Kategori: Sayı 5 / Ocak – Şubat 2017

  • Anayasa Değişikliği Girişimi Üzerine Bazı Notlar

    1) Genel Görünüm

    Türkiye’de “başkanlık” adı altında yürütülen tartışmalardan bağımsız olarak, anayasa hukuku kitaplarının çoğunda güçler ayrılığı ve güçler birliği ile ilgili iki klasik ifade yer alır. Bu iki ifade kendi kitabımda şöyle formüle edilmiştir:

    — “Öncelikle yargının diğer güçlerden ayrılması, yargı işlevinin doğasından kaynaklanan bir zorunluluktur. Çünkü diğer güçlerden bağımsızlığı sağlanmamış bir yargı, zaten ayrı bir devlet işlevi olarak değerlendirilemez”. — “güçlerin yürütmede toplanması, yönetimi demokratik olmaktan çıkarır.

    İşte şu anda Mecliste bulunan Anayasa Değişikliği Önerisinin özü aktardığım bu iki cümlelerden ibarettir. Yasama ve yürütme güçleri aynı elde toplanmıştır. Yargının ise yoğunlaşmış bu güce bağımlı duruma getirilerek hak ve özgürlükleri koruyucu bir gücü ve etkisi kalmamıştır. İşin özeti budur. Kemal Gözler’in yeni makalesine “Elveda Kuvvetler Ayrılığı” başlığını vermesi” aynı gerçeği yansıtmaktadır. Başlığın bir de devamı var: “Elveda Anayasa”[foot]Ayrıntılar için bkz. Kemal GÖZLER, http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.html[/foot]. Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin ünlü 16. maddesinden esinlenmiş. Buna da aynen katılıyorum. Zira “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur”.

    Bu tespitin ayrıntılarına girmek ve buna bağlı eleştirilere bilimsel bir dayanak aramak anlamsızdır. Çünkü bu yönde yapılacak çalışmalar, gündemdeki Anayasa değişikliğinin siyasal ve hukuksal özünü hiç mi hiç etkilemez. Buna karşılık anayasa değişikliğine girişenlerin taktik gereği yapacakları küçük düzetmelere vesile olur; bu da bilimsel tepkilerin göz önünde tutulduğu söylemini birlikte getirir ve sonuçta güçlerin yürütmede birleştirilmesi girişimine adeta demokratik bir hizmet sunulmuş olur.

    Biraz önceki saptamamıza illa bir dayanak aranıyorsa, Sayın Cumhurbaşkanı’nın söylemlerine bakmak yeterlidir.

    “10Ağustos’ta Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesiyle Türkiye’de bir dönem fiilen bitmiştir. … parlamenter sistem, … geri dönüşü olmamak üzere milletimiz tarafından bekleme odasına alındı. Bu bekleme ne zamana kadar sürecek; ya mevcut uygulamaya anayasal zemin kazandırılana kadar ya da bunun yerine yeni bir sistem ikame edilene kadar...”[foot]http://odatv.com/parlamenter-sistem-bekleme-odasina-alindi–2403151200.html[/foot].

    Cumhurbaşkanı birkaç ay sonra bu söylemini daha da netleştirmiştir: “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiilî durumun hukukî çerçevesinin yeni bir Anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir”[foot]Kemal Gözlerin 30 Nolu dip notu: Milliyet, 14.8.2015, http://www.milliyet.com.tr/ erdogan-turkiye-nin-yonetim/siyaset/ detay/2102172/default.htm; Cumhuriyet, 14.8.2015, http://www.cumhuriyet.com. tr/haber/siyaset/345623/_Turkiye_nin_ yonetim_sistemi_ ilen_degisti_.html; BBC, 15.8.2015, http://www.bbc.com/turkce/ haberler/2015/08/150814_erdogan_sistem. Sözleri Cumhurbaşkanının kendi ağzından dinlemek için bkz.: https://www.youtube. com/watch?v=YaECGxHgY0I.[/foot]. Meslektaşımız Kemal Gözler, bu söylemi, içinde bulunduğumuz “anayasasızlaştırma” sürecinin açık bir itirafı[foot]Gözler, s.13.[/foot] olarak nitelemişti.

    Görülüyor ki AKP’nin Anayasa arayışının, güçler birliğine dayalı Türk Tipi “Başkanlık” dışında bir uzlaşmaya konu olamayacağı, daha bu konuşmalardan açıkça belli olmuştu.

    2) Başkanlık ya da Yarı Başkanlık Kavramlarının Yozlaştırılması

    a) Önce bilgisizliğe dayanan, ya da kasten anlamazlıktan gelinen bir başka kavramdan başlayalım. “Parlamenter sistemde iki başlılık”. İktidar çevrelerinde “İki başlı yönetim olur mu?” gibi söylemlerden geçilmiyor. Oysa “iki başlılık” Anayasa Hukuku öğretisinin parlamenter sistemlerde yürütme organının özelliğini açıklamak üzere kullandığı teknik bir terim. Bir yanda yürütme işlerinde yetkili olan ve Meclise karşı siyaseten sorumluluk taşıyan Bakanlar Kurulu (yürütme organının yetkili ve sorumlu kanadı). Diğer yanda yürütme alanında yalnızca sembolik yetkilerle donatılmış bulunan, ama gerçekte yetkili olmadığı için Meclise karşı siyasi sorumluluk taşımayan yürütme organının ikinci başı: Cumhurbaşkanı. Öte yandan Cumhurbaşkanı aynı zamanda devletin de başı. Şu halde yetkiler belli ve sorumluluklar belli. Bu anlamda iki başlılığı en iyi açıklayan Anayasa’nın 105. maddesine bakmak yeterlidir:

    Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur.

    Görülüyor ki Cumhurbaşkanının iki türlü işlemi var:

    — Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlarda tek başına yapabileceği belirtilen işlemler: Bunlar daha çok Devletin başı sıfatıyla yetkili olduğu alanı gösteriyor.

    — Cumhurbaşkanının, Anayasa ve diğer kanunlara göre ancak, Başbakan ve ilgili bakanın imzalarıyla yapabileceği işlemler. İşte bunlar da yürütme organının özgül alanını oluşturuyor. Bu alanda yetki Bakanlar Kuruluna ait olduğu için Meclise karşı sorumlu olan da Bakanlar Kurulu.

    Bunun tarihsel süreçten gelen bir mantığı ve demokratik bir içeriği var. Önceleri Kralların mutlak olarak sahip oldukları yasama ve yürütme yetkileri, büyük mücadeleler sonunda halkın seçtiği meclislere ve onun güvenini kazanmış olan hükümetlere geçmiş. Bu iki alan görev olarak birbirinden ayrılmış biri diğerini denetleyecek eşit silahlara sahip bir yapı içinde parlamenter sistemi oluşturmuş. Bu mücadele 1215 Magna Carta’dan günümüze kadar uzanan bir zamanı kapsıyor. Bizdeki başlangıç noktası 1876 Anayasası. Bugün Avrupa’da krallık yine var. Ama yetkileri devletin birliğini temsil dışında yasama ve yürütme organlarına geçmiş. Krallığın kaldırıldığı yerlerde ise aynı sembolik işleve sahip Cumhurbaşkanları gelmiş. İşte cumhurbaşkanının tarafsız statüsü de buradan kaynaklanıyor.

