Kategori: Sayı 21 Eylül / Ekim 2019

  • Kaz Dağları ve Türkiye’de Madencilik Uygulamaları Üzerine Notlar

    Son birkaç aydır kamuoyunun gündemine yoğun bir şekilde girmiş olan Kazdağları’nda altın madeni aramacılığı ve işletilmesi konusunu irdeleyecek olan bu yazı, kısmen de maden aramacılığı, Türkiye’de maden tarihi ve maden politikalarına değinecektir.

    Kazdağları’nda süre giden maden çalışmaları ve tartışmalarına değinmeden önce Türkiye’de madenciliğin tarihine ve dönemsel politikalarına bakmakta, tarihsel arka plan açısından fayda olduğunu düşünmekteyiz.

    Türkiye’de Madencilik

    Bilim dünyası Anadolu’yu madenciliğin beşiği olarak bilmektedir. Türkiye’de madenciliğin tarihi M.Ö. 7000 yıllarına kadar gitmektedir. Doğu Anadolu’da volkanik bir kayaç olan obsidyenin cilalı taş devrinde başka topluluklara takas yoluyla satışı göz önüne alınırsa madencilik faaliyetleri ilkel dahi olsa oldukça eskiye gitmektedir. Daha sonralarda ise Anadolu topraklarında bakır (M.Ö. 6000), kurşun, altın, gümüş madenlerinin insanlığın çeşitli dönemlerinde çıkarılmış ve kullanılmış olduğunu hem arkeologlar, hem sosyal antropologlar hem de jeologlar yaptıkları çalışmalarda ortaya koymuşlardır.

    Osmanlı döneminde de Ermeni, Rum ve Türk toplulukları çeşitli nedenlerle bu değerli ve baz mineralleri çıkarmış, top, silah, günlük hayattan kullanılan alet-edavat, altın para ve diğer daha az değerli para üretimi için kullanmışlardır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İlerici Hukukçular S-400 Tartışmasında Nerede Durmalı?

    Giriş

    Bilindiği üzere, mer’i uluslararası hava hukuku, devletlerin kara ve deniz ülkelerinin üzerindeki hava sahasında tam ve münhasır egemenlik hakkını haiz olduğu ilkesine dayanmaktadır. Havacılık anlamında egemenlik, hava sahasının mülkiyetini ifade etmekte ve ulusal hava sahası üzerinde yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin kullanılmasında ilgili devletin münhasır yetkili olduğu kabul edilmektedir. Bu husus, esasen sivil hava nakil araçları ile ilgili olmakla birlikte devlet hava araçlarına ilişkin olarak ülkelerin kendi hava sahaları üzerindeki yetkilerini de düzenlemesi sebebiyle önem arz eden, Şikago Konvansiyonu adıyla bilinen ve ülkemizce 05.06.1945 tarihinde 4749 numaralı kanunla onaylamış, Resmî Gazete’nin 12.6.1945 tarihli ve 6029 numaralı nüshasında yayımlamış olan Milletlerarası Sivil Havacılık Anlaşması’nın 1. maddesinde düzenlenmiştir. 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu’nda da “Türk Hava Sahası”, “Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altındaki ülke ile Türk karasuları üzerindeki saha” olarak tanımlanmış (m.3/a) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk hava sahasında tam ve münhasır egemenliği haiz olduğu düzenlenmiştir (m.4). Bu itibarla, Türk hava sahasında meydana gelebilecek güvenlik tehditlerinin bertaraf edilmesi, bu tehditlere karşı vatandaşların can ve mal güvenliklerinin korunması için alınacak tedbirler Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlık hakkı kapsamındadır.

