Kategori: Sayı 17 / Ocak – Şubat 2019

  • Yeşil Yerel Yönetimler

    Bugün; Kaz Dağları’ndan Cerattepe’ye, Taksim’den Alakır’a, Sinop’tan Akkuyu’ya, Bergama’dan Fırtına Deresi’ne, Ergene’den Aliağa’ya kadar yaşam hakkını hiçe sayan termik santral, vahşi altın madenciliği, nükleer santral, hidroelektrik santral projeleri ile karşı karşıyayız. Ayrıca, ihtiyaç olmadığı halde havaalanları, karayolları; kentsel dönüşüm adı altındaki projelerle de bir yandan rant alanları genişletilirken, diğer yandan yaşam alanlarının daraltıldığını görmekteyiz. Bugün “çevre”ve “şehircilik”gibi iki kavram tek bir bakanlıkta toplanmaktadır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın logosunabaktığımızda,yeşilinüzerindenbetonbinalar yükselmektedir. Yaşam hakkını hiçe sayan bu projelere karşı ülkemizde yıllardır ekoloji ve hukuk mücadelesi verilmektedir. Türkiye’nin farklı bölgelerinde yürütülen ekoloji ve hukuk mücadelelerinde kazanılan davalarda kararların uygulanmadığını görmemizin yanısıra, davaların açılmasını ya da kazanılmasını engellemek adına birtakım kanun ve yönetmelikler çıkarılarak, adeta nokta atışı ile davaların reddedilmesinin önü açılmak istenmektedir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Ucu Açık Bir Gerrymandering Hikâyesi

    İlk cümleyi yazmak zordur. Fakat hukuki bir soruna dair bir yazı kaleme almak istediğinizde aklınızda varacağınız sonuç aşağı yukarı bellidir. O sonuca ulaşmak için nereden başlayacağınızı bulmaksa zaman alır. Bu arayışta geçen zamanın 21. yüzyıldaki en yaygın tezahürü de internette harcanan – ya da kaybedilen – zaman. Bu sefer bir değişiklik yapıp bu zamanı harcamak yerine verimli kullanma umuduyla yolumu Hukuk Defterleri’nin internet sitesine düşürdüm. “Neymiş bu ‘Hukuk Defterleri’?” diye merak edip derginin internet sitesindeki “Hakkımızda” sayfasına uğradığınızda sizi karşılayan yazının dördüncü paragrafı şöyle başlıyor:

    Hukuk Defterleri olarak bizler, tamamen operasyonel bir araca dönüştürülen yargının kararlarını bir bütün olarak rejimin ihtiyaçları doğrultusunda verdiği (…) bir dönemde(…)”.

    Tam da yazmak istediğim konuya uygun bir başlangıcı bulduğum için kendimi biraz şanslı hissetmedim desem yalan olur. Zira varmak istediğiniz sonuca sizi kolaylıkla ulaştırabilecek bir çerçeveyle kolay kolay tesadüfen karşılaşamazsınız. Amacınız kendi yaratıcılığınızı (yaratıcılık münhasıran sanatçılara özgü değil malum) kullandığınız bir yazı yazmaksa o zaman karşılaştığınız çerçeveleri biraz eğip bükmeniz kılıfına uydurmanız gerekir.

    Fakat bu kılıfına uydurma meselesi hassas bir meseledir. Tıpkı yukarıdaki alıntıda yazdığı gibi bu kılıfına uydurmayı kimlerin ne zaman yaptığı önemlidir. Sıradan bir araştırma görevlisinin yazdığı yazının girişini yazının kalanına uydurmak için diktiği kılıfla Yüksek Seçim Kurulu’nun seçim çevrelerini iktidar için istenen sonucu üretecek şekilde uydurması arasında da bir fark olması doğaldır. Bu yazı bu aradaki fark üzerine.