    Şimdi Meclis’te görüşülen Anayasa Değişikliği önerisi, ülkemizde 150 yıla yaklaşan bir siyasal sisteme son veriyor. Bakanlar Kurulunu kaldırıyor. Tüm yürütme yetkilerini Cumhurbaşkanına veriyor. Olağan ya da olağanüstü kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi de tek başına ona verilmiş. Böylece kendisine yasama alanına aktif müdahale imkânı sağlanmış. Buna karşılık Meclis’in hükümeti denetleme yetkileri etkisizleştirilmiş. Cumhurbaşkanı Meclis’i dilediği zaman feshedebiliyor. Meclis’in seçimlerin yenilemesine karar vermesi ise üye tam sayısının 3/5 çoğunluğunun kararına bağlı. Bu durumda Cumhurbaşkanın seçimleri de birlikte yenileniyor. Yani silahlar eşit değil. Öte yandan Cumhurbaşkanı artık tarafsız değil partili. Güçlü konumu nedeniyle partisinin milletvekili adaylarını da o belirliyor; böylece yasama organına partisi kanalıyla hâkim duruma getirilmiş.

    b) Değerli meslektaşım İbrahim Kaboğlu, son yazılarından birine “Parlamentarizm Kalkıyor, Ama Başkanlık gelmiyor.” diye başlık atmış. Çok doğru. Ama daha da doğrusunu ararsak, içinde yaşadığımız siyasal gündemde parlamenter sistem zaten fiilen ortadan kalkmıştı. AKP’nin hedefi ise hiçbir zaman anayasa hukuku öğretisinin anladığı anlamda bir başkanlık ya da yarı başkanlık sistemi olmamıştı.

    Sonuçta benzeri olmayan, Sayın Cumhurbaşkanının kişiliğine özgü bir yönetim biçimi anayasallaşmak üzere. Ama bunun yerine Anayasa Değişikliği Önerisinde gerçekten ABD’nin başkanlık modeli getirilmiş olsaydı, sonuç çok mu farklı olurdu? Bence fazla bir şey değişmezdi. Anayasa’daki parlamenter sistemi neye benzettilerse, başkanlık da aynen onun akıbetine uğrardı. Sebebi gayet basit: Çünkü tüm eleştirilen yanlarına rağmen başkanlık sistemini ABD’de demokratik bir model olarak başarılı kılan koşullar bizde bulunmuyor.

    — Bir kere bizde siyasal iktidarın bölünmesi anlamına gelen federatif yapı yok, tam karşıtı üniter bir devlet yapısı var. Ama bu üniter yapı, Sevr antlaşmasıyla parça parça edilmiş ülke ve ulus bütünlüğünü yeniden kurmanın zorunlu bir yolu olarak seçilmiş. Onların federatif yapısı ise İngiliz tahakkümüne karşı birleşen eyaletlerden kaynaklanıyor. Yani iki ayrı ve farklı tarihsel süreç. İkisi de kendi içinde tutarlı ve haklı.

    — Demokratik siyasal yaşamımızın vazgeçilmez unsurları olarak benimsenen siyasal partiler, ABD’den farklı olarak ideolojik bir temele ve bunun gerektirdiği parti disiplinine sahip.

    — Parti disiplininin lider sultasına kaymasını önleyecek olan parti içi demokrasi güya anayasal bir ilke; ama fiilen yok; Siyasi Partiler Kanunu’nda tüm ayrıntılarıyla düzenlenmiş bulunan önseçimi uygulamak partilerin takdirine bırakılmış. Önseçim olmayınca milletvekili adayları, parti lideri ve çevresince belirleniyor.

    — Seçim sistemimiz, yüksek barajlı bir nispi temsil; partiye kim hâkimse adayları da o belirliyor. Bu da lidere bağımlı milletvekilleri blokunu üretiyor ve güçler kaynaşımına yol açıyor. Anayasa Değişikliği Önerisi bu durumu daha da koyulaştırmış durumda.

    — Meclis tek yapılı. Kendisine bağımlı milletvekilleriyle Meclise hâkim olan lider, yasama – yürütmeye de bütünüyle hâkim oluyor.

    — Buna ek olarak yargının demokratik meşruiyetini sağlıyoruz aldatmacasıyla 12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği sonunda yargı da yürütmenin tam etkisine alındı ve o zamanki koalisyon ortağı olan FETÖ’ya teslim edildi. Şimdi ise HSYK’nın yapısı, yargıyı FETÖ’den temizleme adına daha da siyasallaştırılıyor, Anayasa Değişikliği önerisine göre, yarısı doğrudan cumhurbaşkanınca seçilecek. Diğer yarısı ise Cumhurbaşkanı ile meclis çoğunluğunu neredeyse özdeşleştiren yeni yapısıyla TBMM tarafından seçilecek. Yargının kendi mensuplarınca yönetilmesi ise tarihe karıştı.

    — Uzlaşma kültürü desen hiç yok. Daha önce tarafsız bir cumhurbaşkanı üzerinde bile uzlaşamayan, anayasa değişikliklerinde ya da yeni anayasa yapma iddialarında hiçbir uzlaşma aramayan dayatmacı bir siyasal yapıda uzlaşma kültüründen söz etmek zaten abesle iştigal olurdu.

    — Başkanlıksistemikatıbirgüçlerayrılığını gerektiriyor. Sayın Cumhurbaşkanımız ise güçler ayrılığından şikâyetçi. Anayasa Değişikliği önerisi de güçlerin Cumhurbaşkanında toplanmasını hedefliyor.

    Şimdi ülkenin içinde bulunduğu koşullar bu denli farklı iken, ABD modeli bir başkanlık sisteminden söz etmek, zaten milleti kandırmak olurdu. Nitekim AKP’nin ilk önerisinde “Türkiye’ye özgü”, bir başkanlık sisteminden söz ediliyordu. Şimdi ise “Cumhurbaşkanlığı sistemi” gibi yapay bir terim seçilmiş.

    Bu nedenle gerçek aranıyorsa, anayasa öğretisinin ortak terimleri olan parlamenter, başkanlık ya da yarı başkanlık terimlerini Türkiye’deki güncel gelişmelerle ilgili olarak kullanmaktan vazgeçmek gerekir. Çünkü bu terimler Türkiye bağlamında öz anlamlarını yitirdiği gibi, siyasal iktidarca sabırla ve kararlılıkla kurgulanan yeni bir Türkiye düzenini maskelemekten başka bir işe yaramadı.

    Türkiye’deki güncel gelişmeleri karşılayacak bir terim aranıyorsa, aslında gerçeği en uygun olanı “Reislik Sistemi” olmalı. İşin içinde bir de kendisine “Başbuğ” denilmesinden hoşlanan biri daha var. Ama o belirleyici olmayıp yalnızca bir destek hizmeti sunduğu için yeni sisteme adını veremez.

    3) Anayasa Tarihimize Saygısızlık

    Şimdi bu açıklamaları parlamento tarihimizle karşılaştıralım. Birinci TBMM tüm güçleri kendinde toplamıştı. Ama buradaki güçler birliği, işgal altındaki bir ülkenin kurtuluş mücadelesinin zorunlu kıldığı bir yönetim biçimiydi. Dünya Savaşı’nda çok şeyini kaybetmiş bezgin bir halkı, bu kez bir kurtuluş savaşı için seferber etmek, yeni bir ölüm- kalım mücadelesi içine çekmek, Mustafa Kemal’in deyimi ile “ülkeden önce halkı kazanmak”la mümkündü. Bunun için de ulusal kurtuluş savaşını halka mal etmek ve hareketin önderliğine seçimle

    gelmek gerekiyordu. Ancak Birinci TBMM, savaşın en yoğun döneminde bile Mustafa Kemal’in istediği olağanüstü yetkileri, üç aylık sürelere bağlı olarak verdi ve yoğun bir denetim çemberi içine aldı. 1924 Anayasası’nı yapan İkinci TBMM ise, Mustafa Kemal’in tartışılmaz otoritesine rağmen, o zamanki Anayasa Komisyonunun Cumhurbaşkanı için önerdiği üstün yetkilerin hiçbirini kabul etmedi:

    • Cumhurbaşkanına TBMM’ni fesih yetkisini vermedi;
    • yasaları geri çevirme yetkisinin ancak nitelikli çoğunlukla aşılabilmesine izin vermedi;
    hükümetin tutacağı yolu meclise bildirmesini yeterli görmedi güvenoyunda ısrar etti.

    2. TBMM milletvekillerinin gösterdiği bu direnç, günümüzün, parti disiplini ile lidere bağımlı milletvekilleri için ders alınması gereken bir örnektir. Mustafa Kemal’in, Meclis’in gösterdiği direnci, liderliğine ve kurmak istediği rejime bir karşı çıkış olarak değerlendirmemiş olması ise, günümüzün siyasal liderlerinin tarihimizden öğrenebilecekleri bir demokrasi dersidir.

