Kategori: Mercek

  • Mercek: TBB’ye Rağmen Baroları ve Mesleği Savunmak

    Türkiye Tabipler Birliği’nin (TTB) 24 Ocak’ta Afrin operasyonuna ilişkin yaptığı açıklama sonrasında Erdoğan, 6 Şubat günü TTB’yi kastederek “Onun başındaki ‘Türk’ ifadesi zaten Bakanlar Kurulu kararı, onun oradan süratle çıkartılması lazım.” demiş ve Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) de durumunun aynı olduğunu belirterek, “(…) Bunların milli, yerli, bu ülkenin yaptığı vatanı koruma ile ilgili mücadelede yanımızda olma durumları yok, tam aksine karşımızda yer alma, teröristlere sahip çıkma, onlarla yandaş olma gibi bir durumları var. Bunları tamamen kaldırıp, sadece Türk Tabipler Birliği değil, tabipler her grup kendi oluşumunu yapar, faaliyetini gösterir. Aynı şekilde hukukçular. Ondan sonra oraya gelip çöreklenme diye bir şey olmaz.” ifadelerini kullanmıştı.

    Erdoğan’ın sözlerine ilişkin TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ise TBB’nin ne kadar “milli” olduğunu örneklerle anlattığı bir açıklamada bulundu ve Erdoğan’ı siyasi değil “milli” gözlükle bakmaya davet etti. Feyzioğlu’na göre Erdoğan TBB’nin duruşu konusunda yanlış bilgilendirilmişti. Diğer bir deyişle, aslında Erdoğan’ın meslek odalarına dair böyle bir müdahale düşüncesi yoktu da, çevresindekiler yanlış bilgilendirdiği için bu sözleri söylemişti.

    Metin Feyzioğlu daha sonra kimi barolar ile birlikte tüm avukatları, meslek odalarını ve mesleklerini savunmak için 24 Şubat Cumartesi günü Ankara’ya davet etti. Katılımın beklenenden oldukça düşük olmasının ve Feyzioğlu ile kimi baro başkanları haricinde kimsenin konuşturulmamış olmasının yanında, adeta Feyzioğlu şovuna dönüşen toplantıda asıl TBB Başkanı’nın sözleri, meslek odalarının savunulması/sahiplenilmesi konusunda TBB’nin halini bir kez daha göstermiş oldu[foot]Bu toplantıdan sonraki konuşmalarında kendisinin cumhurbaşkanlığı adaylığı konusundaki sözleri, Feyzioğlu’nun başka planlarının da olabileceğine işaret ediyor. Ama bu konuyu burada noktalamak doğru olur[/foot].

    Feyzioğlu konuşmasına Afrin operasyonunu selamlayarak başladı ve bu toplantıda da kendisinin ve TBB’nin aslında ne kadar da “milli” olduğunu gösterme yarışına girdi. “Tek çıkış yolumuz var: Birlik olmak, Türkiye olmak. Biz birlikte Türkiye’yiz demek. Türkiye Barolar Birliği’nin varlığı ve bağımsızlığı, bu coğrafyada vatanımızın ve Milletimizin bölünmez bütünlüğünün teminatıdır (…)” sözlerinin yanında, salondaki avukatlardan gelen tepkilere rağmen TBB’nin nasıl bir kurum olduğunu Cumhurbaşkanına anlatılması konusundaki çabaları için Başbakan ve Adalet Bakanına teşekkürlerini sundu.

    Bu toplantı, TBB’ye rağmen ve belki onu da karşıya alarak bir mücadelenin örülmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.

    OHAL süreci ve devamında yaşanan hukuksuz uygulamalara ve avukatların tutuklanmasına ses çıkarmayan ve başını kuma gömerek Türkiye’nin “normalleşeceği” dönemi bekleyen -beklemekle birlikte, normalleştirme çabası içinde olan- Feyzioğlu’nun görmek istemediği, uzun zamandır iktidarın dönüştürmek ve ele geçirmek istediği ancak bir türlü yapamadığı meslek odalarına, bu bahane ile müdahale edecek bir meşru ortam yaratılmaya çalışıldığıdır. Bu, Erdoğan’ın yanlış bilgilendirilmesi değil; uzun zamandır AKP tarafından (Başbakanı ve Adalet Bakanı da dâhil) planlanan bir dönüşümdür.

    Çünkü kamu kurumu niteliğindeki meslek odalarının iktidara karşı baskı aracı olarak toplum yararına olan konularda tavır alan kurumlar olması, AKP’nin işine gelmemektedir.

    Çünkü iktidarın çevre, hukuk, sağlık, yargının dönüştürülmesi, KHK’lar, insan hakları, hukuk güvencesi gibi konularda kendi politikalarıyla uyumlu, hatta bu süreci birlikte yönlendirecek yapılara ihtiyacı vardır.

    Bu zamana kadar, AKP tarafından zaman zaman meslek odalarını dönüştürmek için kimi düzenlemelere ilişkin tartışmalar yapılsa da, bir türlü adım atılamamıştı. Barolar için nispi temsil yöntemi tartışmalarını, TMMOB ve bağlı odalara yapılmak istenen mali denetimleri ve Haziran Direnişi sonrasında bu odaların kamu kurumu niteliğinin kaldırılmasına ilişkin yapılan tartışmaları hatırlamakta yarar var.

    Ancak bu kurumların kamuoyundaki meşruiyeti ve kamu kurumu nitelikleri AKP’nin işini zorlaştırmış ve gelecek tepkiler sebebiyle düzenleme değişiklikleri yapılamamıştı.

    İşte iktidarın TTB’nin Afrin açıklaması sonrasındaki gözaltıları takiben yaptığı bu açıklamaları, meşru zemin bulma çabasından başka bir şey değil.

    Bu anlamda, meslek odalarını etkisizleştirmek için anlaşılan, iktidarın aklında zorunlu üyeliği kaldırarak mesleğe ilişkin farklı odalar oluşturmak ve böylece bu odaların gücünü kırmak; odaların kamu kurumu niteliğini ortadan kaldırarak özel hukuk süjesi olarak adeta dernek gibi faaliyetlerini sürdürmelerini sağlamak gibi adımlar yer alıyor.

    Bu planlanan ve zaman zaman ısıtılan meslek odalarına ilişkin müdahaleye Feyzioğlu’nun bulunduğu yerden yanıt vermek, baştan kaybetmektir. Kimin, neyin milli olduğu tartışmasının kıstasları nedir ve meslek odalarının varlığı bu tartışma üzerinden mi belirlenecektir? TBB, kendini milli meslek odası olarak gösterip diğer meslek odalarını terörist ilan ederek kurtulacağını mı sanmaktadır?

