Kategori: Dosya

  • “Kapitalizmin Krizi” ve “Devletçilik Tartışmaları”: Kısa Bir Bakış

    COVID-19 salgınının yarattığı etkiler sürüyor. Salgının başlangıcından itibaren geçen süre bir seneyi aşarken,120 milyonu aşkın insan hastalıktan doğrudan etkilendi. Son verilere göre, dünya çapındaki ölümler 2,5 milyonu aşarken, koronavirüsün etkilerinin 2022’den önce azalamayacağı, dünya çapında ise uzunca bir süre etkilerin azalan ivmeyle devam edeceği iddia ediliyor.1 Salgın sermaye sınıfı ile emekçiler arasındaki yaşam standartları arasındaki farkı açarken, kapitalizmin görünmez elinin bir kez daha yeterince “uzun” olmadığı görüldü. Aksayan üretim ve dolaşım süreci, sağlık hizmetleri, gıdaya ulaşım ve eğitim gibi temel ihtiyaçların karşılanamaması gibi durumlar salgınla birlikte “olağan” hale geldi.

    Öte yandan, salgın herkes için “olumsuzluk” yaratmadı. Sermaye sınıfının en büyükleri, salgını fırsata çevirerek, servetlerine servet kattılar.2 Sermaye birikiminin aksayan yanlarını tekelci güçleri ve finansal araçlarla “telafi edici” bir biçimde değerlendirmek isteyen sermaye sınıfı, bu mekanizmaların kalıcı etkiler yaratması için aynı zamanda toplumsal arenada da dönüşümlere imza atmak zorunda. Ancak bu dönüşümü kapitalizmin yeni bir tarihsel evresi olarak değerlendirmek, oldukça yüzeysel olacak. Gözlemlenmekte olan olgu, geçmişten bu yana birikerek gelen bir dizi yönelimin açığa çıkmasıdır. Her kriz sonrasında açılan “toplumsal yeniden diziliş” tartışması, devletin ekonomik ve sosyal ilişkilerdeki rolünü de içermekte.

    2007 krizinden bu yana gözlemlenen olgulardan biri de, geçmiş dönemlere göre devletin düzenleyici rolünün artışına yapılan vurgu oldu. 2007 krizi sonrasında kapitalizmin içine düştüğü bunalıma dönük olarak geliştirilen reçeteler, “devletin kanatları” altında sermaye sınıfının ihtiyaç duyduğu birikimi sağlamayı hedeflemişti.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Türkiye’nin Bitmeyen Özelleştirme Serüvenini Yeniden Hatırlamak

    Türkiye’de AKP hükümetleriyle hızlanan özelleştirmeleri başta TEKEL ve şeker fabrikalarının hukuki süreçlerine hakim olan Avukat Gökhan Candoğan ile konuştuk.

     

    Akasya Kansu:  Gökhan bey, siz hem TEKEL Fabrikaları’nın hem de Şeker Fabrikaları’nın özelleştirmesine tanık oldunuz, aslında her ikisinin de özelleştirilmesine karşı yürütülen hukuki mücadelenin tam da odak noktasındaydınız. İki süreci de kısaca anlatabilir misiniz? Bu noktaya nasıl gelindi?

    Gökhan Candoğan: Merhaba. Şans eseri, meslek hayatımın başlamasından kısa bir süre sonra, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) hukuk danışmanlığını üstlenmekle, kendimi bir anda elektrik özelleştirmelerinin ortasında buldum ve o günden bugüne pek çok farklı alanda, ülkenin özelleştirme tarihine denk gelecek bir hukuki süreçte, avukat olarak yer alma fırsatım oldu. Hem yurttaş olarak hem de avukat olarak, Türkiye’nin gündemini oluşturan bir süreçte yer alabilmek çok değerli ve öğreticiydi.

    Enerji özelleştirmelerinden TÜRKŞEKER özelleştirmesine, 22-23 yıla yaklaşın bir dönemde, sadece ekonomik bir süreç olarak özelleştirmeye değil, aynı zamanda Türkiye

    Cumhuriyeti’nin nasıl bir sosyal hukuk devleti olduğu, olabileceği, olmak istediği hikayesine de tanıklık etme fırsatı oldu.

    Gördük ki, özelleştirme, ekonomik bir gereklilik olmaktan öte siyasi bir karar ve tercihti. Bu karar, tercihin kazananları ve kaybedenleri vardı. Kamu birikim ve deneyimini, dışsallaştırılmış maliyet hesaplamasıyla son derece düşük bedellerle devralanlar, bu devirden payını alan siyasiler, kamu hizmeti kavramını aşındırma peşindeki kurumlar kazanan tarafındayken, başta işyerinde örgütlü sendikalar, üretim kaybı nedeniyle yoksullaşan bölgeler ve işsiz kalan insanlar doğrudan kaybedenlerdi. Doğal olarak, özelleştirme mücadelesi, ağırlıkla iktidarlar ile sendikalar arasında oldu. Ancak, bugün baktığımızda, siyasi ayakta ciddi bir destek olmaksızın, yalnız bırakılmış bir mücadeleymiş.

