Kategori: Dosya

  • Güvencesiz Adalet

    Gündelik hayatın akışından düşünme biçimimize etkisi oldukça görünür olan güvencesizliğin, hukuk pratiğindeki görünümlerinden biri “güvencesiz adalet” olarak adlandırılabilir. Güvencesiz adalet, Türkiye’de işçilerin hukuk sistemine ilişkin deneyimlerini ifade ediyor.1 Bu yazıda “güvencesiz adalet”in nereden çıktığını ve barındırdığı tartışmaları kısaca ortaya koymaya çalışacağım.

    Güvencesizlik, günümüz dünyasının kilit kavramlarından; içinde yaşadığımız dönüşümün anahtarlarından biri olarak düşünülebilir. “Karakter Aşınması” adlı eserinde Richard Sennett bu dönüşümün bir boyutunu; işin kişilik üzerindeki etkilerini tariflerken şu şekilde ifade eder: Hep kısa vadede yaşayan bir toplumda uzun vadeli hedefler nasıl güdülebilir? Kısa episodlardan ve fragmanlardan oluşan bir toplumda kişi nasıl bir kimlik anlatısı ve yaşam öyküsü geliştirebilir?2 Kapitalizmin bu yeni evresinde, çalışma hayatından onu düzenleyen hukuk kurallarına pek çok şey dönüşürken payımıza belirsizlik, değişkenlik, istikrarsızlık ve geçicilik, bunlarla birlikte temel imkanlardan yoksunluk, sürekli ikilem, kaygı, düşük koruma ve geleceksizlik düştü. İşte bu döngünün hukuka ve hukuk deneyimine etkisine güvencesiz adalet diyorum.

    İş hukuku açısından baktığımızda, mevcut kurallar ve uyuşmazlık çözümleri, belirli bir paradigmanın, bugüne kıyasla görece güvenceli bir çalışma hayatının çıktısıydı. Koruma altındaki işçinin temel haklara sahip olması çalışmaya bağlı değildi.3 Güvence kural, güvencesizlik istisnaydı. Uzun sürmesi beklenen iş akdinin haksız feshine karşı işçi koruma altındaydı. Ancak yeni dönemin yeni çalışma biçiminde, artık mesela bir işyerinde yirmi beş yıl çalışıp emekli olmak ve emekli ikramiyesiyle hem ev hem araba almak gibi pratikler de buna dair beklentiler de zayıfladı. Kiralık işçilik, süreli iş sözleşmeleri, sık iş değiştirme ya da uzun süreli işsizlik var. Bunun karşısında uzun vadeli planlar, ayırt edici bir emek, örgütlülük ve güvence yok. Dikey toplumsal hareketlilik zayıf. İşçi iş sözleşmesinde, emeğini savunurken ve korumaya çalışırken, işveren karşısında, hâkim karşısında hem zayıf hem tek başına. Yeni çalışma biçimleri yasalarda yerini alıyor; çalışma hayatındaki “esneklik” aynı şekilde hukuksal mekanizmaları da etkiliyor. Tarafsızlık, hak dağıtıcı ve zayıfların korunması gibi kamusal değerlere önem verme ve benzeri varsayımlar üzerine kurulu mahkemelerin yerini, çıkarları önceleyen, tarafların her koşulda eşit farz edildiği arabuluculuk gibi alternatif uyuşmazlık çözüm mekanizmaları alıyor. Böyle bir ortamda da güvencesiz adalet, işçilerin çalışma koşullarından mahkeme deneyimlerine kadar her süreci belirleyen çelişkiden nasibini alıyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Teknolojik Gelişmeler ve Dijitalleşme Nedeniyle İşçilerin Güvencesizliği

    Güvencesizlik, çalışma yaşamı bakımından geçici, düzensiz, kuralsız, korumasız, emniyetsiz, standart dışı, kırılgan ya da eğreti koşullar anlamına gelmektedir. Çalışma yaşamı, toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğundan, güvencesizlik aslında topyekûn yaşamın kendisini etkileyen bir olgudur. Güvencesiz çalışmanın temelini, 1980’li yılların başından itibaren neo-liberal ekonomi politikaları aracılığıyla tüm dünyada uygulama alanı bulan işgücü esnekliği oluşturmaktadır.

    Neoliberal sistemin toplumsal dışlanma ve ucuz işçilik üzerinden var olurken geliştirdiği çalışma biçimleri; güvencesizliği kalıcılaştıran kayıt dışılık, taşeron işçilik, kiralık işçilik ile işi ve ödemeleri esnekleştiren başka her tür ilişkidir. Eve iş verme, yarı zamanlı çalışma, günlük ücret usulü çalışma ilk bakışta sayılabilecek benzer istihdam biçimleridir.