    Hava sahasını kullanan başlıca unsurlar “barış, kriz ve savaş ortamında dost, tarafsız ve düşman ayrımına tabi olmak kaydıyla değişik irtifalarda uçan sivil ve askeri uçaklar, helikopterler, insansız hava araçları, karadan-denizden (altından) havaya/karaya ve denize (altına) fırlatılan seyir ve balistik füzeler” biçiminde ortaya çıkmaktadır. Hava sahasının takip ve gözleminde kullanılan radar sistemleriyle ülkemiz hava sahasını kullanan tüm hava araçları 24 saat izlenmektedir. Yakın tarihte yapılan mevzuat değişiklikleriyle drone ve benzeri insansız hava araçları da bu kapsama dahil edilmiştir. Bu bağlamda Türk Sivil Havacılık Kanunu’nun 144. maddesi de yeniden düzenlenerek insansız hava araçlarının uçurulması özel izne tabi tutulmuştur.

    Günümüzde nükleer, biyolojik, kimyasal veya konvansiyonel başlık taşıyan balistik füzeler ile seyir füzeleri, sınır bölgelerinde kısa menzilli roket sistemleri, toplar ve havanlar, düşmanca niyetle yaklaşan uçaklar ciddi tehditler oluşturabilmekte, devletler de bu tehditlere karşı tedbir almak ve karşı koymak için hava-füze savunma sistemleri geliştirmeye çalışmaktadırlar.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri dergisinin 21. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: Hukuk – Siyaset – Yargı, Yeni Adli Yıl Başladı…

    Yeni adli yılın açılışı, dergimizin okuyucularının da yakından takip ettiği gibi, ülke gündeminde önemli bir yer tuttu. Adli Yıl Açılışının Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde olmasını reddeden baroların yarattığı etkinin yanında, gerek açılış toplantısındaki vurgular gerekse sonrasındaki gelişmelere bakıldığında herhangi bir adli yıla girmediğimizi göstermektedir.

    Merceği önce barolara tutalım.

    Öncelikle, Yargıtay’ın Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde yapılacak açılış için barolara gönderdiği davete, ilk olarak İzmir Barosu’nun verdiği cevapta “Bir kişi rahatsız olduğu için, Türkiye Barolar Birliği Başkanının adli yıl açılış törenlerinde konuşma yapmasının önüne geçmek amacıyla yasa değişikliği yapanların salonlarında, avukatları dinleyici olarak törene çağırmanızı ancak naiflik olarak adlandırabiliyoruz. Anlaşılan o ki; halkından kopuk bir yargı sisteminin mimarlarının, vatandaşın adalete erişimini zorlaştıranların, hiçbir canlıya yaşama imkanı tanımayanların, hakimlik ve savcılık teminatını yok sayanların, hayalleri avukatsız bir yargı olanların salonlarında adli yılı açmak, 2019 yılında da sizlere nasip olacak. Bu cevabi yazımızla, siyasi kararlarla, mesleki faaliyetlerini gerekçe göstererek yüzlerce mensubunu tutsak ettiğiniz onurlu bir mesleğin temsilcileri olarak, yaptığınız nazik daveti geri çevirmek zorunda olduğumuzu bildiriyoruz. Bize kalırsa, siz de o salona gitmeyin” derken, bu reddiyeye onlarca baro sonrasında yaptığı açıklamalar ile ortak oldu.

    Yeni Adli Yıl açılışı, avukatların ezici çoğunluğunu temsil eden onlarca baronun açılışa katılmaması kararı sonrasında, TBB’yi temsilen katılacağını duyuran Metin Feyzioğlu verdiği bir demeçte, “İstanbul, Ankara gibi bazı barolar “Yargı reformu Külliye’de mi açıklanır” demiş. Ben de dedim ki “Sizin evinizde mi açıklayacak, benim ofisimde mi açıklayacak”. Devlet kurumlarının uyumlu çalışmasından anayasa gereği sorumlu olan Cumhurbaşkanı millete bir söz veriyor. Cumhurbaşkanı açıklamasın demek büyük bir çelişki. Yani devlet buradan yönetilmesin diyorlar. Devletin nereden yönetileceğine millet karar verecek. Anayasaya göre devletin nerede yönetileceği açıklanmış” diyerek kendisine dönük eleştirilere cevap vermiş oldu. Ancak bu cevapta en önemli husus, hiç kuşku yok ki 2019 Yargı Reformu Stratejisi’ne yapılan atıftır. Ve Yargı Reformu Strateji Belgesi yeni adli yılın değil, önümüzdeki bir dönemin ana tartışma konularından biridir.