    Hukukçular, mesleklerine ve odalarına TBB yönetimi ve Feyzioğlu’na rağmen sahip çıkmalıdır. 24 Şubat toplantısının belki de tek çıktısı bu olmuştur. Şimdi ise, bunun yöntem ve araçlarının hızlıca tartışılarak bir an önce harekete geçilmesi gerekmektedir.

  • Mercek: KHK’lar ile “Normalleşen” Türkiye

    15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası yaklaşık bir buçuk senedir olağanüstü halde yaşıyoruz.

    OHAL sürecinde, 2017 yılında yapılan Anayasa referandumu ile başkanlık sistemi geldi, yasama yargı ve yürütme erklerinin yapısı değiştirildi. Yine bu referandumla yapısı değiştirilen HSK tarafından binlerce hâkimin görev yerlerinde değişiklik yapıldı. Yine 31 KHK ile sayısız kanunda sayısız değişiklik yapıldı, kamu görevinden binlerce kişi nedeni açıklanmadan, çoğunun haklarında hiçbir soruşturma dahi olmadan çıkarıldı, telefonunda Bylock bulunan birçok kişi tutuklandı[foot]27 Aralık 2017’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yapılan araştırmalara göre 11 bin 480 GSM numarası kullanıcısının telefonlarına “Mor Beyin” yazılımı sebebiyle Bylock’u iradeleri dışında yükle- dikleri açıklandı. 697 sayılı KHK ile 1823 kişi görevini iade edildi, tutuklu birçok kişi de tahliye edildi. Bunun FETÖ tarafından gerçek kullanıcıları saklamak için yapılan bir girişim olduğu belirtildi[/foot].

    KHK’lar sırf bunun için de çıkartılmadı. OHAL süresince iflaslara erteleme getirilmesinden arabalarda kış lastiği uygulamasına; OHAL kovuşturmalarındaki duruşmalarda en çok üç avukat bulundurulmasından, avukat görüşüne kısıtlama getirilmesine; geçici köy korucularının unvanının “güvenlik korucusu” olarak belirlenmesinden, emniyet tarafından yürütülen araç tescil hizmetlerinin noterliklere devredilmesine; Bursa’nın Gemlik ilçesinin deprem riski nedeniyle taşınmasından, taşeron işçilerin kamu kurum ve kuruluşlarına geçirilmesine; Yargıtay’ın üye sayısı arttırılarak istinaf mahkemelerine gerekçeden dolayı kararı bozma halinde dava açma zorunluluğundan, Yargıtay’a 10 yıldan fazla hapis cezalarının temyiz incelemelerini duruşmasız yapabilme yetkisine kadar birçok alanda düzenleme yapıldı ve esas olarak kanunlarla düzenlenebilecek hususlarda -Meclis ekarte edilerek- KHK’lar ile değişiklikler yürürlüğe geçirilmiş oldu.

    Bunca dönüşüme ve hukuka aykırı yapılan düzenlemelere rağmen, 696 sayılı KHK’da getirilen terör ve darbe suçuyla cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlülere duruşmalarda tek tip kıyafet uygulaması ile “sivillere” de yargı muafiyetinin getirilmesi birçok kişi tarafından kaygı verici, hukukun ve hukuk devletinin bitmesi olarak yorumlandı. AKP’ye OHAL süresince destek vermiş birçok yazar “bu kadarı da fazla” noktasında mutabık kaldı.

    ***

    Aslında “bu kadarı da fazla” olan Türkiye’deki siyasi aktörlerin beklentileri ve talepleriyle ilgili. II. Cumhuriyet’te bir normalleşme arayışındalar. Görmedikleri ya da görmek istemedikleri ise “bu kadarı da fazla” olanın II. Cumhuriyet’te normal olan olması. Çünkü bu AKP’ye değil, AKP’nin baş aktör olarak inşa ettiği ancak sermaye sınıfının talepleri doğrultusunda şekillenen yeni düzene ilişkin.

    Yeni düzen, Meclis’in devre dışı bırakılarak KHK yerine başkanlık kararnameleriyle düzenlemelerin geçeceği, özellikle sermaye sınıfının ve sistemin ihtiyaçlarının daha hızlı şekilde karşılanacağı bir Türkiye’yi yaratıyor. Bu taleplerin karşılanması için ise bunun karşısında olacak engellerin hızlıca bertaraf edilmesi gerekiyor.

    Bu engellerden biri Meclis idi. Anayasa düzenlemesi, KHK’lar ve OHAL sonrasında da başkanlık kararnameleriyle bertaraf edilmiş oldu. Yargı ise sorun olmaktan çıkarıldı. Özelleştirme uygulamalarını durduran Danıştay daireleri ile politik dosyalarda istenilen kararları vermeyen Yargıtay dairelerinde tasfiyeler yapıldı, HS(Y)K yapısı değiştirildi. Şimdi ise Cumhurbaşkanının talimatıyla soruşturma başlatan savcılar, talimat gelmeden karar veremeyen hakimler ve AYM kararına uymayıp tahliyeleri reddeden mahkemeler[foot]Bilindiği üzere Ocak ayı başında AYM tarafından, kapatılan yayın organı Zaman Gazetesi eski yazarlarından Şahin Alpay ve yazar Mehmet Altan’ın dosyalarını incelenmiş ve hak ihlali gerçekleştirildiği kararı verilmişti. Bu karara rağmen, yerel mahkemeler, Şahin Alpay’ın ve Mehmet Altan’ın tahliye talebini reddetti.[/foot] var.

    Bir diğer engel ise muhalif kesimler. Tek tip kıyafet zorunluluğu, avukat görüşü sınırlamaları, sanığın duruşmada bulunma zorunluluğunun ortadan kaldırılması, sokağa çıkanlara karşı sivil güçlerin müdahalesinin yargı dışı bırakılması vb. hususlar da buna tekabül ediyor. Muhaliflerin kişilikleri, saygınlıkları yok edilmek isteniyor ve ayrıca topluma korku salınarak mesaj verilmeye çalışılıyor.

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Okulun çevresinde bir uyuşturucu satıcısını gördüğümüz zaman, beni ne kadar kınarlarsa kınasınlar, ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler o uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir” sözlerini ve “bunu kim yaptırdı derse beni gösterin, gerekirse beş on sene yatarım” demesini buradan okumak gerekir. Çok geçmeden Adıyaman İl Emniyet Müdürü’nün “Biz uyuşturucu satıcılarının bellerini kırdık, kırmaya devam edeceğiz. Yeri gelirse kafalarını kıracağız” ifadelerini kullanması da tesadüf değildir.