    Gerçekten de işin dışarıya verilmesi, hizmetin dışarıdan alınması, “out-source” edilmesi ile başlayan parçalanma süreci, kayıt dışılıkla birlikte, “her türlü güvencenin yok edildiği” çalışma ilişkilerine doğru gelişmiştir. “Atipik” çalışma biçimleri altında toplanan eve iş verme ve yarı zamanlı çalışmalar, yine de işçinin karşısında bir işverenin bulunduğu uygulamalardır. Daha sonra hızla yaygınlaşan ve özel istihdam büroları aracılığıyla kurumsallaştırılan “kiralık işçilik” uygulaması ise, işçinin işyerini de yok etmektedir. Özel istihdam bürosuna bağlı işçilerin bir işyeri olmadığı gibi, genel olarak “kendilerini gerçekleştirecekleri sürekli bir işleri” de yoktur. Bu anlamda, özel istihdam büroları ile bireysel düzeyde mutlak güvencesizlik yaratan kayıt dışına göre, işçilerin üretken kimliğine ve kişiliğine yönelik en üst düzeyde bir saldırı söz konusu olmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 33. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Sağır Cumhuriyet” Üzerine: Sesin Siyasal Anlamı

    “[S]es olmadan yasa olmaz. Harfin manasız bir kalıntısı olan ses, harfe otoritesini veren, harfi sadece bir imleyen olmaktan çıkarıp, bir edim yapan şeydir.”

    “sessizlik mi? seni dövmek için kullandığım bir sopa o, seni

    bir sopayla dövüyorum, ses, dövüyorum seni

    konuşana kadar, doğru

    konuşana kadar.”

    Alain Badiou’ya göre tiyatro, düşünceyle bedenin birbirine karışmasıdır; “beden hâlindeki düşüncedir, beden-olmuş- düşüncedir. … İnsanın kendi bedenini dile, düşünceye yem olarak atması[dır]…” Giorgio Agamben ise düşünceyi, “dil içinde sesi arayış” olarak tanımlar. Ilya Kaminsky’nin “Sağır Cumhuriyet” adlı kitabı tam da bu iki ifadeyi çağrıştırır nitelikte. Zira metin, şiir formunda yazılmış bir tiyatro oyunu ve siyaset ile ses arasındaki ilişkinin dolaylarında gezinerek okuru siyaset üzerine düşünmeye çağırıyor.

    Kitabın anlattığı hikâye, askerler tarafından işgal edilen bir kasabada yaşayan ve Petya adındaki sağır bir çocuğun kasaba meydanında katledilmesinin ardından bir direniş biçimi olarak işitmemeyi seçen Vasenka halkı hakkında:

    “Ülkemiz ertesi sabah uyandı ve askerleri işitmeyi reddetti.

    Petya namına, reddediyoruz.

    Sabah altıda, askerler sokak arasında kızlara iltifat ederken, kızlar onların yanından süzülerek geçiyor, kulaklarını gösteriyorlar. Sekizde, fırının kapısı asker İvanov’un suratına kapanıyor, oysa en iyi müşterileri. Onda, Galya Ana tebeşirle KİMSE SİZİ İŞİTMİYOR yazıyor askerlerin barakalarının kapılarına.

    On bire doğru tutuklamalar başlıyor.”

    Sağırlık bir barikat gibi tüm kasabaya kurulurken ve kasaba halkı kendi işaret dilini icat ederken, askerler sokaklara işitme kontrol noktaları yerleştiriyor ve etrafa duyurular asıyorlar. Duyurularda sağırlığın bulaşıcı bir hastalık olduğu ve halkın korunabilmesi için hastalığın yayıldığı yerlerdeki kişilerin karantina altına alınmak üzere teslim olmaları gerektiği bildiriliyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yakın Plan

    Geçtiğimiz Haziran ayının 22’sinde doğum günü olan ve ölüm tarihi 4 Temmuz 2016 olarak tarihe kayıt düşülen Tahran doğumlu yönetmen Abbas Kiyarüstemi’yi anmak için bir filmini seçmem gerekirse ilk aklıma gelendir “Yakın Plan” filmi. Kendisiyle yapılan bir söyleşide de Kiyarüstemi, filmleri arasında en çok onu beğendiğini söyler. İran’ın kültür ve geleneklerinden yola çıkarak toplumsal gerçekleri ele alan İran Yeni Dalgası, İtalyan Yeni Gerçekçilik ve Fransız Yeni Dalga akımlarıyla beslenmiş bir ekoldür. Kadın şair Furuğ Ferruhzad ise cüzzamlı bir hastanın ölümünü bekleyişini anlattığı kısa belgesel tarzındaki Hane-i Siyahest (Ev Siyahtır, 1965) filmi ile İran sinemasında Yeni Dalga akımının ilklerinden olmuştu. Deryuş Mehrcui’nin yönettiği ve köyün tek ineğine sahip Hasan’ın hayattaki en değerli daha doğrusu tek varlığı ineğini kaybetmesiyle yaşadığı dramatik çöküşü ve giderek kendini bir inek olarak hissetmeye başlayışını anlatan Gav (İnek, 1969) filmi de İran sinemasının bir diğer öncüsü kabul edilir. 1978’de gerçekleşen İslami Devrim Sonrası bazı filmler ve yönetmenler ‘tehlikeli’ bulunup film üretimleri önüne engeller çıkarılsa da yaptıkları başarılı filmler sayesinde uluslararası festivaller tarafından önemsenmiş, desteklenmiş ve değer görmüştür. Bu yönetmenlerden ve İran Yeni Dalga akımının temsilcilerinden olan Kiyarüstemi, katı sansüre rağmen söylemek istediklerini sinema perdesi aracılığıyla iletebilmeyi başarmıştır. Bir film için sıradan insanların ve bu insanların meselelerinin en önemli hammadde olduğunu düşünen yönetmenimiz, filmlerinde profesyonel oyunculara pek yer vermemiş, insanları doğal davranışları içinde görüntülemeyi tercih etmiştir. Filmlerinin çekiciliği biraz da bundan kaynaklanır. Sabit kamera kullanımı, uzun planlar, arabaların içinde geçen yoğun diyaloglar, -ki filmde de izlediğimiz üzere boş bir tenekenin uzun uzun yuvarlanması gibi- gibi dramatik yapıdaki bazı unsurları göstermeyip sözlü-sesli anlatımla vurgulaması, deneysel çalışmalarıyla Kiyarüstami, sinemanın anlatım olanaklarını zenginleştirmiştir.

