Kategori: Dosya

  • 100 Yıllık Devletin Ekonomik Değişim Noktaları

    Birinci yüzyılını devirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin genel görünümü, ekonomik ve siyasal bağlamda dış ve iç faktörlerle ilgili ilginç  değişimlerle kapitalist blokta kalkınma çabaları doğrultusunda seyrettiğinin yansımasıdır. Dünya kapitalist sistemi içinde yürünen bir asırlık sürede, kabaca üç genel küresel döneme tanıklık edilmiş ve hemen hepsinden ciddi etkiler alınmıştır. Dönemlerden birincisini, 1923-1939 arasında yaşanan 1929 krizi ve yaklaşık altı yıl süren İkinci Paylaşım Savaşı, ikincisini 1945 ile 1989 yılları arasında yaşanan Soğuk Savaş politikaları, nihayet üçüncüsünü ise1980’dengünümüzedekuzananneoliberal dönem oluşturur. Başka bir tasnifte ise, bir asırlık Cumhuriyet’in kuruluşundan 1980 yılına kadar geçen yaklaşık 60 yıllık birinci dönemin, çift kutuplu dünya sisteminde sıcak ve soğuk savaşlar ortamında “gelişmekte olan ekonomi” yaftası ile yaşandığı, ikinci dönemin ise, neoliberal politikaların başat olduğu tek kutuplu dünya sisteminde “gelişen piyasalar” yaftasıyla yaşandığı görülür. İç politikalarda ise, kuruluştan Atatürk’ün vefatına kadar olan süre dışında, tüm dönemlerde giderek yükselen dozda sağ ve gerici etkiler başat olmuştur.

    Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınmış olumsuz sosyo-ekonomik miras üzerine inşa edilen Cumhuriyet sanayi yapılanmasında başlıca iki aşamada ciddi sıçrama gözlemlenir. Bunlardan birincisini 1930’larda başlayan Devletçilik uygulaması oluşturur. 1930’lardan önce, 1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılarak yerli sanayiin desteklenmesine çalışılmış olmakla beraber, dönemin diğer önemli yasası olan Tatil-i Eşgal Kanunu’ndan yararlanan yabancı sermaye de faaliyetlerini geliştirme yoluna gitmiştir. Böylece, başlangıç dönemde ekonomi politikasının ağırlık noktasını özel kesimin oluşturduğu anlaşılmaktadır.1 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde açış konuşmasında Gazi Mustafa Kemal Paşa da aynı doğrultuda konuşarak şunları söylemiştir: “Efendiler; iktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki, ecnebi sermayeye hasımız; hayır bizim memleketimiz vâsi’dir. Çok sây ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartiyle ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim sây’imize inzimam etsin ve bizim ile onlar için faideli neticeler versin.”2

    1923-1929 döneminde, Lozan yükümlülüğü altında, henüz gümrüklerine tam hâkimiyet kuramamış ve kabotaj hakkını dahi elde edememiş olarak genç Cumhuriyet yöneticileri fazla çaba gösteremeden, 1929 dünya ve ülke krizi ile karşı karşıya kaldı. Bu dönem, yöneticilere devlet eli olmadan ekonomik kalkınma yapılamayacağını göstermişken, 1929 krizi ile oluşan küresel atmosfer de sanayileşme hamleleri için elverişli dış koşulları hazırlamış oluyordu. Dönemin başbakanı İsmet Paşa’nın Kadro dergisinde verdiği beyanat, Cumhuriyet yöneticilerinin başlangıç döneminde hareket kabiliyetinin kısıtlandığını ima etmektedir. 1929 Büyük Buhranı, yöneticilere devlet eliyle sanayileşme hamlesine yönelme olanağı sağlamıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Laiklik

    Özellikle Cumhuriyet Tarihi açısından laiklik hep tartışılagelen bir başlık olmuştur. Tartışmalar kavramsal olduğu kadar Anayasa değişikliklerinden eğitime, devlet kadrolarının belirlenmesinden güvenlik politikalarına, siyasi kamplaşmalardan rejim tartışmalarına kadar hayatın neredeyse her alanıyla şu ya da bu şekilde ilişkilidir. Bence tartışmasız olan bir diğer husus ise; laikliğin gerilemesinin demokrasinin, hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin gerilemesine paralel işlediği. Bu tespiti yaptığımda sanki ideal/ ideale yakın “laik bir devlet” olduğumuz bir dönem var da ona referans verdiğim sanılmasın. Ancak laiklik ilkesi bağlamında ele alacağımız her başlıkta yaşanan fiili ve hukuki değişikliklerin laiklik ilkesi ile mesafesinin de aynı olmadığı açık. Şöyle ki; Laiklik ilkesinin Anayasa’da yer almasının, bu ilkenin çıkarıldığı hâle göre “daha” demokratik bir devleti işaret ettiği açıktır. Ya da eğitimin fiili olarak dinselleştirilmesinin, cemaatlere bırakılmasının/alan açılmasının bunun olmadığı döneme göre laiklik ilkesinde ve hukuk devleti/demokrasi açısından da gerilemeye denk gelmektedir. Bu göreceli değerlendirmenin “zaten hiç laik olmadık ki” yaklaşımına göre, laiklik karşıtı hamlelere karşı yürütülecek mücadelenin diri tutulması için daha elverişli olduğunu düşünüyorum.

    En somut örneklerden birisi bugünlerde yaşanıyor. Cumhuriyetin laiklik/laik hukuk adına en büyük kazanımlardan olan Medeni Kanun’la ilgili değişiklik “olgunlaştırılıyor”. Bu çerçevede toplantılar sempozyumlar düzenleniyor. Muhtemelen AYM eksenli yaratılan kriz de bu değişikliğin kaldıracı olarak kullanılacak. Yeniden Refah Partisi ve Hüda-Par’la ittifak kurup, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilip, ailenin karşısına LGBTİQ+ haklarını koyan iktidarın Medeni Kanun’u değiştirme girişiminin laiklik ve hak ve özgürlükler bakımından neyi amaçlayacağı açık olsa gerek. Mevcut Medeni Kanun’un laik hukuk eksenli kazanımlarına dönük geriletme girişimlerine “zaten hiçbir zaman laik olmadık ki” demek yerine en güçlü direnişi göstermek gerek.

