarın ürünü olabilir. Kurucu iktidar, tanımı itibarıyla hukuk ve siyasetin birbirine bağlandığı bir Arşimet noktası olarak görülebilir. Çünkü kurucu iktidar bir yandan Anayasanın kökeni ve siyasi tarihi hakkında bir açıklık sağlarken, diğer yandan onun normatif geçerliliğini ve meşruluğunu sağlamaktadır. Asli kurucu iktidar kavramı aslında içinde anlaşılması zor çelişkiler de barındırır. Bunlar şöyle sıralanabilir;

    – Asli kurucu iktidar kurala bağlı değildir, ama kural koyar.

    – Asli kurucu iktidar tarihi bir anın üründür, ama onu aşan bir değişmezlik talep eder.

    – Asli kurucu iktidar kesintisizlik ister, ama daha önce geçerli olan anayasal düzenden bir kopuşu ifade eder ve bu kopuş sonrasında geçerli olan, geçmişte kalan anayasal düzenden yararlanıp yararlanmama konusunda serbesttir. Dışarıdan herhangi bir sınırlandırmayla bağlı değildir. Buradaki bağımsızlık, hem içerik, hem de yapılış usulü bakımındandır.

    – Çoğunlukla, sıkça şiddeti de içeren bir halk ihtilalinin, bir devrimsel sürecin ürünüdür, ama bir kez kurulduktan sonra, rejimi kurduktan sonra, bütün devlet organlarını bu tür ihtilal denemelerine, darbe girişimlerine karşı anayasal düzeni gerçekleştirmekle, korumakla yükümlü kılar, meğerki halk bu Anayasayı taşısın. Dolayısıyla demokratik bir devlette asli kurucu iktidar askıda, gizli bir varlığa sahiptir.

    Kurucu iktidarın ortaya çıkması çok da kolay olmamaktadır. Buna ilişkin iki örnek verilebilir. Bizden olan örnekte; bütün kapsamlı yeniliklerine rağmen Kanun-ı Esasi’yi tadil eden meclis, Kanun-ı Esasi’ye uygun olarak toplanmış bir meclis olduğu için meclis üyeleri kendilerinde tamamen yeni bir Anayasa yapmak yetkisini görmemişler, ancak Kanun-ı Esasi’nin 116. maddesine dayanarak tadil etme yetkisini kullanarak ona meşruti yönetimin bünyesine uygun bir şekil vermekle yetinmişlerdir[foot]Kanun-ı Esasi Tadil Mazbatası’nda bu durum açıkça ifade edilmiştir, bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Osmanlı Anayasasına Dair, (Haz. Köksal A. C.), Ufuk Yayınları, İstanbul 2014, s. 17.[/foot]

    İkinci örnek ise Almanya’dan verilebilir. Almanlar 1949’da Anayasalarını yaptıkları zaman kendi dillerindeki Anayasa kelimesini kullanmayıp, temel yasa anlamında “Grundgesetz” terimini kullanmışlardır. Bunun gerekçesi, Grundgesetz’in tam meşruluğa sahip bir Anayasa olarak görülmemesi, geçici bir Anayasa olarak kabul edilmesiydi. Bu durumun, tüm Alman eyaletlerinin bu Anayasa’nın yapım sürecine katılmaması, yaptırılmasına işgal kuvvetlerinin önayak olması ve halkoylamasına sunulmaması gibi çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Alman Anayasası, bu özelliği yansıtan bir düzenleme de içermekteydi. 146. maddesine göre bu anayasa, Alman halkının özgür iradesiyle yeni bir anayasa yaptığı zaman yürürlükten kalkacaktır. Böylece Anayasa’nın kendisi, Alman halkının özgür iradesiyle yeni bir anayasa yapılmasının kapısını açıyordu.

    İki Almanya birleşirken Anayasa’nın bu maddesi kullanılmadı. Yepyeni bir Anayasa yapılarak, doğu eyaletleri ve Doğu Almanya’da yaşayan halk, bu Anayasa’nın geçerlilik alanına katılmadı. Bir çalışma grubunun bir Anayasa teklifi hazırlamasına rağmen Grundgesetz’in 23. maddesindeki, Anayasa’nın etki alanını, doğu eyaletleri için de genişletmeye olanak tanıyan düzenlemeden yararlanıldı. Böylece asli kurucu iktidar yolunun, böyle önemli bir tarihsel dönüşümde dahi kullanılmasına gerek duyulmadı.

    İster hukuksal, ister siyasal-fiili bir niteliğe sahip olduğu kabul edilsin yeni Anayasa yapımı, geçerli Anayasa açısından istenmeyen bir oluşum anlamına geldiği için şu soru özellikle ortaya çıkmaktadır; Anayasa değişikliği olanağına rağmen Anayasa koyucu iktidar için bir alan kalmakta mıdır? Diğer bir söyleyişle Anayasa varlığını korurken asli kurucu iktidarın faaliyetleri için yasaklılık veya serbestlik anlamında bağlayıcı hukuksal ölçütler var mıdır?

    Hukuksal yükümlülükler heteronom olduğu için asli kurucu iktidar için konulmuş Anayasal normlar ister yasaklasın, ister izin versin bağlayıcı değildir[foot]Winterhoff C. , Verfassung – Verfasunggebung – Verfassungsaenderung, Mohr Siebeck, 2007 Tübingen, s. 473.[/foot]. Yukarıdaki ikinci örnek bunu göstermektedir. Buna karşılık tali kurucu iktidarın (kurulmuş) organları asli kurucu iktidarın Anayasa’ya aykırı faaliyetlerine katılamazlar, aksine bunlara karşı mücadele etmekle yükümlüdürler. İlk örnek de bu yükümlülüğü yansıtmaktadır.

    Devletin yapılanmasına ilişkin temel ilke ve kurumlarda devamlılık gözetilmeden, bu ilkelere aykırı yeni bir Anayasa yapılacaksa, Anayasa değişikliğinden farklı olarak bu bir Anayasa yapımıdır[foot]Anayasa Mahkemesi’nin asli kurucu iktidar tanımında da aynı doğrultuda bir temel unsur yer almaktadır; “rejimdeki bir kesintinin ürünüdür ve hukuk dışı gerçekleşen bir kuruculuktur” (E. 2008/16, K. 2008/116, Kt. 5.6.2008). Aynı yöndeki son Anayasa Mahkemesi kararı için bkz. E. 2010/49, K. 2010/87, Kt. 7.7.2010, (http://www.karar laryeni.anayasa.gov.tr/Karar/Content/ 830d89d9-3582-4f8c-95fe-ffd1a59219ed?hig lightText=asli%20kurucu%20iktidar&exclude Gerekce=False&wordsOnly=False ). [/foot]. Bu bakımdan Anayasa yapımı ile değişikliği arasında teorik farklılığın asgari koşulu, Anayasa hukukunun üretimi için Anayasal bir usulün ve içerik sınırlamalarının varlığıdır.

    Öte yandan Anayasa, legal yoldan yeni diğer bir Anayasa’ya da dönüştürülebilir. ‘Anayasa’nın değiştirilmesi’ usulünde anayasal kurulmuş organlar yeni bir Anayasa yapımına yetkilendirilebilir. Tali kurucu iktidarla ilişkilendirilen böyle bir “kurucu değiştirme kaydı”, yeni Anayasa’nın geçerliliği için ilgili tüm anayasal normlara uyulmasının arandığı türevsel bir Anayasa yapımını gerektirmektedir. Bu model bakımdan en dikkate değer üç örnek; Finlandiya’nın 1919 tarihli, İsviçre’nin 1874 tarihli, Macaristan’ın da 1949 tarihli Anayasalarını değiştirmeleridir.

    Asli ve tali kurucu iktidarın tipik özelliklerini kendinde birleştiren bu karma modelde, Anayasalar kendi metinleriyle kurucu iktidarı öngörmektedir. Böylelikle asli kurucu iktidarın doğması için mutlaka bir hukuk boşluğu olması gerektiği tezi aşılmıştır. Nitekim Almanya dışında İsviçre, Avusturya, İsveç, İspanya[foot]İspanyol Anayasası’nın 168. maddesine göre, Anayasanın topluca değiştirilmesi önerilirse, her bir Meclisin üyelerinin 3/4 çoğunluğuyla onaylanır ve Parlamento (Cortes Generales) derhal feshedilir. Yeni seçilmiş Meclisler bu kararı onaylar ve her iki Meclisin üyelerinin 3/4 çoğunluğuyla onaylanması gereken yeni Anayasa metnini görüşür. Parlamento tarafından kabul edildikten sonra yeni Anayasa onaylanmak üzere referanduma götürülür.[/foot], Bulgaristan Anayasaları, tümden değiştirilmelerine olanak tanıdığı gibi, önde gelen (Kolombiya, Venezuela, Bolivya ve Ekvator gibi) Latin Amerika Anayasaları[foot]Bkz. Aydın Ö. D. , Biz, Halk: “Egemenliğin Sahibi”, Halkın-Kurucu-Meclisi (Anayasa Konvansiyonu” ve Anayasa Yapımı: ABD ve Latin Amerika’nın Genel Çizgilerinden Türkiye İçin Bir Modele Doğru, Yetkin Yayınları, Ankara 2011, s. 164 vd. [/foot] da halk girişimiyle yeni Anayasa yapacak kurucu meclislerin kurulmasını öngörmektedir.

    Bu modelin kötü uygulaması ise siyasi çoğunlukların kendi siyasi anlayış ve çıkarlarını, parlamento içindeki çoğunluklarını kullanarak Anayasa haline getirmesi durumlarında gözlenir. Bunu önleyecek ve uzlaşmayı sağlayacak düzenlemelere gerek olduğu açıktır. Zira dünya üzerindeki örneklere bakıldığında demokratik bir Anayasa yapımı için demokratik seçimle oluşan bu özel kurucu meclisin tüm siyasi grupların katılımını sağlaması, bu katılımın da gerçek çoğunlukların uzlaşmasına dayanması gerekir. Venedik Komisyonu’nca saptanan demokratik Anayasa yapımının gereklerine göre bu süreç; şeffaf olmalıdır, katılımı teşvik etmelidir, yeterli bir zaman dilimine ayrılmalı ve tartışmalı konularda çoğulcu görüş açıklamaya olanak sağlamalıdır. Anayasa metnini hazırlayacak komisyon kapalı kapılar ardında toplanmamalı, çalışmalarına süre engelleri konulmamalı ve toplum örgütlerinin görüşlerinden tam olarak yararlanılmalıdır.

