Kategori: Sayı 26-27/Temmuz-Ekim

  • Türkiye’de COVID-19 Salgını Nasıl Yönetiliyor?

    Bilindiği gibi, 2019 yılının Aralık ayında Çin’de ortaya çıkan yeni bir koronavirüs türü, kısa sürede dünyanın pek çok ülkesine yayılarak pandemi boyutuna geldi. SARS-CoV2 adı verilen etkenin hızla yayılması karşısında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 21 Ocak 2020’de Küresel Sağlık İçin Acil Durum ilan etmiş, 11 Mart 2020 tarihinde ise hastalığın pandemi düzeyine ulaştığını açıklamıştır.

    Bu yazıda, Türkiye’deki yeni koronavirüs (COVID-19) salgınının yönetimini anlayabilmek için önce sağlık hizmetlerinin tarihine ve halk sağlığının ortaya çıkışına bakılacak ve ardından Türkiye’de yönetimin öne çıkan unsurları ele alınacaktır.

    Pandeminin ortaya çıktığı dünya

    Dünya tarihinde 20. yüzyıla gelene kadar bulaşıcı hastalıklar, toplum sağlığının en önemli sorunu olmuş, milyonlarca insanın ölümüne neden pek çok salgın yaşanmıştır.

    Özellikle 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi sonrası nüfusun kentlerde yığılması ve kötü yaşam koşulları, salgınların boyutunu değiştirmiş, halk sağlığı uygulamaları bu koşullar altında ortaya çıkmıştır. COVID-19 pandemisi nedeniyle artık pek çok kişinin adını duyduğu ve halk sağlığının temel bilimlerinden biri olan “epidemiyoloji”, 1848-54 yıllarında Londra’daki yıkıcı kolera salgının kontrol altına alınmaya çalışılması sırasında doğmuştur.

    Dünya geneli için, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başlarında yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmeler, hastalıkların tanınması ve tedavisinde yeni olanaklar sunmuştur (aşıların, antibiyotikleri bulunması vb). Ancak toplum sağlığına bunlardan daha fazla katkısı olan, 2. Dünya Savaşı sonrası tarih sahnesine çıkan sosyal refah devletlerin kurduğu kamucu sağlık sistemleri ve belediyecilik hizmetleri (sağlıklı yaşam alanları oluşturma, temiz su temini, atıkların uzaklaştırılması vb.)

    olmuştur. Diğer yandan 1948 yılında kurulan DSÖ’nün, bulaşıcı hastalıklarla savaşımda ürettiği bilgi ve verdiği teknik destek de bu sürece hatırı sayılır bir katkı sunmuştur.

    Doğrudan tıp alanında olan gelişmeler ya da yaşam ve beslenme koşullarının iyileştirilmesi yönündeki müdahaleler sonucunda 20. yüzyılın ortalarına doğru bulaşıcı hastalıklar önemli ölçüde azalmış, erken ölümler önlenmiş, böylece ortalama yaşam süresi uzamış ve dünya nüfusunda önemli bir demografik dönüşüm ortaya çıkmıştır. Bundan sonra kronik hastalıkların bulaşıcı hastalıkların önüne geçtiği ve bulaşıcı hastalıkların sadece dünyanın kalkınmamış bölgelerinde bir sorun olarak gözlendiği uzunca bir dönem yaşanmıştır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 26-27. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Halkın Dışa Karşı Temsiline ve Hükümet Sistemi Değişikliğine İlişkin Tartışmalara Hukuk Perspektifinden Kısa Bir Bakış

    Giriş

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), son dönemde dünyanın geri kalanı gibi Covid-19 salgınının hem sağlık, hem ekonomik, hem de hukuki yönleriyle mücadele etmektedir. Adada çıkan orman yangınları da gündemi hayli meşgul etmiştir. Benzer sorunlar hiç kuşkusuz adanın güneyini ve Kıbrıslı Rumları da etkilemiştir.

    Tahmin edilebileceği gibi, Kıbrıs’taki fiili bölünmüşlük durumu, yaşanabilecek bütün sorunları daha da karmaşık bir hale getirmektedir. Böyle bir ortamda, Kıbrıslı Türkleri yöneten siyasi kişiler anılan sorunlara ilişkin olarak birçok girişimde bulunmuş, ancak bunlar koordinasyonsuzluk ve birbiriyle çelişen açıklamalar nedeniyle, adanın kuzeyinde çok başlılığın olduğuna dair bir imaj çizmiştir. Bu doğrultuda ise, KKTC’de hükümet sistemi olarak başkanlık sistemine geçilmesi tartışmaları da yeniden alevlenmiştir.