    Yine de, sendikaların çok etkili bir mücadele yürüttüklerini düşünüyorum. Özellikle Petrol İş Sendikası ile Şeker İş Sendikası’nın mücadelesinin çok etkili olduğunu söyleyebilirim. Farklı tabana sahip bu iki sendika, kendi tabanlarına uygun bir mücadele yöntemi geliştirerek -biri daha mücadeleci, biri daha müzakereci- yıllara yayılan ve özelleştirme gerçekleşse bile kazanımlarını yitirmedikleri, korudukları bir sonuca ulaştılar.

    AK: Çok temel bir noktadan bir soru sormak istiyoruz. Neden özelleştirmelere karşı olmalıyız?

    GC: Kaybedenler, doğal olarak karşısındaydı özelleştirmenin. Günün sonunda söylenebilecek olan, kazananlar çok küçük bir kesimdi, kaybeden toplumun büyük bir çoğunluğu oldu. Tüm dünyada, özelleştirme süreçleri ile gelir dağılımı eşitsizliği daha da arttı. Özelleştirme yapılan ülkelerin tamamında, zenginler daha da zenginleşirken, zor durumda olanların sayısında ciddi bir artış oldu. Yani, özelleştirmeler, bugün pandemi ile bütün toplumları vuran, zayıflayan devlet sürecinin tetikleyicisi oldu. Genel anlamda; eğitim, sağlık gibi sosyal haklardaki gerileme ile özelleştirme arasında ciddi bir bağlantı var. Özelleştirme, devleti küçültmek istiyordu; küçülen/küçültülen devletler, net bir şekilde görüldüğü üzere, tüm dünyada bir pandemi süreci ile baş edemediler.

    Bu gerçek, bugün en etkili özelleştirme destekçileri tarafından bile dile getiriliyor. Sistemin daha çok sayıda insanı dışarıda bırakması, toplumların dengesini sarsıyor, güvenlik sorunları yaratıyor; yani, kimsenin işine yaramayan bir gelir adaletsizliği süreci, tüm dünyanın kaderini olumsuz bir şekilde etkilemiş gibi.

    Şu bile basit bir gerçek değil mi? Son yapılan şeker fabrikaları özelleştirmelerinde dahi, özelleştirme sonrası, şeker fiyatlarının“ucuzlayacağı” ileri sürüldü. Peki, gerçek ne? O kadar özelleştirmeden sonra, ucuzlayan tek bir ürün, hizmet fiyatı oldu mu? Hayır. Bu yalana gerek var mıydı? Onu da yalanı söyleyen siyasetçiler ile ekonomistlere sormak gerek.

    Bir örnek daha. Devlet, elindeki termik santrallerin bir kısmını, “yatırım gerekiyor ama benim param yok, özelleştirme sonrası, alıcı özel firmaya süre veriyorum, bu yatırımı yapacak” diyerek özelleştirdi. Bahsi geçen “yatırım” özellikle çevresel yükümlülüklere uyum için gereken yatırımlardı. Ne oldu? Özelleştirmenin üzerinden neredeyse 10 yıl geçmesine rağmen, alıcı şirketler neredeyse hiçbir şey yapmadılar. Defalarca süre uzatım veren kanun girişimi oldu. Bu kömürlü termik santraller, özelleştirmeden bu yana, hiçbir çevresel yükümlülüğe uymadan, hepimize zarar vererek, havayı, suyu, toprağı kirleterek çalıştılar. Vaad neydi, gerçekleşen ne oldu? Burada savunulabilecek bir şey var mı? Topluma yalan söylenmiş olmadı mı?

    AK: Toplum sizce özelleştirmelerin hayatlarımıza nasıl yansıdığının farkında mı? Sadece Şeker Fabrikaları ve Tekel Fabrikaları özelinde de sormuyorum, Türk Telekom, Sek, Et Balık Kurumu aslında bu uzun bir süreç ve bütün bu kurumların özelleştirilmelerinin olumsuz yansımaları oldu. Şimdi yeni yeni özellikle şeker fabrikaları özelinde bir farkındalık söz konusu oldu. Ancak bu da zamanla sönümlendi bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    GC: Tam olarak bir farkındalık olduğunu sanmıyorum. Yukarıda da belirttim, özelleştirme mücadelesinin siyaset ayağı hep güdük kaldı. Yıllara yayılan bir süreçte, neredeyse tüm siyasi partiler, iktidarda oldukları dönemde veya iktidarda oldukları yerel yönetimlerde özelleştirme yönünde kararlar alıp uyguladılar. Bu nedenle, bir şekilde iktidarda olup da özelleştirmeye bel bağlamamış bir siyasi parti yok. Tersinden söylersek, iktidara gelme olasılığı olup da programında “devletleştirme” olan bir siyasi parti hiç olmadı.