    Bu noktada Türkiye’de bugünkü durumda başkanlık sistemi ve cumhuriyetin niteliklerinin kaldırılması gibi talepler reform modelinin çok ötesinde, tümüyle yeni bir devlet ve idare teşkilatlanması kurulmasını gerektiren hususlar olduğu gibi, demokratik rejimin devamlılığı da ciddi bir tehdit altındadır. Bu bağlamda yeni bir Anayasa yapma çabaları, Cumhuriyetin ulus devlet ve buna bağlı olarak üniter devlet yapısı ve laikliği esas alan niteliklerini ortadan kaldırma amacından bağımsız olarak değerlendirilemez. Oysa Türkiye Cumhuriyeti, antidemokratik (negatif) bir ideolojik yapı üzerine oturmamaktadır. Cumhuriyetin değişmez nitelikleri, sadece kendi doğruları üzerine kurulu, farklı düşünceleri yasaklayan dışlayıcı bir ideolojiyi benimsemez. Aksine evrensel adalet ve insan haklarına uygun bir yoruma da açıktır.

    Sonuç

    AKP’nin yeni Anayasa’yı mevcut Anayasa’ya göre kurulmuş bulunan TBMM’ye yaptırma çabası, kurulu sistemin meşruiyet araçlarından yararlanarak onu ortadan kaldırma niyetini yansıtmaktadır. Anayasa’nın 4. ve 175. maddeleri böyle bir yetkiyi içermemektedir.

    Ayrıca Türk ve Alman Anayasa Mahkemeleri gibi kendilerine Anayasa’yı koruma görevi verilen İtalya, İsviçre, Bulgaristan ve Hindistan Anayasa Mahkemeleri de asli / türev kurucu iktidar ayrımını gözeterek Anayasa değişikliklerinin içeriğini denetlemiştir.

    Eğer Anayasa değişikliği yapılırken Anayasa’nın geçerliliği tartışılır hale getirilir, Anayasa’nın dayandığı temel ilkelere dokunulursa; o zaman Anayasanın özünün boşaltılması, Anayasanın çekirdeğinin ortadan kaldırılması gibi bir sonuç doğacaktır. Anayasal kimlik ve hukuk düzeninin karakteristik yapısına dokunan böyle bir değişikliğe izin verilmesi, bütün olarak korunması gereken Anayasa’nın varlığının ortadan kalkmasına ve sivil bir darbeye yol açacaktır.

  • AKP’li Yıllarda Yargının Halleri: Dün ve Bugün

    AKP’li yılları yargı/hukuk alanını veri alarak parçalara ayırmak istersek sanırım üç dönemi bitirip dördüncü döneme girdiğimizi söyleyebiliriz. Kuşkusuz farklı tarihler/olaylar tercih edilerek farklı dönemlere de ayırmak mümkün. Bunun yanında, aşağıdaki dönemlendirmenin tartışmalarımızda yol açıcı olabileceğini düşünüyorum.

    1. Dönem: 3 Kasım 2002 Seçimleri – 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu

    2. Dönem: 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu – 17/25 Aralık 2013 Operasyonları

    3. Dönem: 17/25 Aralık 2013 Operasyonları – 21 Nisan 2016 Ergenekon Davası kararının Yargıtay tarafından bozulması

    1.Dönem: İktidara geliş

    Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinin hemen ardından yargı merkezli tartışmalar da Türkiye’nin gündemine oturmuş oldu. Bu dönem daha sonra “iddianameler çağı” olarak tanımlandı. Dönem, kişilerin bir savcı, üç polis tarafından terör örgütü kapsamına sokulduğu dönemdi.

    Türkiye Cumhuriyeti “tasfiye” sürecine sokulup, ardından da “yeniden yapılandırma” adımları atılırken,[foot]Bu dönemi İkinci Cumhuriyet kavramı ile adlandırmayı tercih ediyorum. Kastedilen esas olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşümdür. Birinci Cumhuriyet’in, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesidir. Bu dönemin başlangıcını kesin bir tarih üzerinden tanımlamak mümkün olmasa da, 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ile takip eden 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri baz alınabilir.[/foot] hukuk en başından itibaren bu sürecin önemli enstrümanlarından oldu. Hukuk süreç boyunca baştan sona yeniden yapılandırılırken, yargı da bu sürece paralel bir şekilde tüm unsurları ile birlikte biçimlendirildi.

    Bu süreçte görülen her davanın kendi içinde bir önemi var. Ancak bundan öte, bu dönemin davalarının toplamda neye işaret ettiği, ne için işlevlendirildikleri önem kazandı. Davalar ile öne çıkan bu süreç, iktidardaki güçler tarafından hedeflenen “yeni Türkiye” açısından kritik bir aşama idi. Ergenekon soruşturmasını (ve sonrasında davasını) başlangıç olarak alabileceğimiz bu süreçte, Balyoz, Oda TV, Devrimci Karargah, KCK, Hopa, Askeri Casusluk, 28 Şubat ve bir dizi benzeri dava aynı işlevi gördüler.

    Esasen Anayasa Mahkemesi’nin 2007 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis’in toplantı ve karar yeter sayılarına ilişkin “367” kararı, ardından Mahkeme’nin 2008 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini saptaması ama partiyi kapat(a)maması sonrasında yargı hızlıca “ele geçirilerek” yeni bir rejimin inşası yolunda temel araçlardan birine dönüştürüldü.

    Açılan soruşturmalar (sonrasında davalar) ile bir yandan siyaset alanı kriminalize edilirken, diğer yandan “tüm muhalefet” yok edilmeye çalışıldı. Bu dönemin davalarının ortak yönleri üzerine çokça yazıldı çizildi. İlhan Cihaner’in “AKP Davalarında Ortaklaşılan Yönler ya da İddianameler Çağının Eleştirisine Giriş” başlıklı çalışması tabloyu açık seçik gözler önüne sermektedir.[foot]I-Tüm davalarda ceza hukukunun bel kemiği olan suç ve cezaların yasallığı/kanuniliği ilkesinin yok sayılması.
    II- Maddi gerçeğin açığa çıkarılmasına yönelik etkin soruşturma yapılmaması.
    III- Silahların eşitliği ve çelişmeli yargı ilkesinin uygulanmaması.
    IV- Lehe delil toplanmaması.
    V- Ucu açık soruşturmalar yapılması ve ‘imkansız’ davalar.
    VI- Medyaya servis yapılarak masumiyet (suçsuzluk) karinesi ilkesinin ihlali ve peşin hükümlülük algısı yaratılması.
    VII- ‘Terör’ ve ‘örgütsel’ sözcüklerinin sihri!
    VIII- Teknoloji Fetişizmi; telefon dinleme, dijital delillere dayanan iddianameler. Konuşma tutanaklarının (tapelerin) seçilerek iddianameye konulması.
    IX- Hukuk dışı/kanuna aykırı delillere dayanarak açılan davalar.
    X- Masumiyet (suçsuzluk) karinesi ve ispat yükümünün terse çevrilmesi.
    XI- Soruşturmayı savcının yapmaması, soruşturma sürecinin nerden geldiği belli olmayan ihbar, gizli tanık ve polis raporlarına dayanması (yargının taşeronlaşması/ neoliberalizasyonu!).
    XII- Birbirini ilk kez duruşmada tanıyan, aynı anda birden fazla örgüte üye olan sanıklar.
    XIII- Kronoloji ve mantık hatalarının sorgulanmaması, delil uydurma iddialarının ve kanunsuz dinlemelerin üzerine gidilmemesi.
    XIV- Örgüt kurma, yönetme, üyelik, örgüt adına
    faaliyette bulunma, örgütün amacının propagandası suçunun belirsiz hale gelmesi.
    XV- AKP davalarının bazılarındaki suçlamalar “yüksek motivasyonlu” siyasi suçlar olmasına rağmen hiçbir şüphelinin eylemini kabul ederek siyasi savunma yapmaması.
    XVI- Savunmaya baskı yapılması avukatların tutuklanması savunma sırasında söylenenlerin suç sayılması, avukatların duruşmadan men edilmesi. İlhan Cihaner, “AKP Davalarında Ortaklaşılan Yönler ya da İddianameler Çağının Eleştirisine Giriş”, Derleyen: Erhan Nalçacı, Suat Özeren, İkinci Cumhuriyet’in Düzeni, Yazılama, Ekim 2012, s. 129-136.[/foot]

    Yargılamaları önceleyen, bir süre sonra ise paralel yürümeye başlayan (hatta arkadan gelen) ve ihtiyaca göre sürekli değiştirilen “yasal düzenlemeler” de bu süreçte hayata geçirildi.

    2004 yılında “yeni” TCK ve CMK’nin yasallaşması başlangıca ilişkin hemen ilk akla gelen örnekler. Bir de, aynı yıl Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kapatılması, yerine “özel yetkili” mahkemelerin kurulması diğer bir örnektir.[foot]Ardından bu mahkemeler de 2012 yılında ellerindeki davaları bitirdikten sonra görevlerinin sona ereceği şekilde “kapatılarak”, “terör mahkemeleri” kurulmuştur. 2014 yılında ise, ellerindeki davaları bitirmeleri beklenmeden, “özel yetkili” mahkemeler tamamen kapatılmıştır. Sonrasında da Sulh Ceza Hakimlikleri sahneye çıkmıştır. Mahkemelerde yapılan değişikliklerin yargılama pratiği açısından hiçbir fark içermemesi, DGM kimliğinin ve kültürünün devam ediyor olması bir yana, “özel yetkili” olarak adlandırılan mahkemelerin kapatılması ancak bir “hukuki garabet” olarak yargılamalarına devam etmesi, sonra bundan vazgeçilmesi de not olarak düşülmeli.[/foot]

    Bu dönemde ardı ardına gelen yargı paketleri, torba yasalar ile özel soruşturma ve yargı usulleri birlikte değerlendirildiğinde, hukuksuzluğun kendisinin bir hukuk düzeni haline getirilme çabası görülmektedir. Bu dönem bir anlamı ile başlangıç dönemidir. Artık başlanmıştır!

    2. Dönem: Yollar ayrılıyor

    2010 Referandumu bir döneme ilişkin konulan son nokta idi. Ardından gelen Haziran 2011 Seçimleri ile birlikte AKP iktidarı tarafından devletin hemen bütün kurumları ele geçirilmiş, yeni bir rejimin inşası için yol alınmaya başlanmıştı. Diğer yandan, bu nokta iktidar cephesinde yaşanan anlaşmazlıkların su yüzüne çıkmasının da başlangıcı oldu. Polis ve yargı içerisindeki etkinliği ile süreci yönlendiren “Fethullah Gülen Cemaati” referandum sonrasında buralardaki gücünü ve etkinliğini daha da artırdı.

    AKP ile Gülen Cemaati arasında kurulan ortaklık Cemaat’in yargı içerisinde rahatça örgütlenmesini sağlamıştı. AKP’de bu örgütlenmeyi arkasına alarak, bir yandan toplumu şekillendirme çabasını sürdürmüş, kendi iktidarını sağlamlaştırmış, diğer yandan da muhaliflerini tasfiye etmişti. Nihayetinde AKP ile Cemaat el ele Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesini tamamlamışlardı. Yargı da bu tasfiyede kritik bir role sahiptir.

