Kategori: Mercek

  • Mercek: Korona Fırsatçılığı

    Koronavirüs salgını ülkemizi ve tüm insanlığı tehdit etmeye devam ediyor. Türkiye’de 20 Eylül tarihli resmi rakamlara göre salgına yakalananların toplam sayısı 302 bin 867; salgın nedeniyle ölen kişi sayısı ise 7 bin 506.

    Siyasi iktidarların tüm dünyada salgına ilişkin önlem almakta gecikmesi bir yana, kapitalizmin sağlık sisteminin salgın karşısında çöktüğü, salgınla mücadelenin sağlık emekçilerinin üzerine yıkıldığı, salgını dizginlemek ve yok etmek için bilimsel ve kamusal bir planlamanın olmadığı açıkça görülüyor. AKP iktidarı da bundan azade değil. AKP salgının başlangıç döneminde üretimi tamamen durdurmayarak yarı karantina politikası izlemiş ve hastanelerin hizmet verebilme kapasitesini korumayı hedeflemişti. Bu politika salgını bitirmeyip oranları azaltsa da, Haziran ayı itibariyle önlemlerin azaltılması bulaş sayısı ve ölüm oranlarını artışa geçirdi.

    Salgınla mücadele sürecinin yönetimindeki temel sorunlar bu sayımızın dosya konusu olarak diğer yazarlar tarafından derinlikli yazılarla değerlendiriliyor. Bu yönetim sorunları yukarıda belirttiğimiz gibi, sadece Türkiye’ye ilişkin olmayıp, kapitalizmin bir krizidir. Ancak salgın sadece iktidarların salgınla mücadeledeki başarısızlıklarını değil, bu krizi nasıl fırsata çevirmeye çalıştıklarını da gösterdi.

    Elbette her krizi fırsatı dönüştürmek isteyenler çıkar. Bu salgın döneminde de yaşamsal ürünlerin fiyatlarındaki artışlar ya da kredi faizlerinin düşmesi nedeniyle araba ve ev fiyatlarındaki artışlar bunlara örnek gösterilebilir. Devletlerin görevi ise kriz fırsatçılarına karşı önlem almak, halkın salgın nedeniyle uğradığı zararı azaltmaya çalışmak olmalıdır. Ne var ki, ülkemizde bu fırsatçılığı yapan ya da olmasına izin verenlerin başında siyasi iktidar geliyor.

    Bu konuda akla ilk gelen örnek, daha salgının nasıl bulaştığı, etkilerinin neler olacağı bilinmez iken, Atatürk Havalimanına hastane yapılmasının gündeme gelmesidir. Bunun nedeni COVİD-19 nedeniyle hastanelerin yeterli gelmemesi ve yeni hastanelerin yapılması gerekliliği olarak açıklanmıştı. Ne var ki, Atatürk Havalimanında bulunan birçok binanın kullanılması yerine pistin kırılarak hastane inşaatının başlamasından sonra Sağlık Bakanı’nın açıklaması ile anlaşılmıştır ki bu hastane halk sağlığı için değil, sağlık turizmi için kullanılacaktır.

    Herkese“evdekal”çağrılarıyapılırken,çevrenin talan edilmesine de tam gaz devam edildi. Örneğin; Mart ayında, Kanal İstanbul projesi kapsamında ilk ihale gerçekleşti, Eskişehir Sivrihisar’da, TMSF yönetimindeki Koza Altın İşletmeleri tarafından yaşam alanlarının yakınına 40 hektar alan içinde 1 milyon 750 bin metreküp kapasiteli atık depolama göleti yapımı için çalışmalar başlatıldı. Yine Mart ayı ortasında başlayan bir inşaat da, Burdur Yeşilova’daki Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçesi çalışmalarıydı. Nisan ayında korona nedeniyle hiçbir etkinliğin yapılamadığı bir dönemde Bursa’nın Çalı mahallesinde 2011 yılında ihalesi yapılan Hidro Elektrik Santrali inşaatına bir anda başlandı. Çevreyi talan projelerinin uygulanması hız kesmezken, yayınlanan yönetmelik ve cumhurbaşkanlığı kararları ile bu talanı daha da büyütecek adımlar atıldı. Mart ayında Resmî Gazetede yayınlanan Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapılan değişiklikler ile koruma alanlarında, entegre tesis, turizm ve yerleşimlere izin verilerek, bu bölgelerin imara açılması onaylanmış oldu. Yine cumhurbaşkanı kararı ile Ankara Ulus Tarihi Kent Merkezi’nin “acele kamulaştırılması” da bu fırsatçılığa bir örnek.

    En büyük fırsatçılık ise üretimdeki ekonomik kayıpların yine emekçilerin üzerinden giderme yolunun seçilmesi oldu. Son altı aya bakıldığında, işçilerin haklarını gasp edecek birçok düzenlemenin hızlıca geçirildiği görülecektir. İşverenlerin ücretsiz izne istedikleri gibi çıkarabilmelerine olanak tanınması, kısa çalışma ödeneğine başvurularda denetimin yapılmaması nedeniyle birçok çalışanın bu ödenekle geçinmek zorunda kalması, işçilerin ücretsiz izne çıkarılması nedeniyle 1.170 TL’lik nakdi destek ile geçinmek zorunda bırakılması ancak haklı nedenle fesih haklarının ellerinden alınması bunlardan sadece birkaçı. Kaybın geniş kitlelere ulaştığını görmek için rakamlara bakmak yeterli oluyor. Ağustos ayı rakamlarına göre 3.5 milyon işçi kısa çalışma ödeneğine yönlendirilmiş; 1.8 milyon işçi de ücretsiz izin ödeneği alıyor. Emekçiler hem bu düzenlemelerle hak gasplarına uğrarken hem de çalıştıkları işyerlerinde önlemlerin yeterli olmaması nedeniyle virüse yakalanma riskiyle karşı karşıya. Hastalanan işçilerin işyerlerinde ise üretimin durmaması için işçileri işyerinde karantinaya alıp, evlerine göndermeden işe devam etmeleri çözümüne(!) dahi başvuruldu. Yine bu süreçte işverenler, maliyetleri azaltacağı için uzun zamandır geçmeye çalıştıkları evden çalışma biçimine pandemi nedeniyle çok hızlı bir şekilde ve işçiler istemese dahi geçebilme imkânını bulmuş oldu.

    Adliyelerin durumu da Mart ayının ortasından itibaren getirilen önlemler ile, duruşmalar ertelenmiş, süreler durdurulmuş ve adliyeler sessizliğe bürünmüştür. Belirtilen sürelerin bitmesi ile birlikte adliyelerde yaşanan yoğunluk ise adliyeleri adeta kitlemiştir. Salgının devam ettiği günümüzde dahi sorunlar çözülememiş, neredeyse her gün yeni bir mahkeme kalemi ya da icra müdürlüğü koronavirüs nedeniyle karantinaya alınmaktadır. Adliyelerde salgın riskiyle en çok karşı karşıya olanlar ise her gün mahkeme kalemleri ve icra dairelerinde çalışan görevlilerle birlikte işçi avukatlar ve stajyerlerdir.

    Cezaevlerindeki durum ise belirsizliğini sürdürüyor. Salgın nedeniyle görüşlerin yapılamadığı, avukat görüşlerinin bile sınırlandırıldığı dönemde, buradaki salgın durumu ve hak ihlallerine ilişkin doğru verileri alabilmek mümkün değildi. Keza Nisan ayında pandemi nedeniyle infaz kanununda yapılan değişiklikler sonucu birçok kişi tahliye edildi. Ancak yargılamalarında birçok usulsüzlük olan, bu usulsüzlüklerin Yargıtay tarafından incelenmesini isteyerek ölüm orucuna başlayan Av. Ebru Timtik ve Av. Aytaç Ünsal, sağlık durumlarının kötüleşmesi nedeniyle cezaevi koşullarının sağlık durumlarına uygun olmamasına ve adli tıp raporunun tahliye edilmelerine ilişkin raporunun bulunmasına rağmen tahliye edilmediler ve Av. Ebru Timtik hayatını kaybetti.

    Yukarıda kısaca değindiğimiz başlıklar dahi iktidarın, salgına ilişkin önlemleri de kendine göre belirlediğinin bir göstergesidir. İktidar partisi ve cumhurbaşkanı miting ve toplantılarını rahatça yapabilirken, hatta yasaklamalar bu toplantıların saatlerine göre ayarlanırken; konser, tiyatro ve vb. etkinlikler ile muhalefetin mitingleri salgın nedeniyle yasaklanmıştır.

    Yukarıda saydığımız başlıklara başka başlıklar da eklenebilir. Ancak yenilerini de eklesek baktığımızda ortaya çıkan tablo, halkın sağlığının değil, ekonominin ve iktidarın kendi bekasının ön plana çıkarıldığı bir tablodur. Buradan ise salgının doğru bir yönetimini ve halk yararına bu sürecin yürütüleceğini beklemek en naif tabirle saflık olacaktır.

  • 2019’un sonuna gelirken, yeniden

    Çabuk unutuyoruz.

    Şöyle dönüp sadece siyasi, hukuki ve toplumsal bağlamda 2010 yılından beri yaşadıklarımızı bir beş dakika düşünsek bu toprakların nasıl bir alt üst oluştan geçtiğini görebiliriz. Ya da bunun için, o kadar geriye gitmeyip Hukuk Defterleri’nin yayınlanmaya başladığı Mayıs 2016 tarihinden itibaren yaşadığımız sürece bakmak yeterli olacaktır: Derginin çıkmaya başladığı dönemde esasen 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesi başlamıştı ve yeni gelecek olana dair hukukçular olarak neler yapılabileceğini tartışıyorduk. Dergi çıkmaya başladıktan iki ay sonra 15 Temmuz Darbesi yaşandı, ardından 3 yıl süren OHAL süreci başladı. Bu süreçte asıl olarak rejim değişti ve tüm bu değişimlerle beraber elbette tartıştığımız şeyler de evrimleşti.