    Aslında tam da bu sebeple, 15 Temmuz darbesi sonrası Eylül 2016’da Soylu İçişleri Bakanı olarak göreve başlamıştır. Soylu’nun Mehmet Ağar’la olan ilişkisi ve darbe teşebbüsü sonrasında boşalan emniyet kadrolarının “Ağar’ın kadrolarıyla” yeniden yapılandırıldığı iddialar arasında. Soylu’nun geldiği DYP’nin eski genel başkanı ve dönemin başbakanı Tansu Çiller’in Susurluk skandalına karışanlara sahip çıkmak için söylediği “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözünü de hatırlamakta yarar var.

    ***

    Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.

  • Mercek: Tutuklu Avukatlar

    Önce bir itiraf ile başlamam gerekiyor. Bir hukuk dergisine yazılan bu yazı için hâlihazırda ülkede toplam kaç avukatın tutuklu olduğuna dair kesin bir bilgiye ulaşamadım. Bir sayı 350. Ancak bu sayının da kaynağına ulaşmam mümkün olmadı. Tutuklu hukukçu sayısının ise hâkim ve savcılarla birlikte 3000 ile 4000 arasında olduğu söyleniyor. Farkındayım, verilen bu rakam da bin gibi bir sayı aralığından oluşuyor.

    Bununla birlikte, bu sayılar FETÖ üyesi hukukçuları da içeriyor. FETÖ’nün yargı içerisindeki örgütlenmesinin boyutları düşünüldüğünde sayı “makul” de görülebilir. Ancak sağlıklı bir soruşturma ve yargılama süreci yürütülmediği soruşturmaların sahipleri dahil, herkes tarafından kabul ediliyor. Bylock kayıtlarının hukuki nitelendirmesi siyasi iktidar tarafından bir türlü yapıl(a)mamakta. Bu nedenle yargı da bu konuda “kararını” verememekte.

    Sanırım yalnızca bir örnek dahi ne demek istediğimi anlatacaktır. Saadet Partisi İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesi, Hukuki Araştırmalar Derneği (HUDER) İstanbul Şube Başkanı Avukat Mustafa Yaman’ın telefonuna Bylock indirildiği iddiasıyla tutuklanması sonrası AKP’den de yoğun itirazlar geldi. Yaman’ın avukatı da tutuklamaya isyan edenlerden. Uzun olmakla birlikte, avukatın savunmasının bir bölümüne yer vermek istiyorum.

    Sorguda sorulan soruları görünce şaşırdım. Mustafa beyin üye olduğu Hukukun Üstünlüğü Platformunun Baro Başkanı adayıyım, bu platform hukukçulardan oluşan bir yapıdır, biz Mustafa bey ile farklı görüşlerde ancak bu yapıda birlikte yer almaktayız. Ben 2010 yılından 2012 yılına kadar hem başkanı hem de adayı olarak Mustafa beyin görüştüğü kişilerle Mustafa beyden daha çok görüştüm, çünkü o dönemde sonradan FETÖ örgütü üyesi olduğu dernekle seçim münasebetiyle bir aradaydık ve çalışmaları birlikte yürütüyorduk. O dönemde Boğaziçi Hukukçular Başkanı Fikret Duran’la bizim görüşmeler yapmamız normaldir çünkü bu seçim çalışmalarına ilişkindir. Bu görüşmelerin FETÖ örgütüyle bir bağlantı ortaya koyması mümkün değildir. (…) Ben bu yapıyla mücadele eden bir meslektaşım. Darbe davalarının platform başkanlığını yürütüyorum. Bu davalarda vekil olarak görev aldım. (…) Bu mücadele elbette önemli bir mücadeledir. Bu mücadelenin başarılı olması için ne olduğu belli olan yaklaşık 25-30 yıldır tanıdığım bu meslektaşım tutuklanır ise bu sorgulanır hale gelir. (…)”[foot]http://www.milligazete.com.tr/haber/1212712/mustafa-yamanin-tutuklanmasi-ak-partiye-yakin-isimleri-de-isyan-ettirdi (Erişim tarihi: 10.11.2017)[/foot]

    AKP-Cemaat ilişkisinin geçmişine yönelik tespitler içeren kısımları (şimdilik) bir kenara koyalım. Bu yazının konusu değil. Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus var. Saadet Partili HUDER başkanının avukatı darbe davalarının platform başkanı. Kişisel kefaletini bir kenara koyarsak, söyledikleri soruşturmaların (ve yargılamaların) zemininin çok sağlıklı olmadığını bize bir de o cepheden gösteriyor.

    Soruşturmalar sağlıksız olmakla birlikte, esasen bir noktadan sonra da kasıtlı bir hal almakta. Darbe girişimini “fırsata” çeviren AKP, soruşturmalar ve davalar üzerinden memleketi hizaya sokma halini de devam ettirme çabası içerisinde. Hâl böyle olunca da hedef doğrudan sol, ilerici yapılar oluyor.

    Şu anda 20’ye yakın Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukat tutuklu. Yine Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyesi bir dizi avukat da tutuklu. 100’den fazla avukat ise “kısıtlama” kararı nedeni ile müvekkillerinin duruşmalarına girememekte. Bu yazı kaleme alınırken ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı gözaltına alınmıştı. Gözaltının dayanaksız ve hukuksuz olduğunu sağır sultan dahi duymuş durumda. Buna rağmen Kozağaçlı’nın tutuklanması şaşırtıcı olmayacaktır. Yine, Yargıçlar Sendikası’nın neredeyse tüm üyeleri sürgün edilip, meslekten ayrılmaya zorlandılar. Sendika sol bir kimliğe sahip olduğu için üyeleri cezalandırılmakta.

    ÇHD Genel Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın gözaltına alınması sonrasında 17 baro tarafından gerçekleştirilen ortak basın açıklamasında “Avukat üstlendiği görev ile yargılanamaz.” denilerek Kozağaçlı’nın serbest bırakılması talep edildi.[foot]Tabii Türkiye Barolar Birliği ve onun sağcı başkanı Metin Feyzioğlu daha önce tutuklanan avukatlar ile ilgilenmediği gibi Kozağaçlı’nın gözaltına alınması ile de ilgilenmedi. Konumu itibari ile avukat- lara onarılmaz zararlar vermeye başlayan Metin Feyzioğlu’nun istifasının istenmesi artık bir zorunluluk halini almıştır.[/foot]

    Kuşkusuz önemli. Baroların üzerine ölü toprağının atıldığı bu dönemde, açıklamanın yapılmış olması dahi tek başına oldukça önemli.

