Kategori: Sayı 39 Mart – Nisan -Mayıs 2023

  • Mizah: Büyük A ve Ağabeylerimiz, Ablalarımız

    Haklı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu, malumunuz, Türk Ceza Kanunumuza “217/A” maddesi olarak eklendi. Hükümetimiz döneminde çok oldu bu ekler tabii; kanunumuzun bazı fiilleri cezalandırmaya yetmediği veya bazı fiillerin özellikle cezalandırılmasının istendiği durumda sorun, “büyük a” şeklinde yeni suç eklenerek çözülmeye çalışıldı.

    En son eklenen “büyük a” olan TCK’mızın 217/A maddesi de kamuoyunda tartışıldı tabii. Dergimizde de yer buldu hâliyle bu tartışma. Bense, düzenleme henüz yasalaşmadan söylenenleri ve düzenleme yürürlüğe girdikten sonra yaşananları aktarmaya çalışacağım naçizane, sonra da yazımı gönderip seçim anketlerine bakacağım, ilk turda bitiyor mu diye. Romatizmam var, ikinci tur yorar da beni.

    TCK m.217/A ile ilgili olarak “yerli ve milli” ağabeylerimiz, ablalarımız; bu düzenlemenin elzem olduğunu, yalanla ve dezenformasyonla mücadelenin artık kaçınılmaz hâle geldiğini, kaldı ki bu düzenlemenin başka ülkelerde de olduğunu söylediler. Yine bu suçun oluşması için birçok şartın bir araya gelmesi gerektiğinden dem vurdular, kolay işlenemezmiş yani bu suç. Mesela dediler ki, sırf yalan haber, suçun oluşması için yeterli değil; haberin ülkenin güvenliğini ve kamu sağlığını etkilemesi lazım. Yine bu bilgi paylaşımı, halk arasında endişe, korku veya panik yaratmalı, kamu barışını bozmalı ve aleni olmalı, olmalı da olmalı. Bir de şunu ekledi bu ağabeylerimiz, ablalarımız: “Yurttaşa, gazeteciye baskı ve maskı hikâye, ceza miktarı itibariyle zaten tutuklama olmaz”.

    Çizgili pijamamla televizyon başında oturup bu ağabeyleri, ablaları dinlerken ve pijama üstü cebimde bulunan kağıdıma kırmızı tükenmez kalemimle not alırken içim rahat etti tabii. Çünkü ben bu düzenleme ile; gazetecilerin ve sade vatandaşların hürriyetlerinin tahdit edileceğini, bu şahısların paylaşımlarından dolayı tutuklanacaklarını düşünmüştüm. Neyse ki öyle olma ihtimali yokmuş. Sonuçta o ağabeylerimiz, ablalarımız bilir, neyin suç olup neyin olmayacağını, kimlerin tutuklanıp tutuklanmayacağını. Nihayet düzenlememiz, muhalefetin muhalefetine rağmen, çizgili pijamam rahatlığında 18 Ekim 2022 tarihinde yürürlüğe girdi.

    Aradan geçen 6-7 ay sonrası dergiye yazı yazma zamanı gelince, 217/A ile ilgili haberleri araştırmalara giriştim kısıtlı Googleşinas imkânlarımla. Haberlere göre Bitlisli bir gazeteci, bir kız çocuğuna cinsel saldırıda bulunulduğuna yönelik 13 Aralık 2022’de yaptığı bir paylaşımdan dolayı gözaltına alınmış, 14 Aralık 2022’de tutuklanmış, 8 gün cezaevinde “konakladıktan” sonra tahliye edilmiş. Şahıs, Şubat ayında da 10 ay hapis cezası almış. Ağabeylerimin, ablalarımın söylediği; haberin ülkenin güvenliğini ve kamu sağlığını etkilemesi, halk arasında endişe, korku veya panik yaratması, kamu barışını bozması, evlerine ateş salması şartları oluşmuş demek ki, cezayı kesmişler, önden de tutuklamışlar gazetecimizi.

    Osmaniye’de de 26 Şubat 2023 tarihinde tutuklanmış iki gazeteci, depremzedelere yardım için gelen çadırların bekletildiği yönünde haberlerinden dolayı. 1 ayı aşkın süre de tutuklu kalmış gazeteciler, hamdolsun çadırlar da hiç bekletilmemiş.

    Yine, afet bölgesi ile ilgili sosyal medyada yanlış bilgi verdiği iddia edilen şahıs 12 Şubat 2023 tarihinde tutuklanmış, 1,5 ay sonra salıverilmiş. Demek ki hassas kamu barışımız ve ince ruhlu iç ve dış güvenliğimiz kötü etkilenmiş bu paylaşımdan.

    En son da malumunuz; Serdar Akinan TCK m.217/A’da tanımlı suçunu işlediği iddiasıyla gözaltına alındı, Çanakkale’den İstanbul’a götürüldü, orada serbest bırakıldı; yurt dışına çıkış yasağı ve haftada 2 kez karakola imza verme şartıyla. Hürriyeti tahdit yok gibi bir şey, “tahditçik” bir nevi…

    Sonuç olarak ağabeylerimizin, ablalarımızın söyledikleri ile gerçek çok da örtüşmemiş gözüküyor. Hâlbuki ne kadar iyi niyetli bir şekilde hazırlanmış bir düzenlemeydi bu, yazık oldu. Ama olsun, yalana karşı ne güzel mücadele örneği sergiliyoruz; bazı “istisnalar” olsa da, “büyük a” düzenlememiz ve uygulaması yerinde gözüküyor. Ağabeylerimize, ablalarımıza destek verdikleri için teşekkürler. Destekleri bol olsun…

  • Atölyelerimizden Notlar: “Anayasa Yargısında Uluslararası Andlaşmaların Denetimi” Atölye Raporu

    Sunumumda, doktora tezimin konusunu oluşturan; “uluslararası andlaşmaların anayasaya uygunluk denetimi” usulü hakkında genel bir bilgi vermeye çalışacağım[1]. Bunu yaparken salt pozitivist bir yöntem benimsemek, teknik hukuki konulara yoğunlaşmak istemiyorum. Daha ziyade bu denetim usulünün teorik arka planına ve önemine yoğunlaşacağım.

    İlk olarak belirli bazı temel kavram ve bilgileri oturtmak gerekir: Denetime konu olan bir “uluslararası andlaşma” şüphesiz iki yönlü bir metindir. Bir tarafı uluslararası hukuka bakar; diğer tarafı ise ulusal hukuka bakar. Bu metin, uluslararası hukuk ve iç hukuka ait bazı işlemlerin bir araya gelmesi ile hayat bulur. Dolayısıyla anayasa yargıcının önünde olağan bir iç hukuk normunda daha farklı bir metin vardır; yargıcın işi daha meşakkatlidir. Çünkü yargıç aslında bu denetimi gerçekleştirirken klasik bir denetim yapmamaktadır. En kaba tabiri ile söyleyecek olursak yargıç, devletin uluslararası alandaki bir yükümlülüğünü denetlemektedir ve dolayısıyla yargıcın vereceği “anayasayı ihlal” kararının çok farklı sonuçları olabilir. Bu nedenle, karşılaştırmalı anayasaya hukukunda, devletin uluslararası alanda zor durumda kalmasını engellemek için uluslararası andlaşma denetimi daha çok a priori yani devlet andlaşmayı henüz onaylamadan önce gerçekleştirilir. Uluslararası andlaşmaların onaylanmalarından sonra denetime tabi olmalarının ise a posteriori denetim olarak adlandırıldığını da ekleyelim.

     Peki anayasa yargıçlarına böyle bir denetim verilmesinin gerekçesi ne olabilir?

     Geçen atölyelerden birinde Ulaş Karadağ Hoca bizlere “küresel anayasacılık” kavramından bahsetmişti[2]. O atölyede, küreselleşmenin geldiği noktada, hukuku yaratan iradenin [liberal bir ön koşul olarak] artık parlamento iradesini aşan uluslararası iradelerden kaynaklandığını anlatmaya çalışmıştı. Bugün bize uygulanan hukuk normları, bizlerin dâhil olduğu bir süreç neticesinde değil, transnasyonel hukuk aktörlerinin iradesinden kaynaklanmaktaydı. Örneğin artık günlük hayattaki vakalara uygulanan normlar, bizlerin sözde iradesinden kaynaklanmıyor; IMF’nin ya da belirli teknoloji devlerinin iradesinden kaynaklanıyor. Bunun doğal bir sonucu da “küresel anayasacılık” dediğimiz bir olgudur aslında. İşte bu tespitten hareketle, uluslararası andlaşmaların denetimini de kavrayabiliriz…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] Bu sunumda yer alan bilgilere ve tartışmalara ilişkin daha detaylı bilgi için bkz. Pınar Dikmen, “Uluslararası Andlaşmaların Anayasaya Uygunluk Denetimi”, Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2020.

    [2] Ulaş Karadağ, “Kapitalizmin Dönüşümü ve Küresel Anayasacılık”, Hukuk Defterleri Atölyesi, 21 Aralık 2022, İstanbul.

  • Hukuk Tarihi: Krikor Zöhrab’ın 1886’da Zamanaşımına Dair Yazdığı Eseri: Hukuk-ı Ceza Müruruzamanları

    1861-1915 arasında yaşamış büyük Osmanlı münevveri Krikor Zöhrab, 54 yıllık yaşamında siyasi ve edebî birçok yazılı eser vermiştir. Çok yönlü bir kimse olan Zöhrab’ın esas mesleği avukatlıktır. II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi’nde bir dönem ceza hukuku öğretim görevlisi olarak da çalışmıştır. Zöhrab’ın siyasi ve edebi eserlerinin çoğu yeniden yayınlanmıştır fakat en önemli mesleki eserlerinin henüz yeni yayınları yapılmamıştır. Bu eserlerden biri Zöhrab’ın Türkçe yazdığı 1886’da basılan “Hukuk-ı Ceza Müruruzamanları” adlı kitabıdır.[1] Bu yazımda, Zöhrab’ın bu kıymetli eserini tanıtmaya çalışacağım.