    Yılın son sayısının Mercek yazısında geçtiğimiz yıla -elbette bu yazıya ayrılan sayfa sınırı dahilinde- bakmaya çalışacağım. Daima yaşadıklarımızı aklımızda tutup buralardan hareketle neler yapmamız gerektiğini belirleyebilmek için…

    ***

    2019 yılının başına şöyle bir bakacak olursak, dönüşümün geldiği nokta itibariyle rejim değişikliğinin hukuki meşruiyetinin sağlanmış olduğunu, sonrasında -bir dizi ilerici sol özne haricinde- kimsenin karşı çıkmadan, hatta kabul ederek, muhalefetin “hodri meydan” diyerek girdiği Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerini görüyoruz.

    Bu sayfalarda bu değişim- dönüşümü çokça yazdığımız için tekrar tekrar sürecin kendisini açıklamaya çalışmayacağım. Ancak kanımca bu yeni rejim güçlü yürütme-etkisiz yasama, hukuk güvenliğini sağlayamayan-güdümlü yargı olarak ifade edilebilir. Tüm bunlar ise yaşam güvencesi olmayan yurttaşlar yaratmıştır. 2019 yılı bize bu “yeni” rejimin özelliklerinin neler olduğuna ilişkin somut örnekler vermiştir.

    Bu anlamda, 2019’da akla ilk gelenlerden biri şüphesiz 31 Mart yerel seçimleri ve sonrası yaşananlar. Önemli büyükşehirlerde AKP oy kaybetmiş, kayyum atanmış şehirlerde tekrar

    HDP’li belediye başkan adayları kazanmıştı. Erdoğan’ın ilk açıklaması bu seçimlerin demokratik bir şekilde geçtiği ve demokrasiye saygılı oldukları yönünde idi. Ancak bunun böyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Önce YSK tarafından şaibeli olduğu iddiası ile İstanbul seçimleri iptal edildi. Yenilenen seçimlerde ise CHP ve İmamoğlu bu sefer büyük bir farkla kazandı. Sonrasında Eylül ayı itibariyle ise başta Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyeleri olmak üzere, şu ana kadar HDP’li 13 belediye başkanlığı yerine tekrardan kayyum atandı. Muhalefet hala, seçimlerle gelen başkanların görevden alınıp yerlerine kayyumların atanmasına sessiz kalmaya devam ediyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yaptığı açıklamada kayyumun İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri için söz konusu olmadığını belirtmesinin de bu suskunlukta bir payı muhakkak ki vardır. Ne var ki, buralara kayyum atanmasa da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kimi yetkileri Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle sınırlandırılmaya çalışılıyor. Yani “yeni” rejimin kuvvetler ayrılığını bertaraf eden ve sınıflar dengesini şeklen bile gözetmeyen karakterinin otoriter özelliği ve bu anlamda diğer klasik burjuva demokrasilerinden de farkı açıkça görülüyor. Rejim, kendi istemediği siyasi sonuçlara meşru bir zemine gereksinim duymadan müdahale ediyor.

    Geçen yıl “yeni” rejimin yargılamaları da gündemdeki yerlerini korudular. Elbette yargılamalar, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiye sürecinde olduğu gibi, “yeni” rejimin oluşturulmasında da memleketi dizayn etme, muhalifleri susturma aracı olarak hâlâ önem taşıyor. Ancak yakın dönemde müdafilerin taleplerinin neredeyse hepsi reddedilerek, esas hakkında savunma hakkı verilmeden, hızlıca karara bağlanan, şeklen dahi usulüne uydurulma ihtiyacı görülmeyen birçok dava örneğiyle karşı karşıyayız. Yine bu dönemde eski yargılamaların (Ergenekon, Balyoz, OdaTv, KCK vb.) aksine delil yaratılmaya dahi ihtiyaç duyulmuyor, cezalar meşru hatta hukuki bir gerekçeye dayandırılma ihtiyacı dahi hissedilmeden, ceza hukukunun temel ilkeleri göz ardı edilerek veriliyor. Özellikle ÇHD’li avukatların davası buna örnek gösterilebilir. Dolayısıyla, “yeni” rejim savunmanın yani avukatların yargılamalar sürecinde önemsizleştirildiği ve etkisizleştirildiği hatta bu anlamda itibarının da neredeyse yok edilmek istendiği bir süreci getiriyor. Hâkim ve savcıların ise uzun süredir bağımsızlıklarının ve güvencelerinin kalmadığı ise bir gerçek.

    Hukuka ve mesleğe ilişkin bu seneye bakarken, yılın ikinci yarısı itibariyle açıklanmaya başlanan Yargı reformu ve paketleri ile bunlara ilişkin tartışmaları da eklemek gerekiyor. Ancak bu derginin sayfalarında çokça yazıldığı ve daha yazılacak olması sebebiyle Derginin 21. sayısındaki yazıları önermeyi tercih ediyorum. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ile baroların olağanüstü genel kurul çağrısının Birlik tarafından kabul edilmemesine ilişkin yürüyen önemli tartışmaları da buraya ekleyelim.

    Gelelim bu rejimin her birimize, ülkenin yurttaşlarına getirdiklerine. 15 Temmuz’a kadar olan süreç laiklik/muhafazakarlık ayrımının derinleşmesini yaratırken; 15 Temmuz sonrası politikalar milletçilik üzerinden bu ayrımı derinleştirmeye zorluyor. Her ne kadar rejim, bu ayrışmaları derinleştirmekten beslense de asıl gerçek ayrım, tüm çıplaklığı ile son zamanlarda kendini gösteriyor; kriz, yoksulluk, işsizlik, güvensizlik ve intiharlar…

    Ağustos ayı resmi istatistiklere göre işsizlik oranı yüzde 14. Yani en az 4 milyon kişi işsiz durumda. Birçok üniversite açan ancak iş imkanları yaratmayan iktidar, işçi ücretlerinin düşürülmesi için işsizler ordusunun yaratılmasına göz yumuyor. Yine birçok işçinin asgari ücretle çalıştığı ve gelen zamlar da düşünüldüğünde bu ücretin bırakın bir ailenin, bir kişinin bile insani koşullarda yaşamasını sağlayamadığı açık. Bununla birlikte, yıllar içinde tahrip edilmiş olsa da 1923 Cumhuriyeti’nin sosyal devlet anlayışı, yeni rejimin daha fazla piyasacılık öngören anlayışıyla da uyumlu değil. AKP iktidarı boyunca “sosyal” yardımların, iktidarla ilişkilere ya da seçimlerde verilen oylara göre belirlendiği açık. Yurttaş olarak devletin sunduğu olanaklardan ücretsiz olarak yararlanmak neredeyse imkansız. Örneğin devlet okullarında dahi bağış adı altında para istenmesi normalleşmiş durumda. Hukuka ya da devletin diğer kurumlarına güvenin kalmadığı yapılan anketlerde görülüyor. 2018 yılında yapılan bir anket sonucunda “cumhurbaşkanlığı, TSK ve emniyetin hiçbirine güvenmiyorum” diyenlerin oranı yüzde 30. Adalete ve hukuka güven ise yüzde 20-30’larda. Türkiye’nin “yeni” rejiminde yurttaşlar, kendini ne ekonomik ne de hukuki olarak güvende hissediyor. Bunun en vahim sonucu ise, son zamanlarda neredeyse her gün yenisini öğrendiğimiz intiharlar. Bunlar asla münferit ya da kişilerin psikolojik sorunları olarak geçiştirilemez. Açıktır ki yeni rejim, güvensiz ve güvencesiz yurttaşlar yaratıyor. 2019 yılı açısından bırakın hukukçuları bu ülkede yaşayan tüm emekçiler için en yakıcı sonuç gözlerimizin önünde tüm çıplaklığıyla duruyor. Bu intiharların asla önemsizleştirilmesine ve unutulmasına göz yummamak gerekiyor.

    ***

    Daha birçok başlık olmasına rağmen, Sanırım 2019’a dair bu kadar hatırlatma yeterli.

    Yazıyı 2018 yılının Ocak-Şubat sayısının Mercek yazısını bitirdiğim paragraf ile sonlandırmak istiyorum.

    “Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.”

    2020 yılının, bu taleplerimizi netleştirdiğimiz ve birlikte bunu nasıl başaracağımızı somutladığımız bir mücadele yılı olmasını dilerim. İşsizlikten, yoksulluktan ve memleketin bu hâle gelmesinden muzdarip daha fazla yurttaşımızı kaybetmememiz için…

  • Mercek: Hukuk – Siyaset – Yargı, Yeni Adli Yıl Başladı…

    Yeni adli yılın açılışı, dergimizin okuyucularının da yakından takip ettiği gibi, ülke gündeminde önemli bir yer tuttu. Adli Yıl Açılışının Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde olmasını reddeden baroların yarattığı etkinin yanında, gerek açılış toplantısındaki vurgular gerekse sonrasındaki gelişmelere bakıldığında herhangi bir adli yıla girmediğimizi göstermektedir.

    Merceği önce barolara tutalım.