    Ancak, şu anda ÇHD’li avukatlara yönelik yürütülen ancak potansiyel olarak her solcu, ilerici avukatın potada olduğu tutuklama saldırısının tek başına avukatsız bir hukuk sistemi istenmesi ile ilgisi olduğu düşünülmemelidir. Kuşkusuz bu boyutu bulunmaktadır. En azından “uyumlu” bir avukatlık istenmektedir.

    Ancak esas boyut gözden kaçırılmamalıdır. Evet Selçuk Kozağaçlı, diğer ÇHD’li avukatlar gibi avukatlık pratiği nedeni ile gözaltına alınmıştır. Ancak, gözaltına alınma nedeni ÇHD Başkanlığı’dır. Bu ikisinin birbirinden ayrılamayacağının da farkındayım. Yalnızca bir noktaya işaret etmek istiyorum.

    Esasen saldırı solun temsil ettiği siyasi kimliğe ilişkindir. Doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğü, siyaset yapma hakkı teslim alınmak istenmektedir. Yaratılmak istenen “korku toplumu” için avukat tutuklamaları da önemli örneklerdir.

    Zor zamanlardan geçiyoruz.

    Zor zamanların avukatları, hukukçuları her zaman oldu. Halit Çelenk bunların en başına yazılan isimlerden biridir. Çağdaş Hukukçular Derneği’nin kurucularındandır. Mesleğini eşitlik, özgürlük, adalet mücadelesinin bir parçası haline getiren, inandıkları uğruna sonuna kadar mücadele eden, kararlı ve sorumluluk sahibi bir hukukçu idi.

    İlerici, devrimci hukukçular onun yolundan gidiyor.

    Dayanışma duygularımız ile…

  • Mercek: Yeni Bir Adli Yıl Yeni Bir Yargı Yeni Bir Ülke

    Türkiye gibi bir ülkede hukuk örgütlerinin güçlü olmasını beklersiniz, değil mi?

    Kimse bir kutlamadan (zaten) bahsetmiyor. Maddeler halinde sorunlara “dikkat çekilen” matbu basın açıklamalarının zerre tatmin edici bir yönü de kalmadı. Kabul, mücadelenin takvim günlerine de sıkıştırılması gerekmiyor. Ama yine de bu günler “bahane” edilerek “bir şeyler” yapılamaz mı?

    Avukatlar Günü, Adli Yıl başlangıcı gibi hukukçulara has günlerden bahsettiğim sanırım anlaşılmıştır.

    Tabii ki Türkiye Barolar Birliği’nden ve onun sağcı başkanı Metin Feyzioğlu’ndan bahsetmiyorum. [foot]Sağcı olmayı kesinlikle bir küçümseme ifadesi olarak kullanmadığımı özellikle belirtmek isterim. Yalnız, Metin Feyzioğlu uzunca bir süre solcu gözükmeye çalıştığı için bunun vurgulanması gerektiğini düşünüyorum.[/foot] O, papatya falı halinde Yargıtay’ın adli yıl açılış törenlerine katılıp katılmamak ile cumhurbaşkanıyla kavga etmek/cumhurbaşkanından rica etmek seçenekleri arasında gidip geliyor. Kabul etmek gerekir ki zor iş!

    Baroların büyük çoğunluğu ise uzunca bir süredir sessiz ve siyasetsiz. Aralarında gerçekten nitelikli ve cesur (bu dönemim öne çıkan bir niteliği olduğunu düşünüyorum) bir duruş sergileyenler var. Ancak çokça etkili oldukları söylenemez.  Hal böyle olunca örgütsel yapılarının teslim alınarak etkisiz hale getirilmelerine bile gerek kalmamaktadır. Örgütlerimiz kendi kendilerini etkisiz hale getirmiştir.[foot]Bununla beraber, AKP’nin seçimle yönetime gelemediği meslek odalarını “ele geçirme” planını hiçbir zaman tamamen rafa kaldıracağı düşünülmemelidir. Baro seçimlerine ilişkin “nispi temsil yöntemi” zaman zaman ısıtılmaktadır. Geçtiğimiz günlerde TMMOB Kimya Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu’nun Bakanlık tarafından yapılmak istenen denetimi hukuki dayanağı olmadığı gerekçesi ile reddetmesi sonrası mahkeme kararı ile görevinden alındığını da hatırlatmak isterim. Bu tehdit TMMOB’a bağlı tüm odalara yönelmiş durumda.[/foot]

    Tabloya KHK ile kapatılan ÇHD, YARSAV gibi hukuk örgütlerini, tutuklanan ilerici, devrimci, yurtsever avukatları da eklemeliyiz.

    Yargı merkezli süren tartışmalara güçlü bir şekilde “sol” bir müdahale yapamadığımızı da kabul etmek gerekiyor. Tabii ki yargı içerisinde süren mücadeleye müdahale çabası bulunmaktadır. Ancak bunun sınırlı olduğunu ve yetmediğini, esasen de savunmada kalındığını kabul etmemiz gerekiyor.

    Evet, ortada bir dağınıklık bulunmaktadır. Bunu herkes kabul ediyor. Tekrarlamanın da pek bir faydası yok. Ancak soru ısrarla karşımızda durmaktadır: Yargı içerisindeki ilerici, sol güçler ne yapacak?

    ***

    15 Temmuz darbe girişimi sonrası kuşkusuz “yeni” bir döneme girdik.

    Bir darbe girişimi başarılı olamasa da, birçok noktada kırılma meydana getirir. Hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağı söyleminin bir gerçekliği de vardır. Ancak aktörlerinden bağımsız olarak bir süreklilik içerisinde olunduğunu, yapının operasyonel bir araç olarak varlığını sürdürdüğünü de söylemek gerekiyor. Burada bir kırılma söz konusu değildir.

    Zaten Yargıda Birlik Derneği üzerinden yargıda etkili tek güç haline gelmiş olan AKP, OHAL döneminde KHK’lar eliyle hayata geçirdiği düzenlemeler ile alanı tamamen temizlemiş durumda. Yargı ayağında da yalnız cemaati değil kendisine muhalif herkesi ya tasfiye ediyor ya da etkisizleştiriyor.

    Çokça örnek verilebilir. Devrimci, yurtsever avukatlar tutuklanmaktadır. Yargıçlar Sendikası’nın nerdeyse tüm üyeleri sürgün edilmiştir. Sendika sol bir kimliğe sahip olduğu için üyeleri cezalandırılmıştır. FETÖ iddianamelerinde kumpaslar ile yargının ele geçirildiğinden bahsedilirken İlhan Cihaner’in evinde arama yapan savcı FETÖ üyeliğinden beraat etmektedir. Bu arada, darbenin “siyasi ayağı” bir türlü bulunamamaktadır!

