Kategori: Sayı 12 Mart / Nisan 2018

  • Kadına Şiddet ve Çocuk İstismarı Yaşamın Olağanı Değildir

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 41. maddesi uyarınca Devlet, ananın ve çocukların korunması, her türlü istismara ve şiddete maruz kalmamaları için gerekli tedbirleri alır.

    Anayasa’nın 90. maddesine göre, usulüne uygun yürürlüğe konulmuş milletlerarası sözleşmeler kanun hükmündedir ve bunların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümleri ile kanunların çatışması halinde sözleşme hükümleri uygulanır.

    Yaşama hakkı kuşkusuz temel bir insan hakkıdır. Ve bu hak, Birleşmiş Milletler ve Avrupa sözleşmelerinde her türlü saldırı ve istismara karşı eşit, onurlu ve özgür biçimde yaşama hakkı olarak yerini almıştır.

    Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi’nde, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesine atıf yapılması anılan sözleşmelerin de temel insan haklarına ilişkin olması nedeniyledir. Türkiye her iki sözleşmenin de tarafıdır. Bu sözleşmelere taraf olmakla Devlet; kadınların ve erkeklerin her bağlamda eşit olduğunu kabul etmiş, eşitliği gerçekleştirmeyi, ayrımcılığı ortadan kaldırmayı ve şiddeti önlemeyi yükümlenmiştir. Her çocuğun yaşama hakkını korumayı, onlara yönelen tüm saldırı ve istismarlara karşı koymayı taahhüt etmiştir. Üstelik bu kabulü yaparken ırk, dil, din, etnik köken ve benzeri hiçbir ayrım yapmayacağını, kendi Ülke sınırları içerisinde koruma amaçlı tüm tedbirleri alacağını da söylemiştir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Ayrımcı Şiddetle Mücadelede Bir Davranış Kalıbı Olarak “Evlilik Birliği” Gerekçesi

    1. Sosyal ve Kültürel Davranış Kalıplarını Değiştirme Yükümlülüğü

    20.12.1985 itibariyle iç hukukumuzun bir parçası olan Kadına Karşı Her Türlü Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne (CEDAW) göre taraf devletlerin; her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine veya kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıların, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirme yükümlülüğü vardır. Simone de Beavoir’ın “kadın olma” tespitinden de beslenen bu hükmün bağlayıcı bir norm olduğu öğrenilen davranış kalıpları ile mücadeleyi hukuk dışı gören anlayış karşısında unutulmuş, kural bir temenni seviyesine indirgenmiştir. “Kadının erkeğe kıyasla aşağılığı” kabulüne dayalı davranış kalıplarından belki de en alenisi, kadına karşı şiddet olup, bu fenomenin tek başına ayrımcılık teşkil ettiği tespiti, çeşitli insan hakları otoriteleri tarafından kabul edilmiştir.

    Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları, devletlerden kadınların şiddetin herhangi bir türüne maruz kalmamalarını teşvik eden önleyici yaklaşımları ve hukuki, idari, kültürel ve siyasi tedbirleri kapsayıcı şekilde geliştirmesini ve kadınların, cinsiyet farklılıklarına duyarsız kanunlar, adli ve kolluk uygulamaları veya diğer müdahaleler sebebiyle mağdur haline gelmemelerini sağlamasını beklemektedir ki; bu bağlamda evli-bekar, yaşlı-genç, heteroseksüel-LB, cis-trans ve etnik köken, dini eğilim farkı gözetilmeksizin birey olarak kadını gözeten tedbirler alınması gerektiği tartışmasızdır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Medeni Hukuk ve Kadın

    John Stuart Mill, devlet otoritesinin gereksiz yere kullanılmasının bireyin ve toplumun gelişimine zarar verdiğini ve devletin baskıcı/eşit olmayan yasalarının, halkın esareti anlamına geldiğini dile getirmiştir. Öyle ki, Mill’in bu düşüncesini evlilik ve kadın üzerinde somutlaştırdığını görebiliyoruz. Mill evlilik yasalarında evliliğin, kadınların sosyal statülerini geliştirmelerini engelleyecek şekilde düzenlendiğini, bu yasaların eşitlik temelinde olmadıkları için de adaletsiz olduğunu savunur. Mill’in 19. yy. düşünürü olduğunu göz önüne aldığımızda, o dönem yasaları için bunları söylemiş olmasının abes olmadığı kanaatine varmak zor değildir. Keza Türkiye özelinde, Özel hukuk kanunu niteliği taşıyan Mecelle’nin (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye) kadınlara tanıdığı veya tanımadığı haklar düşünüldüğünde; kadınların sosyal statülerinin, özgür birer birey olmaktan çok uzak düzenlendiğini itiraf etmek gerekecektir. Bu bağlamda 1926 yılında kabul edilen Türk Kanunu Medenisi, kadın haklarına yönelik bir reform niteliği taşımaktadır. Fakat yine de reform niteliğindeki bu düzenlemelerin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yayılan özgürlük ve eşitlik dalgalarının zamana etkisiyle yetersiz kaldığı anlaşılmıştır. Batı ülkeleri bu dalgadan çok daha erken etkilenmiş, çağdaş medeni haklar çerçevesinde önemli değişiklikler yapmışken, ülkemizde bu etkinin yasal zemine yansıması ancak 2002 yılında Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) yürürlüğe girmesi ile olmuştur.

    Şüphesiz ki 2001 yılında kabul edilen TMK’da en belirgin değişiklikler Aile Hukukuna yönelik olmuştur. Kısaca bunlardan bahsetmek, kadının medeni haklarına yönelik yasal yaklaşımın ne şekilde değişiklik arz ettiğini incelemek bakımından faydalı olacaktır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

     

  • Söyleşi: Zincire Vurulmuş Savunma

    Yayın kurulu üyemiz Bengisu İçten, 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin İstanbul Şube Başkanı Avukat Gökmen Yeşil ile 5 Nisan Avukatlar günü yaklaşırken tutuklu avukatlar ve avukatlık mesleğine yapılan müdahalelere ilişkin konuştu.

