Kategori: Sayı 23 Ocak / Şubat 2020

  • Tehlikede Avukatlar Günü Vesilesiyle: Av. Zeycan Balcı ile Söyleşi (22.01.2020)

    24 Ocak Tehlikede Avukatlar Günü. Dergimizin bu sayısında, İstanbul Çağlayan Adliye Sarayı önünde katıldığı basın açıklaması esnasında polisin müdahalesi sonucu beli kırılan, Av. Zeycan Balcı Şimşek ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiye yer veriyoruz.

    Hukuk Defterleri: 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar günü olarak anılıyor. Öncelikle sizden avukatların somut sorunları ve “başlarındaki tehlikelere” ilişkin düşüncelerinizi öğrenmek isteriz.

     

    Zeycan Balcı: 24 Ocak 1977 tarihinde aşırı sağcı Franco yanlıları tarafından Madrid’de işçi avukatları toplantısına silahlı saldırı gerçekleştirilmiş ve bu saldırıda dört avukat ve bir sendika çalışanı katledilmiştir. Atocha Katliamı olarak da bilinen bu kanlı saldırı sonucunda avukatların mesleği ifa sırasında maruz kaldıkları saldırılara dikkat çekmek ve katliamı unutturmamak için 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü, her yıl bir ülkenin tehlikede olan avukatlarına ithaf ediliyor.

    24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar, siyasi iktidarın avukatlara uyguladığı baskı ve tutuklama politikaları nedeniyle 2013 ve 2019 yıllarında olmak üzere iki kez Türkiye avukatlarına ithaf edildi. Türkiye’de avukatlara son yıllarda iki kez Tehlikedeki Avukatlar gününün ithaf edilmesi, aslında mesleğimizi baskı ve tehditler altında gerçekleştirdiğimizin uluslararası avukat kamuoyu yönünden de tescillenmesi anlamına geliyor. Bizler mesleğimizi ifa etmek isterken hakkımızda dava açılıyor, tutuklanıyor, saldırıya uğruyor, tehdit ediliyor ve iktidar tarafından hedef gösteriliyoruz. Sistem, içinde bulunduğu açmazları ve krizleri aşmak konusunda avukatları engel görüyor ve savunmayı sindirmek istiyor diyebiliriz. Bir gün duruşma salonunda savunma kürsüsündeyken ertesi gün ise, savunmanlığını yaptığımız suçtan sanık sandalyesinde kendimizi bulabiliyoruz.

    AKP iktidarının “kimi savunuyorsan o’sundur” anlayışıyla başlattığı cadı avında avukatlara reva gördüğü baskı politikaları, tutuklama tehdidiyle sınırlı kalmamış, katmerlenerek artmıştır.

    Örneğin CMK 151. madde gerekçe gösterilerek, yüzlerce avukatın, bakmış olduğu davalara “vekillik görevini üstlenme yasağı” getirilerek müvekkil ve iş seçme özgürlüğü elinden alınmış, adliyelerde ve emniyet birimlerinde görev sırasında kolluk tarafından saldırıya uğramış ve işkenceye maruz kalmıştır. Avukatlar kimi zaman “etek boyu” nedeniyle hâkimler tarafından duruşma salonlarında taciz edilmekte, kimi zaman savunma beğenilmediği için duruşma salonlarından atılmakta, yahut kalem memurları tarafından sahte tutanaklarla “memura tehdit/hakaret” davaları açılması sağlanmaktadır. Stajyer avukatlara, haklarında açılan davalar gerekçe gösterilerek ruhsat verilmemektedir. Örnekler çoğaltılabilir ancak tüm bu baskı politikaları ile amaçlanan; avukatların hizaya çekilmesi, cübbeleri askıya asıp kenara çekilmemizdir. Siyasal iktidar bu amacına ulaşmak istediğinde ise avukatların mesleki dayanışması devreye giriyor. Köklü bir dayanışma geleneğine sahip olan bu coğrafyanın tehlikede olan avukatları olarak en büyük övünç kaynaklarımızdan biri de hiçbir meslektaşımızın yaşadığı baskılarda yalnız kalmaması diyebiliriz.