    Yönetmenine kısaca değininin ardından filmimize geçecek olursak… Hüseyin Sabzian adlı fakir, işsiz ve kısa bir süre önce eşinden ayrılmış bir genç adam, meşhur sinema yönetmeni Mohsen Mahmelbaf’ın kimliğine bürünmüş olarak, Tahranlı zengince bir aile olan Ahankhah’ların evinde yakalanır. Sabzian, bu ailenin hanımıyla bir otobüste karşılaşmış ve ani bir ilhamla ona Mahmelbaf olduğunu söylemiştir. Aslında her şeyi başlatan aralarındakidiyalogşöyletezahüreder:Bayan Ahankhah, yanında oturan ve elinde “Bisikletçi” filminin senaryosunu tutan Sabzian’a kitabını nereden aldığını sorar. Sabzian, “Bir kitapçıda” diye cevap verir ve ardından kitabı ona sunar. Kadının kabul etmek istemediğini görürüz ve bu noktada Sabzian birden ani bir karar ile kendisinin bu senaryonun yazarı ve aynı zamanda filmin yönetmeni olduğu yalanına başvurur. Sonraki günlerde Sabzian, bu yalanını sürdürerek Ahankhah’lar ile ilişkilerini geliştirecek hatta yeni çekeceği filmine para yardımı yapmaları karşılığında aile üyelerinin bu filminde rol alabileceklerine onları ikna edecektir. Sonra birlikte, ailenin görkemli evinde bir film çekilmesine, evin mühendis oğlunun da bu filmde oynamasına karar verilir. Sabzian, bu film için provalar yaptırdığı evin oğlundan bir kez az miktarda para da almıştır. Fakat bir gün gazetede Mahmelbaf’la ilgili çıkan haber ve yayımlanan fotoğrafı, ailenin şüphelenmesine yol açar. Bunun üzerine Mahmelbaf ile röportaj yapmış bir gazetecinin araya girmesiyle, Sabzian’ın hakiki kimliği ortaya çıkar ve varlıklı Ahankhah ailesi evlerini soyacağından şüphelenerek Hüseyin’i polise ihbar ederler. Hüseyin Sabzian tutuklanır, sorgulama ve mahkeme süreci başlar.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk ve Polisiye: Twin Twin Sendromu

    Pek çok korku filminde veya öyküsünde karşımıza çıkan, düşününce dâhi insanın iliklerine dek ürpermesine neden olan bir hadise vardır: Anne karnındaki ikiz bebeklerden birisinin, diğerini yemesi. Uzmanların ifadelerine göre, tıpta bu hadise pek de geçer akçe değil. Ancak ‘twin twin sendromu’ diye bir durum söz konusu.

    Nedir bu sendrom?

    Bir bebeğin kanının, diğer bebeğe geçmesi ve dolayısıyla bir bebekte aşırı gelişim söz konusuyken diğer bebeğin beslenememekten kaynaklı zayıflığı ve hatta ölümü durumunda söz edilebilecek bir sendrom. Sadece tek amniyo kesesi olan ve tek plasentanın söz konusu olduğu gebeliklerde gözlenebiliyor.

    Özünde hukuk ve polisiye ilişkisi de zaman zaman ‘twin twin sendromu’ gözlenebilen bir ikiz hamilelik süreci gibi.

    Türkiye’de Polisiye mi Yazılıyor?

    Türkiye semalarında, Cumhuriyet döneminden öncesini dâhi milat kabul etsek; polisiye türünün edebî bağlamda kök salmış, kendisini kabul ettirmiş bir alan olduğunu iddia etmek güç. Ancak bunun yanı sıra, bilinen ilk yerli polisiye romanımız “Esrar-ı Cinayat”tan günümüze uzanan yolda polisiyenin sınırlarının nerede başladığı ve nerede sona ereceği gibi biçim anlamında somut çizgiler çekilmediğinden mütevellit; pek çok yazar zaman zaman polisiye ürünler ortaya koymuştur. Peyami Safa’nın Server Bedi ismiyle yazdığı Cingöz Recai Serisi başta olmak üzere Esat Mahmut Karakurt’un beyazperdeye uyarlanmış polisiye romanlarının yanı sıra Nazım Hikmet’in “Yeşil Elmalar” (1936), Halide Edip Adıvar’ın “Yolpalas Cinayeti” (1937), Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kesik Baş” (1942) eserlerinin yanı sıra Refik Halit Karay, Cevat Fehmi Başkut, Müjdat Gezen, Pınar Kür, Çetin Altan, Perihan Mağden ve Orhan Pamuk gibi yazarlar da polisiye janrına dâhil olabilecek yapıtlara imza atmıştır.