    Haliyle, iktidarda olmadıkları dönemlerde, muhalif partilerin samimi bir şekilde çalışanlara, insanlara yardım, destek olma niyeti taşıdıklarını söylemek güç. Böyle olunca, derinlemesine ele alınıp toplumu bilgilendirme için çok yönlü çaba harcanan bir süreç olmadı özelleştirmede.

    Siyaseten kaybedilmiş bir mücadele olduğu için, özelleştirme karşıtlığı çoğu durumda bir slogana indirgendi. Zamanla da sönümlendi. Bu yakın süreçte şeker özelleştirmesinde yaşananlar, bundan 15-20 yıl önce olsa, pek çok kişinin mutlaka koltuğu giderdi. Ama, bugün, neredeyse doğru dürüst bir tepki olmadan, süreç yürütülebiliyor.

    Bu duruma gelmemizde, siyasi kutuplaşmanın da çok büyük etkisi var. İktidar tarafı ne yapılırsa ‘güzelleme’, muhalefet tarafı ne yapılırsa ‘kötüleme’ peşinde. Demokratik bir toplumda, bazı dönüm noktalarında iyiye iyi, kötüye kötü diyebilen makul bir çoğunluk olması gerekli. Bu olmayınca, özelleştirme örneğinde olduğu gibi, gerçek meseleler kamuoyu gündemine, hak ettiğince gelemiyor, ne yazık ki.

    AK: Ne oldu peki şeker özelleştirmesinde, bu kadar önemli?

    GC: Ne olmadı ki. Son başbakan Binali Yıldırım zamanıydı. Binali Yıldırım, giderayak, kamuya ait Türkşeker fabrikalarının bir kısmını, motivasyonunu çözemediğimiz bir hızda, alelacele özelleştirdi. O kadar da iddialı beyanlarda bulundu. Dedi ki, “Her şeyden önce bilen de konuşuyor, bilmeyen de konuşuyor. Şeker fabrikaları özelleştirilince kapatılacakmış, şeker pancarı üretimi yok olacakmış, azalacakmış, bütün bunlar yalan dolan. Buradan açıkça söylüyorum; bu fabrikalar daha fazla kapasiteyle çalışacak, daha çok pancar üreticimiz bu işten yararlanacak. Bu özelleştirmede bütün çalışanların hakları sonuna kadar korunuyor. Diyelim ki bir fabrika özelleştirildi, orada çalışanlar isterse başka kurumlara geçebilecek veya orada 5 yıl mutlaka çalışma garantisi var, fabrikasında. Bu tercihi çalışanımız kendi yapacak.”

    9 Mart 2018 tarihli bu açıklamanın üzerinden 3 yıl geçti. Bu açıklamada, Yıldırım tarafından ‘doğrusu bu’ denilip de tersi gerçekleşmeyen neredeyse tek bir şey yok. Özelleştirilen birkaç fabrika, üretim taahhüdünün yarısı kadar bile üretim yapamıyor şu anda. Doğru, kapanmadı ama çalıştıkları da söylenemez. Neden? Çünkü kapatılırsa devlete geçecek teminatlar var. Bu nedenle, çalışıyormuş gibi yapan fabrikalar var. Daha fazla kapasite ile çalışan fabrika var mı? Belki bir iki tanesi. Çalışanların hakları korundu mu? Özelleştirilen fabrikalardan bine yakın işçinin iş akdi derhal, bizzat devlet tarafından feshedildi. O günden bugüne devam eden işe iade davaları var.

    Zaten, Şeker İş Sendikası tarafından açılan davalarda, bu tür siyasetçi/yönetici beyanlarını dilekçelere yazdığımızda, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, savunma olarak, ‘bu tür beyanlar bizi bağlamaz’ dedi. Yani, ‘siyasetçilerin bu beyanları doğru değildir, bizi de ilgilendirmez’ demiş oldular.

    Sonra, ‘rant için özelleştirme yapılıyor’ dedik. En düşük üretim yapan Erzincan farikasıydı. Ama bir baktık, özelleştirme sırasında, en fazla arazisi özelleştirmeye dahil edilen yer Erzincan fabrikası. Yıldırım’ın memleketi, fabrikanın yeri güzel. Sendika bunu ortaya çıkarınca, değişiklik yapıp, özelleştirmeye dahil araziyi yarı yarıya küçülttüler.

    Alıcı firmalardan birisi, usulsüz bir şekilde, kazandığı ihaleyi bir başka şirkete devretmiştir. Bor Şeker Fabrikası ihalesini kazanan firma, ihale şartnamesi gereği kendisinin kontrolünde bir şirket ile fabrikayı devralmalıyken, ihale sürecinde hiç yer almayan, iktidar partisine yakın bir sermaye grubuna, Dişli ailesi kontrolünde bir şirkete devir gerçekleştirilmiştir. O kadar rahatlardır ki, alıcı görünen şirket sahibi “paramız yoktu, aldık, sattık”, yani “kime ne!” şeklinde bir açıklama ile durumu kamuoyuna açıklamakta bir sakınca görmemiştir.

