Kategori: Sayı 22 Kasım / Aralık 2019

  • Çevre Ceza Hukukunun Gerekliliğine Ve Etkinliğine İlişkin Kısa Bir Değerlendirme

    4 Haziran 2019 tarihinde açıklanan ve Çevrenin korunmasında hukukun zorlayıcı gücünden faydalanılması tartışmasız kabul görmekle birlikte, hangi mekanizmalara başvurulması gerektiği üzerinde uzlaşı sağlanamayan bir konudur. İdare hukuku, medeni hukuk ve ceza hukuku arasından hangisinin veya hangilerinin tercih edilebileceğine yönelik farklı yaklaşımlar bulunur. Dinamik bir karaktere sahip olması nedeniyle, idare hukuku çevre korumasında fayda sağlayabilir.1 Her geçen gün farklı şekillere bürünen çevre sorunları karşısında, günceli yakalama yükümlülüğü taşıyan idare hukukunun çözüm üretmesi mümkündür. Kaldı ki, çevre zararları karşısında idari yaptırımların uygulanması ve yine bu yaptırımlar için öngörülen itiraz yollarına başvurulması kolaydır.

    Öte yandan, idari yaptırımların caydırıcılık sağlama bakımından göstereceği etkinin ceza hukukundaki kadar güçlü olması beklenemez. Çevre ihlallerinin genellikle tüzel kişilerin faaliyetleri çerçevesinde işlendiği düşünüldüğünde, idari para cezalarının çözüm sunmakta yeterli olmayacağı görülebilir. Finansal bakımdan güçlü işletmeler açısından ödenecek cezalar, ticari ilişkideki gider kaleminden öte anlam taşımaz.2 Söz konusu tüzel kişilerle ilgili olarak, idarelerin yasaklama ya da izin verme gibi çeşitli yetkilerini kullanmaları da faydasız kalabilir. Türkiye’deki idareler ve kimi işletmeler arasındaki ilişkiler yumağı göz önünde bulundurulduğunda, çevre idare hukukuna ilişkin kuralların formaliteden öte bir anlam taşımaması olasıdır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuksuzluğa Biatın Dayanılmaz Hafifliği

    Türkiye’nin en büyük hukuk kurumu olan Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu, kamuoyuna açıklanan son Yargı Reformu Strateji Belgesine ilişkin, “Sayın Cumhurbaşkanının Türkiye ittifakı söyleminin de altını dolduran bir husus. Bugün açıklanan belgeyi sadece bir reform belgesi olarak görmüyorum, Türkiye’nin büyük kucaklaşmasının adı olarak nitelediğim Türkiye ittifakının yol haritası olarak görüyorum.” diyerek[foot]https://m.sabah.com.tr/gundem/2019/05/30/feyzioglundan-tam-destek-cumhurbaskaninin-acikladigi-sadece-bir-reform-degil-turkiye-ittifakinin-yol-haritasi[/foot], rotasını iktidar politikalarından yana çevirdiğini açıkça beyan ettikten sonra; baroların ezici çoğunluğunun itirazlarına aldırmaksızın, kanunla tanımlanmış görevlerine, kendisinin ve TBB’nin (kayıtlara geçmiş) ilkesel duruşuna aykırı olarak, 2 Eylül’de Cumhurbaşkanlığı Sarayında yapılan Adli Yıl Açılış Törenine katılmış ve burada savaşa giden bir komutan edasıyla yaptığı konuşmada; “söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır!..” diyerek, iktidara biat yeminini de eda ettikten sonra, açılış töreninin esas gündemini bu tek cümle ile gayet vuzuh bir biçimde izah edivermiştir. Feyzioğlu bu çıkışıyla; bir yandan (iktidarın “yargı reformu” projesi üzerinden kurgulandığı anlaşılan) “beka” ve “Türkiye İttifakı” söyleminin TBB’nin tek gündemi olduğunu ilan ederken; diğer yandan da temsil ettiği en büyük hukuk kurumunun varlık nedeni olan, hukuk devleti, insan hakları ve savunma mesleği için mücadele görevini de “teferruat” parantezine alarak sıfırlamıştır. Böylece “beyin ölümü” gerçekleşen TBB, tarihinde ilk kez, başkanı ve yönetim kurulu görevinin başındayken, bu kurullarda fiili bir eksilme olmadan yani “işlevsel olarak başkanlık makamının boşalması” suretiyle başsız kalmıştır.

    İşte bu nedenle, TBB’nin de coşkuyla katıldığı Adli YıI Açılışında, (yargıya olan güvenin tarihinin en kötü seviyesinde olduğu) ülkemizde yaşanan adalet ve hukuk yetmezliğine değinen bir hukukçu çıkmamıştır. Dolayısıyla; Cumhuriyet’in ve parlamenter sistemin tasfiye projesinin baş mimarı, iktidarların gözdesi “Gülen Cemaati”nin (nam-ı diğer, “Hizmet Hareketi”nin), herkesin gözlerinin önünde devlet kadrolarına (özellikle TSK ve yargıya) nasıl “sızdığı” ve buralardan beslenerek devletin içinde bir “terör örgütü”ne nasıl dönüştüğünden de hiç söz edilmemiştir. Bunun gibi; Ergenekon ve 15 Temmuz darbesinin karanlıkta kalan yüzünden; demokrasilerin temel parametresi olan parlamenter sistemin ve kuvvetler ayrılığının, demokrasilerin vazgeçilmezi olan sandık marifetiyle nasıl tasfiye edildiğinden de söz edilmemiştir. 2010 ve 2017 referandumları ile Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümlerinin nasıl baypas edildiğinden; Anayasanın kendi içinde çelişen hükümleriyle anayasal düzene aykırı hale sokulurken; “meclis hükümetleri” sisteminden, “tek adam”a bağlı “hükümet meclisleri” sistemine nasıl geçildiğinden de söz edilmemiştir. Olağanüstü Hal uygulaması ve OHAL KHK’lerinin yol açtığı insanlık dramlarından; Anayasa, insan hakları ve mülkiyet hakkı ihlallerinden; iktidarın kontrolüne giren yargının ve avukatlığın içine düşürüldüğü durumdan, sırf savunma görevi yaptığı için sanık sandalyesine oturtulan, tutuklanan, mahkum edilen, itilip kakılan, Cumhurbaşkanlığı korumalarınca derdest edilip dövülen avukatlardan söz edilmemiştir. Adalet ve hukuk yetmezliğinin yanı sıra ekonomik kriz içindeki toplumun içler acısı halinden (ki; TÜİK’in ağustos verilerine göre, işsizlik oranı %14’le, son 15 yılın en yüksek seviyesine yükselmiş; ilk on aydaki bütçe açığı ise 100 milyar TL.’yi geçmiştir.); ekonomiyle adalet arasında, birleşik kaplar misali, birbirini tetikleyen illiyet bağından hiç kimse söz etmemiştir.