    Dördüncü yaşını geride bırakan Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin resmî rakamlarına göre 100’e yakın polisiye yazarı, birlik çatısı altında toplanmış durumda. Tabii, nedendir bilinmez ama birlik çatısı altında bulunmayan Mehmet Murat Somer, Osman Aysu, Gökhan Tosun, Ümit Kıvanç, Suat Suna (evet, bildiğimiz Suat Suna), Hakan Karahan ve Hüseyin Ekinci gibi isimleri de düşündüğümüzde Türkiye’deki polisiye yazarlarının sayısının 100’ün üzerinde olduğuna dönük bir sav ortaya atmamamız için hiçbir nedenimiz kalmıyor.

    Ancak burada, odak noktamızda olan hukuk ve polisiyeye değinmeden önce; takibinin güç olduğu bir mevzuyu dile getirerek hafiften konuya girmek icap ediyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 32. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Pandemi Döneminde Sanatçıların Durumu Üzerine

    COVID-19 salgının en çok etkilediği alanların içinde kültür ve sanat alanı da var. Bu süreçte görmezden gelinen sanatçıların koşullarını sanatçı, müzisyen Ozan Çoban ile konuştuk.

    Hukuk Defterleri: Pandemi döneminin en çok etkilediği iş kollarından biri de kültür sanat oldu. Tiyatrolar, canlı müzik yapılan yerler kapandı, konserler iptal edildi. Çoğu sanatçı işsiz kaldı ve geçim sıkıntıları nedeniyle birçok müzisyenin ne yazık ki intihar ettiğine tanık olduk. Devlet ise sanatçılara hiçbir nakdi destekte bulunmadı. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Ozan Çoban: Kültür ve sanat alanı ülkemizde pandemi öncesinde de ötelenen, hor görülen bir alandı. Sanat emekçileri için durumun önceden de parlak olduğunu söylemek mümkün değil. Sigortasız çalıştırılma, sabahın ilk ışıklarına kadar sahnede kalma, patronun keyfine göre alınacak ücretten kesinti, düşük ücret, teknik imkansızlıklar, seyirci tacizi vs vs… Bu ve buna benzer sorunlar dönem dönem dile getirilse de ortada herhangi bir örgütlü bir mücadele olmadığı için herhangi bir derman bulunamadı. İşte sahne emekçileri de pandemiye böyle bir süreçte yakalandı. Örgütsüzlük tüm emekçiler gibi kültür sanat emekçileri için de büyük bir yıkımı beraberinde getirdi. Türkiye özelinde durum daha da vahim hâldeydi tabii. İktidar pandemiyi laiklik karşıtı hamlelerine, seküler yaşam tarzına müdahaleye, emekçilere dönük sömürüyü katmerlemeye zemin oluşturmak için kullandı. ‘Sokağa çıkmak yasak ama istif hâlinde fabrikalarda çalışmak serbest! Konserler yasak ama iktidara lebalep kongreler yapmak serbest!’ Böylesine iki yüzlü bir politikanın halk sağlığı ile alakalı olmadığı, aksine her yasağın gericiliğe ve şirketlerin karlarına yol vermek için konulduğu hemen ortaya çıktı. Bunların hepsi bir bütünün parçası. Ben sahne emekçileri özelinde de tüm bu sürece böyle bütünlüklü bir perspektiften bakmaktan yanayım. Müziğe düşmanlar evet ama sadece müziği savunarak bir şey elde edemeyeceğimizi düşünüyorum. Çünkü yaşadıklarımız diğer emekçilerin yaşadıklarından azade değil. Sorunlarımızın özü bir, politik ve sınıfsal. Hâl böyle iken politik tavırdan uzak her yanıt bizleri çözümden ulaştırıyor. Şunun netleşmesi gerek; laikliğe sahip çıkmadan müziğe sahip çıkmak hayal. Emekçilerin hak mücadelesine destek olmadan şarkılarımızı özgürce söyleyebilmemiz de mümkün değil. Örgütlü, bilinçli bir politik mücadele ancak sahnelerimizi geri dönüşsüz kavuşturabilir bizi. Umut veren, umut aşılayan en önemli şey birlikte mücadele etme eylemi. Bunu yapamadığımız her gün hayatına son veren dostlarımızın vebalini de omuzlarımıza yükleniyoruz. İktidar sadaka verip şükredelim istiyor, oysa biz sadaka değil hakkımızı istiyoruz. Onurlu bir mücadelenin aşamayacağı şey yok. Elbet aşacağız.

    HD: Pandemi yasakları tek bir yasak hariç kalktı, o da gece yarısından sonra müzik yasağı. İktidarın 00.00’dan sonraki müzik yasağına dair düşünceleriniz nelerdir?