    Darbe girişiminden önce Hukuk Defterleri’nde yazmış, Fazıl Say (dini değerleri aşağılama iddiası), Rennan Pekünlü (türbanlı öğrencilerin eğitim hakkını engelleme iddiası), Can Dündar ve Erdem Gül (casusluk ve hükümete darbe iddiaları) ile cumhurbaşkanına hakaret davalarını örnekleyerek İkinci Cumhuriyet rejiminin kalıcılaşması için de davalara özel bir rol biçileceğine işaret etmiştik. Tüm bu davalar gericiliğin siyasal ve toplumsal alana tamamıyla hakim olma çabasında önemli birer araç. Bunun yanında, isnat edilen suçlarında biçimlendirme çabasına özgü olduğuna dikkat çekmek isterim. Başarısız darbe girişimi sonrası, değil bu halin değişmesi, memleketi soruşturmalar ve davalar üzerinden hizaya sokma hali daha da kalıcı hale gelmiştir. Cumhuriyet Gazetesi davası ve bu davadaki gelişmeler, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş davası ve hâkim karşısına dahi çıkarılmaması, Nuriye Gülmen – Semih Özakça davası ve iki yüz günü geçen açlık grevine rağmen tutuklu yargılanmaları yalnızca birkaç örnek. Davalar eli ile bir yandan siyasi ve toplumsal alanı biçimlendirme gayreti devam etmekte diğer yandan da muhalifleri tasfiye çabası sürmektedir.

    FETÖ’nün yargıdaki yapılanmasına ilişkin bir dizi iddianame ile ortaya çıkan örgütlenme yargıya nasıl derinlemesine nüfuz edildiğini, yargının nasıl teslim alındığını görünür hale getirmiştir. Peki, bu tartışma AKP’ye bırakılabilir mi? Bu başlıkta da esas söz sahibinin sol olduğu açıktır. Bu tartışma bize yargı alanının nasıl bir mücadelenin konusu olduğuna dair yeni ipuçlarını da gösterecektir.

    ***

    Ülkede uzun zamandır “hukuk güvenliği” yok.

    Evet, bu ülkede “hukuk dışılık” hep olagelmiştir. Ancak hukuk güvenliğinin bugünkü hali bu noktayı çoktan aşmıştır. Örneğin, birçok içtihadında hukuki güvenlik ilkesinin hukuk devletinin önkoşulu olduğunu belirten Anayasa Mahkemesi muhtemelen kendisinin hukuki güvenliğinin olmadığını düşünmektedir. Eğer Anayasa Mahkemesi üyeleri böyle düşünüyorsa, acaba diğer hâkim ve savcılar nasıl düşünebilir? Öyle ise, yurttaşların ne düşündüğünü sormanın gereği bile yoktur![foot]Dört yıl önce Anayasa Mahkemesi bir kararında hukuki güvenliğini tartışmış ve şöyle demiş: Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin önkoşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. ( Anayasa Mahkemesi Kararı. Esas Sayısı: 2012/116, Karar Sayısı: 2013/32, Karar Günü: 28.2.2013. Resmi Gazete tarih: 13.08.2013, sayı: 28734.  http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/08/20130813.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/08/20130813.htm Erişim tarihi:05.10.2017)[/foot]

    Ancak, tüm bunların yanında, yurttaşlar “adalet” arayışındadır.  Bu arayış “örgütlenmeyi” beklemektedir. Tabii ki hukuk alanının dışında siyasi alana dair bir örgütlenmeye işaret edilmelidir. Bununla birlikte, hukuk alanında da kuşkusuz bir ayak bulunmalıdır.

    Bu bağlamda, yargının tüm bileşenlerinin birlikte hareket etmesinin, bağımsız bir hattı örgütlemesinin gerekliliğini uzun zamandır dillendiriyoruz. Bunun ete kemiğe bürünmesi ve bir ürün vermesi için daha ne beklenmektedir? Böylesi bir örgütlenme kendi sınırları içerisine hapsolmuş, etkisiz bir konumlanışın ötesinde toplumsal muhalefetin içinde devinen etkili bir konumlanışı da sağlayacaktır.  “Hukuki” çözümlerin tek başına yeterli olmadığını defalarca görmüş bulunmaktayız. Yargıya dair çözüm önerilerinin “yeni bir ülke/yeni bir cumhuriyet” tahayyüllerimizle buluşması gerekmektedir.

    O halde, adaletten ve emekten yana güçlü hukuk örgütleri nasıl hayata geçirilebilir sorusunun tartışılmaya başlanması daha fazla geciktirilmemelidir.[foot]Daha önce de ifade ettik. Burada kastedilen baroların yerine bir örgütlenme değildir. Zaten avukat örgütlenmelerinin eksikliğinden değil, yargının tüm bileşenlerinin bir arada olduğu bir yapılanmaya olan ihtiyaçtan bahsedilmektedir.[/foot]

     

  • Mercek: Yetmez Ama Evet(çiler): Bizimki Bir Kan Davası Mı?

    12 Eylül 2010 Referandumu bir döneme ilişkin konulan son nokta idi. Referandum ve ardından gelen Haziran 2011 seçimleri ile birlikte AKP iktidarı tarafından devletin hemen hemen bütün kurumları ele geçirilmiş ve yeni rejimin inşası için yol alınmaya başlanmıştı.[foot]Diğer yandan, bu iki tarih, iktidar cephesinde yaşanan anlaşmazlıkların su yüzüne çıkmasının da başlangıcı oldu. Ancak bu yazıda dönemin AKP iktidarı ile tüm bileşenler (parti/hükümet, cemaat, liberaller…) kastedilmektedir.[/foot]

    2010 Referandumu ile esas olarak yapılmak istenen (ve sonrasında da hayata geçirilen), başta Anayasa Mahkemesi ve HSYK olmak üzere yüksek yargının kendilerine yakın bir kompozisyonda yeniden yapılandırılması idi. Geri kalan değişiklik önerilerinin bu temel amacı maskelemekten başka bir işlevi bulunmuyordu.

    Polis ve yargı içerisindeki etkinliği ile süreci yönlendiren “Fethullah Gülen Cemaati/ FETÖ” referandum sonrasında buralardaki gücünü ve etkinliğini daha da artırmıştı. AKP de bu örgütlenmeyi arkasına alarak, bir yandan kendi iktidarını sağlamlaştırmış, toplumu şekillendirme çabasını sürdürmüş, diğer yandan da muhaliflerini tasfiye etmişti. Nihayetinde AKP ile Cemaat el ele Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesini tamamlamışlardı.