    H.D.: AKP’nin geride bıraktığı 18 yıl içinde “kendi hukukunu” yarattığı görülüyor. Bu hukuka da uygun bir yargı yarattığını da söyleyebiliriz. Sizce bu süreçte yargının en önemli ayağı olan savunma nereden nereye geldi?

    Z.B.: Koyu karanlık bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemi dünden ayıran, geçtiğimiz dönemi diğerlerin farklı kılan ise saldırının boyutları niteliği ve tarzıdır. Dinci/ gerici ve faşist bir parti olan AKP, devletin tüm legal/illegal aygıtlarını ele geçirmiş, rejim değişikliği faaliyetlerine hız vermiştir. Diğer yandan, sistemin tüm muhalifleri, öğrencileri, sendikacıları, akademisyenleri, gazetecileri ve bu kesimlerin savunmanlığını yapan avukatları Terörle Mücadele Yasası, OHAL KHK’ları ve uzantı yasalarıyla ile terbiye ve ıslah etme yolunda uygulanan yaptırımların dozu artırılmış, ıslah olmayanları da tutuklamak suretiyle tecrit/ tretmana tabi tutarak adeta bir yargı terörü yaratılmıştır. Hiçbir somut delil olmaksızın, kim olduğu belli olmayan gizli tanık ifadeleri ve sahte delillerle davalar açılmış muhaliflere çok ağır cezalar verilmiştir.

    Savunma, yargılama mekanizması olan “sav” ve “karar” süreçlerini etkileyemez hale getirilmek isteniyor, yargılama süreçlerinin savunmasız olması isteniyor. Avukatların müvekkillerini seçme özgürlüğü ellerinden alınmaya çalışırken, ceza mahkemeleri verdikleri kararlarla kendileri çalıp kendileri söylüyorken, savunma salt yargılamayı meşrulaştırmak, AYM ve AİHM’den mahkûm olamamak için sadece mahkeme salonunda göstermelik yer işgal ediyorken savunmanın işlevinden söz etmek mümkün değildir.

    H.D.: Bir de “Yargı Reformu” gündemi var. Hem bu konu da hem de TBB Başkanının söz ve eylemlerine karşı ülkedeki avukatların büyük çoğunluğunu temsil eden baroların açık itirazları oldu. Sizin bu sürece ilişkin görüşünüz nedir?

    Z.B.: Hepimizin, özellikle yargılama faaliyetinin en dinamik unsuru olan biz avukatların “adalet duygusuna” ve “adalet inancına” ihtiyacı var. Bu nedenlerdir ki reform adı altında ifade edilen her yargı paketi bizi heyecanlandırıyor ama aynı hızla tam bir hayal kırıklığına uğratıyor.

    Yargı Reformu Strateji Belgesi, 7188 sayılı Kanunla 24 Eylül 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanun taslağı hazırlanırken hiçbir barodan yardım ve tavsiye alınmamış, bir tek TBB Başkanı Metin Feyzioğlu bilgilendirilmiştir. Kanun, AKP iktidarının alışkanlık haline getirdiği doldur, boşalt, ekle, çıkar anlayışıyla hazırlanan bir torba yasadır. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun avuçları patlayana kadar alkışladığı bu yargı paketinden avukatlara yeşil pasaport müjdesi(!) çıkmış, bu müjdeli haberde en az 15 yıllık avukat olmanın yanı sıra, başvurucu avukat hakkında soruşturma ve kovuşturma olmaması aranmış, bu da yetmemiş İçişleri Bakanlığına yönetmelik hazırlama görevi ile avukatların yeşil pasaportlarına denetim yetkisi getirilmiştir.

    Yargı reform paketi incelendiğinde, gerçek anlamda hiçbir iyileştirmenin yapılmadığı, sadece bazı suçlar açısından temyiz yolunun açıldığı, bazı suçlar bakımından ise seri muhakeme ve basit yargılama usulleri getirilerek sözüm ona yargılama hızlandırılmaya çalışılmıştır. Kanunun amacı yargılamanın hızlanması değil, memleketteki hızlı trenler gibi “acele giden ecele gider” mantığıdır. Amaç maddi gerçeğe ulaşmak değil, cezayı üstlenecek bir fail bulmak ve dosya yükünden kurtulmaktır. Tam da bu nedenlerle bu yargı reformu ne bizlerin adalet açlığını giderecek ne de inancımızı tazeleyecektir.

