Blog

  • Bireysel Başvuruda İhlal Kararının Uygulanma Zorunluluğu ve Anayasal Beklentiler

    Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu Kadri Enis Berberoğlu (3) kararında[1], başvurucu hakkında daha öncesinde verilen hak ihlali kararının ilk derece mahkemesince uygulanmaması ve bu fiili durumun başlangıçta Anayasa olmak üzere, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un ilgili hükümlerine aykırılık teşkil etmesi hususları tartışılmıştır. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu başvurucu hakkında bir önceki verdiği hak ihlali kararında[2], başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar vermiş, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ihlalinin tespit edilmesinin başvurucunun uğradığı zararların giderilmesi bakımından yetersiz kalacağı gerekçesiyle, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar görmüştür. Çünkü başvurucunun yeniden milletvekili seçildikten sonra yargılandığı davada “durma” kararı verilmeyerek tahliyesine hükmedilmeksizin yargılanmaya devam olunması ve bölge adliye mahkemesinin mahkûmiyet hükmünün onanması Anayasanın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün lafzına ve amacına aykırı olarak geniş bir biçimde ve başvurucunun Anayasa m.67 uyarınca koruma altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının aleyhine olacak şekilde yorumlanması ile mümkün olmuştur[3]. AYM Genel Kurulu, 24 Haziran 2018 tarihinde yeniden milletvekili seçilen başvurucu hakkında Anayasanın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmün uygulamasının mümkün olmadığına, yeniden milletvekili seçilen başvurucunun tabi olduğu “genel hüküm” niteliğinde olan Anayasa m.83/4’ün emredici hükmü gereğince dokunulmazlığı tekrar kazandığının kabul edilmemesinin, Anayasa m.83/4’ün sözüyle ile çelişen ve Anayasa koyucunun iradesine aykırı bir yorum olduğuna karar vermiştir[4]. Bu kapsamda, 6216 sayılı Kanunun 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması adına ve Yargıtay’ın onama kararına bağlı sonuçların geri alınması amacıyla “yeniden yargılama” kararı verilmesi ve akabinde başvurucu hakkında başlatılan yargılamada “durma” kararı verilmesi gerektiğini belirtmiştir[5].

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 30. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

     

     

    [1] Kadri Enis Berberoğlu (3), 2020/32949 B. No, 21.01.2021, AYM [GK]

    [2] Kadri Enis Berberoğlu (2), 2018/30030 B. No, 17.09.2020, AYM [GK]

    [3] Kadri Enis Berberoğlu (2), p.92

    [4] Kadri Enis Berberoğlu (2), p.93

    [5] Kadri Enis Berberoğlu (2), p.138, 139, 140

  • Kapitalizmin krizden çıkış arayışları

    Kapitalizmin, kriz dönemlerini aşmak için kimi dönemler kamulaştırma/devletleştirme kimi zaman da özelleştirme yolunu tercih ettiği görülmektedir. Türkiye’nin son 20 yılına damga vuran konulardan birinin de, özelleştirmeler yoluyla kamu mallarının tasfiye ve talan edilmesi ile acele kamulaştırmanın olağan hâle gelmesi yoluyla kamulaştırmanın da adeta “piyasaya açılması” olduğunu söyleyebiliriz. Bizler de ekonomi politiğe ilişkin yeni arayışların dillendirildiği ve bu kavramların tekrar konuşulduğu günümüzde, devletleştirme- kamulaştırma/özelleştirme tartışmalarını ele almak istedik.

    “Kapitalizmin krizden çıkış arayışları: Kamulaştırma/özelleştirme tartışmaları” dosya konumuzda, Dr. Gözde Atasayan “Kamulaştırmanın Anayasal Çerçevesi” başlıklı yazısında kamulaştırma kavramını anayasa hukuku çerçevesinde ele alarak, günümüzdeki uygulamalarını kapsamlı şekilde değerlendirirken; Prof. Dr. İzzetin Önder ekonomi politik açıdan özelleştirmelerin ne anlama geldiğini ve Türkiye’deki seyrini “Özelleştirme Uygulamaları” yazısında inceledi. Dosya konumuz kapsamında yayın kurulu üyemiz Dr. Akasya Kansu Karadağ’ın Av. Gökhan Candoğan ile yaptığı söyleşi ise, Türkiye’deki özellikle TEKEL ve şeker fabrikaları özelleştirmelerinin hukuki süreçlerine ışık tutması açısından önem arz ediyor. Dosyadaki son yazı ise Irmak Ildır’a ait. Irmak Ildır, “‘Kapitalizmin Krizi’ ve ‘Devletçilik Tartışmaları’: Kısa Bir Bakış” başlıklı yazısında Covid19 ile büyüyen kriz ile gündeme gelen devletçilik tartışmalarını tarihsel bir perspektifle el aldı.

