Kategori: Sayı 14 Temmuz / Ağustos 2018

  • Ulusal Sınırlar Dâhilinde Terörizme Karşı Askeri Kuvvet Kullanımının Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi

    Bugün terörizmle silahlı mücadele meselesinin birden çok boyutunun bulunduğunu söylememiz mümkündür. Özellikle ulusal sınırlar dâhilinde ve uluslararası dinamikler göz önüne alınarak değerlendirildiğinde, terörizmle mücadele ulusal ölçekte yalnızca bir devletin iç politikası veya uluslararası ölçekte meşru müdafaa halinin başka bir formu gibi lineer değerlendirmelere tabi tutulamayacak kadar karmaşık haldedir. Zira geçtiğimiz son 20 yıldaki terörist saldırılar, terörizme veya terörist bağlantılara destek veren devletlere, devlet altı aktörlere, gruplara ve bireylere karşı askeri kuvvet kullanımının parametreleri ile ilgili siyasi, hukuki ve akademik tartışmaları adeta yeniden tanımlamıştır.

    Her şeyden önce terörizmin, üzerinde herkesin mutabık kaldığı bir tanımının bulunmadığını zira her devlet kendi siyasi tercihleri, “düşman” kavramını nasıl değerlendirdiği ya da self-determinasyon hakkından ne anladığı gibi değişkenlere de bağlı olarak farklı bir terörizm tanımı benimsediğini belirtmemiz gerekmektedir. Ancak terörizmin çeşitli tanımlarının bulunması durumunu şu şekilde de yorumlamamak gerekmektedir:Terörizmözündetanımlanamazbir olgu, bir hareket veya hareketler silsilesi biçimi değildir, yalnızca eylemler üzerinde tanımlanabilir bir olgudur.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Sulh Ceza Hâkimliği veya Themis’in Savurduğu Kılıç!

    Aklını kullanamayanlar,

    başkalarının aklının aracı ve esiri olurlar

    Bu bağlamda yargısal akıl,

    hür ve bağımsız vicdanların varlığını zorunlu kılar.

    Immanuel Kant

    29.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Yasa, ülkenin hukuk ve yargı sisteminde uzun yıllar etkisi olacak değişiklikler getirdi. Olasılıkla önceden ve inceden inceye düşünülmüş olan yasal değişiklikler, siyasi iktidarın istek ve beklentileri baz alınarak hazırlanmış uygulamaları hayata geçirdiği gibi, hukuk düzeni ve yargının biraz daha siyasallaşmasına da yol açıyordu. Siyasi iktidar, artık, yargının yol ve yön göstericisi, siyasal hedeflerine ulaşmanın temel araçlarından birine dönüşen yargının tek egemeni konumuna geliyordu. Bu egemenliğini, yeniden düzenlediği Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu dilediğince şekillendirerek gerçekleştiriyor ve bağımsız yargının son kırıntılarını da ortadan kaldırmaya yöneliyordu. Bu süreçte en başat rollerden birini HSYK oynarken, diğer etkin aktör ise Sulh Ceza Hâkimleri oluyordu. Dolayısıyla, öncelikle, getirilen Sulh Ceza Hakimliği sistemini biraz açarak, ayrıntılara girmekte yarar olacaktır.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Anayasamıza Göre Cumhurbaşkanının Dönem Sınırı

    Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik 5678 sayılı ve 31.5.2007 tarihli Anayasa Değişikliği Hakkındaki Kanun, yalnızca cumhurbaşkanının TBMM tarafından değil, halk tarafından seçilmesine yönelik değişikliği getirmemiş, aynı zamanda görev süresi, dönem sınırı, seçim yöntemine ilişkin de kuralları belirlemiştir. TBMM tarafından seçilen cumhurbaşkanları 7 yıl için ve 1 defaya mahsus olarak seçilmekteydiler. Yapılan değişiklikle “Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” kuralı da 101. maddeye eklenmiştir. Böylece cumhurbaşkanı seçilme yeterliliğine sahip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına iki defa seçilme hakkı, görev süresi indirilerek verilmiştir. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik 5678 sayılı değişikliği müteakiben 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu da 19.01.2012 tarihinde çıkarılmıştır. Söz konusu kural, Kanunda da aynen tekrarlanmıştır.