    Bu çalışmada önce KKTC’yi (ve aslında adanın bütününü) meşgul eden güncel sorunlar ele alınacak, ardından da Kıbrıslı Türklerin dış ilişkilerini sürdürme uygulamaları uluslararası hukuk, başkanlık sistemine geçiş tartışması ise anayasa hukuku açılarından ele alınarak, konu bütünsel bir şekilde değerlendirilmeye çalışılacaktır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 26-27. sayısında okuyabilirsiniz.

  • “Ayasofya ve Milli Egemenlik” (Ek) (14.9.2020)

    Hukuk Defterleri yayın kurulu Odatv’de 24 Temmuz 2020’de yayınlanan Ayasofya Müzesinin camiye dönüştürülmesine dair yazımı genişleterek yeni bir yazı kaleme almamı rica ettiler. Aşağıda anılan yazıyı yeniden yorumlayan kısa bir değerlendirmeyi ve müteakiben yazının kendini sunuyorum.

    24 Temmuz tarihli Ayasofya yazımın temel tezini bir kez daha özetleyeyim: Devletin kurucu hukukî-tarihî organı olan Danıştay (Daireleri), Ayasofya Müzesinin ve bediî kıymeti bakımından belki ondan daha önemli olan Kariye Müzelerinin camiye tahvillerine “icazet” veren “yeni usul” kararlarıyla Cumhur İttifakı hükümetinin bu yöndeki edimlerine kanunî zemin sağladı. HDP’sinden, İYİP’ine ve dahi CHP’sine kadar Saray muhalefeti ise, “yap da görelim” siyasetiyle anılan hükümet tasarruflarına toplumsal meşruiyet sundular. Ayrıca Millet İttifakını oluşturan partiler grubu ise bu edimi bir egemenlik tasarrufu raddesinde değerlendirmek suretiyle, anılan hamleyi basit bir idari tasarruftan çıkarıp MÜLKÎ bir karar derecesine yükselttiler. Resmî muhalefet partilerini de kapsayan “büyük koalisyonun” bu mülkî kararı, devletin niteliğine dair bir karardır, başka bir ifadeyle “yeni” ulusal bir karardır. Bu mülkî “desizyon”, yurttaşın (yani siyasal anlamda Türk’ün) maddi içeriğinin yeniden tanımlanmasına matuf bir özellik barındırır. Laik ve dolayısıyla “devlet işlerinde” nefsî-indî olana nötr yaklaşmayı prensip edinmiş olan bir devletsellikten, ki bu hem modern devletin hem de modern devletin hukukî ifadesi olan hukuk devleti ilkesinin vazgeçilmez bir künhüdür, cayılmak suretiyle yurttaşın siyasal olan dışında kalan mutlak bireysel –[hukuk biliminin hangi alanında hangi adla anarsak analım]- sahalarının politikleştirilmesi demek olacaktır. Şu hâlde anayasal anlamda esaslı bir yıkıcı/kurucu mülkî edimle karşı karşıyayız. Devletin yurttaşa tanıdığı bu özgürlük alanının siyasallaştırılması, yani devlete katılması, duyguların ve inançların politize edilmesi ve dolayısıyla yeni tanımın dışında kalanın da kriminalize edilmesini tabiî olarak beraberinde getirecektir. Milli egemenliğin kapsayıcı dairesinden çıkarılan bir kısım “eski” yurttaşın doğrudan devlet hayatı dışında kalması yine bu kararın tabiî bir sonucu olacaktır. Ancak malum olduğu üzere mevcut anayasa, her ne kadar “büyük koalisyonun” elbirliğiyle katılığını yitirmiş, yani likide edilmiş olsa da, yine de içinde bir çok hukukî önerme taşıyan hükümlerin yazılı bir toplamından oluştuğu için, yukarıda sözünü ettiğim mülkî kararın varlığıyla hakiki bir çelişki içindedir. Kişisel tahminim, “büyük koalisyonun” daimî parçası olan yeni CHP’nin “yeni anayasa” talebiyle birlikte, münasip ve müstakbel bir zamanda yukarıda anılan mülkî kararın da bir çeşit anayasallaştırılması girişimiyle karşılaşmamız muhtemeldir. Hukuk teorisindeki teknik adıyla bu geçişi tanımlamamız gerekiyorsa bu süreç, Fransız İhtilali sonrası konturları belirginleşmiş Napolyon tipi modern devlet modelinden İkinci Dünya Savaşı sonrasında evrensel şeklini alan partizan devlet modeline geçiştir. Bu modelde devletin yurttaşa terk ettiği mutlak bireysel bir alan yoktur, bu saha da total devletin tüm aygıtlarıyla her koşulda politize edilecektir. “Türk tipi laiklik” dahi bu yeni modelde mümkün değildir.