    ***

    Dosya konularımızın yanında, bu sayımızda da çok değerli yazılar yer alıyor. Av. Nilüfer Yenice, “Bireysel Başvuruda İhlal Kararının Uygulanma Zorunluluğu ve Anayasal Beklentiler” başlıklı yazısında Enes Berberoğlu’nun başvurusu üzerine AYM’nin kararını ve bu kararın uygulanmasına ilişkin ilk derece mahkemesinin tepkisini değerlendirdi. Av. Nazan Moroğlu, “İstanbul Sözleşmesi” başlıklı yazısında 8 Mart vesilesiyle gericilerin hedefi hâline gelmiş olan Sözleşmenin neleri kapsadığını ve Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin Türkiye hakkında verilen raporu ele aldı. Ar. Gör. Hilal Nur Şabak ise hayvan hakları kanun tasarısını “Hukukun Olağan Ötekisi Hayvan: Hayvanın Kanıksanmış Edilgenliği ve Türk Hukuku” başlıklı yazısında

    nceledi. Bu sayımızda Mercek yazısında ise 5 Nisan Avukatlar Günü vesilesiyle başta Av. Ersin Arslan olmak üzere, mesleğini icra ederken darp edilen ve öldürülen avukat meslektaşlarımızı anıyoruz.

    Yayın kurulu üyemiz Gökçe Çataloluk, Hukuk Felsefesi sayfasında pandemi ile ortaya çıkan ve aslında nedenleri belki de daha eskiye dayanan eğitimdeki sorunları “Salgında Üniversitelerde Ahvalimiz” başlıklı yazısında değerlendirirken; bir diğer yayın kurulu üyemiz hukuk fakültesi öğrenci Nurcan Akkaya ise, Öğrenci Gözünden sayfasında bu sorunları “Uzaktan Eğitilemeyişimiz Üzerine Tanıklıklar” başlığıyla öğrenciler açısından ele aldı. Av. Hüsnü Niyetli ise, Mizah sayfasında insan hakları eylem planını “Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilün” yazısı ile yorumladı.

    Yine 23 Nisan vesilesiyle bu sayımızda, pandemi döneminde çocuk haklarının durumunu Ankara Barosu Çocuk Hakları Komisyon üyesi Av. Hilal Çelik ile konuştuk.

    Bu sayımızda iki değerli hukukçuyu saygı ve özlemle anıyoruz: Portre sayfasında 10 Nisan 2013 tarihinde kaybettiğimiz devrimci hukukçu Av. Gülçin Çaylıgil’i, ölüm yıldönümünde araştırmacı Sertaç Çelik’in yazısıyla; 24 Mart 1978 tarihinde katledilen yurtsever savcı Doğan Öz’ü ise Hukuk Tarihi sayfamızda kendisinin hazırladığı ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e sunduğu kontrgerilla raporunu paylaşarak anmak istedik.

    Ayrıca savcı Doğan Öz anısına her yıl olduğu gibi -ancak bu sene pandemi nedeniyle- online bir etkinlik gerçekleştireceğiz. Yargıçlar Sendikası ve Avukatlar Sendikası ile hazırladığımız “Reformlar ve Gerçekler” başlıklı panelimizde konuşmacı olarak Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz, Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri yargıç Enver Kumbasar ve Avukatlar Sendikası üyesi, dergimiz yazarı Av. H. Murat yurttaş yer alacak.

    ***

    Dergimizin 31. sayısının (Mayıs-Haziran 2021) dosyasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla gündeme gelen yeni anayasa tartışmalarını ele almak istiyoruz. Bu konuda öneri ve yazılarını beklediğimizi hatırlatmak isteriz.

    Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle, keyifli okumalar…

  • Mizah: Jetlik

    Başlıktaki kelime size garip gelmiş olabilir, “jetlik” kelimesini ilk kez görmüş olabilirsiniz. Ben de ilk kez kullanıyorum zaten. Kendimce anlamını da Türk Dil Kurumu ağzıyla belirteyim: “Jetlik: Jet olma durumu”.

    Malumunuz, mesleği gereğince “jet” olan kişiler yok değil. “Jet hâkim”, “jet imam” vs…

    Jet imam demişken, Karadeniz’de teravih namazını o dönemin meşhur dizisi Dallas’a yetişebilmek için çok hızlı kıldıran, o nedenle camisi diğerlerine göre tıklım tıklım olan bir imam varmış, ona da “Dallas İmam” denirmiş, hoş bir enstantane olarak belirtelim.

    Gelelim jetliğin mesleğimizdeki karşılığına. Malum, bazı hâkimlerin “jet hâkim” olması ile övünülür, “çok iyi adam yahu, en fazla iki celsede bitiriyor davayı” derler. Tam da bizim “yargıda hedef süre” kıstasımıza uygun. Kararın mahiyeti ise bilinmez.

    Geçenlerde ben de, jet hâkim değil ama jet savcıya denk geldim. Bir örgüt dosyasında sorguların dahi tamamlanmadığı, bir kısım müştekilerin önceki anlatım ve şikayetleri ile ilgili beyanda bulunmadığı, onlarca tanığın da ifadelerinin beklendiği, “eksik hususlar giderilsin” bir aşamada bu jet savcımız, “her ne kadar (…) şahıslar dinlenmemiş olsa da, dosya kapsamı ve bu şahısların soruşturmada ifade vermiş olmaları dikkate alınarak dinlenmelerinden vazgeçilmesini ve esas hakkında mütalaamızın hazırlanması için öğleden sonraya kadar süre verilmesini talep ederiz” dedi.

    İşte yargıda hedef süreye uygunluk, işte yargılamada sürat, işte geç gelen adaletin adalet olmaması, işte feraset, işte analarımızın duası…

    Esasında savcı geç bile kaldı bu “adalet” talebinde. İfadeler zaten soruşturmada alınmış, soruşturma savcısı iddianameyi yazmış. İddianamenin kabulünden sonra yaz esas hakkında mütalaanı geç, ne diye şahısların önceki ifadeleri yanlış olabilirmiş gibi mahkeme ifadeleri bekleniyor, hafıza testi mi bu?

    Mahkeme, savcının jet talebini tabii ki kabul etti ve 1,5 saat sonra esas hakkında mütalaasını vermesi için dosyayı savcımıza tevdi etti.

    Dosya kapsamlı tabii, esas hakkında mütalaanın 1,5 saatte hazırlanması mümkün değil. Demek ki mütalaa daha önce hazırlanmış. Buradan, o günkü celsede dinlenenlerin de esas hakkında mütalaada dikkate alınmadığı anlaşılıyor. Yani hakikaten iddianamenin kabulü yetmiş esas hakkında mütalaanın hazırlanması için. Sürenin 1,5 saat olması da mütalaa için değil; yemek, çay/ kahve ve sigara için. Bal, şeker olsun, ne diyelim?

    Tabii şunu da itiraf etmeliyim. Savcımızın bir kısım müştekileri, tanığı ve hatta sanığı dinlemek istememesini hayra yorma gibi bir reaksiyon içerisine girdim baştan, sanırım ismimden kaynaklı olarak. “Herhalde birçok suçtan beraat isteyecek savcı” diye düşündüm. Yoksa böyle bir şey kabul edilemezdi çünkü.

    Ancak jet olduğu kadar ters köşe yapma özelliği de bulunan savcımız, paket servisli yemek arasından sonra, tüm suçlardan mahkûmiyet kararı verilmesini istedi, hatta teşebbüs aşamasında kaldığı belirtilen ve en azından o konuda şüphe olmayan suçtan tamamlanmış gibi tam ceza, şikâyete tabi suç yönünden şikâyetten vazgeçilmesine rağmen yine ceza istedi. Bir sonraki celse karar verilecek.

    Savcının mütalaasını açıklamasından ve mahkemenin ara kararı vermesinden sonra hemen yanımda bulunan cep kanununu açtım, bugünkü yaşananların Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun hangi maddelerine, hangi fıkralarına aykırı olduğunu belirledim. İstinaf sürecine odaklanmaya başladım bile.