    5678 sayılı Anayasa Değişikliğinin halk oylaması ile kabulünden kısa bir süre önce seçilen 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresi ve tekrar seçilip seçilemeyeceği de bu dönemde tartışma konusu olmuştur. 6271 sayılı kanunun Geçici 1. maddesi, bu duruma açıklık getirmek üzere çıkartılmış ve 11. Cumhurbaşkanının TBMM tarafından yedi yıl için bir defaya mahsus seçildiği belirtilmiştir. Görev süresinde ve bunun sınırında, 11. Cumhurbaşkanının seçildiği tarihte yürürlükte olan norm uygulanmıştır. Bu kanımca doğru bir hukuki düzenlemedir. Bununla birlikte söz konusu yasa kuralı, Anayasa Mahkemesi önüne götürülmüştür. Mahkeme, 11. Cumhurbaşkanının görev süresinin yedi yıl olduğunu kabul etmekle birlikte, tekrar seçilmeyi engelleyen kuralın Anayasanın yeni düzenlemesine aykırı olduğuna karar vermiştir[1]. Tekrar aday olunacak olan tarihteki mevcut normun, seçilme hakkında genişleme yaratması sebebiyle uygulanması gerektiği belirlenirken, dönem sınırına ilişkin de bir tespit yapılmıştır:

    Cumhurbaşkanı adayı olmaya ilişkin diğer koşulları taşıyanlara ikinci kez aday gösterilme hakkını tanımaktadır. Bu hak bakımından Anayasada mevcut ve önceki Cumhurbaşkanları açısından herhangi bir istisna öngörülmemiştir”.

    Bu karar ile Anayasa Mahkemesi, herhangi geçiş hükmü konulmadığı takdirde iki dönem kuralının eski ve yeni cumhurbaşkanları için hem bir hak hem de bir görev sınırı olduğunu şüphe götürmeyecek şekilde tespit etmiştir.

    2017 senesinde, Anayasamızdaki yarı-başkanlık sistemini, bu defa da başkanlık sisteminin bir türüne dönüştüren anayasa değişikliği yapılmıştır. Söz konusu değişiklikle 1982 Anayasası’nın muhtelif maddeleri yeniden düzenlenmiş, ancak 101. maddedeki görev süresi ve dönem sınırına ilişkin hüküm aynen bırakılmıştır. Herhangi bir geçiş düzenlemesi de getirilmemiştir. 6771 sayılı 2017 tarihli Anayasa Değişikliği Hakkındaki Kanun’un gerekçesinde de yeni olmayan bu kurala ilişkin, doğal olarak, bir açıklamaya rastlanılmamaktadır. 101. maddede yapılan diğer değişikliklerin ise birlikte yapılacak ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin takvimin başladığı tarihte yürürlüğe girmesi kararlaştırılmış, sadece cumhurbaşkanının partisi ile ilişiğini kesen düzenlemenin referandumda kabulü ile birlikte hemen yürürlüğe gireceği belirlenmiştir.

    Yapılan değişiklik ile getirilen hükümet sisteminde başkanlık sisteminin kimi kurumları parlamenter sisteme özgü kurumlarla melezlenerek cumhurbaşkanı/başkan güçlendirilmek istenmiştir. Bu amaçla esasen başkanlık sistemlerinin saf hâlinde (pure presidentialism) rastlanmayan, ancak kuvvetler arasındaki kontrol-denge bozulmuş başkancı türlerinde görebileceğimiz fesih/seçimleri yenileme kurumu anayasamıza konulmuştur.

    “H. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi

    MADDE 116-  Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verilen Meclisin ve Cumhurbaşkanının yetki ve görevleri, yeni Meclisin ve Cumhurbaşkanının göreve başlamasına kadar devam eder. Bu şekilde seçilen Meclis ve Cumhurbaşkanının görev süreleri de beş yıldır”.

    Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimlerinin aynı gün yapılması bu iki erkin farklı parti veya parti koalisyonlarının eline geçmesini engellemeyecektir. Nitekim getirilen bu düzenleme ile Meclis çoğunluğunun, cumhurbaşkanından farklı bir siyasi parti veya koalisyonun elinde olması hâlinde aralarında oluşacak çatışmayı çözmenin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Öte yandan görüldüğü gibi, seçimlerin de birlikte yenilenmesi kuralı geçerliliğini korumaktadır.

