Kategori: Dosya

  • ‘Fakültede Aldığımız Teorik Bilgileri…’

    Okumanın da yazmanın da entelektüel sorumluluğun da üniversite çalışanı olmakla bir ilgisi olmadığını unutmak, kendini mesleğiyle tanımlamak kadar tehlikelidir. Hafızada açılan böyle bir boşluk, akademide “profesyonelleşme”yi olduğu kadar akademi dışında anti entelektüalizmi besler; üniversitenin inşa edici kurumsallığını orada öğretim verenlerin konum ve durumuna indirger, hatta öğrencinin kendisini (çoğu zaman da hoşnutsuz bir) “hizmet alan” seviyesinde tutar. Öte yandan bundan kaçınmanın zor olduğu da muhakkak. Kendine bakarak, kendini anlatarak, kendi sözünün şehvetine kapılarak yaşanan bir çağ, akademik zümreye de böyle bir rol biçmiş gibi görünüyor.

    Daha geniş bir değerlendirmenin taslağı olan bu yazı esasen “akademizmi” değil, hukuk fakültelerinin hukuk pratiği ile kopuk olduğuna ilişkin eleştiriyi konu ediniyor. Fakat bu kopukluğun sadece akademik bir mesele olmadığını, hukuk uygulayıcısını da ilgilendirdiğini vurgulamak için sınırlarımızı ve kısıtlarımızı baştan görmekte fayda vardır.

    Hukuk Fakültelerinde Verilen Eğitim Teorik midir?

    Başlıktaki kalıbı defalarca duymuş olmamız onun üzerinde düşünmemizi engelliyor olabilir. Sözün tamamı çoğu kez kabaca şöyledir: “Stajda, fakültede aldığımız teorik bilgileri gerçek hayatta uygulama fırsatı buldum”. Yahut “avukatlığa başlayınca fakültede aldığımız teorik bilgilerin bana yetmediğini fark ettim”. Elbette aynı tıp gibi problem çözmeye dayalı bir disiplin (bir sanat? bir teknik?) olan hukuk, bir pratik alanıdır ve eğitimi de öğrenciyi bu alana hazırlar. Fakat hukuk eğitiminin tıbba göre büyük bir dezavantajı vardır. Tıp fakültelerine anatomi ve biyofizik, biyokimya, tıbbi biyoloji gibi temel bilim alanları en azından ilk senelerde öğretilirken1 hukukta, eğitim için ihtiyaç duyulan temel bilim alanlarını öğretmek bahis konusu olmadığı gibi (matematik, mantık gibi elzem dersler şöyle dursun çok az fakültede salt sosyoloji, salt tarih ya da antropoloji dersleri mevcuttur; enformasyon çağının zorlamasıyla computation temelli derslerin tasarlandığını ise yeni yeni duyuyoruz) öğretimin metodu bakımından da büyük bir kargaşa hâkimdir. Çoğu kez bir sosyal bilim sayılan hukuk aslında sosyal bilim metotlarını kullanamaz zira her şeyden evvel normatif bir disiplindir. Buna mukabil, onu bir formel bilim sayıp öğrencilerin bu bağlamda en çok ihtiyaç duyduğu akıl yürütme metotlarını öğretmek de tercih edilmemektedir. Velhasıl, kabul etmek gerekir ki fakültelerde elimizdeki imkânlar hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, hukuk metodolojisi, genel kamu hukuku, hak kuramı gibi “prestij”(!) dersleri ile sınırlıdır. Gelgelelim, eğitimin çok teorik olduğuna ilişkin tartışma zaten sistemin kıyısında yer alan bu derslere ilişkin değildir. Teorik olduğu iddia edilen, ağırlıklı olarak pozitif hukuk derslerinin öğretildiği gövde müfredattır. Bu müfredat hukukun doğası gereği normları, dizgeleri, ilkeleri öğretmeyi ve bu bilgiler esas alınarak yaşam dünyasından alınan problemleri çözmeyi içerir. Yargıç Holmes’ün de belirttiği üzere bu bir mantık faaliyetidir2 ve geç Ortaçağdan beri çok az değişmiştir.3 Değiş(e)mez çünkü akıl yürütmenin temel kurallarıyla koşutludur.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 35. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Akademinin Kapitalist Dönüşümü ve Neoliberal Üniversitenin İnşası

    Giriş

    “Üniversite nedir? Ne yapar? Kimin içindir?” soruları son kırk yıldır üniversite ve yükseköğretim üzerine yazan, düşünen, araştıran kimselerin sıkça sorduğu sorular olageldi. Bu sorulara verilen yanıtlar farklı olsa da üzerinde anlaşılan nokta üniversitenin bir dönüşüm içinde olduğudur. Üniversitenin dönüşümü üzerine yapılan eleştirel tartışmalar üniversitenin şirketleşmesi, özelleşmesi, neoliberalleşmesi, pazarla bütünleşmesi, küreselleşmesi, bilginin ve eğitimin metalaşması, akademik özgürlüklerin ve özerkliğin yitirilmesi gibi konular ve kavramlar dolayımıyla yapıldı. “Neoliberal üniversite”, “girişimci üniversite”, “Üniversite A.Ş.”, “müşteri öğrenci”, “akademik kapitalizm”, “bilgi-temelli ekonomi” üniversitenin geçirdiği dönüşümü anlamak için geliştirilen kavramsallaştırmalardan birkaçı (Ercan ve Korkusuz Kurt, 2011; Nalbantoğlu, 2011; Peters ve Barnett, 2018; Slaughter ve Rhoades, 2010; Sotiris, 2013). Bu dönüşüm sonucunda üniversite hemen hemen her yönüyle kapitalist ilişkiler içine çekilip, bir kamu kurumu olma özelliğini ve kapitalizm öncesinde gelişen bir kurum olarak yüzyıllar boyunca edindiği göreceli özerkliğini yitirme noktasına geldi. Üniversitenin dönüşümünü anlamlandırma ve adlandırma çabalarına, ortaya çıkan yeni modele alternatifler geliştirme yolunda bir dizi tartışma yakın zamanlarda eklendi. Bu tartışmalara ve pratiklere örnek olarak ekolojik üniversite (Barnett, 2018) önerisi, kooperatif üniversiteler ve dayanışma akademileri deneyimi (Odman, 2018; Karapehlivan, 2018), üniversitenin dekolonizasyonuna yönelik tartışmalar ve hareketler (de Sousa Santos, 2017; Bhambra, Gebrial ve Nişancıoğlu, 2018) verilebilir.