    Madem yazıya imamla başladık, uhrevi şekilde son verelim: Nasıl ki ahiret inancına göre bu dünyada öbür dünyayı düşünerek yaşamamız gerekiyorsa, savunmalarımızı da öbür mahkemeyi düşünerek yapıyoruz artık. İlk derece mahkemelerinden medet ummayıp istinafa, temyize yoğunlaşıyoruz. “Dallas İmam” memnundur yukarıdaki cümlemin ilk kısmından; peki “Ceyar Savcı” cümlenin ikinci kısmından memnun mudur, bilemiyorum.

    Neyse, yazıyı burada sonlandıralım. Dizim başlıyor!

  • Öğrenci Gözünden (Söyleşi): Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileriyle Melih Bulu’nun Rektör Olarak Atanması Üzerine

    Hukuk Defterleri dergisi olarak bu sayımızın Öğrenci Gözünden bölümünü üniversitelerin giderek bilimsel üretim merkezi olmaktan çıkıp, piyasaya tam boy uyum sağlaması yönünde politikalarla içinin boşaltılmasını kabul etmeyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine ayırdık. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden Aykız Reçber ve Tilbe Su Aslanpay ile yaptığımız röportajda Boğaziçi’ne yapılan rektör ataması, üniversitelerin durumu ve ne yapılması gerektiği üzerine konuştuk.

     

    HD: Öncelikle üniversitelere sahip çıktığınız, ülke gündemlerinden kopmadan mücadeleyi yükselttiğiniz için teşekkür ederiz. Pandemiye rağmen bizlere umut oldunuz. İlk olarak sürecin nasıl başladığını kısaca anlatır mısınız?

    Aykız: 1 Ocak gecesi Resmî Gazete ile Cumhurbaşkanı tarafından Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ne atandığı duyuruldu. Doğrusu bu atama Boğaziçi’ne AKP iktidarı tarafından yapılan ilk atama değil. Bir önceki rektörümüz Mehmed Özkan da atanmış bir rektördü ve aslında 2016’da bugünlerin hazırlığı yapılmıştı. O zaman da atamaya karşı ses çıkarılmıştı fakat Mehmed Özkan’ın Boğaziçi bünyesinde yer alıyor olması bir süre sonra atamaya karşı oluşan tepkiyi etkisiz hâle getirmişti. Melih Bulu’nun atanmasına karşı tepkilere dönecek olursak, aslında atanma haberi duyulur duyulmaz üniversitenin her bileşeninin tepkisini gösterdiğini söyleyebiliriz.

    HD: Peki, bu tepkinin eylemliliğe dönüşümü nasıl oldu?

    Tilbe: Pandemi sürecinde herkes gibi bizler de öğrenciler olarak bu habere karşı tepkimizi sosyal medya üzerinden hareketlendirdik diyebiliriz. Sınıf gruplarından iletişim kurup, bir araya gelebileceğimiz ilk anda gerçekleştirmemiz gereken eylemlilik hâli için saatlerce süren toplantılar yaparak büyük bir kitleye hitap edebilecek basın açıklaması yazma gibi birçok konuda tartışmalar yaptık. En sonunda eylemlerimizin başlangıcı sayabileceğimiz 4 Ocak günü hakkında olabildiğince ortak kararlar verdik ve yoğun katılımla okul önünde toplandık, eylemimizi gerçekleştirdik.

    HD: Melih Bulu, aynı gemide olduğunuzu, Boğaziçi’ni girişimci araştırma üniversitesi yapacağını söylemişti. Melih Bulu ile aynı gemide misiniz?

    Tilbe: Aslında bu söylem kulağımızın aşina olduğu bir söylem. AKP’li Melih Bulu’nun da partisi gibi insanların aklıyla dalga geçerek ‘aynı gemideyiz’ sözünü sarf etmesi nasıl bir bakış açısına sahip olduğunun, kelime oyunları ile asıl gündemin üstünü örtmeye çalıştığının göstergesi. Melih Bulu ile aynı gemide değiliz. Olmadık, olmayacağız. Girişimcilik adı altında üniversiteleri ticarethaneye dönüştürmeye çalışan hiçbir zihniyet ile bir arada olamayız. Melih Bulu, Verşan Kök ile Mahmut Ak ile aynı gemide ama biz değiliz. Melih Bulu’ya, yemekhane ücretini 2,75TL’den 18.5TL’ye çıkaranlarla, evrim panellerini iptal edenlerle, öğrenci şenliklerini yasaklayanlarla, üniversitenin kapısını piyasaya ve gericiliğe açanlarla aynı gemide olduğu için tepki gösteriyoruz.