     

    Bengisu İçten: Avukatlık mesleği her zaman baskıcı iktidarların, diktatörlerin hedefinde olan bir meslek oldu. Faşist diktatör Mussolini’nin “avukatlar olmasa ülkeyi daha rahat yönetirdim” sözü sanırım bu durumu somutlaştıran tarihsel bir not. Bu Türkiye tarihinde de böyle. Şu an bile siz Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi (KHK) ile kapatılmış, genel başkanı ve üyelerinin bir kısmı tutuklu bulunan bir hukuk derneğinin yöneticisi olarak buradasınız, ben ise bir sonraki KHK ile kapatılmayacağının garantisi olmayan muhalif bir hukuk dergisinin yayın kurulu üyesi bir avukat olarak. Peki var olan bu baskı ve müdahalelerin, tutuklamalara, fütursuz açık bir şiddete varana kadar yoğunlaşması sürecini başlatan kırılma noktasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Gökmen Yeşil: Toplumsal muhalefetin baskı altına alınması hükümetin genel planlarından biriydi. Çok uzun süredir bunun izlerini görüyorduk. Ancak OHAL ilanı ile birlikte muhalefete dönük baskılar da her düzeyde arttı. Toplumsal muhalefetin en önemli bileşenlerinden birinin avukatlar ve hukuk örgütlülükleri olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu muhalefeti sindirmek için, hukukçu örgütlenmesine bir müdahale her zaman planlanıyordu. Ancak gerek hukuk dernekleri, gerekse baroların durumu itibariyle yer yer erteleniyordu bu müdahale. Özellikle Nuriye ve Semih’in yürüttüğü mücadele, bu mücadele içerisinde avukatların tuttuğu yer avukat örgütlülüğünün de hem hukuki destek, hem de sokaktaki mücadeleye sunduğu destek itibariyle gösterdiği direnç, hükümetin avukatlara müdahalesini hızlandırdı. Saldırı bu muhalefeti sindirmek için bir araç olarak geliştirildi diye düşünüyorum.

    B.İ.: Avukat tutuklamaları ve meslek örgütlerine müdahaleyi, bu sindirme faaliyetinin farklı aşamaları, yoğunlaştığı baskı alanları olarak görebilir miyiz?

    G.Y.: Tabii bu şekilde görmemiz gerekiyor. Şöyle düşünelim, şimdi Türkiye’de artık yüz on binleri bulmuş bir avukat kitlesi var. Buna hukukçu akademisyenleri ve hukuk öğrencilerini de ekleyelim. Dolayısıyla az önce de dediğim gibi toplumsal muhalefetin çok ciddi bir kesimini hukukçu örgütlenmesi oluşturuyor. Zaten OHAL ilanından sonra biliyorsunuz yüzlerce dernek kapatıldı, Bu kapatılan dernekler içerisinde dört tane hukuk derneği var. Çağdaş Hukukçular Derneği, Mezopotamya Hukukçular Derneği, Özgürlükçü Hukukçular Derneği ve Adalet Okulu Derneği. Bu zaten ilk adımdı. Belki de Kırılma Noktası diye sorduğunuz şeyi oraya işaretleyebiliriz, Yani 2016 kasımında hukuk derneklerinin kapatılmasıyla hukukçu muhalefetine yönelik büyük müdahale de başlamış oldu.

    B.İ.: Toplumsal muhalefetin yoğunlaştığı alanlarla avukatlara müdahalenin kesişimine baktığımızda tutuklu meslektaşların siyasal ve toplumsal açıdan önem taşıyan Suruç, Soma, Nuriye ve Semih, Dilek Doğan davası gibi davaları yürüttüklerini görüyoruz. Bu davaların bazılarında müdafilerin tamamına yakını tutuklandı. Bu durum yargılamaları nasıl etkiledi?

    G.Y.: Şimdi şöyle düşünelim, Nuriye ve Semih daha çok konuşuldu örnek olarak ama, belki Soma davası üzerinden tartışmak gerekiyor. Şöyle düşünün, Soma’da işçi katliamı yaşandığının hemen ertesi günü Çağdaş Hukukçular Derneği olarak bizler oradaydık, hemen o sabah. İşçi katliamının yaşandığı sabah Soma’daydık. O gün bizler gözaltına alındık. Bir yerde fiilen yaklaşık yarım saat – bir saat kadar kapalı tutulduk, sonrasında bırakıldık. Birkaç gün sonra ÇHD Genel Başkanı ve diğer avukat arkadaşlarımız gözaltına alındılar, Genel Başkanımız Selçuk Kozağaçlı’nın kolu kırıldı. ÇHD, diğer avukatlarla birlikte bir gün dahi Soma ve köylerini yalnız bırakmadan dolaşarak hukuki destek verdi, bilgilendirme yaptı ve dava sürecini aktif bir şekilde takip etti. Şimdi Soma Davası, 1000 klasörden oluşan devasa bir dava. Bu davayı yürüten bir avukat grubu var, siz bunların hemen hemen hepsini tutuklayarak aslında davanın savunma ekibinin hafızasını öldürmeye çalışıyorsunuz. Buna tabii ki sizin saydığınız diğer toplumsal davaları ekleyebiliriz. Dilek Doğan davası, Hasan Ferit Gedik davası, Nuriye ve Semih davası, Suruç katliamı davası, 10 Ekim katliamı davası. Bu bilgilere şu hususu da eklemek gerek; ÇHD ve ÖHP’den 22 avukat arkadaşımız tutuklu, en az 110 avukat hakkında da bir kısım dosyalarda müdafilik yapma kısıtlaması getirilmiş durumda. Yani en başta tutuklu avukatların dosyaları olmak üzere birçok soruşturma dosyasında ben de dâhil en az 110 avukat arkadaşımıza müdafilik yapma kısıtlaması getirilmiş durumda. Hem toplumsal muhalefetin hareket noktaları, hem de onun bir ayağı olan davalar yalnızlaştırılmaya, savunmasız bırakılmaya ve o muhalefetin bir ayağı olarak hukukçu müdahalesinden soyutlanmaya çalışılıyor diyebiliriz. Şöyle düşünün, avukat arkadaşlarımız tutuklandığında Hasan Ferit Gedik davası devam ediyordu. Bu davada arkadaşlarımız Hasan Ferit Gedik ailesinin ve mahallede silahlı saldırıya uğrayan ailelerin avukatlığını yapıyordu. Avukat arkadaşlarımız tutuklandıktan çok kısa bir süre sonra ilk duruşmada sanıklardan biri, ki o güne kadar Hasan Ferit Gedik’i ben vurdum diyen sanık, gerçekleri açıklayacağını beyan etti. Çıktı mahkemede mahallede neler yaptıklarını, uyuşturucu satma işini nasıl organize ettiklerini, emniyetin bu konuda kendilerine nasıl yardımcı olduğunu, çete üyelerinin Suriye’de nasıl eğitim gördüklerini, birtakım masrafları nasıl devletin karşıladığını tüm bilgileri mahkemede açıkladı. Ve düşünün ki böyle bir yargılamada dosyanın avukatları tutuklu ve ancak yeni yeni aileler yalnız kalmasın diye görev almaya çalışan avukatlar dosyaların evveliyatını yaşamadan, ancak evrak üzerinden okuyarak devam ettirmeye çalışıyorlardı. Tabii ki zor oldu. Bu şekilde biliyorsunuz Hasan Ferit Gedik davası karara bağlanabildi ve çete üyeleri ceza aldılar. Bu sorun takip edilen her dosyada yaşanıyor. Dediğim gibi, bir dosyanın savunma ekibi aynı zamanda o dosyanın canlı hafızasını oluşturuyor. Siz onları dosyadan yasakladığınız zaman veya tutukladığınız zaman o canlı hafızayı yok etmeseniz de çok ciddi bir şekilde darbelemiş oluyorsunuz, yapılan şey de tam buydu.