    Yazarın “Dava Vekillerinden Krikor Zöhrab” imzasıyla henüz 25 yaşındayken yayınladığı görülen Hukuk-ı Ceza Müruruzamanları, ülkemizde ceza hukukunun özel bir alanında yayınlanmış, bilinen ilk kitap olmasının yanında hukuk zamanaşımı konusunda da tafsilatlı bilgiler vermektedir. 146 sayfa olan kitap, İstanbul’da basılmıştır. İlk 83 sayfasında zamanaşımı konusu genel hatlarıyla ele alınmış ve 63 sayfalık ikinci kısımda ceza hukuku zamanaşımı ele alınmıştır. Zöhrab, eserinde kullandığı Fransızca bazı hukuk terimlerine Türkçe karşılıklar vermiştir.[2]

    Zamanaşımını genel olarak ele alan ilk bölüm, 4 kısım ve 15 alt başlıktan oluşmaktadır. Birinci kısımda zamanaşımının tarifi, türleri, ortaya çıkış ve koyuluş sebepleri anlatılır. Eserin ilk cümlesinde Zöhrab, “Müruruzamanla deâvinin sukûtu memâlik-i mahrûse-i şahânede mine’l-kadîm câri olan ahkâm-ı şer‘iyye ve kanuniye cümlesinden bulunduğu misillü Avrupa devletlerinden kâffesinin hukuk-ı mevzûasında vardır” diyerek zamanaşımı usulünün Osmanlı Devleti’nde uygulanan şerî hukuk sistemi icabınca çok eskiden beri var olduğu gibi Avrupa devletlerinin de tamamının hukuk sisteminde mevcut olduğunu belirtir ancak, “Avrupa’da ve Memâlik-i Osmâniyye’de câri olan müruruzaman usûlleri beyninde bir fark-ı azîm vardır ki bu nokta nazar-ı dikkatten asla dûr edilmemelidir”. Osmanlı hukuk sistemine göre, var olan bir hak zamanaşımı sebebiyle yok olmaz, sadece bu hak ve hakka bağlı davalar mahkeme tarafından dikkate alınamaz hâle gelir. Bu kuralın bir istisnası ise, “hukuk-ı hâkimiyetin menbâ-ı müstakilli” olan padişah için her türlü davanın her zaman dinlenilebilmesi mümkün olduğundan, hâkimlerin bu husustaki yasaklılığı padişahın özel “irâde”si ile kaldırılabilir.[3] Var olan bir hakkın sırf zamanaşımı sebebiyle yok olmadığının örneği olarak; zamanaşımı bulunan bir davada davalı taraf, hâkim huzurunda davacının kendisinde hakkı olduğunu açıkça ikrar ve itiraf ediyorsa zamanaşımı dikkate alınmaz ve davalının ikrarına göre hüküm verilir.[4] Fakat Fransız hukukunda zamanaşımı, doğrudan doğruya hakkın düşmesine sebep olur. Osmanlı hukuk sistemi ile Fransız hukuk sistemi arasındaki zamanaşımı hususunda böyle bir temel fark vardır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    [1] Krikor Zöhrab, Hukuk-ı Ceza Müruruzamanları, İstanbul, Mihran Matbaası, 1302. 1302 yılı rumî tarih kabul edildiğinde miladî olarak 1886/1887’ye tekabül etmektedir. Kitabın 1 sene sonra aynı matbaada “Birinci Sınıf Dava Vekillerinden Krikor Zöhrabyan” imzasıyla 2. Baskısı yapılmıştır. Her iki baskı da 146 sayfadır ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kütüphanesi Nadir Eserler Koleksiyonu’ndan erişilebilir. Yazıda “a.g.e.” ibaresiyle vereceğim her dipnot bu eserdendir.

    [2] Acquisitive: temlikî, libérative: tahlisî, fin de non recevoir: müdafaa-i ibtidâiye, presomption légale: delil-i kanuni, destination: maksat ve hizmet, proprieté privée: tasarruf-ı şahsiye, interruption: müruruzamanın inkıtâı, suspension: müruruzamanın tevkifi, excés de pouvoirs: tecavüz, incompétence: merci addolunmayan, formes: şekil, limitative: tahdidî, ordre publique: intizam ve inzibat-ı umumiye, questions préjudicielles: itirâzat-ı müstecire, eléments constitutifs: eczâ-yı esasiye, péremption d’instance: istidânın iptali, péremption de jugements: ilamatın iptali.

    [3] a.g.e. s. 3.

    [4] Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye madde 1674: Tekâdüm-i zaman ile hak sâkıt olmaz. Binâenaleyh müruruzaman bulunan bir davada müddeâaleyh huzur-ı hâkimde müddeînin davası veçhile hala kendisinde hakkı olduğunu sarahaten ikrar ve itiraz ediyor ise müruruzamana itibar olunmayıp müddeâaleyhin ikrarı mucibince hükmolunur. Ama müddeâaleyh huzur-ı hâkimde ikrar etmeyip de müddei ânın diğer mahalde ikrar etmiş olduğunu dava ederse müddeînin asıl davası istimâ olunmadığı gibi ikrar davası dahi istimâ olunmaz. Fakat dava olunan ikrar mukaddemâ müddeâaleyhin mâruf olan hat veya hatemini hâvi bir senede raptolunup da ol senedin tarihinden vakt-i davaya kadar müruruzaman müddeti bulunmamış ise o surette ikrar davası istimâ olunur.

  • Kavramları Tersyüz Ediyoruz: Hukukun Üstünlüğü, Fakat Hangi Hukuk?

    Hukukun üstünlüğü kuralı her birey için çok önemlidir. Her birey, toplumdaki yeri, mevkii ve makamı ne olursa olsun mevzuat çerçevesinde belirlenmiş haklarına sahiptir ve söz konusu hakları bağlamında herkese ve her güce karşı korunaklıdır. Birey, mutlak değil, mevzuat çerçevesinde belirlenmiş haklara sahiptir ve bu haklar bağlamında korunaklıdır. Bireyin mutlak haklarından vazgeçtiği ilk aşamada Hobbes ve Rousseau ile yaptığı sosyal sözleşme yer alır. Sosyal sözleşmede birey toplum içinde sağlanan güvenlikle mutlak özgürlüğünü takas etmiştir. Bu takas işlemi yüzeysel görüntüsüyle bir fedakârlık değil, genel korumadan yoksun ortamda karşılaşacağı risklerden topluca korunmanın doğal bedelidir. Sosyal sözleşme ile sağlanan güvenlik bir vatandaşlık hakkıdır.

    Günümüzün çağdaş toplum yapısında vatandaşlık hakkı adalet üzerine inşa edilir. Toplumsal kurumların temel ilkesi adalet, düşünce sisteminin temel ilkesi ise gerçekliktir. Gerçeklik üzerine inşa edilen adalet ilkesinin temel kuralı, bir bireyin özgürlüğünün toplumun diğer kesiminin daha büyük bir yararı uğruna dahi kısıtlanamayacağı koşuluna dayandırılır. Bu kurala göre, adil bir toplumda vatandaşlar özgürdür ve kişisel özgürlükler, diğer kişilerin özgürlüklerini kısıtlamamak ve/veya onlara zarar vermemek koşulu ile kısıtlanamaz.  Böylece, ekonomik işlemler ya da ilişkiler dışında sair toplumsal ilişkiler bağlamında çatısı belirlenmiş adalet ilkesine göre gerçekleşmiş haklar politik tartışma konusu yapılamaz. Adaletsizlik, ancak çok daha büyük adaletsizliği önleme gerekçesi ile savunulabilir.[i]

    Adalet hukuksal normlarla bireysel hak ve özgürlük sınırlarını çerçeveleyen sistem olarak tarihin aşamalarından süzülerek günümüzdeki düzeyine ulaşmıştır. Günümüzde hak-hukuk-adalet arayışı ve savunusu yapılırken köleliğin hâkim olduğu antik Yunan ve Atina filozoflarına, Epiküryen ve Stoacılara değil, on yedinci yüzyıl ve sonrası filozoflara atıf yapılır. Günümüzün başat düşünce sistemi üçlü aşamanın tarihsel-düşünsel kanallarda imbiklenerek ulaşılmış sonuçtur. Birincisi, modern dünyanın oluşumunu şekillendiren on altıncı yüzyıl reformlarıdır. Reformların en önemlisi de, Ortaçağın dinsel tekilliğinden dinsel çoğulculuğa geçiş ve böylelikle Luther ve Kalvin’in de yollarının açılmasıdır.[ii]İkincisi, merkezi otorite olarak çağdaş ulus devlet yapılarının ortaya çıkışıdır. Üçüncüsü ise, modern bilimin, matematiğin ve ona dayalı fizik biliminin geliştirilmesidir.[iii] Bu süreçlerde hak ve özgürlüklerin gelişme ve bunların yasalara yansıma biçimini izlemek amacıyla tarihte ufak bir gezinti yapmamız gerekiyor.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

    [i] Rawls, John (1999), A Theory of Justice, The Belknap Press of Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts, s. 3-4.

    [ii] Hegel, G.W. (1991), Elements of the Philosophy of Right, (H.B.Nisbet, terc.), Cambridge University Press, s. 302.

    [iii][iii] Rawls, John (2000), Lectures on the History of Moral Philosophy, Harvard University Press, London, s.5-6.

  • Deprem ve Çözülen Devlet

    6 Şubat 2023 tarihinde ardı ardına gerçekleşen depremler sonrası yaklaşık üç gün deprem bölgesinin değişik alanlarına ve özellikle köylere arama kurtarma ekiplerinin ve yardımların ulaşamaması, onlarca insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. AFAD yardımlarının ve yetişmiş arama kurtarma ekiplerinin sayılarının azlığı, Türk Kızılayı’nın günlerce ortadan kaybolması ve sonrasında AHBAP ve diğer yardım kuruluşlarına çadır sattığının ortaya çıkması, binlerce kişinin kimlik tespiti yapılmadan kefensiz gömülmeleri ve deprem bölgesinde bulunan askerlerin alana çıkarılmaması gibi örnekler, sahada yardım çığlıkları atılırken o “muktedir, güçlü” devletin ortadan kaybolduğunu gösterdi.

    Depremden aylar geçmesine rağmen çadır ve konteyner kentler usulüne uygun ve talep oranında kurulamadı. Bunun yanında kurulan çadır ve konteyner kentlerde hijyen, su, temel gıda gibi en temel ihtiyaçlara ilişkin sorunlar hâlen bulunmakta. Hatay Samandağ’da asbestli deprem molozları çadır kentin tam karşına yığılmış durumda. Uzmanlar, Samandağ’ın merkezinde, çadırların tam karşısına yığılan bu molozların hızlı bir biçimde kaldırılmaması hâlinde bölge halkının başka halk sağlığı sorunları ve hastalıklara maruz kalmalarının kaçınılmaz olduğunu açıkladı.

    Tüm bu süreç, uzun süredir tek adamlı otoriter rejimle yönetilen Türkiye’de anayasayla güvence altına alınan temel değerlerin ortadan kalktığını gösterdi. Bunun yanında “nerede bu devlet?” sözüyle hatırlanan meşru taleplerdeki “devletin” sadece tek adama yakın çıkar gruplarının sermaye birikiminin arttırılması dışında hiçbir işe yaramadığını gösterdi.

    Günümüzde demokrasi dışı rejimler belli gruplara ayrılarak sınıflandırılıyor. Akademik çalışmalarda yoğun bir biçimde ana kaynak olarak kullanılan Xavier Marquez’in Demokrasi Dışı Siyaset Otoriterlik, Diktatörlük ve Demokratikleşme kitabında demokrasi dışı rejimler tek adamlık ve kurumsal kontrol olarak ikiye ayırıyor. Bu iki rejim kendi içinde başka bir sınıflandırmaya daha tabi tutuluyor. Seçimler, iktidar için verilecek mücadele biçimleri ve iktidarın kazanılmasına ilişkin engeller ve kontrol mekanizmalarının kullanılışlarına göre, demokrasi dışı rejimler; rekabetçi otoriter, otoriter, teokratik ve ideokratik olarak sıralanıyor.[1]

    21 yıllık AKP hükümetleri dönemlerinde AKP’nin değişik biçimlerde yukarıda sıralanan sınıflandırmaların alanlarına giren uygulamalara imza attığını biliyoruz. Her ne kadar AKP’nin güncel konumu için doğrudan bir tarif ya da reçete verilemese de Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin artık tek adam rejimiyle yönetildiğini söylemek çok da zor değil.

    Tek adamlı rejimlerin kendilerine has siyasi pratikleri aslında Türkiye’de deprem sonrası “devletin” nasıl ve neden ortadan kalktığını, afet durumlarında ihtiyaç sahiplerine verilecek çadırların nasıl satıldığını ya da askerin neden ikinci günden itibaren sahra hastanesi ya da yemekhane kurmayıp, kışlasında oturma emri aldığını gösterir.