    Şimdiki Anayasa Önerisi ise demokrasi tarihimizle alay edercesine Bakanlar Kurulunu ortadan kaldırıp tüm yürütmeyi Cumhurbaşkanına bağlarken, yasamayı da onun vesayetine veriyor.

    Oysa 2. Meşrutiyetin Meclisi Mebusan’ı bile o zamanki Anayasa’da yer almadığı halde, yani 1909 Anayasa değişikliğinden önce, padişahın hükümetini güvenoyu istemeye zorlamış, hatta siyasal sorumluluğu fiilen harekete geçirerek hükümet düşürmeyi başarmış bir meclisti.

    Şimdi görevde bulunan TBMM üyeleri, Padişahtan koparılan, ama Mustafa Kemale bile verilmeyen yetkileri Cumhurbaşkanına verirlerse, parlamento tarihimize Meclisi Mebusan üyeleri ile Birinci ve İkinci TBMM üyelerine büyük saygısızlık yapmış olurlar.

    Türkiye, tarihsel birikimi ve deneyimiyle bunu hak etmiyor.

    Bu gerçek bir yana, Anayasa Mahkemesi tarafından denetimi zaten sıfırlanmış bulunan KHK’ler düzeni altında yapılacak bir Anayasa değişikliği, Türkiye’yi anayasasızlaştıranların kendilerini bu yoldan meşru kılma arayışından başka bir anlam ve işleve sahip olamayacak.

    Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’lerle ilgili yeni kararında bu alanda hiçbir denetim yetkisine sahip olmadığına karar vermiş ve böylece geçici bir yönetim olan OHAL’e kalıcılık sağlamıştır. Bireysel başvurular da bu mantıkla uygulanırsa, AİHM’nin Anayasa Mahkemesi’ni devreden çıkarması kaçınılmaz hale gelecektir.

    Bütün bu tablo, genç meslektaşımız Tolga Şirin’in deyimiyle KHK’den “Anayasa Hükmünde Kararname”ye geçiş heves ve eğiliminin bir yansıtmasıdır.

    4) 12 Eylülle Hesaplaşma Masalı

    Bir de özellikle 2010 Anayasa Değişikliği sırasında kullanılmış olan bir çarpıtma var: “12 Eylül ile hesaplaşma”.

    Bu söylem, “YETMEZ AMA EVET”çilerin de ana sloganı olmuştu. Şimdiki değişiklikte de benzer şeyler söyleniyor. Oysa bugünkü OHAL KHK’ler Düzenine Anayasa Mahkemesi tarafından sağlanan “denetimsiz alan şemsiyesi”, 12 Eylül ruhunun en karakteristik yansımasıdır. “Temel hak ve hürriyetler için anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alabilme” (AY m.15/1) ve “OHAL KHK’lerin yargısal denetime kapalı olması (AY m.148/1 cümle 3) gibi düzenlemeler, 1982 Anayasası’ndan önceki anayasaların hiçbirinde yer almamıştır. Bunları titizlikle koruyan ve 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kurulan OHAL KHK düzenini bu maddelere dayandıranların, 12 Eylülle hesaplaşmaktan söz etmeye hakları yoktur.

    Sonuç

    • Anayasa Değişikliği girişimi AKP lideri için dikilmiş bir elbisedir. “Ulusun Anayasası “diyebileceğimiz kalıcı bir nitelik kazanamaz.

    • Ulusun Anayasası, ancak barajsız bir seçimle ulusu tam olarak temsil edecek bir kurucu meclis eliyle hazırlanırsa, bu sıfata hak kazanabilir.

    • Demokratik yelpazede böyle bir Kurucu Meclis’in kurulmasına en uzak ortam, Anayasa Mahkemesi’nin yardımıyla OHAL KHK’lerine kalıcı bir etkinin sağlandığı bugünkü ortamdır.

  • Pilotların Sessizliği

    Eğitim sisteminde ne zaman bir değişiklik yapılmak istense, yeni uygulamanın boyutları ile orantılı olarak dillerden düşmeyen kelime “pilot” oldu.

    Yeni bir ders müfredata eklenecektir, “önce ‘pilot’ okullarda deneyelim” denir. Yeni sınav sisteminin örnekleri önce pilot illerde uygulanır.

    Maskat, “uçak kalktığında” bir kazaya meydan vermemektir. Ancak milyonlarca kişiyi ilgilendiren “pilot uygulamalar” çoğu zaman, uygulanmak istenen yeni sistemin sıkıntılarını tüm ayrıntıları ile ortaya çıkarmaz, ancak ipuçları verir.

    Yine de bilinir ki, pilot uygulama ile başlayan yeni sistemden, uygulamanın yürütücü pilotu “alarm verse de” vazgeçilmez…

    ***

    Bir de “otomatik pilot” var…

    “Milli Eğitim arazisini”, istenildiği zaman istenen her türlü değişikliğin yapılabilmesi için “uygun” hale getiren eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’ten duyulmuştu. Nimet Çubukçu’ya bakanlık koltuğunu devrederken “devrim niteliğinde adımlar attık, işler otomatik pilota bağlanmıştır, yeni bakana yol haritası verilmiştir” demişti.

    Bu açıklamadan sonra, olması gereken, “pilot uygulamalara” son verilmesiydi. Yani Milli Eğitim’in temel eleştirisi haline gelen, sistem değişikliklerinin bitmesi… Ancak, görüldü ki, uçak değil “pilot uygulamalar” otomatiğe bağlandı.

    ***

    “Pilot”, o günden bugüne, milyonlarca kişiyi etkileyen “uygulamalara” imza attı. Ancak pilotun dikkat çeken bir özelliği daha vardı: Sessizliği…

    Misal: 4+4+4 sistemi…

    Sistemi tanımlayan yasa tasarısı, Şubat 2012’de Meclis’e sunuldu. Ankara’nın eğitim muhabirleri, böyle bir sistem hazırlığının olduğunu, sistemin bazı ipuçlarını aylar önce öğrenmişti. Haberler yazıldı. Manşetler çekildi, yeni bir sistem doğuyordu… Ancak o dönemin Milli Eğitim Bakanı, hükümete yakın gazeteleri arayarak, sistemde bir değişiklik olmadığında diretti, “manşetleri yıktı.” 3-4 ay sonra, yeni sistemin yasası Meclis’e geldiğinde, sessizliğe büründü.

    ***

    “Dershanelerin kapatılması” da “pilot”un temel sorunlarından biri oldu. “Baş pilot” hep söylüyordu ama, “otomatik pilotlar” bir türlü meseleye eğilemiyordu. Yeni bir bakan bu işle görevlendirildi. Müsteşarı ile birlikte çalışırken, yine manşetler atıldı: Eğitimde büyük darbe.

    Bakanlık, “Bakanlığımız, dershanelerin özel okullara dönüşmesini kolaylaştıracak bazı teşvikleri öngören bir yasa hazırlığı içindedir. (Haberde) mevzuat çalışmaları ile ilgili, kamuoyunu yanlış yönlendirecek yalan unsurların monte edildiği görülmektedir.” açıklamasını yaptı.

    Haber doğruydu ama, yanlış yazılmıştı. “Pilot” bu açıklamadan sonra yine sessizliğe büründü. Dershaneleri özel okula dönüştüren tasarı yine 3-4 ay sonra Meclis’e sunuldu.

    “Eğitimde devrim niteliğinde adımlar” için kullanılan temel kavram “pilot”, kardeş kavramı “proje” ile birlikte karşımıza çıktı bu kez: “Proje okul…” Eğitimin imam hatipleştirilmesi, dinsel eğitimin müfredatın içine işlemesi “projesi”, artık ikinci aşamaya geçmişti. “Baş pilot”un oğlunun talimatı ile 1 milyon imam hatipli “projesi” tamamlanmış, nicelik sorunu çözülmüştü. İkinci aşama, “nitelik” projesi devreye girdi.

    “Proje okul” adımı, aslında diğer bir projenin içine yedirildi. “Dershaneleri kapatma” projesine ilişkin mevzuatın içindeki bir madde, o zaman dikkati çekmişti ancak, uzun zamandır yaşanılan bunalımın temeli olan tartışmalar başladığından, önemsenmemişti.