    2008’de kapitalizmin girdiği krizle birlikte neoliberalizmin sonu tartışmaları yapıldı. Krizle birlikte yaşanan gelişmeler neoliberal kapitalizmin sıkça dile getirilmeyen yönlerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi ve kriz neoliberal kapitalizmden otoriter neoliberal kapitalizme geçişin dönüm noktası oldu. Gerçeklik-ötesi [post-truth] çağı olarak da adlandırılan içinde bulunduğumuz dönemde, üniversiteye ve özellikle üniversite içinde geliştirilen eleştirel düşünceye ve muhalif akademisyenlere yönelik saldırıların yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Neoliberal otoriter ya da otoriter popülist olarak adlandırılan yönetimlerin iş başında olduğu Brezilya, Macaristan, Polonya, Türkiye, Fransa ve ABD gibi ülkelerde özellikle eleştirel ırk kuramı ve toplumsal cinsiyet çalışmaları alanlarının suçlulaştırıldığı, bu konularda çalışan akademisyenlerin tehdit edildiği, merkezlerin kapatıldığı görülmekte; insan hakları ihlallerine karşı sesini yükselten akademisyenler üniversitelerden uzaklaştırılmaktadır. Üniversitenin hegemonya mücadelesindeki yerini gösteren önemli olaylardan biri Türkiye’de son bir yıldır Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanmakta olan devlet müdahalesi ve öğrenci ve akademisyenlerin buna karşı geliştirdiği direniş olmuştur (Gambetti, 2022; Gökarıksel, 2022). İkinci yılını geride bıraktığımız Covid-19 salgını da üniversitenin toplumsal konumu, bilimsel bilgi üretimi, bilginin paylaşılması ve bilimsel bilgiye duyulan güven konularını yükseköğretim üzerine yapılan tartışmaların merkezine taşımıştır. Bilginin aktarılmasında dijitalleşmenin yoğunlaşması, üniversitelerde çalışma koşullarının ağırlaşması ve bu ağırlaşmanın özellikle kadın akademisyenler aleyhine olması gibi salgın nedeniyle yaşanan gelişmelerin, genel olarak eğitim, özel olarak da üniversite üzerinde önemli ve uzun dönemli etkileri olmasını beklemek yanlış olmaz.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 35. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yaşlılık

    Narayama Türküsü, Keisuke Kinoshita’nın Schiro Fukazawa’nın 1956 yılında yazmış olduğu romanından uyarlayarak, 1958 yılında yaptığı filmdir. 1958 yılında hikayenin daha sertleştirilmiş görüntüsüyle yapılan çekim, aynı yıl Cannes Film Festivali’nde ödül almıştır. Filmin konusu, yoksul bir dağ köyünde bir ailenin oğlu evlenince, evin nüfusu arttığından, geleneklerine sadık olarak evin delikanlısı ninesini sırtına alarak, ölüme terk etmek üzere dağa taşır. Ninesini dağda bırakan delikanlı dönerken kar yağışı başlar. Japon folkloründe kar, bereket demek olduğu için, delikanlı bir an duraklar, fakat ninesini ölüme terk ederek, eve döner.

    Yaşlılık bir insanın çalışamayacak ve bakıma muhtaç olacak kadar ileri yaşa geldiği durumdur. Çalışamayacak yaşa gelmiş olan bir insanın bakım ihtiyacı nedeniyle, yaşlılık bireysel bir sorun olmanın ötesinde, toplumsal açıdan sosyo-ekonomik bir sorun oluşturur. Bunun sebebi, sistem mantığı açısından yaşlının bakımı, özel sigorta sistemine tabi olmadığı durumda, sosyal bakım niteliği taşır ve harcamaları toplumun çalışan kesimleri tarafından karşılanır. Söz konusu maliyetin karşılanma biçimi ve tutarı, toplumun yaşlıya bakış felsefesi yanında, maliyetin topluma yıkılış formülü ile de ilgilidir.

    Sosyo-ekonomik boyutuyla yaşlılık, toplam nüfus içinde çalışamayacak yaşta insanların toplam nüfusa ya da çalışma çağındaki nüfusa oranı ile ilgilidir. “Genç toplum” ya da “yaşlanan toplum” ifadeleriyle anlatılan, nüfus piramidinin dikey boyutunun alt ve üst kesitlerindeki nüfus birikimi ve bunların birbirine oranıdır. Yaşlı nüfusun genç nüfusa oranı, yaşlı grubun genç ve çalışan nüfus üzerindeki göreli yükünü belirler. Doğum oranı ve yaş beklentisi oranlarına bağlı olarak, ülke ekonomisi üzerinde ileri yıllarda oluşacak yüke göre nüfus piramidi tahminleri yapılarak, vergi ve kamu destekleri ile doğum oranları üzerinde etkili olunmaya çalışılır. Örneğin, 2050 yılı için yapılmış nüfus piramidi tahminlerine göre, üst katmanlara oranla piramidin tabanı ABD’de az farkla geniş, Çin’de daha dar, Hindistan’da ise oldukça geniştir. Buna göre, 2050 yılına doğru, yaşlıların çalışan nüfus üzerindeki yükü, Çin’de ağır, Hindistan’da hafif, ABD’de ise Hindistan’a göre daha ağır olacaktır. Bu ifade, doğal olarak her üç ülkede de ekonomik verimliliğin eşit olduğu görüşü altında geçerlidir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • The Kominsky Method: “Öteki Amerika’nın Son Dersi”

    Chuck Lorre’nin The Kominsky Method’u, Michael Douglas ve Allen Arkin’in ilerleyen yaşlarında karşılıklı “döktürdükleri” bir dizi olarak seyredilip kolayca bir kenara konabilir. Diziyi ilk sezonun Bir Aktör Hazırlanıyor’a atıfla konmuş bölüm isimlerinden başlayarak “döktürdüğü” irili ufaklı göndermelerle beraber seyretmek ise biraz daha emek istiyor. Bu yazı diziyi derince, fakat geniş değil yaş, yaşlanma ve eski- yeni dünyalarla kısıtlı, nispeten dar bir perspektiften ele almaya çalışacak.