    Yaşanan süreç iktidar bileşenleri tarafından “vesayet rejiminin sona erdirilmesi” olarak tanımlandı. Liberal ve dinci yazarların en önemli ideolojik silahlarından biri “vesayet rejimi” kodlaması oldu. Asker vesayetine son verilmesi ve ileri demokrasinin kurulması için mücadele ediliyordu!

    “Yetmez ama evet” de, 2010 referandum sürecinde bir kampanya sloganı olarak ortaya çıkan sonrasında ise bunu çokça aşarak “kendilerince” bir lobicilik faaliyetine girişen grubu (grupları) anlatmakta idi. Onlar bitmeyen “demokrasi” mücadelelerini veriyorlardı!

    Oysa aradan geçen zamanda yaşanan birçok “demokrasi karşıtı” gelişme bir yana, son 16 Nisan 2017 Referandumu sonuçları da doğrudan 2010 Anayasa değişiklikleri ile bağlantılıdır. Bunun yanında, 2010’da baştan sona yeniden yapılandırılan yüksek yargı, 2017 Referandumu’nun sonuçlarında da doğrudan belirleyici olmuştur. Kerameti kendinden menkul solcular olan “yetmez ama evet”çi liberaller de o dönem ve sonrasında AKP iktidarına verdikleri destek ile bugünlerin esas sorumlularındandırlar.

    Peki, tamam sorumlular. Ama bu geçmişte kalmadı mı? Artık yeni bir dönemdeyiz ve helalleşmek gerekmiyor mu?[foot]CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın konuya dair yaklaşımı oldukça dikkat çekici: “Yetmez ama evetçilerle helalleşmek lazım: AKP’nin bu kadar güçlenmesinde, baskıcı olmasında bu liberal aydınların çok büyük payı olduğunu düşünüyorum. Gelinen noktayla ilgili onların da günahları çok. Kendisi gibi düşünmeyen, hatta yaşam tarzı uyuşmayan insanlar tarafından desteklenmesi, AKP’nin en büyük başarısıydı. Tayyip Erdoğan’la demokrasiyi aynı karede gösterme konusunda çok başarılı oldular. (…) Beraber değiliz ama onlar da CHP’nin çizgisine geldi. Bu kesimlerin CHP’nin izlediği politikaları desteklediklerini düşünüyorum. Ayrıca bu konuda bir parantez açmak istiyorum: Artık bu kesimlerle de helalleşmek lazım. Kan davası yapmamak lazım. (…) 16 Nisan öncesinde görüldü ki, onlar da demokrasiyi savunuyor. O halde artık bu insanlarla helalleşmek lazım.” http://www.gazeteduvar. com.tr/yazarlar/2017/06/09/veli-agbaba-yetmez-ama-evetcilerle-helallesmek-lazim/ (Erişim tarihi: 06.07.2017)[/foot]

    Tabii ki kan davasına dönüşmemesi gerek. Buna kim itiraz edebilir? Zaten kimsenin 2010’un üzerinde tepindiği de söylenemez. Bunun yanında, sanırım kimse “yetmez ama evet(çiliğin)” 2010 yılında kalan bir kampanya sloganından ibaret olduğunu da söyleyemez. Tamam, örgütlerden, kitlelerden çok lobicilik faaliyetlerine dayanan bu toplamın kendilerini ifade eden toplumsal bir karşılığı bulunmamaktadır. Ama zaten bunu aramazlar da. Esas olarak da kendileri bir güç odağı olma, çeşitli alanlarda güç odakları yaratma çabası içerisindedirler.

    Bu toplamın Türkiye’ye dair bütünlüklü bir projeden çok döneme göre değişen projeleri bulunmaktadır. Tabii bu temel noktaları olmadığı anlamına gelmemektedir. “İnsan hakları merkezli” liberal bir “solculuk” üzerinden politika üretmekte, “muhalefet” yapmaktadırlar.[foot]Bu siyaset tarzının yazıda bahsi geçen, bitmeyen “demokrasi” mücadelesi ile de doğrudan bağı bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist bir ülke olduğunu herkes kabul eder. Ancak, sermaye sınıfının egemenliği reddedilmese de, en iyi ihtimalle hep ihmal edilir. Bir toplumsal sınıfın egemenliğinden söz edilmediğinde de (ya da arka plana atıldığında) çeşitli siyasal aktörler arasındaki sürtüşmeler büyük bir heyecanla karşılanır.[/foot]

    Bir süredir sessizlik içerisinde olan bu toplam, doğal olarak 2017 Referandumu’nda, anayasa tartışmalarına konjonktür kendileri açısından hiç uygun olmadığından “yetmez ama evet” diyemediler. Yine, doğal olarak artık AKP destekçisi de değiller. Bunun yanında, hep söylediğimiz gibi 2. Cumhuriyet yalnızca AKP’nin rejimi değildir. Hiçbir zaman da öyle olmamıştır. Bir süredir yeni bir “yetmez ama evet(çi)” dalga olasılığına ilişkin işaretlerin artmış olması da bununla ilgilidir. Özellikle “adalet yürüyüşü” ile birlikte bu toplamın sesleri tekrardan yükselmeye başladı. Bu dalgaya soldan (ve bu sefer daha geniş bir yelpazeden) yenilerinin katılacağını da söyleyebiliriz. Herkesin kendine göre bir “gerekçesi” bulunmaktadır. Artık 2. Cumhuriyet çok daha geniş bir toplam için kalıcı bir rejimdir.[foot]Bir de ulusalcı kanatta Vatan Partisi’nde cisimleşen ancak onu aşan bir “yetmez ama evet”çi toplam bulunmaktadır. Ancak bu yazının konusu değiller.[/foot]

    Peki, bu dönemin gerekçeleri neler olabilir?

    Türkiye gibi gündemin oldukça hızlı değiştiği bir ülkede birebir öngörülerde bulunmanın zorlukları olduğu açık. Bunun yanında “temel” konular bazen geri plana düşse de hiçbir zaman gündemden düşmemekteler.

    Bunlardan biri (ve en önemlisi) merkeziyet/ ademi merkeziyet tartışmasıdır. Bu tartışmada ademi merkeziyetçilik sola hap halinde sürekli doğru seçenek olarak sunulmaktadır. Deniyor ki; yerelleşme halkın yönetime katılımını sağlayacak bir modeldir, erk paylaşıldıkça kucaklayıcı, etkin ve demokratik olur.