    B.İ.: Tutuklu meslektaşlarımızın bürolarına ve evlerine yapılan baskınlarda kapıların kırılmasına dahi varan bir şiddet söz konusuydu. Sistematik hale getirilmiş bu fiziksel ve psikolojik şiddetin yargılama sürecinde ve cezaevinde gerek tek kişilik hücre, gerek tek tip kıyafet, darp gibi durumlarla devam ettiğini görüyoruz. Bununla ilgili neler söylersiniz?

    G.Y.: Şöyle bilgi verelim, ÇHD ve ÖHP üyesi 22 meslektaşımız tutuklu. Genel başkanımız Selçuk Kozağaçlı ve İstanbul Şubesi üyemiz Yaprak Türkmen tutuklandıkları günden bu yana tecritte, tek kişilik hücrelerde tutuluyorlar. Hatta bulundukları koridorlar bile neredeyse boş, yani yanlarındaki hücreler de boş. Böylesine ağır bir tecritle karşı karşıyalar. Diğer meslektaşlarımızdan Engin Gökoğlu tutuklu bulunduğu Tekirdağ T tipi hapishanesinde saldırıya uğradı ve kolu kırıldı. Yine Tekirdağ T tipi 2 no’lu hapishanesinde Süleyman Gökten arkadaşımız daha geçtiğimiz hafta hücresinde saldırıya uğradı ve darp edildi.

    15 gün önce Bolu’da kalan kadın avukat arkadaşlarımız Aycan ve Ayşegül, ayakta sayım vermedikleri için darp edildiler. Bu tür dayatmalar var. Gerek tecrit, gerek işkence süreklilik kazanmış durumda. Dışarıda ofisleri basılırken kapılarının kırılması, emniyette tutuldukları süre boyunca maruz kaldıkları ağır işkence, ki bunlar raporlara yansımış durumda, hapishanede de devam ediyor.

    B.İ.: Peki gerek meslektaşlarımızın yargılandıkları davalar gerekse onlara yapılan bu müdahalelerle ilgili sizin işlettiğiniz hukuki süreç nasıl ilerliyor?

    G.Y.: Gözaltına alınan ve tutuklu bulunan avukat arkadaşlarımızın da dâhil olduğu soruşturma dosyalarıyla ile ilgili işlemler hala devam ediyor. Yani aynı soruşturma dosyasında hala gözaltılar yapılıyor, yeni gözaltına alınanlar ve tutuklananlar oluyor, bu süreç devam ediyor. Dolayısıyla iddianame ne zaman hazırlanır şu aşamada hiç bilmiyoruz. Çünkü dosyanın durumu soruşturma aşaması itibariyle aktif. Yer yer takip ediyoruz. Ancak adliyelerde yaşadığımız sorunları siz de biliyorsunuz; savcılar bizimle görüşmüyorlar, yazılı başvurularımızla ilgili dahi bilgi vermiyorlar, hatta sanıkların kendileriyle sanık konumundaki avukat arkadaşlarımızla bile görüşmüyorlar. Böyle garip bir hukuksuzluk düzeniyle karşı karşıyayız. Tutuklu avukatların şüpheli oldukları dosyanın durumu bu. Avukat arkadaşlarımızın saldırıya uğradığı, işkence gördüğü dosyalarla ilgili de her biri ile ilgili tek tek işkence iddiasıyla şikâyetçi oluyoruz. Ancak ciddi bir işlem yapıldığını düşünmüyorum, bugüne kadar olumlu bir dönüş olmadı, olacağını da zannetmiyorum. Çünkü daha öncesinde hepimizin çeşitli vesilelerle maruz kaldığı saldırılarda, örneğin adliyede darp edildiğimiz olaylarda yaptığımız tüm başvurular takipsizlikle sonuçlandı. Polisler hakkında şikâyetçi olduğumuz dosyalar polislerin lehine olacak şekilde takipsizlikle sonuçlandı.

    B.İ.: Adliyede uğradığı polis saldırısı sonucu beli kırılan bir meslektaşımız ve saldırıya uğrayan diğer avukatlarla ilgili olarak polisin darp iddiasıyla meslektaşlarımızdan şikayetçi olduğunu hatırlıyorum.

    G.Y.: Avukat arkadaşımız Zeycan Balcı’nın belinin kırıldığı dosyada polislerle ilgili takipsizlik kararı verildi. Bizler burada basın açıklaması yaptığımız için hâlâ yargılanıyoruz, durum bu şu anda.

    B.İ.: Peki tutuklu meslektaşlarımızla görüşmede ya da götürdüklerinizin alınmasında herhangi bir sorun yaşıyor musunuz?

    G.Y.: Avukat arkadaşlarımızın önemli bir kısmı ile ilgili, kitap ve mektup yasağı var. Buna bazen çeşitli eylemleri bahane ederek ek yasaklar koyuyorlar. Selçuk Kozağaçlı ile ilgili slogan attığı iddiasıyla bir disiplin cezası verildi ve buna ilişkin kitap ve mektup yasağı geldi. Engin Gökoğlu’na neredeyse hiç kitap verilemiyor, diğerleri ile ilgili de yer yer kitap ve mektup yasakları uygulanıyor. Biz gittiğimizde görüş açısından sorun yaşamıyoruz; ama bazı yayınları götürmek açısından sorunlar yaşıyoruz. Belki şöyle çarpıcı bir örnek verilebilir; şimdi tutuklu avukat arkadaşlarımızın önemli bir kısmı başka bir dosyadan yine aynı iddiayla örgüt üyeliği iddiası ile tutuklanmışlardı ve yaklaşık 1 yıl 4 ay tutuklu kalmışlardı. O dosyada yaptıkları savunma, mahkemeye sundukları savunma kitaplaştı, sadece mahkemeye sunulan savunmalardan oluşan bir kitap. Bu kitap Burhaniye hapishanesine götürüldü ve bu kitaptan dolayı hem götüren avukat arkadaşımıza hem de içerideki tutuklu olan avukat arkadaşlarımıza soruşturma açıldı. Çünkü kitapla ilgili toplatma kararı olduğu söyleniyor ama toplatma kararı verilen kitap bir savunma metni.

    B.İ.: Peki bu yargılama süreçlerine barolar ya da Türkiye Barolar Birliği müdahil oluyor mu?

    G.Y.: Herhalde Türkiye Barolar Birliği gölge etmesin başka bir şey istemiyoruz diyecek durumdayız. Çünkü Barolar Birliği Başkanı bir hukukçu değil. Esasen kötü bir siyasetçi. Siyasetçi rolü yapmaya çalışıyor, onu da beceremiyor. Bir hukukçu örgütlülüğünün başkanı Metin Feyzioğlu; ancak avukatlara köstek olmak dışında, savunma mesleği için sorunlar yaratmak dışında hiçbir işlevi yok. Barolar açısından ise beklediğimiz desteği gördüğümüzü söyleyemeyiz. Esasen Türkiye’de çeşitli iddialarla 572 avukatın tutuklu olduğunu biliyoruz. Bunların çok önemli bir kısmı cemaat üyeliği iddiasıyla tutuklu, Ancak bu iddialar nelerden oluşuyor, bu avukatlar hangi suçu işlediler, cemaatle ilişkilerini ne düzeyde, bu konuda da baroların ne bilgisi var, ne istatistiki verisi var, ne de bir takibi söz konusu. Sadece destek sunmak açısından değil, disiplin işlemi açısından da bir takip yapmak için baroların bu dosyaları takip etmesi gerekir.