    Düzenlemeye göre, “otomatik pilot” istediği okulda projeler başlatacak, bu okulun yöneticileri de yine “otomatik pilot” tarafından belirlenecekti.

    O dönemde sistem şöyle anlatılmıştı, pilotlar tarafından: “Örneğin futbol üzerine ihtisaslaşan bir lise isteniyor. Milli Eğitim sistemi içinde bir yöneticisi olacak, ancak ona bir yönetici yardım edecek. O da misal: Fatih Terim…”

    Bu kadarı anlatıldığı için sıkıntı yoktu. Ancak daha sonra bir düzenleme daha yapıldı. “Bir öğretmen bir okulda 8 yıldan fazla görev yapamayacak. 9. yıl okulu değiştirilecek” denildi. Bu da “40 yıl aynı okulda görev yapan öğretmenler var” sözleri ile açıklanmaya çalışıldı.

    Eğitim otomatik pilota alındığından, tehdidi farkeden; müdürler, öğretmenler değil öğrenciler oldu… Mezuniyet törenlerinde uygulamayı protesto ettiler.

    Öğrenciler sevdikleri, o okulda, eğitim öğretime hizmeti ile sivrilmiş öğretmenlerinin görev yerlerinin değiştirilmesini istemiyorlardı. “Pilot” sessizdi.

    ***

    “Pilot” yine sessizdi.

    Ama, bir iç yazı hazırladı. Yazının içeriği “talimat” da değildi, “genelge” de değil, “mevzuatı hatırlatan bilgilendirme” de değildi:
    “Son günlerde bakanlığımızın bazı güzide kurumlarının isimleri, yazılı ve görsel medyada siyasi çıkar amaçlı kullanılarak yıpratılmakta ve dolayısıyla imajları olumsuz etkilenmektedir…. bazı siyasi çevreler ve STK’lar tarafından organize edildiği anlaşılmaktadır… Okullar üzerinden bu mahiyette siyasi içerikli bildiri yayımlanması suçtur… iyi niyetli girişimler olmadığı görülmektedir… meri mevzuat çerçevesinde işlem yapılması…”

    Sistemin ayrıntılarını tam olarak bilmediği için endişelenen öğrencilerin protestoları, sistemin ayrıntılarını açıklamayan bakanlık tarafından bastırılmak istenmişti. Pilot yine sessiz ama hırçındı…. Uçak havadaydı, sistem işliyordu. Tam da bu sırada “baş pilot” ses verdi. “Proje okulların yönetimine akademisyen müdürlerin atanmasını” istediğini söyledi. Yani bir proje okulun başına “ilahiyat profesörü” istiyordu…

    Proje okulların öğretmenleri bir bir okullarından alınıyor, başka okullara gönderiliyordu. Öğrenciler ve veliler protesto ediyordu.

    Veliler ve öğrenciler, amacın proje uygulanmak için seçilen okulun, niteliğini değiştirmek olduğunu söylüyorlardı. Öğretmenler ellerinde bavul yeni okullarına giderken, protestolar polisiye önlemlerle engellenmek isteniyordu.

    Pilot, bir konferansa katılacaktı. Önü muhabirler tarafından kesildi. Öğrenciler-veliler, silahların gölgesinde eğitimin “proje” adı altına dinselleştirmesine karşı çıkarken, “pilot” sorulara 3 kelime ile yanıt verdi: “Hayır, hayır, hayır…”

    Soruları yanıtlamayan “pilot”, “sessiz kalması gerektiğini…” açıklıyordu. Yılların deneyimi ile “hayırda hayır var mantığı”nı işleten pilot, her zaman olduğu gibi “sessizliğin ikrardan geldiğini” unutuyordu.

    Deneyimli öğretmenler ellerinde bavul, okuldan okula koşarken, mahkeme koridorlarından haber geldi…

    Bir öğretmen sendikası, “proje”nin hukuksuz olduğu gerekçesiyle, mahkemeye başvurmuş, en yüksek idare mahkemesinin en yüksek kurulu, konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşımaya karar vermişti…

    Ziller neye çalacak?

    Tüm bu planlar doğrultusunda proje olarak seçilen okulların zilleri neşeli ezgiler içermeyecek. Her şeyden önce okulların yönetici ve öğretmenleri doğrudan atanacak. Bu demek oluyor ki, MEB, bu okullar için akademik ve idari kadrolarında bugüne kadar uyguladığı hiçbir kurala uymayacak. Mevcut öğretmenler içinden görev süresi 8 yılı bulanlar başka okullara gönderildi. Yönetmeliğe göre, öğretmenler, kendi istedikleri okula atandı. Ancak yönetmelikte geçici madde, isyanın temelini oluşturdu. O öğretmenlerin birçoğu il milli eğitim müdürlükleri tarafından res’en gönderildi. Proje okullarda gönderilen öğretmenlerin yerine gelecek kadro için ise herhangi bir yazılı sınav, sözlü sınav, liyakat koşulu konulmadı. Tek koşul öğretmen olmaya bağlandı. Gerisini “pilot” halledecek.

    Böylece darbe girişiminden sonra en çok gündemde olan liyakat tartışması, bu okullar için yeni bir pencereye açılacak. Pilotun muteber gördüğü kadroların liyakatinin yeterli olmadığı yerlere getirilmesi tartışması proje okullar için uzun yıllar geçerli olacak. Bu da okulların eğitim kalitesine yönelik soru işaretlerini beraberinde getirecek.

    Bu soru işareti de yıllar içinde sınavlardaki başarı oranları ile kendisini gösterecek.

    ***

    Proje okulların eğitim sisteminin kangreni haline gelen sınavlarla da problemi olacak.

    Şu anda mevcut okuyan öğrencilerin mezun olması ile, eğer MEB gerekli görürse, okul öğrenci alımı için yazılı ve sözlü sınav yapabilecek. Bu kural sadece ortaokul bölümü olan liseler için uygulanacak. Ama yine de bu MEB’in kendi sınav sistemi dışında, bu okulların bağımsız bir sınav düzenleme yetkisi ile donatılması anlamına gelecek. Yani bu okullar MEB’in merkezi sınav sisteminin dışında kalacak.

    ***

    Türkiye’nin gözde liselerinin öğrencilerini isyan ettiren proje okulları düzenlemesi Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından Anayasaya aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. Kurul, proje okullarına yönetici ve öğretmen görevlendirilmesinin kararının doğrudan Milli Eğitim Bakanı’na bırakılmasını “sınırı belli olmayan ve herhangi bir ölçüte dayanmayan çok geniş bir yetki” olarak değerlendirdi. “Yasama organı tarafından temel ilkeleri konulmadan, çerçevesi çizilmeden, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanı düzenleme yetkisinin yürütme organının bir parçası olan Milli Eğitim Bakanı’na bırakıldığı” ifadelerinin kullanıldığı kararda, düzenlemenin, hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu ifade edildi.

  • 6763 Sayılı Kanun İle Ceza Yargılama Sisteminde Yapılan Değişiklikler

    6763 sayılı Kanun 2 Aralık 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kamuoyunda daha çok çocukların cinsel istismarı suçuna ilişkin getirilen düzenleme ile bilinen ve ciddi tartışmalara neden olan Kanun pek çok konuda değişiklik içermektedir.

    6763 SK. öncelikle kanun yapma tekniği bakımından bazı sorunlar taşımaktadır. Yürürlükte olan Kanun hükmünün bir fıkrasında veya maddesinde değişiklik yapmak için ilgili fıkranın tümü ile kaldırılıp yeniden yazılması yerine, fıkranın içine kelime ve cümleler ekleme veya çıkarma yöntemi kullanılmıştır. Bu durum değişiklik metninin ilk bakışta anlaşılmasını güçleştirmektedir.

    Bu çalışmada 6763 SK. ile ceza yargılama sisteminde getirilen değişikliklere değinilmiştir.