    Böylece; hem “Devlet başkanı sıfatıyla, Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk Milletinin birliğini temsil eden” ve hem de (bu nasıl oluyorsa) partili olan yürütmenin başı Cumhurbaşkanının huzurunda, yürütmenin “koruyucu şemsiyesi” altına giren yargı ile birlikte yeni Adli Yıla, mutluluk ve huzur içinde girilmiştir!.. Açılışın en uyumlu figürü olan TBB ise; bir süredir “adalet savaşçısı” kimliğinden tamamen soyunarak, “iktidar sözcüsü” kimliğine bürünen Başkanı Feyzioğlu aracılığı ile metamorfozunu bihakkın tamamlamıştır.

    Başlangıçta, yalnızca Feyzioğlu’nun (dolayısı ile TBB’nin), Adli Yıl Açılışına katılacak olmasına itiraz eden barolar, Başkanın yargı reformunu yere göğe sığdıramadığı konuşmasında, hukuk devleti ve meslek adına verilen mücadeleyi sıfırlamasının yanı sıra; iktidar cenahından barolara yönelen ağır ithamlara ve operasyon sinyaline de hiç tepki vermemesi nedeniyle; tarihlerinde ilk kez TBB’yi seçimli olağanüstü genel kurula çağırmışlardır. Ancak Feyzioğlu’nun, “Onların eleştirileri başımın tacıdır.” dediği avukatların (%72’sini temsil eden 12 baronun) çoğunluk iradesi ile ortaya koydukları meşru ve haklı çağrısı, TBB’nin önce “bürokratik”, sonra “ideolojik” duvarına çarparak gerisin geri dönecektir. Barolar, ilk çağrılarında “şekli eksiklik gerekçesi” ile önlerine çıkarılan bürokrasi duvarını, o “eksikliği” hızla gidererek aşsalar da ideoloji duvarını aşamayacaklardır. Hukuk devleti için mücadelede TBB adına taahhütlerini, temsil ettiği avukatlara karşı görev ve sorumluluklarını bir yana bırakarak; sırtını iktidarayaslayan,buna itirazedenbarolarınsa kriminal suç örgütü gibi yaftalanmasına (hiç sesini çıkarmayarak) zımni onay veren TBB yönetimi; bu ideolojik tercihinin gereği olarak, olağanüstü genel kurul çağrısının reddine de (oy çokluğuyla) karar verecektir. Minareye kılıf uydurmanın zorluğu ve telaşıyla hazırlandığı anlaşılan; Avukatlık Kanununun lafzına ve ruhuna kökten aykırı bu hukuk dışı kararın gerekçeleri de -üstünde ayrıca durmayı gerektirecek kadar- dikkat çekicidir[foot]https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/basin-aciklama- si-80930[/foot]:

    Kararda aynen şöyle denmektedir;

    … Türkiye Barolar Birliği ve Barolarımız, kamu kurumu niteliğinde meslek örgütleridir. Siyasi parti siyaseti yapamazlar. Meslek siyaseti yapabilirler. Hukuk devletinin ve insan haklarının korunması ve geliştirilmesi de bu meslek siyaseti tanımı içerisinde Barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne verilmiş bir görevdir. Türkiye Barolar Birliği yönetimi herhangi siyasi bir ideolojinin veya siyasi bir partinin temsilcisi olmamıştır, olmamalıdır. (md.7)”

    Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söylermiş!.. TBB de burada, asli görevini barolara hatırlatırken, aslında kendi ayıbını söylemektedir. Zira bu hususu, aynı noktadan kendisini eleştiren ve sürekli asli görevlerini yapmaya davet eden baroların değil, o ayıbı ısrarla işlemeye devam eden TBB’nin hatırlaması gerekmektedir.

    Hatırlamak ne kelime, TBB devamla;

    Unutulmamalıdır ki, Barolar ile Türkiye Barolar Birliği ayrı tüzel kişiliklerdir. Ancak üzülerek izliyoruz ki, olağanüstü genel kurul talep eden Baro yönetimleri, Türkiye Barolar Birliği’ne kendi siyasi ideolojilerini dayatma ya da kabul ettirme yetkisini kendilerinde görebilmektedirler. Bunun kanuni bir dayanağı yoktur.” (md.12) diyerek, mevzuyu iddialı bir biçimde tırmandırmakta kararlıdır!..

    Oysa kanuni dayanak çok açıktır:

    Avukatlık Kanunu md. 109’a göre; “Türkiye Barolar Birliği, bütün baroların katılmasıyla oluşan bir kuruluştur.

    Avukatlık Kanunu md. 110’a göre ise;

    Türkiye Barolar Birliğinin Görevleri şunlardır:

    1. Baroları ilgilendiren konularda her baronun görüşünü öğrenip, ortaklaşa görüşmeler sonunda çoğunluğun düşünce ve görüşünü belirtmek,