    TBMM’nin de seçimleri yenileme yetkisi de devam etmektedir. Kullanılması nitelikli bir çoğunluğun kararına bağlanarak zorlaştırılan bu düzenleme ile TBMM, kendi seçimlerini ancak cumhurbaşkanının seçimleriyle birlikte yenileyebilmektedir. İşte bu noktada iki dönem kuralının tek istisnası kabul edilmektedir. Kendi iradesi dışında seçimleri yenilenirse ve cumhurbaşkanı da ikinci dönemindeyse bir defa daha seçimlere katılabilir. Birinci dönemindeyse zaten bir dönem daha seçilme hakkı bulunduğu için iki dönem sınırlaması devam etmektedir.

    Aynı şekilde 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun 5.4.2018 tarihinde değiştirilen 3. maddesinin 2. fıkrası da söz konusu kuralı belirtmektedir:

    Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. Ancak Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi hâlinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir”.

    Görüldüğü gibi ne Anayasa da ne de Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nda bu kuralların uygulaması bakımından mevcut 12. Cumhurbaşkanı Erdoğan için bir istisna ya da geçiş hükmü öngörülmemiştir. Seçimlerin yenilenmesine ilişkin yeni kural ile bağlantılı olarak getirilen istisna ise 13. Cumhurbaşkanının seçimi ile birlikte yürürlüğe girecektir. Görüldüğü gibi yeni norm bir istisna halini gayet net olarak tarif etmektedir. Başkaca da bir istisna kabul edilmiş değildir.

    İki dönem kuralının istisnasının 12. Cumhurbaşkanı için de uygulanabileceği açıktır. Ancak bu istisna seçimleri TBMM’nin yenilemesi hâline özgülenmiştir. Bunun mefhumu muhalifinden çıkan anlam, ikinci dönemi için seçilmiş olan cumhurbaşkanın seçimleri kendisinin yenilemesi halinde tekrar seçimlere katılamayacağıdır. Doğaldır ki istisnayı cumhurbaşkanlarının ikinci dönemlerinde kendi kararları ile seçimleri yenilmesi hâlini de içine alacak şekilde düzenlemek cumhurbaşkanlarını bu yetkiyi, bir daha seçilebilmek amacıyla kullanmaya özendirirdi. Sonuç olarak ikinci dönemine seçilmiş bir cumhurbaşkanı, görev süresi dolmadan TBMM seçimlerini yenileyerek mevcut meclisi feshetmek istiyorsa, kendisinin seçimlerinin de yenileneceğini ve bir daha aday olamayacağını bilerek bunu yapmalıdır. Anayasa’nın değişikliğe uğramamış bir normunu, ona ilişkin bir geçiş hükmü veya istisna öngörülmemişken, yeni bir hükümet sistemine geçildi diye görmezden gelmek mümkün olamaz.

    Başkanlık, yarı başkanlık hatta cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği parlamenter sistemlerde görev süresini sınırlamak iktidarın kişiselleşmesine karşı oldukça yaygın olarak kullanılan bir formüldür. Başkanlık sisteminin bozulmuş örneklerinde bile karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, demokratikleşme çabası içindeki Afrika’da 2005 yılından bu yana 32 ülkede dönem sınırı karşımıza çıkmaktadır ve baskın çoğunluğunda da sınır iki dönem olarak belirlenmiştir[2]. Bu ülkelerde görev sınırına uyulması ve seçimler yoluyla iktidarın el değiştirmesi darbe, isyan, ayaklanma gibi yöntemleri önleyen ve aynı zamanda demokratikleşmeye işaret eden bir ölçüt olarak ele alınmaktadır[3]. Süre sınırına uymak istemeyen kimi cumhurbaşkanlarının bunu aşma girişimleri başarıya ulaştığında, Zimbabwe’de olduğu gibi adil ve özgür olamayan seçimlerin sureti haktan bulunduğu otoriter rejimlerin varlığını görüyoruz. Bu bakımdan dönem sınırının demokratik sistemler için gerekli bir kural olduğu unutulmamalıdır.

    [1] Esas Sayısı: 2012/30, Karar Sayısı : 2012/96, Karar Günü : 15.6.2012.

    [2] H. KWASI PREMPEH, “Presidential Power in Comparative Perspective: The Puzzling Persistence of Imperial Presidency in Post-Authoritarian Africa”, Hastings Const. L.Q., C.35, 2007-2008, sy. 771.