    Taraflar arasında anlaşmazlık denilince, hemen ilk akla gelen, Oslo görüşmeleri ile bağlantılı MİT soruşturmasıdır. Ancak Deniz Feneri soruşturması, İlker Başbuğ’un tutuklanması, Şike Davası gibi örnekler de yaşananların istisnai olmadığına ilişkin o zamanın işaretleri idi.

    Onursal başkanı Fethullah Gülen olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 13 Ağustos 2013 tarihli 11 maddelik açıklaması ise, kendisi için yaklaşan tehlikeyi fark etmiş olan Cemaat’in 17/25 Aralık Operasyonları öncesi bir işaret fişeği olarak değerlendirilebilir. Kendisini “Hizmet Hareketi” olarak tanımlayan cemaat yapılanması bu bildiri ile aslında kendine yakın (bağlı) yargı mensupları olduğunu, bu sayede Başbakan’ı dahi tutuklama gücüne sahip olduğunu ve bir savcı üç polisle kişileri ve/veya kurumları terör örgütü ve çete kapsamına sokabildiğini ve bitirdiğini ikrar ediyordu.[foot]Açıklamanın tamamı için bkz.: http://www.gyv.org.tr/Aciklamalar/Detay/ 83/20130813G%C3%BCndeme%20Dair%20GYV den%20Hizmet%20 Hareketine%20y%C3%B6nelik%20iddialara %20cevaplar[/foot]

    AKP’nin uzunca bir dönem süren kader ve hedef ortaklığının bir parçası olarak Cemaat’in yargı içerisindeki örgütlenmesini kabul etmesi anlaşılır bir durumdu. Kaldı ki, bir tehlike görmesini gerektiren durumda bulunmamakta idi. Ancak özellikle 2013 Haziran Direnişi sonrasında kendisi için de ciddi tehlike olabilecek ve bunun işaretlerini de açıktan göstermiş olan bir mekanizmayı kontrolü altına alma hedefi ile hareket etmeye başladı.

    Nitekim “özel yetkili” mahkemelerin kaldırılıp yerine terör mahkemelerinin konulması, bir dönem Yargıtay’ın ve Danıştay’ın kapatılıp tek bir temyiz mahkemesi kurulmasının dillendirilmesi, sonrasında bu öneriden geri adım atıp, HSYK’yi yeniden yapılandıracak adımların atılmasının bir yargı reformu olmadığı açık.[foot]İstinaf mahkemeleri 2016 adli tatilinde faaliyete geçecek. Hedeflenen Yargıtay ile Danıştay’ın daire ve üye sayısını azaltmak ve rollerini içtihat oluşturmakla sınırlandırmak. Tartışılan başlıklar arasında zaman zaman gündeme getirilen “Türkiye Başsavcılığı”da var. Türkiye’nin yargı sistemi (bir kez daha) kapsamlı bir değişime uğrayacak. Ama ortada yine bir reform olmadığı açık.[/foot]

    3. Dönem: İnisiyatif (artık) AKP’de

    Anayasa’nın 26 maddesinin oylandığı 12 Eylül 2010 referandumunda esas olarak HSYK’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısının ve işleyişinin değiştirilmesi hedeflenmişti. Referandumu sonrasında yapısı değiştirilen HSYK da İkinci Cumhuriyet’in ihtiyaçları doğrultusunda yargıyı dizayn eden bir araca dönüştürülmüştü.

    Referandumun hemen sonrasında yargıda yeni bir yapılanmaya gidilmişti. İktidarın istediği kararların alınması için mahkemelere uygun yargıçlar atanıyor, muhalifler yargı yolu ile tasfiye ediliyordu. O tarihten bugüne kadar yargıdaki her türlü teamül bir kenara bırakılarak binlerce savcı ve hakimin yeri değiştirildi.

    Sonrasında AKP ile Cemaat arasındaki ortaklık sona erdi. 17 ve 25 Aralık Operasyonları sonrasında da taraflar arasındaki çatışma açık bir hal aldı. 17 Aralık Operasyonu sonrası AKP önce kendi önlemlerini hayata geçirdi, ardından karşı atağa geçti.

    Bunun sonucunda ise HSYK’de bir “iktidar boşluğu” oluştu. Politik davalarda yaşanan tahliyeler de bu dönemdedir. Oluşan boşluk var olan dengeler üzerinden doldurulamadı.

    17/25 Aralık sonrası AKP’nin tek hedefi kendi kadrolarını yargı içerisinde etkin hale getirmekti. 12 Ekim 2014 tarihinde yapılan HSYK seçimleri bu açıdan kritik bir yerde durmaktadır. Taraflar kendi ağırlıklarını oluşturma hedefi ile seçimlere girdiler.

    AKP, Yargıda Birlik Platformu’nu “cemaat öcüsü”ne karşı bir koalisyon olarak sundu ve bunda da başarılı oldu.[foot]Oysa ortada bir koalisyon bulunmamakta. Bugün dernekleşerek varlığını devam ettiren YBP net olarak bir AKP projesi. Adaylarının politik kimlikleri, geçmişleri, alevi olmalarından hareketle bu yapı bir koalisyona dönüşmez. Bunun politik bir gerçekliği de bulunmamaktadır. Kaldı ki yargı cemaatlerden de temizlenmemektedir. Temizlenen Gülen Cemaati’dir. Yoksa Hakyol, Menzil, İsmailağa gibi tarikatlar yargıda cirit atmaya devam etmektedir.[/foot] Böylece bir kez daha, ulusalcı ve liberal solun bir kısmının desteğini aldı.[foot]Liberal “sol” Demokrat Yargı Derneği ile ulusalcı “sol” İşçi Partisi’nin (artık Vatan Partisi) HSYK seçim sonuçlarına ilişkin yaptıkları değerlendirmelerdeki ortaklığa da işaret etmek gerekiyor. Her iki yapı da siyasi iktidar ile kavga etmeyeceklerini, “normalleşme” aradıklarını bir kez de HSYK seçimleri vesilesi ile ifade etmiş oldular. Seçimlere ortak bir liste ile giren ve soldan bir ağırlık oluşturma iddiasına sahip olan YARSAV ve Yargıçlar Sendikası ise HSYK seçimlerinde YBP dışında gerçek bir çalışma yürüten tek gruptu. Bekledikleri oyu alamayan ve HSYK’ya üye sokamayan bu birliktelik matematiksel olarak başarısız görülebilir. Ancak memleketin her adliyesindeki hakim ve savcıların arasına atmış bulundukları örgütlülük tohumları ile önemli bir yol aldılar. Bu anlamı ile başarılı olmuşlardır.[/foot] Bir yandan seçimi kaybetme olasılığı üzerinden, seçimleri gayrı meşru ilan edebileceğini söyleyip aba altından sopa gösteren AKP, diğer yandan da disiplin affı, maaş zammı gibi vaatler ile seçmene mavi boncuk dağıttı.[foot]Bu süreçlerde, yargının teslim alınamayan ayağı “savunma” oldu. Teslim alınamadığı için etkisiz hale getirilmek istendi ve tüm bu yıllar boyunca avukatlar ve örgütleri iktidarın ağır saldırılarına maruz kaldı. Savunma teslim alınamadı. Ancak kabul etmek gerekiyor ki, dağınık halinden de bir türlü çıkamadı. Baroların büyük çoğunluğu ise uzun bir süre boyunca siyasetsiz ve/veya sessiz idi. Sonrasında ise savunmaya yönelik saldırılar dahi cevapsız bırakıldı. Bu durum hala devam etmektedir. Bu nedenlerle baroların yerine adaletten ve emekten yana güçlü hukuk örgütleri nasıl konulabilir sorusunu ilerici hukukçuların dört başı mamur tartışmaya başlaması gerekmektedir.[/foot]

    AKP, HSYK seçimlerini kazandıktan hemen sonra iki adım atmıştır. Birincisi HSYK’nin kurumsal yapısının ve seçim yönteminin bir kez daha değiştirilmesidir. Her ne kadar seçimlerde başarılı olmuş olsa da, sandıklar açılana kadar soğuk terler döken AKP bir kez daha seçim riski almak istememektedir. İkinci adım ise, Cemaat’e yönelik yapılacağı artık herkes tarafından dillendirilmeye başlanmış olan operasyonun zeminini hazırlamak için ceza yasalarında yapılacak değişikliklerin yer aldığı yargı paketidir. Bunun yanında yasa teklifine şöyle bir bakıldığında dahi paketin aslında AKP iktidarına muhalif herkesi hedefine aldığı görülmekte idi. AKP önündeki dönemin “yasal” altyapısını hızlıca tamamlamaya çalışıyordu. Bu yasal değişiklikler AKP iktidarı açısından iki nedenle mutlak olarak gerekli idi. Birincisi; tüm muhaliflerin susturulması ve gerektiğinde tasfiyesi ile “sıkıyönetim” uygulamalarının süreklileşmiş bir hal alabilmesi için. İkincisi ise, kendilerine yönelmesi olası soruşturma ve davaların önden bertaraf edilmesi. Özellikle 17 ve 25 Aralık Operasyonları ile ortaya dökülen -ve şüphesiz bunlardan ibaret olmayan- suçların soruşturma konusu dahi olamaması bakımından da bu yasal düzenlemeler oldukça kritik bir yerde durmaktadır.

    Ardından yargıda operasyonlara sıra geldi. Cemaat’e yakın isimler tasfiye edildi. Hakim ve savcı tutuklamaları gerçekleşti. Bugünlerde ise Yargıtay, Danıştay, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyelerine Cemaat soruşturmasının gündemde olduğu dillendiriliyor.[foot]Bu arada, 2016 Mayıs ayının başlarında yayınlanan bir haber ile öğrendik ki, Ergenekon, Balyoz gibi davalarda kurulan kumpasların mimarlarından olduğu söylenen, bu nedenle zorunlu olarak emekliye ayrılan ve halen tutuklu bulunan eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü görevine geri dönmüş. Tahliye olması durumunda da mesaiye başlayacakmış.[/foot]

    Hukukun AKP açısından anlamı ve işlevi bu kadardır.

    4. Dönem: Gericiliğin hukuku tesis ediliyor

    Nasıl önceki dönemlerde Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesinde ve toplumun şekillendirilmesinde bir dizi dava özel bir rol oynadı ise, şimdi iktidarlarını (İkinci Cumhuriyeti) kalıcılaştırmak için de davalara özel bir rol biçileceği görülüyor. Görülen o ki, memleketi davalar üzerinden hizaya sokma dönemi bitmediği gibi, bu işin tek faili de Cemaat değilmiş.