    1. Duruşmaların Adliye Dışında Yapılabilmesi

    Şüpheli hakkında düzenlenen iddianamenin kabul edilmesi ile ceza yargılamasında kovuşturma aşamasına geçilir. Duruşmada; iddia ve savunmalar ortaya konulur, deliller ileri sürülür ve tartışılır, yapılan yargılama faaliyeti sonucunda hüküm kurulur.

    Sanık hakkındaki duruşmanın, davayı görmeye yetkili ve görevli mahkemenin önceden belirlenmiş duruşma salonunda yapılması esastır.

    Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 19. maddesi uyarınca, yetkili hakim veya mahkeme, hukuki veya fiili sebeplerle görevini yerine getiremeyecek durumda ise yüksek görevli mahkeme, davanın başka yerdeki aynı derecede bir mahkemeye nakline karar verir.

    6763 sayılı Kanunun 21. m. ile getirilen düzenleme ile CMK’nın 19. m.’nin başlığı “Davanın nakli ve duruşmanın başka yerde yapılması” olarak değiştirilmiş ve maddeye 3. fıkra eklenmiştir. Yapılan bu değişiklikle sanık veya mağdur sayısının fazlalığı veya güvenlik gibi nedenlerle duruşmaların adliye dışında bir yerde örneğin bir cezaevinin yerleşkesinde yapılmasına imkan tanınmıştır.

    Bu düzenleme başta terör suçları olmak üzere çok sanıklı davaların, adliye binaları dışında, muhtemelen de cezaevi yerleşkeleri içinde veya özel olarak yapılmış duruşma salonlarında yapılmasına yasal dayanak getirmiştir.

    Bu düzenlemede yer alan gerekçe, Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Yerleşkesinde yapılan ve kamuoyunda “Silivri Yargılamaları” olarak bilinen duruşmaların, yasal imkan olmadan adliye dışına çıkarılmış olduğunun kanun koyucu tarafından kabul edilmesi anlamına da gelmektedir.

    Duruşmaların adliye dışında; kapalı spor salonlarında, cezaevi yerleşkelerinde veya başka bir özel mekanda yapılması, yapılan yargılamanın olağan dışı olduğunu gösterir. Adliye binaları dışında oluşturulan salonlarda yapılan yargılamalardan çıkan kararlar daima tartışmalı olmuştur. Üstelik, özel güvenlik rejimine tabi tutulan; ada, askeri birlik için veya cezaevi yerleşkesi içi gibi yerler yargılamanın aleniliği bakımından da eleştirilmelidir.

    2. Vücut Dokunulmazlığına Karşı İşlenen Suçlarda Tutuklama

    CMK’nın 100/4 maddesi uyarınca; sadece adli para cezası öngören veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez. 6763 SK. ile yapılan değişiklik ile vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenen suçlarda bu yasak kaldırılmıştır. Bu düzenleme, kamuoyunda tartışmaya neden olan bazı olaylarda, cezanın üst sınırının iki yılı geçmemesi nedeniyle tutuklama kararı verilememesine bir tepki olarak getirilmiştir. Bu hüküm uyarınca, basit yaralama kapsamında kalan suçlar için bile tutuklama kararı vermek mümkündür.

    Tutuklamanın bir ceza değil koruma tedbiri olduğu esasına aykırı olan bu düzenlemenin yerinde olmadığı kanısındayım. Tutuklama, bir ceza olmadığı gibi, işlenen suça yönelik olarak ortaya çıkan toplumsal tepkiyi gidermenin yolu veya aracı da değildir.

    3. Tahliye İstemlerini İnceleme Süresi

    CMK’nın 103/1 maddesi uyarınca, Cumhuriyet savcısı, şüpheli veya müdafi, tutuklu olan şüphelinin adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmasını isteyebilir. Aynı Kanunun 104/1 maddesi uyarınca soruşturma aşamasında şüpheli, kovuşturma aşamasında sanık veya bunların müdafi tahliye isteminde bulunabilir. Bu istemler üç gün içinde karara bağlanmalıdır (CMK 105). 6763 SK. 23. madde ile şüphelinin/ sanığın veya müdafinin yapacağı bu istemin incelenme süresi, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar bakımından yedi güne çıkarılmıştır. Tahliye isteminin incelenmesine ilişkin karar verme süresi örgüt faaliyeti kapsamında olmayan suçlar bakımından yine üç gün olarak uygulanacaktır.

    4. Tutukluluk Süresi Aşıldığı İçin Verilen Adli Kontrole Uygun Davranmayan Şüphelinin/Sanığın Tutuklanması

    CMK 102. m. uyarınca; tutuklulukta geçecek süre, ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlar bakımından üç yılı diğer mahkemelerin görevine giren suçlar bakımından ise 1 yıl 6 ayı geçemez. CMK 109/7 m. uyarınca, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle serbest bırakılan şüpheli/ sanık hakkında adli kontrol tedbirleri uygulanabilir.

    Adli kontrol tedbirlerine uygun davranmayanlar hakkında tutuklama kararı verilmesini mümkün kılan CMK’nın 112. maddesinin, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle adli kontrol altına alınarak serbest bırakılan şüpheli/sanık hakkında uygulanıp uygulanmayacağı tartışmalıydı.

    6763 SK. 24. maddesi ile CMK’nın 112. maddesine eklenen fıkra ile bu tartışma sona erdirilmiştir. Bu hüküm uyarınca, azami tutukluluk süresinin dolmasıyla nedeniyle adli kontrol altına alınarak serbest bırakılan şüphelinin/sanığın adli kontrol tedbirlerine uygun davranmaması halinde tutuklama kararı verilebilecektir. Ancak bu şekilde verilen tutuklama kararı uyarınca tutuklulukta geçecek süre; ağır ceza mahkemesinin görev alınana giren suçlarda dokuz ayı, diğer mahkemelerin görev alınana giren suçlarda ise iki ayı geçemeyecektir.

    5. Koruma Tedbirlerinde Yapılan Değişiklikler

    Kamuoyunda “17/25 Aralık Soruşturmaları” olarak bilinen süreçte, bazı koruma tedbirlerine ilişkin karar verme yetkisi sulh ceza hakimliklerinden alınarak ağır ceza mahkemelerine verilmişti. Ceza yargılamasının sistematiğine aykırı, günün olaylarına yönelik tepki olarak konulan bu düzenlemeler 6763 SK. ile kaldırılmıştır. Buna göre;

    Taşınmazlara, hak ve alacaklara el koymayı düzenleyen CMK m. 128 uyarınca verilecek el koyma kararı soruşturma aşamasında sulh ceza hakimi tarafından verilebilecektir.

    128. maddeye 674 sayılı KHK ile eklenen ve 6758 SK. ile aynen kabul edilen 10. fıkra uyarınca, el konulan taşınmaz, hak ve alacakların idaresi gerektiğinde bu malvarlığı değerlerinin yönetimi amacıyla kayyım atanabilir. Kayyım atanması kararı da soruşturma aşamasında sulh ceza hakimi tarafından verilecektir.

    CMK m. 135’de yapılan değişiklik uyarınca; iletişimin tespiti ve denetlenmesine ilişkin kararı verme yetkisi soruşturma aşamasında sulh ceza hakimine aittir.Yapılan değişiklikle gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bu kararın Cumhuriyet savcısı tarafından da verilmesi kabul edilmiştir. Cumhuriyet savcısının verdiği kararın 24 saat içinde sulh ceza hakiminin onayına sunulması, hakimin de kararını 24 saat içinde vermesi esası benimsenmiştir. Bu süre içinde hakimin karar vermemesi veya onay istemini reddetmesi halinde iletişimin tespitine ilişkin kayıtlar imha edilecektir.

    CMK m. 139’da yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ile CMK m. 140’da düzenlenen teknik araçla izleme kararı verme yetkisi ağır ceza mahkemesinden alınarak sulh ceza hakimine verilmiştir.

    CMK’nın 128, 135, 139 ve 140. maddelerinde düzenlenen koruma tedbirleri; Kanunda sınırlı olarak sayılan suçlar bakımından mümkündür.