    Öncelikle, Yargıtay’ın Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde yapılacak açılış için barolara gönderdiği davete, ilk olarak İzmir Barosu’nun verdiği cevapta “Bir kişi rahatsız olduğu için, Türkiye Barolar Birliği Başkanının adli yıl açılış törenlerinde konuşma yapmasının önüne geçmek amacıyla yasa değişikliği yapanların salonlarında, avukatları dinleyici olarak törene çağırmanızı ancak naiflik olarak adlandırabiliyoruz. Anlaşılan o ki; halkından kopuk bir yargı sisteminin mimarlarının, vatandaşın adalete erişimini zorlaştıranların, hiçbir canlıya yaşama imkanı tanımayanların, hakimlik ve savcılık teminatını yok sayanların, hayalleri avukatsız bir yargı olanların salonlarında adli yılı açmak, 2019 yılında da sizlere nasip olacak. Bu cevabi yazımızla, siyasi kararlarla, mesleki faaliyetlerini gerekçe göstererek yüzlerce mensubunu tutsak ettiğiniz onurlu bir mesleğin temsilcileri olarak, yaptığınız nazik daveti geri çevirmek zorunda olduğumuzu bildiriyoruz. Bize kalırsa, siz de o salona gitmeyin” derken, bu reddiyeye onlarca baro sonrasında yaptığı açıklamalar ile ortak oldu.

    Yeni Adli Yıl açılışı, avukatların ezici çoğunluğunu temsil eden onlarca baronun açılışa katılmaması kararı sonrasında, TBB’yi temsilen katılacağını duyuran Metin Feyzioğlu verdiği bir demeçte, “İstanbul, Ankara gibi bazı barolar “Yargı reformu Külliye’de mi açıklanır” demiş. Ben de dedim ki “Sizin evinizde mi açıklayacak, benim ofisimde mi açıklayacak”. Devlet kurumlarının uyumlu çalışmasından anayasa gereği sorumlu olan Cumhurbaşkanı millete bir söz veriyor. Cumhurbaşkanı açıklamasın demek büyük bir çelişki. Yani devlet buradan yönetilmesin diyorlar. Devletin nereden yönetileceğine millet karar verecek. Anayasaya göre devletin nerede yönetileceği açıklanmış” diyerek kendisine dönük eleştirilere cevap vermiş oldu. Ancak bu cevapta en önemli husus, hiç kuşku yok ki 2019 Yargı Reformu Stratejisi’ne yapılan atıftır. Ve Yargı Reformu Strateji Belgesi yeni adli yılın değil, önümüzdeki bir dönemin ana tartışma konularından biridir.

    Baroların aldıkları konumun ise sadece Yargı Reformunu merkeze alarak açıklama yapmak değil, aynı zamanda 17 yıllık AKP iktidarının yargıyı düşürdüğü duruma dair de ortak bir tepki vermek olduğu görülmüş, bu ortaklığın içerik ve biçiminin nasıl ilerleyeceği ya da ilerleyip ilerlemeyeceği de, önümüzdeki günlerin konusu olarak kalmıştır.

    ***

    Geçtiğimiz sayımızın, Mercek sayfasında Evrim Şenöz tarafından kaleme alınan “2019 Yargı Reformu Stratejisi Belgesi” makalesinde ana vurgular, uzun süredir AKP’nin yargıda dönüşüm adı altında hukuku önemli bir araç haline getirdiği ve bu aracın da yargıyı yürütme erkine daha fazla bağladığı, yargının/ hukukun sermayenin talepleri ile uyumlu olarak piyasalaşmasının önünün açıldığı, savunmanın da bu sürece uygun hale getirildiği, reform paketinin desteklenmesinin ise bu sürecin aklanmasına yarayacağı noktalarına yapılmıştı.

    Yazının kaleme alınmasından bu yana geçen zamanda sadece ilgili makalede yazılanlar dışında AKP’nin daha da fazla noktayı açık ettiğini söylemek mümkün.

    İlk açığa çıkanın ise, Yeni Adli Yıl açılışında söylenen ve davete icap etmeyen barolara dönük bir seslenme ile cisimleşen, barolar başta olmak üzere meslek örgütlerindeki seçim sistemine dönük müdahale olduğunu söylemek mümkün.

    Cumhurbaşkanı’nın adli yıl açılış töreninde “İlk çözmemiz gereken meselelerden biri, tüm meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin temsili demokrasiye uygun hale getirilmesidir” cümlesinin AKP’nin eskiye dayanan bir isteği olduğunu, baro seçim süreçlerinde AKP’ye yakınlığı ile bilinen seçim gruplarının bunu kürsülerden çoğu kez dile getirdiğini bilmekteyiz. Çoğu baronun daveti boykot ettiği, sonrasında bazı baroların TBB için olağanüstü genel kurul çağrısı kararı aldığı bir dönemde, bu değişikliğin ya da bu müdahalenin, Ekim ayı içerisinde ayrı bir tasarı olarak mı yoksa reform paketi içerisinde mi yer alacağı henüz belirsizliğini koruyor. Belli olan ise şudur ki; AKP, kısa vadede bugün yargı alanında en önemli müttefiki haline gelen TBB Başkanı’nı yerinden edecek bir çıkışa önlem almakta, uzun vadede ise baroların yek vücut iktidar aleyhine bir adım atmasının önüne geçmek istemektedir. Reform paketi ile ya da reform paketinin gölgesinde avukatları, meslekî sorunların daraltılmış ve geçici çözümleri ile meslek örgütlerinin etkisizleştirileceği bir düzlemde, bocalayacakları daha da karmaşık bir süreç beklemektedir.

    ***

    2019 Yargı Reformu Strateji Belgesi, Cumhurbaşkanı’na göre “Sisteme güvenin sağlanması”, Adalet Bakanı’na göre “Hak ve özgürlüklerin genişlemesi”, TBB Başkanı’na göre “Normalleşmenin sağlanması”dır.

    Üç özetin kesiştiği yer, AKP’nin yaratmış olduğu hukuk düzleminin de bir dönüşüme ihtiyaç duyduğudur. Bu dönüşüm, hukuk alanındaki piyasacılık, kadrolaşma ve sermayenin ihtiyaçlarının başa yazılmasından çark etmek anlamına gelmemekte, 17 yıllık AKP iktidarının ülkeyi dönüştürme aracı olarak kullandığı hukuk/ yargı düzleminin, ileriki dönemin acil ihtiyaçları çerçevesinde yeniden planlamasının zamanının geldiğini göstermektedir. Önümüzdeki süreçte hem meclis açısından hem de tüm hukuk ve siyasi alanlar açısından AKP’nin bu ihtiyacının karşılanmasında yeni ortaklar arama, bu sürece ikna etme mesaisinin hızlanacağını öngörmek mümkün.

    Tam da bu ikna sürecinde Yeni Adli Yıl açılışında başlayan ve yukarıda özetlenen tartışmaların düzlemi de yeniden belirlenecek; Barolar mesleki ve teknik sorunların çözümüne hapsedilerek bu konuda taraf olmaya zorlanacak, ana muhalefet açısından ülkenin kangren sorunlarına çözüm diyalogları başlatılarak, buzdağının görünen yüzü etrafında dolaşılacak, iktidar ortağı MHP’nin af talebine bir formül bulunmaya çalışılacak, tutukluluk kapsamı ve süreleri açısından farklı bir yol aranacaktır. Bugüne kadar Yargı Reformu’nun ikna sürecinin ayaklarının buradan örüldüğünü görmekteyiz.

    Ancak yukarıda değindiğimiz gibi, reform paketi AKP’nin yaratmış olduğu hukuk düzeni içerisinde, bu düzenin devamını amaç edinmiş onlarca yargı paketinden şu an en sonuncusudur.

    Yargının yürütmenin kıskacında kaldığı, hukukun piyasanın emrinde olduğu, avukatların yargı dışı yollarda kimliklerini yitirdiği, yargı emekçilerinin birer makineye dönüştüğü, baroların meslek örgütü olmaktan çıkarılacağı sürecin Yargı Reformu adı ile gölgelenmesi karşısında hukukçuların mücadelesi “teferruat” değil asli bir yan taşımaktadır.

  • Mercek: 2019 Yargı Reformu Stratejisi: Daha Fazla Özelleşen Yargı, Daha Fazla Piyasalaşan Hukuk

    Adalet Bakanlığı’nın, Avrupa Birliği üyelik müzakereleri çerçevesinde ilkini 2009’da, ikincisini 2015’te kamuoyuna duyurduğu Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin üçüncüsü, 30 Mayıs Salı günü Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açıklandı.

    Yargı Reformu Strateji Belgesi, “9 amaç, 63 hedef, 256 faaliyet” başlığından oluşuyor. Hedeflenen başlıkların birçoğu bir önceki 2015 Yargı Reformu Stratejisinde de yer alan başlıklar: hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi, yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi, insan kaynaklarının nitelik ve niceliğinin artırılması, performans ve verimliliğin artırılması, savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması, adalete erişimin kolaylaştırılması ve hizmetlerden memnuniyetin artırılması, ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması, hukuk yargılaması ve idari yargılamanın sadeleştirilmesi, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin yaygınlaştırılması.

    Düzenlemelerin yaşama geçirilmesi için 5 yıllık bir süre öngörülüyor. Stratejinin ilk paketinin tatile girmeden Meclis’e geleceği açıklansa da, bu yazı yazılırken reform paketi daha Meclis’e gelmemişti. Hatta büyük bir ihtimalle tatilden sonraya kalacak gibi gözüküyor. Özellikle Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki düzenlemelerine yönelik itirazlar sebebiyle paketin nihai halinin verilemediği söyleniyor.