    2. Baroların çalışmalarını ortak amaca ulaşacak şekilde tasarlayıp mesleğin gelişmesini sağlamak,

    3. Baro mensuplarının genel menfaatlerini ve mesleğin ahlak, düzen ve geleneklerini korumak…

    Buradan da görüleceği üzere, aslında barolar yoksa TBB de yoktur. Yani TBB ayrı bir tüzel kişilik olsa da, kanunla belirlenmiş yetki ve görevleri uyarınca barolardan bağımsız hareket etme imkanı bulunmayan bir çatı örgütüdür. Dolayısıyla o çatıyı ayakta tutan yapı olmadığı sürece TBB’nin ayakta kalma şansı olmadığı gibi, o tüzel kişiliğin tek başına hiç bir anlamı da yoktur. O nedenle barolar, kanundan kaynaklanan hak ve yetkilerini kullanarak; çoğunluğun düşüncesini yansıtmayan, ortak bir amaca yönelmeyen, mesleğin ahlâk, düzen ve geleneklerini korumayan, hukuk devletini savunmak yerine, ısrarla iktidarın siyasi/ideolojik hattını savunan TBB yönetimine karşı, -şekil şartını da yerine getirerek- olağanüstü genel kurul çağrısında bulunmuşlardır. TBB’nin hiçbir mülahazayla, bunun gereğini yapmaktan kaçınma hakkı ve lüksü yoktur. Hal böyleyken; herkesin gözlerinin içine baka baka, hukuk devleti ve insan haklarını koruma görevi (meslek siyaseti) yapmaktan imtina edip (parti siyasetine ve parti temsilciliğine soyunarak), kendi ideolojisini 125 bin avukata dayatan TBB; bu da yetmezmiş gibi, kendisine (Av.K.md.109 uyarınca)“konumunu” ve (Av.K.md.110 uyarınca) “asli görevini” hatırlatarak itiraz eden baroları da, “kendi siyasi ideolojilerini dayatmakla” suçlayabilmiştir. Oysa TBB’nin barolara dayattığı “biat özgürlüğü” ideolojisinin karşılığında, baroların TBB’ye dayattığı bir ideoloji varsa; o da, olsa olsa, dayanağını Anayasadan alan “özgürlükçü demokrasi” ideolojisidir.

    TBB tam burada, baroların “dayatmasını” “…her birey gibi Anayasa’daki düşüncesini açıklama özgürlüğünden yararlanan TBB Başkanı’nın bu özgürlüğünü yok sayar nitelikte…” (md.11) bularak, “saraya şenlik” bir hukuk dersi de vermiştir!.. Ama bu “ders” aslında ciddi bir itiraf niteliğindedir. Bu itiraftan anlaşıldığına göre; Feyzioğlu’nun, TBB Başkanı sıfatıyla açıkladığı görüşler (ve girişimler) aslında kuruma değil, kendisine aitmiş!.. Yani tüm ülke onu TBB Başkanı sıfatıyla kaale alıp, dinlerken; meğer o, “her birey gibi, Anayasadaki düşüncesini açıklama özgürlüğünden” yararlanıyormuş!.. Gerçekten şaka gibi bir olay!.. Ama şaka değil, TBB ciddi ciddi böyle söylüyor!.. Oysa, bir kurumun sözcüsü, kişisel görüşü olduğunu açıkça belirtmediği sürece, her sözü temsil ettiği kurum adınadır ve o kurumu bağlar. TBB’nin bu en sıradan gerçekliği bilmemesi mümkün müdür? Bu mümkün değilse, avukatların en üst kurumunun seçkin temsilcilerinin kaleminden çıkan bu sözlerin anlamı nedir? Bizce bu sözlerin işaret ettiği -yine itiraf niteliğinde- tek bir gerçek vardır; o da, Feyzioğlu’nun kendi kişisel görüşü olan siyasi ideolojisini TBB’ye ve barolara dayattığı gerçeğidir.

    Bu gerçekle birlikte ortaya çıkan tablo şudur: Feyzioğlu’nun açıklamaları ve girişimleri -ret kararında itiraf edildiği gibi- baroların ve avukatların iradesini yansıtmadığı için tamamen kişisel düşünce ve girişimleridir. Ancak bunlar, TBB adına yapıldığı ve tüm avukatları bağladığı için de kurumsaldır. Bu nedenle, Feyzioğlu’nun açıklamaları kesinlikle “düşünceyi açıklama özgürlüğü” çerçevesinde değerlendirilemez. Kamusal alandaki tüm girişimleri ise kurumu bağlar. Gerçek bu denli ortadayken; bırakalım hukukçuları bir yana, aklı başında hiçbir yurttaş minareye kılıf niteliğindeki böyle bir gerekçeyi ciddiye de almaz. Ancak, 125 bin avukatı temsil eden TBB ciddiye alınması gereken bir kurum olmalıdır. Kaldı ki, avukatlar, diğer tüm temel haklar ve özgürlükler gibi, herkesin düşünce ve kanaatlerini açıklama özgürlüğünü de sonuna kadar savunmak zorundadırlar. Bu onların mesleki görev ve sorumluluğudur. Doğal olarak, TBB Başkanı da kişisel düşüncelerini ve kanaatlerini her zaman özgürce açıklayabilir (Tabii, bunların kişisel düşünceleri olduğunu da açıklamak şartıyla). Ama hiç kimse, kişisel düşüncelerini ve siyasi/ ideolojik tercihlerini temsil ettiği kurumun düşünce ve tercihleriymiş gibi ortaya koyamaz. Koyarsa, bu durum bir görevin bilfiil ortadan kaldırılmasından başka bir şey olmaz. Feyzioğlu’nun yaptığı tam da budur. TBB’nin ret kararı ise, bu hukuksuzluğun tevil yollu ikrarından başka bir şey değildir.