    Baroların aldıkları konumun ise sadece Yargı Reformunu merkeze alarak açıklama yapmak değil, aynı zamanda 17 yıllık AKP iktidarının yargıyı düşürdüğü duruma dair de ortak bir tepki vermek olduğu görülmüş, bu ortaklığın içerik ve biçiminin nasıl ilerleyeceği ya da ilerleyip ilerlemeyeceği de, önümüzdeki günlerin konusu olarak kalmıştır.

    ***

    Geçtiğimiz sayımızın, Mercek sayfasında Evrim Şenöz tarafından kaleme alınan “2019 Yargı Reformu Stratejisi Belgesi” makalesinde ana vurgular, uzun süredir AKP’nin yargıda dönüşüm adı altında hukuku önemli bir araç haline getirdiği ve bu aracın da yargıyı yürütme erkine daha fazla bağladığı, yargının/ hukukun sermayenin talepleri ile uyumlu olarak piyasalaşmasının önünün açıldığı, savunmanın da bu sürece uygun hale getirildiği, reform paketinin desteklenmesinin ise bu sürecin aklanmasına yarayacağı noktalarına yapılmıştı.

    Yazının kaleme alınmasından bu yana geçen zamanda sadece ilgili makalede yazılanlar dışında AKP’nin daha da fazla noktayı açık ettiğini söylemek mümkün.

    İlk açığa çıkanın ise, Yeni Adli Yıl açılışında söylenen ve davete icap etmeyen barolara dönük bir seslenme ile cisimleşen, barolar başta olmak üzere meslek örgütlerindeki seçim sistemine dönük müdahale olduğunu söylemek mümkün.

    Cumhurbaşkanı’nın adli yıl açılış töreninde “İlk çözmemiz gereken meselelerden biri, tüm meslek teşekküllerinin seçim yöntemlerinin temsili demokrasiye uygun hale getirilmesidir” cümlesinin AKP’nin eskiye dayanan bir isteği olduğunu, baro seçim süreçlerinde AKP’ye yakınlığı ile bilinen seçim gruplarının bunu kürsülerden çoğu kez dile getirdiğini bilmekteyiz. Çoğu baronun daveti boykot ettiği, sonrasında bazı baroların TBB için olağanüstü genel kurul çağrısı kararı aldığı bir dönemde, bu değişikliğin ya da bu müdahalenin, Ekim ayı içerisinde ayrı bir tasarı olarak mı yoksa reform paketi içerisinde mi yer alacağı henüz belirsizliğini koruyor. Belli olan ise şudur ki; AKP, kısa vadede bugün yargı alanında en önemli müttefiki haline gelen TBB Başkanı’nı yerinden edecek bir çıkışa önlem almakta, uzun vadede ise baroların yek vücut iktidar aleyhine bir adım atmasının önüne geçmek istemektedir. Reform paketi ile ya da reform paketinin gölgesinde avukatları, meslekî sorunların daraltılmış ve geçici çözümleri ile meslek örgütlerinin etkisizleştirileceği bir düzlemde, bocalayacakları daha da karmaşık bir süreç beklemektedir.

    ***

    2019 Yargı Reformu Strateji Belgesi, Cumhurbaşkanı’na göre “Sisteme güvenin sağlanması”, Adalet Bakanı’na göre “Hak ve özgürlüklerin genişlemesi”, TBB Başkanı’na göre “Normalleşmenin sağlanması”dır.

    Üç özetin kesiştiği yer, AKP’nin yaratmış olduğu hukuk düzleminin de bir dönüşüme ihtiyaç duyduğudur. Bu dönüşüm, hukuk alanındaki piyasacılık, kadrolaşma ve sermayenin ihtiyaçlarının başa yazılmasından çark etmek anlamına gelmemekte, 17 yıllık AKP iktidarının ülkeyi dönüştürme aracı olarak kullandığı hukuk/ yargı düzleminin, ileriki dönemin acil ihtiyaçları çerçevesinde yeniden planlamasının zamanının geldiğini göstermektedir. Önümüzdeki süreçte hem meclis açısından hem de tüm hukuk ve siyasi alanlar açısından AKP’nin bu ihtiyacının karşılanmasında yeni ortaklar arama, bu sürece ikna etme mesaisinin hızlanacağını öngörmek mümkün.