    Laikliğin gerilemesinin demokrasinin, hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin gerilemesine paralel işlediği -bence- olgusu, laiklik mücadelesinin geniş kesimlere mal edilmesinin ve bir avuç “halka yabancılaşmış” tuzu kuru “elitin” derdinin olmadığının, tam tersi geniş kesimlerin “derdi” olduğunun anlatılmasında güçlü bir “tutamak” olacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Türkiye’de Anayasal Değişimin Ekonomi Politiği

    Mümtaz Soysal’ın “Anayasa’ sözünün bıkkınlık verecek kadar sık kullanıldığı başka bir toplum bulmak herhalde çok güç.”1 tespitinden beri elli dört yıl geçmiş. O zamandan bu yana 1961 Anayasası önce “lüks” sayılıp 12 Mart ile değişiyor; ardından 12 Eylül’le beraber tamamen ortadan kalkıyor. 1982 Anayasası neredeyse yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tartışılıyor; 1995, 2001, 2010 ve 2017’de son derece kapsamlı olmak üzere toplamda on dokuz defa tadil ediliyor. Anayasanın ilk haliyle şu andaki metin arasındaki farklar benzerliklerden daha fazla ve anayasa dediğimiz şeyin kendisi ve uygulanması üzerinde halen bitmek tükenmek bilmez bir tartışma içindeyiz. Hazırlanan onlarca anayasa taslağı, 2011-2013 arasındaki Anayasa Uzlaşma Komisyonu tecrübesi ve her seçimin öncesinde ve sonrasındaki “yeni anayasa” gündemiyle beraber Cumhuriyetin yüzüncü yılında Türkiye için son derece tanıdık bir şeyden bahsediyoruz.

    Biraz daha geriye gitmek için Doğan Avcıoğlu’na kulak verelim: “1876 yılında Yeni Osmanlılar, 1908’de Jön Türkler ne söylüyorsa 1950-1960 muhalefeti de onu söylemektedir. Nasıl Namık Kemal dört başı mamur bir Anayasa yapmakla dertlerimizin çözüleceğine inanmışsa 80-90 yıl sonra da aynı şeye inanılmaktadır.”2 Tüm bir anayasa tarihimizin aynı zamanda anayasa fetişizminin de tarihi olduğunu söylemek herhalde abartı olmayacaktır. Bununla yakın ilişkisi olan ve anayasa tartışmalarında sıkça dile getirilen bir başka tema ise “tepkisellik”. Özellikle 1960’tan sonraki anayasal değişim dinamiğinde hep bir önceki metnin yarattığı veya engelleyemediği sorunlardan bahsedilir ve yeni düzenlemelerin bu dertlere derman olacağı iddia edilir. Sürekli şekilde metin üzerinden yapılan tartışma anayasa değişimin kökenindeki maddi koşulların üzerini örtme, bunları gözden kaçırma gibi bir etkiyi de beraberinde getirir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 40. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Deprem ve Çözülen Devlet

    6 Şubat 2023 tarihinde ardı ardına gerçekleşen depremler sonrası yaklaşık üç gün deprem bölgesinin değişik alanlarına ve özellikle köylere arama kurtarma ekiplerinin ve yardımların ulaşamaması, onlarca insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. AFAD yardımlarının ve yetişmiş arama kurtarma ekiplerinin sayılarının azlığı, Türk Kızılayı’nın günlerce ortadan kaybolması ve sonrasında AHBAP ve diğer yardım kuruluşlarına çadır sattığının ortaya çıkması, binlerce kişinin kimlik tespiti yapılmadan kefensiz gömülmeleri ve deprem bölgesinde bulunan askerlerin alana çıkarılmaması gibi örnekler, sahada yardım çığlıkları atılırken o “muktedir, güçlü” devletin ortadan kaybolduğunu gösterdi.

    Depremden aylar geçmesine rağmen çadır ve konteyner kentler usulüne uygun ve talep oranında kurulamadı. Bunun yanında kurulan çadır ve konteyner kentlerde hijyen, su, temel gıda gibi en temel ihtiyaçlara ilişkin sorunlar hâlen bulunmakta. Hatay Samandağ’da asbestli deprem molozları çadır kentin tam karşına yığılmış durumda. Uzmanlar, Samandağ’ın merkezinde, çadırların tam karşısına yığılan bu molozların hızlı bir biçimde kaldırılmaması hâlinde bölge halkının başka halk sağlığı sorunları ve hastalıklara maruz kalmalarının kaçınılmaz olduğunu açıkladı.

    Tüm bu süreç, uzun süredir tek adamlı otoriter rejimle yönetilen Türkiye’de anayasayla güvence altına alınan temel değerlerin ortadan kalktığını gösterdi. Bunun yanında “nerede bu devlet?” sözüyle hatırlanan meşru taleplerdeki “devletin” sadece tek adama yakın çıkar gruplarının sermaye birikiminin arttırılması dışında hiçbir işe yaramadığını gösterdi.

    Günümüzde demokrasi dışı rejimler belli gruplara ayrılarak sınıflandırılıyor. Akademik çalışmalarda yoğun bir biçimde ana kaynak olarak kullanılan Xavier Marquez’in Demokrasi Dışı Siyaset Otoriterlik, Diktatörlük ve Demokratikleşme kitabında demokrasi dışı rejimler tek adamlık ve kurumsal kontrol olarak ikiye ayırıyor. Bu iki rejim kendi içinde başka bir sınıflandırmaya daha tabi tutuluyor. Seçimler, iktidar için verilecek mücadele biçimleri ve iktidarın kazanılmasına ilişkin engeller ve kontrol mekanizmalarının kullanılışlarına göre, demokrasi dışı rejimler; rekabetçi otoriter, otoriter, teokratik ve ideokratik olarak sıralanıyor.[1]

    21 yıllık AKP hükümetleri dönemlerinde AKP’nin değişik biçimlerde yukarıda sıralanan sınıflandırmaların alanlarına giren uygulamalara imza attığını biliyoruz. Her ne kadar AKP’nin güncel konumu için doğrudan bir tarif ya da reçete verilemese de Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin artık tek adam rejimiyle yönetildiğini söylemek çok da zor değil.

    Tek adamlı rejimlerin kendilerine has siyasi pratikleri aslında Türkiye’de deprem sonrası “devletin” nasıl ve neden ortadan kalktığını, afet durumlarında ihtiyaç sahiplerine verilecek çadırların nasıl satıldığını ya da askerin neden ikinci günden itibaren sahra hastanesi ya da yemekhane kurmayıp, kışlasında oturma emri aldığını gösterir.