    Bu farkın görünür hale geldiği karar ise Yüksek Seçim Kurulu’nun 21 Nisan 2018 tarihli 2018/263 sayılı kararı. Karar medyada çok geniş bir yer kaplamadı, çünkü kararın içeriği rutin bir prosedürden ibaretti. 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 4. maddesinin 5. fıkrası bir ilin 18’den fazla milletvekili çıkarması halinde belirli birden fazla seçim çevresine bölüneceğini belirtir. Hemen ilerleyen fıkra ise buna dair şartları sıralar ve kriter olarak şunları koyar: Seçim çevrelerinin, mümkün olduğu ölçüde eşit veya birbirine yakın sayıda milletvekili çıkaracak şekilde oluşturulması, mümkün olduğu ölçüde ilçelerin mülki bütünlüğünün dikkate alınması, aynı seçim çevresinde yer alacak ilçelerin nüfus ve coğrafi yakınlıkları ile ulaşım imkanlarının göz önünde bulundurulması. Karar bu hükümler uyarınca Türkiye’nin hangi ilinin kaç milletvekilinin çıkacağını hesapladıktan sonra dört büyük ildeki seçim çevrelerinin sınırlarını belirliyordu. Burada dikkate değer olan konu ise Bursa’nın ilk defa bir genel seçime iki bölge olarak girecek olmasıydı. İldeki nüfus artışından dolayı Bursa’dan çıkacak milletvekili sayısı 20’ye yükselmiş, bu da ilin iki seçim çevresine bölünmesini gerektirmişti.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Platform Ekonomisinde Çalışma İlişkileri: Birleşik Krallık Temyiz Mahkemesi Uber ile Sürücüleri Arasında İş İlişkisi Olduğuna Hükmetti

    Ekonominin dijitalleşmesi ve teknolojik gelişmeler, çalışma ilişkilerini de dönüştürüyor. Geleneksel üretim biçimleri değişirken, çalışma ilişkilerinin sabit kalması elbette mümkün değil. Bu değişime iş yasaları ne şekilde cevap veriyor? Bu sorunun en önemli yanıtlarından biri, Uber aleyhine Uber sürücüleri tarafından açılan bir alacak davası hakkında Birleşik Krallık Temyiz Mahkemesi’nin 19 Aralık 2018 tarihinde verdiği onama kararı oldu. Temyiz Mahkemesi; İş Mahkemesi ve İş Temyiz Mahkemesi’nin Uber ile sürücüleri arasındaki hukuki ilişkinin İş Mevzuatı kapsamında bir iş ilişkisi olduğu ve Uber sürücülerinin bağımsız çalışan olarak kabulünün mümkün olmadığı yönündeki kararlarını onadı.Her ne kadar İngiliz hukuk usulündeki mahkeme hiyerarşisine göre, Uber’in bu kararı bir üst Temyiz Mahkemesi’ne (Supreme Court) götürme hakkı bulunsa da1 gerek ilk derece mahkemesi gerek tüm kanunyolu sürecinde alınan kararların gerekçeleri, platform ekonomisini oldukça derinden etkileyecek.

    Bu yazıda anılan Temyiz Mahkemesi kararına konu olan İş Mahkemesi kararı2 yaklaşık 40 sayfadan oluşuyor.

    Oldukça derin bir hukuki analize dayanan bu kararda, Shakespeare’in Hamlet’ine dahi atıfta bulunulduğunu belirtmeden geçemeyiz. Karar konusundaki yorum ne olursa olsun; Mahkeme’nin fiili gerçeği açığa çıkarmada göstermiş olduğu ve kararın metnine dahi yansımış olan çaba takdire değer. Herşey, Londra’da faaliyet gösteren Uber sürücülerinin izin, fazla çalışma ve asgari ücret talepleri için İş Mahkemesi’nde Uber aleyhine açtıkları dava ile başladı. Davada yanıtlanması gereken, “Uber sürücüleri, bu şirketten izin ücreti ve fazla çalışma ücreti talep edebilirler mi?” sorusundan önce mahkeme, temel bir hukuki sorunun cevabını aradı:“Uber sürücüleri ile Uber arasındaki ilişkinin hukuki niteliği nedir? İş ilişkisi mi yoksa aracılık faaliyeti mi?” Çünkü; davacıların, davanın dayanağı olarak gösterdikleri 1996 tarihli İşçilik Hakları Kanunu (Employment Rights Act), 1998 tarihli Ulusal Asgari Ücret Kanunu (National Minimum WageAct) ve 1998 tarihli Çalışma Süreleri Tüzüğü (Working Time Regulation) ve diğer işçilik mevzuatının kapsamında olup olmadıklarının tespiti için bu sorunun öncelikle yanıtlanması gerekliydi.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısından okuyabilirsiniz.