    [3] Ibid.

  • Interregnum: Bitti mi?

    Cumhuriyet tarihi söz konusu olduğunda “ara rejim” kalıbı, askerlerin siyasi hayata doğrudan müdahale ettiği 1960-1961, 1971-1973, 1980-1983 için kullanılıyor olsa da; son on yılda farklı tarihsel kesitler için bu ifadeyi çağrıştıran birçok açıklama hem sağdan hem de soldan yapılır oldu. Aşırı sağın Cumhuriyet’i hedef alan “90 yıllık reklam arası sona erdi!” tweet’i; sağın genelinin özellikle 1960 sonrası kurulmuş olan Anayasal düzeni vesayetçi olarak tanımlaması ve AKP ile millet iktidarının yeniden kurularak ara rejimin yıkıldığı tespitinin yapılması örnek olarak sayılabilir. Şöyle de denilebilir: Sağın “ara rejim” tanımları, temelde AKP iktidarından önceki var olan siyasi yapıyı mahkûm etmek için kullanılmaktadır. Soldan gelen “ara rejim” nidaları ise, 10.08.2014 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından başlamıştır. Bu tespitin gerekçeleri, seçimi kazanmış adayın başbakanlık görevine devam etmesi, 7 Haziran seçimleri arkasından yapılan koalisyon görüşmeleri sırasında cumhurbaşkanının rolü ve hükümetin durumu, parlamenter sistemin aşama aşama tasfiye edilmesi ve başkanlığı çağrıştıran bir siyasi yapının örülmeye çalışılması gibi ana konulardır.

    ***
    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 14. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Seçimlerin Ardından

    Yaklaşık iki ay içerisine sığdırılarak önümüze getirilen 24 Haziran cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerini geride bıraktık.

    Seçim süreci ve oy kullanma gününe ilişkin hususları bir tarafa bırakıp, seçimlerin ardından çıkan sonuçlara bakalım.

    1. AKP’nin geriletilmesi için yapılan aritmetik hesaplamalar yanlışlanmıştır. HDP barajı geçerse AKP-MHP ittifakının çoğunluğu kaybedeceği; cumhurbaşkanı adaylarının sayısının fazla olursa ilk turda %50 oranının tutturulamayacağı böylece ikinci turda Erdoğan karşısında İnce’nin kazanabileceği hesaplamaları yapılarak propaganda edildi. Hatta birçok solcu sırf bu hesaplama sebebiyle Sivas Katliamı sırasında Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu’nun aday olabilmesi için imza verdi. Ne var ki, bu tezler çökmüştür: HDP’nin barajı geçerek Meclis’e girmesine rağmen AKP-MHP milletvekili sayısı çoğunluğu oluşturmaya devam ediyor, Erdoğan ise ilk turda başkanlığını ilan etti.

    2. Millet İttifakı ile Meclis’e İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti, Cumhur İttifakı ile de BBP girmiştir. Bu durum, sağın Meclis’teki milletvekili sayısını %63,7 gibi bir orana ulaştırdı. Böylece son üç seçimde sağın oyları düzenli olarak artış göstermiş oldu (7 Haziran’da AKP ve MHP toplamı yaklaşık yüzde 57; 1 Kasım seçimlerinde AKP ve MHP oyları yaklaşık yüzde 62; 24 Haziran seçimlerinde AKP- MHP-İyi Parti oyları toplamı yaklaşık yüzde 63,7).

    3. Seçimler sonrasında muhalefet ise, komplo teorileriyle uğraşmayı seçti. Meclis’te çıkan bu tabloyu değerlendirip, yeni sistemde nasıl bir mücadele yolu izleneceğini düşünmek yerine; Muharrem İnce’nin tehdit edilip edilmediği, YSK üyelerinin istifa edip etmediği, elektronik olarak seçim sisteminde hile yapılıp yapılmadığı gibi pek çok iddiayla uğraştı. Hala seçim sonuçlarını, AKP’nin yapmış olduğu seçim hilelerinde arayanlar var. Seçim hileleri tek başına aradaki farkı açıklamaya yetmemektedir. 15 Temmuz sonrası milliyetçi söylemlerin arttığı, Afrin operasyonun yapıldığı, Kandil’e operasyonun gündemde olduğu, Muhalefet’in ise sol politikaları bırakıp seçimleri kazanmak için sağcılarla işbirliği yaptığı bir dönemde, sağın oylarının artması buralara bakılarak ele alınmalıdır.