    Marquez’e göre demokrasi dışı siyasetin uygulama alanlarından biri tek adamcı rejimi meşrulaştırıcı normların ve kurumların kurulmasıdır. Bu normlar ve kurumlar aslında sadece olağan dönemlerde değil ve fakat olağanüstü durumlarda tek adamların ağzından çıkacak olan tek bir söz ile hareket edilmesinin önünü açar. Buna verilecek en iyi örneklerden biri Afet ve Acil Durum Başkanlığı’dır (AFAD). Çünkü AFAD’ı ortaya çıkartan mevzuat ya da yasal zemin afet durumunda tek adamcı rejimin ağzından çıkan emirler dışında herhangi bir devlet kurumunun harekete geçmesini engeller ya da devlet kurumların koordinasyonunun ortaya konulmasını engeller. Çünkü AFAD afet öncesi ve sonrasında devlet tarafından yerine getirilecek bütün idari eylem ya da işlemlerin tek elden, İçişleri Bakanlığı tarafından yürütülmesinin önünü açan bir başkanlık olarak tasarlanmıştır. AFAD, 2009 yılında, 1999 depremindeki organizasyon sıkıntısı bahane edilerek ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’na bağlı Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve Başbakanlık’a bağlı Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü kapatılması sonrası 29.5.2009 tarih ve 5902 sayılı kanunla yürürlüğe giren bir başkanlık olarak karşımıza çıkmıştı. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildikten sonra AFAD, 15 Temmuz 2018’de, İçişleri Bakanlığı’na bağlandı.[2] Bu sayede AFAD, daha önceden birden çok bakanlığın değişik uzmanlıklar üzerine kurduğu teşkilatlarını birleştirerek sadece İçişleri Bakanlığı’nın emir ve talimatları doğrultusunda hareket eden bağımsız bir kurum olarak yapılandırıldı. Ancak tüm bu yapılandırılmış gücüne rağmen Şubat 2023 depremlerinde AFAD personel, ekipman ve hız bakımından geri kaldı. Deprem sonrası 10 ilde ilk üç gün sadece belli başlı enkazda yeterli ekipmana sahip AFAD personeli çalıştı. AFAD’ın yeterli olamayacağı anlaşıldığında ise Türkiye genelindeki yerel yönetimlerin arama kurtarma ve itfaiye ekipleri bölgeye sevk edilerek daha yaygın bir çalışma yapılması amaçlandıysa da deprem sonrası ilk saatler kaçırıldığı için çoğu insan soğuk ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. AFAD tek adamcı rejimin tek yetkiliye bağlı emir mekanizmasının işlerliği amacıyla kurulan bir kurum olduğundan afete bağlı gelişen çetrefilli sorunlara çözüm üretemedi. Oysa deprem gibi afetler sonrası inşaat araçlarının bulunması ve kullanımı, ilk yardım ve sağlık hizmetlerinin sağlanması, güvenlik ve temel ihtiyaçların karşılanması gibi birçok unsuru bir arada toplayan ve ancak birden çok devlet mekanizmasının işletilmesiyle ortaya konacak eylemlerin yapılması gerekmekteydi. Ancak afet durumlarında tek uzmanlık kurumu olarak AFAD’ın yetkili kılınması, bunun karşısında AFAD’ın görevlerini yerine getirmesi için tek adam rejiminin olurlarının aranması ülkeyi bu sonuca götürdü.

    Tek adamın kendi rejimini meşrulaştırdığı normlar ve kurumsal çalışmaların deprem özelindeki bir başka örneği AKP’nin ilk yıllarında EMASYA (Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma) Protokolü ve DAFYAR’ın (Doğal Afet Yardım Planları) iptal edilmesidir. Söz konusu protokol ve plan afetlerde askeri birliklerin, kendi güvenliğini sağladıktan sonra, emir almaksızın çadır, fırın, hastane kurabilmesini ve güvenliğin sağlanmasının önünü açıyordu. Şubat depremi sonrası ortaya çıkan sorunlardan olan ve AFAD tarafından koordine edilemeyen kamyon, tır, kepçe, vinç gibi sivil araçların tahsis edilmesi protokol ve planla askere bırakılıyordu. Protokol ve plan bunların yanı sıra arama kurtarmaya kimlerin hangi araçlarla katılacağına ilişkin düzenlemeler de içeriyordu.[3] Askerin bu alandan vareste tutulması 6 Şubat 2023 tarihinde ise askerin alana çıkması için Cumhurbaşkanı’nın emrinin beklenmesi binlerce insana geç ulaşılmasına ve ilk günlerde güvenlik açığına neden oldu. Gıda, barınma, temel ihtiyaç malzemelerinin tedariki, sivil toplumun desteğine ve dayanışma ruhuna bırakıldı. Depremin ilk günlerinden sonra sosyal devletin anayasal görevlerini ulusal/uluslararası yardım kuruluşları yerine getirdi. İlerleyen günlerde, devletin çekildiği bölgelere tarikatlar yerleştirildi. Devletin siluetinin tamamen kaybolduğu, depremzedelerin ihtiyaçlarının karşılanamadığı bugünlere hemen gelinmedi hiç kuşkusuz. Tek adam rejimi afetlerde harcanması gereken devlet kaynaklarını, yolsuzluklar ve yine tek adamın sağladığı “meşru” zeminler dolayımıyla kendine yakın bir grup sermayedarın özel tüketimine bıraktı.

    AKP hükümetleri döneminde, yargı organı da dâhil olmak üzere hiçbir kurumun tek adamcı rejimin uygulamalarını denetlememesi/denetleyememesi rejimin gücünün giderek yoğunlaşmasına neden oldu. Deprem sonrası tek bir idarecinin yargılanmaması ya da istifasının istenmemesi sadece sınırlarda yakalanan tek tük sorumlu müteahhittin yargılamaya sevk edilmesi, artık rejimin istemediği kimsenin yargılanmadığını ya da sorumlu tutulmadığını gösterdi. Bunun dışında depremin ilk günlerinde, toplumsal tepkiler sonrası yapılan sansür hamleleri ve sosyal medyada bant daraltma gibi uygulamalar, en ufak bir muhalif alanın oluşmasına rejimin tahammülü olmadığını gösterdi. Tek adamcı rejimde muhalefetteki siyasi partilerin etkisinin silikleşmesi, meclisin etki alanının kaybolması da bir başka unsur olarak karşımıza çıktı.