    Keyfiyette sınır tanımayan TBB, ret kararının bir başka gerekçesinde de; “1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na ve yerleşik içtihatlara göre (bunlar her ne ise), olağanüstü genel kurulun seçimli yapılabilmesi, sadece başkanlık makamının boşalması durumunda olabilir. Dolayısıyla seçim talepleri hukuka aykırıdır.” (md.4) diyebilmiştir. Bu gerekçedeki dayanaksız “içtihat” vurgusu bir yana; burada “başkanlık makamının boşalması”na yüklenen anlam da tamamen keyfidir: Evet, Kanunda hangi şartlarda seçimli olağanüstü genel kurul yapılacağına dair tadadi bir sıralama yoktur. Kanun Koyucunun amacına, Kanunun lafzına ve ruhuna bakıldığında, olmasına da gerek yoktur. Zira burada “olağanüstü” durum şartın kendisidir. Kaldı ki, Avukatlık Kanunu, “olağanüstü genel kurul” kavramına, “olağan genel kurulu” düzenleyen bölüm başlığı altında (md.115’de) yer vermiştir. Dolayısıyla, şekil şartı olarak “en az 10 baronun yazılı talebi” olmak kaydıyla, (takdiri, çoğunluğun iradesine bırakılan) “olağanüstü” bir durumda, seçim de dahil olmak üzere, “olağanüstü genel kurul” da; “olağan genel kurulun” görev alanına giren (md. 117) her işi yapmakla mükelleftir. Örneğin, “başkanlık makamının boşalması” olağanüstü bir durumdur. Ancak bundan yalnızca istifa veya vefat gibi fiziki bir boşalmanın kastedildiği sonucu çıkarmaksa zorlama bir çabadır. Nitekim, başkanlık makamının asli görevlerini yapmaması, o görevi bilfiil kaldırması, çoğunluk iradesine aykırı davranması, “parti siyaseti” yapması veya kendi mensuplarının ezici çoğunluğu tarafından bu yönlerden itiraza uğraması da “olağanüstü” bir durum olup, “işlevsel anlamda başkanlık makamının boşalması” demektir. Somut olayımızda ise bu halin aynen gerçekleştiği; tüm kurulları yerli yerinde dursa da, “beyin ölümü” ile birlikte motor fonksiyonlarını kaybeden TBB’nin bundan böyle Kanunun öngördüğü işlevlerini yerine getiremeyeceği ortadadır. Tüm görevleri kanunla belirlenen, tüm kurulları seçimle gelip, seçimle giden ve her faaliyetinde üyelerinin iradesini esas almak zorunda olan bir kurumda, yönetimin bu zarurete aykırı davrandığının (bırakın ortaya çıkmasını) iddia edilmesi bile, (o yönetimin, en azından mensuplarıyla yüzleşmesini ve güven tazelemesini gerektiren), şuyuu vukuundan beter bir olaydır. Kaldı ki, bu iddialar kuvveden fiile taşınmıştır bile: Kanunun aradığı, en az 10 baronun yazılı çağrı şartı, (12 baro ile) tamamlanarak; TBB, seçimli olağanüstü genel kurula çağırılmış ve çağrıcı barolar da TBB yönetimine “Siz artık bizi temsil etmiyorsunuz.” diyerek kırmızı kart göstermişlerdir.

    Usule ve esasa uygun olarak yerine getirilen bu açık çağrı karşısında, olağanüstü genel kurulun toplanması yasal bir zorunluluk iken ret kararı veren TBB, resmen yetki gaspında bulunarak topu taca atmakla kalmamış; kendi mensupları huzurunda, hakkındaki tüm iddiaları yanıtlayıp, çürüterek, söylem ve icraatlarını temize çekme şansını da kaybetmiştir. Anlaşılan odur ki; bir daha yönetim yüzü göremeyeceklerini bilen ret kararının imzacıları, seçimlere kadar kalan 1,5 yıllık süreyi de, siyasi ideolojileri doğrultusunda değerlendirerek, sonuna kadar kullanacaklardır. Onların bu niyetlerini; hukuku, yasayı ve somut gerçekleri alenen tersyüz ettikleri ret kararındaki bir başka paragrafta açıkça görmek mümkündür: “…soyut gerekçelerle toplanacak bir olağanüstü genel kurul bu kazanımların korunmasına ve geliştirilmesine zarar verecektir. Nitekim genel kurulun olağan toplantı zamanına 1,5 yıl kadar kısa bir süre kalmışken toplanmasında fayda görmeyen Barolarımızın da kaygıları ağırlıklı olarak bu yöndedir.” (md.10) Görüleceği üzere, TBB yönetimi niyetini açıkça ortaya koyma hususunda da çok samimidir!.. Burada sözü edilen “soyut gerekçelerin” (!) olağanüstü genel kurul isteyen barolara ait olduğu; “Korunmazsa zarar görecek olan kazanımlarınsa” hükümetle kurulan siyasi ve ideolojik işbirliği olduğu anlaşılmaktadır. Ret kararının 13. ve 14. maddesinde ise, TBB’nin barolara mealen demek istediği şudur (Koyu renkli bölümler ilgili maddelerden alıntıdır.): “Şunun şurasında, olağan toplantı zamanına 1,5 yıl kadar kısa bir süre kalmışken olağanüstü genel kurulun toplanmasına ne gerek vardır?.. ‘Baro Başkanları Toplantıları ile mahalli toplantılar veya Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde...’ soru-cevap yöntemi neyinize yetmiyor?.. Dağ gibi birikmiş sorunların çözümü için (azami birlik ve beraberlik zorunluyken), TBB, bu süreci asgari birlik ve beraberlikle (bu nasıl oluyorsa) … verimli şekilde değerlendirmek arzusundadır.”

    TBB, ret kararında; “Türkiye’nin ve meslektaşlarımızın bu kadar güncel ve ağır sorunları çözüm beklerken gündemimiz, meslektaş kamuoyunun büyük çoğunluğunu da esasen ilgilendirmeyen olağanüstü genel kurulun toplanıp toplanmayacağı olmamalıdır.” (md.15) dahi diyebilmiştir. Bu yorumdan sonra ve bundan böyle, Türkiye’nin ve savunma mesleğinin güncel ve ağır sorunlarının çözümünün önünde, en önemli engel olarak; alenen görev ve yetki gaspında bulunan, bunu yaparken de en basit gerçekleri tereddüt etmeden çarpıtan bu anlayışın bulunduğu da görülmelidir. Yargıya güvenin yerlerde gezindiği, toplumun adalete hasret kaldığı bir zamanda, hukukun son kalesi en büyük darbeyi hiç beklemediği yerden, içeriden yemiş; balık baştan kokmuştur. Bundan böyle, bu zihniyetin bir parçası olmamakla birlikte, TBB kurullarında görev yapmaya devam eden avukatlar, eğer bu kokuya biraz daha dayanabilirlerse; bu kokunun onların üstüne sinmesi de an meselesidir.