    OÇ: Hiçbir mantığı olmayan, halk sağlığı için değil seküler yaşam baskılansın diye alınmış bir karar bu. Müzik, insanı insan eden büyülü bir şey, yaşamı çoğaltan, onu hatırlatan muazzam bir güç. Bundan dolayı susturmak istiyorlar. Yan yana gelmeyelim; neşemizi mutluluğumuzu paylaşmayalım ki insan olduğumuzu unutalım istiyorlar. Fabrikalarda şirketlerde saatlerce sömürdükleri işçiler hemen yatsın uyusun aman eğlenmesin aman bir araya gelmesin öyle mi? Yok öyle. Hayat 12’den sonra da devam ediyor, müzik de öyle. Hayattan güçlü değiller, elbet hayata boyun eğecekler.

    HD: Müzik emekçilerinin sigorta, sosyal ve ekonomik haklarına dair Türkiye’deki genel durum nedir?

    OÇ: Sigorta, sosyal güvence ve ekonomik haklar meselesi müzik emekçilerinin kanayan yarası. Pandemi ile beraber bu sorunun çözülmesinin müzisyenler için ne kadar hayati olduğu da ortaya çıktı. Dünyanın gördüğü en büyük sağlık krizini sosyal güvencesiz olarak karşıladı Türkiye’de müzisyenlerin pek çoğu. Ne acı. Mevcut durumda müzisyenlerin kendilerini devlete tanıtlayabileceği tek alan sigortalı olabilmeleri. Ancak günübirlik çalışan, yaptığı iş sonrası ücretini alan müzisyenler için sigortanın ödenmesi talebi büyük lüks. Bunun çözümüne dair bir yol bulunması gerek. Fakat tüm bunların mücadele etmeden hayata geçmesi mümkün değil. Hiçbir hak mücadelesiz alınmıyor.

    HD: Müzik emekçilerinin haklarına dair sendikal bir çalışma yürütülüyor mu?

    OÇ: Yeni kurulmaya çalışılan sendikalar var. Ancak olan sendikalar da sahne emekçiliği alanında örgütlenme çağrısı ve çalışmaları yapıyorlar. Müzisyenlerin bu çağrılara kulak tıkama lüksü yok. Hakkımızı örgütlü bir şekilde arayacağımız en meşru alanlar sendikalar. Yüzümüzü oraya dönmek zorundayız. Burada şunu tekrar ve tekrar dile getirmek istiyorum; müzisyenlerin yaşadıkları dönemsel bir sorun değil ve pandemi bitince eskiye ya da normale öylece dönüleceğini beklemek büyük bir yanılgı. Sahnelerimizi, emeklerimizi keyfi bir şekilde tek bir hareketle kaldıranların bunu yeniden yapmamaları için hiçbir neden yok. Bu keyfiyete dur diyecek olan tek şey ise örgütlülüğümüz. İki yılımız çalındı, ömürlerimiz çalındı, bir sürü dostumuzu aldı bu süreç. Artık yeter. Yarınlarımızı çaldırmayalım, yarınlarımızı elimize alalım.

    HD: Müzik emekçilerinin sosyal ve ekonomik haklarını iyileştirmeye dair ne gibi çözümler getirilebilir?

    OÇ: Bu kapsamlı bir çalışmayı gerektiriyor. Ama ben tez elden aklıma gelenleri söyleyeyim; müzik emekçiliğinin meslek tanımın net olarak yapılması ve bu mesleğin haklarının yasalarla güvence altına alınması gerekiyor en başta. Sigortasızvegüvencesizçalışmalarınsonbulması gerek. Ekonomik olarak bir standart getirilmeli ve müzisyenlerin insanca yaşam koşulları altında bir ücretin çalıştırılmasının önüne geçilmeli. Dinleyici kültürü oluşturulmalı, sahneye saygının içselleştirilmesi sağlanmalı. Canlı müzik mekânlarının teknik imkânları müzisyenin müziğini sağlıklı bir şekilde yapabileceği şekilde düzenlenmeli. Kültür sanat faaliyetlerinin, festivallerin, halk konserlerinin sayısı arttırılmalı ve bu faaliyetlerin halka ulaşması için gerekli düzenlemeler yapılmalı.

    Müzik yaşamın her anında, her noktasında bizimle. Onu var eden ellerin kıymetinin bilindiği bir ülkeye ihtiyacımız var. Bunu hepimiz hak ediyoruz.

     

  • Yeni Paradigma-Yeni Anayasa

    AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 Şubat tarihli grup toplantısında yeniden tedavüle soktuğu yeni anayasa gündemine ilişkin olarak iktidar cephesinde yürütülen hazırlık çalışmalarının artık belirli bir olgunluğa ulaştığı cumhur ittifakı sözcülerinin açıklamalarından anlaşılıyor.

    İktidar bloğunun küçük ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli geçtiğimiz günlerde “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne, daha yerinde bir ifadeyle, Türk Tipi Başkanlık Modeli’ne sahip çıkmak, ilke, kural ve kurumlarıyla yaşamasına hizmet etmek” amacıyla hazırladıkları ve “Cumhuriyetin 100. yılında 100 Maddelik Yeni Anayasa” olarak adlandırdıkları anayasa taslağını, genel gerekçe ve madde gerekçeleri ile birlikte Cumhurbaşkanına ve AKP’ye sunduklarını açıkladı. Daha sonra AKP’nin kendi çalışmalarının da tamamlanmak üzere olduğu ve bayram ertesinde muhataplarına takdim edileceği duyuruldu. Hukuk Defterleri’nin bu sayısı yayına hazırlanırken her iki taslağın da tam metni henüz kamuoyu ile paylaşılmamıştı.