    Enkazın altından gelen sesleri duyup yardım edemediğimiz 6 Şubat’tan bu güne neredeyse dört ay geçti. Deprem bölgesinde bugün insanlar yıkanamıyor, çocuklar eğitim alamıyor. Bazı bölgelerde suya erişim kısıtlı. Tüm illerde halen çadırdan konteynerlere geçiş sağlanamadı. Deprem bölgesi sıcak bir iklime sahip olduğundan yaz aylarında, derecelerin yükselmesi durumunda konteynerlerde hayatın nasıl devam edeceği bir başka sorun. Tüm bunların yanında, devletin saygın kurumlarından olan BOTAŞ Kapalıçarşı’dan gizlice dolar satın aldı ve ülkenin girdiği ekonomik kriz nedeniyle çoğu eve artık temel gıda maddeleri girmiyor. Bu durumda aklımıza tek bir soru geliyor. “Nerede bu devlet?”

     

     

     

     

     

    [1] Xavier Marquez, Demokrasi Dışı Siyaset Otoriterlik, Diktatörlük ve Demokratikleşme, Çev: İsmail Çekem, İletişim Yay., İstanbul, 2019, s. 28.

    [2] https://medyascope.tv/2023/02/12/afet-planlari-yonetici-kadrolari-azalan-butcesi-ve-personeli-afad-bu-depreme-ne-kadar-hazirdi/ (Erişim tarihi: 27.04.2023)

    [3] https://tr.euronews.com/2023/02/17/deprem-sonrasi-tartisilan-emasya-protokolu-nedir-neden-ve-ne-zaman-kaldirildi, https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/depremin-ortaya-cikardigi-hastalik-2055614 (Erişim tarihi: 27.04.2023)

  • Deprem, Hukuk ve Hukukçular

    Ölesiye çalışarak kazanma hırsı,

                                                                                                       başarı güdüsü ve sahip olma tutkusu,

                                                                                                       ekonomik etkinlikleri insan yaşamının

                                                                                                       ana hedefi ve amacı hâline getirerek,

                                                                                                       insanın doğal yaşamdan ve ahlaki

                                                                                                       değerlerden uzaklaşmasına neden olur.

                                                                                                                               KARL MARX

     

    Deprem, kuşkusuz her gün rastlanabilecek yağmur, kar, rüzgâr, fırtına ve benzeri doğa olaylarının ötesinde bir tür felaket olarak algılanan başka bir doğa olayıdır. Yer altındaki veya denizlerin derinliklerindeki fay denilen doğal oluşumların kırılması ve ileri geri hareketleri ile oluştuğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Doğanın kendi olağan mantığı ve devinimi içinde yer alsa da, insanlar üzerindeki olası etkileri çok yıkıcı olabileceğinden, farklı biçimde konumlandırılması normal ve kaçınılmazdır. Her şeyden önce, büyük bir yıkım gücü oluşturma yeteneği nedeniyle kolaylıkla felaket boyutuna ulaşır ve oluşturacağı can ve mal kayıpları insanları doğrudan doğruya etkiler. Ama deprem, aynı zamanda toplumsal bir olaydır. Çünkü, yarattığı sonuçlar itibariyle çok sayıda ve değişik toplumsal sorunlara da yol açar. Büyük miktarda insanın ölümü, yaralanması, binaların yıkılması, insanların konut ve iş yerlerini kaybetmeleri, yüksek ölçekli ekonomik zarar, tarım, sanayi ve ticaretin duraklaması veya çökmesi, kamu hizmetlerinin gerçekleştirilememesi ve hatta tümden yok olması gibi ağırlıklı olarak toplumu doğrudan etkileyen ağır sorunların yaşanmasına neden olur. O hâlde, depreme salt bir doğa olayı olarak bakmak yanıltıcı ve yetersiz bir tutum olur.

    İnsanların en temel yaşamsal etkinliklerinden biri de ekonomiye ilişkin olandır. Her insanın kendisi ve ailesi için yaşamını sürdüreceği, her türden yaşamsal gereksinimlerini karşılayacağı bir işi veya mesleği olması zorunludur. Bu yüzden, ekonomik etkinliklerin gerçekleştirilmesinin değişik aşamalarında doğa ile yan yana veya karşı karşıya gelinmesi de kaçınılmaz olmaktadır. Doğanın kendi düzenine saygılı yaklaşıldığında insanın göreceği zarar asgari düzeyde iken, doğanın küçümsenerek ona zarar verecek şekilde davranılması, her zaman insanın aleyhine sonuçlar doğurmaktadır. Doğaya saygılı davranan ve önlem alan ülkelerde depremin zararlarının çok daha az olduğu yaşananlarla görülmektedir. Fay hattının geçtiği yerlere kentler kurulması, yeni yerleşim alanlarının açılması, kapitalist sistemin bir gereği olarak görülse bile, depremin yarattığı acı sonuçlar bu mantığın sakatlığını açıkça göstermektedir.

    Toplumsal düzenin her zaman insanların yararını esas aldığını ileri sürmek olası değildir. Bireysel/kişisel çıkarların her şeyin önüne geçtiği sistemlerde toplumsal yarar daima ikinci plana itilmekte, kamusal çıkarların tatmini daima ikincil olarak ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz deprem olayı özelinde de bu böyle olmaktadır. Ülkemiz özelinde, “yapı sahibi-yüklenici (müteahhit)-denetim şirketi-belediye-bakanlık” örgütlenmesi şeklinde gerçekleşen kentleşme ve yapılaşmanın, toplumsal yarar kavramından hayli uzak bir görüntü verdiği açıkça ortadadır. Bunun doğal sonucu olarak, devlet adına bakanlık ve belediyeler, tamamen sorunlu ve adeta keyfi bir şekilde kentleşme ve yapılaşma uygulamaları geliştirmekte, doğa açısından önceden tespiti olası sakıncalar yokmuş gibi davranılmakta, bilim insanlarının çalışmaları ve uyarıları göz ardı edilmekte, “doğal afet” isimlendirilmesiyle seller, toprak kaymaları, yangınlar ve nihayet depremler, öngörülmez ve kaçınılmaz birer felaket olarak nitelendirilmektedir. Tabii öyle olunca, sosyal düzenin ve insanların kusurları tümüyle arka plana itilmekte, “işin fıtratında olduğu” veya “kader planında bunun yaşandığı” yorumları ile sorumluların saklanması ve kurtarılması yoluna gidilmektedir. Üstelik perde arkasında çok büyük bir rant ekonomisi olduğu da gizlenmektedir. Yukarıda sözü edilen örgütlenme bu rantın en temel bileşeni konumundadır. Normal zamanlarda herkesin yararlandığı bu sistem olağanlaştırılmakta, ancak deprem gerçekleştiğinde gözler önüne çıkmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Deprem, Devlet, Sermaye