    Bu büyük kokuşmanın ortasında, Türkiye’nin en büyük hukuk kurumunun başkanı, teferruat olarak gördüğü hukuku parantez içine alarak, kendisi yüksek diplomasi ile meşgul olurken; farklı mesleklerden farklı kişiler (iktisatçılar, ekonomistler, gazeteciler) ise hukuktan, hukukun ekonomiye olan etkisinden, hukuk yetmezliğinden ve gerçek bir hukukçunun nasıl olması gerektiğinden söz ediyorlar…

    Örneğin;

    İktisat Profesörü Dr. Aziz Konukman bakın neler söylüyor:

    … Türkiye’de tabii ki problemler daha ağır. Bizim daha ciddi sorunlarımız var. Bir kapitalist sistem ülkesiyiz. Ama kapitalist sistemin bile bir burjuva hukuku vardır. Bu hukuk bile şu an ayaklar altına alınmış durumda. Mülkiyet hakkı en vazgeçilmez olmazsa olmazlardan biridir. O bile güvencede değil. Niye? Bir uluslararası sermaye bir yatırım yapmaya kalksa ya da sermaye piyasasına girse bir suçlamayla karşı karşıya gelebilir. Bunun bir güvencesi yok.

    Nitekim reyting kuruluşlarının Türkiye’nin notunu sürekli aşağı çekmesinde bu faktörün çok önemli bir rolü var. Çöp seviyesinin altındayız kredi notu olarak. Birinci neden bu. Burjuva hukukunun olmazsa olmaz dediği mülkiyet hakkıyla ilgili bir güvencenin bile bizim sistemimizde olmaması. Bu söylediğim yanlış anlaşılmasın: uluslararası sermaye için diğer hukuki güvence unsurları çok önemli değil. Mesela emeğin, iş gücünün haklarının gasp edilmesi, iş gücü piyasalarının esnekleştirilmesi gibi. Tam tersine çalışma hayatında geçmişin kazanılmış hakları ne kadar gasp edilirse reyting notunuz o kadar artar…”[foot]https://www.birgun.net/haber/neoliberal-politikalar-totaliter-bir-rejim-olmadan-uygulanamaz-274939[/foot]

    Yine bir İktisat Profesörü ve Ekonomist olan Korkut Boratav da diyor ki:

    Türkiye’de iktidar, 2017’de seçim ekonomisi ölçüsüzlüğüne savruldu; Mayıs–Ağustos 2018’de ‘aykırı’ söylem ve eylemlerle bir döviz krizi tetikledi; sonraki aylarda ekonominin tümünün bunalıma sürüklenmesi karşısında çaresiz kaldı. Krizin ekonomik öyküsü budur. Kaynağında AKP’nin Türkiye ekonomisini sürüklediği ağır ve giderek yoğunlaşan dış bağımlılık var. Kendi eserleri olan bu bozukluğu, “dış komplolar” suçlamasına dönüştürme çabası çaresizliklerini yansıtıyor. Öte yandan, Anayasa değişikliği sonrasında hukuk sisteminin yaşadığı ağır sarsıntı, krizin oluşmasını ve yönetimini etkilemiştir, etkilemektedir. 1980 sonrasında kronikleşen yolsuzluk olgusu, AKP döneminde daha da yoğunlaştı. Bu yozlaşmanın kriz yönetiminde daha da ağırlaşmasını frenleyecek hukukî ve kurumsal güvenceler ayrıca zafiyet içindedir. Vahim bir meşruiyet bunalımı gündemdedir.”[foot]http://hukukdefterleri.com/iktisat-notlari-prof-dr-korkut-boratav-ile-turkiyenin-ekonomik-durumu-uzerine-17-08-2019/[/foot]

    Gazeteci Oktay Ekşi ise diyor ki;

    … gerçek bir hukukçu, her hal ve koşulda ‘hukukun üstünlüğünü’ savunan kimsedir. Yani bir insanın gerçek bir hukukçu olması için, işine gelmeyince hukuk faciasını görmeyip işine geldiği zaman gerçek bir hukukçu gibi konuşan kişi olmaması temel koşuldur. Bu tip insanlara “politikacı” diyebilirsiniz, “Profesör” yahut “Doçent” sıfatı taşıyorsa “Hocam” diyebilirsiniz ama “HUKUKÇU” diyemezsiniz.”[foot]https://www.aydinlik.com.tr/arinc-in-sozlerinin-bes- paralik-degeri-yok-oktay-eksi-kose-yazilari-kasim-2019[/foot]

    Oktay Ekşi bu sözleri, kendisi de bir hukukçu olan Bülent Arınç’a atfen söylüyor ama, değerlendirmesi tüm hukukçular için adeta bir turnusol kağıdı niteliğinde. Dolayısıyla, bu çok isabetli değerlendirmeyi baz alarak kime hukukçu deyip demeyeceğinizi de kolaylıkla test edebilirsiniz. Bu arada, Oktay Ekşi’nin Aydınlık Gazetesinde yaptığı bu değerlendirme, TBB Başkanının son icraatlarını yalnızca “Türkiye İttifakı” zaviyesinden görüp, onu her alanda tereddütsüz olumlamaya meyyal olanlar için de kaynağı gayet sağlam bir test aracı olmalıdır. Tabii anlayana!..

    İşte böyle…

    Konusunun uzmanı, sözlerinin özgül ağırlığı olan farklı mesleklerden, farklı insanlar bile meselelerini hukuk üzerinden anlatmaya ve ülkedeki hukuk yetmezliğine dikkat çekmeye çabalarken; asli görevi olan hukuk mücadelesinden koparak, parti siyasetine soyunan en büyük hukuk kurumumuzun ve adalet dağıtmakla görevli sair kurumlarımızın hali içler acısıdır. Bu yaşanansa ülkemizdeki “düşük yoğunluklu hukuk anlayışının sefaleti”nden başka bir şey değildir.[foot]http://hukukdefterleri.com/dusuk-yogunluklu-hukuk-anlayisinin-sefaleti/[/foot]

  • 7188 Sayılı Kanunun Ceza Muhakemesi Kanunu’na Getirdikleri – I

    Giriş

    7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (kamuoyunda bilinen adıyla “1. Yargı Paketi” veya “Yargı Reformu Paketi”), 24.10.2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, Kanunun 31. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na eklenen geçici madde 5’te, seri ve basit yargılama usulüne ilişkin hükümlerin 01.01.2020 tarihinden itibaren uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.

    Bu yazımızda; 7188 sayılı Kanunla Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) yapılan bir kısım değişikliklere değinecek, değişikliklerin “reform” niteliğinde olup olmadığını anlatmaya çalışacağız.