    Erdoğan, Strateji Belgesini açıkladığı konuşmasında, “Bu reformlara AB’nin dayatmaları sebebiyle değil, milletin ihtiyacı olduğu için sahip çıkıyor ve hayata geçiriyoruz. Devleti adalet üzerine inşa eden bir medeniyetin temsilcileriyiz. 2002 yılında Türkiye’yi eğitim, sağlık, adalet, emniyet üzerinde yükselteceğimizin sözünü vermiştik. 17 yılda en büyük yatırımları bu alanlarda yaptığımızı, gerçekleştirdiğimizi görüyoruz.” ifadelerini kullandı. İfade özgürlüğünü güçlendirmeyi önemsediklerini, kendi dönemlerinde işkence ve kötü muamele iddialarının artık geride kaldığını iddia ederek, toplantı ve gösteri yürüyüş hakkını daha da güvenceye almaya çalışacaklarını, amaçlarının yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi olduğunu söyledi ve adil yargılama hakkının daha etkin şekilde korunması için çalışacaklarını belirtti.

    ***
    Şimdi gelelim bizim gerçeklerimize… Bazı istatistiklerle başlayalım.

    Türkiye’de 2006 yılından 2019 yılına kadar geçen 14 yıllık dönemde 166 adet yeni cezaevi açıldı, iki yıl içerisinde toplam 13 milyar lira harcama yaparak 91 yeni cezaevinin de inşa edilmesi planlanıyor.

    Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan istatistiklere göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk üç yıllık görev süresinde ‘cumhurbaşkanına hakaret’ davalarındaki toplam sanık sayısı bir önceki döneme göre yaklaşık 13 kat artarak 12 bin 173; mahkûmiyet kararı verilen sanık sayısı ise bir önceki döneme göre yaklaşık 13 kat artış göstererek 3 bin 221 oldu.

    2013 Haziran Direnişi sonrasında gösteri ve yürüyüş yapma hakkı tüm illerde kısıtlamalara tabi oldu, belirli alanlar gösterilerek merkezi yerlerde gösteri ve yürüyüşlerin yapılması engellendi, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL dönemi ile birlikte yürüyüş ve basın açıklaması yapmak neredeyse imkânsız hale getirildi. Yapılan basın açıklamalarının çoğu polisin müdahalesi ile sonlandırıldı.

    İşkence ve kötü muamele devam ediyor. Buna ilişkin basına sızan görüntüler de bunu doğrulamaktadır.

    Birçok siyasi davaya iktidar müdahalede bulunuyor. Hatta Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde yargılamaların özel bir önemi olmuştur. Kararların, Mahkeme Heyeti açıklamadan basına sızdırılması; iktidarın istemediği şekilde tutuklama kararlarını kaldıran ya da karar veren mahkeme heyetlerinin davadan alınmaları bunların en açık örnekleri. Keza kimi kararlara açıkça müdahalede bulunulmaktadır. Örneğin Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin Cumhuriyet eski genel yayın yönetmeni Can Dündar ve Ankara temsilcisi Erdem Gül’le ilgili kararına saygı da duymadığını belirtmiş, yine Danıştay 8. Dairesi’nin, Türk Eğitim-Sen’in açtığı davada ilköğretim okullarında öğrenciler tarafından okunan ve 2013’te “Öğrenci Andı”nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etmesi karşısında Danıştay’ın aldığı ‘Öğrenci Andı’ kararına tepki göstermiş ve Danıştay’ın yetki aşımı yaptığını söyleyerek “Bize göre milletimizin en büyük ve en etkili andı İstiklal Marşımızdır. İstiklal Marşımız dışında bir ant tanımıyoruz, tanımayacağız” demiştir. Yine, barış metnine imza veren akademisyenler hedef gösterilmiş, ertesi gün savcılıklar tarafından soruşturmalar açılmaya başlanmıştır.

    Yargı, bağımsızlığını zaten Anayasa referandumu ile HSK’nın yapısı değiştirilerek, yürütmeye daha da fazla bağlanarak tamamıyla yitirmiştir. HSK tarafından yapılan hâkim ve savcı atamaları ise bir ceza uygulaması haline dönüştürülmüştür.

    Bu örnekler daha da arttırılabilir. Ve bunlar, durumun iktidarın söylediği gibi olmadığını göstermektedir. Yargının bağımsız ve tarafsızlığı, ifade özgürlüğünün geliştirilmesi, savunma hakkının etkin kullanılması hedefleri açıklana dursun, istenilse yürürlükteki mevzuat ile dahi şu anda bu reform kapsamında söylenenler gerçekleştirebilecek durumdadır.

    ***
    Peki o zaman reformun anlamı nedir?

    Uzun süredir Türkiye’deki dönüşümün önemli ayaklarından biri olan hukukun da aynı zamanda bir dönüşüme uğradığını söylüyoruz. Bu dönüşüm yargının sadece bağımsız ve tarafsızlığını kaybederek yürütme erkine daha fazla bağlanmasıyla değil; aynı zamanda uluslararası sermayenin talepleriyle uyumlu bir şekilde, yargılamanın yargı erkinin dışına çıkarılarak yargının/hukukun özelleşmesi ve hukukun savunma ayağı olan avukatlık mesleğinin daha fazla piyasaya açılması yoluyla da gerçekleşiyor.

    Dolayısıyla bu strateji ve onun sonrasında gelecek yargı paketleri temel olarak bu dönüşümü sağlama amaçlıdır. Daha önce “yetmez ama evet” diyerek Anayasa referandumunda oy verenler gibi, Türkiye’nin demokratikleşeceği yanılgısına burada tekrar düşmemek gerekiyor. TBB başkanı Metin Feyzioğlu gibi bir uyumlaşma süreci beklentisi içine girilmesi, buradan hareketle bu reform stratejisinin desteklenmesi, tam da bu özelleşme ve piyasalaşmayı aklamak anlamına gelecektir.

    Söylediğimizi somutlamak adına strateji belgesinden iki konuda örnek vererek yazıyı sonlandıralım: İlki, niteliksizleşmeyi önlemek iddiası ile mesleğe giriş sınavı getirilmek istenmesidir. Bu sınav hâkim-savcı yardımcıları, noter yardımcıları ve avukatlık stajı için hedeflenmektedir. Türkiye’deki hukuk fakültesi sayısını 83’e çıkartan, kadrolarında yeterli profesör/doçent var mı diye denetlemeyen iktidar, meslekteki niteliksizleşme sorununu öğrenciler üzerine bırakmaktadır. Bu durum, bir yandan sınavlara hazırlık için kursların artmasını getirecek, diğer yandan da sınavı kazanamayan ancak hukuk fakültesi mezunu olan kişileri ortaya çıkaracaktır. Böylece farklı statülerde hukuk alanında çalışacak ara elemanlar ortaya çıkacak, bu durumun sonuçları hukukun piyasalaşmasını daha da arttıracaktır.

    İkincisi ise hukuki uyuşmazlıklarının çözümünde alternatif çözüm yollarının arttırılmasıdır. Devletin yargı erki dışındaki “çözüm yolu” olan ve iş hukuku ile ticaret hukukunda başlayan arabuluculuk başka hukuk alanlarında da zorunlu hale getirilecek, ayrıca arabuluculukta uzmanlaşma sağlanacaktır. Yine bir dizi çekişmesiz yargı işi de noterlere bırakılacaktır. Bunlar da yargının özelleştirilmesine yönelik yeni adımlardır.

    Açıktır ki, bu paket avukatların yeşil pasaport alıp alamayacakları üzerinden değil, hukukun ve mesleğin geleceğinin ne olacağı üzerinden ele alınmalıdır.

  • Mercek: 31 Mart Seçimleri ve Devamı

    Bir kriz halinin içindeyiz.

    Peki, bu durum bize balık hafızalı olma, geçmişe dair değerlendirmelerimizi unutarak/atlayarak güne dair değerlendirmeler yapma hakkı verir mi?

    Sanırım veriyor!

    Öyle ise, iki hatırlatma:

    1. Ülkenin rejiminin değiştiğine, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiye edildiğine yönelik değerlendirmelerde çok uzun zamandır bir ortaklaşma var. Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşüm yaşandı. Kuruluş felsefesinden, aydınlanmacı, bağımsızlıkçı kimliğinden tamamen ayrı bir hatta yeni bir “cumhuriyet” inşasına yönelik çabalar ise devam etmekte. Dinselleşmenin kurumsallaşması ve hukuksallaşması hedefinde epeyce yol alındı.

    2. Yukarıdaki maddede bahsedilen, toplumun şekillendirilmesinde, Cumhuriyet’in tasfiyesinde, nihayetinde rejimin değiştirilmesinde yargı özel bir rol oynadı.

    Tamamen operasyonel bir araca dönüşen bu yapı, kuralsızlığı en çıplak hali ile kural haline getirdi. Bu da ortaklaşılan bir değerlendirmedir.

    Soru şudur: “Dün” yapılan değerlendirmeler bu yönde iken, “bugün” neden her şey “normal” gibi davranılmaktadır?

    ***

    31 Mart seçimlerinin ve sonuçlarının yalnızca “yerel” olmayacağı öncesinden belli idi. Gelinen aşamada bunu hep beraber görmüş olduk. Kürt illerinde seçim sonuçlarına müdahale edildi. KHK’lıların seçilme hakkı olmadığına hükmedildi… Ve nihayetinde, bir türlü sonuçlandırılmayan İstanbul seçimleri iptal edildi.