    Fazıl Say davası (dini değerleri aşağılama iddiası) ile Rennan Pekünlü davası (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası) bu davalara tipik örnekler. Keza Fethullah Gülen Cemaati ile Can Dündar ve Erdem Gül’e yöneltilen “casusluk” ve “hükümete darbe” suçlamaları ile yüzlerce “Cumhurbaşkanına hakaret” davası önümüzdeki dönem muhaliflere yöneltilecek davaları bize gösteriyor. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Cezalandırılan doğrudan düşünce. Eğer farklı düşünürsen, eleştirel yaklaşırsan suçlusun!

    Yargıtay’ın Ergenekon davasındaki bozma kararı böylesi bir ortamda verildi. Bu kararın yeni dönemin başlangıcı olarak alınabileceğini düşünüyorum. Bunun yanında Yargıtay’ın “bozma” kararı geniş bir çevrede de sevinçle karşılandı. Aynı anlamları yüklemesek de sanırım “yeni bir dönem” olarak gören başkaları da var.

    Bir örnek sanırım açıklayıcı olacaktır. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek kararı “mükemmel” olarak yorumluyor ve ekliyor “Dünya hukuk tarihine geçecek, derslerle dolu bir karardır. Türkiye’nin ufku, önü açılmaktadır.

    Yukarıdaki alıntı doğrudan yeni rejime adapte olmakla ilgili. Yalnızca bu politik çevre ile de sınırlı değil. Yargıtay kararına ilişkin mahcup yaklaşım ise Türkiye’nin önüne gelen muhteşem bir demokratikleşme ve kirliliklerden arınma fırsatının “paralel iktidar hırsı” yüzünden heba edildiği yönünde. Bu da liberallere ait.

    Sanırım baştan sona siyasi bir davanın, bundan öte AKP iktidarının pekişmesini sağlayan bir davanın Yargıtay aşamasında hukuki bir değerlendirme ile bozulduğuna inanmamız istenmiyordur. Öyle ise Yargıtay’ın siyasi davalara ilişkin bundan sonraki incelemelerine bakarız, olur biter. Ama bence buradan devam edilmemeli.

    Evet, yerel mahkeme ölçüyü kaçırmıştı ama bu karar ile yargıya güven tekrar oluşmaya başlayabilir! Tabi ki mahkemelerin “tarafsız” ve “bağımsız” olduğuna dair inanç bir kez daha tesis edilmelidir! Bu yaklaşımlar yeni dönemin hukukunun kendine aradığı meşruiyet çabasında önemli bir yerde durmaktadır. Aynı zamanda yeni ittifakları da sağlamaktadır.

    Bundan on beş yıl önce aynı noktadan yola çıkan ulusal ve liberal “sol” farklı yolları izleyerek 180 derecelik seyahatlerini tamamladılar ve yine aynı noktada buluştular. Şimdi de birbirlerinin bir önceki yollarını takip ederek tekrar yola koyuldular. Yine aynı noktada buluşmak üzere. Bu sayede herkes onların “farklı” olduğunu konuşuyor.

    AKP’nin önümüzdeki yıllara ilişkin izleyeceği yol, siyaseti net. 1 Kasım 2016 seçimleri ile bir dönemin kapandığını söylüyorlar. O da “Gezi” parantezinin kapanması. Gezi ile eski Türkiye’nin tasfiye edilip, yeni Türkiye’nin inşa sürecini engellemek isteyen güçler sokakları harekete geçirmişti. Buna 17- 25 Aralık Operasyonları ile de devam edilmişti. Tez bu. 1 Kasım seçimleri ile birlikte de dengeler yeniden dizayn edilmiş oldu. Gezi süreciyle açılan parantez kapatıldı ve yeni Türkiye’nin startı (tekrar) verildi! Şimdi sırada esas parantezin kapatılması var. Cumhuriyet parantezinin kapatılması.

    Sistem (Türkiye), yazılımını (anayasa), donanımını (kurumsallaşma) ve sistem güvenliğini (adalet, denetim ve güvenlik) yenilemeli.[foot]Kemal Öztürk, “Türkiye Versiyon 3:0”, Yeni Şafak, 04 Kasım 2015 http://www.yenisafak.com/yazarlar/kemalozturk /turkiye-versiyon-30-2022803[/foot]

    Tüm çabaları havada asılı duran sistemin ayaklarının yere bastırılmasına, İkinci Cumhuriyet’in yerleştirilmesine yönelik olacaktır. Olası konsensüsün bağlanacağı yer ise AKP tarafından daha seçim akşamı ilan edilmişti: “Yerli ve milli bir anayasa.”

    Şimdi önümüzde bu tartışma var. Başkanlık meselesinin öne çıkartıldığı bir anayasa tartışması. Bu tartışma esas olarak Türkiye’nin idari yapısının, başkanlık sisteminin, adlı adınca İkinci Cumhuriyet rejiminin hukuki zemininin yaratılması, sistemin o zemine oturtulması tartışması ve bahsettiğimiz yeni dönemin hukukun tesisi ile de doğrudan bağlantılı. Kısacası, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ibaret, ne de önümüzdeki dönem tek başına anayasa tartışmalarından ibaret.[foot]Solda ise bir kez daha “12 Eylül Anayasası’ndan kurtulma” ve “sivilleşme” masallarına kapılmaya hevesli olanlar var. Bunun sinyalleri bugünden alınmaya da başlandı. Hem bu kez halkın yönetimde söz sahibi olması, bunun toplumun tüm alanlarına yayılması gibi daha “güçlü” ve “dokunulmaz” argümanlar kullanılmakta. Hemen önümüzdeki günlere dair politika belirlemeye dair yaklaşımlar  bunlar. Görünen köy kılavuz istemiyor, solun bir kısmı anayasa tartışmalarına Kürt siyasetinin taleplerini başa koyarak girecek. Bu durumda “özgürlük” adına dinselleşmenin kurumsallaştırılmasının tamamlanacağı, köküne kibrit suyu dökülen kamuculuğun tamamen unutturulmaya çalışılacağı bir tartışma süreci pek önemli olmuyor. Bunun adının bir kez daha “yetmez ama evet” olduğu açık.[/foot]

    Sonuç yerine

    AKP dönemi yargı pratiği ile kendisinden önceki dönemlerin “hukuksuzluklar”ı arasında bir süreklilik bulunmakta. Ancak, ülkeyi dönüştürme misyonu ile hareket eden, Birinci Cumhuriyet’i sonlandıran, İkincisini ise tesis etme gayreti içerisinde olan aktörlerin hukuk ile kurdukları ilişkiyi eğer yalnızca buradan açıklama çabası ile yetinirsek eksikli kalacaktır.

    Yaşanan tüm bu süreç karşı cephe tarafından “vesayet rejiminin sona erdirilmesi” olarak tanımlandı. Liberal ve dinci yazarların en önemli ideolojik silahlarından biri “vesayet rejimi” kodlaması oldu. Asker vesayetine son verilmesi ve ileri demokrasinin kurulması için mücadele ediliyordu.[foot] Demokrat Yargı buna yargı alanından tipik bir örnek. 2010 Referandumu sonrası siyaset (ve yargı) alanında yaşanan gelişmeler sonrasında Demokrat Yargı’nın memlekete ve yargıya bakış açısında kısmi değişiklikler yaşandı. Kendi aralarında da açılar oluştuğu görülüyor.
    Yönetim Kurulu üyesi Faruk Özsu 2013 yılının yaz aylarında kendisi ile yapılan bir söyleşide uğradıkları hayal kırıklığını şöyle anlatıyor: “Nitekim, bu sürece (Ergenekon süreci – yn.) bu gerekçeyle (derin devletle hesaplaşma – yn.) Demokrat Yargı Derneği olarak biz de destek vermiştik. Ancak, gelinen noktayı özetlemem gerekirse, tek kelimeyle hayal kırıklığıdır. … İlk tereddüdüm Balyoz soruşturmasının başlaması ile oldu. … referandum sonrası beliren yeni iktidarın açık ve net bir şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte, bu sürecin eksik ya da aksak bir süreç değil, yeni bir hegemonyanın tesisi için kurgulanmış kirli bir iktidar oyunu olduğunu anladım ve tüm desteğimi çektim. Tabii buradaki ‘ben’le Demokrat Yargı’nın mevcut kadrosunu kastediyorum.” Faruk Özsu, “Demokratçılık temsilinin son perdesi”, Söyleşi: Yücel Göktürk, Express, Ağustos-Eylül 2013, Sayı 2013-137, s.8.
    Bunun yanında, Demokrat Yargı “yetmez ama evet”çi yaklaşımından geri adım atmadı. Bugüne dair “yanlış okuma”larında da bu yaklaşımın izleri görülmekte. Orhan Gazi Ertekin bir söyleşide, konuya ilişkin bir soruya verdiği yanıtta şunları söylüyor: Referandum sürecinde “evet” dememizin birden çok sebebi var. En önemli nokta şudur: “hayır” seçeneği, bizi geçmişin despotik idaresinin statik mekânlarına sıkıştırmaktan başka bir şey vaat etmiyordu. Esas olarak böyle bir seçenekte politikanın hiçbir imkânı yoktu. Eski yapının içinde dinamik bir konum almak mümkün değildi. Sadece sizi kendi yapısının bir yedeği olarak konumlandırıyordu.http://www.sendika.org/201 1/07/orhan-gazi-ertekin-yargida-yeni-kavgaakpnin-ic-gerilimlerinden-tureyecek/[/foot]

    Bu yaklaşımın “demokrasi mücadelesi” verilmesi ile bir ilgisi olduğu açık. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist bir ülke olduğunu herkes kabul eder. Ancak, sermaye sınıfının egemenliği reddedilmese de, en iyi ihtimalle ihmal edilir. Bir toplumsal sınıfın egemenliğinden söz edilmediğinde de (ya da arka plana atıldığında) çeşitli siyasal aktörler arasındaki sürtüşmeler büyük bir heyecanla karşılanabiliyor.

    Devleti sınıfsal özelliklerinden soyutlayarak merkez-çevre ikilemi ile açıklama çabası hep oldu. Türkiye tarihi, İttihat ve Terakki’den beri ceberut devlete karşı mazlum halkın demokrasi mücadelesi olarak okundu. Hukukçular ise buna zaten hazırdı. “Hukukun büyüsü”ne kapılmış, ellerindeki “hukuk anahtarı” ile her kilidi açanlar için “demokrasi mücadelesi” hep daha kabul edilebilir oldu. Oysa hukuk bir yandan bireylerin haklarını tanımlarken, diğer yandan ve esas olarak iktidarı meşrulaştırma çabası içindedir. Ait olduğu toplumsal yapının tarihsel gelişimi ile ayrılmaz bir bağ içerisinde olup, içerisinde devindiği sosyo-ekonomik formasyonlara uygun biçim alır durur. Nihayetinde “Egemen sınıfın yasalaştırılmış iradesi”dir.