    B.İ.: Buradaki mesele söz konusu siyasi düşünceyi savunmak veya desteklemek değil, yargılamanın adil olup olmadığının denetimi.

    G.Y.: Eğer sizin yüzlerce üyeniz yargılanıyorsa, haklarında soruşturma açılmış, tutuklanmışlarsa hukuki süreci takip etmek, orada bir özne olmak zorundasınız. Kendi üyelerimiz açısından, demokrat, devrimci avukatlar açısından söylersek barolardan gerekli desteği gördüğümüzü söyleyemeyiz. En azından İstanbul Barosu’ndan ciddi bir destek göremiyoruz. Şöyle düşünün İstanbul Barosu üyesi avukatlar ağır işkenceye maruz kalıyor, kolları ve vücutları mosmor olmuş durumda ve barodan yazılı basın açıklaması dahi göremiyoruz.

    B.i.: Aslında bu işkence ve tutuklamalar başta da belirttiğimiz gibi meslek örgütlerine müdahaleden bağımsız değil. Aynı zamanda son günlerde avukatlara karşı artarak gerçekleşen bireysel bıçaklı, silahlı saldırılar da söz konusu. Ancak 24 Şubat’taki toplantıda tüm bu sorunlardan bağımsız yüzeysel, şekilci, meselenin özünden uzak bir hava hâkimdi. Sizin bu konudaki değerlendirmelerin neler?

    G.Y.: Aslında sohbetimizin başında bir parça ifade etmeye çalıştım. İktidar kanadından yapılmaya çalışılan toplumsal muhalefeti tümüyle bitirmek. Bunun önemli bir bileşeni olarak da hukukçu muhalefetini bitirmek.

    Zaten yargı tümüyle ele geçirilmiş durumda. Türkiye’de bir yargı yok. Yargı adıyla organize olmuş bir infaz çetesi söz konusu. Savcılılar, sulh ceza hâkimlikleri bir infaz çetesi/birimi olarak görev yapıyorlar. Bağımsızlığını ve muhalif etkinliğini yürüten sadece avukatlar kaldı. Bunu bitirmek için iktidar yer yer çeşitli adımlar atıyor. Kasım 2016’da hukukçu dernekleri kapatıldı. Barolardan ciddi bir tepki görmedik. Eylül 2017’den itibaren avukatlar tutuklanmaya başlandılar, barolardan yine ciddi bir tepki görmedik. O süreçte baro başkanımızla yaptığımız görüşmede şunu söyledik; tek tek tutuklanan avukatlar veya kapatılan hukukçu dernekleri esasen baroların etrafındaki güçlü birer halkadır. Siz bu halkaların böylesine kolay bir şekilde kırılmasına sessiz kalırsanız, görmezden gelirseniz, yarın bu saldırı baroların kapısına dayandığında güçlü bir direnç imkânı bulamayacaksınız. Cumhurbaşkanı’nın Türk ve Türkiye adıyla başlattığı tartışma, aslında hukukçu muhalefetinin sindirilmesi girişimlerinden biriydi. Ancak iktidar onu öyle şekilde ifade etti ki, sanki mesele sadece bundan ibaretmiş gibi. Kendi belirlediği sahada top oynanmasını istedi. Metin Feyzioğlu zaten buna çok hevesliydi. Barolar, hukuk örgütlülüğü, avukat mücadelesi, savunmanın hakları gibi bir derdi olmadığı için o da tartışmayı Türk ve Türkiye eksenli bir mecrada tartışmayı tercih etti. Ancak şunun altını çizmek gerekiyor; iktidarın amacı Türkiye kavramıyla, Türk ifadesiyle ilgili değil, iktidarın derdi bu tartışmayla perdeleyerek esasen TBB’yi silikleştirmek, etkisizleştirmek, daha da hareket edemez bir pozisyona getirmek, baroları da aynı şekilde sindirmek ve itiraz edemez bir pozisyona getirmekti. Barolara yönelik bu saldırıyla ilgili bir mihenk taşı seçmek gerekirse; OHAL’i, 20 Temmuz 2016 darbesini başlangıç seçebiliriz. Hukukun tümüyle rafa kaldırıldığı OHAL darbesinin devamında Kasım 2016’da hukuk derneklerinin kapatılması, Eylül 2017’den itibaren avukatların tutuklanmasının bir devamı olarak bugün o saldırı baroların kapısına dayanmış durumda. Geriye dönüp saldırıyı nereden aldıysak direncimizi ve muhalefetimizi oradan örebiliriz diye düşünüyorum.

    B.İ.: Peki bu dediklerinize göre 24 Şubat’ın bu durumları, bilinçli olarak es geçtiğini söyleyebilir miyiz?

    G.Y.: Evet, Recep Tayyip Erdoğan tartışmayı bir alana hapsetti, Metin Feyzioğlu da hem kötü bir hukukçu hem berbat bir siyasetçi olarak oraya hapsoldu ve tartışmayı o eksende yürüttü. Bu anlamda 24 Şubat’taki Ankara buluşması çok kötü bir mitingdi. Metin Feyzioğlu’nun kişisel şovuna dönüşmüş, buna dönüştürülmeye çalışılan bir mitingdi. Ancak şunun altını çizmek gerek, Ankara’da binlerce avukat toplandı. O toplamın oluşmasını, avukatların oraya gitmesini sağlayan, emektarlığını yapan, Türkiye’nin her yerinden, ilerici, devrimci, demokrat çağdaş hukukçuları, bu ülkenin en direngen en canlı avukatlarıydı; fakat bu canlılık ve bu emek, Metin Feyzioğlu’nun kötü siyasetçiliğine kurban gitti. Burada hukukçu hareketinin sosyalist sol damarını temsil eden avukatlar olarak bizim de çok büyük eksikliğimiz var. Bu tartışmalar esasen iki gerici grup arasında yürüyor. Hukuk açısından söylersek bir tarafta iktidarın yürüttüğü saldırı ve tartışma varken, karşısında Metin Feyzioğlu ve ekibinin başı çektiği ırkçı eksenli bir tartışma grubu vardı. Burada bizim hatamız; hukukçu muhalefetinin kendi kürsüsünü oluşturacak, hem derneklerimize, hem savunmaya, hem barolara yönelik saldırıyı doğru bir yerden kavrayıp, doğru bir kürsüde ifade edecek, bir örgütlülüğü bir organizasyonu gerçekleştiremememiz.

    B.İ.: Bu toplantıya ilişkin ilerici, solcu olarak nitelendirebileceğimiz avukatlar arasında da görüş ayrılıkları oldu.