    AK: Bundan sonra neler yapılabilir? Şeker Fabrikalarına ilişkin sizinle birlikte devam eden bir hukuksal süreç var. Bundan da biraz bahsedebilir misiniz?

    GC: Sendika, özelleştirme sonrası süreci de takip ediyor. Şu çıktı ortaya; alıcıların önemli bir kısmı, üretim taahhütlerini yerine getirememiş. Bu tespiti yapıp Bakanlığa ve ÖİB’ye başvurduk. Zira, bu durumda, anılan üretim dönemi için alınan teminatın hazineye aktarılması ve kotanın ilgili kısmının Türkşeker’e devri gerekiyorken, bunların hiçbirisi yapılmamış.

    Öğrendik ki, düşük üretim yapan fabrikalar, mücbir sebep haline sığınıp, bu konuda göstermelik raporlar alıp durumu kurtarmaya çalışmışlar. İdare de kabul etmiş. Özelleştirmeyi topluma kabul ettirmek için “üretim taahhüdü aldık, teminat aldık” denirken, uygulamada basit bir şekilde bütün garanti ve teminatları geçersiz kılacak bir işlem yapmışlar; nerede kaldı ihalenin tasarımı ve güvenilirliği?

    Şimdi, bu süreçle ilgili dava açtı Sendika. Bu hukuka aykırılığın tespiti ile teminatların kamu hazinesine aktarılması, üretim kotalarının da Türkşeker’e devri için. Bu süreç iki yıl tekrarlandığında, fabrikaların kamuya iadesi bile söz konusu olabilir. Ama, ne yazık ki bu süreci izleyen Sendika dışında, kimse ilgilenmiyor olan bitenle.

    Türkiye için çok önemli, çok değerli bir deneyim oldu özelleştirme dönemi. Ama, doğru dersler almak için, gerektiğince faydalandık mı bu dönemden? Hayır. Araştırdık mı? Hayır. Sonrasını izleyip, takip ettik mi? Ne oldu, ne bitti, söylenenler gerçekleşti mi, gerçek verilere dayalı bir değerlendirme yaptık mı? Hayır.

    Umuyorum, gün gelir bu dönem, bütün yönleriyle ele alınır ve gelecek için dersler çıkarılır.

    AK: Ricamızı kabul ederek, bu değerli söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz için çok teşekkür ederiz.

  • Özelleştirme Uygulamaları

    Genel Açıklama

    İkinci paylaşım savaşı ertesinden 1980’lere gelene dek her şey yolunda giderken, ne oldu da tüm iktisatçılar birdenbire devletin büyük ve israf kaynağı olduğunu, kamu iktisadi teşebbüslerinin hantal olduğunu ve maliyet odağı oluşturduğunu ileri sürerek, devletin küçültülmesini, kamu hizmetlerinin özel kesime devredilmesini ve kamu iktisadi kuruluşların özelleştirilmesini dayattılar? Eğer bu iddia güçlü bir ekonomi mantığına dayanıyor idi ise, tüm Nobel sahibi bu kadar bilim insanı niçin 25-30 yıl gibi uzun süre uyanmadı da, 1980’lere gelene doğru derin uykusundan uyandı? Oysa meselenin teorik yanı yoktu. Mesele tümü ile sermaye devinimi sorunu idi. Şöyle ki, 1970’lerin ortalarına doğru merkez gelişmiş ekonomilerde kâr oranları gerilemeye, borsada hisse değerleri duraklamaya, hatta gerilemeye başlamıştı.1 Zira kapitalizm, 25-30 yıllık sosyal demokrasi denemeleri ertesinde bir tür aşırı birikim ve doygunluk krizine giriyordu. Sermaye kesimi bu krize karşı çeşitli politikalar geliştirme yoluna gitti ve geliştirdiği çoklu politikaların bir ayağını, ulusal birikimlere el koyarak ilk birikim modeli benzeri kaynak sağlama sistemine, diğer ayağını da kamusal hizmetlerin “kamu finansmanı-özel üretim” modeline yani ihale sistemine oturtmaya çalıştı. Amaç, bir yandan kamulaştırılmış alanların özel üretime açılmasıyla, diğer yandan da kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesiyle sermayeye yeni faaliyet ve kar alanı yaratmak idi. Ana akım ekonomistlerinin özelleştirme olarak kavramsallaştırdıkları süreç, aslında kâr oranları gerileyen sermayeye nefes alanı açmaktan başka bir politika değildir. Kamusal faaliyet ve işletmecilik alanlarının özel kesime açılması teknik ve işletmecilik alan özelleştirmesi olarak tanımlanabilir. Neoliberal politikalarla birlikte gündeme gelen “yönetişim” olgu ve uygulaması ise, faaliyet alanı özelleştirmesi olarak tanımlanabilir. Bu yazıda asıl amaç olarak teknik ve işletmecilik alan özelleştirme olgu ve uygulaması üzerinde durulacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kamulaştırmanın Anayasal Çerçevesi