    Bu kısa hatırlatmayı yapmamın sebebi, AKP hukukunda da (hukuksuz hukukun da) kapitalizmin gelişimine aykırı bir yön bulunmadığına işaret etmek içindi. Yargı alanına hızlı bir bakış dahi bunu göstermekte. Mahkemelerin yeniden örgütlenmesi, arabuluculuk ve tahkim gibi çözüm yolları, uluslararası hukuk bürolarının serbestçe hareket etmesi, işçileşen avukatlar…

    Bu tablonun bütününe bakınca ilk akla gelen sorulardan biri de, yargı içerisindeki ilerici, sol güçlerin ne yapacağıdır. Yaşanan yolsuzluklar ve hukuksuzluklar üzerinden milyonların toplumsal adalet arayışı ve beklentisi içerisinde olduğu bir dönemde bu soru daha da önem kazanmaktadır.

    Soru önümüzde durmaktadır.

  • İç Güvenlik ve Otoriter Devlet Üzerine

    1. Nicos Poulantzas Faşizm ve Diktatörlük’te (Fascisme et Dictature) ‘faşistleşme süreci’ içinde devlet aygıtı ve [biçimsel] hükümet arasındaki ilişkinin, özellikle de siyasal iktidarın somutlaştığı konumların yer değiştirmesi (displacement) bağlamında, nasıl bir doğaya sahip olduğunu şöyle ifade eder:1. Nicos Poulantzas Faşizm ve Diktatörlük’te (Fascisme et Dictature) ‘faşistleşme süreci’ içinde devlet aygıtı ve [biçimsel] hükümet arasındaki ilişkinin, özellikle de siyasal iktidarın somutlaştığı konumların yer değiştirmesi (displacement) bağlamında, nasıl bir doğaya sahip olduğunu şöyle ifade eder:

    “Faşistleşme sürecinin başlangıcı ile birlikte ‘demokratik parlamenter’ devlet biçimi görünüşte dokunulmamış kalsa da artık, bir taraftan egemen sınıf ve fraksiyonlar, öbür taraftan devlet aygıtı arasındaki ilişki-ler özellikle bu siyasal partiler kanalı ile düzenlenmeyip, gittikçe doğrudan bir niteliğe bürünür.[…] Devlet aygıtının kendi rolünün genişlemesi (ordu, polis, mahkemeler, idare); biçimsel hükümeti bir çeşit kısa devreye sokar, kurulu hukuki düzeni karakteristik biçimde değiştirir, gerçek siyasal iktidarı bu partiler forumundan –yani parlamento- alıp mutlak anlamda devlet aygıtındaki kliklere aktarır”[foot]Nicos Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, Çev. Ahmet İnsel, Metis, 2012, İstanbul, s. 91.[/foot]

    Peki bugün biçimsel anlamdaki hükümetin ve -Poulantzas gibi söyleyecek olursak- siyasal partiler forumunun bir çeşit antebellum (before the war) ve anayasa (daha özel olarak Başkanlık) bağlamında yaşadığı kriz tam da böylesi bir sürecin ara sonucu değil mi? Dolayısıyla bu sonuca dair bir düşünüm, liberallerin yaptığı gibi biçimsel-parlamenter siyaset kanallarının hukuki güvenlik altında işlerliğini yeniden sağlama çabasıyla sınırlandırılamaz. Sözü edilen aktarımın içerildiği gerçek sürecin acil ve derli toplu bir analizine ihtiyaç duyuyoruz.

    Elinizdeki yazı [her ne kadar böylesi kapsamlı bir analize giriştiğini iddia etmese de] geçtiğimiz sene kabul edilen Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın (İç Güvenlik Paketi) “otoriterleşme” sürecinin bir parçası olarak, özellikle de siyasal iktidarın aktarımı ve hukuki düzenin karakteristiğinin değişimi düzeyine kayıtlı olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda paketin ayrıntılı bir incelemesinden ziyade söz konusu bağlam açıklanmaya çalışılacaktır. Biçimsel hükümetin girdiği kriz ise iç güvenlik paketiyle birlikte yargı ve kolluk gibi alanlarda yapılan diğer düzenlenmelerin tarihselliğine eşlik eden sekansta, siyasal iktidarın, kısmen, merkezinde başkanlık düşüncesinin ve devletin baskı aygıtlarının bulunduğu ağa teslim olması sonucu, devlet aygıtındaki kliklere aktarılmasıyla ortaya çıkmıştır. Gördüğümüz kadarıyla bir siyasal parti olarak AKP’nin buraya bütün olarak yedeklenmeye çalışılması krizin bir diğer boyutudur.[foot]Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik’in son zamanlar daki çıkışlarıyla birlikte Ahmet Davutoğlu’da bu durumu destekler niteliktedir.[/foot]

    2. Bu türden bir akıl yürütme iç güvenlik paketinin, siyasal karar ve stratejilerin ürünleri olan olumsal süreçlerin hukuki dolayısıyla da belirlenebilir-öngörülebilir süreçlere dönüştürüldüğü son dönem Türkiye’sinin söz konusu matrisine neyi eklediği sorusunu sormayı gerektirir – ya da daha açık bir ifadeyle siyasal süreçlerin hukuksal süreçlere dönüştürülerek müdahaleye daha açık bir biçimde yönetildiği verili durumda iç güvenlik paketinin nasıl bir dönüşümü sağladığı sorusunu. Tam bu noktada hukukun üstünlüğü (rule of law) nosyonunun liberal-otoriter yüzüyle ve otoriter devletçilik kavramıyla karşı karşıya kalıyoruz.Alışıldık kullanımının ve liberal vurgunun aksine hukukun üstünlüğü nosyonunun kendinde bireyleri ve/veya grupları (ve haklarını) otoriteye karşı koruması gibi bir anlam taşımadığını belirtmemiz gerekir. Devletin hukuka bağlı kalması gibi bir prensip hukukun üstünlüğü altında işleyen otoriter bir devlet için de oldukça uyumludur ve hatta bu devletin yönetim biçimi diktatörlük ya da oligarşik olabilir.[foot]Lynne Henderson, Authoritarianism and The Rule Of Law, Indiana Law Journal, vol. 66, Issue 2, 1991, s. 400.[/foot]  Türkiye’de söz konusu olan da ilk önce böylesi bir otoriter legalizmin ya da hukukun üstünlüğünün otoriter bir devletçilikle uyumlu şekilde işletilmesidir.[foot]Örnekler burada sayılmayacaktır. [/foot]  Fakat iç güvenlik paketi bu noktada bir paradigma değişimini ifade eder.

    3. Poulantzas Devlet, İktidar, Sosya-lizm (L’etat, Le Pouvoir, le Socialism) isimli kitabında 70’li yıllarda batılı devletlerde meydana gelen dönüşümü gösterebilmek için otoriter devletçilik terimini kullanır.[foot]Nicos Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm, Çev. Turhan Ilgaz, Epos, 2004, Ankara, s. 228.[/foot]  Otoriter devlet biçimsel özgürlüklerin ciddi bir biçimde kısıtlandığı ve demokratik-parlamenter kurumların işlevsizleştirildiği devlet formunu ifade etmektedir.[foot]Bob Jessop, Devlet Teorisi. Kapitalist Devleti Yerine Oturtmak, Çev. Ahmet Özcan, Epos Yayınları, Mayıs 2008, Ankara, s. 98.[/foot]  Christos Boukalas’ın ifade ettiği gibi; otoriter devletçilik biçiminin ayırt edici özelliği demokratik özgürlüklerin ve daha genel anlamda halkın devlet iktidarını etkileme kapasitesinin kısıt-lanmasıyla birlikte, toplumsal hayat üzerinde genişletilmiş ve yoğunlaştırılmış devlet kontrolünün sağlanmasıdır.”[foot]Christos Boukalas, Olağanüstülük Yok: Otoriter Devletçilik. Agamben, Poulantzas, İç Güvenlik, Çev. Anıl Aygen, Praksis, 40, 2016/1, s. 57.[/foot]

    Aynı zamanda bir devlet bunalımını işaret eden otoriter devletçilik ekonomik ve toplumsal yaşamı tümüyle kuşatan ve siyasal-demokratik kurumların işleyişinde bir çözülüşü ifade eden yeni bir devlet biçiminin tanım-lanmasıdır.[foot]Poulantzas, 2004, s. 227.[/foot]  Devlet biçimindeki bu dönüşüm aynı zamanda siyasal bir bunalımın da bir ifadesidir. Siyasal-demokratik kurumların işleyişindeki çöküş ve siyasal iktidarın yukarıda sözü edilen devlet aygıtları düzeyine aktarımı esasen otoriter devletin tek yönlü olarak sürekli güçlenen bir devlet olmadığını imlemektedir. Poulantzas’a göre “bu devletçilik […] daha çok bir eğilim sonucunu oluşturur ve kutupları da devletin güçlendirilmesinden-zayıflatılmasına eşitsiz olarak gelişirler.”[foot]A.g.e., s. 230[/foot]  Bununla birlikte söz konusu olan bir nitelik olarak bunalım değildir. Otoriter devletçilikte devlet siyasal bunalıma ve devlet bunalımına eklemlenmekle birlikte doğrudan bunalım halinde olan bir devlet değildir ve fakat özel bir konjonktürün alanına ait bu bunalımlar devlet kurumlarının işlevleri düzeyinde dile gelirler.[foot]A.g.e., s. 231[/foot]  Kapitalist devletin bu siyasal bunalımları bir devlet bunalımına çevirmeden atlatabilme yeteneğinin olduğunu unutmamak gerekir.