  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının Uygulanmaması Sorunu ve Türkiye: Demirtaş Kararı Sonrasında Bir Değerlendirme

    I. Giriş

    Anayasası’nın ikinci maddesinde hukuk devleti olduğu yazan Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni, bu niteliğinin gereği olarak mahkeme kararlarının uygulanmasını gerektirir. Bu gereklilik, insan haklarının korunmasına yönelik yargısal organlarının kararlarının icrası söz konusu olduğunda ayrı bir önem kazanmaktadır.

    Ancak Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu Şahin Alpay1 ve Mehmet Altan2 kararlarının yerel mahkemeler tarafından uygulanmayarak hak ihlalinin devam ettirilmesi, bu durumun Şahin Alpay özelinde Şahin Alpay-II3 kararı ile kısmen giderilmesine rağmen, Anayasa Mahkemesi’nin insan hakları ihlallerine karşı etkin bir yargı organı olduğu ve Türkiye’nin hukuk devletinin asgari gereklerini karşılamadığı yönünde haklı değerlendirmelere yol açmıştır.

    Özellikle Anayasa’nın 19. maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinde koruma altına alınan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ne derece etkin bir şekilde korunabildiğini tartışmaya açan bu vakaları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Selahattin Demirtaş kararı4 ve sonrasında yaşanan süreç izlemiştir.

    Bu bağlamda öncelikle AİHM’nin Demirtaş kararı kısaca değerlendirilecek; daha sonra ise bu kararın icrasına yönelik sorunların doğurduğu hukuki durum ve bu durumun doğurabileceği muhtemel sonuçlar açıklanacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 17. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Bir Cinayet Üzerinden Akademiye Bakış

    2 Ocak 2019 Çarşamba günü Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik anabilim dalında araştırma görevlisi olan Ceren Damar,üniversitedekiodasındadanışmanıolduğu öğrencisi tarafından önce silahla vurularak, sonra bıçaklanarak öldürüldü. Öğrencinin bu saldırısının sebebi ise, Ceren Damar’ın kendisini sınavda kopya çekerken yakalamış olması. Yani araştırma görevlisinin sınavda görevini yerine getirmesi.

    Öğrencinin bunu neden yapmış olduğu, kendisinin ne gibi psikolojik sıkıntıları bulunduğu, eve gidip silahı alıp tekrar okula gelerek Damar’ı öldürmesinin tasarlayarak insan öldürme suçuna girip girmediği konuları tartışılan önemli konular olsa da, bunları bu yazıda şimdilik bir tarafa bırakalım ve şunu düşünelim. Toplumsal olarak gelinen noktada, bir akademisyenin öğrencisi tarafından bu şekilde öldürülmesine gerçekten şaşırdık mı?

    Bu sorunun cevabı ne yazık ki “hayır”. Toplumun her kademesinde yozlaşmayla karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. Bu yozlaşmanın gericilik ve piyasalaşmanın sonuçlarından biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çevremizde gördüğümüz ameliyatta hastayı kurtaramadığı için doktorları öldürenler, trafik kavgasında karşısındakini dövenler, çocuklara cinsel istismarda bulunanlar, gündem

    olan Palu ailesi ve buna benzer birçok yaşadığımız olay, aslında Ceren Damar cinayetiyle bağlantılı. Yine para karşılığı her şeyin ama her şeyin satın alınılabileceğine ilişkin görüşün egemenliğinin artması, bu cinayetin işlenmesinden bağımsız değil.

    Ancak Ceren Damar’ın ölümü sebebiyle, bu yozlaşmanın üniversiteler ve eğitim alanındaki durumunu biraz daha açmamız gerekiyor.