    Tam da bu ikna sürecinde Yeni Adli Yıl açılışında başlayan ve yukarıda özetlenen tartışmaların düzlemi de yeniden belirlenecek; Barolar mesleki ve teknik sorunların çözümüne hapsedilerek bu konuda taraf olmaya zorlanacak, ana muhalefet açısından ülkenin kangren sorunlarına çözüm diyalogları başlatılarak, buzdağının görünen yüzü etrafında dolaşılacak, iktidar ortağı MHP’nin af talebine bir formül bulunmaya çalışılacak, tutukluluk kapsamı ve süreleri açısından farklı bir yol aranacaktır. Bugüne kadar Yargı Reformu’nun ikna sürecinin ayaklarının buradan örüldüğünü görmekteyiz.

    Ancak yukarıda değindiğimiz gibi, reform paketi AKP’nin yaratmış olduğu hukuk düzeni içerisinde, bu düzenin devamını amaç edinmiş onlarca yargı paketinden şu an en sonuncusudur.

    Yargının yürütmenin kıskacında kaldığı, hukukun piyasanın emrinde olduğu, avukatların yargı dışı yollarda kimliklerini yitirdiği, yargı emekçilerinin birer makineye dönüştüğü, baroların meslek örgütü olmaktan çıkarılacağı sürecin Yargı Reformu adı ile gölgelenmesi karşısında hukukçuların mücadelesi “teferruat” değil asli bir yan taşımaktadır.

  • “Türkiye’nin Yeni Yargısı” üzerine

    Dergimizin 21. sayısının yayına hazırlandığı Ağustos ve Eylül ayları, hukuk ve siyaset gündemlerinin oldukça hızlı aktığı, 2019 Yargı Reformu Strateji Belgesinin bazı önemli yanlarının kamuoyuna açıklandığı ve Yeni Adli Yılın açılışı ile başlayan tartışmalar ile geçti. Bu süreç, “Türkiye’nin Yeni Yargısı” olarak belirlediğimiz dosya konumuzun güncelliğini ve kapsamını da belirledi.

    “Türkiye’nin Yeni Yargısı” dosyası kapsamında, Danışma Kurulu üyemiz İbrahim Fikri Talman, “Hakim ve Savcılar Açısından Yeni Yargı” başlıklı makalesinde, hakim ve savcıların politik süreçler karşısındaki durumları ve bu politik süreçlerin yargıyı getirdiği noktayı öncesi ve sonrası ile bizlere sundu. Yine Danışma Kurulu üyemiz Cem Alptekin “Düşük Yoğunluklu Hukuk Anlayışının Sefaleti” başlıklı makalesinde odak noktasına baroları ve TBB’yi alarak tarihsel ve güncel bir kesiti bizler için kaleme aldı. Bir diğer Danışma Kurulu üyemiz Bilgütay Hakkı Durna, “Düzenin ‘Yeni’ Hukuku” başlıklı makalesinde bir bütün olarak yaratılan yeni hukuku son gelimeler ışığında yorumladı. Yayın Kurulu Üyemiz Ahmet Mert Duygun, “Karşılaştırmalı Hukuk Işığında Türkiye’de Yargıç Bağımsızlığına İlişkin Notlar” makalesinde yargıç bağımsızlığı kavramını son gelişmeleri de içine alarak çözüm önerileri ile birlikte okurlarımız için kaleme aldı.

    Bir dosyaya sığdırılamayacağını bildiğimiz “Türkiye’nin Yeni Yargısı” üzerine üretimlerimizi önümüzdeki sayılarda da sizlere sunmaya devam edeceğiz.

    ***

    21. sayımızda iki söyleşimiz sizleri bekliyor.