    Tabii bu tartışmanın Kürt sorununun çözümü için yürütülen tartışmalar ile birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Hem o zaman daha “güçlü” ve “dokunulmaz” argümanlar kullanılmakta: Halkın yönetimde söz sahibi olması, bunun toplumun tüm alanlarına yayılması. Evet, aynen böyle ifade ediliyor. Yazılanların çizilenlerin sosyalist bir iktidarda halkın yönetime katılmasına dair bir tartışma olduğunu düşünmeyin. Hemen önümüzdeki günlere dair politika berlirlemeye dair yaklaşımlar bunlar

    Ve tabii, liberaller bu sefer CHP’liler, daha doğrusu CHP – HDP zemininde birlikçiler olarak karşımıza çıkmaktalar.[/foot]artigercek.com sitesinde çok fazla örnek bulabilirsiniz. Ben Erol Katırcıoğlu’ndan bir örnek ile yetineceğim. Yeni bir siyaset geliyor başlıklı yazısında Katırcıoğlu şunları söylemiş: “Bu yeni siyasetin kodlarının neler olması gerektiği konusunda CHP’nin tutumunun ne olacağını bilmiyoruz. Bu yürüyüşü bir türlü vazgeçemedikleri “devletçi” ve “merkezci” bir kafayla mı okuyacaklar, yoksa ülkedeki bütün mağdurların taleplerinin kendi talepleri olması gerektiği üzerinden bir tür “mağdurların siyaseti” olarak mı okuyacaklar? Bu soruların cevaplarını henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var. O da bu toplumun “seküler” kesiminin siyasete adımını atmakta olduğu. Bu adım sanırım bütün önceden öngörülmüş ezberleri bozacaktır.” https://www.artigercek.com/yeni-bir-siyaset-geliyor (Erişim tarihi: 06.07.2017)[/foot]

    İşte helalleşmeye tam olarak bu noktada (karşılıklı olarak) ihtiyaç duyulmaktadır. Peki, şimdi AKP’nin karşısında gözüküyorlar diye, bu toplamın solun içinde dolaşmasına, sol adına konuşmasına izin verilebilir mi? Siyasette, birazcık süreklilik aramayalım mı? Gerçekten kimsenin hafızası yok mu? Ne güzel!

    Farkındayım, şimdiye kadar içinde solun olmadığı bir tablo anlattım.

    Sol ise bir çıkış arıyor.

    Var olan güç birliklerinin yanına yenileri ekleniyor. Sürekli olarak ittifak yapacak yeni güçler aranıyor. Peş peşe imza metinleri yayınlanıyor. Her çaba kuşkusuz önemli. Sol ortaklaşmanın da, birlikte mücadele etmenin de yollarını aramalı ve bulmalı. Çünkü ülkeye, bu gidişata ancak güçlü bir sol müdahale edebilir.

    Ancak yaşadıklarımız, yaşananlar solun bu ülkenin geleceğine dair (de) ortaklaşması, bunun mücadelesini bugünden örmeye başlaması gerektiğini gösteriyor. AKP karşıtı politikalar mutlaka bütünlüklü bir politik hattın içerisine yerleştirilmeli.

    İhtiyacımız, aklını da bağımsızlaştırabilmiş bir sol. İhtiyacımız, solun bağımsız örgütlenebilmesi.

  • Mercek: Anayasa’nın Genleri

    16 Nisan Anayasa referandumu geldi ve geçti.

    Öncesinde yapılan tartışmalarda sıklıkla dile getirdiğimiz bir husus vardı. Diyorduk ki; ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

    Kuşkusuz bunu dillendirirken başkanlık ve anayasa tartışmalarını önemsizleştirme amacı taşımıyorduk. Aksine bu tartışmaların oldukça önemli olduğunu düşünüyorduk. Halen de önemini korumaktalar. Ancak tam da bu önem nedeniyle tartışmaların/ değerlendirmelerin bunun ötesine taşınması gerekiyor.

    Referandum sonucu “evet” olarak tescillenmiş oldu. Sonuca bakılırsa, sürecin “kazananı” da AKP oldu. Ancak AKP’nin bu süreçten güçsüzleşerek çıktığı çıplak gözle dahi görülebiliyor. Bunun tek nedeni de referandum üzerindeki güçlü şaibe değil. (Burada kısa bir parantez ile hatırlatmış olayım: Gizli oy ihlali, tutuklu milletvekilleri ve nihayetinde OHAL koşullarında kurulan sandık ile usulden sakatlanan referandum, YSK’nın kanun maddesini göstere göstere çiğneyip, mühürsüz zarflardaki oyları geçerli sayması ile – diğerlerini saymaya gerek dahi yok – esastan da sakatlanmıştır.)

    Buna rağmen düzen siyaseti açısından önemli bir viraj daha alınmıştır. Sonrasına bakacaklardır.

    Sanırım 1923 Cumhuriyeti’nin varlığını sürdürdüğünü artık kimse iddia etmiyordur.

    Böylesi süreçleri özellikle içinden geçerken kesin tarihler üzerinden tanımlamak riskler barındırsa da, anlatım kolaylığı da sağladığından, kullanmanın çok da sakıncalı olmayacağını düşünüyorum. Bu kayıt ile ifade edersem; 2010 referandumunu ve bunu takip eden 2011 seçimlerini 1923 Cumhuriyeti’nin sonu olarak tanımlayabiliriz. Ve 2. Cumhuriyet’in ilanı. Kastettiğimiz ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesinde ve rejiminde köklü bir dönüşümdür.

    Bununla birlikte 2. Cumhuriyet’in ayakları hep havada asılı kaldı. Bir türlü yere indirilemedi. Yeni rejim bir türlü yerleşemedi, yerleştirilemedi. İşte bu açıdan da 2017 referandumu AKP açısından oldukça önemli idi. AKP ideologlarından sıkça duyduğumuz üzere; 1 Kasım seçimleri ile Gezi parantezi kapatılmıştı. Sıra Cumhuriyet parantezinde idi.

    Uzunca bir süredir devam eden fiili durumun “yasal” hale dönüşmesi aynı zamanda meşruiyetleri açısından da önemli idi. Yukarıda dile getirdiğimiz gibi, şaibeli bir referandum ile bu viraj alınmış oldu. Meşruiyet elde edilmiş midir, oldukça tartışmalı. Ancak artık “yasal” hale gelinmiştir. Şimdi sırada bunun kurumsallaştırılması bulunuyor. Tabii, tek bir kişiye/makama bağlılık üzerinden bunun tesis edilecek olması da ironik bir durum.

    Peki, nedir bunlar?