    Aykız: Arkadaşımın da dediği gibi, ‘aynı gemideyiz’ sözü artık iktidarın diline pelesenk olmuş durumda. Oysaki biz, bırakın aynı gemide olmayı aynı okyanusta bile değiliz. ‘Girişimci Araştırma Üniversitesi’ adı altında akademiyi pazar hâline getirme ve buradan da kâr elde etme çabalarının olduğu gün yüzü gibi ortadadır. Akademi, toplumdan bağımsız düşünülemeyecek aydın nesiller yetiştirerek bilime ve geleceğe en verimli katkıyı sunmak için vardır. Akademinin sermayenin patronlarına peşkeş çekilmesi asla kabullenilemez ve doğrulanamaz. Bu doğrudan bizim mücadelemizde doğal olarak toplumsal sisteme karşı da durmamızı zorunlu kılıyor. Kapitalizm bugün Boğaziçi Üniversitesi’ne piyasacılığı sunuyor ve bunun yanında AKP’nin gerici politikalarını ekliyor.

    HD: Sanırım Boğaziçi Üniversitesi kelepçelenen ilk üniversite olurken, AKP üniversiteye kelepçe vuran ilk siyasi parti oldu. Kelepçeleme öncesi siz de rektörlük binasına mühürleme eylemi gerçekleştirmiştiniz. Hükümetin üniversitenin kapısını kelepçelemesi ve öğrencilerin yaptığı mühürleme eylemi nasıl bir anlam taşımakta?

    Tilbe: Öncelikle mühürleme eyleminden başlayabilirim. Mührü rektörlük binasının kapısına sadece kayyuma karşı olduğumuz için vurmadık. Piyasacılara, öğrenci düşmanlarına, işçi düşmanlarına karşı da bu kapının mühürlü olduğunu anlatmak istedik. Üniversitelere bu zihniyetlerin girmesine izin vermeyeceğimizi gösterdik. Aslında, okul kapısına vurulan kelepçe de bize mühürleme eyleminin ne kadar büyük bir önem taşıdığını gösterdi. Çünkü biz de tam olarak akademiye kelepçe vuranlara karşı mühürledik o kapıyı. Kelepçe, AKP iktidarının baskıcı yüzünü bir kez daha gösterdi.

    Aykız: Ne kadar da taban tabana zıt eylemler… Bizler, fiziki manada koparıp atılmasına dahi gerek olmayan mühürlerimizle asıl eylemimizi Melih Bulu’nun atamasını gerçekleştirenlerin fikirlerine bir tepki olarak yapmışken; onlar, bizlerin varlığına kelepçe vurdular. Akademinin kapısına öğrencisi içeri giremesin diye kelepçe vuruldu. Sokaklarda tecavüzcüler volta atarken, bir yerlerde her an öldürülme korkusuyla hayatı zehir olan kadınların kendi kendilerini korumak zorunda bırakıldığı zorbalar varken, bizim topraklarımızda anayasal hakkını kullanarak taleplerini protesto ile dile getiren öğrencilerin okuluna kelepçe vuruldu. Ülkenin her bir yanında yankılanması gereken, acınılası bir hâldir bu: akademiye kelepçe vuruldu!

    HD: Eyleminize yönelik Boğaziçili olmayan unsurların olduğu ve provoke edildiğiniz yürütme tarafından iddia edildi. Hatta dayanışma eylemlerine katılan öğrenciler de dâhil olmak üzere birçok öğrenci sabah saatlerinde yapılan operasyonlarla, evlerinin duvarları kırılarak gözaltına alındı. Gözaltında da çıplak arama yapıldığı iddiaları var. Sizce neden öğrenciler toplumun bir kesimi tarafından elit ve terörist olarak damgalanmak isteniyor?