    Gelelim yazının hukuk tarihi teorisi bakımından iddia ettiklerine. Tarih incelemeleri, temel felsefî tercihe dayanan bir yöntem olmaksızın bilimselleşemez, bu durum hukuk tarihi bakımından da pekâlâ geçerlidir. Hukuku, zaman ve mekân dışı bir sabite olarak incelemeye yatkın olan primitif bir burjuva tarihçiliğiyle karşı karşıyayız. Ve bu ideolojik çarpıklık sadece tarih bilimini dejenere etmekle kalmıyor, içinde bulunduğumuz siyasi gericilik çağının tesiriyle güncel hukukçuluğa da sirayet ediyor ve böylece bir teknik olan hukuku da soysuzlaştırıyor. Oysa ki hukuk kurumları ve bilhassa kamu hukuku kurumları ancak kendi mevcudiyet serüvenleri içinde anlamlandırılabilerek yapılardır. Orta çağın vakıf kültürü (manus mortua) kendine özgü bir kâinat -yani zaman ve mekan- algısının tabiî bir sonucudur. Egemenlik kavramı ise anılan orta çağ hukuk kültürünün tepetaklak edilmesiyle, neredeyse tüm aksiyomlarının tersine çevrilmesiyle geliştirilmiştir. Bırakınız hukuk kültüründe yaşanan bu tepetaklak oluş sürecini bir kenara; benzer yönde aynı içerikli bir dönüşüm temel dinsel yapılarda bile gözlemlenebilir. Orta çağ insanının Tanrı, Şeytan, nizam-ı alem, hak/zulüm tasavvurlarıyla modernliğin dünyevileşmiş hayatının icad ettiği teoloji ve hukuk kategorilerini aynılaştırmak bile mümkün değildir. Gelin görün ki gerici orta çağ romantizmi, tarih dışı bir aynılaştırma girişimiyle, içinden seçerek aldığı bazı kadim öğeleri günümüzün gerici sınıfı olan burjuvazinin hizmetinde kullanabilmek için yeniden hukuk dünyasına sokmaya gayret eder. Pek tabiî bu “yeni eski” otantik “eski” değildir; bunlar daha ziyade günümüzün hâkim sınıfının ihtiyaçlarını karşılamak için üretilen çarpık birer nesnedir. Örnek olsun, siyasal İslamcılığın modern ceza hukukunun kamusallığı yerine “mağdur alanına daha geniş bir yer ayırma” iddiasıyla modern kanunilik ilkesini dejenere edecek hukuk politikası taleplerini ortaya atması, esasında “şeriatın” canlandırılması değil ceza hukuku alanın özelleştirilmesini hedefler. Başka bir anlatımla üzerine dini bir damga vurulmuş bir çeşit kamusallık yıkımına imkân sunar. Bu noktada liberal söylemle “gerici” söylemin birbiriyle örtüştüğünü rahatlıkla tespit edebiliriz. Bu nedenle sosyalist hukukçu, iktidar cephesinden gelen hukuksal düzen veya müessese değişikliklerini incelerken bunun altında yatan aslî sınıfsal talebi ve iddiayı yakalamak mecburiyetindedir.

    Ayasofya ve Milli Egemenlik

    Danıştay; anayasadan, parlamentodan ve cumhuriyetten daha eski bir modern hukuk kurumudur. Modern devletin inşa edildiği laikleşme sürecinin içinde hayat bulmuş en köklü hukuk kurumu olan Danıştay’ın Ayasofya Müzesinin camiye dönüştürülmesine “icazet” veren kararı bu bakımdan, sadece idari yargılama usulü kanununa aykırı bir “yeni usul icadı” olarak değerlendirilemez.  İdarenin müstakbel idari-politik bir eyleminin önünü açmaya matuf bu “icazet” kararının hukuki hedefi, sıradan idari yargılama tatbikatının çok daha ötesinde bir anlamı ihtiva etmelidir. Cumhurbaşkanının doğrudan yapabileceği bir işleme, hangi “şahsî” çekince sebebinden kaynaklanırsa kaynaklansın bir Danıştay Dairesinin yeni bir usulle “ortak edilmesi”, söz konusu siyasi hamlenin esasen mülkî bir karar olduğunu ve bu bakımdan kuruculuk veya tarihsel anlamda daha doğru bir tabirle yıkıcılık vasfı taşıdığını ortaya koyar. Kararın esasını anlayabilmemiz için öncelikle kamu hukukun temel kavramlarına müracaat etmemiz gerekir.