    12 Eylül faşizminin mahsulü 1982 Anayasası, 9 Kasım 1982’de yürürlüğe girişinden bu yana bilindiği üzere toplam on dokuz değişikliğe uğramış ancak bahse konu on dokuz değişikliğin on ikisi zaten AKP tarafından yapılmıştı. Üstelik 2017 yılındaki referandumla anayasal düzen esaslı bir değişikliğe uğratılarak adına “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen Türk usulü başkanlık rejimi uygulamaya konmuştu.

    Bugün yeni bir anayasa ihtiyacının nereden zuhur ettiği konusundaki resmi beyanlara bakıldığında, AKP’nin yirmi yıllık nakaratının ötesinde farklı bir şey bulunmadığı görülüyor. Yine askeri darbe zihniyetinin ürünü olan 1982 Anayasası’nın yerine “sivil” ve “demokratik” bir anayasa yapılması gerekliliği merkeze konuluyor, yine yıllar içerisinde yapılan değişikliklerle anayasanın iç bütünlük ve tutarlılıktan yoksun hâle geldiğinden dem vuruluyor.

    İktidar partisinin sözcülerinin bugüne dek her fırsatta askeri darbe ürünü ve “vesayet rejiminin kalıntısı” olduğunu vurguladıkları ama ne hikmetse tek başına iktidarda oldukları yaklaşık yirmi yıl boyunca yürürlükten kaldırmak için ciddi herhangi bir çaba göstermedikleri mevcut anayasa yerine yeni bir anayasa hazırlanmasına bugün birdenbire hangi saiklerle ihtiyaç duyulduğu, COVID-19 pandemisinin ortasında bu acelenin nereden kaynaklandığı soruları doğal olarak şüphe uyandırıyor.

    Neden yeni anayasa?

    Yeni anayasa tartışmasının apar topar yeniden başlatılmasında iktidar bloğunun içinde bulunduğu bazı teknik sıkıntıların aşılması ihtiyacı önemli bir rol oynuyor. Erdoğan’ın üçüncü kez Cumhurbaşkanı seçilebilmesinin önünün açılması, ekonomik kriz ve pandemi koşullarında yaldızı iyice dökülen, iyice ayyuka çıkan yolsuzluklar ve ülke zenginliklerinin talanının yarattığı öfke karşısında olası bir seçimde %51 oy alması imkânsız görülen cumhur ittifakının iktidarda kalabilmesi için seçim aritmetiğinin değiştirilmesi vesaire.

    Bütün bu gereksinimlerin yarattığı tutuşmuşluk havasının etkisi kuşkusuz küçümsenmemeli. Bununla birlikte yeni anayasa arayışını salt bu teknik denebilecek sıkışmışlıkların aşılması çabasına bağlamanın fazlasıyla eksikli ve naif bir yaklaşım olacağı da açık. Esas amaç, Türkiye sermaye sınıfının hedeflediği ve bugün AKP iktidarında somut ifadesini bulan paradigma değişikliğinin tamama erdirilmesi ve 1923 Cumhuriyeti’nin tabutuna son çivinin çakılmasıdır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 31. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Türkiye’de “Merkez-Çevre” ve Anayasa Mahkemesi Tartışmaları: Cazip Ancak Bulanık Bir Öykü