    G.Y.: Biz ÇHD olarak bunun Metin Feyzioğlu’nun şahsi mitingine dönüşeceğini öngörerek gitmeyeceğimiz açıkladık; fakat gitmemek bir mesele değil, eksikliğimizi tamamlayabilirdik. Böyle zamanlarda daha cesur olmak gerekiyor. Bence en büyük eksikliğimiz buydu. O toplantının kendisi de dâhil Türkiye’de hukuk mücadelesini, savunmanın maruz kaldığı saldırılarla ilgili mücadeleyi yürüten bizleriz. Ülkenin sol, sosyalist, devrimci, avukat ve hukukçu camiası bu mücadelenin en canlı kesimini oluşturuyor; fakat biz toplantıya katılmayacağımızı açıklamakla yetindik. Biz şunu yapabilirdik, sadece ÇHD için söylemiyorum. Bu ülkenin gerçek manada hukuk mücadelesini omuzlayan hukuk örgütlülükleri olarak, daha cesur davranıp, barolara ve savunmaya dönük saldırıya karşı ne yapılması gerektiği, nasıl durulması gerektiğine ilişkin kendi sözümüzü ifade eden bir mecra yaratabilirdik, bir kürsü kurabilirdik. Gerçek bir çıkış yakalayabilirdik, biz onu yapamadık.

    B.İ.: Şunu da sormak gerek, tutuklu avukatlarla ilgili olarak, baroların, barolar birliğinin müdahalesizliğinden bahsettik; ama ilerici avukatların, bu bağlamdaki hukuk örgütlerinin içine giren diğer avukatların bu sürece ne kadar müdahil olduğunu, dayanışmanın ne düzeyde kaldığını da konuşmak gerek. Cumhuriyet Gazetesi ile ilgili yargılamada avukatlık görevi ile ilgili olmasa da hukuksuz bir biçimde tutuklu yargılanmış avukat meslektaşlarımız için bir adalet nöbeti başladı. Elbette çok değerli bir çalışma. Ancak 22 tutuklu meslektaşımızla ilgili mücadelede bunu ön planda ele alıp almadığını, bunun ne düzeyde olduğunu nasıl değerlendirmek gerek?

    G.Y.: İktidar en başta bizlerin, hem hukukçu örgütlenmeleri hem toplumsal örgütlenmeler hem de sınıf örgütlenmeleri açısından muhalefetin her odağına karşı geliştirdiği bu saldırılarda önemli bir şey yapar. Bizim kurumsallığımızı dağıtır. Kurumsallığı dağıtılmış, birlikteliği, çalışma bütünlüğü, geçmişe dönük hafızası dağıtılmış örgütlenmeler nihayetinde çalışamaz duruma ya da layıkıyla çalışamaz duruma gelirler. Etkinliğini yavaş yavaş yitirmeye başlarlar. 24 Şubat meselesiyle de ilgili bunu ifade etmeye çalıştım. Bizim İstanbul’da çeşitli gruplar halinde güçlü bir hukukçu muhalefetimiz var. En azından böyle bir potansiyele sahibiz. Çeşitli adlarla, çeşitli amaçlarla faaliyet yürüten hukukçu örgütlenmelerimiz var. Ama son derece dağınık, merkezi planlar üretmekten, merkezi programlar üretip, gerek toplumsal davaları, gerek işçi sınıfıyla ilgili meseleleri, gerek savunmaya yönelik saldırılarla ilgili konuları, bir bütünlük içerisinde bir kurumsallık içerisinde, güçlü bir hamleye dönüştürecek ortak kurumsal bir yapımız yok. Tüm bu fiziksel ve ideolojik saldırılar sol muhalefetin ortak kurumsallığını dağıtmak için yapılır. Yaşadığımız şey biraz bu, dağınık bir örgütlülüğe sahibiz. Tutuklu avukat arkadaşlarımıza sol ilerici hukuk örgütlenmelerinin, meslektaşlarımızın tamamı sahip çıkıyor. Küçük veya büyük. Kimisi hapishaneye gittiğinde ziyaret ediyor, kimisi tüm mesaisini bu işe harcıyor; ama nihayetinde bir yerinden bu işi sahiplenmeye çalışıyor. Bunlar küçük küçük; ama çok anlamlı, çok değerli müdahaleler. Ancak şunu yapmamız gerekiyor; sizin dediğiniz gibi bu kadar ilerici avukat tutukluyken, işkenceye maruz kalıyorken, tecritte tutuluyorken acaba yeteri kadar ses çıkarıyor muyuz? Onları o tecrit hücrelerinden çekip almak için, seslerini dışarı duyurmak için yeteri kadar müdahale ediyor muyuz? Kesinlikle hayır. Bunu ÇHD olarak biz de yapamıyoruz.

    Ama ÇHD dışındaki hukuk örgütlülüklerindeki dostlarımız da bunları yapamıyor. Böyle bir eksikliğimiz var. Niyetimizle alakalı değil. Maruz kaldığımız darbeleri göğüsleyememekle, güçlü bir kurumsallık yaratamamakla ilgili sorunlarımız var diye düşünüyorum.

    B.İ.: Peki tüm bunlarla ilgili olarak nasıl bir çözüm geliştirebiliriz? Aslında yukarıda biraz giriş yapmış olduk.

    G.Y.: Aslında kavramla ifade edersek ben çok birlikçi birisi değilim; ama beraberlikçiyim. Hem toplumsal muhalefet hem sınıf muhalefeti, hem de hukukçu muhalefeti açısından farklı farklı odakların varlığını ve mücadelesini kendi perspektifi çerçevesinde yürüttüğü mücadeleyi çok anlamlı, değerli buluyorum. Burada ÇHD’yi, Özgürlükçü Hukukçular Platformu’nu bir odak olarak kabul etmeliyiz, Adalet nöbeti ekibini bir odak olarak kabul etmeliyiz. Hangi isimle, hangi tarzda bir araya gelmiş olursa olsun sol içinde her bir hukukçu örgütlenmesini, bir parça, bir muhalefet odağı olarak kabul etmeliyiz. Eksiklik şu; küçük gruplarımız anlamlı ve değerli. Ancak bunların mücadelesini ortaklaştıracak daha üst kurumsal yapılara da ihtiyaç var. Hukukçu siyaseti de az önce ifade ettiğimiz gibi esasen burjuvazinin iki kliği arasında ilerliyor. Bir tarafta dinci faşist bir klik, diğer tarafta ulusalcı faşist bir klik. Birbirine karşıymış gibi duran; ama esasen kapitalist saldırganlık, savaş, işçi sınıfına dönük saldırılar, doğanın yağmalanması konularında birbirlerinden özü itibariyle hiçbir farkı olmayan iki klik arasında bir siyaset tartışması varken; biz halkçı, ilerici hukukçu muhalefeti olarak, kendi kürsüsünü oluşturan, kendi sözünü söyleyen bir perspektife de sahip değiliz, bir inanca da sahip değiliz. Bunun için güçlü ve cesur adımlar da atmıyoruz. Böyle önemli bir eksikliğimiz var. Belki bu eksikliği tamamladığımızda yol almış olacağız.