    H.D.: Siz aynı zamanda avukatlık mesleğini bir iş takipçiliğinden çıkarıp, hukukçunun toplumsal sorumluluğunu öne alarak yürüten bir hukukçusunuz. Bu sorumluluğunuzu yerine getirirken polisin müdahalesi sonucu belinize aldığınız bir darbe ile engelli hale de geldiniz. 9 Aralık’ta yapılan ve müşteki olduğunuz ceza yargılamasında, birçok baro başkanı, kurum temsilcileri ve yüzlerce avukat da duruşmayı takip etti. Derginin Yayın Kurulu olarak da bizler takip ettik. Ancak bir de okuyucularımız için yapılan yargılamadaki usulsüzlükleri, savunmanızda öne çıkardığınız vurguları sizden dinlemek isteriz.

    Z.B.: Sanıyorum Türkiye tarihinde bir adliye binasında ilk kez basının ve kamuoyunun gözleri önünde bir avukatın işkence ile beli kırıldı. Bu coğrafyada avukatın saldırıya uğraması da, katledilmesi de bir devlet geleneğidir. Ben işkence sonucu sakat kaldım ama katledilen meslektaşlarımız var. Örneğin bir basın açıklaması sırasında Diyarbakır Baro Başkanımız Tahir Elçi 28 Kasım 2015 tarihinde bir gündüz vakti, hepimizin gözleri önünde, ensesinden tek kurşunla vurularak katledildi. Aradan geçen dört yıl boyunca soruşturmada bir arpa boyu yol alınmadı ve aradan geçen zaman içinde failler korundu. Bu infaz zincirinin son halkası Tahir Elçi!

    Biraz daha geriye gidiyorum Av. Faik Candan, Av. Medet Serhat ve Av. Fuat Erdoğan 1994 yılında, Av. Şevket Epözdemir 1993 yılında katledildiler ve onların da failleri bulunamadı.

    Üç yılın sonunda sadece sanık polise dava açıldı, emri verenler saklandı, aklandı ve tereyağından kıl çeker gibi işten sıyrıldılar. Ambülansa götürülürken “parmaklarını da kıracağız” diye beni tehdit edenleri yargılandığımız ve beraat ettiğimiz duruşmada hem ben hem de tanıklar yüz yüze teşhis etmemize rağmen soruşturma izni nedeniyle yargılanmadılar.

    Devlet-yargı işbirliği usulü şöyle işler; biri emir verir, biri vurur, biri soruşturma aşamasında olay yerinde keşif yaptırmaz, biri zaten keşif yapmaz, biri delilleri gizler, biri hedef saptırır, bir mahkemede delilleri görmez, biri sağır-duymaz, görmez olur ve nihayet birileri bu yapılan yargılamada aklanır, infazın ve işkencenin failleri bulunamaz ve dosya kapanır… Bakıldığında sürecin her ne kadar hukuksuzluk içinde işlediği görülse de, aslında burjuva yargısı düzeni içindeki işlevine son derece uygun bir tutarlılıkla hareket etmektedir. Galeano burjuva hukuk düzeni ve düzenin yargısına dair şöyle diyordu: “Adalet de tıpkı yılanlar gibi yalnızca çıplak ayaklıları ısırıyor. “

    Basında ÇHD davası olarak bilinen davanın müdafileri arasındaydım. Basına bilgi ortalama birkaç dakika sürüyordu. Ben de en arkadan polislere en yakın noktadan merdivenlerin en üst sırasından arkadaşlarıma katıldım. İnsanlıktan nasibini almamış bir çevik kuvvet ısrarla ve hiddetle arkamdan 8-10 defa aralıksız şekilde defalarca tekmeledi. Defalarca tekmeledi, korkunç bir acı ile bağırdım ve bu işkence ile ben dört merdiven basamağı aşağı düştüm. Sonrasında belimde iki kırık olduğu ve kırıkların omurgadan ayrıldığını öğrendik. Adli Tıp Raporu ile de %24.2 oranında malul kaldığım tespit edildi.

