Kategori: Dosya

  • Basın Özgürlüğünün Sınırlarını Kimler Çiziyor?

    İlke diye pazarlanan ‘tarafsızlık’ kavramının ortada var olan tarafları ve bu taraflar arasında süregelen mücadeleyi gizlemeyi hedeflediğini bilerek ve buradan hareketle gazetecinin taraflı olduğunu başa yazarak, basın özgürlüğünü kısıtlayanın ne olduğunun farkındayız. Ancak gerçeği asıl sahibi olan halkla buluşturmak için attığımız her adım, gösterdiğimiz her çaba bir gün o özgürlük sınırlarını çizenin emekçi halk olmasını sağlayacak. İşte o zaman özgürlükten gerçek anlamda bahsedeceğiz.

    “Basın özgürlüğünün sınırları nerede başlar, nerede biter, gazeteci ne kadar özgürdür, Türkiye’de basının karnesi nasıl” tüm bu soruları yanıtlamadan önce bir şerh düşmekte fayda var; o da gazetecinin tanımı. Gazeteci, gerçeği asıl sahibi olan halkla buluşturmak gibi çok temel bir misyonu yerine getirmekle görevli bir anlatıcıdır aslında. Bu yüzden gazetecinin özgürlük alanını çizen, gerçeğin kime ait olduğudur. Gazeteciliğin yasama- yargı ve yürütmenin yanında dördüncü denetleyici devlet gücü olarak tanımlanması özgürlük alanını çizme tasarrufunun hangi sınıf elinde olduğunun da bir göstergesidir.

    Emperyalizme bağımlı kapitalist bir ülke olan Türkiye üzerinden özetleyecek olursak, basının özgürlük alanını belirleyen sermaye sınıfı ve -iktidar olsun olmasın- onun siyasi temsilcileridir. FETÖ ve ABD ile birlikte aslında de facto bir koalisyon hükümeti olarak 2002’de iktidara gelen AKP’nin rejim değişikliği konusunda üstlendiği misyon ile beraber basının özgürlük alanı daha da kısıtlanmış olsa da, Türkiye’de basının sınırlarını çizen her zaman sermaye sınıfı olmuştur. Cumhuriyetin emperyalistlerin isteği doğrultusunda Türkiye sermaye sınıfı ve gericiler eliyle yıkılarak, 2. Cumhuriyet adı verilen yeni rejimin inşasına sahne olan içinden geçtiğimiz bu olağanüstü süreçte mesleğini icra etmeye çalışan gazeteciler açısından baskının bizden önceki meslek büyüklerimize göre biraz daha sert olduğunu söylersek sanıyoruz abartmış sayılmayız.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Basın Özgürlüğü, Önemi Ve Türkiye Gerçeği

    Bütün demokratik ülkelerde basının1 özel bir önemi bulunmaktadır.

    Tek adam yönetimlerinin, yani mutlak iktidarın yaratacağı olası keyfi uygulamalar karşısında, yaşanabilecek sakıncaları önlemek üzere iktidar gücünün parçalanarak kullanılması gerektiği, eski çağlardan beri öne sürülen bir düşüncedir. Bu düşünce, Montesquieu tarafından somutlaştırılmış ve daha sonra anayasalarda yer alarak hayata geçmiştir. Güçler ayrılığı ilkesine göre devletin üç ana organdan oluştuğu (yasama, yürütme ve yargı) ve bu organların birbirlerini dengeleyerek/ denetleyerek görevlerini yerine getirmeleri gerektiği inancı, varlığını ve geçerliğini günümüzde de korumaktadır. Ancak zaman içerisinde, klasik anlaşılışıyla güçler ayrılığının, demokratik işleyişin gereklerini tam olarak karşılamadığı, hatta ayrıymış gibi gözüken bu üç organın aynı potada kolayca eriyip bütünleşebildiği görülmüştür. Demokrasi mücadelesinin tarihsel geçmişine bakıldığında ve nispeten yakın tarihte, otoriter / totaliter (Nazizm, faşizm vb.) rejimler nedeniyle yaşananlar dikkate alındığında, devlet gücünün üç ayrı organ tarafından kullanılmasının özgürlüklerin ve insan haklarının korunmasında yeterli olmadığı acı sonuçlarıyla ortaya çıkmış, bu nedenle, devleti / iktidarı “dışarıdan” başka bir gücün denetlemesi ihtiyacı belirmiştir. Demokratik açıdan bu ihtiyacı halkın görüşlerini iktidara yansıtarak gidermenin en doğru çözüm olduğu açıktır. Ancak, temsili demokrasilerde, seçimden seçime uzayan süreçlerde kullanılan oylarla yapılan halk denetimleri ne yazık ki, devlet gücünün kötüye kullanılmasına engel olamamaktadır. Dolayısıyla kamuoyunun / halkın görüşünü, gücünü iktidar erkini kullananlara güncel olarak yansıtacak bir yöntem olarak basının varlığı öne çıkmış; kamuoyunun oluşumunda basın, önemli bir rol ve işlev üstlenerek iktidar üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Bu çerçevede basın, adeta bir denetim organı gibi görev yaptığından, yasama, yürütme ve yargı organlarının yanında dördüncü bir organ, dördüncü bir güç olarak anılmaya başlamıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü

    Sosyal medya nedir?

    Sosyal medya son yılların adeta ‘moda’ tabiri hâline gelmekle beraber, tanımı ve kapsadığı alan konusunda hâlen bir konsensüsün oluşmadığı, bu nedenle son derece tartışmalı bir kavramdır. En geniş hâliyle sosyal medyayı, bireylerin internet üzerinden düşüncelerini, fikirlerini, deneyimlerini, bilgi birikimlerini paylaştıkları ve bu amaçla ara yüzler oluşturan bir çevrimiçi platform olarak tanımlamak mümkündür. Sosyal ağlar, bloglar, mikro bloglar, sohbet siteleri, forumlar ve internet sözlükleri gibi kişilerin birbirleriyle iletişim kurmasını ve bilgi paylaşmasını sağlayan internet siteleri ve uygulamalar sosyal medya kapsamında sayılabilir. Bunlar bazen iki kişinin birbiriyle yapmış olduğu sohbetler gibi mikro ölçekte paylaşımlardan oluşsa da, internet ortamının sınırsız zenginliğinden kaynaklı olarak, paylaşılan bir bilgi veya içeriğin saniyeler içerisinde binlerce, hatta milyonlarca insana ulaşması mümkün hâle gelebilmektedir.

    Anlaşılacağı üzere, sosyal medyaya ruhunu veren, karşılıklı etkileşime imkân tanıyan ve kişilerin bu yolla düşüncelerini paylaşabilmesine olanak sağlayan bir platform olmasıdır. Nitekim, buradan yola çıkarak, sosyal medyayı insanların “okuyucu rolünden içerik sağlayıcı” rolüne geçtiği, “yayıncılık mekanizmasından” “herkesten herkese” anlayışına evrildiği, dolayısıyla “içeriğin demokratikleşmesi” alanı olarak tanımlayan; bir başka deyişle, kullanıcıların internet mecrasında ve çevrimiçi platformda kendilerini özgürce ifade edebildikleri, demokratik ve çok sesli bir içeriğin oluşmasını sağlayan, kişilere farklı gruplara katılma imkânı veren, yorumlarla içeriğe katkıda bulunarak interaktif ve tartışmacı bir ortama zemin hazırlayan bir geniş alan olarak tanımlamak da mümkündür.

    Bu hâliyle, “yeni medya” olarak da adlandırılan sosyal medya, gelişen teknoloji ile değişen alışkanlıklar ve ihtiyaçlar penceresinden bakıldığında, yeni dönemin en önemli ve neredeyse biricik tartışma ve düşünceleri ifade edebilme aracı olarak belirmiş, bu yönüyle de ifade özgürlüğünün elzem tartışma başlıklarından birisi hâline gelmiştir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Djital Çağda İnternet Ortamında Bulunan Kitaplara Erişim Engeli