    Aslında AKP’nin aklında hep baştan sona yeni bir anayasa yazımı oldu. Buna ilişkin çalışmaları da oldu. Hemen akla gelen ve öne çıkan derli toplu çalışma ise 2007 Özbudun taslağıdır.[foot]Taslağın başındaki not şu şekildedir: Bu “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi”; 8 Haziran 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Prof. Dr. Ergun Özbudun’dan talebi üzerine, aşağıda isimleri yazılı kişilerden oluşan Komisyon tarafından hazırlanmış, 2 Ağustos 2007 günü Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a sunuşu yapılmış ve 29 Ağustos 2007 tarihinde çalışmalar tamamlanarak Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat’a teslim edilmiştir. Prof. Dr. Ergun Özbudun (Komisyon Başkanı), Prof. Dr. Zühtü Arslan, Prof. Dr. Yavuz Atar, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Levent Köker, Doç. Dr. Serap Yazıcı.[/foot]

    Ancak bu öneri, sonrasında AKP tarafından resmi olarak sahiplenilmedi ve kamuoyuna açıklanmadı. O ana kadar yeni bir anayasa yazımından bahseden AKP, bu tarihten itibaren Anayasa’nın parça parça değiştirilmesini gündemine aldı. Bunun anlamı metnin içeriğine ilişkin AKP’nin itirazları olduğu değildi. O tarihlerde ve sonrasında AKP’nin “gücü” bunu gerektirmişti.

    Bu nedenle, eğer 2. Cumhuriyet’in yerleştirilme çabasından, bunun kurumsallaştırılmasından bahsediyorsak, 2007 taslağı hatırlanmalıdır. Bilinmelidir ki arka planda bu taslak durmaya devam etmektedir. Belki aradan geçen zaman nedeni ile taslak bir bütün olarak öne sürülemez, ancak AKP’nin nasıl bir anayasa (nasıl bir ülke) istediğine dair ciddi ipuçları barındırmaktadır.

    Bu yazının sınırları 2007 taslağından uzun alıntılar yapmaya olanak vermiyor. Bu nedenle ana eksenine değinmekle yetineceğim.

    1.Taslakta egemenliğin kısıtlanmasına yol açan hükümler yer almakta idi. Yine TBMM’nin devredilemeyen yasama yetkisine de kısıtlama getirilmekteydi.

    2. Laikliğin tasfiyesi anayasal hükümlerde karşılık buluyordu.

    3. Taslak, anayasal düzlemde federalizme dair ilk adımların atıldığı bir metindi. 2007 taslağı “mali federalizmin” önünü açmaktaydı. Böylece “idari özerklik” öncesi önemli bir adım atılması hedeflenmekteydi.

    4. 2007 Özbudun taslağı “sosyal devlet”e ilişkin birçok düzenlemeyi de ortadan kaldırmakta idi. Anayasa’dan “kamu yararı” çıkarılarak, kamu yararı başlığı altında yer alan düzenlemeler yeni oluşturulan farklı bir başlığın altına alınmıştı. “Piyasaların denetimi” maddesi “Piyasaların geliştirilmesi” olarak değiştirilmiş, “Planlama” Anayasa’dan çıkarılmıştı.

    Bugün gelinen noktada, TBMM’nin elinden temel işlevlerinin alınması ya da zayıflatılması (yasa yapma, bütçe hazırlama, denetleme) ve bu yetkilerin Cumhurbaşkanına verilmesi (cumhurbaşkanlığı kararnamesi) ile aslında 2007 taslağında yer alan (ve bunun daha ötesinde) düzenlemeler hayata geçme olanağı bulmuş durumda. Bir yanda çalışmalarına ara verdiğinde kendi kendini toplantıya dahi çağıramayan bir Meclis, diğer yanda kararname ile kamu tüzel kişilerini dahi düzenleme yetkisine sahip bir Cumhurbaşkanı.

    “Başkanlık” sistemine geçmiş Türkiye’nin idari yapısının önümüzdeki dönem (bir kez daha) tartışılacağını da söyleyebiliriz. Sistemin en önemli ayaklarından biri yerel yönetimlerin yetkisinin artırılması olacaktır. Bunun ne kadar federasyona tekabül edeceğinden bağımsız olarak, “demokratik” bir açılım olarak sunulacağı açık. Diğer bir “demokratik” ayak ise seçim barajının düşürülmesi olacaktır. Hatta sıfırlanması. Tabi dar bölge seçim sistemi ile![foot]İşte öylesi bir dönemde, konjonktürde uygun olursa bir kez daha “yetmez ama evet”çi bir toplamın karşımıza çıkacağından emin olabilirsiniz. Şimdiden bir dizi imza metni dolaşmaya başladı bile. Aslında 2017 referandumda da tam “yetmez ama evet”çi bir paket bulunmakta idi. Maalesef konjonktür uygun değildi. Yoksa yargının bağımsızlığının yanına tarafsızlığının eklendiği, milletvekili sayısının 600, milletvekili seçilme yaşının 18 olduğu, askeri yargının ve sıkıyönetimin kaldırıldığı, jandarmanın MGK’dan çıkarıldığı, Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı tarafından atandığı, TSK’nın DDK içine alındığı bir pakete yetmez ama evet denmez mi![/foot]

    Tüm bunların anlamının 2. Cumhuriyet’in kuruluşunun tamamlama çabası olduğu açık.

    Ancak burada hemen söylemek gerekiyor ki, 2. Cumhuriyet yalnızca AKP’nin rejimi değildir. Hiçbir zaman da öyle olmamıştır.

    Bu başlığı sonraki yazılarda değerlendirmek üzere, şu kadarını söyleyelim ki; başkanlık sistemi doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ve çıkarlarıyla bağlantılıdır. Sermaye, çıkarlarının daha “doğrudan” temsil edilmesini istiyor, daha hızlı karar mekanizmaları hayata geçiriliyor. Türkiye’de olan da merkezileşme ile birlikte daha etkili bir konuma gelinmesidir. Düzenlemelerin doğrudan sermaye sınıfının ihtiyaçları ile bağı olduğundan kuşku duyulmamalıdır. Laikliğe aykırı uygulamalar sermaye sınıfı için “o kadar da” sorun değildir. Referandumun hemen ertesinde iş dünyasının “rahatlamış” mesajlarını hatırlayalım.

    Kuşkusuz Türkiye’de sahici (ve önemli) bir taraflaşma vardır. Ancak buna dair, örneğin AKP iktidarı ile emperyalizm arasında yaşanan gerilimlere/ çelişkilere değil, Türkiye’nin toplumsal dinamikleri ile 2. Cumhuriyet rejimi arasındaki çelişkilere bakılmalıdır. Diğeri önemsiz olduğundan dolayı değil, mutlaklaştırılamayacağından ve daha önemlisi yaşanan sıkışmanın temelinde yer almadığından dolayı.

    En başta dediğimiz gibi, ne anayasa tartışmaları başkanlıktan ne de önümüzdeki dönemin tartışmaları anayasadan ibarettir.

    Tartışma cumhuriyet tartışmasıdır.