    Öncelikle uğradığım işkenceye ilişkin sanık polisin yargılandığı davada yanımda olan ve güçlü bir destek veren meslektaşlarıma ve Hukuk Defterleri Yayın Kurulu’na teşekkür ediyorum. Soruşturma aşaması, belimin kırılmasının ardından İstanbul Barosu’nun “Avukata Karşı Kullanılan Şiddet, Terör Boyutuna Ulaşmıştır” basın açıklaması ihbar kabul edilerek başlıyor. Belimin kırılması ile neticelenen adliyenin önünde avukatlara saldırı talimatını veren Başsavcı Vekili, aynı zamanda müşteki olduğum soruşturma dosyasının savcısı yapılıyor. Ardından defalarca dosyanın savcısı değiştiriliyor. O tarihte görevli olan polislerin listesi aylarca istenmedi, işkence yapan sanık bilirkişi tarafından tespit edildi ancak o tarihte olayda görevli olan polislerin hiç biri nedense sanık polisi tanımıyordu. Nihayetinde olaydan 3 yıl sonra avukatlarımın yoğun çabasıyla dava açılıyor. İlk duruşmanın yapılacağı günün sabahında Mahkeme Hakimi görevlendirme yazısı ile tayin oluyor. Nihayetinde 3,5 yıl sonra 9 Aralık’ta hâkim karşısına çıkmak üzere meslektaşlarımla duruşma salonuna geliyoruz. Duruşma salonu önünde 1 saatten fazla bekletildikten sonra duruşma salonuna girerken sanık polisin hakimlerin kapısından duruşma salonuna alındığını, avukatların oturulması için ayrılan kısma 20-25 kadar beli silahlı polisin oturduğunu ve sanığın etrafında konuşlandığını gördüm. Bu anda Burjuva Yargısı bir kez daha tüm çıplaklığıyla karşımdaydı. İddianameyi okuduğunuzda mağdur olan ve işkenceye uğrayan bendim, fakat karşısında onlarca silahlı kolluk görevlisi çıkartılmış olan yine bendim. Avukatlarımın da ısrarıyla polis memurları oturdukları yerden kaldırıldılar. Ancak mahkeme ilk andan itibaren nasıl yargılama gerçekleştireceğini gözler önüne sermiş oldu. Duruşmada on yedi baronun katılma talebi reddedildi. Katılma talebinde bulunan hukuk dernekleri ve Avukatlar Sendikası’nın katılma talebi de reddedildi.

    H.D.: Tüm bu konuştuklarımızdan sonra bu sorunun cevabı aslında belli oluyor ama yine de soralım. 2020 yılında sizce savunmanları ne bekliyor? Savunma ne yapmalı?

    Z.B.: Özel yargılama usulleri, mahkemeleri ve anlayışı; İstiklal Mahkemelerinden Sıkıyönetim Mahkemelerine, DGM’lerden Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelere uzanan merhalelerinden sistemli ve örgütlü bir biçimde varlığını kesintiye uğratmaksızın devam ettirdi. 15 Temmuz’dan sonra, terör paranoyası halinde devlete karşı tüm muhalif sesler, akademisyenler, gazeteciler, sendikacılar, öğrenciler, işçiler ve avukatların ifade özgürlüğü kapsamındaki tüm söz ve eylemleri dahi terör yasaları kapsamında değerlendirilmeye başladı. Bugün artık muhaliflerin silahlı/silahsız olması önem taşınmadan farklı düşünen/ farklı yazan/ örgütlenen herkes bu yasalardan nasibini almaya başladı. Evrensel hukuk normları ihlal edilmekte ve mevcut yargı sistemi dahi siyasi iktidara dar gelmekte bunun için her gün yeni torba yasa ve içtihatlar çıkarılmaktadır.

    Bu ablukanın dağıtılması, bu karabasanın toplumsal hayattan söküp atılması için öncelikle bu mücadele hepimizin mücadelesi olmalıdır. Sistemli, örgütlü ve topyekûn bir toplumsal mücadele sergilememiz olmazsa olmaz koşuldur.

    H.D.: Söyleşimizin sonuna geliyoruz, son olarak ne söylemek istersiniz?

    Z.B.: Hukuk Defterleri yayın hayatına başladığı günden bu yana kesintisiz ve ısrarlı bir biçimde, eleştirel hukuk dergilerinin e-dergi sistemine geçtiği, süreli ve basılı yayınların oldukça azaldığı bu dönemde büyük özveriyle hukuk alanında önemli bir eksikliği kapatıyor. Emekleriniz ve ısrarınız için çok teşekkür ediyorum.