    B.İ.: Son olarak neler eklemek, söylemek istersiniz?

    G.Y.: Şunu belirtmekte fayda var. Tutuklu avukatlar neden tutuklu? Yayınlarımızı takip eden herkes için bilgi olması açısından söylemek lazım. Avukat arkadaşlarımıza yönelik iddia örgüt üyesi oldukları yönünde. Avukat arkadaşlarımız hâlihazırda bu iddiayla ilgili zaten yargılanıyorlar ve tutuksuz yargılanıyorlar. ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, Genel Merkez yöneticisi Barkın Timtik, İstanbul şube yöneticisi Ebru Timtik gibi arkadaşlarımız zaten 2013 yılında gözaltına alındılar, 14 ay tutuklu kaldılar ve yargılamanın bir aşamasında tahliye edildiler. Suçlama örgüt üyeliğiydi. 2017’ye geldiğimizde aynı avukat arkadaşlarımız yanlarına diğer avukat arkadaşlarımız da eklenerek yine örgüt üyeliğiyle gözaltına alındılar, yine tutuklandılar. Delil ve iddianın aynı olduğu iki yargılama devam ediyor. 2013 yılında başlayan yargılamanın en temel delili Hollanda- Belçika belgeleri. Bu belgelerde avukatların da isimlerinin geçtiği iddia ediliyor. Bu yargılama İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor. Bizler defalarca bu belgelerin dosyaya getirilmesini talep ettik. Yıllardır bu belgeler dosyaya getirilmedi. Çünkü böyle bir belge yok. 2017 yılında tutuklandıkları dosyaların da en önemli dayanağı yine Hollanda-Belçika belgeleri ve tanık ifadesi. Tanık şunu söylüyor, şu avukatla yıkımlara karşı halkı bilgilendirme faaliyeti yaptık, şu avukatın hapishanelerle örgüt arasında kuryelik yaptığını düşünüyorum diyor, biliyorum demiyor, kanaatini söylüyor, Tek delille; bir tanığın kanaatinden, tahmininden, ibaret delille 20 avukat tutuklu. ÖHP’li iki arkadaşımız da ayrı dosyalardan, ancak aynı ciddiyetsizlikteki yargılamalarla tutuklu. Savcılığın elinde bu konuda güçlü bir delil olsaydı en başından itibaren kamuoyuna da açıklanırdı. Çünkü onların dosyanın gizliliği dediği şey avukatlara karşı gizlilik yoksa elindeki en ufak delili açıklamaktan, yandaş basına veriler sunmaktan, bir takım argümanları aktarmaktan hiç geri durmuyorlar. Kamuoyuna yönelik tek bir açıklama yapamıyorlar. Çünkü ellerinde inandırıcı hiçbir delil yok. Peki neden tutuklular? En başta söylediğimiz meselelerden…

    İktidar OHAL ile birlikte bir bütün olarak muhalefet eden herkesi susturmayı ve sindirmeyi amaçlıyor. Bunun içinde avukat örgütlülüğünü, hukukçu örgütlülüğünü toplumsal muhalefetin önemli bir parçası olarak görüyor. Bunu ezmenin bir yolu olarak da avukatları tutuklamayı, hukukçu örgütlülüklerini dağıtmayı, kapatmayı, mümkünse baroları da kapatmayı veya ele geçirmeyi amaçlıyor. Meseleyi ve saldırıyı buradan algılamalıyız. Muhalefetimizi de buradan örmeliyiz diye düşünüyorum.

    B.İ.: Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

  • Copy Left- Açık Kaynak Kod

    Özgür yazılım (free software) ve açık kaynak kodlu yazılım (opensource) özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde yazılımın patent koruması altına alınması sonucunda oluşan tekellere tepki olarak ortaya çıkmış bir grubun (free society) ortaya çıkardığı, kendi kültürünü, argosunu, internet sitelerini, kurallarını, ahlakını ve iletişim ortamlarını oluşturup internet ortamında dünyaya yayılmış bir akımdır. Teknik olarak açık kaynak kodlu yazılım ile özgür yazılım çok yakın, hatta aynı görünse de bu iki akım çıkış noktaları tek ve uygulamadaki sonuçları çok benzer ancak felsefi anlamda önemli farklılıkları olan iki gruptur.

    Konunun anlaşılabilmesi için öncelikle kaynak kodun ne olduğunun ve açık veya kapalı olmasının teknik farkının açıklanması gerekir. Bir yazılım eserinin dağıtıma sunulan paketlenmiş -kaynak kodu açık olmayan- hali arkasındaki kodun görülmesine izin vermez, dolayısıyla da kullanıcılar ve diğer yazılımcılar arka planda neyin nasıl çalıştığını göremez, inceleyip fikir edinemez, geliştiremez ve hata ayıklayamazlar. Açık kaynak kodlu yazılımda yazılımın kaynak kodu görülebilir olduğundan üzerine ekleme yapılabilir, kullanılan fikir ve metodolojiden esinlenerek veya kullanarak yeni eserler ortaya çıkartılabilir. Bir anlamda kapalı kaynak kodlu yazılım elinizde basılı halde olan dergi, açık kaynak kodlu yazılım ise basılı derginin sayısal ve değiştirilebilir kopyasının elinizde olmasıdır. Basılı dergiyi olduğu hali ile okuyabilir, elinizdeki nüshayı fotokopi ile çoğaltabilirsiniz -ki bu da fiilen mümkün olmakla birlikte hukuken mümkün değildir-. Ama elinizde derginin dijital kopyası varsa beğenmediğiniz yerleri değiştirebilir, yeni yazılar ekleyebilir, farklı renk ve boyutlarda yeni baskılar alabilirsiniz.

    Akımın temelinde yazılımcının ortaya koymuş olduğu eseri hem patentlemeyerek hem de kaynak kodlarını yayınlayarak başkaları tarafından da incelenmesine, değiştirilmesine ve belirli şartlar dahilinde kullanılmasına izin vermesi vardır. Bir başkasının geliştirip kodu açık olarak yayınladığı yazılımı veya kütüphaneyi, kod parçasını kullanarak yeni eserler ortaya çıkarılması şeklinde çalışıldığından farklı yazılımcılar aynı iş için vakit ve emek harcamak yerine bir başkasının attığı temel üzerine geliştirme yapmakta ve bu şekilde çok daha hızlı bir ilerleme sağlanması amaçlanmaktadır. Gerçekten de bu şekilde birçok farklı yazılımcının katkıda bulunduğu, işletim sistemleri de dahil önemli projeler ortaya çıkmıştır. Bu açık kaynak kod için yapılan tanım olup, açık kaynak kodu savunanlar konuya daha düz ve teknik yaklaşmakta, kodun paylaşılmasının daha hızlı şekilde ve daha hatasız yazılım geliştirmeye katkısını savunmaktadırlar. Özgür yazılımı savunanlar ise kaynak kodun açık olmasının teknik yararlarının yanında felsefi yönünü de önemsemekte, “copyright” (telif hakkı) kavramını tanımayarak yerine “copyleft” kavramını koymaktadırlar. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu akım bir anlamda “mülkiyet hırsızlıktır” şiarının yeni nesil bilgisayar kurdu Amerikan gençliği yorumudur. Copyleft lisans yazılım üzerinde fikri mülkiyeti tanımamakta, açık kaynak kodlu yazılımların kodları kullanılarak geliştirilen yazılımların kodlarının kapatılmasını yasaklamaktadır.