    AKP’nin kaybettiğini kabul etmeyeceği belli idi. Ve öyle oldu!

    Evet, “olağan” dönemlerde dahi halkın iradesinin sandığa yansıdığı esasen bir kandırmacadır. Yine de genel kural, oyunun önceden belirlenmiş kurallarına “göz önünde” uyulmasıdır. Sistemin işletilmesi için bu gereklidir. Herhangi bir sapma olasılığı belirdiğinde bu işleyişe müdahale edilse, kurallar değiştirilse de oyuna devam edilir.

    Ancak, bilindiği üzere, AKP iktidarı döneminin temel belirleyeni “kuralsızlık” oldu. Bugünkü düzen (İkinci Cumhuriyet) zaten “kuralların ihlali” ile oluşturuldu. İkinci Cumhuriyet ise, kurucu temel öznesi AKP olmakla birlikte esasen, sermaye sınıfının bir tercihi idi.

    Örnek olsun, “başkanlık” tek başına AKP iktidarının bir tercihi olarak değil esasen sermaye sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Merkezileşme (ve bununla doğrudan bağlantılı yerelleşme) sermaye sınıfının da tercihlerindendir. Sermaye sınıfı, çıkarlarının daha “doğrudan” temsil edilmesini istemekte, bunun için daha hızlı karar mekanizmaları hayata geçirilmektedir.

    Bu nedenledir ki, şimdi süren mücadele gerekirse “AKP’ye rağmen ”İkinci Cumhuriyet’in nasıl yapılandırılacağına/oturtulacağına dairdir.

    İşte yukarıdaki bölümde dile getirilen “neden her şey normal gibi davranılmaktadır” sorusunun cevabı burada aranmalıdır.

    ***

    Hatırlayın, 31 Mart günü, sandıkların kapanmasından hemen sonra TÜSİAD bir açıklama yapmış ve “Yerel seçimlerin de geride kalmasıyla, önümüzdeki seçimsiz dönem ekonomik, sosyal ve siyasal reform gündemimiz için önemli bir fırsat” demişti. Sermaye cephesi, iktidarı ve muhalefeti ile siyasi aktörlere açık bir “hedef” göstermişti.

    Ancak hala seçimden çıkılamamış durumda. Sermaye sınıfı ise bu durumdan hiç memnun değil!

    Zaten İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararının hemen ardından TÜSİAD bir açıklama daha yaptı ve reform talebini yineledi: “Kapsamlı bir ekonomik ve demokratik reform gündemine odaklanmamız gereken bu dönemde, seçim ortamına dönmek kaygı vericidir.

    Sermaye sınıfının arayışları çok yönlüdür ve görünen o ki, AKP (en azından bugünkü hali ile) seçenek olmaktan hızla uzaklaşmaktadır. Bununla beraber seçenek hala belirsizdir.

    Bir yandan HDP diğer yandan Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül üzerinden (yeni) projeler konuşulmakta, bir diğer yandan ise bunlarla bağlantılı/bağlantısız Syriza, ANAP gibi örnekler dillendirilmektedir. “Normalleşmiş AKP” zaten her zaman bir seçenektir.

    Arayış çok yönlüdür. Aranan ise normalleşmedir. Seçmene ise buna uygun davranmak düşmektedir!

    Yukarıda ilk bölümde dile getirilen sorunun cevabı burada da aranabilir.

    Aslında herkesin beyninde ve yüreğinde boykot bulunmaktadır. Ancak düzen siyasetinin var olan özneleri dışında bir seçenek (şimdilik) kadraja girememektedir. Bu nedenle gözüken, ezici çoğunluğun beynine ve yüreğine rağmen sandığa gideceğidir.

    23 Haziran’da tekrarlanacak İstanbul seçiminin sonuçları kuşkusuz önemlidir. Sonuçlarını bugünden kestirebilmek de mümkün gözükmüyor. Bilinen, AKP’nin bu kez seçime “hazırlıksız” girmeyeceğidir. Bunun yanında, seçimlerin sonucu ne olursa olsun, sistem bu hali ile sürdürülebilir değildir. Zaten bu nedenledir ki, arayışlar seçimlerden bağımsız sürmektedir. Bu nedenlerle ki, esas önemli olan 24 Haziran ve sonrasıdır.

    Herkesçe “kurtuluş” aranmaktadır. Bununla birlikte, AKP karşıtlığı adına sağcılaşma, sağ ittifaklarda çare arama bir “kurtuluş” olarak görülmemelidir. 23 Haziran’da yapılacak seçimin sonucundan bağımsız olarak, esas tartışmanın “nasıl bir cumhuriyet” tartışması olduğu asla unutulmamalıdır. Aradığımız “kurtuluş” ile birlikte “kuruluş”tur. Bunları birbirinden koparmak, “kuruluş”u ertelemek niyetlerden bağımsız olarak İkinci Cumhuriyet rejimine yönelik oluşan mutabakatın yol almasına neden olacaktır.

    Bilinmelidir ki, “normalleşme” olarak ifade edilen arayış, AKP’li ya da AKP ’siz ama tartışmasız İkinci Cumhuriyet’in yerleştirilmesine yönelik bir arayıştır.

    Sorular ve cevapları bir de buradan formüle edilmelidir!

  • Mercek: Bir Cinayet Üzerinden Akademiye Bakış

    2 Ocak 2019 Çarşamba günü Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik anabilim dalında araştırma görevlisi olan Ceren Damar,üniversitedekiodasındadanışmanıolduğu öğrencisi tarafından önce silahla vurularak, sonra bıçaklanarak öldürüldü. Öğrencinin bu saldırısının sebebi ise, Ceren Damar’ın kendisini sınavda kopya çekerken yakalamış olması. Yani araştırma görevlisinin sınavda görevini yerine getirmesi.

    Öğrencinin bunu neden yapmış olduğu, kendisinin ne gibi psikolojik sıkıntıları bulunduğu, eve gidip silahı alıp tekrar okula gelerek Damar’ı öldürmesinin tasarlayarak insan öldürme suçuna girip girmediği konuları tartışılan önemli konular olsa da, bunları bu yazıda şimdilik bir tarafa bırakalım ve şunu düşünelim. Toplumsal olarak gelinen noktada, bir akademisyenin öğrencisi tarafından bu şekilde öldürülmesine gerçekten şaşırdık mı?

    Bu sorunun cevabı ne yazık ki “hayır”. Toplumun her kademesinde yozlaşmayla karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. Bu yozlaşmanın gericilik ve piyasalaşmanın sonuçlarından biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çevremizde gördüğümüz ameliyatta hastayı kurtaramadığı için doktorları öldürenler, trafik kavgasında karşısındakini dövenler, çocuklara cinsel istismarda bulunanlar, gündem

    olan Palu ailesi ve buna benzer birçok yaşadığımız olay, aslında Ceren Damar cinayetiyle bağlantılı. Yine para karşılığı her şeyin ama her şeyin satın alınılabileceğine ilişkin görüşün egemenliğinin artması, bu cinayetin işlenmesinden bağımsız değil.

    Ancak Ceren Damar’ın ölümü sebebiyle, bu yozlaşmanın üniversiteler ve eğitim alanındaki durumunu biraz daha açmamız gerekiyor.

    ***

    Eğitimde piyasalaşma AKP ile başlayan bir olgu değil. Tarihsel süreçte toplumsal mücadelelerle kazanılan eğitim hakkının kamusal niteliği, tüm dünyada neo- liberal politikalar doğrultusunda devletin kamusal hizmet verdiği alanların piyasaya açılmasıyla yok ediliyor. Türkiye’de ise 1982 Anayasası’nın vakıf üniversiteleri açmasına izin vermesiyle birlikte, 1991’de ilk vakıf üniversitesi Bilkent’in kurulması da bu adımların başlangıçlarından biriydi. Bu zamandan sonra Devlet, eğitim politikası olarak vakıf üniversitelerinin açılmasını teşvik etti, bu üniversitelere karşılıksız arsalar ve genel bütçeden kaynak aktarımı sağlandı. AKP döneminde ise, vakıf üniversitelerinin sayısı çok hızlı bir şekilde artış gösterdi.

    Aslında kapitalist toplumlarda üniversiteler genel olarak, işgücünün gerekli işin ihtiyaçları doğrultusunda becerilerle donatılması, bilimsel üretimin ve egemen ideolojinin sistemin güncel ve tarihsel ihtiyaçlarına göre yeniden üretilmesi görevlerini üstlenmektedir. Bilimsel ilerleme için nitelikli üretiminin yanında, sorun çözebilen, sorgulayan ve daha farklı düşünsel noktaları keşfeden insanlar gerekir. Bu sebeple, üniversiteler toplumdaki ortak düşünceleri de sorgulayabilen kişiler yetiştirir. Bu hâl dolayısıyla, tarihsel olarak kapitalist devletler için akademi hem devlet ideolojisinin üretildiği, hem de buna muhalefetin yer aldığı temel kurumlardan biri olmuştur.