    Matbaa ve üniversite çağının öncesi bir hukuk kültürünün ifadesi olan şeriat, egemenlik kavramını tanımaz. Egemenlik kavramı, Avrupa erken modernlik hukuk kültüründe ortaya çıkan ve kamu hukukunun inşasında temel alınan bir siyasi ilahiyat kavramıdır. İlahiyatın kadiri mutlak tanrı imgesinden çıkan ve laikleşerek genel hukuki bir anlam kazanan kavram, modern yasamanın yani kanun koyuculuğun dayanağı olacaktır. Zira ne kadar muktedir olurlarsa olsunlar orta çağ prensleri ve sultanları birer kanun koyucu değildirler, onların tahayyül evrenlerinde buna yer yoktur, onlar ancak ezel ve ebed(î) olduğu var sayılan bir dünya nizamının, yani şeriatın bekçisi olabilirler (bkz. lex animata). Öyle ki bu hükümdarlar aslında yeni bir “kanun” koysalar bile, bunun yeni olduğunu söylemezler, bu yeni kuralın meşruiyetini sağlamak amacıyla kadim ve unutulmuş bir kaideyi canlandırır gibi yaparlar. Bu durum, şeriat devri hukuk zihniyetinin yeni bir kaide, statü veya hukuk karşısındaki bilindik tavrıdır. Batı’da da bu böyledir, Doğu’da da. Buna mukabil tek tanrıyı taklit eden modern devlet ise, bir omnipotent olarak, yani her şeye kadir bir özne olarak yeryüzünü “keyfince” düzenler.

    II. Mehmet de şeriatın bu zihnî sınırını aşabilmiş değildir. Yaptığı kanunları hiçlikten var edebilen bir kanun koyuculuk olarak takdim edemez, kaidelerini “atalarına” atfederek vazeder ya da ulemaya “tecviz” ettirir. Aşırı sağcı tarihçiliğin uydurma “devlet” efsanesini bir kenara bırakırsak, Türkiye’de kadiri mutlak modern devlete geçiş Tanzimat devriyle başlar. Devlet-i aliyye şeriattan ayrıldıkça, ayrılabildikçe devletleşir, kurumsallaşır. Tüm dünyada olduğu gibi -ancak görece geç bir çağda 19. Yüzyılda- Türkiye’de de mülki hayatın laikleştirilmesi, aynı zamanda özel hukuk/kamu hukuku ayrımı yapabilen bir hukuksal düşüncenin ve bu temelde bir devlet iktidarının kurulmasına imkân sunar. Bu bağlamda inşa edilen şey, benzerlerine rakip olabilecek onlarla fikri ve maddi ölçekte denk olan bir devlettir. Egemenlik yarışının temelindeki gaye, diğer öznelere, yani diğer devletlere özde denk, hakta eşit bir yapının burada da bina edilmesidir. Osmanlı İmparatorluğunun son devri bu gayret içinde tükendikten sonra sürecin hakiki sonucu Cumhuriyetle ifade bulmuştur. Bu serüvende II. Mahmut’tan II. Abdülhamit’e ve oradan devrimci bir sıçrayışı imar eden yeni Türk Milletinin kurucu atası M. Kemal’e kadar esaslı ciddi bir sapma görülemez.

    Şu hâlde egemenlik, biri içe dönük diğeriyse dışa dönük olmak üzere birbirini tamamlayan iki katmanlı bir siyasi varlık iddiasının hukukileştirilmiş halidir. Devlet iktidarının bir anayasaya sahip olması ve edimlerinde “evrensel hukukun ilkelerine” riayet etmesi yine kendi egemenliğinin irade ve ifadesi olup diğer öznelerce tanınabilir olmasının bir güvencesidir. Zira diğer egemenler tarafından tanınmayan bir egemen olamayacağına göre, daha doğrusu öyle bir siyasi varlığı objektif olarak “egemen” olarak tanımlayamayacağımıza göre iletişim dışı bir egemenden söz edilemez.

    Şu hâlde şeriattan sıyrıldıkça egemenlik gerçekleşir. Modernleşme öncesinin vakıflarının hukuk dünyası bu anlamda bambaşka ilkelerle işleyen bir zemine sahiptir. Burada “özel hukuk kişisi” soyutlamasını aramak, hele hele bir sultanın tasarrufunu bu şekliyle 21. Yüzyıla taşımak ve dahası bu şekliyle milli bir devletin egemenliğini tipik bir feodal imtiyazlar rejimine teslim etmek ve devlet egemenliğini şeriata dun kılmak modern hukuk düşüncesi üzerine kurulu bir mahkemenin yetkisini aşar. Sözü edilen Danıştay da olsa hiçbir mahkemenin kendi yargılama yetkisini dayandırdığı devletin egemenliğini bu şekliyle sınırlandırabilmesi mümkün değildir. Bu yargı erkinin hukukî yetki sınırıdır. Türkiye Cumhuriyeti laik inşa prensibini esas almak ve kadim vakıfları “kamu düzeninin gerekleri” ilkesi altında revize etmek suretiyle hukuk koyuculuğunun sınırlarını evrensel anlamda tayin etmiştir. Bundan geri adım atılması iddia edilenin aksine milli egemenliğin takviyesini değil, sınırlandırılmasını doğurur ki bu, egemenlik kavramının tabiatına aykırı bir hamledir.