    ***

    Eğitimde piyasalaşma AKP ile başlayan bir olgu değil. Tarihsel süreçte toplumsal mücadelelerle kazanılan eğitim hakkının kamusal niteliği, tüm dünyada neo- liberal politikalar doğrultusunda devletin kamusal hizmet verdiği alanların piyasaya açılmasıyla yok ediliyor. Türkiye’de ise 1982 Anayasası’nın vakıf üniversiteleri açmasına izin vermesiyle birlikte, 1991’de ilk vakıf üniversitesi Bilkent’in kurulması da bu adımların başlangıçlarından biriydi. Bu zamandan sonra Devlet, eğitim politikası olarak vakıf üniversitelerinin açılmasını teşvik etti, bu üniversitelere karşılıksız arsalar ve genel bütçeden kaynak aktarımı sağlandı. AKP döneminde ise, vakıf üniversitelerinin sayısı çok hızlı bir şekilde artış gösterdi.

    Aslında kapitalist toplumlarda üniversiteler genel olarak, işgücünün gerekli işin ihtiyaçları doğrultusunda becerilerle donatılması, bilimsel üretimin ve egemen ideolojinin sistemin güncel ve tarihsel ihtiyaçlarına göre yeniden üretilmesi görevlerini üstlenmektedir. Bilimsel ilerleme için nitelikli üretiminin yanında, sorun çözebilen, sorgulayan ve daha farklı düşünsel noktaları keşfeden insanlar gerekir. Bu sebeple, üniversiteler toplumdaki ortak düşünceleri de sorgulayabilen kişiler yetiştirir. Bu hâl dolayısıyla, tarihsel olarak kapitalist devletler için akademi hem devlet ideolojisinin üretildiği, hem de buna muhalefetin yer aldığı temel kurumlardan biri olmuştur.

    Ne var ki -devlet/vakıf fark etmeksizin- üniversitelerin sorgulayan, muhalefet eden insan yetiştirmesi tarafı uzunca bir süredir törpülenmek istenmekte, piyasaya yararlı olan bilgilerin verilmesi, piyasada çalışacak teknisyenlerin yetiştirilmesi gibi hedefler ön plana çıkarılmakta, üniversiteler de bilim üretmekten öte, teknisyen yetiştiren ve iş imkânı sağlamak için adeta sertifika veren yerlere dönüşmektedir. Öğrencilerin çoğu da yine devlet ya da vakıf fark etmeksizin üniversiteleri iş bulabilmek için diploma alıp çıkacakları bir kurum olarak algılıyorlar. Vakıf üniversitelerinde ise bu kurumların şirket gibi yönetilmeleri, öğrencilere bir müşteri gibi davranılması, akademisyenlere bilim insanı olarak değil de üniversiteye gelen öğrencileri ders verirken memnun etmesi gereken, idari/akademik her işi yapabilecek birer personel olarak bakılması, öğrencilerdeki bu algıyı daha da arttırıyor. İktidar, akademisyene bir bilim insanı, sorgulayan/üreten kişi sıfatından çıkararak onu sadece teknik bilgiler öğreten bir birey olarak göstermeye çalışıyor. Bu bakımdan AKP’nin uzun bir süredir akademisyenlerin itibarını zedelemeye dönük söylemlerinin, üniversitelerin muhalif/ sorgulayan yönünün yok edilmesi hamlesi olduğu görülmeli.

    Tüm bunların yanında Türkiye’de gericiliğin üniversitelerde sorgulayan akademisyen ve öğrencileri susturmak için kullandığı bir yöntem daha var: Sağcı toplulukların üniversitelerde örgütlenme olanaklarını sağlamak ya da göz yummak. Bu, ülkemizde devletin solu ve ilericileri üniversitelerde susturmak istediği zaman kullandığı bir araç oldu. AKPde bundan azade değil. Sağcı öğrenci grupları, üniversite yönetimleri ve özel güvenliklerle koordineli ya da onların göz yummasıyla üniversitelerin susturulması, apolitikleştirilmesi yönünde önemli bir rol oynuyorlar.