    ….

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 12. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: TBB’ye Rağmen Baroları ve Mesleği Savunmak

    Türkiye Tabipler Birliği’nin (TTB) 24 Ocak’ta Afrin operasyonuna ilişkin yaptığı açıklama sonrasında Erdoğan, 6 Şubat günü TTB’yi kastederek “Onun başındaki ‘Türk’ ifadesi zaten Bakanlar Kurulu kararı, onun oradan süratle çıkartılması lazım.” demiş ve Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) de durumunun aynı olduğunu belirterek, “(…) Bunların milli, yerli, bu ülkenin yaptığı vatanı koruma ile ilgili mücadelede yanımızda olma durumları yok, tam aksine karşımızda yer alma, teröristlere sahip çıkma, onlarla yandaş olma gibi bir durumları var. Bunları tamamen kaldırıp, sadece Türk Tabipler Birliği değil, tabipler her grup kendi oluşumunu yapar, faaliyetini gösterir. Aynı şekilde hukukçular. Ondan sonra oraya gelip çöreklenme diye bir şey olmaz.” ifadelerini kullanmıştı.

    Erdoğan’ın sözlerine ilişkin TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ise TBB’nin ne kadar “milli” olduğunu örneklerle anlattığı bir açıklamada bulundu ve Erdoğan’ı siyasi değil “milli” gözlükle bakmaya davet etti. Feyzioğlu’na göre Erdoğan TBB’nin duruşu konusunda yanlış bilgilendirilmişti. Diğer bir deyişle, aslında Erdoğan’ın meslek odalarına dair böyle bir müdahale düşüncesi yoktu da, çevresindekiler yanlış bilgilendirdiği için bu sözleri söylemişti.

    Metin Feyzioğlu daha sonra kimi barolar ile birlikte tüm avukatları, meslek odalarını ve mesleklerini savunmak için 24 Şubat Cumartesi günü Ankara’ya davet etti. Katılımın beklenenden oldukça düşük olmasının ve Feyzioğlu ile kimi baro başkanları haricinde kimsenin konuşturulmamış olmasının yanında, adeta Feyzioğlu şovuna dönüşen toplantıda asıl TBB Başkanı’nın sözleri, meslek odalarının savunulması/sahiplenilmesi konusunda TBB’nin halini bir kez daha göstermiş oldu[foot]Bu toplantıdan sonraki konuşmalarında kendisinin cumhurbaşkanlığı adaylığı konusundaki sözleri, Feyzioğlu’nun başka planlarının da olabileceğine işaret ediyor. Ama bu konuyu burada noktalamak doğru olur[/foot].

    Feyzioğlu konuşmasına Afrin operasyonunu selamlayarak başladı ve bu toplantıda da kendisinin ve TBB’nin aslında ne kadar da “milli” olduğunu gösterme yarışına girdi. “Tek çıkış yolumuz var: Birlik olmak, Türkiye olmak. Biz birlikte Türkiye’yiz demek. Türkiye Barolar Birliği’nin varlığı ve bağımsızlığı, bu coğrafyada vatanımızın ve Milletimizin bölünmez bütünlüğünün teminatıdır (…)” sözlerinin yanında, salondaki avukatlardan gelen tepkilere rağmen TBB’nin nasıl bir kurum olduğunu Cumhurbaşkanına anlatılması konusundaki çabaları için Başbakan ve Adalet Bakanına teşekkürlerini sundu.

    Bu toplantı, TBB’ye rağmen ve belki onu da karşıya alarak bir mücadelenin örülmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.

    OHAL süreci ve devamında yaşanan hukuksuz uygulamalara ve avukatların tutuklanmasına ses çıkarmayan ve başını kuma gömerek Türkiye’nin “normalleşeceği” dönemi bekleyen -beklemekle birlikte, normalleştirme çabası içinde olan- Feyzioğlu’nun görmek istemediği, uzun zamandır iktidarın dönüştürmek ve ele geçirmek istediği ancak bir türlü yapamadığı meslek odalarına, bu bahane ile müdahale edecek bir meşru ortam yaratılmaya çalışıldığıdır. Bu, Erdoğan’ın yanlış bilgilendirilmesi değil; uzun zamandır AKP tarafından (Başbakanı ve Adalet Bakanı da dâhil) planlanan bir dönüşümdür.

    Çünkü kamu kurumu niteliğindeki meslek odalarının iktidara karşı baskı aracı olarak toplum yararına olan konularda tavır alan kurumlar olması, AKP’nin işine gelmemektedir.

    Çünkü iktidarın çevre, hukuk, sağlık, yargının dönüştürülmesi, KHK’lar, insan hakları, hukuk güvencesi gibi konularda kendi politikalarıyla uyumlu, hatta bu süreci birlikte yönlendirecek yapılara ihtiyacı vardır.

    Bu zamana kadar, AKP tarafından zaman zaman meslek odalarını dönüştürmek için kimi düzenlemelere ilişkin tartışmalar yapılsa da, bir türlü adım atılamamıştı. Barolar için nispi temsil yöntemi tartışmalarını, TMMOB ve bağlı odalara yapılmak istenen mali denetimleri ve Haziran Direnişi sonrasında bu odaların kamu kurumu niteliğinin kaldırılmasına ilişkin yapılan tartışmaları hatırlamakta yarar var.

    Ancak bu kurumların kamuoyundaki meşruiyeti ve kamu kurumu nitelikleri AKP’nin işini zorlaştırmış ve gelecek tepkiler sebebiyle düzenleme değişiklikleri yapılamamıştı.

    İşte iktidarın TTB’nin Afrin açıklaması sonrasındaki gözaltıları takiben yaptığı bu açıklamaları, meşru zemin bulma çabasından başka bir şey değil.

    Bu anlamda, meslek odalarını etkisizleştirmek için anlaşılan, iktidarın aklında zorunlu üyeliği kaldırarak mesleğe ilişkin farklı odalar oluşturmak ve böylece bu odaların gücünü kırmak; odaların kamu kurumu niteliğini ortadan kaldırarak özel hukuk süjesi olarak adeta dernek gibi faaliyetlerini sürdürmelerini sağlamak gibi adımlar yer alıyor.