    H.D.: Biz de hem bu sözleriniz hem dergimize başından beri olan desteğiniz hem de söyleşi için çok teşekkür ederiz.

  • 7188 Sayılı Kanunun Ceza Muhakemesi Kanunu’na Getirdikleri – II

    Giriş

    Hukuk Defterleri’nin Kasım-Aralık 2019 sayısında, 7188 sayılı Kanunun tutuklama tedbirinde yaptığı değişiklikler ile bazı suçlar yönünden temyiz kanun yolunun yeniden açılması hususlarına değinmiştik. Bu yazıda ise Kanunun getirdiği ve 01.01.2020 tarihinden itibaren uygulanmaya başlayan seri muhakeme usulü ve basit yargılama usulünden ve diğer CMK hükümlerinde yapılan değişikliklerden bahsedilmiş, bu değişikler Yargı Reformu Strateji Belgesinde yer verilen amaç, hedef ve faaliyetler çerçevesinde yorumlanmaya çalışılmıştır.

    Seri muhakeme usulü

    CMK m.250’de düzenlenen seri muhakemesi usulü ile; CMK m.250/1’de sayılan suçlarla sınırlı olarak soruşturma evresinde, kamu davasının açılması ertelenmediği durumda şüphelinin müdafii huzurunda muvafakati ile cumhuriyet savcısının ilgili suçun yaptırımını indirimli şekilde belirlediği, mahkemenin de belirlenen yaptırım üzerine hüküm kurduğu yeni bir sistem getirilmiştir.

    Buna göre CMK m.250/4 uyarınca cumhuriyet savcısı yaptırımı belirleyecek1, CMK m.250/9 uyarınca mahkeme, şüpheliyi müdafii huzurunda dinledikten sonra dosyanın seri muhakeme usulüne uyduğu kanaatine varırsa, cumhuriyet savcısının belirlediği yaptırım doğrultusunda hüküm kuracak, aksi takdirde soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması için dosyayı ilgili cumhuriyet başsavcılığına gönderecektir.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 23. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Mercek: “Daha Neler Göreceğiz” Dememek İçin…

    Bu makale, dergimizin “Mercek” adı verilen bölümünde yayımlanıyor. Bu sayfa, “Merceği bir noktaya tutmak ve konunun hakkını vermek” amacıyla her sayının olmazsa olmaz bir köşesi haline geldi. Çok da iyi oldu.

    Ancak bu satırların yazarı olarak geçmiş birkaç aya baktığımda merceği nereye tutacağımı şaşırdım diyebilirim.

    Derginin bir öncekinden bu sayısına kadar ülke gündemine yerleşen ve her biri ayrı ayrı mercek tutulmayı gerektiren konulara bir bakalım, isterseniz…

    14 Aralık 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler Etik Kuralların Yayımlanması “ konulu Kurul Kararı, Kanal İstanbul adı verilen “çılgın proje”, asgari ücret kararı, güvenlik soruşturmaları hakkında verilen yargı kararları, İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleşen yemekhane eylemleri ve Sibel Ünli intiharı… Dahası da var mutlaka, bitmeyen kadın cinayetleri, iş cinayetleri, hak ihlalleri, sınır ötesi operasyonlar, İran-ABD arasındaki gerilim.

    Gelin, bu defa bu merceği ülkenin genel durumuna tutalım. Doğal olarak ne büyükse ilk onu göreceğiz. Bizim gördüğümüz şudur: Eşitsizlik, ülkenin emperyalizme bağımlılığı, gericilik ve bariz bir halk düşmanlığı. Yani yukarıda özetlediğimiz gündemlerin içine rahatça yerleşeceği bir ekonomi ve hukuk sistemi.