    6 Şubat 2023 Maraş depremi, Türkiye’de devletin ne olduğunu ve ne olmadığını çok acı bir biçimde gözler önüne serdi. Yaklaştığı çok iyi bilinen depreme karşı ne bir önlem alınmış ne de deprem sonrası için bir hazırlık yapılmıştı. Türkiye ekonomisinin 2000’li yıllardan bu yana inşaat odaklı bir büyüme modeline sahip olduğunu, 1990’ların sonlarından birkaç sene öncesine kadar inşaat ve gayrimenkul faaliyetlerinin gayrisafi yurtiçi hasılanın ortalama yüzde 15’ini oluşturduğu, kamu-özel iş birliği projeleri adı altında ülkenin otoyollar, köprüler, havalimanları ve benzerleri ile doldurulduğunu düşündüğümüzde bu hazırlıksızlık daha da çarpıcı hâle geliyor. Sorunun ekonominin kaynaklarının yetersizliği değil, var olan kaynakların bilinçli politika tercihleri ile tamamen kâr ve rant odaklı olarak kullanılmasında olduğu da bir kez daha tüm açıklığıyla ortaya çıkıyor. Bunca yıldır kamu kaynakları kullanılarak, yasalar değiştirilerek büyütülen inşaat sektörü için deprem gerçeğinin ve insanların ihtiyaçlarının kâr ve rant hırsının oldukça gerisinde kalmış olduğu görülüyor. Yapı denetiminin dahi piyasaya, özel şirketlere bırakıldığı bir ekonomide devletin yahut kamunun rolünün ne olduğunu sorgulama ve tartışmaya açma ihtiyacı kendisini yeniden hissettiriyor.

    Ancak deprem sonrasında halk kendiliğinden seferber olup bölgeye yardım için koştuğunda, her yerde depremzedeler için yardımlar toplanmaya başlandığında, deprem sonrasında günlerce ortada görünmeyen devlet birdenbire ortaya çıkıp bir bağış şovu düzenlemekten de geri durmadı. Bu bağış şovunda başta Merkez Bankası olmak üzere, kamu bankaları ve çeşitli kamu kuruluşları birbirleriyle ve zengin “hayırseverler” ile yarışmaya girişti. Merkez Bankası zaten yasa gereği önemli bir kısmını Hazine’ye aktarması gereken 2022 kârından 30 milyarlık TL’lik bir bağışta bulunurken, daha birkaç ay önce Hazine’den 60 milyar TL’lik sermaye desteği alan kamu bankaları toplamda deprem fonuna 39 milyar TL’lik bağışta bulundu.

    Başka bir deyişle, canlı yayında devlet bir cebinden diğerine para aktararak şov yapmayı tercih etti. Hâlbuki vergi toplama, bütçe yapma ve para yaratma gücü olan bir devletin bağış kampanyasına ihtiyacı olamazdı. Hele ki şimdiye kadar sermaye sahipleri ile yüksek gelir gruplarından doğru düzgün vergi tahsil etmeyen, birbiri ardına vergi afları devreye sokan bir devletin…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktidarın Deprem Körlüğü

    İktidarın Deprem Körlüğü

    Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremleri üzerinden yaklaşık 3 ay geçti ama acımız hâlâ çok taze. Deprem sonrasındaki organizasyonsuzluğun ortaya çıkardığı çaresizliğin fotoğrafı hâlâ zihinlerimizde ve hepimizin ortak düşüncesi şu: “Böyle olmamalıydı.” 6 Şubat depremlerinin büyük bir afet olduğu bir gerçek ama bu afeti bir felakete çeviren, devletin tüm gücünü elinde tutan, bütün araçlarını yöneten iktidarın hem afet öncesi hem de afet sonrası verdiği kötü sınav oldu. Ülkemizin güneydoğusunda böyle bir afet yaşanması riskinden sürekli bahsedilmesine rağmen, her biri milat ilan edilen önceki depremlerde yaşananlardan gereken dersler çıkarılmadı. Sonuç olarak, depremden önce yapılması gerekenler yapılmadığı, deprem riski gerçekleşmediği sürece görmezden gelindiği ve gerçekleştikten sonra da öncelik iktidarın imajını korumak üzere yaşanan çaresizlik ve kaosu örtmek olduğu için Kahramanmaraş depremleri bir felakete dönüştü. İktidar tüm yaptıkları ve yapmadıkları ile enkaz altında kaldı.

    Çok değil, bundan 24 yıl önce Marmara Depreminde resmi bilgilere göre 17.509 can kaybı ve yaşanan büyük yıkım ile hepimiz bu felaketi bir milat olarak kabul etmiştik. Siyasiler bir daha benzer acıların yaşanmayacağına dair sözler verdiler. Marmara Depremi hepimizin hayatını derinden etkiledi, ülkede kapsamlı ekonomik, sosyal ve siyasal değişimler yaşandı. Seçmenler, üzerine düşeni yapmadığını düşündüğü iktidarın ortağı koalisyon partilerini cezalandırarak onları meclis dışında bıraktı. Depremden sonra hem mevcut koalisyon hükümeti hem de 2002 seçimleriyle gelen AKP iktidarı birçok yasal ve teknik değişikliğe gitti. Fakat yapılan tüm yasal değişikliklerin, yenilenen mevzuat ve deprem risk haritalarının, teknik düzenlemelerin kâğıt üzerinde kaldığını gördük. Kahramanmaraş Depremi yaşanana kadar herkes görevini yerine getirmiş, deprem gerçeği ile yüzleşilmiş olsaydı; bu afet bir felakete dönüşmeyecekti. Eğer 21 yıldır iktidarda olan AKP hükümeti sağlıklı ve güvenli kentler, depreme dayanıklı binalar için gerekenleri tam olarak yerine getirseydi; devlet enkaz altında kalmayacaktı.