    Çağdaş hukukçunun en önemli görevi
    kişisel özgürlüklerle kamu yararını
    bağdaştırma yolunda yapıcı eleştirmen
    rolünü oynamaktır.
    Emlyn Capel Stewart Wade

     

    I. Kamulaştırma kavramı ve anayasal temelleri

    Kamu politikaları ve insan hakları alanında Türkiye’de kamulaştırma uygulamaları her daim gündemde olan konulardan birini oluşturmaktadır. Günümüzde özellikle de büyük ölçekli kamu yatırım projeleri bağlamında kentsel dönüşüm projeleri, enerji alanındaki yatırım projeleri, ulaşım projeleri gibi kamu yatırımlarında kamulaştırma bir idari işlem olarak ön plana çıkmaktadır.

    Sosyal devlet anlayışı ile birlikte, “dokunulmaz ve kutsal bir hak” olarak nitelendirilen klasik mülkiyet hakkı anlayışının yerini “kamu yararının gerekli kıldığı durumlarda sınırlandırılabilecek bir sosyal mülkiyet” anlayışı almış; mülkiyet hakkı, “ekonomik” nitelikli bir hakka dönüşmüştür.

    Anayasacılık tarihimize bakıldığında da mülkiyet hakkı, ekonomik nitelikli bir hak olarak 1961 Anayasası’nda ekonomik ve sosyal haklar bölümünde yer almıştır. 1982 Anayasası’nda ise aynı içerikte düzenlenmesine karşın, bu kez temel haklar ve ödevler bölümünde, daha güvenceli bir biçimde düzenlemiştir. Böylelikle, mülkiyet hakkının kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenmesi ve Anayasanın 65. maddesi çerçevesinde öne sürülen “mali kaynakların yeterliliği” sınırlarıyla karşılaşması devre dışı bırakılmıştır.

    Bununla birlikte, mülkiyet hakkı 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde belirtilen “sosyal devlet” niteliğinin bir uzantısı olarak, 35. maddede “herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu, bu hakkın ancak kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceği, bu hakkın toplum yararına aykırı kullanılamayacağı” hükme bağlandıktan sonra, 46. maddede kamu yararının gerektirdiği hallerde kamulaştırmanın yapılabileceği de belirtilmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Zorunlu Arabuluculuk Kurumunu Hukuk Devleti ve Mahkemeye Erişim Hakkı Bakımından Düşünmek

    I. Giriş

    7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile iş hukuku açısından dava şartı haline gelen zorunlu arabuluculuk kurumu, zaman içinde tüketici uyuşmazlıkları, sinai haklar ve ticari uyuşmazlıklar açısından oldukça geniş bir alana yayılmıştır. Son zamanlarda ise aile hukukuna ilişkin uyuşmazlıkların zorunlu arabuculuk ile çözülmesi yönünde bir takım çalışmaların varlığı bilinse de , bu durumun kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddete karşı başta İstanbul Sözleşmesi olmak üzere, sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinde zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerinin yasaklayan hükümleri karşısında oldukça güç olduğu aşikardır.

    Öncelikle belirtmek gerekir ki, arabuluculuk kurumunun dava şartı olarak düzenlenmesinde gerekçe olarak, mahkemelerin iş yükü ve yargılama sürelerinin uzunluğu gösterilse de, şüphesiz bu tercih devletin faaliyet alanları konusundaki görüşlerinin de bir yansımasıdır. “Jandarma devlet” olarak bilinen anlayışa göre devletin faaliyet alanı sadece vatandaşların güvenliğini sağlamak, kolluk güçlerini yönetip, adaleti sağlamaktır. Liberalizmin savunucusu Locke’un da savunduğu bu anlayışa göre, bunun dışındaki faaliyetlerde devlet, minimal düzeyde varlık göstermektedir. Devletin görevi, insanların can ve mal güvenliğini sağlamak için suç ve cezalara ilişkin yasaları yaparak, bu yasaları icra edecek yargıçları görevlendirmek ve bu cezaların infazını sağlayacak kurumları oluşturmaktır. İşte zorunlu arabuluculuk kurumu devletin bu dar faaliyet alanının ötesine dahi geçerek, egemenlik yetkisindeki yargı yetkisini devretmesi açısından tartışmalı bir alana temas etmekte, dava şartı olarak arabulucuya başvurmanın, “mahkemeye erişim hakkının ihlali olup olmadığı” sorusunu ve “yargının özelleşmesi” kavramını akla getirmektedir. Yargının bu şekilde özelleşmesi ihtimali, yargısal alanın devlet yapılanmasından dışlanması sebebiyle ileride başka sorunlar getireceği ve yargının meşruluğu açısından sorun çıkaracağı sebebiyle eleştirilmektedir.