    Olay örgüsünü özetleyerek izleme zevkini azaltmamak için karakterleri tanıtmakla iktifa edelim: Dizinin ana karakteri Sandy Kominsky, gösteri dünyasının altın çağına tanık olmuş, bugünün gerçeklik düzleminde de aynı şekilde yaşamaya çalışan 70 küsur yaşında bir adam. Bir yöntem kitabı yazmış ve kendi stüdyosunda bu yönteme dayalı oyunculuk dersleri veriyor. Sandy’nin en yakın arkadaşı Norman Newlander ondan

    da ileri yaşta, hali vakti yerinde bir ajans sahibi. Yan karakterler olarak Sandy’nın kızı Mindy’i, onun babası yaşındaki sevgilisi Martin’i, Sandy’nin ilk karısı ve kızının annesi Dr. Volander’i ve ellilerindeki bir sevgili olarak Lisa’yı görüyoruz. Bukarakterleretrafındagelişentrajikomik olayların işaret ettiği bazı temel meselelere değinmek için birkaç başlık açmak yerinde olur.

    Hakikat Problemi

    Öncelikle Sandy Kominsky’nin bir 70’lik stereotipi olmadığını söylemek gerekir. “Dünya nimetleri”ne fazla düşkündür, sorumsuzdur velhasıl yaşını bir türlü kabullenemeyen cool bir karakterdir. Küçük yalanlara ve çarpıtmalara yatkındır. Üstelik zararı sadece kendine olmasa da önce kızına daha sonra ise eski karısına yaptıkları ortaya çıktığında dahi ona fazlaca kızılamaz çünkü bencilliği kötücül değil, bir oğlan çocuğununkine denktir. Bu nedenle, dizinin can alıcı repliği onun değil eski dünyanın asıl temsilcisi (“Biz medeni insanlarız, duygularımızı uluorta yaşamayız.”) Norman Newlander’in ağzından dökülür: “Hakikat, iyi bir geri çekilme mevziidir.”

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yaşçılık ve Yaş Temelli Ayrımcılık

    Amerika Birleşik Devletleri Kolombiya bölgesinde bir toplu konut kurumu “yaşlı” ve yoksul kişilerin kullanımına sunmak üzere yüksek katlı bir apartmanı satın alma teklifi sunar. Bu teklif karşılığını, çoğunluğunu orta yaş grubuna ve orta sınıfa mensup beyaz kişilerin oluşturduğu bölge sakinlerinin şiddetli protesto ve tepkilerinde bulur. Bölge sakinlerinin belirli bir takvim yaşının üzerindeki ve yoksul kesime dair önyargılı tepkilerinden hareket eden Gerontolog Robert Butler, 1969 tarihli “Age-ism: Another form of Bigotry” başlıklı makalesinde yaşçılık kavramını belirli bir yaş grubunun diğer yaş grubuna yönelik önyargısı olarak açıklar ve böylece yaşçılık kavramı ilk kez kullanılır.1 Butler, makalenin yazıldığı tarihte Amerikan toplumunda artık aşina olunan ırk temelli ayrımcılık ya da sınıf temelli ayrımcılık türleri yanında yaş temelli ayrımcılığın da gözden kaçırılmaması ve hatta ciddiyetle ele alınması gereken bir ayrımcılık türü olduğuna dikkat çeker.

    Yaşçılık kavramı, en genel anlamıyla bireylerin yaşları sebebiyle ayrımcı davranışlara maruz bırakılmaları ya da ayrımcı etki ya da sonuç doğuran önlem ya da uygulamalarla karşı karşıya kalmalarına neden olan bir ideolojiyi karşılayacak biçimde kullanılır. Kavramın bu genel kullanımı, “çocukluk” ya da “gençlik” aşamalarına denk düşen yaş grubuna mensup kişilerin, yaşları nedeniyle karşılaştıkları ayrımcılığın nedenini de açıklar görünse de, yaşçılık esas olarak belirli bir takvim yaşının üzerindeki “yaşlı” kişilere yönelik ayrımcılığı sorunsallaştırmak için kullanılan bir kavram olagelmiştir.2 Nitekim COVID-19 salgını sürecinde de yaş temelli ayrımcılık, özellikle belirli bir takvim yaşının üzerindeki kişilere yönelik ayrımcılık olarak değerlendirilmiş ve yaşçılık da yaş temelli ayrımcılığın başlıca nedenleri arasında sayılmıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Covid-19 Pandemi Sürecinde Yaşlı Olmak

    Yaşlılık

    Yetişkinlik döneminin devamı ya da uzantısı olarak tanımlanabilecek olan yaşlılık, yaşlanmaya ikincil olarak ortaya çıkan fiziksel ve ruhsal değişikliklerin görüldüğü bir dönem özelliği taşır. Yaşlılık sadece kronolojik kriterlere bağlı fizyolojik değişiklikler değil, psiko- sosyal, ekonomik, hukuksal ve etik boyutların da göz önünde bulundurulması gereken bir dönem olarak kabul edilmelidir. 1999 Uluslararası Yaşlılar Yılı olarak ilan edilirken bu tanımlamalar kapsamındaki çalışmaların; bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinde yaşlıların tam katılımıyla oluşan eşitlik esasına dayalı, ayrımcılığın olmadığı, bütün yaş gruplarını kapsayan bir toplum yaratılmasında yarar sağlayacağı vurgusu yapılmıştır (1).

    Kuşkusuz ki toplumsal açıdan nüfusunun yaşlanması/ yaş alabilmesi çok önemli ve istenilen bir gelişmedir, ancak bu gelişmenin sonucunda ileri yaş grubunun bütün gereksinimlerinin eksiksiz karşılanması gerekir. Yaşlanan nüfusun daha genç yaş dönemlerine göre farklı gereksinimleri olduğu unutulmamalıdır. Bu gereksinimler olağan ve olağan olmayan bütün durumlar için geçerlidir. Yeni Koronavirüs Hastalığı (Covid-19) sürecinde yaşanan olumsuzluklar yaşlı nüfusun gereksinimlerinin karşılanmasıyla ilgili gerekliliği daha da ön plana çıkarmıştır (2).