    Danıştay dairesinin yargı yetkisini aşan içerik ve “yeni icat” usulle verdiği bu kararı bir kenara bırakalım ve egemenlik meselesinin bir diğer kısmına demokratik katılım kısmına gelelim. Egemenliğin biçimini milli egemenlik olarak tarif eden rejimlerde nüfusun bir kısmını egemenlik şemsiyesi altından çıkarmak hukuken imkânsızdır. Başka bir ifadeyle siyasi ve hukuki anlamıyla Türk’ü “Müslüman” olarak tanımlamak veya fiilen böyle tatbik etmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut milli egemenlik prensiplerini ortadan kaldırmaksızın mümkün değildir. Milleti yeniden tanımlamaya kalkıp şu günkü halde azımsanmayacak sayıda bulunan gayrimüslim Türk’ü siyasal olanın dışına çıkarmaya kalkışmak veya siyasi önceliğini dini aidiyetine atfetmeyen milli çoğunluğu dinsel anlamda tanımlanacak böyle yeni bir kümeye hapsetmek tipik bir bölücülük teşebbüsü olarak yine milli egemenlik bariyerini aşamayacaktır.  Dolayısıyla Ayasofya’yı yeniden bir cami olmaya tahsis eden idari işlem eğer Türk’ün dini içerikle yeniden tanımlanması gibi bir teşebbüsün parçası olarak öngörülüyorsa, bu ulusun siyasi homojenliğine kasteden bir hareket olarak sadece anayasaya aykırı olarak kalmaz, milli egemenliği zayıflatmaya matuf bir hamle de olur. Siyasal anlamda anayasada tanımlanan her Türk’ü doğrudan ilgilendirecek olan böylesi bir teşebbüsün, muhalefeti temsil ettiğini iddia eden sözde liderlerin açık veya örtük rıza beyanlarıyla hukukileşebilmesi de mümkün değildir.

  • Mercek: Korona Fırsatçılığı

    Koronavirüs salgını ülkemizi ve tüm insanlığı tehdit etmeye devam ediyor. Türkiye’de 20 Eylül tarihli resmi rakamlara göre salgına yakalananların toplam sayısı 302 bin 867; salgın nedeniyle ölen kişi sayısı ise 7 bin 506.

    Siyasi iktidarların tüm dünyada salgına ilişkin önlem almakta gecikmesi bir yana, kapitalizmin sağlık sisteminin salgın karşısında çöktüğü, salgınla mücadelenin sağlık emekçilerinin üzerine yıkıldığı, salgını dizginlemek ve yok etmek için bilimsel ve kamusal bir planlamanın olmadığı açıkça görülüyor. AKP iktidarı da bundan azade değil. AKP salgının başlangıç döneminde üretimi tamamen durdurmayarak yarı karantina politikası izlemiş ve hastanelerin hizmet verebilme kapasitesini korumayı hedeflemişti. Bu politika salgını bitirmeyip oranları azaltsa da, Haziran ayı itibariyle önlemlerin azaltılması bulaş sayısı ve ölüm oranlarını artışa geçirdi.

    Salgınla mücadele sürecinin yönetimindeki temel sorunlar bu sayımızın dosya konusu olarak diğer yazarlar tarafından derinlikli yazılarla değerlendiriliyor. Bu yönetim sorunları yukarıda belirttiğimiz gibi, sadece Türkiye’ye ilişkin olmayıp, kapitalizmin bir krizidir. Ancak salgın sadece iktidarların salgınla mücadeledeki başarısızlıklarını değil, bu krizi nasıl fırsata çevirmeye çalıştıklarını da gösterdi.

    Elbette her krizi fırsatı dönüştürmek isteyenler çıkar. Bu salgın döneminde de yaşamsal ürünlerin fiyatlarındaki artışlar ya da kredi faizlerinin düşmesi nedeniyle araba ve ev fiyatlarındaki artışlar bunlara örnek gösterilebilir. Devletlerin görevi ise kriz fırsatçılarına karşı önlem almak, halkın salgın nedeniyle uğradığı zararı azaltmaya çalışmak olmalıdır. Ne var ki, ülkemizde bu fırsatçılığı yapan ya da olmasına izin verenlerin başında siyasi iktidar geliyor.

    Bu konuda akla ilk gelen örnek, daha salgının nasıl bulaştığı, etkilerinin neler olacağı bilinmez iken, Atatürk Havalimanına hastane yapılmasının gündeme gelmesidir. Bunun nedeni COVİD-19 nedeniyle hastanelerin yeterli gelmemesi ve yeni hastanelerin yapılması gerekliliği olarak açıklanmıştı. Ne var ki, Atatürk Havalimanında bulunan birçok binanın kullanılması yerine pistin kırılarak hastane inşaatının başlamasından sonra Sağlık Bakanı’nın açıklaması ile anlaşılmıştır ki bu hastane halk sağlığı için değil, sağlık turizmi için kullanılacaktır.