    Türkiye’de Anayasa Mahkemesi ve onun kararları çok çeşitli tartışmaların ağırlık merkezini oluşturageldi. Bu tartışmalar Anayasa Mahkemesi’nin münferit kararlarının eleştirilmesiyle sınırlı kalmadı, belli bir teorik temele oturtuldu, Kemalizm ile bağlantısı kurularak neredeyse Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün tarihini açıklayacak bir şekle büründü. “Vesayet”, “merkez-çevre”, “devlet elitleri”, “Kemalist seçkinler”, “bürokratik devlet”, “yargısal aktivizm” gibi kavramlar sıkça duyulur oldu, akademisyenlerden siyasetçilere ve gazetecilere kadar geniş kesimler tarafından kullanıldı. Anayasa değişikliği tartışmaları gündeme her geldiğinde bu kavramlar tekrarlansa da bunlar üzerinde pek derinlemesine düşünülmedi. Sadece heyecan veren söylem veya sloganlar oldular.
    Akademik çevrelerde, Türkiye’de anayasa yargısının kuruluş sürecini açıklayan teorinin esas kaynağı olarak İsrail asıllı Kanadalı siyaset bilimci Ran Hirschl’ın “hegemonik koruma tezi” gösterildi. Bu teze göre bazı ülkelerde seçimle iktidara gelemeyeceğine inanan elitler vardı ve bunlar hâkim konumlarını, temel değer ve çıkarlarını korumak için daha kolay etkileyebileceklerini düşündükleri anayasa yargısını desteklediler. Bunlara ekonomik elitler ve yargı elitleri de katıldı. Hirschl, örnekleri de İsrail, Kanada, Yeni Zelanda ve Güney Afrika olarak sıraladı ve jüristokrasiyi de konuyla bağlantılı bir kavram olarak kullandı.
    Bir diğer kaynak, Şerif Mardin’in Türkiye siyasetindeki temel bölünmenin “merkez-çevre” arasında olduğuna yönelik teorisiydi. Buna göre “merkez”, ordu, CHP (ve dolayısıyla onun ardılı olan partiler), yargı, bürokrasi ve üniversitelerdi. Merkez bloğu, Jön Türkler’den İttihat ve Terakki’ye, oradan Kemalizm’e ve CHP’ye uzanan bir çizgi şeklinde gelişti. Bu kesim ülkeyi modernleştirme görevini üstlenmişti. Çevre de merkezin dışındaki kesimler, yani geniş halk kitleleriydi ki merkez “tepeden inmeci” bir tavırla onların yaşamlarını şekillendirdi. Bu tabloda “sağ” ve “sol” neredeydi? Bu soru İdris Küçükömer’den ilham alınarak yanıtlanırsa merkez tutucu ve “sağ”, çevre ise ilerici ve “sol “idi.
    Böylece şu açıklama ortaya çıktı: Merkezin temsilcisi CHP, 1950 seçimlerini kaybetti veiktidara çevrenin temsilcisi Demokrat Parti (DP) geldi. Bunun üzerine CHP de konumunu güçlendirmek için anayasa yargısı kurulmasını destekledi. Bürokrasi, yargı, üniversiteler ve tabii ki ordu da merkezin temsilcisi ve DP’nin muhalifiydi. 27 Mayıs 1960’ta gerçekleşen darbe ile DP iktidardan uzaklaştırıldı. 1961 Anayasası kabul edilerek Anayasa Mahkemesi kuruldu, böylece merkezin çıkarları ile Kemalizm güvence altına alındı. Anayasa Mahkemesi de seçilmişler üzerinde bir vesayet organı olarak yerini aldı ve bu vazifesini uzun yıllar devam ettirdi. Mahkeme tarafından gözetilen merkez bloğunun menfaati ise devletin laik ve üniter niteliğini, bunu da kapsayacak şekilde genel olarak “Kemalist” devletin korunmasıydı. Bir başka deyişle devletin hak ve özgürlükler pahasına korunması sadece merkeze atfedilen bir nitelik oldu.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 31. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Anayasalcılık Kavramına “Yasa-Merkezci” Gelenekten Bakış

    Anayasalcı hareketler üzerinde az çok uzlaşılan bir şekilde, iktidarın keyfîliğinin sınırlandırılması girişimidir. Öyle ki bu hareketin nüvelerini Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu’nda aramak hatta yazılı bir anayasa ile çevrelenmemiş ve iktidarın İngiliz geleneğini de bu harekete dâhil etmek mümkündür. Bu yazının konusunu oluşturan yazılı anayasalcılık hareketleri ise iktisadi ilişkilerinin değişmesi sonucunda patlak veren Amerikan ve Fransız devrimlerinin bir sonucu olup, iktidarın sınırının anayasa adı verilen yazılı belgelerle saptanabilmesi çabasından doğmuştur. Bu çabanın bir ürünü olan anayasanın iktidarı sınırlamaya muktedir olabilmesi için belirli bazı ilkeler (örneğin erkler ayrılığı) ya da kurumlarla (örneğin anayasa yargısı) çevrelenmiş olması gerekmektedir. Aksi hâlde, saf hukuki bir metin olarak anayasanın, sınırları saptanmış bir iktidarı; anayasal devleti gerçekleştirebilmesi mümkün değildir.

    Amerika Birleşik Devletleri (ABD; Amerika) ve Fransa’da ortaya çıkan anayasalcılık hareketlerinin, iktidarın sınırlandırılması için kullandıkları formüller, her iki ülkenin devrim sürecinde beslendikleri geleneklerden kaynaklı olarak, şaşırtıcı şekilde farklılaşmaktadır. Öyle ki parlamentonun üstünlüğü ilkesinin Fransa’daki baskınlığının sonucu olan yasa- merkezcilik (légicentrisme) geleneği, klasik Amerikancı anayasalcılık geleneğinden, anayasanın üstünlüğünü sağlama ve anayasanın algılanış noktasında farklılık göstermektedir.

    Amerikan Anayasacılığı: Anayasanın Pratik Üstünlüğü

    1787 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasasının kurduğu sistemin yazılı anayasalcılık geleneğinin en önemli örneğini oluşturduğunu belirtmek gereklidir.

    Dünyanın ilk anayasası olan Amerikan Anayasası on üç koloninin İngiltere karşısındaki zaferinin simgesidir. Koloniler, kendi içlerinde barındırdıkları farklılıklara rağmen, en nihayetinde bu metin altında birleşirler. Anayasa iç hukukun yegâne kaynağı, toplumu birleştirici en üstün güç hâline gelir. Bütün yetkilerin kaynağı Anayasa olup, üstünlüğü mutlaktır.