    2014 yılında kurulan ve çalışmalarına hız veren Avukatlar Sendikası’nın Genel Başkanı, aynı zamanda dergimizin Yayın Kurulu üyesi olan Av. Selin Aksoy ile, sendikanın dünü, bugünü ve geleceğini konuştuk. Bu vesile ile Avukatlar Sendikası’na çalışmalarında başarılar diliyoruz.

    Diğer söyleşimiz Prof. Korkut Boratav ile ekonomik kriz, emeğin kriz karşısındaki göstergeleri ve çare olarak sunulan programlar üzerine oldu. Ülkemizin değerli iktisatçısının tespitlerini dergimiz aracılığı ile okurlarımıza sunmaktan ayrıca onur duymaktayız.

    ***

    Merceğimizi bu sayıda yine son gelişmeler kapsamında yargı reformu ve yeni adli yıl açılışına çevirdik. Yazarımız Aysel Tekerek,  Mercek sayfasında “Hukuk – Siyaset – Yargı: Yeni Adli Yıl Başladı…” başlıklı yazısında yargı reformuna ilişkin baroların aktif tutumunu, reform paketiyle gelen tartışmaları sebep ve sonuç ekseninde değerlendirdi.

    ***
    Yargının bağımsızlığının ülkenin bağımsızlığından ayrı düşünülemeyeceğinden hareketle son dönemlerde sıkça gündeme gelen S-400 alımları ile ilgili Afşin Burak Umar “İlerici Hukukçular S-400 tartışmasında nerede durmalı” başlıklı yazısı ile dergimizin bu sayısında yer alırken, Emine Bulut cinayeti ile tekrar gündeme gelen İstanbul Sözleşmesi ile ilgili makaleyi İlerici Kadınlar Derneği Genel Sekreteri Nuray Yenil bizler için kaleme aldı. Yaz aylarında Kaz Dağlarındaki talan ile ilgili Jeoloji Mühendisi İbrahim Öztürk Türkiye’de madencilik uygulamalarını bizler için özetledi.

    Yayın Kurulu üyemiz Gökçe Çataloluk, Hukuk Felsefesi sayfasındaki “Yeni Akademik yıla Eski Sorular” başlıklı yazısında akademide performans sistemi vb. yöntemlerle getirilen denetimlerin akademik özgürlüklere etkisini kaleme aldı.

    Öğrenci Gözünden sayfamızda ise hukuk fakültesini bu yıl kazanan Rohiv Arpak, “İdeal Meslek Var mıdır? ‘O’ Meslek Mümkün mü?” başlıklı yazısında hukuk mesleğine ve üniversite eğitimine ilişkin sorularını ve sorunları dile getirdi.

    Mizah sayfamızda Hüsnü Niyetli bu defa “Hakikaten” yazısıyla, Yargı Reformu belgesinin altını satır satır çizmiş bir avukatın çıktığı hakikatler yolculuğuna bizleri davet ediyor.

    ***

    Dergimizde ayrıca, İstanbul, Eskişehir ve Kocaeli illerinde Ekim ayından itibaren gerçekleştireceğimiz atölyelerimizin yıllık planını sizlere sunuyor, yeni dönemin ilk atölyeleri olan İstanbul için “Popülizm ve Anayasacılık” başlığında 14 Ekim 2019 tarihinde saat 19.00’da Tasarım Book Shoop Cafe’de, Eskişehir için “Avukatlık ve Barolar” başlığında 12 Ekim 2019 tarihinde saat 16.00’da Uçurtma Kitap Kafe’de, Kocaeli için ise, “Asimov ve Robot Yasaları” başlığında 5 Ekim 2019 tarihinde saat 16.00’da Tiyatro 262’de yapılacağını hatırlatıyor, atölyelerimizde sizlerle buluşmayı diliyoruz.

    ***

    Dergimizin 22. sayısının dosya konusunu “Çevre ve Hukuk” olarak belirledik. Sizlerden gelecek önerilere her zaman açık olduğumuzu yine belirtmek isteriz.

    Gelecek sayıda buluşmak dileği ile, keyifli okumalar…

    Yayın Kurulu