    Bu kısa yazıda işte bu soru, öğretideki görüşler ve Anayasa Mahkemesi kararları kapsamında irdelenip, uygulamadaki sorunlar doğrultusunda değerlendirilecektir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Devlet ve Yatırımcı Arası Uyuşmazlıkların Çözümünde Mahkeme Dışı Bir Yol Olarak “Yatırım Tahkimi”

    Giriş

    Devlet ve yatırımcı arası uyuşmazlık çözümünde tahkim yönteminin kullanımı hem ülkemizde hem de dünya genelinde önemli tartışmalara konu olmuştur. Çünkü yatırım tahkimi, günümüzde geniş kabul gören ticarî tahkim usulüyle aynı kökten geliyor olsa da, bu usulden konu ve mahiyeti bakımından önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Öncelikle, yatırım tahkiminde uyuşmazlık taraflarından birisi devlettir. Devlet, bu usulde egemen sıfatıyla yer almaktadır ve yatırım tahkiminde özel kişilerden oluşan hakem kurulu, devletin kamu gücüne dayanarak aldığı önlemlerin hukukiliğini ve yerindeliğini incelemektedir. Nitekim çözüm için yatırım tahkimine sunulan uyuşmazlıklar, özel menfaatleri aşan, kamusal menfaatlerle ilişkilendirilen uyuşmazlıklardır; yatırım tahkimine konu olan uyuşmazlıkların önemli bir bölümü, kamu gücü kullanımına ilişkin önlemlerden ve/veya kamu hizmeti kapsamında telakki edilen faaliyetlere ilişkin uyuşmazlıklardan kaynaklanmaktadır. Bu nevi uyuşmazlıklara konu tazminat tutarlarının kamu bütçesinden karşılanıyor olması da, özellikle söz konusu tazminat tutarlarının milyar dolarları bulan miktarları nedeniyle, konuyu devletler ve uyuşmazlık tarafı devlet halkları bakımından kritik kılmaktadır.

    Okumakta olduğunuz yazı, kısaca “yatırım tahkimi” olarak adlandırılan ve bir tarafında yabancı yatırımcının, diğer tarafında ise yatırımı kabul eden devletin (yazının devamında “ev sahibi devlet” olarak anılacaktır) bulunduğu, özellikleri itibariyle milletlerarası özel hukuk, idare hukuku, uluslararası kamu hukuku gibi hukukun pek çok alanını alakadar eden “devlet- yatırımcı tahkimine” odaklanmaktadır. Bununla birlikte yazının hemen başında şunu belirtmek isterim ki, yatırım tahkimini münhasıran hukuk alanına ilişkin bir konuymuşçasına ele almak, bu müesseseyi tarihi, felsefi ve politik bağlamından kopararak, konuya ilişkin uyuşmazlıkları salt “yetki”, “hakem seçimi”, “hakem kararının niteliği” gibi teknik sorunlar üzerinden incelemek, yatırım tahkiminin işlevi ve önemine ilişkin bir kavrayış geliştirmeyi imkânsızlaştırmaktadır. Özü itibariyle yatırım tahkimi, sermayenin sınırlar arası dolaşımını mümkün olan en sorunsuz biçimde sağlama amacıyla oluşturulmuş “yatırım hukukunun” usulî vasıtasını teşkil etmektedir ve sermayenin uluslararasılaşmasına hizmet eden sistemin önemli bir hukukî vasıtasıdır. Konuya bu gözlüklerden bakmak, bu alandaki gerilimlerin çok yönlü olarak değerlendirilebilmesi ve çözüm önerilerinin geliştirilebilmesi bakımından elzemdir.

    Okuduğunuz yazı kapsamında da, yatırım tahkimine sözünü ettiğim mülahazaları göz önünde bulundurarak yaklaşmaya çalıştım. Ne var ki, yazının hacmi itibariyle, yatırım tahkiminin oluşturulmasında ve işletilmesinde değinilmesine lazım geldiğine inandığım pek çok noktayı çalışmanın kapsamı dışında bırakmak zorunda kaldım. Bu nedenle yazıyı, konunun ana hatlarıyla sınırlı tutarken, konuya merak duyan okuyucuya faydalı olmak üzere dipnotlarda bazı kaynakları işaret ettim. Arzum, bu yazının, yatırım tahkimini enine boyuna incelemekten ziyade, konuya ilgili okuyucular için “başlangıç” yazısı olarak ele alınmasıdır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İş Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Haklı Olan Değil Güçlü Olan Kazansın!

    Hukuki uyuşmazlıklarda, yargı süreci dışında alternatif çözüm yöntemi olarak tanımlanan arabuluculuk Türkiye’de ilk gündeme geldiğinde, yargı dışı çözüm yolları konusunda aşırı hevesli çevreler dışında yeterince tartışılmadı, kamuoyunun gündemine girmedi. Uyuşmazlığın taraflarının yargıya gitmeden sorunlarını kendi arasında çözmesine dair yöntem geliştirilmesine neden itiraz edilsindi! Hak savunucusu işçi sendikalarının “zorunlu arabuluculuk” düzenlemesine kadar konuya yabancı tutumlarının sürecin işçiler aleyhine hızla ilerlemesinde payı vardır.1 Sarı sendika olarak nitelendirilen sendikaların sürece ciddi desteği ise ayrıca tartışılması gerekmektedir.