    6763 SK. belirtilen suç tiplerine bazı ilaveler yapmıştır. Buna göre;

    a)CMK’nın 128. maddesinde düzenlenen taşınmazlara, hak ve alacaklara el koyma tedbiri; organ veya doku ticareti yapmak (TCK 91), silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak (TCK 220/2), tefecilik (TCK 241) suçlarının,

    b)CMK’nın 135. maddesinde düzenlenen iletişimin dinlenmesi, tespiti ve kayda alınması tedbiri; organ veya doku ticareti yapmak (TCK 91), nitelikli dolandırıcılık (TCK 158), silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak (TCK 220/2), tefecilik (TCK 241) suçlarının,

    c)CMK’nın 139. maddesinde düzenlenen gizli soruşturmacı görevlendirilmesi tedbiri; örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının (TCK 188),

    d)CMK’nın 140. maddesinde düzenlenen teknik araçlarla izleme tedbiri; organ veya doku ticareti yapmak (TCK 91), nitelikli dolandırıcılık (TCK 158), silahlı örgüt kurmak, yönetmek ve üye olmak (TCK 220/2), tefecilik (TCK 241) suçlarının, soruşturulmasında da uygulanabilecektir.

    6. İddianamenin Okunması Yerine Anlatılması

    CMK m. 191 uyarınca duruşma; yoklama ile başlar, ardından iddianamenin kabulü kararı okunur. Sanığın açık kimliği ile kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alındıktan sonra iddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur.

    6763 SK. 29. maddesi ile CMK’nın 191/1-b maddesi değiştirilmiştir. Bu hüküm uyarınca, iddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirmesinin anlatılması ile yetinmek mümkündür. Bu düzenlemeye paralel olarak CMK’nın 202/4-a maddesinde yer alan “iddianamenin okunması” hükmü, “iddianamenin anlatılması” şeklinde değiştirilmiştir.

    7. Karşı Oyun Yazılması Hükmü Veren Hakimin Gerekçeyi Yazamaz Hale Gelmesi

    Yapılan duruşma sonucunda verilen hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içeriğini düzenleyen CMK’nın 232. maddesinde de değişikliğe gidilmiştir. Maddenin 3. fıkrası uyarınca hükmün gerekçesinin, hükmün açıklanmasından sonra en geç onbeş gün içinde yazılması gerekir. Yapılan değişiklikle karşı oy veren hakim var ise karşı oy gerekçesinin de aynı süre içinde yazılması hükme bağlanmıştır. Esasen bu hükme gerek yoktu. Zira hükmün gerekçesi tabirine var ise karşı oy yazıları da dahildir. Bu nedenle hükmün gerekçesinin on beş gün içinde yazılmasına ilişkin kanun hükmü var ise de karşı oyların da bu süre içinde yazılmasını zaten gerektirmekteydi.

    CMK’nın 232. maddesine eklenen 5. fıkra hükmüne göre duruşmada hükmün açıklanmasından sonra, hükmü veren hakim veya hükme katılan hakimlerden birisinin; ölmesi veya herhangi bir nedenle (istifa, emeklilik, görevden uzaklaştırma gibi) görevini yapamaz hale gelmesi halinde açıklanan kısa karara uygun gerekçeli karar, görev yapamayacak duruma gelen hakimin yerine görevlendirilen hakim tarafından yazılır.

    Esasen bu hükme de gerek yoktu. Zira benzer durumlarda, getirilen düzenlemeye uygun uygulama zaten yapılmaktaydı. Bu şekilde görevlendirilen hakim açıklanan kısa karara uygun gerekçeyi yazmakla birlikte kendisi açıklanan hükmün yerinde olmayan noktaları olduğu kanısındaysa bunları da gerekçeye yazabilecektir. Bu şekilde yazılan farklı görüşlerden hangisinin yerinde olduğu kanun yolu muhakemesi sonucunda belirlenecektir.

    8. Kaçak Tanımında Yapılan Değişiklikler

    CMK’nın 247/1 maddesi uyarınca; “hakkındaki kovuşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacıyla yurt içinde saklanan veya yabancı ülkede bulunan ve bu nedenle mahkeme tarafından kendisine ulaşılamayan kişiye kaçak denir.” Bu düzenleme kaçaklık durumunun ancak kovuşturma aşamasında söz konusu olabileceğini hükme bağlıyordu.

    6763 SK. ile yapılan değişiklikle; hakkındaki soruşturmayı sonuçsuz bırakmak için yurt içinde veya yurt dışında saklanan kişilerin de kaçak olarak kabul edilmesi esası getirilmiştir. Bu düzenleme ile kaçaklık statüsü soruşturma aşaması için de kabul edilmiş, kaçak olmanın yaratacağı diğer sonuçların soruşturmanın başlangıcı anından itibaren uygulanmasının önü açılmıştır.

    9. Zorlama Amacıyla Verilen El Koyma Hükmündeki Değişiklikler

    CMK’nın 248. maddesi uyarınca hakkında yapılan kovuşturmayı sonuçsuz bırakmak için yurt içinde veya yurt dışında saklanan kaçak kişinin, duruşmaya getirilmesini temin etmek için, Türkiye’de bulunan mallarına, hak ve alacaklarına, bu amacı sağlamakla orantılı şekilde el konulması mümkündü.

    6763 SK. ile yapılan değişik ile kaçak tanımı soruşturma aşamasını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu düzenlemeye paralel olarak, hakkındaki soruşturmayı sonuçsuz bırakmak için yurt içinde veya yurt dışında saklanan kişinin, yakalanmasını temin etmek için soruşturma aşamasında da mallarına, hak ve alacaklarına el koyma imkanı sağlanmıştır. Bu yöndeki kararı soruşturma aşamasında sulh ceza hakiminin vereceği benimsenmiştir.

    Yapılan değişiklikle CMK’nın 248. maddesinde düzenlenen tedbirin verilebileceği suçların arasına TCK’nın 309, 310, 311, 312 ve 313. maddelerinde düzenlenen Anayasal düzene ve bu düzeninin işleyişine karşı suçlar da eklenmiştir.

    10. Uzlaşmaya İlişkin Olarak Yapılan Değişiklikler

    6763 SK. ile uzlaşma konusunda önemli yenilikler getirilmiştir. CMK’nın 254. maddesinde düzenlenen uzlaşma konusunda öncelikle isim değişikliğine gidilmiş, maddenin kenar başlığı “uzlaştırma” olarak değiştirilmiştir.

    Uyuşmazlığın iki tarafının, kendi arasındaki bir etkinlik olarak anlam kazanan “uzlaşma” kavramı yerine, uyuşmazlığını iki tarafının arasına giren bir başka kişinin (uzlaştırıcı) etkinliği ile tarafların uzlaşmasına vurgu yapan “uzlaştırma” kavramı benimsenmiştir.

    Bununla birlikte getirilen “uzlaştırma” kavramın kurumun kendisini değil kurumun yapılış biçimine ilişkin olması nedeniyle, kurumdan bahsederken “uzlaşma”, bu kurumun yapılmasına ilişkin işlemlerden bahsederken ise “uzlaştırma” kelimesinin kullanılması yerinde olacaktır.

    a)6763 SK. ile Yapılan Değişiklikten sonra Uzlaşma Kapsamına Giren Suçlar

    6763 SK. ile yapılan değişiklik ile uzlaşma kapsamına giren suçların sayısı arttırılmıştır. Buna göre;

    aa)Takibi şikayete bağlı suçlar, bb)Kasten yaralama (TCK 86/1, 86/2) kasten yaralama suçunun ihmali davranışla işlenmesi suçu (TCK 88), konut dokunulmazlığının ihlali suçu (TCK 116), çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçu (TCK 234), dördüncü fıkrası hariç olmak üzere TCK’nın 239. maddesinde yer alan ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması suçu, cc)TCK’nın 106/1 maddesinin 1. fıkrasında yer alan tehdit suçu, dd)Hırsızlık suçunun basit hali (TCK 141),
    ee)Dolandırıcılık suçunun basit hali (TCK 158) uzlaşma kapsamındadır.

    Bundan ayrı olarak, önceki düzenlemede yer alan; “etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçların” uzlaşma kapsamında olamayacağına ilişkin düzenleme kaldırılmıştır. Buna göre; takibi şikayete bağlı olan ve etkin pişmanlık hükümleri kapsamına giren suçlar da uzlaşma kapsamına girmiştir.