    Tilbe: Gözaltılar, AKP iktidarının dayanışmadan, örgütlenmeden ne kadar korktuğunun göstergesidir. Öğrenciler, iktidarın üniversitelere olan saldırılarını görüyor ve bu sorunun yalnızca Boğaziçi’nin sorunu olmadığı da aşikâr. Arkadaşlarımız da bu bilinçle bizim yanımızdaydı. Öğrenciyi terörist diye yaftalayan AKP’nin öğrenciler üzerinde güç gösterisi yaparcasına kapı, pencere kırması, yaratmaya çalıştığı korku iktidarının hamlelerinden biri. Bunlar yetmezmiş gibi çıplak aramalar, ters kelepçeler, öğrenciye yapılan işkenceler ise 12 Eylül’den bugüne pek de yol alamadığımızı, aksine AKP iktidarı ile birlikte bu düzenin daha beter bir hâle geldiğini gösteriyor. Bugün kadın katillerini serbest bırakan düzenin, öğrenciden bu kadar korkuyor olması acınası bir durum. Bir diğer yandan ‘elit’ olarak adlandırılan öğrenciler, bir devlet üniversitesine Anadolu’nun dört bir yanından gelmişlerdir. Memur çocuğu da var, işçi çocuğu da var. ‘Elit’ kelimesini AKP iktidarı, gündemi kendi lehine kullanabilmek için dillendirmiştir.

    Aykız: Üniversitelere müdahale yalnızca Boğaziçi özelinde bir sorun olmadığı gibi bu soruna karşı olanlar da yalnızca Boğaziçi Üniversitesi’nin öğrencileri olamazdı tabii ki. Bizlere destek olmaya gelen arkadaşlarımızdan bazıları gözaltına alındılar ve bu gözaltılar şafak operasyonuyla, uyuşturucu kaçakçısına baskın yaparcasına duvar kırarak gerçekleştirildi. Aylin Sözer cinayetini hatırlarsınız. Polis kapıyı açmak için çilingir çağırmıştı. Bir evin içinde bir kadın göz göre göre katledilirken kapıyı çilingire açtıran polis, okuluna atanan rektörü protesto ederek haklı isteklerini dile getiren öğrencilerin kapısını, duvarını kırarak müdahale etti.

    Akademiyi halktan koparmaya ve piyasacı politikalarına güç katmaya çalışan iktidar Boğaziçi öğrencilerini ‘elit’ olarak tanımlarken aslında halkın öğrencilere olan desteğine ket vurmaya çalışıyor. Keza ‘terörist’ demelerinin sebebi de budur. Halkın bakışını kendi açılarına çekmeye çabalarken adeta bir algı operasyonu yaparcasına ilerliyorlar. Halkın duyarlılığı olan konulardan kanına girip, değerlendirme mekanizmalarını çökerterek direkt yargılamaya sebep oluyorlar.

    HD: Sizin de altını çizdiğiniz gibi düşman yaratma üzerine bir politika ile hareket edildiği apaçık ortada. Bu düşmanlaştırmaya rağmen akademisyenler atanmış rektöre karşı çıkarken birçok üniversite sizlerle dayanışma gösterdi, yurtdışından destek mesajları yayınlandı, halk da tencere tava çalarak atamayı protesto etti. Gösterilen bu dayanışma hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Tilbe: Boğaziçi Üniversitesi tüm bileşenleri ile Melih Bulu’ya karşı, ayrıca üniversite dışından da birçok insan bugün yanımızda çünkü üniversitelere yapılan müdahaleler çok büyük bir sorun ve bunun farkında olan herkes haklı mücadelemize destek veriyor. Bir diğer yandan bu dayanışma, gözaltılarla verilmek istenen gözdağının, AKP’nin saldırılarının bizi yıldıramayacağını da gösteriyor. Bu zihniyete karşı mücadelemizi devam ettireceğiz.

    Aykız: Mücadelemizi yükseltirken halkın destekçimiz olması insanların hâlâ geleceğe dair umudu olduğunun göstergesidir. Bugün içinde bulunduğumuz şartları da göz önünde bulundurup tarihe, geçmişe baktığımızda insanlığın kurtuluşunun en temel dayanağının bilim olduğunu söyleyebiliriz. Gözümüzle göremeyeceğimiz küçüklükte bir virüs hayatlarımızı alt üst etmişken nasıl bilim insanlarının ağızlarından çıkacak tek bir sözün değerine paha biçilemezse, nasıl beklediysek aşının bulunmasını ve nasıl kabul ettiysek bilimin gerçekliğini, şimdi halk da akademisyenler de bunun sürekliliğini sağlamak için bizden desteklerini esirgemiyor. Toplumun, ülkenin geleceğinin kurucusu olan gençliğin sözüne söz, gücüne güç katıyor halk.