    I. Genel Çerçeve

    Teknolojinin gelişmesiyle birlikte internet, bilgilerin edinilmesi ve görüşlerin yansıtılması bakımından vazgeçilmez bir unsur haline gelmiştir. Bu bağlamda internet, siyasi sorunlar ya da kamu menfaati ile ilgili çalışmalara ve tartışmalara katılmayı sağlayan temel araçları bünyesinde barındırmaktadır. İnternet ve değişen medya ortamının yükselişi bizleri şu soruyla karşı karşıya bırakmaktadır: yerel devletler ile ifade sahibi kişilerden oluşan çift başlı bir sisteme dayalı geleneksel ifade özgürlüğü korumaları artık yeterli midir? Zira internet, medya içerikleri üzerinden bilgi edinme ve uluslararası iletişim sisteminin gelişmesi açısından daha fazla koruma gerektirecek kadar önemli bir hale gelmiştir. Bir ‘internet özgürlüğü hakkı’nın halihazırda var olup olmadığını söylemek için henüz erken olsa da internetin, ifade özgürlüğünün hukuksal boyutunun yeniden değerlendirilmesine yol açtığı söylenmektedir.

    Başka bir açıdan ise internetin özgürlükleri genişletmekteki rolü ve özellikle siyasal özgürlükler açısından önemi, giderek artan bir biçimde Facebook ve Twitter gibi bazı internet platformlarının egemenliğinde, ticari çıkarların korunmasına doğru çekildiği için eleştirilmekte ve internetin yaygın kullanımının siyasi özgürlüklerin alanını açacağına dair inanç ise naiflik olarak değerlendirmektedir. Olumlu veya olumsuz tüm değerlendirmeler ışığında kabul edilecektir ki çift başlılıktan çoğulcu düzene geçiş sonucunda hükümetlerin, sayısı milyarı geçen sosyal medya kullanıcılarının iletişimleri üzerindeki denetimi, eskisi gibi kolay olamayacak ancak hoşa gitmeyen ve aykırı bulunan ifadeler bakımından sınırlama arzusu sürecektir.

    Sonuç olarak artık düşünceler sadece yazılı basında gazete, dergi ve kitaplar üzerinden yayınlanmamakta, kişiler herhangi bir yayıncı kuruma ihtiyaçları olmadan internet üzerinden hızlı ve kolay bir biçimde düşüncelerini paylaşmaktadırlar. Bu düşünceler kimi zaman tek cümlelik yorumlar, kısa makaleler veya bloglar aracılığıyla kimi zamansa daha geniş kapsamlı olan kitaplar aracılığıyla internet

    üzerinden paylaşılmaktadır. Elektronik kitapların yaygınlaşmasıyla beraber basılı yayın geleneksel yayıncılık olarak görülmüş, özellikle de akademik çevrelerce yaygın biçimde kullanılan elektronik yayıncılık alternatif olmaktan çıkıp egemen hale gelmeye başlamıştır. Bu noktada yasaklanmış kitapların internet üzerinden yayınlanması ya da internette yayınlanan bir kitaba erişimin engellenmesi, yazının odağına aldığı, tartışılması gereken bir mesele olarak ortaya çıkmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Çevre Hakkından “Çevirme Hakkı”na

    Biz hukukçuların zorunlu ve genel bir yöntemidir: Önce kuralı söyler, sonra istisnalara geçer, daha sonra da gerçeği, yani olan biteni tarifleriz. Konu haktan hukuktan açılır ve cümlenin sonu haksızlık ve hukuksuzlukla biter. Şimdilerde ne yazık ki bu kaçınılmaz sonun öznesi olan bir hukuk alanı kalmamıştır diyebiliriz. Anayasa’dan başlayarak her hukuki düzenlemenin tarihsel bir ilerleme anlamına gelmediğini, özellikle de son on sekiz yıldır pozitif hukuk ve yargı pratiklerine de bakarak, giderek gerilediğimizi, üstelik idari eylem ve işlemlerin başkanlık rejimi ile birlikte bu düzleme tuz biber ektiğini söyleyebiliriz.

    Hukuk Defterleri dergisinin bu sayıdaki dosya konusu Çevre ve Hukuk. Belki de yukarıdaki tespit doğrultusunda bir geriye düşüş hiyerarşisi kurulacaksa en üst sıralarda yerini alacak olan çevre hakkının bu makalede nasıl ve kimler tarafından “çevrelendiğini” ve çevre hakkının yerini nasıl bir “çevreleme hakkının” aldığını kalemim yettiğince yazmaya çalışacağım.