    Marquez’e göre demokrasi dışı siyasetin uygulama alanlarından biri tek adamcı rejimi meşrulaştırıcı normların ve kurumların kurulmasıdır. Bu normlar ve kurumlar aslında sadece olağan dönemlerde değil ve fakat olağanüstü durumlarda tek adamların ağzından çıkacak olan tek bir söz ile hareket edilmesinin önünü açar. Buna verilecek en iyi örneklerden biri Afet ve Acil Durum Başkanlığı’dır (AFAD). Çünkü AFAD’ı ortaya çıkartan mevzuat ya da yasal zemin afet durumunda tek adamcı rejimin ağzından çıkan emirler dışında herhangi bir devlet kurumunun harekete geçmesini engeller ya da devlet kurumların koordinasyonunun ortaya konulmasını engeller. Çünkü AFAD afet öncesi ve sonrasında devlet tarafından yerine getirilecek bütün idari eylem ya da işlemlerin tek elden, İçişleri Bakanlığı tarafından yürütülmesinin önünü açan bir başkanlık olarak tasarlanmıştır. AFAD, 2009 yılında, 1999 depremindeki organizasyon sıkıntısı bahane edilerek ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’na bağlı Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve Başbakanlık’a bağlı Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü kapatılması sonrası 29.5.2009 tarih ve 5902 sayılı kanunla yürürlüğe giren bir başkanlık olarak karşımıza çıkmıştı. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildikten sonra AFAD, 15 Temmuz 2018’de, İçişleri Bakanlığı’na bağlandı.[2] Bu sayede AFAD, daha önceden birden çok bakanlığın değişik uzmanlıklar üzerine kurduğu teşkilatlarını birleştirerek sadece İçişleri Bakanlığı’nın emir ve talimatları doğrultusunda hareket eden bağımsız bir kurum olarak yapılandırıldı. Ancak tüm bu yapılandırılmış gücüne rağmen Şubat 2023 depremlerinde AFAD personel, ekipman ve hız bakımından geri kaldı. Deprem sonrası 10 ilde ilk üç gün sadece belli başlı enkazda yeterli ekipmana sahip AFAD personeli çalıştı. AFAD’ın yeterli olamayacağı anlaşıldığında ise Türkiye genelindeki yerel yönetimlerin arama kurtarma ve itfaiye ekipleri bölgeye sevk edilerek daha yaygın bir çalışma yapılması amaçlandıysa da deprem sonrası ilk saatler kaçırıldığı için çoğu insan soğuk ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. AFAD tek adamcı rejimin tek yetkiliye bağlı emir mekanizmasının işlerliği amacıyla kurulan bir kurum olduğundan afete bağlı gelişen çetrefilli sorunlara çözüm üretemedi. Oysa deprem gibi afetler sonrası inşaat araçlarının bulunması ve kullanımı, ilk yardım ve sağlık hizmetlerinin sağlanması, güvenlik ve temel ihtiyaçların karşılanması gibi birçok unsuru bir arada toplayan ve ancak birden çok devlet mekanizmasının işletilmesiyle ortaya konacak eylemlerin yapılması gerekmekteydi. Ancak afet durumlarında tek uzmanlık kurumu olarak AFAD’ın yetkili kılınması, bunun karşısında AFAD’ın görevlerini yerine getirmesi için tek adam rejiminin olurlarının aranması ülkeyi bu sonuca götürdü.

    Tek adamın kendi rejimini meşrulaştırdığı normlar ve kurumsal çalışmaların deprem özelindeki bir başka örneği AKP’nin ilk yıllarında EMASYA (Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma) Protokolü ve DAFYAR’ın (Doğal Afet Yardım Planları) iptal edilmesidir. Söz konusu protokol ve plan afetlerde askeri birliklerin, kendi güvenliğini sağladıktan sonra, emir almaksızın çadır, fırın, hastane kurabilmesini ve güvenliğin sağlanmasının önünü açıyordu. Şubat depremi sonrası ortaya çıkan sorunlardan olan ve AFAD tarafından koordine edilemeyen kamyon, tır, kepçe, vinç gibi sivil araçların tahsis edilmesi protokol ve planla askere bırakılıyordu. Protokol ve plan bunların yanı sıra arama kurtarmaya kimlerin hangi araçlarla katılacağına ilişkin düzenlemeler de içeriyordu.[3] Askerin bu alandan vareste tutulması 6 Şubat 2023 tarihinde ise askerin alana çıkması için Cumhurbaşkanı’nın emrinin beklenmesi binlerce insana geç ulaşılmasına ve ilk günlerde güvenlik açığına neden oldu. Gıda, barınma, temel ihtiyaç malzemelerinin tedariki, sivil toplumun desteğine ve dayanışma ruhuna bırakıldı. Depremin ilk günlerinden sonra sosyal devletin anayasal görevlerini ulusal/uluslararası yardım kuruluşları yerine getirdi. İlerleyen günlerde, devletin çekildiği bölgelere tarikatlar yerleştirildi. Devletin siluetinin tamamen kaybolduğu, depremzedelerin ihtiyaçlarının karşılanamadığı bugünlere hemen gelinmedi hiç kuşkusuz. Tek adam rejimi afetlerde harcanması gereken devlet kaynaklarını, yolsuzluklar ve yine tek adamın sağladığı “meşru” zeminler dolayımıyla kendine yakın bir grup sermayedarın özel tüketimine bıraktı.

    AKP hükümetleri döneminde, yargı organı da dâhil olmak üzere hiçbir kurumun tek adamcı rejimin uygulamalarını denetlememesi/denetleyememesi rejimin gücünün giderek yoğunlaşmasına neden oldu. Deprem sonrası tek bir idarecinin yargılanmaması ya da istifasının istenmemesi sadece sınırlarda yakalanan tek tük sorumlu müteahhittin yargılamaya sevk edilmesi, artık rejimin istemediği kimsenin yargılanmadığını ya da sorumlu tutulmadığını gösterdi. Bunun dışında depremin ilk günlerinde, toplumsal tepkiler sonrası yapılan sansür hamleleri ve sosyal medyada bant daraltma gibi uygulamalar, en ufak bir muhalif alanın oluşmasına rejimin tahammülü olmadığını gösterdi. Tek adamcı rejimde muhalefetteki siyasi partilerin etkisinin silikleşmesi, meclisin etki alanının kaybolması da bir başka unsur olarak karşımıza çıktı.

    Enkazın altından gelen sesleri duyup yardım edemediğimiz 6 Şubat’tan bu güne neredeyse dört ay geçti. Deprem bölgesinde bugün insanlar yıkanamıyor, çocuklar eğitim alamıyor. Bazı bölgelerde suya erişim kısıtlı. Tüm illerde halen çadırdan konteynerlere geçiş sağlanamadı. Deprem bölgesi sıcak bir iklime sahip olduğundan yaz aylarında, derecelerin yükselmesi durumunda konteynerlerde hayatın nasıl devam edeceği bir başka sorun. Tüm bunların yanında, devletin saygın kurumlarından olan BOTAŞ Kapalıçarşı’dan gizlice dolar satın aldı ve ülkenin girdiği ekonomik kriz nedeniyle çoğu eve artık temel gıda maddeleri girmiyor. Bu durumda aklımıza tek bir soru geliyor. “Nerede bu devlet?”

     

     

     

     

     

    [1] Xavier Marquez, Demokrasi Dışı Siyaset Otoriterlik, Diktatörlük ve Demokratikleşme, Çev: İsmail Çekem, İletişim Yay., İstanbul, 2019, s. 28.

    [2] https://medyascope.tv/2023/02/12/afet-planlari-yonetici-kadrolari-azalan-butcesi-ve-personeli-afad-bu-depreme-ne-kadar-hazirdi/ (Erişim tarihi: 27.04.2023)

    [3] https://tr.euronews.com/2023/02/17/deprem-sonrasi-tartisilan-emasya-protokolu-nedir-neden-ve-ne-zaman-kaldirildi, https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/depremin-ortaya-cikardigi-hastalik-2055614 (Erişim tarihi: 27.04.2023)

  • Deprem, Hukuk ve Hukukçular

    Ölesiye çalışarak kazanma hırsı,

                                                                                                       başarı güdüsü ve sahip olma tutkusu,

                                                                                                       ekonomik etkinlikleri insan yaşamının

                                                                                                       ana hedefi ve amacı hâline getirerek,

                                                                                                       insanın doğal yaşamdan ve ahlaki

                                                                                                       değerlerden uzaklaşmasına neden olur.

                                                                                                                               KARL MARX

     

    Deprem, kuşkusuz her gün rastlanabilecek yağmur, kar, rüzgâr, fırtına ve benzeri doğa olaylarının ötesinde bir tür felaket olarak algılanan başka bir doğa olayıdır. Yer altındaki veya denizlerin derinliklerindeki fay denilen doğal oluşumların kırılması ve ileri geri hareketleri ile oluştuğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Doğanın kendi olağan mantığı ve devinimi içinde yer alsa da, insanlar üzerindeki olası etkileri çok yıkıcı olabileceğinden, farklı biçimde konumlandırılması normal ve kaçınılmazdır. Her şeyden önce, büyük bir yıkım gücü oluşturma yeteneği nedeniyle kolaylıkla felaket boyutuna ulaşır ve oluşturacağı can ve mal kayıpları insanları doğrudan doğruya etkiler. Ama deprem, aynı zamanda toplumsal bir olaydır. Çünkü, yarattığı sonuçlar itibariyle çok sayıda ve değişik toplumsal sorunlara da yol açar. Büyük miktarda insanın ölümü, yaralanması, binaların yıkılması, insanların konut ve iş yerlerini kaybetmeleri, yüksek ölçekli ekonomik zarar, tarım, sanayi ve ticaretin duraklaması veya çökmesi, kamu hizmetlerinin gerçekleştirilememesi ve hatta tümden yok olması gibi ağırlıklı olarak toplumu doğrudan etkileyen ağır sorunların yaşanmasına neden olur. O hâlde, depreme salt bir doğa olayı olarak bakmak yanıltıcı ve yetersiz bir tutum olur.

    İnsanların en temel yaşamsal etkinliklerinden biri de ekonomiye ilişkin olandır. Her insanın kendisi ve ailesi için yaşamını sürdüreceği, her türden yaşamsal gereksinimlerini karşılayacağı bir işi veya mesleği olması zorunludur. Bu yüzden, ekonomik etkinliklerin gerçekleştirilmesinin değişik aşamalarında doğa ile yan yana veya karşı karşıya gelinmesi de kaçınılmaz olmaktadır. Doğanın kendi düzenine saygılı yaklaşıldığında insanın göreceği zarar asgari düzeyde iken, doğanın küçümsenerek ona zarar verecek şekilde davranılması, her zaman insanın aleyhine sonuçlar doğurmaktadır. Doğaya saygılı davranan ve önlem alan ülkelerde depremin zararlarının çok daha az olduğu yaşananlarla görülmektedir. Fay hattının geçtiği yerlere kentler kurulması, yeni yerleşim alanlarının açılması, kapitalist sistemin bir gereği olarak görülse bile, depremin yarattığı acı sonuçlar bu mantığın sakatlığını açıkça göstermektedir.