    Tüm bu düzenlemelere, afetlere hazırız söylemine rağmen iktidar neden bu kadar kötü bir sınav verdi? 1999 Marmara Depremi sonrası mevzuat geliştirildi, yeni yapılacak binaların deprem dayanıklılığını arttırmak ve bunların denetimi için yasal zorunluluklar getirildi, riskli yapıların tespiti ve dönüşümü adına 6306 sayılı Afet Kanunu yürürlüğe konuldu. Fakat tüm bunlar ya kâğıt üzerinde kaldı ya da iktidar tarafından parasal ve siyasi rant yaratma gibi başka amaçlarla kullanıldı. Her yeni depremle birlikte önlem alınacağı ve riskin bertaraf edileceği söylense de 6 Şubat’ta yaşanan acılar bize aslında hiçbir şeyin değişmediğini gösterdi. Yalnızca kentleşme ve yapılaşma açısından değil, afet yönetimi konusunda da çok eksiklikler olduğunu ve hazırlıkların yetersizliğini gördük. İktidar görev yaptığı çok uzun süre boyunca afet yönetiminde birçok değişiklik yaptı ve tek adam rejiminin inşa sürecinde tüm yetkiyi tek merkezde topladı. Fakat bu değişiklikler ve yapılan yasal düzenlemeler ile ortaya büyük bir yönetim zafiyeti çıktığını, bu alanda yetkin, liyakatli kişilerin tasfiye edildiğini, kapsamlı bir afet yönetimi politikasının, bununla uyumlu acil durum planlamasının olmadığını gördük.

    Bu tablo ile yakalandığımız Kahramanmaraş depremleri 17 Ağustos’tan bu yana geçen bunca zamana rağmen afetler karşısında çok zayıf olduğumuzu acı bir şekilde gösterdi. Bugün hâlâ müdahale edilmeyen kırılgan konut dokusu, sürekli çıkarılan imar afları ile yasallaşan kaçak yapılar, zemin etütleri yapılmadan verilen yapılaşma izinleri afetlere dayanıklı, sağlıklı kentler değil en fazla rant değeri üretmeye yönelik olarak hazırlanan imar planları ile ülkemizdeki diğer deprem bölgelerinde de durumun çok farklı olmadığını biliyoruz. İnşaat sırasındaki denetim eksikliklerinin yanı sıra kolon kesme, taşıyıcı duvarları kaldırma gibi bilinçsiz müdahaleler sonucunda mevcut yapı stokunun deprem dayanımı tamamen ortadan kalktı. Bu uygulamaları ne tespit edecek ne de müdahale edecek bir mekanizma olmadığı gibi, bunlar imar afları ile yasallaştırıldı. Yani iktidar kırılgan yapı stokumuzla yüzleşmek bir yana, bundan siyasi rant elde etmeye çalıştı.

    İktidarın deprem körlüğüne karşı, potansiyel tehditler taşıyan çok büyük bir yapı stoku ile karşı karşıyayız. Ülkemizde yaklaşık 10 milyon yapı var ve sadece 2 milyonu 1999 sonrası değişen mevzuata göre yapılmış. Ülkemizin %70’inin deprem bölgesinde olduğunu hesaba katarsak kalan 8 milyon yapının, yaklaşık 6-7 milyonu potansiyel olarak risk taşıyor. Yani acil olarak tespit edilmesi ve bir program dâhilinde müdahale edilmesi gereken devasa bir riskli yapı stoku bizi bekliyor. Elbette bu yapıları tespit ve müdahale etmek, şehirlerimizin afet dayanıklılığını sağlamak çok büyük bir kaynak gerektiriyor. 6 Şubat depremleri sonrasında Dünya Bankası bu kaynak ihtiyacının yaklaşık 500 milyar $ olduğunu söyledi. Marmara Depremi üzerinden geçen 24 yılda kamu kaynakları ile bu büyük maliyet karşılanabilecekken; biz bu kaynakları kullanılmayan büyük köprüler, tüneller, havalimanları, yollar, büyük şehirlerimize eklenerek onları daha da azmanlaştıran yeni uydu şehirler ve hayali kanal projeleri üzerinden yandaş firmalara aktararak tükettik. Yani yapı stokumuzu yenilemek, güçlendirmek yerine yeni zenginler yaratmayı tercih ettik.

    Bir başka taraftan 6 Şubat depremleri yeni bir gerçekle daha yüzleşmemiz gerektiğini gösterdi. Sadece 1999 öncesi yapılan eski yapı stokumuzun sorunlu olduğunu farz ederken, yeni yapıların da yer yer eskileri kadar risk taşıdığını gördük. Yenilenen mevzuata, güncel yapım tekniklerine uygun yapıldıkları ve denetlendikleri için az hasar almasını beklediğimiz yeni yapılar da depremde önemli kayıplara yol açtı. Hatta trajik, açıklanamaz görüntülerle karşılaştık. Birlikte yapılmış ikiz apartmanlardan 6306 sayılı Afet Kanunu’na göre riskli yapı ilan edilerek yeniden yapılanın tamamen çöktüğü, eski yapının ayakta kaldığı akıl almaz örnekler ile karşılaştık. Depreme dayanıklı ve güvenli şeklinde reklamları yapılan lüks konutlar, rezidanslar ne yazık ki insanlarımıza tabut oldu.

    Zemin durumuna uygun olmayan imar planı kararları, yeterli zemin etüdü yapılmadan verilen inşaat izinleri, doğanın kurallarını ve bilimin yol göstericiliğini dinlemeden rant hırsıyla yapılanların sonucunu acı bir şekilde gösterdi. Ticarileşen yapı denetim süreci, yetersiz mühendislik hizmetleri, malzeme ve işçilik kaynaklı problemler, kaçak yapılara göz yuman imar afları, denetim görevini yerine getirmeyen merkezi ve yerel yönetimler şeklindeki hatalar zinciri kaçınılmaz sonu büyük bir yıkımla getirdi. Bu son bize, sorunun sadece bilime ve tekniğe yeterince kulak verilmemesi değil aynı zamanda bir ahlak ve sistem sorunu olduğunu gösterdi. Ne yazık ki yapılan tüm bu hatalar, umursamazlık, beceriksizlik ve iş bilmezlik bizi bu felakete sürükledi.