    Yaşlanan Dünya’mızda karmaşık, sayısız problemleri olan, kendine yeterlikleri azalmış, psiko-sosyal ve duygusal gereksinimleri artmış yaşlı popülasyon için kapsamlı ve çok yönlü değerlendirme, korunma, erken tanı/ tedavi ve rehabilitasyon uygulamalarının ve multidisipliner yaklaşımın önemi giderek artmaktadır. İleri yaş grubu ile ilgili güncel bilgilerin doğru kişilerce hem halka ve hem de bu alanda eğitim alan ve hizmet veren kişilere aktarılması en önemli yaklaşım olmalıdır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 34. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Umutsuzluğun İçyüzü”: İlk Birikimin Sürekliliği ve Güvencesizlik

    I

    “Umutsuzluğun içyüzü Sefiller‘in alt başlıklarından biri; hatta bir bakımdan, Sefiller’in kendisi. Bilindiği gibi Victor Hugo, Jean Valjean’ın, tarihin en büyük yapıtlarından birini örecek olan o kökensel hikayesine ‘Fantine’ başlıklı birinci bölümün ikinci kitabında yer verir: Öksüzlük, yoksulluk, kalabalık bir ailenin genç yaşta üstlenilen sorumluluğu, günde yalnızca 18 metelik, o da budama mevsiminde. Kısaca, koca bir sefalet. Görünen odur ki Jean Valjean, tarihsel dönüşümün o acımasız uçurumundan payını almıştır; O, ‘mülksüzleştirilenler’in milyonlarca varisinden biridir ve tam da bu yüzden, yani ‘güven’de olmasını sağlayacak tek şey sahip olduğu emek gücü olduğundan, “yapabildiği her işi yapar”. Fakat Marx’ın da dediği gibi, “ücretli işçi olmak […] bir şans değil, şanssızlıktır”.1 Jean Valjean sonunda işsiz kalır. Sonrası malum. Bir ekmek uğruna işlenen, affı imkânsız kadim suç: Hırsızlık. Ve onun asil hayaleti: Ceza. Hugo şöyle yazar: “Uygarlığımızın korkunç saatleri vardır. Cezanın bir insanın mahvını ilan ettiği anlardır bunlar”.2

    Başkahramanımızın bu acıklı hikayesinden sonra, “umutsuzluğun içyüzü”nden söz eder Hugo. Jean Valjean’ın içinde büyüyen umutsuzluğun ve öfkenin insani ama karanlık muhasebesini yapar. Aldığı cezanın aşırılığı haksız değil mi diye sorar söz gelimi. Ağırlaştırılan hüküm, güçsüze karşı bir suikasttan başka ne olabilir? Fakat daha da önce, çalışkan bir işçi olduğu halde ekmek bulamaması yalnızca Jean Valjean’ın suçu mudur? “Toplumun bu gibi şeylere yakından bakması gerekir” diye yazar, “çünkü bunları yapan odur”.3

    Hugo bu sorulara, romanın ilerleyen bölümünde Fantine’nin ölümüyle yanıt verir; “Nedir bu Fantine hikayesi?” diye sorar. “Bir köle satın alan toplumun hikayesidir bu. Kimden satın alıyor? Sefaletten. Açlıktan, soğuktan, yalnızlıktan, terk edilmişlikten, yoksulluktan. Acıklı bir alışveriş. Bir lokma ekmeğe bir ruh. Sefalet sunuyor, toplum da kabul ediyor”.4

    Unutmadan belirtelim, benzer bir şeyi, Friedrich Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu başlıklı kitabında yazmıştır: “Aynı şekilde toplum da, yüzlerce proleteri kılıcın ya da kurşunun yol açacağı ölümler kadar vahşice ve doğal olmayan, zamansız bir ölümün pençesine ittiğinde, binlerce kişiyi yaşamı için gerekli olan şeylerden yoksun bıraktığında ve yaşayamayacağı koşullar içine sürüklediğinde -kanunun güçlü kolları arasında kaçınılmaz bir son olan ölüm teslim alana dek onları bu koşullar altında kalmaya zorladığında- ve bu binlerce insanın yok olacağını bile bile bu koşulların sürmesine izin verdiğinde cinayet işlemektedir, bir bireyin işlediğinden farksız bir cinayet”.5

    Hugo ve Engels’in ‘toplum’ sözcüğünden, basitçe, bir insanlar toplamını anlamadıklarını söylemeye gerek yok sanırım. Toplum bu pasajlarda, belirli bir bütünlüğü; insanlardan olduğu kadar -hatta daha da önemlisi- belirli ilişki, yapı, biçim ve bağıntılardan oluşan bir entiteyi ifade eder. Bu, kapitalist toplumdur; dolayısıyla kapitalist toplumsal ilişkiler, yapılar, biçimler ve bağıntılardır sözü edilen. İşte güvencesizlik adını verdiğimiz şey de bunlardan biridir ve her ne kadar son otuz kırk yılın bir görüngüsü gibi ele alınsa da “kapitalist toplumsal ilişkilerin kuruluşuna ve işleyişine içkindir”.6

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Güvenliği Mi, Güvenliğin Hukuku Mu? (!)

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil,
    insan gibi yaşamalıyız dersin,
    Büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
    Yakalanmak, hapse girmek,
    hatta asılmak hürriyetiyle hürsün…
    Nazım Hikmet

    Kavram ve tanım

    Hukuk güvenliği, hukuk kurallarının belirli, istikrarlı ve öngörülebilir olması, bireylerin bu kuralların kendilerine uygulanması sırasında idarece gerçekleştirilen tüm işlem ve eylemlerde devlete güven duymaları ve bu güvenin hukuk tarafından korunması olarak tanımlanabilir. Daha genel olarak hukuk güvenliği, hukukun uygulanmasındaki belirsizlik veya ani değişim riskini ortadan kaldırmaya yönelik bir garanti veya koruma olarak nitelendirilebilir. Kavramın Anayasanın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesi ile doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Buna göre, hukuk devleti kavramının temel ilkeleri arasında “belirlilik” bulunmakta olup bunun anlamı, yasal düzenlemelerin hem bireyler ve hem de kamu yönünden kuşku ve tereddüde yer olmayacak şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması ile kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlemler içermesi olarak açıklanabilir. Bu açıdan belirlilik ilkesi, hukuk güvenliği ile doğrudan ilişkili olup toplumdaki bireylerin hangi somut eylem ve olguya, hangi hukuksal yaptırım veya sonucun bağlandığını, bunların idareye hangi tür müdahale yetkisi verdiğini bilebilmesidir. Kişiler, böyle bir durumda kendilerine düşen görev ve sorumlulukları öngörerek davranışlarını belirleyeceklerdir. “Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar”1. Kısacası hukuk devletinin öğelerinden biri olan hukuk güvenliğinin gerekleri arasında aşağıdakiler sayılabilir: Devlet faaliyetlerinin önceden öngörülebilir, tahmin edilebilir olması,

    2) Devlet faaliyetlerinin önceden hukuk kurallarıyla düzenlenmiş ve belirlenmiş olması,

    3) Hukuk düzeninin en geniş biçimde istikrarlı olması,

    4) İdarenin tek yanlı işlem yapma üstünlüğüne karşı, güvence niteliğindeki kurallarla bireylere haklar tanınması (süreçlere katılma, dinleme, savunma yapma gibi), bu yolla birey ve idare arasında denge sağlanması,

    5) İdarenin bireyin haklı beklentilerine uygun davranması,

    6) Yasal düzenlemelerde hukuka ve devlete olan güveni sarsıcı hususlardan kaçınılması,

    7) Bireylerin maddi ve manevi varlıklarını geliştirebilmeleri için, hukuk güvenliğinin tam olarak sağlandığı bir hukuk devletinin var olabilmesi.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Güvencesizlik Sarmalındaki Gençlik

    Özellikle barınma öğrenciler için en güncel sorun. Pandemi döneminin bütün acısını çıkarırcasına yurt ve ev kiralarının fahiş biçimde artışı, daha üniversiteler açılmadan öğrencileri kaygılandırıyor. Evini kapatıp memleketine dönen ve üniversiteye yeni başlayacak öğrencileri emlakçılar, ev sahipleri ve sağlıksız koşullardaki yurtlar arasında bir mücadele bekliyor.