    Ne var ki -devlet/vakıf fark etmeksizin- üniversitelerin sorgulayan, muhalefet eden insan yetiştirmesi tarafı uzunca bir süredir törpülenmek istenmekte, piyasaya yararlı olan bilgilerin verilmesi, piyasada çalışacak teknisyenlerin yetiştirilmesi gibi hedefler ön plana çıkarılmakta, üniversiteler de bilim üretmekten öte, teknisyen yetiştiren ve iş imkânı sağlamak için adeta sertifika veren yerlere dönüşmektedir. Öğrencilerin çoğu da yine devlet ya da vakıf fark etmeksizin üniversiteleri iş bulabilmek için diploma alıp çıkacakları bir kurum olarak algılıyorlar. Vakıf üniversitelerinde ise bu kurumların şirket gibi yönetilmeleri, öğrencilere bir müşteri gibi davranılması, akademisyenlere bilim insanı olarak değil de üniversiteye gelen öğrencileri ders verirken memnun etmesi gereken, idari/akademik her işi yapabilecek birer personel olarak bakılması, öğrencilerdeki bu algıyı daha da arttırıyor. İktidar, akademisyene bir bilim insanı, sorgulayan/üreten kişi sıfatından çıkararak onu sadece teknik bilgiler öğreten bir birey olarak göstermeye çalışıyor. Bu bakımdan AKP’nin uzun bir süredir akademisyenlerin itibarını zedelemeye dönük söylemlerinin, üniversitelerin muhalif/ sorgulayan yönünün yok edilmesi hamlesi olduğu görülmeli.

    Tüm bunların yanında Türkiye’de gericiliğin üniversitelerde sorgulayan akademisyen ve öğrencileri susturmak için kullandığı bir yöntem daha var: Sağcı toplulukların üniversitelerde örgütlenme olanaklarını sağlamak ya da göz yummak. Bu, ülkemizde devletin solu ve ilericileri üniversitelerde susturmak istediği zaman kullandığı bir araç oldu. AKPde bundan azade değil. Sağcı öğrenci grupları, üniversite yönetimleri ve özel güvenliklerle koordineli ya da onların göz yummasıyla üniversitelerin susturulması, apolitikleştirilmesi yönünde önemli bir rol oynuyorlar.

    Örneğin, Ceren Damar’ın öldürülmesinden sonra BBC Türkçe’ye konuşan ve geçen sene Çankaya Üniversitesi’nden mezun olan bir öğrenci, Üniversite yönetiminin kimi gruplara imtiyaz tanıdığını ve öğrenim hayatı boyunca düzenlemek istedikleri pek çok panel ve söyleşinin bu imtiyazlı ülkücü gruplar tarafından yöneltilen tehditlerle iptal edildiğini belirtmiş[foot]https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46758890.[/foot]. Yine aynı üniversitede, eskiden Bankacılık ve Finans Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Ekin Barış Şah’ın Ceren Damar’ın öldürülmesinden sonra basına verdiği bilgilere göre, Üniversitedeki ülkücü grup tarafından sosyal medyada linç girişimine uğraması sonrasında okul yönetimi bu öğrenciler yerine araştırma görevlisi hakkında soruşturma başlatmış, yönetimin ve öğrencilerin bu baskıları sebebiyle Şah görevinden istifa etmiş[foot]Ayrıntı için https://tr.sputniknews.com/turkiye/201901071036963754-cankaya-universitesi-arastir-ma-gorevlisi-cankaya-ulkuculeri-tehdit/[/foot]. Bunun sayısız örneğini bir Google taramasıyla görülebilecek haberlerde bulmak mümkün.

    Ayrıca üniversitelere ve akademisyenlere yönelik şiddete ilişkin, Barış İçin Akademisyenler metnine imzacı olan akademisyenler için Sedat Peker’in “Kanlarını oluk oluk akıtacağız” sözünün Mahkeme tarafından “ifade özgürlüğü” kapsamında görüldüğünün de unutulmaması lazım.

    ***

    Üniversitelerin bilimden uzaklaşmasını, eğitimin piyasalaşmasını, akademisyenlerin itibarsızlaştırılmasını ve bu grupların üniversitelerde palazlanmasını teşvik edenler, Ceren Damar’ın öldürülmesinden sonra bu olayın nedenini üniversitelerdeki güvenlik zafiyetine bağlayarak, İçişleri Bakanlığı ile yapılan görüşmeler sonrası güvenlik önlemlerin Üniversitelerde daha da arttırılacağını belirtiyorlar. Oysaki üniversitelerde özel güvenliğin, çevik kuvvet polislerinin üniversiteye girmesinden bu yana şiddetin arttığı açıkça önümüzde duruyor. Devlet, bir akademisyenin çok acı bir şekilde öldürülmesini bile üniversiteleri daha fazla kontrol etme amacına hizmet ettirmeye sağlamaya çalışmaktan geri durmuyor.

    Bizlerin ise bıkmadan usanmadan daha fazla bilimden, emekten yana özerk üniversiteler başlığını tartışmamız, tartıştırmamız gerektiği açıkça ortada.

  • Mercek: Çağdaş Avukatlar Geleneğini ve Geleceğini Arıyor

    2 yılda bir yapılan baro seçimleri geldi ve geçti.

    Üye sayısı ile üç büyük baro arasında yer alan Ankara ve İzmir barolarında yeni gruplar yönetime gelirken, İstanbul Barosu seçimlerini önceki ekip kazandı. Ankara ve İzmir’in yeni yönetimlerine ilişkin ilk izlenimler “etkin” bir çalışma içerisinde olacakları yönünde. Umarım bu çizgileri süreklilik kazanır. Bununla birlikte İstanbul Barosu’nun yönetimine tekrar gelen ekip uzunca bir süredir başını kuma gömmüş bir şekilde duruyor. Bu halin doğal sonucu olarak da mesleğe yönelik saldırılara dahi cevap veremez bir konuma gelmiş durumdalar. Ne yazık ki, seçimin üzerinden daha bir ay bile geçmemesine rağmen, bu hallerinin değişmeyeceği de görüldü.

    Ancak bu yazının konusu spesifik olarak bu senenin seçim sonuçları değil.

    İstanbul Barosu 2018 yılı seçimlerine 10 grup/aday katıldı. Bugüne kadar görülmeyen sayıda adayın seçime katılmasının bir arayışın sonucu olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Esasen ülkedeki arayış, İstanbul Barosu seçimlerine de yansıdı.

    Bu gruplardan/adaylardan yedisinin, ince elemeden söylersek, kökleri Çağdaş Avukatlar Grubu’ndadır. Bununla birlikte seçimlere Çağdaş Avukatlar Grubu katılmamıştır. Aslında Çağdaş Avukatlar Grubu bir süredir grup olarak seçimlere doğrudan katılmamakta, çeşitli “ek”ler ile seçimlere girmektedir. Eklerin grubu adlandırmanın ötesinde, çizgisine dair olduğunu söylemek gerekiyor.

    Ancak bu yazının konusu Çağdaş Avukatlar Grubu da değil.

    Onu da kapsayacak (ve aşacak) şekilde, “geleceğe” dair.

    Çağdaş Avukatlar Grubu’nun temelleri atılalı 40 yılı aştı. Solun tüm çizgilerini içinde barındırarak yola çıkan grup, doğal olarak yıllar içerisinde çeşitli dönemeçlerde yol ayrımları da yaşadı.

    Farklı düşünenler olsa da, bunların hiçbirinin suni olduğunu söylemenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Her birinin gerçek, elle tutulur nedenleri bulunmakta.

    Gelinen noktada Çağdaş Avukatlar Grubu’nun artık tek elden temsil edildiğini söylemek mümkün değil. Kastedilenin tek başına bir isimlendirme sorunu olmadığı sanırım anlaşılmaktadır. Kuşkusuz isimlendirme önemlidir. Ancak kastedilen geleneğin ve geleceğin taşınmasına sahip çıkacak bir iradeye yapılan vurgu olup, bugünden yarına hemen çözülmesi beklenmemelidir. Bu bir iddiadır ve süreç içerisinde şekillenecektir. Yolu, yöntemi ise ayrı bir tartışmadır.

    Bununla birlikte çağdaş avukatların geleceği açısından bir dizi sorunun tartışılmasına ve cevaplanmasına bugünden başlanmalıdır. Bu soruların bir kısmı geçmişten taşınmış olmakla birlikte, bir kısmı dönemin önümüze koyduğu sorulardır.

    Kuşkusuz herkes açısından sorular bunlardan ibaret değil. Keza sorular, aynı nitelikte de olmayabilir. Bu anlamı ile bu sorular tartışmaya bir giriş denemesi olarak da düşünülebilir. Her durumda, yürüyüşümüzün yönü açısından söz konusu tartışma kaçınılmaz.

    ***

    İlk soru doğal olarak ilkelere yönelik. Öncelikle temel ilkeler ortaya konulmalı, bunlarda ortaklaşılmalıdır. Bu sorunun yanıtı ise öncelikle çağdaş avukatların köklerinden başlayarak tarihsel gelişimi içerisinde oluşturduğu değerlerinde aranmalıdır. Kuşkusuz buradan hareketle her kilidi açan bir anahtara sahip olamayacağız. Bununla birlikte, böylesi bir yaklaşım öncelikle ilkeleri önemsizleştiren/silikleştiren sonra da gerek görmeyen, böylece seçimleri kazanmak için her tür yöntemi mübah gören anlayışlarla farkı ortaya koyacaktır.

    Ardından, ülkeye ve mesleğe dair sorular peş peşe gelecektir. Hem ülkede hem meslekte yaşanan dönüşüm oldukça kapsamlı bir çalışmayı önümüze koymaktadır. Ancak burada ilk cevaplanması gereken soru sanırım meslekçi bir yaklaşımla siyaset dışı kalınarak bu başlıkta yol alınıp alınamayacağı olacak. Bu bölüm içerisinde, barolara duyulan toplumsal gereksinim ile baroların diğer toplumsal muhalif kesimlerle yan yana gelmesinin önemini de tartışabiliriz.