    Toplumsal düzenin her zaman insanların yararını esas aldığını ileri sürmek olası değildir. Bireysel/kişisel çıkarların her şeyin önüne geçtiği sistemlerde toplumsal yarar daima ikinci plana itilmekte, kamusal çıkarların tatmini daima ikincil olarak ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz deprem olayı özelinde de bu böyle olmaktadır. Ülkemiz özelinde, “yapı sahibi-yüklenici (müteahhit)-denetim şirketi-belediye-bakanlık” örgütlenmesi şeklinde gerçekleşen kentleşme ve yapılaşmanın, toplumsal yarar kavramından hayli uzak bir görüntü verdiği açıkça ortadadır. Bunun doğal sonucu olarak, devlet adına bakanlık ve belediyeler, tamamen sorunlu ve adeta keyfi bir şekilde kentleşme ve yapılaşma uygulamaları geliştirmekte, doğa açısından önceden tespiti olası sakıncalar yokmuş gibi davranılmakta, bilim insanlarının çalışmaları ve uyarıları göz ardı edilmekte, “doğal afet” isimlendirilmesiyle seller, toprak kaymaları, yangınlar ve nihayet depremler, öngörülmez ve kaçınılmaz birer felaket olarak nitelendirilmektedir. Tabii öyle olunca, sosyal düzenin ve insanların kusurları tümüyle arka plana itilmekte, “işin fıtratında olduğu” veya “kader planında bunun yaşandığı” yorumları ile sorumluların saklanması ve kurtarılması yoluna gidilmektedir. Üstelik perde arkasında çok büyük bir rant ekonomisi olduğu da gizlenmektedir. Yukarıda sözü edilen örgütlenme bu rantın en temel bileşeni konumundadır. Normal zamanlarda herkesin yararlandığı bu sistem olağanlaştırılmakta, ancak deprem gerçekleştiğinde gözler önüne çıkmaktadır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Deprem, Devlet, Sermaye

    6 Şubat 2023 Maraş depremi, Türkiye’de devletin ne olduğunu ve ne olmadığını çok acı bir biçimde gözler önüne serdi. Yaklaştığı çok iyi bilinen depreme karşı ne bir önlem alınmış ne de deprem sonrası için bir hazırlık yapılmıştı. Türkiye ekonomisinin 2000’li yıllardan bu yana inşaat odaklı bir büyüme modeline sahip olduğunu, 1990’ların sonlarından birkaç sene öncesine kadar inşaat ve gayrimenkul faaliyetlerinin gayrisafi yurtiçi hasılanın ortalama yüzde 15’ini oluşturduğu, kamu-özel iş birliği projeleri adı altında ülkenin otoyollar, köprüler, havalimanları ve benzerleri ile doldurulduğunu düşündüğümüzde bu hazırlıksızlık daha da çarpıcı hâle geliyor. Sorunun ekonominin kaynaklarının yetersizliği değil, var olan kaynakların bilinçli politika tercihleri ile tamamen kâr ve rant odaklı olarak kullanılmasında olduğu da bir kez daha tüm açıklığıyla ortaya çıkıyor. Bunca yıldır kamu kaynakları kullanılarak, yasalar değiştirilerek büyütülen inşaat sektörü için deprem gerçeğinin ve insanların ihtiyaçlarının kâr ve rant hırsının oldukça gerisinde kalmış olduğu görülüyor. Yapı denetiminin dahi piyasaya, özel şirketlere bırakıldığı bir ekonomide devletin yahut kamunun rolünün ne olduğunu sorgulama ve tartışmaya açma ihtiyacı kendisini yeniden hissettiriyor.

    Ancak deprem sonrasında halk kendiliğinden seferber olup bölgeye yardım için koştuğunda, her yerde depremzedeler için yardımlar toplanmaya başlandığında, deprem sonrasında günlerce ortada görünmeyen devlet birdenbire ortaya çıkıp bir bağış şovu düzenlemekten de geri durmadı. Bu bağış şovunda başta Merkez Bankası olmak üzere, kamu bankaları ve çeşitli kamu kuruluşları birbirleriyle ve zengin “hayırseverler” ile yarışmaya girişti. Merkez Bankası zaten yasa gereği önemli bir kısmını Hazine’ye aktarması gereken 2022 kârından 30 milyarlık TL’lik bir bağışta bulunurken, daha birkaç ay önce Hazine’den 60 milyar TL’lik sermaye desteği alan kamu bankaları toplamda deprem fonuna 39 milyar TL’lik bağışta bulundu.

    Başka bir deyişle, canlı yayında devlet bir cebinden diğerine para aktararak şov yapmayı tercih etti. Hâlbuki vergi toplama, bütçe yapma ve para yaratma gücü olan bir devletin bağış kampanyasına ihtiyacı olamazdı. Hele ki şimdiye kadar sermaye sahipleri ile yüksek gelir gruplarından doğru düzgün vergi tahsil etmeyen, birbiri ardına vergi afları devreye sokan bir devletin…

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktidarın Deprem Körlüğü

    İktidarın Deprem Körlüğü

    Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremleri üzerinden yaklaşık 3 ay geçti ama acımız hâlâ çok taze. Deprem sonrasındaki organizasyonsuzluğun ortaya çıkardığı çaresizliğin fotoğrafı hâlâ zihinlerimizde ve hepimizin ortak düşüncesi şu: “Böyle olmamalıydı.” 6 Şubat depremlerinin büyük bir afet olduğu bir gerçek ama bu afeti bir felakete çeviren, devletin tüm gücünü elinde tutan, bütün araçlarını yöneten iktidarın hem afet öncesi hem de afet sonrası verdiği kötü sınav oldu. Ülkemizin güneydoğusunda böyle bir afet yaşanması riskinden sürekli bahsedilmesine rağmen, her biri milat ilan edilen önceki depremlerde yaşananlardan gereken dersler çıkarılmadı. Sonuç olarak, depremden önce yapılması gerekenler yapılmadığı, deprem riski gerçekleşmediği sürece görmezden gelindiği ve gerçekleştikten sonra da öncelik iktidarın imajını korumak üzere yaşanan çaresizlik ve kaosu örtmek olduğu için Kahramanmaraş depremleri bir felakete dönüştü. İktidar tüm yaptıkları ve yapmadıkları ile enkaz altında kaldı.

    Çok değil, bundan 24 yıl önce Marmara Depreminde resmi bilgilere göre 17.509 can kaybı ve yaşanan büyük yıkım ile hepimiz bu felaketi bir milat olarak kabul etmiştik. Siyasiler bir daha benzer acıların yaşanmayacağına dair sözler verdiler. Marmara Depremi hepimizin hayatını derinden etkiledi, ülkede kapsamlı ekonomik, sosyal ve siyasal değişimler yaşandı. Seçmenler, üzerine düşeni yapmadığını düşündüğü iktidarın ortağı koalisyon partilerini cezalandırarak onları meclis dışında bıraktı. Depremden sonra hem mevcut koalisyon hükümeti hem de 2002 seçimleriyle gelen AKP iktidarı birçok yasal ve teknik değişikliğe gitti. Fakat yapılan tüm yasal değişikliklerin, yenilenen mevzuat ve deprem risk haritalarının, teknik düzenlemelerin kâğıt üzerinde kaldığını gördük. Kahramanmaraş Depremi yaşanana kadar herkes görevini yerine getirmiş, deprem gerçeği ile yüzleşilmiş olsaydı; bu afet bir felakete dönüşmeyecekti. Eğer 21 yıldır iktidarda olan AKP hükümeti sağlıklı ve güvenli kentler, depreme dayanıklı binalar için gerekenleri tam olarak yerine getirseydi; devlet enkaz altında kalmayacaktı.

    Tüm bu düzenlemelere, afetlere hazırız söylemine rağmen iktidar neden bu kadar kötü bir sınav verdi? 1999 Marmara Depremi sonrası mevzuat geliştirildi, yeni yapılacak binaların deprem dayanıklılığını arttırmak ve bunların denetimi için yasal zorunluluklar getirildi, riskli yapıların tespiti ve dönüşümü adına 6306 sayılı Afet Kanunu yürürlüğe konuldu. Fakat tüm bunlar ya kâğıt üzerinde kaldı ya da iktidar tarafından parasal ve siyasi rant yaratma gibi başka amaçlarla kullanıldı. Her yeni depremle birlikte önlem alınacağı ve riskin bertaraf edileceği söylense de 6 Şubat’ta yaşanan acılar bize aslında hiçbir şeyin değişmediğini gösterdi. Yalnızca kentleşme ve yapılaşma açısından değil, afet yönetimi konusunda da çok eksiklikler olduğunu ve hazırlıkların yetersizliğini gördük. İktidar görev yaptığı çok uzun süre boyunca afet yönetiminde birçok değişiklik yaptı ve tek adam rejiminin inşa sürecinde tüm yetkiyi tek merkezde topladı. Fakat bu değişiklikler ve yapılan yasal düzenlemeler ile ortaya büyük bir yönetim zafiyeti çıktığını, bu alanda yetkin, liyakatli kişilerin tasfiye edildiğini, kapsamlı bir afet yönetimi politikasının, bununla uyumlu acil durum planlamasının olmadığını gördük.

    Bu tablo ile yakalandığımız Kahramanmaraş depremleri 17 Ağustos’tan bu yana geçen bunca zamana rağmen afetler karşısında çok zayıf olduğumuzu acı bir şekilde gösterdi. Bugün hâlâ müdahale edilmeyen kırılgan konut dokusu, sürekli çıkarılan imar afları ile yasallaşan kaçak yapılar, zemin etütleri yapılmadan verilen yapılaşma izinleri afetlere dayanıklı, sağlıklı kentler değil en fazla rant değeri üretmeye yönelik olarak hazırlanan imar planları ile ülkemizdeki diğer deprem bölgelerinde de durumun çok farklı olmadığını biliyoruz. İnşaat sırasındaki denetim eksikliklerinin yanı sıra kolon kesme, taşıyıcı duvarları kaldırma gibi bilinçsiz müdahaleler sonucunda mevcut yapı stokunun deprem dayanımı tamamen ortadan kalktı. Bu uygulamaları ne tespit edecek ne de müdahale edecek bir mekanizma olmadığı gibi, bunlar imar afları ile yasallaştırıldı. Yani iktidar kırılgan yapı stokumuzla yüzleşmek bir yana, bundan siyasi rant elde etmeye çalıştı.

    İktidarın deprem körlüğüne karşı, potansiyel tehditler taşıyan çok büyük bir yapı stoku ile karşı karşıyayız. Ülkemizde yaklaşık 10 milyon yapı var ve sadece 2 milyonu 1999 sonrası değişen mevzuata göre yapılmış. Ülkemizin %70’inin deprem bölgesinde olduğunu hesaba katarsak kalan 8 milyon yapının, yaklaşık 6-7 milyonu potansiyel olarak risk taşıyor. Yani acil olarak tespit edilmesi ve bir program dâhilinde müdahale edilmesi gereken devasa bir riskli yapı stoku bizi bekliyor. Elbette bu yapıları tespit ve müdahale etmek, şehirlerimizin afet dayanıklılığını sağlamak çok büyük bir kaynak gerektiriyor. 6 Şubat depremleri sonrasında Dünya Bankası bu kaynak ihtiyacının yaklaşık 500 milyar $ olduğunu söyledi. Marmara Depremi üzerinden geçen 24 yılda kamu kaynakları ile bu büyük maliyet karşılanabilecekken; biz bu kaynakları kullanılmayan büyük köprüler, tüneller, havalimanları, yollar, büyük şehirlerimize eklenerek onları daha da azmanlaştıran yeni uydu şehirler ve hayali kanal projeleri üzerinden yandaş firmalara aktararak tükettik. Yani yapı stokumuzu yenilemek, güçlendirmek yerine yeni zenginler yaratmayı tercih ettik.

    Bir başka taraftan 6 Şubat depremleri yeni bir gerçekle daha yüzleşmemiz gerektiğini gösterdi. Sadece 1999 öncesi yapılan eski yapı stokumuzun sorunlu olduğunu farz ederken, yeni yapıların da yer yer eskileri kadar risk taşıdığını gördük. Yenilenen mevzuata, güncel yapım tekniklerine uygun yapıldıkları ve denetlendikleri için az hasar almasını beklediğimiz yeni yapılar da depremde önemli kayıplara yol açtı. Hatta trajik, açıklanamaz görüntülerle karşılaştık. Birlikte yapılmış ikiz apartmanlardan 6306 sayılı Afet Kanunu’na göre riskli yapı ilan edilerek yeniden yapılanın tamamen çöktüğü, eski yapının ayakta kaldığı akıl almaz örnekler ile karşılaştık. Depreme dayanıklı ve güvenli şeklinde reklamları yapılan lüks konutlar, rezidanslar ne yazık ki insanlarımıza tabut oldu.