    Amerikancı anayasal gelenekte, anayasanın diğer normlardan üstün olduğu düşüncesi işlevsiz, teorik bir üstünlük değildir. Bu sistemde anayasa bir ülkeyi oluşturan bileşenlerin kendi aralarında yaptıkları sosyal sözleşmenin bir tezahürü olarak addedilir; anayasa kutsanmış bir meşruiyete sahiptir. Bu kutsanmışlık pratikte de kendini belli eder. Anayasa yargısı, bu üstünlüğü sağlayan en önemli araçlardan biridir. Bu çerçevede anayasa yargısının, Amerikancı anayasalcılık geleneğini, yasa-merkezcilik geleneğinden ayıran en önemli ölçüt olduğunu belirtebiliriz.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 31. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yeni Anayasa Tartışmaları

    Laiklik, son 20 sene içinde ülke tarihinde hiç olmadığı kadar gündeme alınmış, tartışılmış, saldırıya uğramış ve tahrip edilmiş vaziyettedir. Kökenlerini 1980 darbesi sonrası kurulan Türk-İslam sentezinin hegemonik pozisyonu ile neoliberal karşı-saldırıdan alan bu tahribat, son 20 sene içinde siyasal-İslamcı bir bloğun tek başına sürdürdüğü kesintisiz iktidarıyla daha önce hayal dahi edilemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Toplumun ciddi bir İslamizasyon politikası ile şekillendirildiği AKP iktidarı dönemi; başta eğitim politikalarında yaşanan İslamcı dönüşüm olmak üzere Cumhuriyetin laik niteliğinin hiç olmadığı kadar çok tartışılan bir mesele hâline gelmesine sebep olmuştur. Bugün başta laiklik olmak üzere, tüm Aydınlanmacı Cumhuriyet değerleri yoğun bir saldırı altındadır ve ülkede yakın dönemde gündeme giren yeni Anayasa tartışmalarının da bizlere gösterdiği üzere, bu saldırıya mevcut Anayasa’nın 2. maddesinde sıralanan Cumhuriyetin temel nitelikleri, yani ülkemizin “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” oluşu da dahildir.

    Ülke gündemine son günlerde bir girip bir çıkan yeni Anayasa önerisi, eski Türkiye’nin cenazesinin çoktan kaldırıldığı son dönemde bizlere ne gibi yenilikler sunacak henüz bilmiyoruz. Fakat başta laiklik olmak üzere tüm Cumhuriyet kazanımlarına topyekûn savaş açmış olan iktidar bloğunun anayasa paketinden demokratik, özgürlükçü, sosyal adaleti ve laikliği savunan bir proje çıkması yönündeki umutlar karşılığını bulamayacak gibi görünüyor. Zira şimdiden Anayasa’dan laikliğin dahi çıkarılabileceği tartışılmaya başlanmışken, iktidar partisinin koalisyon ortağı olan MHP’nin büyük bir gururla kamuoyuna açıkladığı 100 maddelik yeni Anayasa önerisi başlangıç hükümlerine “Allah’ın lütfu, kardeşlik ruhu ve vatan sevgisiyle varlık bulmuş biz Türk Milleti” düsturu ile giriş yapıldığı görülmektedir (Deutsche Welle, 2021). Nitekim bundan pek de uzak olmayan bir geçmişte laikliğin anayasadan çıkarılması taleplerinin, 2015-2018 yıllarında TBMM başkanlığı yapan İsmail Kahraman tarafından dile getirilmiş olduğu (BBC, 2016) hatırlanacak olursa, ülkenin siyasal düzleminde yaşanan anti-laik dönüşümün boyutları da açıkça kavranacaktır.

    Son dönemde peyda olan yeni Anayasa tartışmaları, AKP iktidarı boyunca laikliğin bu denli açık şekilde sanık sandalyesine oturtulduğu ne ilk ne de son gündem olacak gibi görünüyor. 20 yıllık iktidarı boyunca siyasal-İslamcı bir gelenekten beslenen iktidar partisi, toplumun her kesiminde etkisi derin şekillerde hissedilen ciddi bir dinselleştirme politikası izlemiştir. Bunun en büyük yankıları 4+4+4 düzenlemesiyle eğitim sisteminde duyulmuş olsa da; kadın haklarını hedef alan sonu gelmez dinci saldırılar, pek çok bakanlığın bütçesini aşan ölçekte büyüyen Diyanet ve politikaları, siyasi-toplumsal uzlaşı dilinin dinsel motiflerle yeniden örülmesi, kamusal alanın ve kamu görevlileri rejiminin din kuralları etrafında inşa edilmesi gibi sayılamayacak kadar çok cephede yoğun bir İslamizasyon yaşanmaktadır. Tüm bunlar yaşanırken hâlâ Anayasa’nın değiştirilemeyecek bir maddesi olarak yerinde duran laikliğin, anlamını tümüyle yitirdiğini ve hatta, Anayasa’dan laikliğin adını çıkarmadan kendisini çıkardıklarını ileri sürmek mümkün görünmektedir. Nitekim laikliğin Türk Anayasalarındaki yeri kısaca izlenecek olursa, anayasal statüye sahip kurucu bir ilke olmasına karşın; laikliğin içeriğinin hukuk tarafından değil de, mevcut dönemin toplumsal-politik koşulları tarafından belirlendiği daha net anlaşılacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 31. sayısında okuyabilirsiniz.