    Sonuç olarak deprem öncesinde ve sonrasında yapılması gerekenler yapılmadığı, kamu adına bu işlemleri düzenlemesi gereken iktidar yükümlülüklerini yerine getirmediği için 6 Şubat’ta yaşanan afet bir felakete dönüştü. İktidarın deprem gerçeğini görmezden gelmesi, yani deprem körlüğü yaşadığımız acılara zemin hazırladı. Bir sonraki olası depremde yine büyük yıkımlar ile karşılaşmak istemiyorsak, önümüzde yapılması gerekenlerden oluşan uzun bir liste var. Bizi ülkece fedakârlık isteyen zorlu bir görev bekliyor ve başka bir şansımız da yok. 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerine iktidar gözlerini kapadığı için hazırlıksız yakalandı ama vatandaşlar ve sivil toplumun iş birliği ile büyük bir dayanışma sergilendi. Aynı acıları yeniden yaşamamak için sivil toplum örgütlenmesini, kamuyla iş birliğini artırmamız, tek adam iktidarının beceriksizliğine karşı bilime ve ortak akla dayanan yeni bir yönetim sistemini inşa etmemiz gerekiyor. Yani iş yine bizlere düşüyor. Şimdi ülkemiz için, çocuklarımızın geleceği için, dayanıklı şehirlerde sağlıklı ve güvenli bir yaşam için yeni bir başlangıç diyerek kolları sıvama zamanı.

  • Altılı Masanın Anayasa Değişikliği Taslağı Üzerine Bir İnceleme

    Giriş

    Uzun yıllardır ülke siyasetinin ve hukukçularının üzerinde bir siyasal rejim heyulası dolaşıyor. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından kabul edilen 1982 Anayasası’ndan itibaren Türkiye’deki siyasal rejimin niteliği, birçok tartışmaya konu olmuş ve Anayasa’nın bazı düzenlemeleri kafalarda farklı sorulara ve yorumlara yol açmıştı. 1982 Anayasası’nın hangi siyasal rejimi öngördüğü Cumhurbaşkanının geniş yetkileri dolayısıyla tartışmalara konu olmuştu. Bu tartışma özellikle Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören 2007 Anayasa değişikliği ile başka bir biçime büründü. Cumhurbaşkanının ilk defa halk tarafından seçildiği 2014 yılı itibariyle de birçok anayasa hukukçusu açısından Türkiye, artık anayasal gerçeklikte de bir yarı başkanlık rejimine sahipti. 2017 Anayasa değişikliği ise Osmanlı- Türk anayasal gelişmeleri açısından bir kopuş yarattı. Öyle ki bu değişiklik sonucunda Türkiye’de ilk defa bir “başkanlık rejimi” inşa edildi.

    Yasama ve yürütme erklerinin birbirinin görevine son verebildiği ve yasamanın yetkilerinin önemli ölçüde ortadan kaldırıldığı kendine özgü bir başkanlık rejimiydi bu. Yasama ve yürütmenin işlemleri arasındaki farklar belirsizleşmişti. Örneğin Cumhurbaşkanının çıkarmış olduğu Cumhurbaşkanlığı kararnameleri her ne kadar kanun altı olarak gösterilse de anayasal gerçeklikte kanun etkisine sahip olabiliyordu. Uzun yıllara dayanan tarihi mücadelelerle elde edilen bütçenin parlamento tarafından belirlenmesi ilkesi dahi ortadan kaldırılıyordu. 2017 Anayasa değişikliklerinin Osmanlı-Türk Anayasal gelişmeleri açısından bir geriye gidiş olduğu açıktı. Bu durumun geniş muhalefet cephesinde bir tepki yaratmaması imkansızdı.

    Nitekim o cephenin bileşenlerinden biri olan Altılı Masa, 28 Şubat 2022 tarihinde güçlendirilmiş parlamenter rejime dönüş vaadi ile toplumun karşısına çıktı. Bu tarihten dokuz ay sonraysa Anayasa değişikliği önerisi taslağını kamuoyuna duyurdu. Bu taslak siyasal rejim değişikliğini merkeze alsa da4 bununla sınırlı değil. Taslak, Anayasa’nın 80’den fazla maddesinde değişiklik öngörüyor. Bu yazı kapsamında söz konusu değişikliklerin siyasal rejim ve temel hak ve özgürlükler ile yargı organına bakan yönüne değinmeye çalışacağım.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılına Girerken Türk Ceza Hukuku İçin İki Önemli Tehlike Kaynağı: Ceza Hukukunda Tersine Dalga ve Tipe Uygunluk Olabilir Mi Düşüncesinde Değer Erozyonu

    I. Giriş: Dalga Fenomeni

    Özgürlük mücadelesinin tarihi, dalgalara bölünerek okunabilir. Gözler, böylesi bir okumayı, demokrasi bağlamında yapmaktadır: Demokrasinin seyri adeta bir sarkacı anımsatmaktadır zira demokrasinin gelişmesi, ilerlemesi hususunda doğrusal bir gelişimden bahsedilemez; daha ziyade dalga ve ters dalga metaforu ile anlatıldığı üzere, ilerleme ve gerileme dönemleri birbirlerini izlemektedir. Nasıl ki demokratikleşme dalgalarından bahsedilebiliyorsa, aynı şekilde otoriter ya da özgürlükçü karakteri ağır basan ceza hukuku dönemlerini anlamak için de aynı mecaz yardıma çağrılabilir. Erman, böylesi bir okuma ile ceza hukukundaki otoriterleşmeyi ve dönüşümü analiz ettikten sonra tıpkı 19’uncu yüzyılın sonu ya da 20’nci yüzyılın ortalarında olduğu gibi tüm dünyada özgürlükçü ceza hukukunun yeniden yeşereceğine dair umut beslediğini söylüyordu.

    Yakın tarihli bir çalışmamda3 belirttiğim üzere, Türkiye’de “Düşman Ceza Hukuku (Das Feindstrafrecht)” tartışması kendisine önemli bir yer bulmuşsa da kavramın pejoratif olarak ele alınması haricinde anılan tartışmanın liberal ceza hukukunun günümüzdeki kriziyle ve dönüşümüyle olan ilgisi, geniş ölçüde ihmal edilmiştir. Böylelikle Türkiye’deki ceza hukuku tartışmaları, insan haklarına dair yaşanılan sorunların basit bir tezahürü ve geçici bir gelişme olarak anlaşılmaktadır. Özgürlük mücadelesinde uluslararası dalgalardan ve ters dalgalardan bahsetmek, sorunu yalnızca “ulusal bir problem” olarak görme vehminden kurtulmamıza olanak tanıyabilir. Ancak ceza hukukunda otoriterleşmeye yönelik ters dalgadan bahsederken Türkiye’de kristalize olmuş bir özellikten de bahsetmek zorunludur: Normun menzili dışında uygulanması ya da tipe uygunluk değer erozyonu.