    Herkese“evdekal”çağrılarıyapılırken,çevrenin talan edilmesine de tam gaz devam edildi. Örneğin; Mart ayında, Kanal İstanbul projesi kapsamında ilk ihale gerçekleşti, Eskişehir Sivrihisar’da, TMSF yönetimindeki Koza Altın İşletmeleri tarafından yaşam alanlarının yakınına 40 hektar alan içinde 1 milyon 750 bin metreküp kapasiteli atık depolama göleti yapımı için çalışmalar başlatıldı. Yine Mart ayı ortasında başlayan bir inşaat da, Burdur Yeşilova’daki Salda Gölü’ne yapılması planlanan Millet Bahçesi çalışmalarıydı. Nisan ayında korona nedeniyle hiçbir etkinliğin yapılamadığı bir dönemde Bursa’nın Çalı mahallesinde 2011 yılında ihalesi yapılan Hidro Elektrik Santrali inşaatına bir anda başlandı. Çevreyi talan projelerinin uygulanması hız kesmezken, yayınlanan yönetmelik ve cumhurbaşkanlığı kararları ile bu talanı daha da büyütecek adımlar atıldı. Mart ayında Resmî Gazetede yayınlanan Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapılan değişiklikler ile koruma alanlarında, entegre tesis, turizm ve yerleşimlere izin verilerek, bu bölgelerin imara açılması onaylanmış oldu. Yine cumhurbaşkanı kararı ile Ankara Ulus Tarihi Kent Merkezi’nin “acele kamulaştırılması” da bu fırsatçılığa bir örnek.

    En büyük fırsatçılık ise üretimdeki ekonomik kayıpların yine emekçilerin üzerinden giderme yolunun seçilmesi oldu. Son altı aya bakıldığında, işçilerin haklarını gasp edecek birçok düzenlemenin hızlıca geçirildiği görülecektir. İşverenlerin ücretsiz izne istedikleri gibi çıkarabilmelerine olanak tanınması, kısa çalışma ödeneğine başvurularda denetimin yapılmaması nedeniyle birçok çalışanın bu ödenekle geçinmek zorunda kalması, işçilerin ücretsiz izne çıkarılması nedeniyle 1.170 TL’lik nakdi destek ile geçinmek zorunda bırakılması ancak haklı nedenle fesih haklarının ellerinden alınması bunlardan sadece birkaçı. Kaybın geniş kitlelere ulaştığını görmek için rakamlara bakmak yeterli oluyor. Ağustos ayı rakamlarına göre 3.5 milyon işçi kısa çalışma ödeneğine yönlendirilmiş; 1.8 milyon işçi de ücretsiz izin ödeneği alıyor. Emekçiler hem bu düzenlemelerle hak gasplarına uğrarken hem de çalıştıkları işyerlerinde önlemlerin yeterli olmaması nedeniyle virüse yakalanma riskiyle karşı karşıya. Hastalanan işçilerin işyerlerinde ise üretimin durmaması için işçileri işyerinde karantinaya alıp, evlerine göndermeden işe devam etmeleri çözümüne(!) dahi başvuruldu. Yine bu süreçte işverenler, maliyetleri azaltacağı için uzun zamandır geçmeye çalıştıkları evden çalışma biçimine pandemi nedeniyle çok hızlı bir şekilde ve işçiler istemese dahi geçebilme imkânını bulmuş oldu.

    Adliyelerin durumu da Mart ayının ortasından itibaren getirilen önlemler ile, duruşmalar ertelenmiş, süreler durdurulmuş ve adliyeler sessizliğe bürünmüştür. Belirtilen sürelerin bitmesi ile birlikte adliyelerde yaşanan yoğunluk ise adliyeleri adeta kitlemiştir. Salgının devam ettiği günümüzde dahi sorunlar çözülememiş, neredeyse her gün yeni bir mahkeme kalemi ya da icra müdürlüğü koronavirüs nedeniyle karantinaya alınmaktadır. Adliyelerde salgın riskiyle en çok karşı karşıya olanlar ise her gün mahkeme kalemleri ve icra dairelerinde çalışan görevlilerle birlikte işçi avukatlar ve stajyerlerdir.