    AKP’nin laikliğin zerresini dahi bırakmamaya dair bir derdinin olduğunu biliyor ve görüyoruz. Bu satırlar yazıldığı sırada Eğitim-İş Sendikası okulların ara yıl tatili nedeniyle bir rapor yayınladı. Raporda geçen cümleleri aynen aktarıyorum. “Diyanet, 4-6 yaş çocuklarına yönelik Kuran kurslarıyla yetinmeyerek gözünü MEB’e bağlı ana okullarına dikti. Protokollerle ‘Kuran Kursları Öğretim Programı’nın ana okullarda uygulanmasının önü açıldı. Tarikatların yasal maskesi olan dernek ve vakıflarla imzalanan protokoller, eğitimi tarikatların, cemaatlerin arka bahçesi yapmaya yaklaştırdı”. Bu ve buna dair çok sayıda uygulama ile karşı karşıyayız.

    Ancak yukarıda belirttiğim, 14 Aralık 2019 tarihli “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler Etik Kuralların Yayımlanması” başlığı taşıyan Kurul Kararı ile AKP iktidarının artık bu konuya başka bir boyut katmış olduğunu söyleyebiliriz. AKP, bir yandan Cumhuriyetin tüm kazanımlarını budarken, bir yandan da 18 yıldır yerine koyduğu hukuk düzleminin zaman içinde oluşan boşluklarını doldurmaya başladı. Tabii düzlemine uygun bir şekilde ayetler ile, hadisler ile…

    Faiz ve diyanet demişken, yine bu satırların yazıldığı sırada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tarihe geçecek bir fetvası geldi. “Faize karşıyım” diyen Cumhurbaşkanının, proje açılışını bizzat gerçekleştirdiği Sosyal Konut Projesi çerçevesinde bankalardan faizle alınacak kredilerin kullanmasının caiz olduğunu belirtti. Üzerine söylenecek çok söz olmakla birlikte şimdilik şunu belirtmekle yetineyim. AKP yarattığı “yeni hukuk” düzleminin yerleşmesi için, şeriat hükümleri ile sermaye hükümlerini kaynaştırmaya devam edecek, ileriki zamanlarda bu ve buna benzer örnekler ile sıkça karşılaşacağımızı söylemek de yanlış olmayacaktır.

    Bu konuda son olarak şunu belirtmek isterim ki; gericiliğe karşı aydınlanma mücadelesi vermek, laikliği savunmak ülkenin emekçilerinin, kadınlarının, yurtseverlerinin ve hukukçularının başat görevidir. Aydınlanma mücadelesinin vekaleti olmaz…

    Kanal İstanbul Projesi’nde ise meseleye başka bir açıdan bakmayı yeğliyorum. Bu projenin İstanbul’un yıkım projesi olduğu, rant, talan, yağma ve peşkeşi içinde barındırdığını söylemeye gerek dahi yok. Ancak İstanbulluların projeye karşı itirazlarını yağmur, çamur demeden, ilgili müdürlüklere verdikleri dilekçe ile sunmaları, AKP’ye karşı direncin erimediğinin bir göstergesi. Ancak bu tür dirençlerin hukuk zeminine hapsedilmesi riski de birçok örnekte gördüğümüz bir durum. İstanbul Kanalı’na, hukuk kanalından itiraz, mücadelenin asli unsuru değil destekleyicisi olabilir ancak. Özellikle Başkanlık Rejimi ile birlikte “İsteseler de istemeseler de” cümlesini çokça duyduğumuzu da düşünürsek, “İstemiyoruz” direncini, büyütmek ve geliştirmek, tüm meşru ve haklı yöntemleri büyütmek, bu mücadeleyi halkın özne olduğu bir alanda sürdürmek zorundayız. İstanbul Kanalı çılgınlığına karşı, halkın aklını gücü ile birleştirmek zorundayız…

    Ve eşitsizlik, yoksulluk, gençlerin geleceksizliği…

    Şimdi biz, gencecik bir üniversiteli olan Sibel Ünli’ye intihar etti diyebilir miyiz? İntihara sürüklendi ve bu bir cinayettir. Tüm hukuksal anlamları dışında maddi bir gerçeklik olarak belirterek ilerlemek isterim.

    İstanbul Üniversitesi yemekhanesinin kaynak olmadığı gerekçesi ile sabah öğününü kaldırması ve yemek ücretlerini arttırması karşısında susan değil, hakkını arayan üniversitelilere copu sallayan polisin görevden alınması da, rektörlük kararından vazgeçilmesi de ortadaki büyük girdabı örtemeyecektir. Merceğimize takılan şudur: AKP iktidarı ile daha fazla genç, daha da geleceksiz hale gelmiştir.