    Elinizdeki kısa yazıda, otoriter ceza hukuku ters dalgasından ve Türkiye özelinde norm kavramının değer yitiminden bahsederek Cumhuriyet’in ikinci 100 yılına girerken geleceğe doğru bir bakış atacağız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Cumhuriyet’in 100. Yılında Medeni Kanun

    4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe giren 743 sayılı Türk Medeni Kanunu (Türk Kanun-u Medenisi), Cumhuriyet’in ilanı sonrasındaki hukuk devriminin en önemli parçalarındandır. Bu adımın değerini kavrayabilmek için şüphesiz geriye bakmak gerekir.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuk düzeninde, din, devlet ve hukuk bütünleşikti. Kişiler arasındaki ilişkiler İslam’ın fıkıh kurallarına (şeriata) göre biçimlenmiş, nikah, boşanma, nafaka, miras, sözleşme, faiz, sigorta gibi konular dinsel kurallara bağlanmıştı. Kişilik, eşitlik ve özgürlük kavramları yerine; kulluk, yasaklar, buyruklar, ayrıcalıklar ve fermanlar hüküm sürmekteydi. Ulemanın karşı çıkması ve baskısına rağmen kabul olunan Tanzimat’la özel hukuk alanında bazı kanunlaşma hareketleri başlamış, 16 kitaptan oluşan Mecelle’nin (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye) kitapları münferit şekilde 1869-1876 yılları arasında kanunlaştırılmıştı. “Görünüşte” bağımsız nitelikte olan kanun, fıkıh kurallarından arındırılamadı. Şer’iye Mahkemeleri şeriat esaslarına göre muhakeme etmeye devam etti. Kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku ve eşya hukukunun büyük kısmını kapsamadığı gibi özellikle hak ehliyetinde eşitlik ilkesinden, irade özerkliğinden, sözleşme serbestliği ilkelerinden uzak kalan, kadının ehliyetinin sınırlı olduğu, kocanın kadına, erkek çocuğun da kız çocuğa oranla mirastan iki misli pay alması gibi kurallara sahip Mecelle’nin Cumhuriyet’in hedeflediği sosyal yapıyla bağdaştırılması mümkün değildi. Cumhuriyet’in benimsediği model ile medeni hukuku devletten ve dinden tümüyle ayırmak kaçınılmaz hâl almıştı. Lâik esaslara dayanmak isteyen yeni devletin hukukunun dini esaslara bağlı kalması, devrimin ruhu ve zamanın ihtiyaçları ile bağdaşmamaktaydı. Bu nedenle kodifikasyon çalışmaları başlamış ve İsviçre Medenî Kanunu “dünya Medenî Kanunları içinde en yenisi, anlaşılması en kolayı, en demokratı ve en pratiği olduğu” gerekçesi ile iktibas (resepsiyon) edilmiştir. 1926 yılında Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesi ile eski hukukun tamamıyla kaldırılması ve Roma hukuku ile Pandekt hukuku esaslarına uzanan yeni bir hukukun kabul edilmesi amaçlanmıştır. İmre’nin deyimiyle bu, “özel hukuk tarihinde görülen en büyük ve en dikkate değer ve diğer taraftan da en cesur bir inkılâp hareketidir”. Siyasal-kamusal kazanımlar 1921 ve 1924 Anayasaları ile, sivil toplum-özel hukuk alanındaki kazanımlar ise 1926 tarihli Medeni Kanun ile elde edilmiştir. Bu sefer Serozan’ın ifadesiyle “bu Kemalist devrimle birlikte siyasal-kamusal yaşamda kul yurttaşa dönüşürken, sivil-özel yaşamda da ırgat, maraba ve yanaşma ‘işçiye’, cariye ve avrat ‘kadına’, veledi zina da ‘evlilik dışı çocuğa’ dönüşmüştür”.Aynı zamanda bu, bireyin hukuki kişiliğini ve hak ehliyetini kazanmasıdır. Lâiklik ilkesinin esasıyla, din kuralları hukuk kurallarından arındırılmış; tek eşlilik, resmi nikah, eşit miras hakkı, kadına boşanma hakkı, mahkemelerde eşit tanıklık hakkı, ana ve babaya çocuğun dini eğitimini belirleme hakkı tanınmıştır. Kanun taslağının genel gerekçesi içerisinde olan ancak daha sonra taslaktan çıkartılan kısımda (sadeleştirilmiş) şu ibareler yer almaktaydı: “Mecelle’nin kaidesi ve ana hatları dindir. Halbuki, insan hayatı, her gün hatta her an esaslı değişimlere maruzdur. Bunun değişikliklerini, yürüyüşünü hiçbir zaman bir noktada tespit etmek ve durdurmak mümkün değildir. Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir zaman sonra memleketin ve milletin taleplerini tatmin edemezler. Çünkü dinler, değişmez hükümler ifade ederler. Değişmemek, dinler için bir zarurettir… Dinin, hüküm halinde kanunlara girmesi tarihin seyrinde çoğunlukla hükümdarların, zorbaların, kuvvetlilerin keyfi arzularını tatmine vasıta olmasını gerektirmiştir. Özellikle çeşitli dinlere mensup tebaayı ihtiva eden devletlerde tek bir kanunun bütün camiada uygulanabilme kabiliyetini kazanabilmesi için bunun din ile münasebetini kesmesi milli hâkimiyet için de bir zorunluluktur. Çünkü kanunlar dine dayalı olursa ve vicdan hürriyetini kabul mecburiyetinde bulunan devlete, çeşitli dinlere mensup olan tebaası için ayrı ayrı kanun yapmak icap eder. Bu hal günümüz devletinde esas şart olan siyasi, sosyal ve milli birliğe tamamen aykırıdır. Hatırlamak gerekir ki; devlet yalnız tebaası ile değil; ecnebilerle de temastadır …”

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 38. sayısında ulaşabilirsiniz.