    Başlayalım. Ne demiştik önce kanunlar, kurallar…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Deprem Gerçeği ve İstanbul…

    Yaşadığımız kentlerdeki imar faaliyetlerini ve neye hizmet ettiklerini iyi anlayabilmek için geçmiş yirmi yıl içerisinde kısa bir gezinti yapmak gerekiyor sanırım. Özellikle, 2002 yılından itibaren iktidarı tek başına elinde bulunduran siyasi erkin bu süreç içinde yaptığı tüm yasal düzenlemeleri ve bunların demokrasiye, ekonomiye ve kentlerimize yansımalarını tekrar hatırlayıp, yeni düzenlemelerin nelere yol açacağını kestirmemiz şimdiden mümkün olacaktır.

    1999 büyük Marmara Depremi, kentlerde ranta dayalı politikaları çok daha rahat uygulayabilmek için kritik bir eşik oldu. Kente yönelik tüm müdahaleleri meşrulaştırmanın aracı olarak kullanıldı.

    O zamana kadar ‘küresel kent’, ‘yarışan kent’, ‘finans merkezi’ kavramları üzerinden şekillenen İstanbul’da bundan sonra yapılacak bütün projelerde depreme karşı güvenli bir kentin yeniden inşa edilmesi gerekliliği üzerine bir söylem değişikliğine gidildi.

    Yine bu dönemde TOKİ, EMLAK GYO ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı geniş yetkilerle kentlerin yapılaşması üzerinde söz ve karar sahibi haline gelmiştir.

    Mecliste yasa değişikliği yapmak yerine, Bakanlar Kurulu tarafından yayınlanan KHK’ler ile -yeni Başkanlık Sisteminden sonra süreç, Cumhurbaşkanı Kararnameleri olarak devam ediyor- idari yapıların hemen hemen tamamında yeni düzenlemeler yapılırken imar mevzuatında da büyük değişiklikler olmuştur. İmarla ilgili yapılan düzenlemeler hem kentsel hem de kırsal alanlar üzerinde büyük tahribatlara yol açmıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yeni Yeşil Dünya Düzeni ve Ekolojik Emperyalizmin İnşası

    1980’li yıllardan itibaren sermaye hareketlerinin küreselleşmesi, uluslararası iş bölümünü radikal bir biçimde yeniden yapılandırmıştır. Ulus-ötesi şirketlerin çıkarları doğrultusunda sermaye kontrolleri zayıflatılmış, küresel üretim ve tedarik zincirleri oluşturulmuş ve ülkeler giderek artan bir ölçüde uluslararası rekabetçi baskılara maruz bırakılmıştır. Devletin kurumsal mimarisi de sermayenin uluslararası hareketlerini desteklemek üzere yeniden kurgulanmıştır. Özelleştirmeler ve emek piyasasını esnekleştirmeyi hedefleyen politikalarla birlikte bir bütün olarak değerlendirildiğinde neoliberal reformlar, sermayenin emeği ve diğer bağımlı sınıfları bütünüyle tahakküm altına alabilmesi için olanaklar yaratmış, güvencesizliği ve yoksulluğu artırmıştır. Ayrıca, sosyal harcamalarda nicel ve nitel erozyon ile kamusal hizmetlerin özelleştirilip, ticarileşmesine yol açmıştır. Bu sürecin bir diğer sonucu ise, sermayenin değerlenmesi için doğanın, kamusal alanların ve diğer müştereklerin metalaşmasıdır. Günümüzde kapitalist devletin sınıfsal karakterini iyice çıplaklaştıran mülksüzleştirme politikaları devam ederken, hammadde, toprak, su vb. yanı sıra bilgi, değerler, kültürel kimlikler dahil olmak üzere her şey metaya dönüşmekte, şiddetli çatışmaların nesnesi haline gelmektedir. Öte yandan, insan türünün doğa ile girdiği metabolik ilişkinin kırılması ve verimlilik artışına paralel olarak üretimin genişlemesiyle doğal kaynak ve enerji girdilerinin aşırı kullanımı sermaye birikimini uzun vadede olumsuz etkilemektedir. Kaldı ki son yıllarda dünya kapitalizminin içine girdiği ekonomik durgunluk, üretkenlik artışında yavaşlama ve birikim temposundaki önemli düşüşü beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda, kapitalizmin sadece ekoloji karşıtı değil; ekoloji yanlısı yeni kalkınma potansiyelleri içeren maddi dinamikler yarattığını söyleyebiliriz. Nitekim, son yıllarda neoliberalizmin ‘yaratıcı yıkıcılığına’ pansuman olarak yeşil birikim stratejileri öne çıkarılmaktadır.