    Bir de “jest”ler var…

    AKP, bu tür tanımlamalar yoluna gitmeyi seven bir parti. Hukukta reform, kent yönetiminde çılgınlıklar, asgari ücretliye “jest”ler. Konu sermaye sınıfının ihtiyacı olduğunda ise teşvikler, muafiyetler, fonlamalar…

    Asgari ücretliye yapılan 2020 jesti 75 TL olarak açıklandı. Bunun devlete maliyetininse toplamda altı milyar olduğu söyleniyor. Yolcu garantisi adı altında sermaye şirketlerine kamudan ödenenler, belediyeler üzerinden yandaş vakıf ve derneklere ödenenler, küçük bir salon toplantısına ilgili bakanlıklar tarafından ödenenler, Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi maliyetleri vs. düşünüldüğünde işçi sınıfının jeste değil, eşitliğe ihtiyacının olduğunu görüyoruz. Kamuculuğa ihtiyacı olduğunu görüyoruz.

    “Daha neler göreceğiz?” dememek için, merceği gördüklerimize değil gördüklerimizi değiştirme gücüne sahip olan yegâne güce çevirmek gerekiyor artık. Kendimize, emekçilere, gençlere, kadınlara… Çünkü biliyoruz ki; halkın bu karanlığa karşı güçlenmesi için de, güçlendiğinde asla tekrar geriye düşmemesi için de bu merceği elinden bırakmamış hukukçulara ihtiyacı olacak…

    page11image13940416

  • Türkiye’de basın ve haber alma özgürlüğü

    Türkiye’de rejimin dönüştürülmesinde iktidarın araçlarından biri de özgürlüklerin kısıtlanması ve baskıydı. Elbette, Türkiye’nin her döneminde farklı şekillerde özgürlüklerin kısıtlanması ve baskıya ilişkin örnekler görülmüş olsa da, baskının Türkiye’nin yeni rejiminin geçici değil, kalıcı özelliklerinden biri olduğu herhalde herkesçe kabul edilecektir. Baskının görünümlerinden biri de basın ve haber alma, bilgiye ulaşma özgürlüğünün engellenmesi olarak karşımıza çıkıyor. İktidar, bir yandan yurttaşların doğru şekilde bilgilendirilmesini engellemeye çalışırken bir yandan da kendine yakın medya grupları tarafından oluşturulan yanlış bilgilerle kamuoyunu şekillendirmeye çalışıyor. Bu dosya konusunda Türkiye’de basın ve haber alma özgürlüğünün durumunu ele almaya çalıştık.

    23. sayımızın “Basın ve haber alma özgürlüğü” dosyasında, Ar. Gör. Evin Naz Ercan “Dijital Çağda İnternet Ortamında Bulunan Kitaplara Erişim” başlıklı yazısında internet yayınlarına erişim engellerini kitaplar açısından ele alırken; Av. Gürkan Özocak “Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü”yazısında sosyal medya kullanımında gerçekleştirilen engellemeleri değerlendirdi. Basın Konseyi Yüksek Kurul üyesi ve aynı zamanda Dergimizin Danışma Kurulu üyesi olan Av. Başar Yaltı da Türkiye’deki basın özgürlüğünün durumuna ilişkin görüşlerini “Basın Özgürlüğü, Önemi ve Türkiye Gerçeği” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı. Son olarak, Gazeteci Alev Doğan, “Basın Özgürlüğünün Sınırlarını Kimler Çiziyor” başlıklı yazısında Türkiye’de gazeteci olarak yaşadıklarını ve basın özgürlüğünün durumunu değerlendirdi.

    ***

    Yine bu sayımızda, yayın kurulu üyemiz Av. Ertekin Aksüt, “7188 Sayılı Kanunun Ceza Muhakemesi Kanuna Getirdikleri II” başlıklı yazısında geçen sayıda incelemeye başladığı reform paketi ile ceza yargılamalarına getirilen düzenlemelere ilişkin değerlendirmelerinin ikinci bölümünü okuyabilirsiniz. Yargı Reformuna ilişkin bir başka yazımız ise cezaevinden yazısını göndererek bizimle paylaşan Stj. Av. Doğukan Ünlü’nün “Çok Değil Yalnızca Bir Kaplan Yeter” yazısı.