    Tutuklama tedbirinde yapılan değişiklikler

    7188 sayılı Kanunla CMK m.102’ye iki fıkra eklenmiş; CMK m.102/4’te soruşturma evresinde tutukluluk süresinin ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemeyeceği, ancak Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar1, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu sürenin en çok bir yıl altı ay olacağı, gerekçesi gösterilerek bu sürenin altı ay daha uzatılabileceği, CMK m.102/5’te ise tutukluluk sürelerinin, fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuklar bakımından yarı oranında, on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise dörtte üç oranında uygulanacağı düzenlenmiştir.

    Daha açık ifadeyle, tutuklamaya getirilen yenilik; soruşturma evresinde tutukluluk süresinin azami altı ay; ağır ceza mahkemesinin görevine giren, söz gelimi nitelikli dolandırıcılık, zimmet, öldürme suçlarında azami bir yıl; TCK m.302 ila 339 ile TMK kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlarda ise azami iki yıl olacağıdır. Bu düzenleme sadece soruşturma evresi için geçerli olup, sanık hakkında CMK m.102/1 ve 102/2’de öngörülen toplam azami tutukluluk sürelerinde bir değişiklik yapılmamıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 22. sayısında okuyabilirsiniz.

  • 2019’un sonuna gelirken, yeniden

    Çabuk unutuyoruz.

    Şöyle dönüp sadece siyasi, hukuki ve toplumsal bağlamda 2010 yılından beri yaşadıklarımızı bir beş dakika düşünsek bu toprakların nasıl bir alt üst oluştan geçtiğini görebiliriz. Ya da bunun için, o kadar geriye gitmeyip Hukuk Defterleri’nin yayınlanmaya başladığı Mayıs 2016 tarihinden itibaren yaşadığımız sürece bakmak yeterli olacaktır: Derginin çıkmaya başladığı dönemde esasen 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiyesi başlamıştı ve yeni gelecek olana dair hukukçular olarak neler yapılabileceğini tartışıyorduk. Dergi çıkmaya başladıktan iki ay sonra 15 Temmuz Darbesi yaşandı, ardından 3 yıl süren OHAL süreci başladı. Bu süreçte asıl olarak rejim değişti ve tüm bu değişimlerle beraber elbette tartıştığımız şeyler de evrimleşti.

    Yılın son sayısının Mercek yazısında geçtiğimiz yıla -elbette bu yazıya ayrılan sayfa sınırı dahilinde- bakmaya çalışacağım. Daima yaşadıklarımızı aklımızda tutup buralardan hareketle neler yapmamız gerektiğini belirleyebilmek için…

    ***

    2019 yılının başına şöyle bir bakacak olursak, dönüşümün geldiği nokta itibariyle rejim değişikliğinin hukuki meşruiyetinin sağlanmış olduğunu, sonrasında -bir dizi ilerici sol özne haricinde- kimsenin karşı çıkmadan, hatta kabul ederek, muhalefetin “hodri meydan” diyerek girdiği Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerini görüyoruz.

    Bu sayfalarda bu değişim- dönüşümü çokça yazdığımız için tekrar tekrar sürecin kendisini açıklamaya çalışmayacağım. Ancak kanımca bu yeni rejim güçlü yürütme-etkisiz yasama, hukuk güvenliğini sağlayamayan-güdümlü yargı olarak ifade edilebilir. Tüm bunlar ise yaşam güvencesi olmayan yurttaşlar yaratmıştır. 2019 yılı bize bu “yeni” rejimin özelliklerinin neler olduğuna ilişkin somut örnekler vermiştir.

    Bu anlamda, 2019’da akla ilk gelenlerden biri şüphesiz 31 Mart yerel seçimleri ve sonrası yaşananlar. Önemli büyükşehirlerde AKP oy kaybetmiş, kayyum atanmış şehirlerde tekrar

    HDP’li belediye başkan adayları kazanmıştı. Erdoğan’ın ilk açıklaması bu seçimlerin demokratik bir şekilde geçtiği ve demokrasiye saygılı oldukları yönünde idi. Ancak bunun böyle olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Önce YSK tarafından şaibeli olduğu iddiası ile İstanbul seçimleri iptal edildi. Yenilenen seçimlerde ise CHP ve İmamoğlu bu sefer büyük bir farkla kazandı. Sonrasında Eylül ayı itibariyle ise başta Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediyeleri olmak üzere, şu ana kadar HDP’li 13 belediye başkanlığı yerine tekrardan kayyum atandı. Muhalefet hala, seçimlerle gelen başkanların görevden alınıp yerlerine kayyumların atanmasına sessiz kalmaya devam ediyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yaptığı açıklamada kayyumun İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri için söz konusu olmadığını belirtmesinin de bu suskunlukta bir payı muhakkak ki vardır. Ne var ki, buralara kayyum atanmasa da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kimi yetkileri Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle sınırlandırılmaya çalışılıyor. Yani “yeni” rejimin kuvvetler ayrılığını bertaraf eden ve sınıflar dengesini şeklen bile gözetmeyen karakterinin otoriter özelliği ve bu anlamda diğer klasik burjuva demokrasilerinden de farkı açıkça görülüyor. Rejim, kendi istemediği siyasi sonuçlara meşru bir zemine gereksinim duymadan müdahale ediyor.

    Geçen yıl “yeni” rejimin yargılamaları da gündemdeki yerlerini korudular. Elbette yargılamalar, 1923 Cumhuriyeti’nin tasfiye sürecinde olduğu gibi, “yeni” rejimin oluşturulmasında da memleketi dizayn etme, muhalifleri susturma aracı olarak hâlâ önem taşıyor. Ancak yakın dönemde müdafilerin taleplerinin neredeyse hepsi reddedilerek, esas hakkında savunma hakkı verilmeden, hızlıca karara bağlanan, şeklen dahi usulüne uydurulma ihtiyacı görülmeyen birçok dava örneğiyle karşı karşıyayız. Yine bu dönemde eski yargılamaların (Ergenekon, Balyoz, OdaTv, KCK vb.) aksine delil yaratılmaya dahi ihtiyaç duyulmuyor, cezalar meşru hatta hukuki bir gerekçeye dayandırılma ihtiyacı dahi hissedilmeden, ceza hukukunun temel ilkeleri göz ardı edilerek veriliyor. Özellikle ÇHD’li avukatların davası buna örnek gösterilebilir. Dolayısıyla, “yeni” rejim savunmanın yani avukatların yargılamalar sürecinde önemsizleştirildiği ve etkisizleştirildiği hatta bu anlamda itibarının da neredeyse yok edilmek istendiği bir süreci getiriyor. Hâkim ve savcıların ise uzun süredir bağımsızlıklarının ve güvencelerinin kalmadığı ise bir gerçek.