    Bu noktada yukarıda faşistleşme sürecinden söz edildiği için Poulantzas’ın otoriter devletçilik ve faşist devlet-faşistleşme süreci arasındaki ilişkiye dair koyduğu şerhe değinmek-te yarar var. Tarihi faşizmin (Almanya ve İtalya’da olduğu gibi) bütünüyle özel bir siyasal bunalıma gönderme yaptığı tespitiyle[foot]Poulantzas tarihi faşist devlet biçiminde faşizmin devlet aygıtına dışarıdan sızdığını ve öncesindeki halkçı hareket ve işçi sınıfının uğradığı bozgunla birlikte devlet içinde gerçekleşen bir kopuşun söz konusu olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla bu tarihsel özgüllük bağlamında kopuşun tamamıyla içsel olduğunu söyleyemeyiz.[/foot]  birlikte Poulantzas’ta faşist devlet kapitalizmin belli bir evresindeki devleti nitelemez.[foot]A.g.e., 234.[/foot]  Fakat Kapitalist demokratik devletlerin her biçiminin zaten totaliter eğilimler ve faşizan ögeler taşıdığını kabul ederek (yürütme erkinin güçlendirilmesi yönündeki eğilim vs.) otoriter devletçiliğin kapitalist devletin yeni bir “demokratik” formu olduğunu söyleyebiliriz.[foot]A.g.e., 234-5.[/foot]  Poulantzas yukarıda sözünü ettiğimiz gibi siyasal bunalım unsurlarının keskinleştiği bu devlet biçiminde eskiye nazaran faşizan ögelerin ve eğilimlerin “çok daha belirgin bir tarzda kendilerini göster”diğini belirtmektedir. Dolayısıyla; “Tarihi faşizmlerde görüldüğü gibi, faşizmin devlet aygıtına dışarıdan sızması ve yerleşmesinden çok, bundan böyle hali hazırdaki şekillenme içine çizilmiş çizgiler uyarınca devlete içsel bir kopuş söz konusu olacaktır.” [foot]A.g.e., 235[/foot]

    Öyleyse otoriter devletçiliğin hem siyasal bunalımların ve devlet bunalımlarının kesinleştiği yeni biçimler içinde faşistleşme sürecine dair nüveler barındırdığını ve faşistleşme sürecinin yeni bir biçimiyle iç içe geçme potansiyelinin olduğunu belirtebiliriz. Kapitalist devlet içinde devlet bunalımlarının 70’li yıllardakinden çok daha fazla kesinleşme potansiyeli taşıdığı ve bunun oldukça belirle-yici olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Poulantzas bunun ipucunu görüldüğü gibi 70’lerde güçlü bir biçimde sunmuştur. Dolayısıyla tam da iç güvenliğin, otoriter devletçiliğin her zamankinden daha çok taşıdığı faşizan ögeler içinde en önemlilerden biri olduğunu ve onun da yeni bir aşamasını temsil ettiğini düşünüyoruz.

    4. Öncelikle söylemek gerekir ki otoriter devletçiliğin yasama ve yürütme arasındaki ilişkiyi neredeyse bir ilişkisizliğe dönüştüren mantığı sözü edilen faşistleşme sürecindeki unsurları doğrudan hatırlatmaktadır.

    Günümüzde artık şüphe uyandırmayacak biçimde belirginleşen tabloyu Boukalas “yasamanın müzakereye dayalı işleyişi ve mantığı[nın] ciddi şekilde alt üst ol[ması]” şeklinde ifade eder: “[yasama] neredeyse yürütmenin özel bir komitesi gibi işlemeye başlar.”[foot]Boukalas, s. 59.[/foot]  Burada ifade etmek istediğimiz, otoriter devletçilikle uyumlu bir biçimde yürütülen hukukun üstünlüğü nosyonunun geçerli-liğini yitirmesidir. Önce mevcut hukuk sistemi işlevi ve mantığını kaybeder ve hukuk yalnızca idarenin politik amaçları doğrultusunda kullandığı bir araç haline gelir.[foot]A.g.e., s. 59.[/foot]  Yasama, özellikle de cezai soruşturmalar ve ekonomi politikaları bağlamında ucu açık düzenlemelerle yürütmenin önündeki engelleri sistematik olarak kaldıran bir işlev üstlenir.[foot] A.g.e., s. 60.[/foot]  Hukukun işlevi ve mantığındaki alt üst oluşa ise, iç güvenlik paketinde içerilen vali-kaymakamlara soruşturma yetkisinin verilmesi ve kolluk istihbaratının-raporlarının soruşturma/kovuşturma makamlarının faaliyetleri yerine geçmesi (ifade alma yetkisi) düzenlemeleri gösterilebilir. Bu en basit ifadesiyle yargının kolluk faaliyeti üzerindeki denetiminin kalkması demektir. Yargıdaki yapısal değişikliler ve ona eşlik eden kadro değişiklikleri de bu işleyişin aksamasını önleyecek biçimde gerçekleştirilir.

    Devletin baskı aygıtlarıyla (polis, yargı vs.) ideolojik aygıtı (hukuk) arasındaki ilişkiselliğin mümkün olması sayesinde, hukuk artık ne üstünlerin hukuku ne de hukukun üstünlüğü formunda yürürlüktedir. Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutukluluğu konusundaki Anayasa Mahkemesi Kararı karşısında Erdoğan’ın “saygı duymu-yorum-tanımıyorum-uymuyorum” tavrı bu bağlamda işaret edicidir. Bunlarla birlikte hukukun araçsallığındaki esas dönüşüm ancak güvenlik-önleyicilik-terörle mücadele (counterterrorism)  gibi kavramların oluşturduğu eksende anlaşılabilir.

    Dolayısıyla odaklanılması gereken iki önemli husus var: İlki özellikle yargı süreçlerinde güvenlik ve önleyiciliğin öne alınması ve buna terörle mücadelenin eklemlenmesi. İkinci ise bu bağlamda devletin aygıtlarının kilit konuma yerleşmesi ve bunun toplumsal alanı kuşatmayı oldukça kolaylaştırması. Boukalas’a göre otori-ter devletçiliğin bu yeni aşamasında ceza soruşturmalarında önleyiciliğin merkeziliği, yardım ve yataklık suçlarına yapılan vurgu ve şüphenin önemini kaybedişi herkesin işlenmemiş suçların şüphelisi oldukları anlamına gelir.[foot] A.g.e., s. 60.[/foot]  Buraya bilindiği üzere Türkiye’de kullanışlı bir ceza aracı haline gelen terör örgütü propagandası yapma suçunu da ekleyebiliriz:[foot]Geçtiğimiz günlerde barış talep eden Barış İçin Akademisyenler bildirisi nedeniyle Esra Mungan, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy’un terör örgütü propagandası yapmak suçundan tutuklanmaları en güncel örnektir.[/foot] Böylece toplumsal alanın kuşatılması devlet aygıtının hukukla sınırlanamayan (oluşturulan yeni hukuka aykırı uygulamalar söz konusu olsa bile) keyfi müdahaleleriyle gerçekleşmektedir.[foot]Hükümetin güneydoğuda anayasal olağanüstü hal kurumunu çalıştırmaması bununla ilgilidir[/foot]  İşte kolluk faaliyetleri iç güvenlik paketin de olduğu gibi tam da bu kuşatma doğrultusunda yeniden düzenlenir: hakim kararı olmaksızın dinleme yapılabilmesi; polisin silah kullanımına dair kapsamın genişlemesi; aslen savcıya ait olan ifade alma yetkisinin kolluğa devredilmesi; aramanın savcının hatta amirin yazılı izni olmadan yapılabilmesi vs.. Terörizmin siyasal atmosferi ise tüm siyasal faaliyetin sürekli bir biçimde hedef haline gelmesine olanak sağlar.[foot]A.g.e., s. 60.[/foot]

    5. Son olarak otoriter devletin bir ulus ötesi süper devletin uzantısı olmaktan öte ulusal düzeydeki gerçek bir kopuşa tekabül etmesi[foot]Poulantzas, 2006, s. 239.[/foot]  tespiti, iç güvenliğin mevcut ve olası krizlere karşı bir silahlanma olduğu  tespitini doğrular. Gezi direnişinin böylesi bir (mevcut) krize tekabül ettiği[foot]Boukalas, s. 61.[/foot] ve iç güvenliğin de buraya bir cevap olduğu açıktır. Halkın siyasal faaliyeti düzeyinde yaşanan kopuş devlet aklı düzeyinde artık böylesi faaliyetlerin tamamen dışlanacağı yeni bir mekanizmayı çağırmıştır. İç güvenlikle birlikte keyfiliğin hukuka bağlılığın herhangi bir biçimine kısa devre yaptırdığı, yürütmenin faaliyetlerine sınırsız bir imkan veren, toplumsal yaşam üzerindeki denetimin yayıldığı ve yoğunlaştığı otoriter devletçiliğin yeni bir biçimine geçildiğini söyleyebiliriz. Özellikle yazının başında sözü edilen, siyasal iktidarın partiler forumundan devlet aygıtına aktarılması, özellikle de iktidarın iç güvenlikle birlikte devletin baskı aygıtlarında (polis-yargı) yoğunlaşması, bu aygıtların cumhurbaşkanının kontrolü altına girmeleri Poulantzas’ın dediği gibi bir eğilimin sonucunu oluşturmuş ve fakat parlamentoyu/hükümeti ciddi bir krize sokmuştur (yani devleti bir kutbunda zayıflatmıştır). Bu bağlamda Erdoğan’ın “başkanlık” düşüncesi de bugünkü kapitalist devlet biçiminin mevcut krizden arındırılarak devam ettirilmesi planı doğrultusunda işlemektedir.

  • Kaos Denizinin Ortasında Yargı

    Türkiye’de uzun zamandır, bazıları yüzlerce yıllık geçmişi olan, kronikleşmiş ve artık normal kabul edilerek kanıksanmış ağır sorunlarla boğuşuyoruz. Bu sorunların çözümünde ortaya konulacak irade ve çabaların başarılı ve sonuç alıcı olması, çağdaş ve günümüz gereksinimlerine yanıt verebilecek bir hukuk sistemi içinde sürdürülmeleri ile olanaklıdır. Ancak insanı ve adaleti merkezine alan bir hukuk sistemi sayesinde, hak ve özgürlük kazanımları meşruluk nosyonu üzerinden bir değere dönüşür, birikir ve insanca yaşamayı temin eden bir zenginliğe ulaşır.

    Kapsamlı, sağlam ve güvenilen bir hukuk sistemi, boş slogan, mitler ve komplo teorilerinin toplumu sinikliğe itici etkisini kıracak; hak ve özgürlük savaşının anlamını canlı tutacak; birleştikçe güçlenen iradelerin arkasında olduğu uygar bir düzen yaratacaktır.

    Ne var ki, ülkemizin 2000’li yıllar ile birlikte farklı bir hatta oturarak gelişen seyri, bir düzen arayışından daha çok, sistemin tüm alan ve katmanlarına kaosun egemen kılınarak bir dehşet noktasına ulaşması olarak gözükmektedir. Devlet yapısındaki alt üst oluşa koşut olarak toplumsal değerlerdeki çözülme, bu yolculukta sona yaklaştığımıza işaret etmektedir. Kurnazca bir stratejiyle mevcut yapının sigortası olan laik hukuk sistemimiz felç edilirken, toplumun yargıya güveni de türlü propaganda araçları ile aralıksız aşındırılmaktadır. Kaos planlayıcıları, erişmelerine ramak kalan, hukukun devre dışı olduğu dehşet noktasında, zayıflattıkları toplumsal güçlere, mafyatik zorbalıklarla, yerinde devlet şiddetini yerinde iç dış savaşı devreye sokarak, yeni bir devlet ve sistem modelini kabul ettireceklerini hesaplamaktadırlar. Türlü figüranlarca sahnelenen ve bakışımızı-duyuşumuzu bozan kargaşanın, gürültünün, kakafoninin etkisinden sıyrılarak dikkat kesildiğimizde gördüğümüz yalın gerçek budur.