    Kuşkusuz baro(ların) yönetimine gelmek önemli. Programların ete kemiğe bürüneceği yerler buraları. Ancak bunun ötesinde, yönetime gelinemese de avukatlığa, yargıya ve hukuka ilişkin politikaların dile getirileceği bir yapılanma içinde olunmalı mıdır? Bu da önümüzdeki sorulardan biridir.

    Kuşkusuz herkes bir şekilde ortaklaştığı için bir soru olarak formüle edilemese de, yöntemine dair birçok farklı fikir olduğundan dolayı, grup içi katılımın hayata geçmesinin yol ve yöntemlerine dair de bir tartışma yürütülmesi gerekmektedir. Bu nedenle katılımcılık da sorulardan biridir.

    ***

    Çok uzun bir süredir bir mücadele alanına dönüşen bir yargıdan ve hukuktan bahsediyoruz. Böylesi bir süreçte memlekete, yasalara bakarak, bir hakem edası ile kendi hukuk siyasetimizden bağımsız olarak ortaya bir görüş koyamayız. Zemin (yeniden) tarif edilmelidir. Bunu ise ancak bu toprakları, yaşananları doğru okuyarak, doğru analiz ederek ve nihayetinde bunlarda ortaklaşarak yapabiliriz.

    Özne olunması önemlidir.

    Adaletten ve emekten yana güçlü ve bağımsız barolar için ihtiyacımız budur.

  • Mercek: Bir “Adli Yıl” Açılış Panoraması: Tarafsız Ve Bağımsız Yargı Mücadelesi Nasıl Verilemez Örneği

    3 Eylül 2018 Pazartesi günü yeni adli yıla Türkiye’de seçimle yerleşen yeni rejimin gölgesinde girmiş olduk.

    Yeni rejimin gölgesi derken…

    2017 Nisan ayında gerçekleşen Anayasa referandumu ile iktidar, erklerin tek bir merkezde -Cumhurbaşkanında- toplandığı anayasal düzenlemeyi uygulamaya koymuş, devlet yapısını tamamıyla değiştirerek gücü tek elde toplamanın önemli bir dönemeci olan rejim değişikliğini gerçekleştirmişti. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleriyle de tam anlamıyla yeni rejime geçilmiş oldu.

    24 Haziran seçimleri sonrasında çıkarılan Cumhurbaşkanı kararnameleri, Cumhurbaşkanlığının adeta yasama erki gibi de çalışacağını hızlı bir sürede göstermiş, Meclis’in nasıl işlevsiz bırakılacağını gözler önüne sermiştir.

    Referandum ile yargının, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı değiştirilerek tam anlamıyla siyasete bağımlı hale getirilmesi de amaçlanmıştı. Bu sebeple, Referandum sonrası iktidar, ilk olarak HSK yapısı ve üyelerini değiştirmiş, yine oluşan HSK da iktidarın isteği doğrultusunda birçok ilerici ve bağımsız yargıdan yana Yargıçlar Sendikası üyesi hâkim ve savcının içinde bulunduğu sürgün atamalarını gerçekleştirmişti.

    Yine iktidar, yargının sacayağı olan savunmayı bastırmak adına avukatları tutuklarken, KHK’lar ile de baskı uygulayarak avukatların siyasi davalarda mesleklerini icra etmelerinin önünü kapamaya, böylece savunmayı işlevsizleştirmeye çalışmaya devam etti, etmeye de devam ediyor. Yeni adli yılın ikinci haftasında duruşmaları başlayan tutuklu yargılanan ÇHD’li avukatların davası bunun en çarpıcı örneği.

    Yani yeni rejim gölgesi Meclis’in işlevsizleştirildiği, vatandaşın hak arama özgürlüğünün anlamsızlaştırıldığı, hukuk güvenliğinin kalmadığı, birçok hâkim ve savcının pasifleştirildiği, diğerlerinin de Cumhurbaşkanı olsa ne karar verirdi diye düşünerek hareket ettiği ve avukatlığın değersizleştirildiği bir gölgedir.

    İşte böyle bir dönemde Yargıtay adli yıl açılış töreni, Beştepe’de Cumhurbaşkanlığı’nda gerçekleştirildi. Bu tören, Beştepe’de yapılan ikinci Yargıtay adli yıl açılış töreniydi. İlki 2016 yılında gerçekleştirilmiş, yoğun tepkiler sebebiyle 2017’deki açılış töreni Yargıtay binasında yapılmıştı.

    Törende Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in 28 sayfalık konuşmasının ana teması hukuk devleti ve yargı bağımsızlığıydı. Ancak
    Cirit yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı diyedursun, aynı konuşmasında siyasi parti başkanı Cumhurbaşkanına teşekkürü eksik etmedi. Cirit’in, daha önce Erdoğan’la çay toplamaya gittiğini de unutmamak gerekiyor.

    Tarafsız ve bağımsız olması gerektiği söylenen hâkim ve savcıların törene katılımı ise zorunlu tutuldu ve belediye otobüsleri hâkim ve savcılara tahsis edildi. Hâkim ve savcıların boş otobüs aradığı anlar AKP’nin seçim mitinglerine belediye otobüsleriyle götürülüp getirilenlere benzer bir tabloyu ortaya çıkarırken, yargının geldiği noktayı özetliyordu.

    Hâkim ve savcıların durumu bu iken Türkiye Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu, Beştepe’deki törene katılmadı. Törene katılmadı ama Adli Yıl açılışını Adalet Bakanını ziyaret ederek gerçekleştirdi. Ve Bakan’a avukatların sorunlarına ilişkin listeyi iletti. Yeni rejimde normalleşme ve uyumlaşma arayan Feyzioğlu, TBB ve barolara müdahale etmeye çalışan, avukatlık mesleğini yargıdan adeta silen bir iktidarın bakanına, sorun listesi ileterek görevini yerine getirdiğini düşünüyor.

    Bunun yanında, Türkiye’nin en büyük barosu olan İstanbul Barosu’nun Başkanına Çağlayan’da yapılan adli yıl açılışında söz verilmedi. İstanbul Barosu tarafından adli yıla ilişkin yapılan açıklama ise çekingen, sorunları yarım ağız dile getiren bir açıklamadır. Aslında hiçbir şey dememektedir, demeye de niyeti yoktur.

    ***

    Yeni Türkiye’de korku ve susma ile ne meslek ne de meslek odaları korunabilir. Geçen sayıda belirttiğim gibi ya yeni sistemin bir aktörü olunacak ya da bu sistemin karşısında durulacaktır. Bizlerin ikincisini seçeceği açık.

    Bu sebeple, nasıl bir mücadele vereceğimize karar vermeliyiz.

    Bu mücadelenin en önemli ayağı ise TBB ve barolar.

    Meslek odalarının hem memleket hem de meslek sorunlarını sahiplenen ve bunun için gerçekten mücadele eden bir hatta oturması lazım. Bunu sağlayabilme imkânımızın olduğu bir döneme giriyoruz. Önümüzde baro seçimleri duruyor.

    Seçimlerde vereceğimiz karar, bu mücadeleyi nasıl yürüteceğimizin de kararı olacaktır.

  • Mercek: Seçimlerin Ardından

    Yaklaşık iki ay içerisine sığdırılarak önümüze getirilen 24 Haziran cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerini geride bıraktık.

    Seçim süreci ve oy kullanma gününe ilişkin hususları bir tarafa bırakıp, seçimlerin ardından çıkan sonuçlara bakalım.

    1. AKP’nin geriletilmesi için yapılan aritmetik hesaplamalar yanlışlanmıştır. HDP barajı geçerse AKP-MHP ittifakının çoğunluğu kaybedeceği; cumhurbaşkanı adaylarının sayısının fazla olursa ilk turda %50 oranının tutturulamayacağı böylece ikinci turda Erdoğan karşısında İnce’nin kazanabileceği hesaplamaları yapılarak propaganda edildi. Hatta birçok solcu sırf bu hesaplama sebebiyle Sivas Katliamı sırasında Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu’nun aday olabilmesi için imza verdi. Ne var ki, bu tezler çökmüştür: HDP’nin barajı geçerek Meclis’e girmesine rağmen AKP-MHP milletvekili sayısı çoğunluğu oluşturmaya devam ediyor, Erdoğan ise ilk turda başkanlığını ilan etti.

    2. Millet İttifakı ile Meclis’e İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti, Cumhur İttifakı ile de BBP girmiştir. Bu durum, sağın Meclis’teki milletvekili sayısını %63,7 gibi bir orana ulaştırdı. Böylece son üç seçimde sağın oyları düzenli olarak artış göstermiş oldu (7 Haziran’da AKP ve MHP toplamı yaklaşık yüzde 57; 1 Kasım seçimlerinde AKP ve MHP oyları yaklaşık yüzde 62; 24 Haziran seçimlerinde AKP- MHP-İyi Parti oyları toplamı yaklaşık yüzde 63,7).

    3. Seçimler sonrasında muhalefet ise, komplo teorileriyle uğraşmayı seçti. Meclis’te çıkan bu tabloyu değerlendirip, yeni sistemde nasıl bir mücadele yolu izleneceğini düşünmek yerine; Muharrem İnce’nin tehdit edilip edilmediği, YSK üyelerinin istifa edip etmediği, elektronik olarak seçim sisteminde hile yapılıp yapılmadığı gibi pek çok iddiayla uğraştı. Hala seçim sonuçlarını, AKP’nin yapmış olduğu seçim hilelerinde arayanlar var. Seçim hileleri tek başına aradaki farkı açıklamaya yetmemektedir. 15 Temmuz sonrası milliyetçi söylemlerin arttığı, Afrin operasyonun yapıldığı, Kandil’e operasyonun gündemde olduğu, Muhalefet’in ise sol politikaları bırakıp seçimleri kazanmak için sağcılarla işbirliği yaptığı bir dönemde, sağın oylarının artması buralara bakılarak ele alınmalıdır.