    Bu planlanan ve zaman zaman ısıtılan meslek odalarına ilişkin müdahaleye Feyzioğlu’nun bulunduğu yerden yanıt vermek, baştan kaybetmektir. Kimin, neyin milli olduğu tartışmasının kıstasları nedir ve meslek odalarının varlığı bu tartışma üzerinden mi belirlenecektir? TBB, kendini milli meslek odası olarak gösterip diğer meslek odalarını terörist ilan ederek kurtulacağını mı sanmaktadır?

    Hukukçular, mesleklerine ve odalarına TBB yönetimi ve Feyzioğlu’na rağmen sahip çıkmalıdır. 24 Şubat toplantısının belki de tek çıktısı bu olmuştur. Şimdi ise, bunun yöntem ve araçlarının hızlıca tartışılarak bir an önce harekete geçilmesi gerekmektedir.

  • Yaşasın 8 Mart!

    Türkiye’de kadına yönelik şiddet, ayrımcılık her alanda artarak devam ediyor. Hükümet yetkilileri tarafından kadın sorunu aile içinde değerlendiriliyor, kadın politikaları kadını önce eş ve anne olarak ele alıyor. Kadın sorununu toplumsal ve sınıfsal bağından koparıp, sadece erkek egemenliğine bağlayanlar ya da bunun sadece bir eğitim sorunu olduğunu kabul ederek çözüm üretmeye çalışanlar da kadın sorunun asıl gerçekliğini görmekten kaçıyorlar. Biz de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü vesilesiyle, bu sayıda dosya konusunu “Kadın Hakları ve Mücadelesi” olarak belirledik.

    Dosya kapsamında farklı alanlardan dostlarımız kadın sorununu farklı bakış açılarıyla ele aldılar. Medeni Hukuk kürsüsünde araştırma görevlisi olan sevgili arkadaşımız Cemile Turgut, kadının soyadı sorununu “Medeni Hukuk ve Kadın” başlığı altında ele alırken; dostlarımız avukat Nilüfer Yenice ve stajyer avukat Fatma Betül Bodur “Ayrımcı Şiddetle Mücadelede Bir Davranış Kalıbı Olarak ‘Evlilik Birliği’ Gerekçesi” başlığıyla, kadına yönelik aile içi şiddet konusunu ulusal ve uluslararası kararlar ışığında değerlendirdiler. Değerli yazarımız avukat Mustafa Karadağ, çocuk istismarı ve kadına şiddet konusunu Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler ışığında “Kadına Şiddet ve Çocuk İstismarı Yaşamın Olağanı Değildir” başlıklı yazısında incelerken; avukat Fatma Döner, siyasi politikaların ve medyanın kadını nasıl ele aldığını “Öteki: Kadın” yazısında kaleme aldı. Genel Kamu Hukuku kürsüsünde araştırma görevlisi arkadaşımız Akasya Kansu Karadağ, müftülere getirilen nikah yetkisini “Perde-İ Zulmet (Karanlık Perdesi) Çekmek: 7039 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Müftülere Nikah Yetkisi Verilmesi” başlıklı yazısında değerlendirirken, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku anabilim dalında araştırma görevlisi olan Hande Heper ise çalışma yaşamında kadınların durumunu “Türkiye’de Kadın İşçilerin Durumuna Genel Bir Bakış” yazısında ele aldı. Yazar Gonca Eren de, kadın sorununun ve kadın mücadelesinin nasıl ele alınması gerektiğini “Kadınlar Nasıl Kurutulacak” yazısında kaleme aldı.

    ***
    Bu sayımızda güncel önemli iki konuya ilişkin söyleşiler de yer alıyor: Birincisi, 5 Nisan Avukatlar günü yaklaşırken mesleğe, tutuklu avukatlara ve hukuk mücadelesine ilişkin KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Başkanı avukat Gökmen Yeşil ile yayın kurulu üyemiz Bengisu İçten’in yapmış olduğu röportaj; bir diğeri de İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki hukuk öğrencilerinin gündemdeki cinsel istismar, zina tartışmalarına ilişkin gerçekleştirdikleri sohbet.

    ***
    12. sayımızda yine ilgiyle okunacak yazılar bulunuyor. Mercek sayfasında yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz hükümetin meslek odalarına dönük müdahalesini ve TBB’nin bu konudaki tutumunu değerlendirirken, avukat Ceyda Cimilli Akaydın bilişim hukukunda güncel bir konu olan açık kaynak koduna ilişkin görüşlerini yazısında bizimle paylaştı. Avukat Hikmet Koyuncuoğlu Rekabet Hukukundaki hakim durumun kötüye kullanılması kavramının sosyal hayatta nasıl ele alınabileceğine ilişkin değerlendirmede bulunurken, yargıç Dr. Enver Kumbasar dergimizde iki sayı önce başlamış olduğu ceza hukuku anlayışları üzerine felsefi ve teorik içerikli yazılar serisinin üçüncüsünü hümanist ceza hukuku anlayışı üzerine kaleme aldı.

    Bu sayımızda Hukuk Felsefesi sayfamızda öğretim üyesi Ülker Yükselbaba toplumsal cinsiyet ve kadına bakışa ilişkin bir değerlendirmede bulunurken; yayın kurulu üyemiz Selin Aksoy, Hukuk ve Sanat sayfasında Ferdinand von Shirach’ın “Terör” oyununu yorumladı. Mizah sayfamızda avukat Hüsnü Niyetli ise her yazısında olduğu gibi mahkemelerde yaşamış olduğu yargıya ilişkin bir sorunu mizahi bir dille bizlere aktardı.

    ***
    10 Nisan, bizlere her zaman hukuk mücadelesinde yol göstermiş ve 2013’te kaybettiğimiz değerli hukukçu Avukat Gülçin Çaylıgil’in 5. ölüm yıldönümü. 24 Mart ise, 1978 yılında katledilen yurtsever savcı Doğan Öz’ün 40. ölüm yıldönümü. İki değerli hukukçuyu her geçen gün daha da artan özlem ve saygıyla anıyoruz…

    ***
    Savcı Doğan Öz’ü her ölüm yıldönümünde yaptığımız gibi bu sene de Hukuk Defterleri dergisi olarak, 24 Mart Cumartesi günü saat 15.00’te Şişli Belediyesi Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde, “OHAL’in İkinci Yılında Türkiye” başlıklı bir panelle anıyoruz. Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu, hukukçu Ömer Faruk Eminağaoğlu ve Av. H. Murat Yurttaş’ın konuşmacı olacağı panelimize, tüm dostlarımızı bekliyoruz.

    ***
    Nisan ayındaki atölyemiz, “Ceza Hukukunda Belirlilik ve Ultima Ratio” başlığıyla gerçekleşecek. 16 Nisan Pazartesi günü saat 19.00’da Carmela Cafe Kadıköy’e birlikte tartışmaya ve üretmeye okuyucularımızı bekliyoruz.

    ***
    13. sayımızda seçim kanunu değişiklikleri, erken seçim ihtimalleri, Avrupa’daki seçimler vb. başlıklarla gündemden düşmeyen “seçimler” konusuna bir giriş yapmak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, iyi okumalar…