    Hukuka ve mesleğe ilişkin bu seneye bakarken, yılın ikinci yarısı itibariyle açıklanmaya başlanan Yargı reformu ve paketleri ile bunlara ilişkin tartışmaları da eklemek gerekiyor. Ancak bu derginin sayfalarında çokça yazıldığı ve daha yazılacak olması sebebiyle Derginin 21. sayısındaki yazıları önermeyi tercih ediyorum. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ile baroların olağanüstü genel kurul çağrısının Birlik tarafından kabul edilmemesine ilişkin yürüyen önemli tartışmaları da buraya ekleyelim.

    Gelelim bu rejimin her birimize, ülkenin yurttaşlarına getirdiklerine. 15 Temmuz’a kadar olan süreç laiklik/muhafazakarlık ayrımının derinleşmesini yaratırken; 15 Temmuz sonrası politikalar milletçilik üzerinden bu ayrımı derinleştirmeye zorluyor. Her ne kadar rejim, bu ayrışmaları derinleştirmekten beslense de asıl gerçek ayrım, tüm çıplaklığı ile son zamanlarda kendini gösteriyor; kriz, yoksulluk, işsizlik, güvensizlik ve intiharlar…

    Ağustos ayı resmi istatistiklere göre işsizlik oranı yüzde 14. Yani en az 4 milyon kişi işsiz durumda. Birçok üniversite açan ancak iş imkanları yaratmayan iktidar, işçi ücretlerinin düşürülmesi için işsizler ordusunun yaratılmasına göz yumuyor. Yine birçok işçinin asgari ücretle çalıştığı ve gelen zamlar da düşünüldüğünde bu ücretin bırakın bir ailenin, bir kişinin bile insani koşullarda yaşamasını sağlayamadığı açık. Bununla birlikte, yıllar içinde tahrip edilmiş olsa da 1923 Cumhuriyeti’nin sosyal devlet anlayışı, yeni rejimin daha fazla piyasacılık öngören anlayışıyla da uyumlu değil. AKP iktidarı boyunca “sosyal” yardımların, iktidarla ilişkilere ya da seçimlerde verilen oylara göre belirlendiği açık. Yurttaş olarak devletin sunduğu olanaklardan ücretsiz olarak yararlanmak neredeyse imkansız. Örneğin devlet okullarında dahi bağış adı altında para istenmesi normalleşmiş durumda. Hukuka ya da devletin diğer kurumlarına güvenin kalmadığı yapılan anketlerde görülüyor. 2018 yılında yapılan bir anket sonucunda “cumhurbaşkanlığı, TSK ve emniyetin hiçbirine güvenmiyorum” diyenlerin oranı yüzde 30. Adalete ve hukuka güven ise yüzde 20-30’larda. Türkiye’nin “yeni” rejiminde yurttaşlar, kendini ne ekonomik ne de hukuki olarak güvende hissediyor. Bunun en vahim sonucu ise, son zamanlarda neredeyse her gün yenisini öğrendiğimiz intiharlar. Bunlar asla münferit ya da kişilerin psikolojik sorunları olarak geçiştirilemez. Açıktır ki yeni rejim, güvensiz ve güvencesiz yurttaşlar yaratıyor. 2019 yılı açısından bırakın hukukçuları bu ülkede yaşayan tüm emekçiler için en yakıcı sonuç gözlerimizin önünde tüm çıplaklığıyla duruyor. Bu intiharların asla önemsizleştirilmesine ve unutulmasına göz yummamak gerekiyor.

    ***

    Daha birçok başlık olmasına rağmen, Sanırım 2019’a dair bu kadar hatırlatma yeterli.

    Yazıyı 2018 yılının Ocak-Şubat sayısının Mercek yazısını bitirdiğim paragraf ile sonlandırmak istiyorum.

    “Eğer tüm bu yaşadıklarımız II. Cumhuriyet’in kodlarında varsa ve bu durum -kimi yumuşamaların olabileceği bir tarafa bırakılırsa- aslında bir olağanüstü değil olağan hal ise, tartışılması gereken böyle bir sistemde nasıl bir hukuk mücadelesi verileceğidir. Mesele tam olarak sadece OHAL’in kaldırılması, AKP’nin ya da Erdoğan’ın gitmesi değil; bunları içerecek şekilde bu sistemsel dönüşüm karşısına, bizim nasıl bir adalet, hukuk ve ülke talebiyle çıkacağımızdır.”

    2020 yılının, bu taleplerimizi netleştirdiğimiz ve birlikte bunu nasıl başaracağımızı somutladığımız bir mücadele yılı olmasını dilerim. İşsizlikten, yoksulluktan ve memleketin bu hâle gelmesinden muzdarip daha fazla yurttaşımızı kaybetmememiz için…

  • 2020’ye doğru

    Elinizdeki 22. sayımız ile 2019 yılını kapatıyoruz.

    2019 yılında dergimizin dosya konuları ve üretimlerine dönüp baktığımızda hukuksal gelişmelerin hızına yetişmeye çalışmışız da diyebiliriz. Ülkemizde her gündemin hukuk yolu ile kesiştiği gerçeği karşısında dergimiz bir pusula olma titizliği ile bir yılı daha geride bıraktı. Bu bir yılda yerel seçimler ve hukuk düzlemini, çocuk haklarını, işçi sınıfını, yapay zekâ tartışmalarını ve Yargı Reformu kapsamında ülkede oluşan “Yeni Hukuku” dosyalarımıza taşımış, bunların yanında, kent, kriz, savaş, hukuk felsefesi ve daha birçok başlıkta onlarca makaleyi ve söyleşiyi siz değerli okuyucularımız ile buluşturmuşuz.

    Sizlerden gelen katkı ve öneriler ile 2020 yılında da yolumuza devam edeceğiz.