    4. Muhalefet, erken seçim kararı açıklandığı gün dahi bu seçimlere karşı gelmemiş ve seçimlere “hodri meydan” diyerek girmiştir. Böylece Muhalefet, aslında 24 Haziran seçimlerinde %87’lik bir oy oranıyla başkanlık sisteminin yerleşmesi ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasına açıkça meşruiyet sağlamıştır. Erdoğan, o gece seçimlerde aday olan ve oy kullanan herkese teşekkür etmiş ve “Seçimlerinrekorkatılımlagerçekleşmişolmasını milletimizin bize ve tüm dünyaya bir mesajı olarak görüyorum. Mesaj açıktır: Türkiye yüzde 90’lara yaklaşan seçimlere katılım oranıyla tüm dünyaya demokrasi dersi vermiştir.” demiş, gazeteler ertesi günü bunu “Bu seçimin galibi demokrasidir, milli iradedir.” diye manşetlere taşımışlardır.

    5. Artık yerleşmiş yeni bir sistemle karşı karşıyayız. Bu yazı yazılırken, cumhurbaşkanının ve milletvekillerinin yemin törenleri yapıldı. 9 Haziran Pazartesi günü itibariyle yeni sistemin Meclis’i faaliyete başlayacak ve Cumhurbaşkanı bakanları belirleyecek. Yakında OHAL kalkacak ya da siz bu yazıyı okurken çoktan kalkmış olacak, ancak Fransa’da yapılan düzenlemeden ilham alınarak OHAL yetkileri kimi kanunlara getirilen düzenlemelerle devam edeceğinin sinyalleri verilmeye başlandı. Keza yeni düzenlemelerin getirilmesine de bu sistemde pek gerek olmayacak. Meclis’in yetkilerinin azaltıldığı, gensorunun kaldırıldığı, yürütmenin gücünün arttırıldığı yeni sistemde, cumhurbaşkanı kararnameleri adeta OHAL KHK’larının işlevselliğine sahip olacak. Böylece yeni sistem ile OHAL de “normalleşecek”.

    6. Çok uzun zamandır solun kendi cumhuriyet fikri bir kenara konularak muhalefet edilemez diyorduk. Bu artık herkes için kaçınılmazdır. Ya yeni sistemin bir aktörü olunacaktır ya da bu sistemin karşısında durulacaktır. Eğer bu sistemin aktörü olmayı kabul etmiyorsak o halde geçen sayının Mercek yazısının sonunda söylediğimizi tekrar hatırlatarak yazıyı bitirelim: “Öyleyse asıl olarak tartışılması gereken 24 Haziran seçimleri ve seçimlere sıkıştırılmış argümanlar değil, bu seçimler sonucu daha da yerleşecek olan sisteme karşı neler yapılabileceğidir. Bu tartışmaların içinde emekten, eşitlikten ve adaletten yana yeni bir cumhuriyet için mücadele ve mücadelenin sınıfsal perspektifle nasıl ele alınacağı da mutlaka yer alacaktır.”

    O halde, -bir kez daha geç kalmadan- artık başlayalım.

  • Geçmiş Gündem

  • Uluslararası hukuka ve bu alandaki dönüşüme bakarken…

    24 Haziran seçimleri bitti. Artık yeni bir sistem ve yeni bir ülke, önümüzde duran.

    Bu seçimlerde, AKP ve MHP’nin seçim tarihini erkene almalarında uluslararası politikalardaki sıkışmanın da etkisi olduğu açıkça görülüyordu. Keza uzun zamandan beri Ortadoğu’da yaşanan süreç, Türkiye’deki siyaseti de doğrudan etkiliyor ve etkilemeye de devam edecek. Dolayısıyla, bu sayımızda dosya konumuzu “uluslararası hukuk” olarak belirledik.

    14. sayımızda Ankara Üniversitesi’nde araştırma görevlisi Gonca Ünal, “Ulusal Sınırlar Dâhilinde Terörizme Karşı Askeri Kuvvet Kullanımının Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi” başlıklı yazısıyla, bu konuda derinlemesine ve titizlikle yaptığı çalışmayı bizlerle paylaşırken; Dr. Öğr. Üyesi Kutluhan Bozkurt, Suriye’deki savaşın en büyük sorunlarından biri olan mülteci/ sığınmacılar konusunu “Suriye İç Savaşına İlişkin Bazı Hukuksal Notlar” başlıklı yazısında Türkiye açısından ele aldı. Avukat H. Murat Yurttaş ise “Bir Serap Olarak Uluslararası Hukuk” başlıklı yazısında 20. yüzyılın başından bugüne uygulan(may)an uluslararası hukuku inceledi.