    Zemin durumuna uygun olmayan imar planı kararları, yeterli zemin etüdü yapılmadan verilen inşaat izinleri, doğanın kurallarını ve bilimin yol göstericiliğini dinlemeden rant hırsıyla yapılanların sonucunu acı bir şekilde gösterdi. Ticarileşen yapı denetim süreci, yetersiz mühendislik hizmetleri, malzeme ve işçilik kaynaklı problemler, kaçak yapılara göz yuman imar afları, denetim görevini yerine getirmeyen merkezi ve yerel yönetimler şeklindeki hatalar zinciri kaçınılmaz sonu büyük bir yıkımla getirdi. Bu son bize, sorunun sadece bilime ve tekniğe yeterince kulak verilmemesi değil aynı zamanda bir ahlak ve sistem sorunu olduğunu gösterdi. Ne yazık ki yapılan tüm bu hatalar, umursamazlık, beceriksizlik ve iş bilmezlik bizi bu felakete sürükledi.

    Sonuç olarak deprem öncesinde ve sonrasında yapılması gerekenler yapılmadığı, kamu adına bu işlemleri düzenlemesi gereken iktidar yükümlülüklerini yerine getirmediği için 6 Şubat’ta yaşanan afet bir felakete dönüştü. İktidarın deprem gerçeğini görmezden gelmesi, yani deprem körlüğü yaşadığımız acılara zemin hazırladı. Bir sonraki olası depremde yine büyük yıkımlar ile karşılaşmak istemiyorsak, önümüzde yapılması gerekenlerden oluşan uzun bir liste var. Bizi ülkece fedakârlık isteyen zorlu bir görev bekliyor ve başka bir şansımız da yok. 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerine iktidar gözlerini kapadığı için hazırlıksız yakalandı ama vatandaşlar ve sivil toplumun iş birliği ile büyük bir dayanışma sergilendi. Aynı acıları yeniden yaşamamak için sivil toplum örgütlenmesini, kamuyla iş birliğini artırmamız, tek adam iktidarının beceriksizliğine karşı bilime ve ortak akla dayanan yeni bir yönetim sistemini inşa etmemiz gerekiyor. Yani iş yine bizlere düşüyor. Şimdi ülkemiz için, çocuklarımızın geleceği için, dayanıklı şehirlerde sağlıklı ve güvenli bir yaşam için yeni bir başlangıç diyerek kolları sıvama zamanı.

  • Siyaseti Yok Etme Çabasında Bir Olağanüstülük Kıskacı: İtalya’da Göç Sorunu

    Lisans eğitimi klasik filoloji üzerine olan Birleşik Krallık Eski Başbakanı Boris Johnson, 30 Ekim 2021 tarihinde katıldığı Roma’daki G-20 zirvesinde bir şehir gezintisi esnasında Kolezyum yakınlarında, “Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, büyük ölçüde denetimsiz bir göçün sonucuydu. İmparatorluk artık sınırlarını denetleyemiyordu; insanlar doğudan ve her yerden İmparatorluğa geliyordu ve biz, Avrupa çok uzun sürecek karanlık çağlara yol alıyorduk. Bu yeniden gerçekleşebilir. İnsanlar, tarihin tek yönlü bir çark olduğunu sanacak derecede kibirli olmamalıdır.” demişti.[1] Bu sözlerin sarf edilişi üzerinden daha bir yıl geçmeden 22 Ekim 2022’de İtalya’daki genel seçimleri Sağ Koalisyon almış ve en çok oyu alan, hem İtalya’nın hem de Avrupa Birliği’nin göç sorunu üzerine siyasetini eleştiren aşırı sağ eğilimli Fratelli d’Italia partisi başkanı Giorgia Meloni başbakan olmuştu.

    Meloni daha görevinin başına gelir gelmez 2018’de zamanın Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Matteo Salvi’nin “kapalı liman” siyasetini yenileyerek[2] Akdeniz’de Aquarius’un neden olduğu uluslararası bunalıma koşut bir biçimde Ocean Viking sorununu çıkardı. Meloni, içindeki 234 kişi ile geminin hiçbir İtalyan limanına yanaşmasına izin vermedi ve gemi nihayetinde Fransa’ya ait Toulon’da bulunan askeri bir üsse demir attı.[3] Böylelikle 23 Eylül 2020’de Avrupa Komisyonu tarafından önerisi yapılan ve ilk aşaması 22 Haziran 2022’de geçilmiş “Göç ve İltica Hakkındaki Avrupa Anlaşması” ilk darbeyi almış oluyordu. Öyle ki Fransa bu koşullar altında Schengen Anlaşması’na rağmen sınırlardaki denetimleri sıkılaştıracağı tehdidini İtalya’ya doğru yöneltti.[4] Bu noktada İtalyan Hükümeti, tarihsel nedenlerle olağanüstü hâlle alakalı olarak bir hüküm içermeyen İtalyan Anayasası’nın 77. maddesindeki olağanüstü zorunluluk ve aciliyet durumlarında sorumluluğunu hükümete veren kanun hükmünde kararnamelere başvurdu[5] ve 02.01.2023 tarih ve 1 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyi çıkardı. Denizlerde düzenli arama ve kurtarma yapan gemilerin bayrak ülkelerinin verdiği izin veya aradığı niteliklere uygun olarak çalışması; denizde vuku bulan hadiselerden sonra, derhâl boşaltma limanı talep edilmesi; kurtarma faaliyetinin akabinde gecikmeksizin boşaltma limanına ulaşılması; kurtarılan kişilerin uluslararası koruma talep etme olasılıkları hakkında bilgilendirme yapılması, mümkün olması hâlinde gerekli malumatın istenmesi; denizde arama ve kurtarmayla alakalı İtalyan makamlarının veya boşaltma limanlarında emniyet makamlarına kurtarma faaliyeti hakkında gerekli bilgilerin verilmesi ana düzenlemelerdi. Bunlara ilaveten idari bir ihlalin varlığı hâlinde gemi sahibini ve kaptanı müştereken sorumlu tutan idari para cezaları, idari ihlal konusu geminin altmış güne kadar alıkonulması ve bu alıkonulma sırasındaki masraflarının keza müştereken kaptan ve gemi sahibi tarafından karşılanacağı hükümleri yer almaktaydı.[6]

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 39. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] “Cop26 failure could mean mass migration and food shortages, says Boris Johnson”, (çevrim içi) https://www. theguardian.com/environment/2021/oct/30/cop26-failure-could-mean-mass-migration-and-food-shortages-says-boris -johnson, 04.05.2023.

    [2] Salvini, şu anda da Başbakan Yardımcısı ve Ulaştırma ile Altyapı Bakanıdır.

    [3] Gemilerin limanlara girmesini engelleme dışında, İtalyan Hükümeti tarafından göçmenler arasında seçim yapma (Hassas kişiler: Kadınlar, çocuklar, hastalar), gemilerin bayrak ülkesinin sorumluluğunu iddia etme (Ocean Viking için Norveç’i), göçmenlere yardımı suç hâline getirme, insani amaçlarla hareket eden gemilerin idari tedbirlerle limandan ayrılmasına engel olma taktikleri de uygulanmıştır. Henri Labayle, “L’argumentaire italien dans la crise de l’Ocean Viking: Une position juridiquement risquée et à l’encontre de ses intérêts immédiats”, Le club des juristes (çevrim içi) https://blog.leclubdesjuristes.com/largumentaire-italien-dans-la-crise-de-locean-viking-une-position-juridiquement-risquee-et-a-lencontre-de-ses-interets-immediats-par-henri-labayle/, 04.05.2023. Avrupa Topluluğu Adalet Divanı’nın 01.08.2022 tarih ve C-14/21, C15/21 sayılı dosyasında verdiği karara göre denizde kişilerin aranması ve kurtarılması ilgili faaliyetleri düzenli olarak yürüten insani yardım kuruluşlarının gemileri liman devletinin denetimine tabidir. Bununla birlikte liman devleti ancak kendisinin göstermesinin zorunlu olduğu emniyet, sağlık veya çevreye yönelik açık tehdit bulunması hâlinde alıkoyma tedbiri uygulayabilir. (çevrim içi) https://curia.europa.eu/juris/document/ document.jsf?text=&docid=263730&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=3455559, 04.05.2023.

    [4] Bu paragraftaki bilgiler için ayrıca bk. Anne-Charlène Bezzina, “Refus de laisser l’Ocean Viking débarquer en Italie: Une conformité discutable au regard du droit de l’union européenne”, Le club des juristes (çevrim içi) https://blog.leclubdesjuristes.com/refus-de-laisser-locean-viking-debarquer-en-italie-une-conformite-discutable-au-regard-du-droit-de-lunion-europeenne-par-anne-charlene-bezzina/, 04.05.2023.

    [5] Kanun hükmünde kararnamelerin kanuna tahvil olması için, kararnameler Hükümet tarafından kabul edildiği gün Meclis’e sunulur; Meclis derhâl toplantıya çağrılarak beş gün içinde ilk içtimaını yapar. Kanun hükmündeki kararnamenin yayımından itibaren atmış gün geçmesine rağmen, Meclis kararnameyi kanuna tahvil etmezse en başından itibaren geçersiz addedilir. Bununla birlikte Meclis kanuna tahvil olmayan kararnamelerin sebep olduğu hukuki tasarruflar hakkında kanun çıkarabilir.

    [6] Söz konusu kararnamenin, gemilerin limana dönmeden sadece bir kurtarma faaliyetine izin vermesi, Hükümetin boşaltma için gemilerin bulunduğu yerlerden uzak limanları tahsis etmesi, böylelikle de denizlerde hayati önemi haiz arama ve kurtarma çalışma sürelerini en aza indirmesi; kararnamenin arama ve kurtarma faaliyetinden sonra gecikmeksizin limana dönülmesini de içerdiğinden denizde tehlikede olan başka insan olup olmadığına bakılmasına engel teşkil etmesi; göçmenlerden uluslararası korunma talebi konusunda devlet görevlilerin yükümlülüklerini gemideki çalışanlara yüklemesi; adli para cezaları ve alıkoyma işlemlerinin neden olacağı zararlar sebebiyle uluslararası hukukla bağdaşmadığı ifade edilmektedir. Expert Council on NGO Law, Opinion on the Compatibility with European Standards of Italian Decree Law No.1 of 2 January 2023 on the management of Migratory Flows, CONF/EXP(2023)1, 30.01.2023, prg. 19-22, p.7-8. (çevrim içi) https://rm.coe.int/expert-council-conf-exp-2023-opinion-italy-30-jan-2023-en/1680a9fe26, 05.05.2023.