    Hukuk Defterleri Dergisi olarak hayatın her alanında kendini gösteren güvencesizliğin gençler üzerindeki yıkıcı etkilerini görüyor ve bu sayfaları onların sorunlarını tartışmak için ayırıyoruz.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Faruk Baydemir, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2021 yılı mezunlarından Zeynep Nur Yalçınkaya ve DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) Uzmanı Deniz Beyazbulut, yayın kurulumuzdan Nurcan Akkaya’nın sorularına cevap vererek 2021 Türkiye’si gençliğinin durumunu değerlendirdi.

    Büyük emeklerle hazırlanılan yıpratıcı sınavlar, heyecanla üniversitenin getireceği güzel geleceği bekleyiş ve mezuniyet sonrası yaşanan hayal kırıklığı… Bütün bunlar gelecek kaygısıyla boğuşan her gencin başından geçen hikâyenin özeti. Eğitim masrafları günden güne artarken, artık sadece üniversite mezunu olmak, iyi bir iş bulmak ve iyi koşullarda çalışmak için yeterli değil. “Garanti meslek” vaadiyle çocuklarımızı yönlendirebileceğimiz bir meslek artık yok. Gençlerin büyük çoğunluğu hayatlarının en güzel yılları olduğu söylenen yılları, borç ve işsizlikle mücadele ederek geçiriyor.

    Öncelikle gençliğin sorunlarının en çok dile getirildiği üniversitelerden başlayalım. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. Sınıf öğrencisi Faruk Baydemir’e sorduk.

    Nurcan Akkaya: Üniversitelerin yüz yüze açılmasının ardından pek çok öğrenci sorunu tekrar gündeme gelmeye başladı. Sizce bugün üniversiteli gençliğin en büyük sorunu nedir?

     

    Faruk Baydemir: En büyük sorunlarımız ekonomi temelli sorunlar oluyor. Alım gücümüz günden güne düşerken, temel ihtiyaçlarımızı karşılayamaz hale geliyoruz. TÜİK’in açıkladığı verilerden bile anlaşılacağı üzere üniversite öğrencilerinin birçoğunun ailesi yoksulluk sınırında yaşıyor. Aileler çocuklarına yeterli maddi desteği sağlayamıyor. KYK bursları ise yetersiz; burs alamayan öğrenciler kredi almak zorunda bırakılıyor. Krediler her geçen yıl artan geri ödeme miktarları ile öğrencilerin sırtında büyük bir kambur haline geliyor. Öğrenciler daha üniversite sıralarında bu borç altında eziliyor. Alınan burs ve kredilerin yetersizliği ihtiyaçları karşılayabilmek için çalışmayı zorunlu kılıyor. İş bulmak zor olsa da bir şekilde iş bulabilenler ağır ve güvencesiz çalışma koşulları altında çalışmak zorunda bırakılıyor.

    Enflasyon dolayısıyla gıda, giyim, barınma gibi temel ihtiyaç kalemlerinin bulunduğu sektörlerde büyük bir fiyat artışı olduğunu görüyoruz. Özellikle barınma öğrenciler için en güncel sorun. Pandemi döneminin bütün acısını çıkarırcasına yurt ve ev kiralarının fahiş biçimde artışı, daha üniversiteler açılmadan öğrencileri kaygılandırıyor. Evini kapatıp memleketine dönen ve üniversiteye yeni başlayacak öğrencileri emlakçılar, ev sahipleri ve sağlıksız koşullardaki yurtlar arasında bir mücadele bekliyor. KYK yurtları hem kontenjan hem de nitelik bakımından yetersiz olduğu için maddi durumu iyi olmayan öğrenciler cemaat ve vakıf yurtlarında kalmaya mecbur bırakılıyor.

    Üniversitelerin açılmasıyla eğitim giderlerini karşılayamayan, konser veya tiyatroya gidip arkadaşlarıyla oturup bir kahve içemeyen, hatta beslenme giderlerini karşılamakta güçlük çektiği için ucuz ve sağlıksız gıdalara yönelen gençler göreceğiz.

    Bunlar yetmezmiş gibi öğrenciler, yoğun bir gelecek kaygısı ile hayal kırıklığına uğramış bir şekilde eğitimine devam ediyor. Örneğin benim okumuş olduğum fakültede gördüğüm kadarıyla, hukuk fakültesini tercih edenlerin ana tercih sebebi güzel bir gelecek hayali idi. Fakat üniversite öğrencilerinin genelinde olduğu gibi hukuk öğrencileri de büyük bir gelecek sorunu ile karşı karşıya. Çünkü gelinen bu noktada hukuk fakültelerinden mezun olanların birçoğu geçinemiyor ve bu mesleği yapmak istemiyor.

    N.A.: Türkiye’deki hukuk eğitimi hakkında neler düşünüyorsunuz?

    Faruk Baydemir: Hukuk fakültelerinin bugün en büyük sorunlarından bir tanesi niteliksizleşme. Her ile açılan üniversiteler ve bunlara bağlı hukuk fakülteleri, hem öğrenci hem de akademisyen kalitesini düşürüyor. Birçok üniversitede yeterli akademik kadro yok. Hatta bazı kadroların ilahiyat fakültelerinden doldurulduğunu gördüğümüz fakülteler bile oldu. Hukuk fakültelerine girişte arttırılan kontenjanlar nedeniyle her geçen yıl daha çok sayıda kişi hukuk mezunu oluyor. Sıralamaların düşmesi ile her geçen gün öğrenci profilinin niteliği değişirken, hukuk mesleklerini yapanların niteliğidoğrudan etkileniyor. Niteliği uygun olmayanların kapatılması ve artık yeni hukuk fakültesi açılmaması gerekiyor.