    Bu sayımızın Mercek sayfasında “Seçimlerin ardından”başlıklı yazısıyla yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz 24 Haziran seçimlerini değerlendirdi. Yine 14. sayımızda çok değerli dostlarımız katkılarıyla dergimizi daha da zenginleştirdi: Dr. Barkın Asal OHAL’in ikinci yıldönümüne girerken ve OHAL’in kaldırılacağı açıklamaları yapılırken, “ara rejim” tartışmasını ele aldı. Prof. Dr. Şule Boyunsuz, “seçimler öncesi gündeme gelen Meclis çoğunluğu sağlanamaması durumunda Erdoğan’ın Meclis’i feshedip seçimleri yenilediği varsayımında, tekrar cumhurbaşkanı olup olamayacağına dair tartışmaları değerlendirdi. Derginin danışma kurulu üyesi Yargıç İbrahim Fikri Talman ise sulh ceza hakimliği müessesinin varlık nedenini ve evrimleşme sürecini ele aldı. Yine Danışma Kurulu üyemiz Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu spor hukukunda zorunlu tahkime ilişkin gerçekleşen anayasal gelişmeleri değerlendirdi. Doktora adayı Didem Doğar ise hukukun piyasalaşması ve büyük hukuk bürolarının daha da artmasıyla beraber gelinen noktayı ve buna dair işçi avukatların neler yapması gerektiğine dair kimi düşüncelerini bizlerle paylaştı.

    Yine bu sayımızda avukat ve stajyer avukatların mahkemeler, icra daireleri ve genel olarak adliyelerde yaşadığı problemlerin incelikle yansıtıldığı karikatürlerin kahramanı Avkatbey ile röportajımız yer alıyor. Yayın kurulu üyelerimiz Av. Selin Aksoy ve Av. Ertekin Aksüt’ün yapmış olduğu röportajı zevkle okuyacağınızı düşünüyoruz.

    Ayrıca 14. sayımızda İktisat Notları sayfasında Prof. Dr. İzzettin Önder, ekonomideki gelişmeleri ve kurdaki dalgalanmaları genel olarak değerlendirdi. Hukuk ve Sanatsayfalarında yayın kurulu üyemiz Av. Selin Aksoy, Haldun Taner’in “Eşeğin Gölgesi” oyunu üzerine incelemede bulunurken; ayrıca bize yaz ayında zevkle okuyabileceğimiz kitap önerilerinde bulundu. Mizah sayfasında ise Hüsnü Niyetli arkadaşımızın soruşturmanın gizliliği ve hak arama hürriyeti arasında sıkışan hukuka ilişkin mizahi yazısını okuyabilirsiniz. Portre sayfasında geçen yılkaybettiğimiz Ahmet Cemal’e yer verdik. Kendisini ölümünün birinci yılında saygıyla anıyoruz.

    ***
    13. sayımızda “Türkiye’de Zorunlu Din Eğitimi”yazısıyla dergimize katkıda bulunan değerli arkadaşımız Stj. Av. Seren Sayan’ın soyadı sehven yanlış yazılmıştır. Kendisinden özür diler, Seren’e bundan sonra dergide yer alacak yazılarında çok daha dikkatli olacağımızın sözünü veririz.

    ***
    30 Temmuz Pazartesi günü saat 19.00’da Kadıköy Carmela Cafe’de Temmuz ayı atölyemizi “Bir OHAL Bilançosu” başlığıyla gerçekleştiriyoruz. Bu atölyemizin ardından atölyelerimize birkaç ay ara vereceğiz. Yeni dönemin atölyeleri için önerilerinizi beklediğimizi belirtmek isteriz.

    ***
    Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerden sonra -eğer yerel seçimler erkene alınmazsa- önümüzde baroların seçimleri bulunuyor. Biz de 15. sayımızı barolara ayırmak istedik. Bu konuda yazılarınızı bekliyoruz.

    Keyifli okumalar dileriz.