  • Cumhuriyetin 100. Yılında Beka Sorunu, Direnme Hakkı ve Seçimler/imiz

    -Bu makale; dünyada ve   ülkemizde bağımsızlık,
    demokrasi, özgürlük,    çevre ve insanlık adına
    direnenlere ve bedel ödeyenlere adanmıştır.-

    2023 yılı, Cumhuriyet tarihimizin en dramatik ve en unutulmaz yılı olmaya şimdiden aday görünüyor. Nitekim, 6 Şubat’ta, art arda gelen Kahramanmaraş merkezli iki büyük depremle 11 ilimizde ülke tarihinde görülmemiş büyük yıkımı ve acıyı yaşadık. TÜRKONFED’in (Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonunun) konuya ilişkin Raporunda, 1999’daki Marmara Depremine ait verilerden hareketle,  bu depremin 72 bin 663 can kaybı ile ve 84,1 milyar dolar mali hasara neden olacağı öngörüldü (1). Ki, (resmi açıklamaları bir yana bırakırsak) sahadan gelen haberler, bu öngörünün bile maalesef oldukça iyimser kaldığını söylemekte bize. Ancak nükleer bir saldırıda  yaşanabilecek düzeyde yıkım  potansiyeline sahip fay hatları ve en az onun kadar yıkıcı küresel ağlarla kuşatılmış olan ülkemizde, neoliberal ekonomi modelinin geldiği son aşamada; dış borca, ranta, kara paraya, özelleştirmeye ve tüketime seleflerine rahmet okutacak boyutta bağımlı; “dindar ve kindar nesil” ile Cumhuriyeti tasfiye etmeye odaklı bir iktidar tarafından yönetildiğimizden; şimdi, çok daha büyük bir yıkıma, hatta ciddi bir beka sorununa yol açacağını bildiğimiz -eli kulağındaki- Marmara (İstanbul) depremini bekliyoruz; kurbanlık koyunlar gibi… Hem de 24 yıldır… Bugüne kadar riskli kentlerin yapı stokunu dönüştürmek/iyileştirmek, depreme dayanıklı yaşanabilir kentler inşaa etmek için yeterli zamana sahip olsa da; bunu yapmak yerine, hiçbir uyarıya kulak asmadan mevcut haliyle bile yaşanmaz olan kentleri daha fazla betona boğan ve “Biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum.” diyerek (2), ihanetlerini birinci ağızdan apaçık itiraf eden 21 yıllık siyasi iktidar açısından ise bu konuda inanılmaz bir kayıtsızlık ve sorumsuzluk hali hüküm sürmektedir (3).

    Doğu Anadolu fay hattında biriken strese ve gelmekte olan tehlikeye ilişkin bilim adamlarından nokta atışı gelen, resmi raporlara da geçmiş ciddi uyarılara karşın bunca yıldır hiçbir tedbir almayan; aksine kaçak yapılaşmaya göz yumarak ve bunları da imar afları ile destekleyerek; afet riskli alan ilanlarını yıkımdan bir süre önce iptal ederek (4) tehlikeyi daha da büyüten iktidar politikaları sayesinde bir günde yıkıldık, onbinlerce öldük. Kuzey Anadolu fay hattında ise yıllardır yıkılıp, ölmekteyiz.  Şimdi ise; ülke nüfusunun yaklaşık %20’sini,  ekonominin ise %50’sini sırtında taşıyan İstanbul’da ölümü bekliyoruz. Aynen Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanında olduğu gibi; işleneceğini herkesin bildiği ama kimsenin hiç birşey yapmadığı bir cinayetin öyküsüdür yaşadığımız. Tek farkla, burada bir kişinin değil, bir ülkenin katlidir sözkonusu olan.

    Bir deprem ülkesinde yaşadığımızı, ancak 1999’da Marmara bölgesini derinden etkileyen, Kocaeli, Sakarya ve Yalova’yı yıkan (1000 civarında can kaybıyla İstanbul’un çok ucuz atlattığı) Gölcük merkezli depremle biraz olsun idrak eden devletin ilk aklına gelen şey ise tabii ki vergi toplamak oldu. Dolayısı ile, 57. Hükümet döneminde başlayıp, mevcut siyasi iktidarın yönetiminde geçen toplam 9  hükümet döneminde önlem diye yapılanlar da malumdur: Bugüne kadar “deprem vergisi” diye toplanan ama tek kuruşu bu amaca harcanmayan 83 milyar liranın  hesabını iktidar hâlâ veremedi. Bu iktidar döneminde 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile başlatılan kentsel dönüşüm süreci ise; riskli bölgelerdeki imara aykırı yapı stokunu, insan hakları ve anayasa hükümleri çerçevesinde depreme dayanıklı hale getirmek amacıyla hayata geçirilmiş gibi görünse de, uygulamada  yoksulların tapulu, imarlı evlerine,  mahallelerine, semtlerine devlet gücüyle çökme operasyonunun yasal dayanağını, daha doğru bir ifade ile bahanesini oluşturdu.  Devlet zorunun had safhaya vardığı bu süreçte, yoksul mahallelerinde büyük dramlar yaşanırken; sivil toplum örgütleri, meslek odaları ve bazı muhalefet partileri bu adaletsiz uygulamalara karşı başlattıkları hukuk mücadelesinde yargıdan eskaza lehte karar alsalar da, yargı tanımayan rantsal dönüşüm hırsının yıkımları kesintisiz olarak devam etmiştir. 2002 yılında İstanbul’da depreme karşı 493 toplanma alanı ayrılsa da, bunların 400’e yakını yeniden imara açılarak alışveriş merkezi, rezidans ve konut yapıldı. Tüm bunlara ek olarak; 1984 yılından bu yana geleneksel hale gelen imar afları da mevcut iktidarla birlikte; halktan dolaylı vergi toplama, sandıkta oy devşirme aracına dönüşürken; AKP’li CB’nin (Cumhurbaşkanının) o illerde yaptığı mitinglerde verdiği af müjdesi (!)  ile  imar suçlarının “barış” şenliklerine (!) dönüştüğünü; son depremde yıkılan illerin bu “şenlikten”  payını fazlasıyla aldığını bir kez daha acıyla anımsadık (5). Ama bu iller enkaz altında kalınca, bu kez imar affının “affedilemez suçlar” kapsamına alınacağı müjdesi (!) ile barış şenliklerinin sona erdiğini de yine birinci ağızdan öğrendik (6).

    En trajik haliyle manzara bu kadar açıkken;  iktidarın 6 Şubat depremine müdahalede geç kalıp kalmadığı noktasına odaklanan tartışmanın, asıl gerçeğin üstünü örttüğünü, bunun da siyasi iktidara yaradığını görmek gerekiyor. Zira bu tartışma, depremden sonraki iki-üç gün üzerine  yoğunlaşınca (ki, bu günlerin de enkaz altında kalan canlar için hayati önem taşıdığı tartışmasızdır) 21 yıllık asıl gecikme ve kayıtsızlık görünür olmaktan çıkıyor. Bu görünür olmaktan çıkınca, depremden sonra yaşanan iki-üç günlük müdahale zafiyetinin beceriksizlik değil, bir iktidar tercihi olduğu da görünür olmaktan çıkıyor. İşte asıl bu gerçeği görünür kılmak gerekiyor. Bu nedenle, o iki-üç güne sıkışan tartışma da, mutlaka kavranması gereken asıl gerçeğin üstünü örtmeye yarıyor. Bunu görememek, muhalefet açısından ne kadar büyük bir zafiyet ise, bu tartışmayı bilerek köpürten iktidar açısından da o kadar büyük bir siyasi mühendislik başarısıdır. İktidarın algı mühendisliği konusundaki başarısını ve manevra kabiliyetini CB Erdoğan’ın, (partisinin iktidara gelmesinden 7 ay, başbakan olmasından 2,5 ay sonra) 2003 yılındaki Bingöl depremine  yaklaşımı ile 6 Şubat yaklaşımı arasındaki uçurumdan da açıkça görebiliyoruz. Bingöl depremin ardından: “Yeraltında fay kırıklarından önce bağışlayın söylemek zorundayım, kırılan ar damarlarıdır. Malzemeden çalmanın arkasında ahlak hırsızlığı, demokrasiden çalmak, hukuk kapkaççılığı, siyaset yankesiciliği ve kamu yönetimi kalpazanlığı yatmaktadır. Bu olay, kamu otoritesinin devlet imkanlarını nasıl kullandığını bütün çıplaklığı ile ortaya koymuştur. Olay kader diye geçiştirilemez.” (7) der, Erdoğan. (Doğru söze ne denir?)

    Kendisinden önceki iktidarları deprem konusunda bu kadar isabetli eleştirebilen o günün başbakanı, bugünün Tek Adamı olan Erdoğan, şahsi iktidarının 20. yılında yaşanan 6 Şubat depreminde ise, hızlı bir “u” dönüşüyle hedef şaşırtıp, kentsel dönüşümden bahisle; “Bu hayırlı ve hayati gayretimizin her adımında yaşadığımız zorlukları önümüze çıkartılan siyasi ve onun bir parçası haline dönüşen hukuki engelleri en iyi sizler biliyorsunuz…”diyerek (8), bu facianın sorumluluğunu da muhalefete atıyor. Diğer taraftan, öfke ve tehdit dili ile tartışmayı depreme müdahale konusuna kilitleyip; “…kamu otoritesini ele geçirenlerin devlet imkanlarını nasıl kullandıklarının, kırılan ar damarlarının, malzemeden, demokrasiden çalmanın, ahlak hırsızlığının,  hukuk kapkaççılığının, siyaset yankesiciliğinin, kamu yönetimi kalpazanlığının bütün çıplaklığı ile ortaya konmasını…” usta bir siyasi mühendislik hamlesi ile engelliyor.

    Denetimsizlik, sorumsuzluk ve kayıtsızlık sonucu tek tek veya toplu ölümlere yol açan tüm iş kazalarında olduğu gibi; doğal afetlerin doğal olmayan sonuçları karşısında da “kader planı” temelli politika ve angajmanları hiç değişmeyen siyasi iktidar; CBHS (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) ile klâsik demokrasinin kuvvetler ayrılığı ilkesini hallaç pamuğu gibi atıp; tüm kamu otoritesini tekeline aldıktan sonra; anayasal demokrasinin kalan kırıntılarını da yok etmekte bir beis görmemiştir. Böylece “devlet benim!” deme aşamasına gelen iktidar; 6 Şubat depreminde de doğal olarak, temel politikaları neyi gerektiriyorsa onu yapmıştır. Nitekim Erdoğan, 6 Şubat’ın daha birinci ayında yaptığı açıklamada söze girerken; “Deprem bölgesinde hayat tamamen normale dönmeden, bize durmak, dinlenmek haramdır.” deyince (9); bir an seçimin iktidar için  birinci öncelik olmaktan çıkmasının ne anlama geldiğini çözmeye çalışırken, hemen ardından gelen, “Türkiye’nin, bu afetlerin yaralarını sarması için güçlü bir yönetime, güçlü bir siyasi iradeye ihtiyacı vardır. Bunun için, Türkiye için hemen şimdi diyoruz. Gündem sapmasına yol açacak sürecin geride kalması ve seçim tartışmalarından çıkılması şarttır. Seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılması bize bu imkanı verecektir.” cümlesi ile, iktidarın seçimden başka hiçbir gündemi olmadığını; daha enkazlar  kaldırılmadan, çadır kentler yağmur göletlerinde yüzerken, yıkılan kentlerde yaşam tamamen durmuşken; depremzedelerin iktidarın sandık hesaplarına kurban edileceği de anlaşılıyor. Böylece, 18 Haziran’da yapılması gereken seçim, yıkımın etkilerinin sandığa daha az yansıyacağı umudu ile tamamen keyfi olarak,  depremin tozu dahi kalkmadan 14 Mayıs’a çekiliveriyor. Bu arada, partili CB Erdoğan’ın üçüncü kez CB adayı olması mümkün değil; ama oluyor. Aday olması için gerekli olan bir üniversite diploması var mı; bilinmiyor, ama daha önce olduğu gibi, yine oluyor. CB ve bakan sıfatları sürerken seçimlerde CB ve milletvekili adayı olmak, adaylık yarışında bu sıfatları ve makamları kullanmak mümkün değil; ama bunlar da oluyor. Tüm bu olanlar Anayasaya, yasalara aykırıymış, ne gam!.. Küçük ortağın dediği gibi; eğer fiili durum anayasa uymuyorsa, anayasa fiili duruma her halükarda uyduruluyor!.. Tabii, siyasi muhalefetin dert etmediği böyle “küçük şeyleri” YSK da hiç dert etmiyor!..