    Kalabalık sınıflar, öğrenciler ve akademisyenler arasında iletişim kurulamamasına sebep oluyor. Öğrenci, kalabalığın içinde kaybolarak üniversiteden uzaklaşabiliyor. Sınıflardaki kişi sayısı azaltılarak öğrencilerin akademisyenlerle iletişim kurması kolaylaştırılmalı. Bugün hukuk öğrencileri, ana kaynak okuyup dersi derste takip etmek yerine, not okuyarak hukuku yüzeysel biçimde öğreniyor. Üniversite giriş sınavında da çok iyi deneyimlediğimiz sınav odaklı çalışma tarzının hukuk fakültelerine uyarlanmış biçimindeki bu çalışma tarzının yaygın olduğunu görüyoruz.

    Tüm bunların yanında fakültelerde verilen eğitim, niteliği itibariyle uygulamadan yoksun. Bu durum yeni mezun hukukçuları deyim yerindeyse sudan çıkmış balığa dönüştürüyor. Tüm üniversite eğitimi boyunca fakültede teorik olarak birçok şey anlatılsa da adliye sisteminin nasıl çalıştığını bilmeyen, dilekçe bile yazamayan öğrenciler mezun olduğunda büyük adaptasyon sorunu yaşıyor. Pratik derslerin artırılarak buna, adliye sistemini ve hukuk mesleğini öğretici uygulamaların eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Üniversite içinde verilmesi gereken uygulamaya yönelik eğitimlerle, avukatlık stajındaki uzun ve verimsiz adliye stajının verimli hale dönüştürülmesine yönelik bir çalışma olarak değerlendirilerek, hukuk mezunlarının gelecek kaygısının bir nebze olsun azaltması da sağlanabilir.

    Üniversiteden yeni mezun olmuş, iş arayan veya çalışan gençler için dünya oldukça belirsiz. Üniversite sayısında ve kontenjanlardaki artışın sonuçlarını tam da bu noktada görebiliriz. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2021 yılı mezunu Zeynep Nur Yalçınkaya içinde bulunduğu süreci bizlerle paylaştı.

    N.A.: Meslek hayatının başında bir genç olarak siz ve diğer üniversite mezunu arkadaşlarınızın karşılaştığı sorunlar nelerdir?

    Zeynep Nur Yalçınkaya: Öncelikle son on yıl içinde artan hukuk fakültesi sayısı ve hukuk mezunlarının bu kadar çok oluşu pek çok sorun doğuruyor. En başta yeni mezunlar işsizlik sorunu ile karşı karşıya kalıyor. İş bulabilenler de çok gülünç rakamlarla ve zor şartlar altında çalışıyor. Pandemi ile artan yaşam giderleri, ev kiraları ve faturalar derken, alınan stajyer ücreti insani koşullarda yaşam imkanı sağlamıyor. Pek çok arkadaşımdan çalıştığı yerde mobbinge maruz kaldığı ve kavga ederek ayrılmak zorunda kaldığı haberini alıyorum.

    Bunun yanında ödemek zorunda bırakıldığımız KYK borcu ise boynumuzda bir zincir gibi duruyor. Bugün Türkiye’de 5 milyon kişinin KYK borcu bulunuyor. Türkiye ekonomisinde yaşanan dönüşüm ile bunlardan 2021 yılında mezun olanlarının ödemesi gereken faiz farkı, 2020 yılı mezunlarından kat be kat fazla. Örneğin 4 yıl boyunca alınan öğrenim kredisi miktarı 28.440 TL iken, ödenmesi gereken miktar 48.195 TL. Bu ciddi bir artıştır ve yeni mezun gençleri umutsuzluğa sürükleyen en büyük sorunlardan biridir.

    Ayrıca avukatlık stajını yapmak için bir büroya başvurduğumuzda bizden yeni mezun birinin sahip olamayacağı deneyim ve nitelikler arandığını görüyoruz. Hâkim ve savcı olmak isteyenler ise zor bir sınava hazırlanıyor ve referans sistemi nedeniyle birçoğu, emeğinin karşılığını alamayacağından kaygılanıyor. Maalesef ki mülakatlarda “Referansınız kim?” sorusu eleyici soru oluyor.

    N.A.: Sizce bu sorunların çözümü için ne yapılmalı?

    Zeynep Nur Yalçınkaya: Öncelikle mecliste patronların vergi borçlarını tek kalemde silmekte zorluk yaşamayan milleti temsil etmesi gereken milletvekillerinin, layıkıyla öğrencileri de temsil etmesi ve KYK borçlarının silinmesi gerek.

    Hukuk eğitimi iyileştirilmeli; geleceğin hukukçuları laik ve bilimsel bir eğitimle yetiştirilmeli. Ayrıca her bina dikenin hukuk fakültesi açması engellenmelidir. Hâkim ve savcı alımlarında referans sistemi kaldırılmalı ve liyakata dayalı adil bir sistem benimsenmeli.

    Hukuk bürolarında ucuz emek gücü olarak zor koşullarda, düşük ücretlerle çalıştırılan stajyer avukatların staj koşullarının iyileştirilmesi için bir an önce gerekli adımlar atılmalı. Stajyer avukatların haklarının iyileştirilmesi demek, avukatların çalışma koşullarının iyileştirilmesi demektir. Son dönemde artan meslekteki dönüşüm ve saldırılar sonucu savunmanın güçlü kalması için atılması gereken adımların en birincisi stajyer avukatlar ve avukatlar için ücret düzenlemesi olmalıdır. Avukatlar için de bir düzenleme yapılması düşüncem, asgari ücretin altında çalışan avukatların da olması ve meslek içinde ekonomik uçurumun giderek artmasındandır. Bu konuda mesleki örgütlenmenin sağlanması ve bir etik bilincin oluşturulması gerekiyor. Bilinmelidir ki, önceki nesiller hukuk adına bu kadar mücadele vermiş olmasalardı şu an bulunduğumuz koşullarda olamazdık.

    Son söz en geniş anlamıyla gençliği saran güvencesiz koşulları okurlarımıza sunabilmek adına DİSK-AR Uzmanı Deniz Beyazbulut’un.

    N.A.: Deniz Hanım, bildiğiniz üzere gençler için “garanti meslek” denilebilecek bir meslek artık yok. Sorunlar büyük, gençlik bu sorunlar altında eziliyor. DİSK-AR temmuz ayında Türkiye’de Genç İstihdamı Raporu’nu yayınladı. Hem raporu hem de 2021 Türkiye’sinde gençliğin durumunu Hukuk Defterleri için değerlendirir misiniz?