    Cezaevlerindeki durum ise belirsizliğini sürdürüyor. Salgın nedeniyle görüşlerin yapılamadığı, avukat görüşlerinin bile sınırlandırıldığı dönemde, buradaki salgın durumu ve hak ihlallerine ilişkin doğru verileri alabilmek mümkün değildi. Keza Nisan ayında pandemi nedeniyle infaz kanununda yapılan değişiklikler sonucu birçok kişi tahliye edildi. Ancak yargılamalarında birçok usulsüzlük olan, bu usulsüzlüklerin Yargıtay tarafından incelenmesini isteyerek ölüm orucuna başlayan Av. Ebru Timtik ve Av. Aytaç Ünsal, sağlık durumlarının kötüleşmesi nedeniyle cezaevi koşullarının sağlık durumlarına uygun olmamasına ve adli tıp raporunun tahliye edilmelerine ilişkin raporunun bulunmasına rağmen tahliye edilmediler ve Av. Ebru Timtik hayatını kaybetti.

    Yukarıda kısaca değindiğimiz başlıklar dahi iktidarın, salgına ilişkin önlemleri de kendine göre belirlediğinin bir göstergesidir. İktidar partisi ve cumhurbaşkanı miting ve toplantılarını rahatça yapabilirken, hatta yasaklamalar bu toplantıların saatlerine göre ayarlanırken; konser, tiyatro ve vb. etkinlikler ile muhalefetin mitingleri salgın nedeniyle yasaklanmıştır.

    Yukarıda saydığımız başlıklara başka başlıklar da eklenebilir. Ancak yenilerini de eklesek baktığımızda ortaya çıkan tablo, halkın sağlığının değil, ekonominin ve iktidarın kendi bekasının ön plana çıkarıldığı bir tablodur. Buradan ise salgının doğru bir yönetimini ve halk yararına bu sürecin yürütüleceğini beklemek en naif tabirle saflık olacaktır.

  • Salgın ile şekillenen yaşam…

    Covid-19 salgını hayatımızı etkilemeye devam ediyor. Salgın önlemlerinin bilimsel verilere göre değil ekonomik ihtiyaçlara göre şekillenmesi bulaş oranlarını artırdı; sonbahara girilmesiyle birlikte güneş ışınlarının açısının değişmesiyle de oranlar daha da artacak gibi gözüküyor. Çalışma düzeni, çocukların eğitimi, sosyal yaşamımıza ilişkin değişimler yanında, dünyada aşı çalışmalarının sonuçlanmaması nedeniyle sağlığımız hala risk altında. Bu nedenle bu sayımızda da dosya konularımızdan birinde yine pandemi sürecinin yönetimine ilişkin sorunları ele almak ve hayatımızı nasıl etkilediğini değerlendirmeye devam etmek istedik.

    Pandemi ve ötesi dosya konumuzda Dr. Nilay Etiler Türkiye’deki Covid-19 salgınının yönetimini “Türkiye’de COVID19 Salgını Nasıl Yönetiliyor?” yazısında ayrıntılı olarak incelerken; Prof. Dr. Özlem Kurt Azap “COVID-19 ve Sağlık Çalışanlarının Sağlığı” başlıklı yazısında, SGK’nın Covid-19 tespitinin hastalık sigortası kapsamında bildirilmesi talimatı karşısında, salgınla mücadelenin kahramanları olan ve en riskli kesimde yer alan sağlık emekçilerinin bulaşa yakanlanması durumunu iş kazası ve meslek hastalığı bakımından değerlendirdi ve hastalık sigortası kapsamında değerlendirilmesinin nasıl hak kayıplarına neden olacağını ele aldı. Av. Nuray Özdoğan ise iktidar tarafından salgının halkın ifade özgürlüğünü kısıtlama amacıyla nasıl kullanıldığını “İfade Özgürlüğünün Kullanımından Sosyal Mesafe” başlıklı yazısında incelerken; Prof. Dr. Gamze Yücesan emek mücadelesi açısından salgın dönemini “Salgında Emek Mücadelesi: Sorunlar Çoğalırken Çözüm Netleşiyor” yazısında değerlendirdi.

    ***

    Pandemi süreci devam ederken, çoklu baro ve TBB temsiline ilişkin değişiklikler gündeme getirilmiş ve akabinde de bunlara ilişkin kanun değişikliği hızlıca Meclis’ten geçmişti. Yeni düzenlemelere göre bu yıl Ekim ayının başında tüm baroların genel kurulları ve Aralık ayında da TBB Genel Kurulu yapılacak. Biz de bu sayımızın ikinci dosya konusunda yapılan çoklu baro değişikliğini, avukatlık mesleğinin ve mesleki özgürlüğündeki dönüşümü ve bu dönüşümler nedeniyle mesleğin ilerideki mücadele pratiğinin nasıl şekilleneceğini tartışmak istedik. Bu kapsamda “Avukatlık mesleğine ilişkin tartışmalar” dosya konumuzda Dr. D. Çiğdem Sever “Çoklu Baro: Kamu Tüzel Kişiliği Kavramı Üzerinden Bir Analiz” başlıklı yazısında çoklu baro yönteminin Anayasa’nın 135. maddesine aykırılığını idare hukuku bağlamında incelerken; Av. Nazım Tural avukatlık mesleğinin bağımsızlığını AİHM ve AYM kararları kapsamında “AYM ve AİHM kararları ve Avukatların Mesleki Özgürlüğü” yazısında değerlendirdi. Av. Dr. M. Vakur Kulat ise “Avukatlık Şirketi: “Bildiğimiz” Avukatlığın Sonu mu?” başlıklı yazısında hukukun ve mesleğin piyasalaşması nedeniyle mesleği gelecekte bekleyen başka bir sorunu, avukatlık şirketlerini ve buna ilişkin analizlerini paylaşırken; Danışma Kurulu üyemiz Av. Bilgütay Hakkı Durna, baroların genel kurulları yaklaşırken mesleğin dönüşümü ile savunmanın nasıl bir mücadele hattını örmesi gerektiğini değerlendirdi.