    Hukuk örgütlerinin, toplumların sınıfsal yapısını göz ardı eden hukuki yaklaşımları, birçok meselede olduğu gibi arabuluculuk meselesinde de anlama ve itiraz etme süreçlerini oldukça geciktirmiştir.

    Arabuluculukta hiçbir ülkede olmadığı şekli ile “zorunluluk” unsurunun getirilmesi ile birlikte tartışmalar hızlansa da, artık geri dönüşü zor bir yola girildi.

    Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi (Alternative Dispute Resolution, ADR) ilk ABD’de, sonra Avrupa ülkelerinde kimi farklı yaklaşımlarla uygulansa da, en nihayetinde liberal piyasa düzeninin işleyiş kurallarına en uygun çözüm yöntemi olduğunda birleşilmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Türkiye Depreme Hazırlanabilir Mi?

    Dinamik bir yapıya sahip olan Dünya’mızın en dış katmanı Litosfer (Taşyuvar) Levha adını verdiğimiz hareketli parçalardan oluşuyor. Bu parçaların hareketlerinin neden olduğu olaylardan biri de levha sınırları boyunca meydana gelen tektonik hareketlerin bir sonucu olan depremler. Dünya’daki depremlere bakıldığında bunların belli kuşaklar boyunca dizildiği görülür. Örneğin Dünya’daki en büyük depremler Pasifik Okyanusunu çevreleyen ve “Pasifik Ateş Çemberi” olarak bilinen kuşak boyunca sürekli olarak oluşmaktadır. Bir diğer önemli deprem kuşağı ise güneydoğu Asya’dan başlayarak Batı Avrupa’ya kadar uzanan Alp-Himalaya Dağ kuşağıdır. Türkiye bu binlerce kilometre uzunluğundaki deprem kuşağının orta kesiminde yer alıyor. Bu nedenle Anadolu toprakları bu kuşaktaki diğer bölgeler gibi milyonlarca yıldır yıkıcı depremlerden etkileniyor ve etkilenmeye de devam edecek. Depremler Dünya’da insanoğlu yok iken de oluyordu, insan nesli yok olup gittikten sonra da olmaya devam edecek.

    Depremin nedenleri, oluştuğu ve oluşabileceği yerler, olası büyüklüğü, olduğu takdirde nereleri nasıl etkileyebileceği gibi konular farklı disiplinler tarafından araştırılıyor. Bugünün bilim düzeyi içerisinde bu sorulara belli olasılıklar dâhilinde cevap vermek mümkün ise de depremin nerede, hangi büyüklükte ve daha da önemlisi ne zaman olacağını kesin olarak bilmek mümkün değil. Bu konuda bilim insanlarının önündeki en büyük engel her depremin kendine has özellikleri olması, bu nedenle de bir depremde elde edinilen bilginin diğer depremlere birebir uygulanmaması. Bugün toplumun genel beklentisi bilim insanlarının depremin olacağı anı ve yerini önceden bildirmesi ve böylece depremi en azından can kaybı olmadan atlatmak ise de bu beklenti maalesef bugün için uzak bir hayalin ötesine geçemiyor. Bu durumda da yapılacak yegâne iş kalıyor: Olması kaçınılmaz olan yıkıcı depremin vereceği zararı azaltmak ya da daha yaygın tabiri ile depreme hazır olmak.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Giresun Sel Olayı (22-23.8.2020) Üzerine Bir Değerlendirme

    ÖZET

    Giresun İl’inde 22-23.08.2020 tarihindeki yüksek yağış, Aksu vadisindeki Dereli ilçesinde, Yağlı Dere’de, Harşit Çayında, Çanakçı’da, Pazar Çayında vd vadilerde sel ve taşkınlara sebep olmuştur. Önemli miktarda mal ve daha da acısı can kayıplarının olması dikkatimizi sebep/ sonuç ilişkilerine çekmiştir. Dağlık arazideki ormanları yok eden HES’ler, taş ocakları, dağ yolu yapım tekniğine uyulmadan yapılan yollar, ormanlardaki aşırı kesimler yüksek yağışın çamur seline dönüşmesinin başlıca sebepleridir. Dere yataklarındaki kum/çakıl ocakları, dere yataklarının beton kanala alınıp, taşkın alanına bina vd. tesislerin yapılması sellerin etkisini ve zararını arttırmıştır. Daha da önemli olan, mevcut yağış, akış verilerine rağmen; incelemek, değerlendirmek ve gereğini yapmakla görevli sistemin “kamu yararını gözetemez” ve bu amaca yönelik karar veremez, çalışamaz duruma getirilmiş olmasıdır.