    Bu düzenleme uyarınca; hırsızlık suçunun daha az cezayı gerektiren hali (TCK 144), mala zarar vermek (TCK 151), hakkı olmayan yere tecavüz (TCK 154/1), güveni kötüye kullanmak (TCK 155/1), bedelsiz senedi kullanmak (TCK 156), hukuki bir ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla dolandırıcılık (TCK 159), kaybolmuş veya hata sonucu elden çıkmış eşya üzerinde tasarruf (TCK 160) suçları bakımından uygulama yeri bulacaktır. Belirtilen düzenleme ile bu suçlar da uzlaşma kapsamına girmiştir.

    Cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan bazıları şikayete tabidir. Ancak bu suçlar uzlaşma kapsamına alınmamış ve önceki düzenleme korunmuştur.

    Uzlaşma kapsamında kalan bir suçun uzlaşma kapsamında olmayan bir suç ile birlikte işlenmesi halinde uzlaşma hükümlerinin uygulanmayacağına ilişkin önceki düzenleme de korunmuştur.

    b) Çocuklar Tarafından İşlenen Suçlarda Uzlaşma

    6763SK.ileuzlaşmakonusundayapılan değişikliklerden en önemlisi çocuklar tarafından işlenen suçlar bakımından uzlaşmanın genişletilmesidir. Esasen bu düzenleme 10 yıl önce yapılan yanlışlıktan geri dönülmesi anlamındadır.

    2005 yılında yürürlüğe giren 5395 sayılı ÇKK’nın 24. maddesinde, suça sürüklenen çocuklar bakımından özel olarak düzenlenen uzlaşma kurumu 06/12/2006 tarih ve 5560 SK. ile yürürlükten kaldırılmış ve uzlaşma hükümlerinin çocuklar bakımından da yetişkinler ile aynı usule tabi olacağı kabul edilmişti.

    5560 SK. ile getirilen bu düzenleme başta Çocuk Hakları Sözleşmesinde olmak üzere uluslararası belgelerde yer alan çocuğa özgü adalet sistemi oluşturma yükümlülüğüne aykırıydı.

    6763 SK. ile “mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar” da uzlaşma kapsamına alınmıştır. Böylece çocuklar tarafından işlenen suç, yukarıda belirtilen ve uzlaşma kapsamında kaldığı bildirilen suçlardan olduğu takdirde, ceza miktarına bakılmaksızın uzlaşma kapsamında olacak, bu suçlar arasında sayılmamakla birlikte cezasının üst sınırı üç yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası olan suçlar da çocuklar bakımından uzlaşma kapsamında sayılacaktır.

    Kanımca çocuklar hakkındaki düzenlemedeki en önemli eksiklik, uzlaşma nedeniyle hakkında kamu davası açılmayan çocuğun suç tekrarı riskinin önlenmesi için bir tedbir öngörülmemiş olmasıdır. Bu durumdaki çocuklar bakımından, ÇKK’nın 5. maddesinde düzenlenen koruyucu ve destekleyici tedbirlerin bir veya bir kaçının verilmesine gerek olup olmadığı konusunda çocuk hakimliğinin bir değerlendirme yapmasının zorunlu olması gerekirdi.

    Yasa böyle bir zorunluluk öngörmemiş ise de buna engel bir durum yoktur. Çocuk hakkında uzlaşma nedeniyle kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar veren uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısının ÇKK’nın 6. maddesi uyarınca aile ve sosyal politikalar il müdürlüğüne veya ÇKK’nın 7. maddesine göre doğrudan çocuk hakimliğine (çocuk hakimliğinin olmadığı yerde aile mahkemesine, aile mahkemesinin de olmadığı yerde asliye hukuk mahkemesine) bildirimde bulunması ve çocuk hakkında gerekli koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının alınmasını istemesi mümkündür. Esasen çoğu zaman bu bildirim ve talep gerekli görülmelidir. Aksi takdirde aynı çocuğun bu uzlaşma kapsamına giren veya girmeyen başka suçlar ile tekrar adli makamların önüne gelmesi olası bir sonuçtur.

    Burada kanun yapma tekniği bakımından bir hataya da değinmek isterim. Çocuklar tarafından işlenen suçlara ilişkin ayrıksı usul hükümleri 5395 sayılı ÇKK’da sayılmıştır. Söz konusu Kanunun 24. maddesi “uzlaşma” başlığını taşımaktadır. Çocuklar bakımından uzlaşma hükümlerinin CMK’nın 253. maddesinde değil 5395 sayılı ÇKK’nın 23. maddesinde yer alması sistematik bakımından daha yerinde olurdu.

    c) Soruşturma Aşamasında Uzlaştırma İşlemleri

    Yapılan değişiklik ile uzlaştırma işleminin soruşturmanın en başında yapılması anlayışı terk edilmiştir. Buna göre, suç işlendiği izlenimini veren halin ortaya çıkması ile başlayan (CMK 2/1-e, 160/1) ceza soruşturması başlayıp yürütülecek, soruşturma sonucunda, şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği hususunda hakkında dava açılmasına yeterli şüphe sebebi var ve soruşturma konusu suç uzlaşma kapsamında ise şüpheli hakkında iddianame düzenlenmeden önce soruşturma dosyası uzlaştırma bürosuna gönderilecektir.

    Böylece; soruşturmanın en başında taraflara uzlaşmak isteyip istemeyecekleri sorulmayacak, soruşturma tümü ile yapılarak delillerin ortadan kaybolması riski önlenecek ve nihayet soruşturma sonucunda şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği hususunda kamu davası açmaya yeterli delil elde edilememesi halinde uzlaştırma işlemine gidilmeden kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verilecektir.

    Soruşturma dosyasının uzlaştırma bürosunun gönderilmesinden sonra bu büroda görevli Cumhuriyet savcısı dosyayı uzlaştırmacıya verecektir. Uzlaştırmacının nasıl seçileceği, görevini nasıl yerine getireceği konusunda Adalet Bakanlığının 6 ay içinde çıkaracağı yönetmelik hükümleri uygulanacaktır.

    Uzlaştırmacı, uzlaşmayı sağlayıp sağlayamadığını bir rapor ile uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısına bildirecektir.

    Taraflar arasında uzlaşma sağlanmış ve bu uzlaşma tarafların özgür iradesine dayalı, hukuka, ahlaka ve kamu düzenine aykırı olmayan bir uzlaşma ise uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı kamu adına kavuşturmaya yer olmadığına dair karar vererek soruşturmayı sonlandıracaktır.

    Taraflar arasında yapılan uzlaşma sonucunda belirlenen edimin yerine getirilmesinin ileri bir tarihe bırakılmış olması veya taksitlendirilmiş olması halinde uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı kamu davasının (CMK 253/19), edimin yerine getirilmesi halinde kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile soruşturmayı sonlandıracaktır.

    Taraflar arasında uzlaşmanın sağlanamaması veya sağlanmış olan uzlaşmada belirlenen ve yerine getirilmesi ileri bir tarihe bırakılan veya takside bağlanan edimin yerine getirilmemesi halinde uzlaştırma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı iddianame ile kamu davası açacaktır.

    d) Kovuşturma Aşamasında Uzlaştırma İşlemleri

    İddianamede belirtilen suç nitelemesinin yargılama sırasında değişmesi ve suçun uzlaşma kapsamında kaldığının belirlenmesi halinde ne yapılacağı konusunda 6763 SK. yeni bir düzenleme getirmiştir. Bu düzenleme uyarınca, mahkeme yargılamaya konu suçun uzlaşma kapsamında kaldığını tespit ettiğinde, kendisi uzlaştırma işlemlerini yapmayacak ve dosyayı gerekli uzlaştırma işlemlerinin yapılması için Cumhuriyet başsavcılığı uzlaştırma bürosuna gönderecektir.