    Bugün ülkemizde yaşanan temel olgu, demokratik hukuk devleti yöneliminden tamamen kopuştur. Hukukun evrensel ilkeleri ile uyumluluk kaygısını hiç taşımayan ve meşruluk değeri son derece zayıf olan yasalarla derme çatma oluşturulmuş, çoğu kez onları da ihmal ederek verili hukuksal normativiteyi de aşındıran bir fiili durum yaşıyoruz. Bu fiili durum rejiminde yargı da, içeriği tamamen boşaltılan adalet kavramı üzerinden yoğun, kirli bir politik mücadelenin sıradan bir aracına dönüşmüştür ve bu haliyle de hem yapısı, hem işleyişi, hem de ürettiği adaletle toplumda karşılık bulduğu güven bakımından yaşamsal bir krizin içindedir.

    Evet, ülkemiz zembereği boşalmış bir saate benzemektedir. Değişim ve demokrasi kavramları ile efsunlanmaya çalışılan toplum, her gün yeni bir gelişme ve uygulama ile şaşkınlık girdabında yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Hukukla bağını, seri üretim yasa, yönetmelik ve genelgelerle kurduğunu sanan, on yılların birikimini bir kalemde silip, oluşturduğu ‘yeni’ye ilişkin de bütünlük kaygısı taşımayan bir yönetim anlayışı, her anlamda bir dağılma ve çözülmeye yüz tutmuştur. Bu ülkeyi kuran değerler üzerindeki ‘vandalizm’in faillerindeki telaş ve panik toplumun gözünden kaçmamaktadır. Yapı imha edici misyon sona ererken, geride ne bir iz ne de takipçi bırakılmak istenmektedir. Yaşananlar ışığında yargının araç, değilse hedef aksında yer almasından daha doğal bir durum bulunmamaktadır. Ancak ‘erkler ayrımı’ kavramı üzerinden demokrasi ile olan son bağımızın da kopmaması için; yargının bağımsızlığının korunması, artık herkesin ortak sorumluluğuna dönüşmüş ivedi bir kamusal duyarlık meselesidir.

    Bu koşullar altında, yargı bağımsızlığı ise ne yazık ki düşman bir kavram olarak konumlandırılmıştır. Yakın geçmişte başta akademik çalışmalar olmak üzere tüm metinlerde üzerine vurgu yapılması başlı başına bir erdem gerekliliği olarak görülen bu kavramın, bugünlerde dile getirilmesi bir cesaret göstergesi olarak algılanmaktadır. Sistemin dayandığı değerler evrenindeki olumsuza doğru keskin kayış, bu algı değişimi üzerinden ölçülebilir.

    Kuşkusuz yargı bağımsızlığı tek başına adaletin garantisi değildir ama adalete erişimde elverişli ortam sağlar. İşin eylem kısmını ise yargı mensupları gerçekleştirmektedir. Bu noktada ihtiyacımız temel hak ve özgürlükleri geliştirme amacına yönelik hukukun evrensel ilkeleri bağlamında karar verme cesaretinin varlığıdır. Eğer yargı mensupları, cesaret eksikliğinden dolayı güç karşısında otokontrol mekanizmasını çalıştırırlarsa, yargı bağımsızlığı işlevsizlikle anlamsızlık girdabına düşecektir.

    Tam da bu noktada yargı, maalesef temel hak ve özgürlükler çizgisinde, özgür bireyin karşı kutbunda konumlanan ve güçlü olan baskıcı yönetimin yanında yer alma şeklindeki negatif eğilimi sergilemektedir. Doğal hukuk ve evrensel hukuk ilkelerinden kopmakta, koyu bir ulusal hukuk pozitivizmine yapışmaktadır. Belki ülke tarihinde ilk kez, bu kadar yoğun bir şekilde, yargının dışarıdan etkisizleştirilmesi çabalarına karşılık, içeriden buna gönüllü eğilim eşlik etmektedir. Yargının temel kuralları ile hiçbir zaman bu denli oynanmamıştır. Ülkemiz totaliter yönetim laboratuvarına dönüşmüş vaziyettedir.

    İktidar kontrolündeki yargı, toplum merkezli bir devinim için gerekli enerjinin birikmesinin engellenmesi işlevini de görmektedir. Mevcut yargı düzeni, küresel egemenler ve onların içteki uzantılarının çıkarlarını öncelemek suretiyle toplumsal refahın dağılım usul ve esaslarının belirlendiği yasalara mutlak ve aşırı yapışmayı, “yasaların bağlayıcılığı ilkesi” temeline oturtmuş durumdadır. Hak bağlamından kopmuş bir sosyo-ekonomik düzende büyük kısmı iç edilen toplumsal kaynaklardan geriye kalanın önemli bir kısmı da ‘yasal ambalaj’ içinde burjuvaziye sunulunca, arta kalan, toplumun bırakın gelişim sağlayarak ileri bir aşamaya geçmesine, mevcudu korumasına dahi olanak vermemektedir.

    Toplumun ezilen kesimlerine en ufak umut vadetmeyen, ancak uyumlu ve itirazsız olmaya söz vermiş temsilcilerine yol veren mevcut sistem; haksızlık ve hukuksuzluk batağının dibine batmış, toplumsal düzenin üzerinde temellendiği ‘meşruiyet’ değerini de yitirmiştir. Düzeni çalıştıracak motor susmuştur. Bu noktada, rotanın özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma temelinde bir toplumsal düzenin kurulması çizgisine çekilmesinde yargıya tarihsel rol düşmektedir. Yargı mensupları, bu rolü tüm devrimciler gibi üstlenip sonuna kadar götürme cesaretini göstermeli ve aydınlanmış, genç düşünceli bireylerin tutuşturduğu, eleştirel aklın devinimleriyle yanan her devrim ateşini, hukukçular da topluma adalet dağıtarak beslemelidir.

    Çözüm: Yargıda da örgütlü mücadele

    Burjuvazinin iktidara ortak ve daha sonrasında hâkim olma yol haritasının son iki yüzyıllık sonuç alıcı aşamalarından sonra gelinen noktayı çerçeveleyen-donduran- hegemonik kılmaya çaba gösteren demokrasinin liberal yorumlarının öngördüğü iktidar bileşeninin yol açtığı temsil krizini yoğun biçimde yaşamaktayız. Egemen siyasal güçlerin toplumlara türlü formlarla (çoğu kez yasalarla) zerk ettiği, geniş toplumsal yığınların ergenliklerini henüz aşmadıkları, olgunlaşmadıkları yolundaki telkinlere, öngörülere rağmen, ek kolektif temsil birimlerine olan gereksinim her geçen gün şiddetlenmektedir.

    Son yıllarda yargı alanında yaşadığımız baş döndürücü ve kaotik değişim süreci göstermektedir ki, faşizme set oluşturacak güçlü, bağımsız ve kişilikli yargının, varlıklarından güç alacağı destek noktalarına, payandalara olan ihtiyacı her geçen gün daha da fazla duyumsanmaktadır.

    Evet, faşizan ve otoriter eğilimlere karşı örgütlü mücadeleden başka yol yoktur. Dünyanın her yerinde, yürütmenin müdahalelerine örgütlü mücadele yoluyla karşı konulmakta, yargıç ve savcılar bakımından kullanılabilecek başka bir yöntem de bulunmamaktadır.

    Bu doğrultuda, yargıç ve savcıların ilk örgütlü gücü olarak YARSAV; kendini hukukla bağlı görmeyen ve denetimsizliğin verdiği keyfilik ve aşırı güç sarhoşluğu ile ülkeyi krizden krize sürükleyen bir iktidarın, monarşiyi aratacak ölçüde bir otoriterlikle bizi karşı karşıya bıraktığını gözlemleyerek ve bu koşullarda yargının işlevini tam olarak yerine getirmesinin ancak uzun ve sancılı olacağı baştan belli bir mücadele sonucunda kanıtlanacak ve kabul ettirilecek bir kişilikle olanaklı olacağını öngörerek yola düştü. Kurulduğu 2006 yılından bu yana da, olmadık saldırılara ve yok edilme girişimlerine muhatap oldu. YARSAV’ın kurulduğu günden bu yana varlık-yokluk ekseninde yaşadığı macera; yukarıda anılan egemen sınıfın temsilcisi olagelmiş siyasal partilerin temsil krizine ve dolayısıyla da mevcut siyasal-sosyal düzenin meşruiyet krizine, geniş kesimler nezdinde anlaşılabilir bir alternatifle karşılık vermenin, yargı emekçilerinin payına düşenini anlatmaktadır. Ve bilinmesini isterim ki bu maceranın henüz daha çok başındayız. Ülkemizin mevcut siyasal-sosyal-iktisadi iktidar yapısını, kendi hukuk devleti olma ve yargı bağımsızlığını sağlama iddiaları üzerinden sorgulayan bu cesur itiraza ilişkin her türlü engellemelere karşın, yargı emekçileri hakların kutsal gölgesinde dinlenip kendi hukuk mücadelesi yollarına devam edecektir.

    Unutmayalım ki; baş eğmeyen, uyumlu olma hevesi taşımayan ve her türlü baskıya direnen bir yargı ile ancak hukuk üstün, adalet hâkim kılınabilir.

  • Aparattan Bir Çizgi Film Karakterine Hukuk!

    Seksenlerin başıydı sanırım.

    Hiç sevmediğim, hatta denk geldikçe garip bir huzursuzluk duyduğum bir çizgi film vardı: Tonton Ailesi!

    Neoliberal dönüşümün miladı sayılan 12 Eylül ve 24 Ocak kararlarıyla eş zamanlı olması rastlantı mıydı bilinmez.

    Her şeyi dönüşerek çözerlerdi. “Hoop hoop değiş tonton!” sözüyle birlikte “neye ihtiyaç varsa” ona dönüşürlerdi. Bazen bir koltuk, bazen otomobil, bazen bir müzik aleti…

    Emek harcamadan, hiçbir ek çaba göstermeksizin hatta hiçbir sorgulamaya tabi tutmaksızın dönüşüyorlardı ailecek. “Değiş” demek yetiyordu.

    Adeta bu çizgi filmden ilham almışçasına ardı ardına dönüşüm programları hayata geçirildi/geçirilmeye çalışıldı: Sağlıkta dönüşüm, ekonomide dönüşüm, kentsel dönüşüm(ler), ceza adalet sisteminde dönüşüm, eğitimde dönüşüm… Tüm bu dönüşüm/değişim süreçleri kendi hukuklarını da getirdi. Sadece dönüşüm değil, “krizler” de hukuk alanına müdahale gerekçesi olarak gösterildi.