    Bu sayıda bir başka değerli yazı da İstanbullular için güncelliğini uzun süre yitirmeyecek olan İstanbul Kanal Projesine ilişkin Prof. Dr. M. Doğan Kantarcı’nın kaleme aldığı “İstanbul Kanalı ile İstanbul Hava Alanının İnşaat Alanı ve Çevresindeki Arazide Yerleşim, Orman, Otlak, Tarım Alanları ile Üretime Etkileri” makalesi.

    23. sayıda bir diğer güncel konuya ilişkin yazı ise Dr. İlker Gökhan Şen’in kamu görevine girişte yapılan güvenlik soruşturmasına ilişkin Anayasa Mahkemesinin iptal kararının değerlendirdiği “Kamu Görevine Girişte Güvenlik Soruşturması/Arşiv Araştırması Koşulunun İptal Edildiği Anayasa Mahkemesi Kararına Dair Kimi Gözlemler” başlıklı makalesi.

    ***
    Hepimizin bildiği gibi, 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü, avukatlara yapılan baskılar sebebiyle bugün iki kere Türkiye’deki avukatlara ithaf edildi. Biz de bu vesileyle Türkiye’de savunmanın durumunu ve bu durumundan çıkılabilmesi için neler yapılabileceğini Av. Zeycan Balcı ile gerçekleştirdiğimiz ve bu sayımızda yer alan değerli söyleşide konuştuk.

    ***

    Yine 23. sayımızın Mercek sayfasında Nigar Demir, “Daha Neler Göreceğiz” başlıklı yazısında 2020 yılına girerken hukuk ve siyaset bağlamında maruz kaldığımız konuları ele aldı. Hukuk ve Sanat sayfamızda ise bir söyleşi daha yer alıyor. Denizli Barosu’na kayıtlı avukatların 2017 yılında kurduğu ve suça sürüklenen çocuklara yardımcı ve destek olma, onların topluma yeniden katılabilmesi için farkındalık oluşturma amacını taşıyan müzik grubu Suça Sürüklenen Çocuk ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi keyifle okuyabilirsiniz. Mizah sayfamızda ise Hüsnü Niyetli arkadaşımız, bu sefer bir avukat ve bir yurttaş olarak başına gelen olayı mizahi bir dille “Savcım, İddianamesi ve Büyüğüm” başlıklı yazısında bizlerle paylaştı.

    ***

    Portre sayfamızda ise Ar. Gör Işıl Kurnaz, geçen sene 2 Ocak’ta kaybettiğimiz, öğrencisi tarafından katledilen arkadaşı değerli Ar. Gör. Ceren Damar Şenel’i, onun güzel kişiliğini, akademiye ve hukuka olan tutkusunu “Ceren Bıçakla Değil Kalemle, Silahla Değil Kitapla Yaşadı” yazısında bizlerle paylaştı. Ceren Damar Şenel’i saygı, sevgi ve özlemle anıyor; onun anısını her zaman bu sayfalarda da yaşatacağımızı belirtmek istiyoruz.

    ***

    Hukuk Defterleri atölyeleri Şubat ayında da devam ediyor. İstanbul atölyemiz 24 Şubat Pazartesi günü “Çizgi Roman ve Hukuk” başlığı ve Ar. Gör. Berşan Kayıkçı yürütücülüğünde KarmaDrama’da saat 19.00’da gerçekleşecek. Eskişehir atölyemiz ise 22 Şubat Cumartesi günü saat 14.00’da Dr. Ertuğrul Uzun yürütücülüğünde, “Yargıda Milliyetçilik ve Cinsiyetçilik” konusu üzerine Uçurtma Kafe’de konuşacağız.

    ***

    Her sene yaptığımız gibi, bu Ocak ayında da Dergi kampanyamızı başlatıyoruz. Son altı sayı ve bir senelik aboneliğimiz 150 TL olup, eski sayıları kaçıran sevgili okuyucularımızın kampanyamızdan yararlanması bizi çok memnun edecektir.

    ***

    Dergimizin Mart-Nisan aylarına ait olan 24. sayısının dosya konusunu “faili meçhul” olarak belirledik. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…