    Yeşil ekonomi çerçevesinde kurgulanan kalkınma modelinin ana hatları, ekolojik modernizasyona dayanan bir tekno- ekonomik paradigma, dolayısıyla arz-talep dengesini düzenleyen ve kârların yeni sürdürülebilir yatırımlara aktarılmasına olanak tanıyan yeşile boyanmış bir birikim rejimi, toplumsal sınıfların bu yeni birikim rejimine uygun davranış kalıpları, normlar, değerler benimsemesini sağlayan kurumlar ve yöntemler setini barındıran bir düzenleme tarzı, küresel pazarlarda mal ve sermaye hareketlerini yeniden yapılandıran bir uluslararası rejim biçiminde özetlenebilir.1 Ekolojik modernizasyonun ulaşımdan imalat, tarım, enerji, inşaat, turizm, medya ile birçok servis hizmetine kadar uzanan geniş bir yelpazedeki sektörü canlandırarak sermayenin yeniden değerlenmesi için fırsatlar yaratacağı kesindir. Zira yeşil olmak çok uluslu şirketler tarafından oldukça karlı bir strateji olarak benimsenmektedir. Yatırımlar yeni finansman mekanizmaları gerektireceğinden ve tüketiciler çevreci tüketim kalıplarıyla teşvik edileceğinden, bankacılık ve finans sektörü bu dönüşümden karlı çıkacak ve yeşil kapitalizm de bir borç ekonomisi olarak gelişecektir. Ayrıca finansal piyasaların genişlemesinin ve sermayenin uluslararası bir ölçekte bütünleşmesinin farklı kâr olanakları yarattığını da söyleyebiliriz. Aşağıda detaylandırılacak olan karbon piyasaları aracılığıyla yürütülen emisyon ticareti bu alternatif yatırım fırsatlarını örnekler niteliktedir. Sonuçta yeşil kapitalizm, sermayenin tüm devrelerini yeni modelin düzlemine taşımak amacındadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz. 

  • “Ölüme Yürüyen Bir Gezegende İşler Sürdürülemez!”

    Ne zaman çevreyi ilgilendiren bir sorun masaya konulsa, örneğin enerji üretiminin iklim değişikliğine etkileri konuşulmak istense, birbiriyle çatışması gerektiği “ileri sürülen” iki grup öne çıkıyor hemen; çalışanlar vs çevreciler. Çevrecilerin ve çevre koruma politikalarının mevcut işlere zarar verdiği, yeni istihdamın önünde engel oluşturduğu, daha doğru olup olmadığı konusunda bile tartışma (!) olan iklim değişikliği nedeniyle binlerce, yüz binlerce çalışanın işinden olacağı argümanları ileri sürülüyor.

    Eh, baktığınızda ve bir gün bile çalıştırılmaması gereken fosil yakıt kullanan santralleri düşündüğünüzde, bugüne kadar pek çok işçiye ücret, çalışma koşulları ve sendikal haklar açısından “iyi iş” sağlamış bir endüstrinin ortadan kaldırılmasını söylemek, çalışanların da işlerinden olması demek, değil mi?

    Ülkemizde de etkili olan, son yıllara damgasını vuran çelişkilerden birisidir bu. Bir yandan özelleştirme girişimlerine karşı mücadele eden/etmek zorunda kalan sendikalar, arada bir de bacalara çıkan, eylem yapan çevrecilerle karşılaşıyor, en azından alaycı bir gülümseme ile “bunlar da nereden çıktı şimdi!” diyorlar/dı.

    Termik santrallerin büyük bir çoğunluğu “devlet değil özel sektör olarak, kömürün son tozuna kadar kirletmeye devam etmek üzere” özelleştirildikten sonra, çoğu santralde örgütlü sendika da kalmayınca sorunun en azından bir ayağı kendiliğinden ortadan kalkmış oldu.