    Genellikle “(X) kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” başlığıyla yasalaştı bu “hukuk”. Meselâ, 273 sıra sayısı ile TBMM gündemine alınan ve yasalaşan tasarı/teklifin adı 1,5 sayfadan (195 sözcük) oluşuyordu. Bazen yüzün üzerinde yasada değişiklik yapan maddeler yığını, tek bir “torba” içerisinde yasa yapma tekniğine aykırı olarak “mevzuat çöplüğüne” döküldü.

    Bu çöplüğü besleyen bir diğer unsur ise “uluslararası pazarlıklar” oldu. 2001 yılında IMF’nin dayattığı “15 günde 15 yasa şartından”, AB’nin vize muafiyeti için, bir aydan daha kısa bir sürede yerine getirilmesini şart koştuğu “72 kritere” kadar birçok uluslararası dinamik, mevzuatımıza binlerce sayfa eklenmesine yol açtı. Tam burada “hukukun segmentasyonu” diyebileceğimiz eğilime dikkat çekmek isterim; hukukun uzmanlaşma adı altında, kullanılmaya daha “elverişli” hale getirilmesi söz konusu. Teknik terimlere, çoğu kötü çeviriyle AB mevzuatından aparılmış, içinden çıkılması zor, ancak uygulamayla yüzleşildiğinde farkına varılan fecaat metinler söz konusu.

    Kötüye kullanılan torba yasa ve temel yasa gibi yöntemler, yasaların yapılması aşamasında dönüşümün kimin lehine olduğunu gizleyerek toplumsal muhalefetle karşılaşmadan, hayata geçirmek için elverişli yöntemler. Birkaç lehe madde, fiyakalı adlandırmalar, medya aracılığıyla yapılan manipülasyonlar da eklenince konuyla yakından ilgili olanlar dışında, geniş kitlelerden kaçırılmış bir hukuk oluşmakta. Her bir konu başlığında ilgili meslek örgütleri ve hukukçular teknik yönden irdeleyip, sorunları ve olası sonuçlarını kamuoyunun bilgisine sunmaya çabalasalar da etkileri sınırlı kalıyor.

    Neredeyse yasaların görüşüldüğü ihtisas komisyonlarının üyeleri bile, artık yasa değişikliklerini takip edemez durumdalar. Birkaç ay içerisinde değişen “temel yasalar” oldu. En ibret vericisi Avukatların dosya içeriğine erişimine kısıtlama getirene CMK 153. Madde olmuştur sanırım. 17/25 Aralık soruşturmalarında “cemaatin savcılarının” yürüttüğü soruşturma dosyalarında ne olduğunu öğrenmek için inceleme kısıtlamasını kaldıran iktidar, bunu “silahların eşitliği” ilkesiyle açıklamış ve pek alkış almıştı. Ancak silahların eşitliği ilkesi önemini yitirmiş(!) olacak ki bir yıl geçmeden tekrar kısıtlama fıkraları eklendi. Gene alkışlandı! Aslında 17/25 Aralık süreci gerek cemaatin gerekse şaşkınlığını attıktan sonra AKP’nin, genel olarak hukukun ve özellikle de yargının nasıl bir aparat olarak kullanılabileceğine dair çok verimli örnekler barındırmakta. Bir iletişim tespitine yansıyan, bürokratlara verilmiş yasa dışı bir emirin uygulanması için söylenenleri hatırlayalım:

    Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız, bu olsa bile… Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, boş ver gerisini, s… et affedersin.”

    Küçük bir detay (!); “yasa yapan yer” bu konuşmayı yaptığı sırada henüz müsteşar! Yasa yapılan yere kavuşması için birkaç ay beklemesi yetti! Bu konuşmanın somut olayla ilgisinden daha önemlisi yasaların aslında “Nerede? Ne için? Ve kim tarafından?” yapıldığını göstermesidir. Aynı zamanda bu konuşma, 3-5 hırsızın iradesinin bir partinin elitlerine, oradan partinin iradesine, oradan o partiye oy verenlerin iradesine, oradan hukuka ve nihayet milli iradeye nasıl dönüştüğüne dair ciltlerce kitaptan daha öğretici. Öğretici çünkü yaşananlar bu konuşmayı ispatladı!

    Hukuk kurallarının üretilmesinde “olup bitenler” için bu popüler örnek dışında yüzlerce örnek verebiliriz. Peki, bu değişimler ne? Bu çabalar ne için? Yalnızca birkaç “kriminal eş dostu” kurtarmak için mi? Ya da an itibariyle zaten her birinin yedi ceddine yetecek kişisel malvarlıklarını artırmak için mi? Bu soruyu cevaplamak ve hukuktaki dönüşümü/değişimi basitçe metinlere işlenen kurallara bakarak anlamaya çalışmak yetersiz olacaktır. Asıl incelenmesi gereken, yöneldiği alandaki “iktidar ve çıkar” ilişkileri, hatta ülkemiz özelinde “rejimi dönüştürücü” etkisidir. Bu yaklaşımla hukuktaki dönüşümün “neoliberal programın” önündeki engellerin ve direndikleri ölçüde- rejimin/sistemin unsurlarının bertaraf edilmesine yönelik olduğunu teşhis edebiliriz.

    “İçeriden” verilen itiraf/ifşaa niteliğinde olduğu için aslında paha biçilemez bir cevap daha var;

    “...Bence bu seçim çok önemli ve kritiktir. Bu HSYK, sadece yargı açısından belirleyici olmayacak, ekonomide de sonuçlar doğuracak. Geçmiş iktidarlar, bankaları, medyayı, büyük şirketleriyle bir yolsuzluk ekonomisi yarattı. Tüm bunlardan hesap sorulması gerekiyor. HSYK ele geçirildiğinde sadece Yargıtay ve Danıştay yeniden yapılanmayacak, hükümetin yürüttüğü siyaseti, özelleştirmeleri engelleyen güçler de devreden çıkacaklar. Bu nedenle bu seçimler çok önemlidir. Bundan sonraki seçimler nasıl olursa olsun kazanmak zorundayız. Ben YARSAV’ın uyanacağı sabaha uyanacağıma, şeytanla bile işbirliği yaparım. Bu nedenle bu seçimde bakanlığa destek verilsin…” (Orhan Gazi Ertekin’in Yargı Meselesi Hallolundu! kitabından) Yargı iktidarının en önemli bileşeni olan HSYK’nın, AKP tarafından “anahtar teslim” Fethullah Gülen Cemaatine teslim edildiği 2011 HSYK seçimleri öncesindeki “pazarlıklar” sırasında kazananlardan bir “hukukçunun” söyledikleri bunlar.

    Yukarıdaki “HSYK ele geçirildiğinde sadece Yargıtay ve Danıştay yeniden yapılanmayacak, hükümetin yürüttüğü siyaseti, özelleştirmeleri engelleyen güçler de devreden çıkacaklar” alıntısının işaret ettiği, kuşkusuz yasa yapma sürecinden daha çok hakim ve savcılar üzerindeki tahakküm arzusuna işaret ediyordu. Zaten hukuk yapma sürecini fethetmiş olanın, siyaseti ve özelleştirmeleri “engelleyen” uygulayıcılara gözünü dikmesi kaçınılmazdı. Kadrolaşmayla başlamışlardı zaten. Ancak sadece kadrolaşma yeterli olamazdı. Teftiş ve atama mekanizması tam bir kıyıma dönüştü. Kararların niteliğini arttıran terfi kriterlerinin yerini “performans” kriterleri aldı. Boyun eğdiremeyeceklerini düşündüklerini uydurma davalarla, soruşturmalarla, özel hayat tehditleriyle yıldırdılar. Hakim-savcıların yargısal süreçlerdeki belirleyiciliğini azaltacak adımlar atıldı; hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kamu davasının açılmasının ertelenmesi, arabuluculuk, uzlaşma, savcıların asliye ceza davalarından çıkarılması…

    Bu dönüşümler yaşanırken sürecin tahlilinde ağırlıklı olarak, popüler ceza davaları ekseninde değerlendirmeler yaptık. Hukuksuzlukları bir çeşit “malparktis” olarak ele alıp büyük resimdeki yerine oturtamadık. Ceza hukukunun ve ceza davalarının “rejimin neoliberalizasyonu, otoriterleşmesi ve gericileşmesi” hedefindeki rolü yeterince tahlil edilemedi. Mesela, toplantı ve gösteri hürriyetlerinin kullanılmasını neredeyse imkansız kılan düzenlemelerle, esnek çalışma ve güvencesiz çalışma düzenlemelerinin bağını yeterince kuramadık.

    Yargı ruhsuz bir aparata dönüştü. Sistemin ve hukukun dönüşümünde bazen bir manivela, bazen bir kırbaç oldu. Krizin bu aşamasına, yani 17/25 Aralık’a kadar olan bölümüne ilişkin, AKP-Cemaat ayrıştırması yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü hem pratik hukuk dışılıklarda hem de dönüşümün “rejimin neoliberalizasyonu, otoriterleşmesi ve gericileşmesi” hedefinde, ayırt edilemeyecek kadar birlikteydiler. Ayrıca o döneme dair böyle bir ayrıma gitmek, siyasi sorumluların ve şimdilerde hukuk adına ahkâm kesenlerin o zamanki hukuksuzluklarını gözden kaçırmamıza yol açacaktır.

    AKP-Cemaat kavgası sonrası hukukun, sistem dönüşümdeki rolü ise tıkır tıkır devam etmekte. Artık bir aparat niteliğini de aşıp iktidarla aynılaşmış, o ne isterse ona dönüşen daha elverişli bir mekanizma söz konusu. Hem hukuk yapma hem uygulama alanında böyle. Topyekûn dönüşümün nereye olduğu açık: yağma, baskı, savaş, sömürü…

    Bir AKP’li Milletvekili ve Profesör arasındaki diyalog malumun ilanı:

    Parlamenter sistem en fazla AK Parti’nin işine gelir. Yasama, yargı, yürütme bizde. Bizim AK Parti hükümetini denetleme gibi şeyimiz olabilir mi?

    Oğlan bizim kız bizim niye denetleyelim

    Bu aşamada bizlere düşen, yargıdaki “cemaatçi yapılanma” gibi “özgün” sorunları göz ardı etmeden, hukuk diye yutturulmaya çalışılan iktidar ilişkilerini ve toplumsal dönüşümü ortaya koyup, iktidarın -bu iktidarın bile- ihtiyacı olan meşruiyetini hukuk üzerinden kurmasına engel olmaktır. İşimiz çok! Hukuku ve hukukçuyu da yeniden inşa etmek bize düşüyor.