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda yine çok değerli yazılar yer alıyor.

    Dr. Mehmet Cemil Ozansü, Danıştay’ın Ayasofya kararının ne anlama geldiğini kamu hukukunun farklı alanları yönünden “Ayasofya ve Milli Egemenlik (Ek)” başlıklı yazısında değerlendirirken; Dr. Mustafa Erçakıca, Kuzey “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Halkın Dışa Karşı Temsiline ve Hükümet Sistemi Değişikliğine İlişkin Tartışmalara Hukuk Perspektifinden Kısa Bir Bakış” yazısında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni meşgul eden güncel sorunları, Kıbrıslı Türklerin dış ilişkilerini sürdürme uygulamalarını uluslararası hukuk ve başkanlık sistemine geçiş tartışmasını ise anayasa hukuku açısından ele aldı. Mercekyazısında Evrim Şenöz ise, sermayenin ve iktidarın salgını fırsata çevirerek yarattığı durumları ve bunların emekçiler açısından sonuçlarını “Korona Fırsatçılığı” yazısında değerlendirdi.

    Emeğin Notları sayfamızda Av. Necdet Okcan kıdem tazminatı fonu taleplerinin nedenlerini ve fonun emekçiler açısından etkilerini “AKP İktidarının Kıdem Tazminatı Fonu Serüveni” başlıklı yazısında incelerken; İktisat Notları sayfasında Prof. Dr. İzzettin Önder, “Pandemi ve Emekçiler” başlıklı yazısında salgının yönetilememe sorunun sistemle ve iktisadi yapıyla bağlantısını ve pandeminin emek üzerindeki maliyetini değerlendirdi.

    Mizah sayfamızda ise Avukat Hüsnü Niyetli, avukatların pandemi sürecinde nasıl çalıştıklarını ve karşılaştıkları durumları mizahi diliyle “Adliyelerden Virüs Manzaraları” başlıklı yazısında ele aldı.

    ***

    Dergimizin daha önceki sayılarında da yer verdiğimiz üzere, ÇHD ve Halkın Hukuk Bürosu üyesi avukatlara açılan davada birçok usulsüzlük yaşanmış ve bunlara rağmen mahkûmiyet kararı verilmişti. Avukatların temyiz talepleri ise Yargıtay tarafından bir türlü ele alınmamaktaydı. Bu nedenle, Avukat Ebru Timtik ve Avukat Aytaç Ünsal adil yargılanma talebiyle 5 Nisan günü ölüm orucuna başlamışlardı. Sağlık durumlarının kötüye gitmesine ve Adli Tıp tarafından tahliye edilmeleri gerekliliğine ilişkin verilen rapora karşın, tahliye edilmediler ve Av. Ebru Timtik ölüm orucunun 238. gününde, ne yazık ki adil yargılanma talebi için hayatını kaybetti. Ölümünden kısa bir süre sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi davadaki cezaların çoğunu onadı, Aytaç’ın ise cezasını onadı ancak sağlık durumu nedeniyle iyileşene kadar infazını durdurdu. Belirtmek isteriz ki, söz konusu dosyaya ilişkin Yargıtay kararında, savunma makamının birçok itirazının değerlendirilmemesi ve karar gerekçesinde avukatlık mesleğinin bağımsızlığına, savunma hakkının kullanılabilmesine ve adil yargılanma hakkına ilişkin yer alan birçok sınırlandırıcı yorumun kabul edilmesi mümkün değildir ve Yargıtay’ın bu görüşleri kaygı vericidir.

    ***

    Yıllardır deprem ve sel gibi afetler, tren kazaları ve maden göçükleri gibi olaylar kader olarak gösterilmeye çalışıyor. Biz de dergimizin Kasım Aralık 28. sayının dosyasında, “kazalar/afetler kader midir” sorusunu ele almak istiyoruz. Bu konuda sizlerden gelecek öneri, yazı ve katkıları beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…