    Siyasi iktidarın devlet kurumlarında, camilerde devlet bütçesi ve olanaklarıyla seçim propagandası yapması; muhalefete yönelik linç kampanyalarına, provokasyonlara ve toplu tutuklamalara yol vermesi; kısacası, seçim faaliyeti adına sahada yaşananlar ve yaşanacak olanlarla, sandığı bekleyen tüm tehlikelere rağmen; Tek Adam Rejimini sandıkta yenebileceğine inanan ve kitleleri de buna inandıran nur topu gibi bir muhalefetimiz var.  Bu öyle bir muhalefet ki; şartlar ne olursa olsun; (aslında hepsi demokrasi mücadelesinin kilit açıcı farklı birer varyantı olan) sine-i millete dönmeyi veya seçimleri boykot etmeyi veya sivil itaatsizliği veya direnme hakkını kullanmayı demokrasiye ihanet sanıyor!.. Daha radikal demokratik mücadele yöntemlerini akıllarından geçirmek şöyle dursun, siyasi iktidara bu yönde bir kez olsun ihtarda bulunmayı bile düşünemiyor. CBHS’ye geçişle birlikte pik yapan bunca hukuksuzluğa ve gerçek anlamda gelip dayandığımız beka sorununa rağmen siyasi muhalefetin gözünün sandıktan başka bir demokratik mücadele yöntemini görmemesini bir göz kusuru olarak algılamak tabii ki büyük bir saflık olur. Onlarınki de politik bir tercih nihayetinde. Örneğin; daha kendi içinde demokrasiyi hayata geçirmeyi başaramayan bir Ana Muhalefet Partisinin başını çektiği Millet İttifakının diğer bileşenlerine bakmak bile bu konuda fikir vermek için fazlasıyla yeterlidir. Bu burjuva muhalefet anlayışının politik tercihi sandıkla sınırlı bir demokrasi oyunudur. Sandıktan çıkarlarsa ne âlâ, çıkmazlarsa da kaybettikleri bir şey olmadığından, tahterevalli oyununa devam!.. Bu oyunu bozarsa, demokrasi mücadelesini sandık demokrasisine hapsetmeyenler bozacaktır ancak. Zira sandığı savunmak, seçimlere katılmak başka birşey, mücadeleyi sandığa indirgeyerek, sandık fetişizmi yapmak başka bir şeydir. Sonuç olarak; başta CHP olmak üzere, Millet İttifakı adı altında  toplanan siyasi muhalefetin sandıkla sınırlı demokrasi oyununun en büyük zararı da, sandık demokrasisinin  öğrenilmiş çaresizliğine teslim edilen topluma oluyor. Bizler, göz göre göre çiğnenen en temel haklarımızla birlikte  enkaz altında kaldıkça vicdan, hak, hukuk ve adalet kavramları  anlamını yitiriyor.  Neoliberal düzenin yerli versiyonu olan dolara bağımlı kriz ekonomisi, kentlerimizin enkazı ve ölü bedenlerimizin üzerinde yükselmeye devam ediyor. Bu ölümcül oyun sona ermedikçe; bu “kader planı” da böyle devam edecek. Her daim kaybedeni toplum, kazananı küresel sermaye düzeni olan bu oyunda, siyasi iktidar da kaybettiği meşruiyeti gökte ararken; her ne pahasına olursa olsun oyunda kalmayı tercih eden siyasi muhalefetin verdiği hayat  öpücüğünde bulacak.

    Din sosuna bulanmış Neo-Osmanlıcı bu iktidarın bekası; dışarıda küresel kapitalizmin dümen suyunda; içeride ise ebed-müddet iktidarda kalabilmesine bağlıdır. Tabii bunun için, 1923 Cumhuriyeti’nden (yurttaş ve yurttaşlık bilinci dahil) baki kalan ne varsa onun inkarı ve tasfiyesi de zorunludur. Bu süreçte, Cumhuriyet’e ve demokrasiye düşman kim varsa onunla iş tutulması; başta Atatürk olmak üzere kurucu önderlere, ulusal bayramlara ve ulusal simgelere tavır ve saldırıları; Cumhuriyet’in tüm yatırımlarının ve teşebbüslerin haraç-mezat satılması; direnen işçilerden, köylülerden, çevrecilerden, kadınlardan, avukatlardan, doktorlardan, eczacılardan, mühendislerden, mimarlardan, onların Birlik ve Odalarından, Cumartesi Annelerinden, Gezi’den, sosyalistlerden nefretleri; muhalefetin düşmanlaştırılması; mafya liderleri dahil, bedelini ödeyip taşınmaz satın alan her yabancıya ve sığınmacıya vatandaşlık verilmesi; ülkenin göçmen kampına ve çöp toplama merkezine dönüşmesi hep bundandır. Ülkenin şirket, yurttaşın müşteri gibi görülmesi; yasamanın devre dışı kalıp, yargının çivisinin çıkması; cezaevlerinin siyasilerle dolup taşması; kadınların erkeklerce katline, çocuk istismarına seyirci kalınması; geçim derdine düşüp yurt dışında yeni bir gelecek arayan meslek sahibi yurttaşlara “giderlerse gitsinler!” denilerek, beyin göçünün teşvik edilmesi; buna karşın düzensiz göçmenlerden ucuz iş gücü devşirilmesi ve demografik yapının hızla bozulması da hep bundandır.

    Kısacası, ülkemiz yokuş aşağı kaygan bir zeminde İstanbul ve 14 Mayıs depremlerine; diğer bir deyişle çifte bir beka sorununa doğru, freni patlamış kamyon misali büyük bir hızla ilerlemektedir.

    Türk Dil Kurumu Sözlüğünde kalıcılık, ölümsüzlük anlamına gelen “beka” bir devletin toprak bütünlüğünü, ahdi hukukunu ve anayasal düzenini iç ve dış tehditlere karşı koruması suretiyle hayatiyetini devam ettirmesi demektir (10).Devletin hayatiyeti de toplumun varlığına bağlıdır. Zira devlet, doğası gereği ancak o toplumun bireyleri tarafından oluşturulan kurumsal bir varlıktır. O nedenle toplumsuz bir devlet düşünülemez. Sözün özü devlet; (toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal açıdan örgütlenmiş) toplum (millet) tarafından oluşturulan bir tüzel varlık (kişilik) olduğundan, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” özdeyişinde de ifade edildiği gibi (11), aslolan devletin değil, insanın/toplumun bekasıdır.

    Ancak, devlet aynı zamanda o devlete egemen olan sosyal bir sınıfın (azınlığın) diğer sınıflar (çoğunluk/toplum) üzerindeki baskı/sömürü aygıtı olduğundan, bu gerçeği perdelemek amacıyla (ve ihtiyaç hasıl olduğu sürece) devlete toplumdan bağımsız ve kutsal bir kimlik/kişilik atfedilmiştir. Ardından, egemenler öyle buyurduğu için “toplum” ile “devlet” arasındaki neden-sonuç ilişkisi tersyüz edilerek, devlet toplumun varlık nedeni yapılıvermiştir. Böylece kutsallaştırılan devletin, kulu ya da tebaası olmak dışında topluma başkaca bir seçenek bırakılmazken; “devlet bekası” da  egemenlerin elinde her daim işlevsel bir aparata dönüşmüştür. Dolayısı ile egemen sınıf iktidarları açısından da gerçekte bekası dert edinilen bir devlet ya da, toplum yoktur; yalnızca bu kavram üzerinden kurulan siyasi algı mühendisliği vardır.

    Aynen ülkemizde de olduğu gibi…

    Evet, bugün ülkemizde de ciddi bir beka sorunu vardır. Ama yaratılan algının aksine bu devletin değil, toplumun beka sorunudur. Zira şu an doğrudan devlete yönelik bir tehdit (içeriden veya dışarıdan) silahlı bir saldırı, veya bir savaş hali bulunmamaktadır. Hal böyleyken, iktidarın  uzun süredir dolaşıma soktuğu “iç ve dış düşmanlar” söylemi ile “devlet bekası”nın tehlikede olduğu algısı yaratılarak toplumun konsolide edilmek ve  muhalefetin de sindirilmek istendiği ortadadır. Ama, algı yönetiminin üstünü başarıyla örttüğü asıl soruna, “toplumun bekası” sorununa gelecek olursak; bu noktada durumun çok ciddi olduğu görülecektir.  Eğer gereken tedbirler ivedilikle alınmazsa, bugün iktidarın bekasını pek “dert ettiği”  devleti de beraberinde sürükleyip götürecek olan, asıl ve en yakıcı tehdit  (hangisinin önce olacağı bilinmez ama) doğanın tetiklediği fay hatlarından veya siyasi iktidarın tetiklediği toplumsal fay hatlarından gelecektir. İşte, toplumun varlığına kasteden bu iki yakın ve açık tehlike önümüzde çözülmeyi bekleyen tek yakıcı toplumsal beka sorunumuzdur. Bu sorunu çözebilecek, en azından 6 Şubat’taki gibi bir felakete dönüşmesini engelleyecek yalnızca iki güç vardır:  Bunlardan birisi devlet, diğeri ise toplumdur. Tabii bunun için de devletin, önce siyasi iktidarın kuşatmasını acilen kırıp, siyasi vesayetten; toplumun da, gaflet uyukusundan artık uyanıp, sandık ilizyonundan bir an önce kurtulması lazımdır. Ama yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, toplumdan bağımsız bir varlık olmayan devletin siyasi kuşatmayı kırabilmesi için yurtsever, liyakatli ve namuslu devlet adamlarının, bürokratların, memurların üzerlerindeki siyasi  baskılara ve ağır vesayete göğüs gererek, görevlerini Anayasa ve yasalar çerçevesinde icrada kararlı olmaları; bunun için de, toplumun örgütlü bir güç olarak bir an önce ayağa kalkıp demokrasi ve hukuk talep etmesi zorunludur. Zira, normal şartlarda 14 Mayıs’ta sandıktan çıkacak sonucun ne olacağı tarafsız anket sonuçlarından bellidir. Bu sonucun iktidar tarafından manipüle edileceği de kesindir. Nitekim, İçişleri Bakanının muz cumhuriyetlerinde bile skandal sayılacak “14 Mayıs siyasi darbe girişimidir.”  açıklaması; Tek Adam Rejiminin manipülasyonda sınır tanımadığının ve işleri daha da sertleştireceğinin en açık kanıtıdır. Gelinen noktada, bu sözlerin bile ülkeyi ayağa kaldırmıyor oluşu toplumsal bir bir yara; Rejimin daha nice skandalından alnının akıyla (!) çıkmış kilit görevdeki bu Bakanın istifasını istemenin safiyeti de başka bir yaradır.

    Siyasi iktidarın 21 yıldır hiçbir tedbir almadığı Jeolojik fay hatları ile, şu an yüz binlerce insanımızın doğrudan yaşamı, sağlığı, barınma hakkı, ekonomisi, maddi ve manevi varlığı ile geleceği;  iktidarca doğrudan tetiklenen toplumsal fay hatları ile de yurttaşların can güvenliği, her türlü özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, huzur ve mutluluğu; kısacası, her iki fay hattında “toplumun bekası”  tehdit ediliyor.