    Örneğin, Ceren Damar’ın öldürülmesinden sonra BBC Türkçe’ye konuşan ve geçen sene Çankaya Üniversitesi’nden mezun olan bir öğrenci, Üniversite yönetiminin kimi gruplara imtiyaz tanıdığını ve öğrenim hayatı boyunca düzenlemek istedikleri pek çok panel ve söyleşinin bu imtiyazlı ülkücü gruplar tarafından yöneltilen tehditlerle iptal edildiğini belirtmiş[foot]https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46758890.[/foot]. Yine aynı üniversitede, eskiden Bankacılık ve Finans Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Ekin Barış Şah’ın Ceren Damar’ın öldürülmesinden sonra basına verdiği bilgilere göre, Üniversitedeki ülkücü grup tarafından sosyal medyada linç girişimine uğraması sonrasında okul yönetimi bu öğrenciler yerine araştırma görevlisi hakkında soruşturma başlatmış, yönetimin ve öğrencilerin bu baskıları sebebiyle Şah görevinden istifa etmiş[foot]Ayrıntı için https://tr.sputniknews.com/turkiye/201901071036963754-cankaya-universitesi-arastir-ma-gorevlisi-cankaya-ulkuculeri-tehdit/[/foot]. Bunun sayısız örneğini bir Google taramasıyla görülebilecek haberlerde bulmak mümkün.

    Ayrıca üniversitelere ve akademisyenlere yönelik şiddete ilişkin, Barış İçin Akademisyenler metnine imzacı olan akademisyenler için Sedat Peker’in “Kanlarını oluk oluk akıtacağız” sözünün Mahkeme tarafından “ifade özgürlüğü” kapsamında görüldüğünün de unutulmaması lazım.

    ***

    Üniversitelerin bilimden uzaklaşmasını, eğitimin piyasalaşmasını, akademisyenlerin itibarsızlaştırılmasını ve bu grupların üniversitelerde palazlanmasını teşvik edenler, Ceren Damar’ın öldürülmesinden sonra bu olayın nedenini üniversitelerdeki güvenlik zafiyetine bağlayarak, İçişleri Bakanlığı ile yapılan görüşmeler sonrası güvenlik önlemlerin Üniversitelerde daha da arttırılacağını belirtiyorlar. Oysaki üniversitelerde özel güvenliğin, çevik kuvvet polislerinin üniversiteye girmesinden bu yana şiddetin arttığı açıkça önümüzde duruyor. Devlet, bir akademisyenin çok acı bir şekilde öldürülmesini bile üniversiteleri daha fazla kontrol etme amacına hizmet ettirmeye sağlamaya çalışmaktan geri durmuyor.

    Bizlerin ise bıkmadan usanmadan daha fazla bilimden, emekten yana özerk üniversiteler başlığını tartışmamız, tartıştırmamız gerektiği açıkça ortada.

  • Geçmiş Gündem

  • Yerel seçimlere doğru

    31 Mart’ta yerel seçimler yapılacak. Şimdiden adaylar açıklanmaya başlandı. Biz de bu sayıda kim aday, hangi parti kazanır gibi meseleleri bir tarafa bırakarak; yerel yönetimlerin anayasal durumu, yerel yönetim ve çevre politikaları, seçim uygulamaları gibi birçok başlığı birlikte değerlendirmek, nasıl olması gerektiğini tartışmak istedik ve dosya konumuzu “yerel seçimler” olarak belirledik.