    Deniz Beyazbulut: 2021 Türkiye’sinde gençleri işsizlik ve güvencesizlik üzerinden tarif etmemiz elbette mümkün. Bunlardan en can yakıcı olanı “işsizlik”. İşsiz olma halini sadece gelir yoksunluğu üzerinden okumak eksik bir okuma olur. İşsizliğin aynı zamanda sosyal bir risk olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. İşsiz olma hali, sosyal ve ekonomik risklere karşı bir “güvencesizlik” hali yaratır. Bu güvencesizlik ise toplumda kaygıyı, endişeyi ve öfkeyi beraberinde getirir.1 Covid-19 dönemi ve öncesinde Ağustos 2019’dan itibaren derinleşen ekonomik kriz gençleri ekonomik ve sosyal risklere karşı daha da savunmasız hale getirdi. Özellikle salgın dönemi gençler için ciddi bir yıkıma yol açtı.

    Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) özellikle gençlerin, salgın sebebiyle bir krizle karşı karşıya olduğunu vurguladı. Hatta ILO, Covid-19’un gençler üzerindeki yıkımına dikkat çekmek için “karantina nesil” ifadesini kullandı.2 Yaklaşık Mart 2019’dan itibaren salgının işgücü piyasaları üzerinde yarattığı olumsuz etki ve eğitim ve öğrenimde yaşanan aksamalar ile birlikte gençler açısından kopuk bir süreç yaşanıyor. Dolayısıyla kayıp bir nesil gerçeği ile karşı karşıyayız.

    DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) salgın döneminde Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayımladığı verilerin özellikle salgın döneminde gerçek tabloyu yansıtmaması3 sebebiyle alternatif işsizlik ve istihdam hesaplamaları yaptı. TÜİK’in Mayıs 2021 dönemine ait Temmuz verilerinde genç işsizliği yüzde 24 olarak yayımlandı. DİSK-AR tarafından yapılan geniş tanımlı işsizlik olarak tarif ettiğimiz hesaplamaya göre ise gençlerde işsizlik yüzde 40’ın üzerinde gerçekleşti. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada gençler salgın nedeniyle iş kayıpları yaşadı. Salgın öncesinde yüzde 17 olan işsizlik seviyeleri, salgın döneminde yüzde 27’ye çıktı.4

    Salgın döneminin işgücü piyasaları üzerindeki yıkıcı etkisi diğer kriz dönemlerinden farklı bir seyir izledi. Genelde olağanüstü dönemlerde işgücü piyasalarında işsizlik ciddi bir biçimde etkisini gösterirken, salgın döneminde işsizlikle birlikte işgücünden çekilmeler daha açık ifadeyle işgücüne dahil olamama sayılarında artışlar gözlendi. Gençlerde de yaşanan iş kayıpları, işsizlikten ziyade işgücünden çekilmeye neden oldu. Covid-19 salgını 2020’de yetişkinler (25+) için yüzde 3,7, gençler için ise (15-24) yüzde 8,7’lik bir işgücü kaybına neden olmuştur.5

    Türkiye’de de benzer bir biçimde gençlerde gerçekleşen bu eğilimin sebebine bakıldığında, iş bulmaktan ümidi kaybeden gençlerin sayısında gerçekleşen artışı görüyoruz. Ümidi kalmadığı için iş aramayı erteleyen veya sonlandıran gençler işgücüne dahil olamamaktadırlar. Hali hazırda salgın öncesinde iş bulmaya dair umutsuz olma halinin salgın sonrasında derinleştiği söylenebilir.

    Salgın öncesinde işgücüne katılma oranları erkeklere göre daha düşük ve güvencesiz çalışmanın daha yaygın olduğu genç kadınlar için, salgın sürecinin daha ciddi boyutlarda yaşandığı söylenebilir. Genç kadınların geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 54,8 iken genç erkeklerde bu oran yüzde 38,8’dir. Genç kadın ve genç erkeklerde geniş tanımlı işsizlik oranı puan farkı 16’dır (Grafik).

    Kadınların büyük bir bölümünün salgından ağır bir biçimde etkilenen sektörlerde çalışması, iş kayıplarının kadınlarda daha fazla gerçekleşmesine neden oldu. Bu eğilim genç kadınlarda da gözlendi. Konaklama ve yiyecek hizmetleri, toptan- perakende ve ticaret ve eğitim başta olmak üzere salgından ağır zarar görmüş sektörlerde kadın istihdamı yoğundur. İkinci önemli neden ise salgın boyunca ev içi bakım yüklerindeki eşitsiz dağılımdır. Kadınlar, salgın döneminde özellikle ev içi bakım yüklerinin artması nedeniyle istihdamdan daha fazla çekilmek zorunda kaldı. ILO’ya göre kadınlar üzerindeki bu etkiler işgücü piyasalarındaki kimi cinsiyet eşitliği kazanımlarının bir kısmını geriye götürebilir ve eşitsizlikleri ağırlaştırabilir.6

    N.A.: Sizce rapora konu olan sorunların ana kaynağı nedir?

    Deniz Beyazbulut: Genç nüfusun yoğun olduğu ülkelerden olan Türkiye’de, artan bu genç nüfusa rağmen yeterli istihdam olanakları yaratılamamaktadır. Yaratılan istihdam güvenceli değil, geçici istihdamdır. İŞKUR’un Toplum Yararına Çalışma Programı (TYP), İşbaşı Eğitim Programı (İEP) gibi aktif istihdam politikaları da geçici istihdam odaklıdır. Kısa süreli olan bu programlar düşük ücretli, geçici istihdamı teşvik etmektedir. Dolayısıyla güvenceli istihdam değil, geçici ve güvencesiz istihdam yaratılmaktadır. Düşük ücretli, sigortasız, güvencesiz genç bir toplum yaratılmaktadır.

    Grafik: 15-24 Yaş Arası Gençlerde Dar ve Geniş Tanımlı İşsiz Sayıları ve İşsizlik Oranları (Bin) (Yüzde) (2021. 2.Çeyrek)

    page40image4462272

    Kaynak: TÜİK Hanehalkı İşgücü Araştırması, 2021 2. Çeyrek. DİSK-AR tarafından hesaplanmıştır.