    ***

    22. sayımızın dosya konusunu daha önce de duyurduğumuz gibi “Çevre ve Hukuk” oluşturdu. Bu sayıda dünyada ve ülkemizde çevreye karşı işlenen suçların artması, bunun karşısında yükselen çevre hareketleri ile Kaz Dağlarından başlayarak son örnek olan Dipsiz Göl skandalına kadar insan-çevre-hukuk ilişkisini daha farklı bir pencereden ele almaya çalışan yazılar yer alıyor. Bu kapsamda, Araştırma Görevlisi Volkan Maviş, “Çevre Ceza Hukukunun Gerekliliğine ve Etkinliğine İlişkin Kısa Bir Değerlendirme” başlıklı yazısı ile çevre ve ceza hukukunu, çevreyi korumada hukuksal zor aygıtının gerekliliği ve sınırını kaleme aldı. Av. Gökhan Candoğan, “Ölüme Yürüyen Bir Gezegende İşler Sürdürülemez!” başlıklı makalesi ile iklim ve emek düzlemi ile ilgili farklı bir bakış açısını okuyucularımızın ilgisine sundu. Doç. Dr. Evren Hoşgör, “Yeni Yeşil Dünya Düzeni ve Ekolojik Emperyalizmin İnşası” başlıklı yazısında, yeşil ekonomi kavramına tarihsel ve güncel bir yaklaşım geliştirerek çevre konusundaki ideolojik ve ekonomik alanlara dikkat çekerken; Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Esin Köymen ise “Deprem Gerçeği ve İstanbul” başlıklı incelemesinde merceğini deprem ve kent olgusuna tutarak güncel durumu değerlendirdi. Av. Nigar Demir ise, “Çevre Hakkından “Çevirme Hakkı”na” başlıklı yazısı ile yağma, talan ve yargı kararları ile siyasi iktidarların dünya ve ülkemizdeki çevre sicilini ele aldı.

    ***

    Dergimizde dosya konusuna ek olarak, bu sayımızda Danışma Kurulu üyemiz Av. Cem Alptekin, “Hukuksuzluğa Biatın Dayanılmaz Hafifliği” başlıklı değerlendirmesi ile TBB’nin içine girdiği süreci, olağanüstü genel kurul çağrılarının dayanağını ve TBB ve barolar arasındaki açıyı siz okuyucularımızın dikkatine sunuyor. Yayın Kurulu üyemiz Av. Ertekin Aksüt de, “7188 Sayılı Kanunun Ceza Muhakemesi Kanunu’na Getirdikleri – I” başlıklı yazısı ile Yargı Reformunun Ceza Muhakemesi Kanunu’na getirdiği değişiklikleri ve bu değişikliklerin reform niteliğinde olup olmadığını anlatıyor. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddet ile Mücadele günü kapsamında yazar Tülin Tankut tarafından kaleme alınan “Kadına Yönelik Şiddet Olayları: Buz Dağının Görünen Yüzü Gerçeği Ne Kadar Yansıtıyor?” başlıklı makalesi ile kadına yönelik şiddet ile mücadelede derindeki sorunları gün yüzüne çıkarmayı amaçlıyor.

    Sabit sayfalarımızdan olan, Öğrenci Gözünden sayfasında geçen sene kaybettiğimi Prof. Dr. Rona Serozan anısına hukuk, hukuk eğitimi ve öğrencilerin durumunu -Serozan’ın görüşlerini de yansıtarak- hukuk fakültesi öğrencisi Nurcan Akkaya, “Rona Serozan’dan Bize Kalanlar” başlıklı yazıda kaleme alırken; Hukuk ve Sanat sayfasında Av. Berşan Kayıkçı, “Joker: Şakaysa Hiç Komik Değil Ciddiyse Çok Komik” başlıklı makalesi ile Joker filmini adalet ve hukuk bağlamında değerlendiriyor. Mizah sayfamızda Hüsnü Niyetli “Hakikaten” adlı makalesi ile yabancısı olmadığımız bir silsile ile karşımıza çıkıyor.

    ***

    Dergi yayına hazırlanırken Değerli Hukukçu Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ı yitirdiğimizi öğrendik. Dergimizde Mümtaz Soysal anısına hazırladığımız Portre sayfamızda, Mümtaz Soysal’ı en iyi ifadeler ile anlatan Prof. Dr. Bilsay Kuruç’un sözlerine yer vermiş bulunuyor, Mümtaz Soysal’ın anısı önünde saygı ile eğiliyoruz.

    ***

    Dergimizin okurları ile yan yana geldiği atölyeleri ise devam ediyor.

    İzmir’de atölyelere başladığımızı buradan da tekrar duyurmak isteriz. İlki Ekim ayında gerçekleşen İzmir atölyemizin ikincisi 29 Kasım Cuma günü saat 18.00’de “Özne, Tanınma ve Haklar” başlığında İzmir Barosu toplantı salonunda, Dr. Gökçe Çataloluk yürütücülüğünde gerçekleşecek. Aralık ayında yapacağımız atölyemizin tarihini ise internet ve sosyal medya hesaplarından takip etmenizi dileriz.

    İstanbul’da 29 Aralık Pazartesi günü saat 19.00’da Doç. Dr. Sevtap Metin yürütücülüğünde “Hukuk ve Sinema” başlığında atölyemiz toplanacak.

    Eskişehir’de ise 30 Kasım Cumartesi günü saat 16.00’da Av. Erkan Kılıç yürütücülüğünde “Hukuk Alanında Sendikal Mücadele” başlıklı, 21 Aralık Cumartesi günü saat 15.00’te ise Av. Ertekin Aksüt yürütücülüğünde “Ceza Yargılamaları ve Yargı Reformu” başlıklı atölyelerimiz gerçekleşecektir.

    Kocaeli Kasım atölyemiz ise 14 Aralık Cumartesi günü saat 16.00’da Av. Ceyda Cimilli Akaydın yürütücülüğünde “Kişisel Verilerin Korunması” başlığında gerçekleşecektir.

    ***

    Dergimizin 23. sayısının dosya konusunu “Basın Yayın Alanında Güncel Gelişmeler, Hak ve Özgürlükler” olarak belirlemiş bulunuyoruz. Gerek dosya konumuza katkı, gerekse de gelecek sayılara ilişkin önerilerinizi bekliyor olacağız.

    2020’nin ilk sayısında buluşma üzere, keyifli okumalar…