    17. sayımızın “Yerel Seçimler” dosyasında, Ar. Gör. Atagün Mert Kejanlıoğlu seçim sonuçlarını etkilemesi için seçim bölgelerinin nasıl değiştirildiğinin örneğini “Ucu Açık Bir Gerrymandering Hikâyesi” başlıklı yazısında anlattı. Av. Ali Furkan Oğuz “Yeşil Yerel Yönetimler” ve Av. Bedrettin Kalın ise “Çevre Mücadelesi Bağlamında Yerel Seçimlere Bakış” başlıklı yazılarında çevre hakkı ve hukuku açısından yerel yönetim/yerel seçimleri ele aldılar. Sevgili arkadaşımız Dr. Zülfiye Yılmaz “Durum Değerlendirmesi: 31 Mart Öncesi ve Sonrasında Yerel Yönetim Hukukunun Dinamikleri” başlıklı yazısında yerel yönetlerde yeni rejimin mevcut olası etkilerini değerlendirirdi. Egemen Şiraz şeffaflık-hesap verebilirlik kavramlarını günümüzdeki yerel yönetimlerin durumunu ele alarak “Sayıştay Raporları Üzerine: Yerel Yönetimler Hesap Verebilir mi?” yazısında incelerken, Av. Murat Yurttaş ise “Yerel Seçimler, Hukuk ve Siyaset” başlıklı yazısında yerel seçimlerin nasıl ele alınması gerektiğine dair görüşlerini paylaştı.

    ***

    Mercek sayfasında ise yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz, hukuk fakültesinde araştırma görevlisi olan Ceren Damar’ın öldürülmesi sebebiyle akademinin durumuna ilişkin “Bir Cinayet Üzerinden Akademiye Bakış” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

    ***

    Bu sayımızda yukarıdaki yazıların yanında yine dostlarımızın önemli ve değerli yazıları yer alıyor.

    Dr. Ahmet Mert Duygun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Demirtaş kararının uygulanmamasına ilişkin değerlendirmesini bizimle paylaşırken, Av. Dr. Başak Ozan Özparlak, İngiltere’de UBER çalışanların işçi statüsünde olduğuna ilişkin çıkan yeni kararı inceledi.

    Danışma kurulu üyemiz Av. Cem Alptekin, Hukuk Tarihi sayfası için İstanbul Barosu avukatlarından Av. Osman Kuntman ile avukatlık mesleği ve barolara ilişkin çok değerli bir söyleşi gerçekleştirdi. Emeğin Notları sayfasında Dr. Duygu Hatıpoğlu Aydın işçilerin beklentileri açısından arabuluculuk kurumunu ele alırken, Hukuk Felsefesi sayfasında yayın kurulu üyemiz Dr. Gökçe Çataloluk geçen ay kaybettiğimiz Prof. Dr. Rona Serozan’ın kişiliği ve çalışmalarına ilişkin değerlendirmesini bizimle paylaştı. Hukuk ve Sanat sayfasında ise sevgili Av. Aslı Tanta, Victor Hugo’nun “Bir İdam Mahkumunun Son Günü” adlı romanını değerlendirdi.

    Bu sayıda Öğrenci Gözünden sayfamızda, İstanbul Üniversitesi hukuk ve iktisat fakültesinde okuyan öğrenci arkadaşlarımızın çıkarmaya başladığı Üstyapı Fanzin’in tanıtımı var. Hukuk Defterleri yayın kurulu olarak, bir derdi ve amacı paylaşarak yazın dünyasına adım atan arkadaşlarımıza başarılar diliyoruz.
    Mizah sayfamızda ise her zaman olduğu gibi Hüsnü Niyetli arkadaşımızın mahkemelerde yaşadığı sorunlardan birini yine mizahi diliyle okuyacaksınız.

    ***
    Hukuk Defterleri atölyelerinin yeni dönemi hızla devam ediyor. Şubat ayındaki İstanbul atölyemiz, “Diego Rivera’nın Resimleri Üzerinden Devleti okumak” başlığıyla ve Ar. Gör. Akasya Kansu Karadağ yürütücülüğünde 26 Şubat 2019 Salı günü saat 19.00’da Carmela Cafe’de gerçekleşecek. Eskişehir’deki atölyemiz ise “Hukuk Felsefesini Politikleştirmek” başlığıyla ve Dr. Gökçe Çataloluk yürütücülüğünde 23 Şubat 2019 Cumartesi günü Uçurtma Kitap Kafe’de saat 17.00’da olacak.

    Dergimizin Mart-Nisan aylarına ait olan 18. sayısının dosya konusunu “çocuk hakları” olarak belirledik. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…