    6 Şubat depreminin ardından enkaz altında kurtarılmayı bekleyen ailesinin, çocuklarının çığlıklarına dayanamayıp, “Nerede bu devlet!” diye haykıran depremzedeye öfke kusan kibirli iktidar sözcüleri karşısında ortaya koyan  spontan tepkilerin dışında, böylesine açık ve yakın olan beka tehdidine toplumdan ciddi bir tepki, itiraz/direnç gelmiyor olması çok dikkat çekicidir. Tam bu aşamada, geldikleri nokta itibariyle kendilerini devlet, toplumu da tebaa olarak gören iktidar sahiplerinin; sadakatten ayrılmayacaklarına namus ve şerefleri üzerine yemin ettikleri (ve halen fiili duruma da uyduramadıkları) Anayasadaki  görev ve sorumluluklarını  hatırlamakta yarar vardır:

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Başlangıç bölümünde;  “Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” (f.6) yazar. “Devletin Temel Amaç ve Görevleri” başlıklı 5.maddesinde; “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.” diye yazar. “Temel Hak ve Hürriyetlerin Niteliği” başlıklı 12.maddesinde; “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” derken; “Kişinin Dokunulmazlığı, Maddî ve Manevî Varlığı” başlıklı 17.maddesinde; “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” der. “Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması” başlıklı 56.maddesinde; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler…” der. “Konut Hakkı” başlıklı 57.maddesinde ise; “Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.” hükmü yer alır. Anayasanın milletvekili andını düzenleyen “Andiçme” başlıklı 81.maddesi uyarınca da milletvekilleri; “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.” diyerek, Anayasaya bağlı kalacaklarına dair namus ve şeref sözü verirler. Anayasanın Cumhurbaşkanı andını düzenleyen 103. maddesi de, -CB’nin üzerine aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getireceği vurgusu dışında- bundan pek farklı değildir.

    Olaya buradan bakarsak, görünen odur ki; devletin, toplumu oluşturan yurttaşlarına karşı asli görevleri; yurttaşların da aynı çerçevede yine yaşamsal, vazgeçilmez ve devredilemez temel hakları vardır.  Bu haklara “direnme hakkı”da dahildir. Bu hak, devleti oluşturan toplumun, hukuk dışına çıkarak verdiği yetkiyi kötüye kullanan ve dolayısı ile meşruiyetini kaybeden yönetimlere karşı koyabilmesini, o yönetimleri direnerek değiştirmesini öngörür. Nitekim 17. yüzyıldan bu yana anayasa hukukunun konusu olan “direnme hakkı”, 1961 Anayasasının Başlangıcında “Anayasa ve Hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti..” ifadesinde açıkça yer alır. Aynı bölümün son cümlesinde ise  Anayasa;  “…hürriyete, adâlete ve fâzilete aşık evlâtlarının uyanık bekçiliğine…” emanet edilerek, bu hakkı yine kimin kullanacağı açıkça hükme bağlanır. 1982 Anayasasında ise; “direnme hakkı” açıkça ifade edilmese bile yine Başlangıç son cümlede; “Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.” denilerek, Anayasayı koruma görevinin yurttaşlara verildiği ve bu görevin nasıl yerine getirilebileceği de çok açıktır.

    Hal böyleyken, devletin asli görevlerini hayata geçirmekle yükümlü olan siyasi iktidar mensupları uyacaklarına dair namus ve şeref sözü verdikleri Anayasa hükümlerine uymamaktadır.  Kaldı ki, bilim insanlarınca şaibeli olduğu açıklanan (12) 2017 referandumuyla geçiş yapılan CBHS  adındaki yeni rejim (yukarıda da ifade ettiğimiz gibi) ne toplumun beka sorununu çözmeye,  ne Anayasaya bağlı kalmaya, ne de iktidarı seçim yoluyla devretmeye  da yapısal olarak uygun değildir. Eşyanın tabiatına aykırı bu imkansızlık halini, bu “sistem” daha referanduma sunulmadan ilk görenlerden biri olan Anayasa Profesörü Dr. Şule Özsoy Boyunsuz bakın bu konuda ne diyor:

    “…Bu rejimlerde hegemonyacı partiler, faydacı özellikleri ve patronaj ilişkilerinin yanı sıra seçim bölgelerini kendi seçmeninin yoğunluğuna göre ayarlama ve/ veya seçmen kaydı sahtekârlıkları, muhalefeti taciz gibi demokrasi dışı yöntemlerin de yardımıyla hâkim pozisyonlarını pekiştirmektedirler. Serbest, özgür ve adil olamayan seçimler sonucu iktidarın elde edildiği, basın özgürlüğü bulunmayan bu rejimlerin birçoğu Freedom House ölçümlemelerinde özgür olmayan ya da yarı-özgür ülkeler olarak kabul edilmektedirler. …Kontrol ve denge araçlarından yoksunluk, demokrasiyi yok edecek, yüksek kutuplaşma düzeyi ile uzun vadede yönetilemeyecek, iç ve dış kırılmalara açık, yüksek yolsuzluk düzeyi ile ekonomik kaynakları yağmalanan bir ülke ortaya çıkacaktır. Sonuç olarak sistem istikrara hizmet etmeyecek, uzun vadede muhtemel ekonomik/ siyasal krizlere gebe olacaktır. …Bu sistemlerde hukuk devleti, kurumsal pratikler ve fikir temelli siyaset yerine, başkanın kendi belirlediği şekilde devletin kontrolündeki ekonomik kaynakları siyasi sadakat temelli olarak bireylere aktarması söz konudur. Başkan bunun karşılığında ekonomik varlıkları kendisine bağlı siyasi elitin sadakatini elde etmekte; böylelikle iktidarına meydana okuyabilecek muhalefetin ortaya çıkışını durdurabilmekte ve aynı zamanda hukuken var olanın çok ötesinde bir iktidar alanına sahip olabilmektedir. Muhalifler ise yine devlet kaynakları kullanılarak sindirilmekte, cezalandırılmaktadır. Bu durum doğrudan ekonomik kaynakların el değiştirmesi noktasına da varabilmektedir. … Örneklerine parlamenter sistemi terk ederek başkanlık sistemine geçen iki Afrika ülkesi Zimbabve ve Gana ile Venezüella, Meksika, Peru, Rusya, Ukrayna’da rastladığımız bu sistemler en iyi ihtimalle yarı-demokratik iklimde seyreden seçimli otoriter yapılar sergilemektedirler. Türkiye devleti ya da toplumu bu seçenekle güçlenmeyecek, tam tersine zayıflamış demokratik kurumlarının ölüm fermanı imzalanmış olacaktır.” (13).

    Nitekim, içinden geçtiğimiz şu günlerde Özsoy’un bilimsel öngörülerinin (özellikle yukarıda aktarılan fay hatları ekseninde) birebir doğrulanmış olanlarından hareketle; kalan öngörülerinin de 14 Mayıs seçimleri ile birlikte doğrulanma ihtimali maalesef kuvvetle muhtemeldir. Siyasi iktidarın, sandığı CBHS ile daha baştan kuşatmakla kalmayıp; sair yasal düzenlemeler, devletin tüm kurum, kadro ve olanakları, yandaş medyada, trol ağları, Diyanet İşleri Başkanlığı, camiler ve inanç üzerinden yürüyen o büyük propaganda aygıtı ile sahayı ve hakemliğini ele geçirdiği; oyunun kurallarını istediği zaman, istediği şekilde değiştirebildiği bu kadar açıkken; “hak, hukuk, adalet” diyen siyasi muhalefetin toplumsal beka sorununa dönüşen bu tablo karşısında daha radikal bir tavır ortaya koyması ve toplumla gerçek anlamda buluşması gerekirken; “Biz Erdoğan’ı sandıkta yeneceğiz!” mottosu ile sandığa kilitlenmesi; böylesi bir adaletsizliğe ve hukuksuzluğa (daha önce de defalarca yaptığı gibi) meşruiyet kazandırmasının siyasi ve ahlaki sorumluluğu bir yana; Anayasanın bu şekilde delinmesine ortak olduktan sonra, CB veya milletvekili seçildiniz diyelim. Daha önce Anayasaya sadakat  yemininizin gereğini yapmadığınıza göre; bundan sonraki  yeminlerinizin ne anlamı kalacaktır?  Peki, seçimi siz kazanmışken, YSK çıkıp rakibinizin kazandığını bir şekilde ilan ederse; ya da trafoya yine kedi girse; ya da “Hiçbir şey olmadıysa, kesin bir şey olmuştur!” denilerek, bir kez daha sandık kaçırılır ve “Atı alan Üsküdar’ı geçerse!”;  yine “Adam kazandı!” deyip, sonucu sineye mi çekeceksiniz? Ya da her şeye rağmen sandıktan bileğinizin hakkıyla çıkıp “darbeci” suçlamasıyla tutuklandığınızda ne yapacaksınız? Toplumun buna ne tepki vereceğini kestirebiliyor musunuz? Kestiremiyorsanız,  o zaman, sandıktan başka bir mücadele yöntemi önermediğiniz, size önerildiğinde  de “Aman provokasyona meydan vermeyelim.” diyerek, toplumun öğrenilmiş çaresizliğine olan katkınızı anımsayın. Tabii bir de sarı öküzün hikayesini…

     

     

     

     

    Dipnot:

    (1) https://www.dunya.com/ekonomi/turkonfedden-kahramanmaras-depremleri-raporu-ekonomiye-etkisi-ne-olacak-haberi-685543

    (2) https://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-erdogan-biz-bu-sehre-ihanet-ettik-hala-da-ihanet-ediyoruz-40618271

    (3) Aslında bu kayıtsızlık hâli bugünkü iktidarla sınırlı da değildir. Cumhuriyet’le birlikte kapitalist kalkınma yolunu seçen kurucu elitin desteğiyle palazlanıp Batı’nın sermaye düzenine resmen entegre olan egemen burjuvazinin 50’li yıllarda ithal ikameci modele geçişiyle birlikte, kırdan şehre göçle başlayan plansız kentleşme sürecinin sınıf sömürüsüne dayalı planlı bir sonucudur. Bu kayıtsızlık hâli, Türkiye’nin 60’lı yılların ikinci yarısından sonrasına, 7 ayrı hükümette 10 yıldan fazla başbakanlık, 7 yıl da cumhurbaşkanlığı yaparak, sermaye sınıfı adına damga vuran Süleyman Demirel’e ithaf edilen şu popülist sloganla da ifade edilebilir: “Bize plan değil, pilav lazım.”

    (4) https://www.diken.com.tr/erdogan-bir-yil-once-iskenderundaki-bazi-bolgelerde-afet-riski-kararini-kaldirmis/

    (5) https://kisadalga.net/haber/detay/erdoganin-2019daki-imar-barisi-sozleri-gundem-oldu_56457

    (6) https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/son-dakika-cumhurbaskani-erdogandan-aciklamalar-2070902

    (7) https://haber.sol.org.tr/haber/erdoganin-2003-bingol-depreminde-soyledikleri-hafizalarda-olay-kader-diye-gecistirilemez

    (8) https://www.ahaber.com.tr/galeri/gundem/muhalefetin-kentsel-donusum-karsitligi-baskan-erdogan-bu-video-ile-gozler-onune-serdi/3

    Bu haberden de görüleceği üzere, iktidarın kentsel dönüşüm adı altında halkın malına devlet zoruyla çökme operasyonuna karşı verilen hukuk mücadelesi yargıda kazanılsa da, bu kararları kale almayan idarenin operasyonlarını engellemedi. Bu hukuk mücadelesi dahi, CB Erdoğan tarafından, 6 Şubat’ın sorumluluğunu muhalefete yüklemenin gerekçesi yapılmıştır.

    (9) https://www.sabah.com.tr/gundem/2023/03/07/baskan-erdogandan-bizim-tek-gundemimiz-deprem-mesaji-turkiye-icin-hemen-simdi-diyoruz

    (10) vikisözlük https://tr.m.wiktionary.org/wiki/beka

    (11) Bu özdeyişin içinde geçtiği “Osman Bey’e Nasihati”, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna manevi önderlik eden, Osmanlı’nın fikir babası Şeyh Edebali’ye mal edilse de bunun gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır.

    (12) https://www.birgun.net/haber/bilim-insanlari-referandum-sonuclari-bilimsel-olarak-da-saibeli-162389

    (13) https://hukukdefterleri.com/yeni-anayasada-onerilen-turk-tipi-baskanlik-sisteminin-karsilastirmali-bir-analizi/