    11. Direnme Kararlarının Öncelikle Yargıtay Özel Dairesine Gönderilmesi

    CMK’nın 307/2 maddesinde yapılan değişiklik ve 5320 SK.’na eklenen geçici 10. madde ile direnme kararı verilen dosyaların Yargıtay’a gelmesi halinde, dosyanın öncelikle önceki kararı veren Yargıtay Özel Dairesine gönderilmesi, bu daire tarafından, direnme kararının usul ve yasaya uygun olmadığı sonucuna varıldığında dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi esası benimsenmiştir.

    Sonuç

    6763 SK. ceza yargılama sistemimizde önemli değişiklikler getirmiştir. 2005 yılında yürürlüğe giren CMK’da yapılan pek çok değişikliğin günün koşulları altında yapılmış tepkisel düzenlemeler olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan tepkisel düzenlemeler üzerinde yeterince düşünülmeden ve tartışılmadan yapıldığı için sistemi zorlamakta, bir süre sonra yapılan değişiklikler geri alınmakta ve yenileri getirilmektedir. Bu durum uygulamanın daha da karmaşık hale gelmesine yol açtığı gibi hukuk güvenliğini sarsmakta, kişilerin ve toplumun yargıya onan inancını zedelemektedir.

    Usul hukukuna ilişkin düzenlemelerin, masumiyet karinesi uyarınca masum olduğu kabul edilen kişilere yönelik olduğunu unutulmamalıdır. Soruşturmanın ve kovuşturmanın sürdürülmesi gereği ile kişi hak ve özgürlükleri arasında ve daima kişi hak ve özgürlükleri lehine bir denge kurulmalıdır.

    CMK’da yapılan değişiklikler arasında en yaygın uygulama alanı bulacak olan değişiklikler uzlaşmaya ilişkin olanlardır. Uzlaşmaya ilişkin düzenlemeleri ele alırken ve bu hükümlerin yaygınlaştırılmasını ileri sürerken dikkatli olmak gerekir. Zira suç ile bozulan toplum düzeninde tek zarar gören kişi suçtan zarar gören değildir.

    Adalet sisteminin tek hedefi mağduru tatmin etmek veya hakimlerin iş yükünü azaltmak değildir. Suç işleyen faillerin ne yapıp edip mağdur ile uzlaştığında cezadan kurtulacağına ilişkin yaygın inancın oluşması adalet sisteminin ve cezaların caydırıcılığını ortadan kaldırır. Uzlaşma baştan reddedilecek bir kurum olmadığı gibi tüm sorunları giderecek sihirli bir değnek olarak da görülmemelidir.

  • Aydınlık bir geleceğe dair umutla…

    Havanın kurşun gibi ağır olduğu, üçüncü kez uzatılan bir OHAL dönemini yaşıyoruz… Bombaların patlamaya, hak ve özgürlükleri sınırlayan KHK’ların çıkmaya, gericiliğin toplumsal hayatın derinliklerine nüfuz etmeye devam ettiği ülkemiz, 2017’ye daha ilk dakikalarında gerçekleşen bir saldırıyla girdi.

    Sadece 2015 ve 2016 yıllarında, 26 bombalı ve silahlı katliam gerçekleşti. Yılın son günlerinde Rusya Büyükelçisi öldürüldü, 2017 yılının daha ilk günlerinde ise Reina ve İzmir Adliyesi saldırıları yaşandı. Bizler, bir yandan bombalarla korkutularak sindirilmeye çalışılırken bir yandan da OHAL döneminde bir anayasa ve rejim değişikliği sürecine sürükleniyoruz.

    2016 yılının Mayıs ayında ilk sayımız ile yola çıkarken, dergimizin cumhuriyetin yeniden yapılandırılması sürecinde yayın hayatında başladığını, hukukun ise en başından itibaren bu sürecin önemli enstrümanlarından biri olduğunu söylemiştik. Sözü edilen sürecin 15 Temmuz sonrasında nasıl hız kazandığını da gördük. Ülke içerisinde bunlar yaşanırken, aynı zamanda bir bölgesel savaşın içine doğru girdiğimiz de açık. Emperyalizmin Ortadoğu’daki ılımlı İslam projesinin bir parçası ve rol modeli olan Türkiye üzerinden Suriye’ye radikal cihatçı çetelerin geçişine izin verildi. Suriye ve Irak’ın parçalanması hedeflenmişken bugün ülkemiz de bölgesel krizin bir parçası durumuna geldi. Dış politika ile iç politikanın birbirine geçtiği böylesi bir dönemde; hukuk sistemi de bulunduğumuz krizde sömürü ve baskı mekanizması olduğu kadar aynı zamanda burjuva siyasetinin çözüm mekanizması olarak da kullanılmaya çalışılmaktadır. Bir yandan kitleler hukuk eliyle tahakküm altına alınırken diğer yandan da çözümün sadece hukuksal mekanizmalar üzerinden sağlanacağına dair algı yaratılmaktadır.

    ***

    2017 yılına katliamların yanında, Anayasa değişikliği tasarısının hayata geçmesiyle başlamış olduk. TBMM Anayasa Komisyonu’nun 18 maddeden oluşan “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapan Kanun Teklifi”, 30 Aralık 2016 tarihinde kabul edildi.

    Dolayısıyla, 2. sayımızda başladığımız anayasa tartışmalarına bu sayımızda “Anayasa ve Rejim Tartışmaları” dosya konusu ile devam ediyoruz.

    Prof. Dr. Fazıl Sağlam, “Anayasa Değişikliği Girişimi Üzerine Bazı Notlar” başlıklı yazısında, teklifteki düzenlemelerin yarı başkanlık, başkanlık ve cumhurbaşkanlığı kavramları içerisinde nereye oturduğuna ve nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin görüşlerini ifade etti. Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu, “Patronlu Bir Hiper Başkanlık Teklifi” yazısıyla hükümet biçimine odaklı bu teklifi, Anayasa’nın sistematiği ve içeriği bakımından değerlendirirken; Prof. Dr. Ali Murat Özdemir “Başkanlık Sistemi Üzerine Düşünceler” başlıklı yazısıyla söz konusu teklifi başkanlık sistemi üzerinden inceleyerek dergimize değerli katkılarını sundu. Yayın kurulu üyemiz Evrim Şenöz ise, “Anayasa Değişikliği ve İstikrar” başlıklı yazısında anayasa değişikliği talebinin ne anlama geldiğini istikrar önermesi bakımından inceledi.

    ***

    İlk sayıdan bugüne geçirdiğimiz süreye, dergimizin dosya konularına, içeriklerimize, yazarlarımıza ve hukukun siyasal alanda oynadığı role baktığımızda dergimizin dostlarıyla birlikte önemli bir düşünsel boşluğu doldurmaya aday olduğunu gözlemliyoruz. Bu nedenle hukukun altını üstüne getirmeye ve hukuku ters yüz etmeye devam edeceğiz. Bu çaba ve mücadelenin başka alanlarda da bir arada süreceğine inancımız tamdır.

    2017 yılının ilk çeyreği içerisinde yapılması planlanan anaysa değişiklik referandumu, ülke tarihimiz açısından büyük bir dönüm noktası olacaktır. Böyle bir dönüm noktasında ilerici ve aydın hukukçuların birlikte mücadelesine olan ihtiyacımız daha da artmaktadır. Bu duygu ve düşüncelerle, Yayın Kurulu olarak yeni yılınızı kutlar, ülkemize getirilmek istenen bu rejime karşı “Hayır”ımızı yükselteceğimiz bir yılı birlikte geçirmeyi dileriz.

    ***

    Altıncı sayımızın dosya konusunu ise OHAL olarak belirledik. Bununla birlikte aynı sayımızda 8 Mart özelinde kadın hakları ve mücadelesine ilişkin bir çalışmayı da hazırlamayı düşünüyoruz. Mart- Nisan sayımıza katkı sunmak isteyen okurlarımızın bizimle irtibata geçebileceğini belirtmek isteriz. Yine dergimizin yer almasının iyi olacağını düşündüğünüz kitabevlerini bizimle paylaşmanızı beklediğimizi tekrar hatırlatırız.

    Önümüzdeki sayımızda buluşmak üzere…

    Yayın Kurulu