    4. Muhalefet, erken seçim kararı açıklandığı gün dahi bu seçimlere karşı gelmemiş ve seçimlere “hodri meydan” diyerek girmiştir. Böylece Muhalefet, aslında 24 Haziran seçimlerinde %87’lik bir oy oranıyla başkanlık sisteminin yerleşmesi ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasına açıkça meşruiyet sağlamıştır. Erdoğan, o gece seçimlerde aday olan ve oy kullanan herkese teşekkür etmiş ve “Seçimlerinrekorkatılımlagerçekleşmişolmasını milletimizin bize ve tüm dünyaya bir mesajı olarak görüyorum. Mesaj açıktır: Türkiye yüzde 90’lara yaklaşan seçimlere katılım oranıyla tüm dünyaya demokrasi dersi vermiştir.” demiş, gazeteler ertesi günü bunu “Bu seçimin galibi demokrasidir, milli iradedir.” diye manşetlere taşımışlardır.

    5. Artık yerleşmiş yeni bir sistemle karşı karşıyayız. Bu yazı yazılırken, cumhurbaşkanının ve milletvekillerinin yemin törenleri yapıldı. 9 Haziran Pazartesi günü itibariyle yeni sistemin Meclis’i faaliyete başlayacak ve Cumhurbaşkanı bakanları belirleyecek. Yakında OHAL kalkacak ya da siz bu yazıyı okurken çoktan kalkmış olacak, ancak Fransa’da yapılan düzenlemeden ilham alınarak OHAL yetkileri kimi kanunlara getirilen düzenlemelerle devam edeceğinin sinyalleri verilmeye başlandı. Keza yeni düzenlemelerin getirilmesine de bu sistemde pek gerek olmayacak. Meclis’in yetkilerinin azaltıldığı, gensorunun kaldırıldığı, yürütmenin gücünün arttırıldığı yeni sistemde, cumhurbaşkanı kararnameleri adeta OHAL KHK’larının işlevselliğine sahip olacak. Böylece yeni sistem ile OHAL de “normalleşecek”.

    6. Çok uzun zamandır solun kendi cumhuriyet fikri bir kenara konularak muhalefet edilemez diyorduk. Bu artık herkes için kaçınılmazdır. Ya yeni sistemin bir aktörü olunacaktır ya da bu sistemin karşısında durulacaktır. Eğer bu sistemin aktörü olmayı kabul etmiyorsak o halde geçen sayının Mercek yazısının sonunda söylediğimizi tekrar hatırlatarak yazıyı bitirelim: “Öyleyse asıl olarak tartışılması gereken 24 Haziran seçimleri ve seçimlere sıkıştırılmış argümanlar değil, bu seçimler sonucu daha da yerleşecek olan sisteme karşı neler yapılabileceğidir. Bu tartışmaların içinde emekten, eşitlikten ve adaletten yana yeni bir cumhuriyet için mücadele ve mücadelenin sınıfsal perspektifle nasıl ele alınacağı da mutlaka yer alacaktır.”

    O halde, -bir kez daha geç kalmadan- artık başlayalım.

  • Mercek: Erken İttifaklar Seçimine Doğru

    16 Nisan 2017 tarihli Anayasa referandumunda çok az farkla başkanlık sistemi kabul edilmişti. Sistemsel değişiklik sonrasında yapılacak ilk cumhurbaşkanlığı ve milletvekilli seçimlerinin de Kasım 2019’da olacağı kararlaştırılmıştı.

    Ne var ki, iktidara yakın yazar ve hükümet yetkililerinin aksini iddia eden açıklamalarına rağmen, ekonomik belirsizlikler ile dış siyasetteki değişimler sebebiyle başkanlık sistemine geçiş sürecinin hızlandırılması için iktidar tarafından erken seçime gidileceği öngörülüyordu. Keza AKP, referandumda zorlanmıştı ve tekrar 7 Haziran seçimlerindeki gibi bir sürprizle de karşılaşmak istemiyordu.

    AKP’de metal yorgunluğu, AKP-MHP ittifak görüşmeleri, Afrin ve ABD’nin Suriye operasyonu derken 13 Mart’ta AKP ve MHP’nin oylarıyla 26 maddelik seçimlere ilişkin teklif, 20 Nisan’da ise erken seçim kararı Meclis’ten hızlıca geçti.

    Söz konusu 26 maddenin temelini ‘ittifak’ oluşturuyor. Kanun uyarınca seçime girme yeterliliğini sağlayan partiler seçimlere ittifak yaparak girebilecek ya da ittifaka dahil olmadan başka bir partinin listesinden milletvekili adaylarını gösterebilecekler. İttifak yapan partilerin aldıkları geçerli oyların toplamının yüzde 10’u geçmesi halinde, bu siyasi partilerin her biri de barajı geçmiş olacak.

    Kanunun diğer maddeleriyle de iktidar, işini şansa bırakmadığını gösteriyor. Aynı binada oturanların farklı sandıklarda oy kullanmalarının YSK’nın yetkisine verilmesi, sandık kurulu başkanlarının kamu görevlileri arasından atanacak olması, her iki oy pusulasının tek zarfa konması, sandık kurulu mührü bulunmamasına rağmen filigran, amblem ve ilçe seçim kurulu mührü bulunan zarfların geçerli sayılması gibi hükümlerle seçim güvenliği neredeyse tamamıyla iktidarın kontrolü altına giriyor ve seçmenin denetimi ortadan kalkıyor. Bir de bunlarla birlikte bu seçimlerde OHAL’in varlığını unutmamak gerekiyor.

    ***
    Şimdiden şaibelere açık olan ve meşruiyeti sorgulanması gereken bu seçimlere muhalefet ise, erken seçim kararını tanımamak bir yana, “hodri meydan” deyip koşarak seçim çalışmalarına ve ittifak görüşmelerine başladı. Kim kiminle ittifak yapacak, kim hangi partiden aday olacak tartışmaları gündeme oturdu.

    Sonuç olarak, AKP-MHP-BBP’nin Cumhur ittifakı ve CHP-İP-SP-DP’nin Millet İttifakı’yla seçime gidiyoruz. Bu yazı kaleme alınırken HDP’nin ise diğer Kürt partileriyle yaptığı ittifak görüşmelerinin sonuçsuz kaldığı basına yansıdı.

    Bununla birlikte, uygulanan %10 barajı ve YSK tarafından seçim örgütlenmesine son anda getirilen ve bazılarının hiçbir hukuki dayanağı olmayan koşullar sebebiyle sosyalist partiler bu seçimlere giremiyor.

    ***
    Tüm bu tabloya bakıldığında, seçimlerin nasıl geçeceğini tahmin etmek zor değil.

    Seçimlere yönelik şimdiden söylenebilecek tek sonuç kim cumhurbaşkanı olursa olsun ya da milletvekili dağılımı Meclis’te nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, başkanlık sisteminin tamamıyla meşruluğunu sağlamış ve yerleşmiş olacağıdır. Buradan geri dönüş olasılığı ise zordur. Bu zorluk, muhalefetin söylemlerindeki başkanlık sisteminin “yumuşatılması”, kimi yetkilerin meclise iade edilmesi, şekli olarak meclise dönülmesiyle de ilgili değildir. Zorluk, güçlü merkezi yönetimlere yönelimin, Türkiye’yle sınırlı olmayıp tüm dünyada sermayenin talepleriyle uyum içerisinde olmasıdır.

    Sermaye sınıfının bu talebi ise, esas olarak güçlü merkezi yönetimlerin, sermayenin daha rahat hareket edebileceği yerelleşmenin önünü açmanın ve yerel yönetimlere daha fazla yetkinin tanınmasının ilk adımı olmasıyla ilgilidir.

    15 Mayıs’ta TOBB’un 74. Genel Kurulu’nda yeniden seçilen TOBB başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun buradaki konuşmasında “Biz de iş ve yatırım ortamı önündeki engelleri tespit edip, hükümetimizle birlikte kaldırdık. En çok şikâyet ettiğimiz konu olan, istihdam maliyetlerinin düşürülmesini sağladık. İş sağlığı ve güvenliği mevzuatı, KOBİ’lerimize büyük yükler getiriyordu, bunları kaldırttık (…) Büyük sıkıntı yaşadığımız bir başka alan, yargı sistemiydi. Özellikle iş mahkemelerindeki davalarda, işveren yüzde 99 haksız çıkıyordu. Bunu değiştirmek üzere, zorunlu arabuluculuk sisteminin uygulamaya alınmasını sağladık.” açıklamaları, aslında sermayenin neden güçlü merkezi yönetimleri istediğini açıkça gösteriyor.

    Öyleyse asıl olarak tartışılması gereken 24 Haziran seçimleri ve seçimlere sıkıştırılmış argümanlar değil, bu seçimler sonucu daha da yerleşecek olan sisteme karşı neler yapılabileceğidir. Bu tartışmaların içinde emekten, eşitlikten ve adaletten yana yeni bir cumhuriyet için mücadele ve mücadelenin sınıfsal perspektifle nasıl ele alınacağı da mutlaka yer alacaktır.