    1. GİRİŞ

    Karadeniz Bölgemizde dağlık araziye düşen yüksek yağışlar sellere dönüşmekte ve önemli ölçüde zarar vermekte, can kayıpları da olmaktadır. Giresun havzalarına düşen yüksek yağışlar 22-23.08.2020 tarihinde de sel felâketine dönüşmüştür. Bu sel olayının etkileri üzerine birçok kaynaktan verilmiş haber ve resim vardır. Yağışın sele dönüşmesi konusunda da çalışmalar yapılmıştır. Bunlardan birisi de Türkiye Ormancılar Derneği’nin düzenlediği kapsamlı rapordur (10.9.2020). Konuyu yağış/ akış ilişkisi ve iklim değişikliği açısından da ele almak gerekmektedir. Dağlık arazide ormanlardakiişlemleri,fındıkdikimalanlarını, derelerin taşkın yataklarına yerleşimleri, taş, kum ve çakıl ocaklarını, hidroelektrik santrallarını (HES) bir de bu sayısal verilere göre değerlendirmek uygun olur.

    Herhalde insanlarımızın ölmesini, evlerinin yıkılmasını, arabalarının, iş yerlerini tahrip olmasını, dağlarımızın göçmesini kimse istemez. Ama sistem ve bu sistemde değerlendirmeleri yapanlar ile uygulayanlar veya uygulamak zorunda bırakılanlar bütün bu felâketlere sebep olmaktadırlar.

    2. SEL OLAYI 22-23.8.2020

    Giresun İli’nde Aksu Çayı (Dereli) ile Pazar Çayı, Yağlı Dere, Harşit Çayı vd derelerin havzalarına düşen yüksek (Sağanak) yağış sele dönüşmüş, can ve mal kayıplarına sebep olmuştur. Meteoroloji Bölge Md’lüğünün ölçmelerine göre; 1 m2’ye Giresun’da 52 mm, Yağlıdere’de 80,8 mm Bulancak’ta 82,7 mm, yağış düşmüştür. Bu miktarlar daha sonra gelen bilgilere göre daha da artmıştır. Tirebolu- Doğankent (Harşit) yolundaki menfez çökmüş, Jandarma aracı dereye düşmüş, 5 er ile 1 vatandaş ölmüşlerdir. Çaldağı, Akkaya, Dereli, Tirebolu vd. yerleşim yerlerinde sele kapılıp, ölenler olmuştur. Dağlık arazide yamaç göçmeleri yolları kapatmıştır. Dereli’de suyun yüksekliği 2 m’yi geçmiş, iş yerlerini su basmış, sel arabaları da sürüklemiştir. Selin getirdiği dal, odun, moloz, taş vd. materyal her tarafı kaplamıştır. Derelerin taşkın alanlarına yapılan binalar (Espiye Soğukpınar’da dere kenarına yapılmış olan cami de) yıkılmıştır. Toplam 14 kişinin (5 asker) hayatını kaybettiği, 17 binanın yıkıldığı, 369 binanın hasar gördüğü bildirilmiştir. Daha önce de bölgede 21-23.11.2009 tarihindeki yağışlar da sele dönüşmüş ve birçok ev yıkılmış veya zarar görmüştür.

  • Her Yangın Çıktığında Yüreğimize Düşen Kor

    Koskoca bir yazı yine yangınlarla geçirdik. İhmal miydi bu yangınları söndürülmez yapan, yoksa bir türlü görmek istemediğimiz iklim krizi mi? Her yangın haberi geldiğinde herkesin aklına aynı soru geliyor: Yanan doğa harikası bu yerler imara mı açılacak?

    Peki, neden? Yani neden hep aynı soru akıllara düşüyor? Neden her yangının ardından “buraları artık otel ya da villa yaparlar” diye düşünüyoruz. Bu düşünceye kapılmakta haklı mıyız? Bence evet… Sorun güven sorunu yani… Peki nasıl başladı bu güven sorunu?

    Bir tarih yanarken

    Yaşımdan ötürü benim için en eski ve en büyük yangın, tarihi Haydarpaşa Garı’ydı. Çocukluğumdan beri Ankara’ya gitmek için heyecan duymamın en büyük nedeni o tarihi gardan trene binmekti. 2010 yılının sonbaharında televizyondan cayır cayır yanarken gördüm tarihi garı. O yandıkça beni de kor ateşler alıyordu sanki. Yangının ardından gar kapatıldı. 2012 yılına gelindiğinde tarihi garın önce otel yapılacağı söylendi. Sonra da tren seslerinin çınladığı gar kaderine terk edilmiş gibiydi artık. Çok sayıda yurttaş garın eski fonksiyonuna kavuşması için mücadele etti, hâlâ da ediyor, 2015 yılında garın aslına uygun restore edileceği duyuruldu. Koca bir tarihe tanıklık eden gar binası ise sessizliğin içinde eski günlerine kavuşmayı bekliyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 28. sayısında okuyabilirsiniz.