    Gerçekten durum bu mudur? Çalışanlar ile çevre savunucuları arasında giderilemez bir çekişme mi var? Anlamaya çalışmak için sorunun merkezinde yer alan iklim değişikliğine bakalım.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Çevre Ceza Hukukunun Gerekliliğine Ve Etkinliğine İlişkin Kısa Bir Değerlendirme

    4 Haziran 2019 tarihinde açıklanan ve Çevrenin korunmasında hukukun zorlayıcı gücünden faydalanılması tartışmasız kabul görmekle birlikte, hangi mekanizmalara başvurulması gerektiği üzerinde uzlaşı sağlanamayan bir konudur. İdare hukuku, medeni hukuk ve ceza hukuku arasından hangisinin veya hangilerinin tercih edilebileceğine yönelik farklı yaklaşımlar bulunur. Dinamik bir karaktere sahip olması nedeniyle, idare hukuku çevre korumasında fayda sağlayabilir.1 Her geçen gün farklı şekillere bürünen çevre sorunları karşısında, günceli yakalama yükümlülüğü taşıyan idare hukukunun çözüm üretmesi mümkündür. Kaldı ki, çevre zararları karşısında idari yaptırımların uygulanması ve yine bu yaptırımlar için öngörülen itiraz yollarına başvurulması kolaydır.

    Öte yandan, idari yaptırımların caydırıcılık sağlama bakımından göstereceği etkinin ceza hukukundaki kadar güçlü olması beklenemez. Çevre ihlallerinin genellikle tüzel kişilerin faaliyetleri çerçevesinde işlendiği düşünüldüğünde, idari para cezalarının çözüm sunmakta yeterli olmayacağı görülebilir. Finansal bakımdan güçlü işletmeler açısından ödenecek cezalar, ticari ilişkideki gider kaleminden öte anlam taşımaz.2 Söz konusu tüzel kişilerle ilgili olarak, idarelerin yasaklama ya da izin verme gibi çeşitli yetkilerini kullanmaları da faydasız kalabilir. Türkiye’deki idareler ve kimi işletmeler arasındaki ilişkiler yumağı göz önünde bulundurulduğunda, çevre idare hukukuna ilişkin kuralların formaliteden öte bir anlam taşımaması olasıdır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Düzenin “Yeni” Hukuku

    Yargıda geldiğimiz nokta nedir?

    Sanırım bunun için 2 Eylül tarihinde Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’nde yapılan 2019-2020 Adli Yılı açılış töreni bize bir dizi veri sunabilir. Bunun için de törende yapılan üç konuşmayı mercek altına yatıralım.

    Beş yıllık “ara” sonrası Adli Yıl açılışı töreninde söz alan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun konuşması oldukça zayıftı. Ülkede yaşananları, dolayısıyla hukuk ve yargı alanında yaşanan birçok başlığı yok sayan, Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni konuşmasında merkeze koyan Feyzioğlu, öyle veya böyle herhangi bir tarafça dile getirilebilecekleri sıralamakla yetindi. Bu nedenle, konuşmasında yer alan ve bu yazı çerçevesinde değerlendirilebilecek olan, hukuk alanındaki mesleklere giriş sınavı ile hâkim ve savcı yardımcılığı müessesesi önerisini hatırlatmakla yetineceğim. Bir de tek“cesur”(yadakarşı)önerisisayılabilecek olan Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısının oluşturulmasına dair önerisini. (Tayyip Erdoğan da kendi konuşmasında HSK üyelerinin bugünkü seçim yönteminin -Meclis ve yürütme tarafından seçilmesinin- kuvvetler ayrılığı yorumu ile ilgili olduğunu ifade ederek, “Türkiye’nin örnek aldığı Batı demokrasilerinde yargı organlarının kararlarını kanun adına vermesi de yine bu anlayışın sonucudur. Ülkemizdeki tartışmalarda kuvvetler ayrılığına yönelik ithamların daha ziyade yürütme- yargı gerilimi üzerine bina edilmesinin sebebi, bu önemli gerçeği örtmeye yöneliktir” dedi. Konuşmalar önceden hazırlandığı için, Erdoğan Feyzioğlu’na cevap verdi demeyeceğim, denk gelmiştir. Ya da daha önce aralarında konuşmuş olabilirler, o nedenle konuşmasına konu olmuş olabilir.)

    Nihayetinde, Metin Feyzioğlu’nun tüm konuşması tek bir kelime ile özetlenecek olursa, bu, kendisinin de ifade ettiği üzere “normalleşme”dir. Arayış budur!

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.