    Türkiye’de genç işsizliği kategorisinde eğitimli genç işsizliği ön plana çıkmaktadır. Eğitim seviyesi yükselmesinin işsizlikle mücadelede yeterli düzeyde etkili olamadığı görülmektedir. Genç işsizliği arasında yüksek öğrenim işsizliği yüksek oranda seyretmektedir. Bu durum eğitimli işgücünün (yüksek öğrenimi tamamlamış) istihdam edilememesi ya da güvencesiz istihdam edilmesi sorununu doğurmuştur. Öte yandan yükseköğrenim mezunu olanların meslekleri ile yapılan işler ayrışmakta, eğitim ve öğrenim sürecinde kazanılan becerilerin gerçek hayatta karşılığını bulmak konusunda zorluklarla karşılaşılmaktadır. “Garanti meslek” denilebilecek meslekler güvencesiz işlere doğru kaymaktadır. “Prestijli” işlerde dahi düşük ücret ve sigortasızlık yaygınlaşmaktadır.

    N.A.: Peki, sizce bu sorunların çözümü için nasıl bir yol izlenmelidir?

    Deniz Beyazbulut: Genç işsizliği Türkiye’nin değişmeyen gündemleri arasındadır. Genç işsizliği yapısal bir problemdir. Bu problem politika gündemleri arasında yer almalı ve çözüm önerileri geliştirilmelidir. Gençlerin iş bulmaya dair umutlarının olmadığı bir Türkiye’de aktif istihdam politikalarıyla güvencesiz istihdamın teşvik edilmesi ve yeterli istihdam yaratılamaması, umutsuz, kaygılı ve endişeli bir genç toplum yaratıyor.

    Eğitim seviyesi istihdamı arttırsa da, yükseköğrenim mezunu olmak iş bulma konusunda bir nebze olsa kolaylık sağlasa da mezun olunan işte çalışmak giderek zorlaşıyor.

    1980’lerden itibaren ön plana çıkan ve 2000’li yıllardan itibaren şişirilen “Her İle Bir Üniversite” politikasının eğitimin kalitesini düşürdüğünü ve genç işsizliğini arttırdığı görülmüştür.7 Ancak bu politika bir eğitim politikası olmaktan çok bir iktisadi politikadır. Gençlere yönelik iktisadi politikalardan öte uzun vadeli nitelikli eğitim planlaması yapılmalıdır. Bugün üniversite mezunu bir genç yalnızca üniversite mezunu olmak değil, aynı zaman bir yabancı dil bilmek, yurtdışında staj yapmak ya da araştırmacı olarak bulunmak, iş tecrübesine sahip olmak gibi müfredat dışı birçok koşulu yerine getirmek zorunda bırakılmıştır.8 Gençlere yönelik iktisadi politikalar yerine eğitim politikalarına ağırlık verilmeli ve eğitimin kalitesi artırılmalıdır. Meslek liselerinde uygulamalı pratikler arttırılmalı, genç yurttaşlar yanlış eğitim politikalarına mahkûm edilmemelidir.

    N.A.: Değerli katkılarınız için teşekkür ederiz. Aydınlık günlerde görüşmek üzere.

     

    Dipnot

    1. Özveri, M. (2019), “İşsizlik Çağın Vebasıdır”, Evrensel Gazetesi.

    2. ILO (2020), ILO Monitor: Covid-19 and world of the work, Fourth Edition: 27 Mayıs 2020.

    3. DİSK-AR’ın TÜİK’in salgın dönemindeki işsizlik hesaplama yöntemi ve alternatif hesaplamalarla ilgili açıklamasına bakılabilir: DİSK-AR (2021), TÜİK Nihayet Kabul Etti: “Geniş Tanımlı İşsizlik Oranı Ortalama Yüzde 29, Kadınlar- da Yüzde 37, 3!” Mart 2021.

    4. OECD (2021), Employment Outlook- Jobs A Slow Rebound, Temmuz 2021.

    5. ILO (2020), ILO Monitor: Covid-19 and world of the work, Sixth Edition: 25 Eylül 2020.

    6. DİSK-AR (2021), “DİSK-AR Salgının Bilançosunu Çıkardı: 3,6 Milyon İstihdam Kaybı”, Ağustos 2021.

    7. Yalçıntaş Altuğ, Akkaya Büşra, (2019), “Türkiye’de Akademik Enflasyon: Her İle Bir Üniversite Politikası Sonrasında Türk Yükseköğrenim Sistemi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Sayı 73/3.

    8. Yalçıntaş Al., Akkaya B. (2019).

  • En Güvencesiz İşçiler: Kadınlar

    İşçi sınıfının ama özellikle kadın işçilerin her türlü sosyal koruma şemsiyesinden yoksun, düşük ücretlerle, sendikasız, sağlıksız koşullarda saatler boyu çalıştığı güvencesiz çalışma biçimi kapitalizmin ilk yıllarında itibaren var ama neoliberalizmin katı denilen işçi gücü piyasalarını esnekleştirme politikalarının sonucu olarak ortaya çıkan yeni biçimler, çok daha yaygın, sert ve acımasız. Devletin sağlık, eğitim, barınma gibi tüm kamusal hizmetlerden çekilip bunu özel şirketlere devrettiği bir süreçte güvencesizlik insanın tüm hayatına sirayet ediyor.

    Merkez ve çevre ülkelerinde farklı farklı görünümlerde ortaya çıkan emeğin güvencesizleştirilmesi sürecinde “normal çalışma” olarak değerlendirilen erkek ağırlıklı istihdam modeli kırılırken, kapitalizmin ilk döneminde kadınla tanımlanan çalışma biçimlerine geri dönüldü. Emek süreçleri de bir nevi kadınlaştı.

    Emek piyasaları esnekleştirilip, güvencesizleştirilirken ekonomik programların yürütücüleri, merkez ülkelerde kısmi ve geçici çalışmanın, aile ve iş yaşamının uyumlulaştırılması açısından kadınlar için ne kadar avantajlı olduğunu anlatıyordu.

    Kadınlar için mini işler, yarı zamanlı çalışma çok uygundu çünkü böylelikle yarım gün çalışıp, geri kalan zamanlarda ev işleriyle meşgul olabilecekler; çocuklarıyla “nitelikli zaman” geçirebileceklerdi. Geç kapitalistleşen bizim gibi ülkelerde de bu çalışma biçimleriyle daha fazla kadına iş olanağı sağlanacağı, kadın istihdamının artacağı söyleniyordu. Doğum yahut bakım işleri için işten ayrılan kadınların iş yaşamına tekrar uyum sağlamaları açısından yarı zamanlı ve geçici işler idealdi. Ama bu durumda sosyal hakların ve ücretlerin de yarı zamanlı olacağı meselesi üzerinde kimse durmuyordu.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.