    HD: Son olarak sıra arkadaşlarımıza ve okuyucularımıza söylemek istedikleriniz nelerdir?

    Tilbe: Arkadaşlarımızın kayyum rektöre karşı çıkarken, atamanın AKP eliyle yapıldığını söylemekten korktuklarını çok fazla görüyoruz. “Gündemin içine siyaset karıştırmayalım.” şeklinde söylemler var. Korkularını çok iyi anlıyorum fakat Melih Bulu AKP’lidir ve AKP tarafından atanmıştır, üniversitenin kapısına kelepçe AKP eliyle vurulmuştur, öğrencileri yaka paça gözaltına alan AKP’dir. Bütün bunlar böylesine göz önündeyken hâlâ siyaset yapmayalım demek doğru değildir. Bu müdahalelere izin vermeyeceğimizi doğru siyasetle anlatmaktan ve AKP iktidarına da bu düzene de karşı olduğumuzu daha güçlü bir şekilde söylemekten çekinmememiz, bu yanlışa düşmememiz gerektiğini arkadaşlarımıza hatırlatmak istiyorum.

    Aykız: Bugün bizler sesimizi atanmış rektör Melih Bulu’nun istifası için yükseltiyoruz fakat asıl soruna odaklanmazsak, mücadelemizi hayatın her anına yaymazsak, yarın başka bir gündemde yine benzeri sorunlarla karşı karşıya kalmamız işten bile değildir. Siyasetten uzak kalmaya çalışmak, sadece ucu bize dokunan konularda söz söylemek, ki siyasetin bize dokunmayan ucu yoktur, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.’ demekten farksızdır. Gençliğin memlekete dair daima söyleyecek sözü olmalı ve kapitalizmin öve öve bitiremediği ‘bireysel kurtuluş’un imkânsızlığını bilerek toplumun kurtuluşu için bir arada, örgütlenerek mücadele etmelidir.

  • Hukuk Felsefesi: Hayatın Mutat Ancak Bencil Akışında Üç Hayalet

    Erving Goffman, Stigma adlı eserinde gündelik hayata karışmış damgalara dikkat çekiyordu. Eğer ortak olanaklardan diğerleri gibi yararlanamamak söz konusuysa, evet, damgalılar yararlanamıyordu. Bir başka deyişle, herkes eşitti ancak damgası olanlar bu kuraldan azadeydi. Ona göre üç çeşit damga vardı ve bunlar; bedenin korkunçlukları, zayıf irade ve ırk ve din gibi etnolojik damgalardı (Goffman, 2014: 31). Goffman’ın “korkunçluk”tan kastı, beden sahibinde değil karşısındakinin anlam dünyasına tekabül eden niteliğiyle damgalanma eylemine meşruiyet veren tüm anomalileri kapsayabilir. Saldırgan gibi görünen bu “korkunçluk” ibaresi, tiksinti uyandıran bir anlamdan ziyade normal dışılığı ifade eden dramatik bir tabir olarak algılanmalıdır. Bu üç damga arasında bedenin farklılıkları, gündelik hayatın içindeki damgalardan en belirgin olanıdır. Örneğin, zayıf iradenin beraberinde getirdiği ve iyi gizlenmiş bir alkolizm ya da beyaz tenli bir göçmenin yabancılığı damganın ifşasında çok aceleci davranmazken, bedendeki damga; gizlenemez, örtbas edilemez ya da ötelenemez gerçekliği bizzat alın bölgesinde taşımak demektir. Bu durumda, yüzdeki derin bir falçata izine sahip biri, Fil Hastalığı’na sahip bir başkası ve yürüme yetisini kaybetmiş diğeri aşağı yukarı aynı damgada eşitlenir ve bu damga tam olarak bedende cisimleşir.

    Goffman’dan 11 sene sonra 1974 senesinde Fransa İçişleri Bakanı Rene Leonir, Les Exclus: Un Français sur Dix adlı eserinde bazı kesimlerin ortak olanaklardan dışlandığına dikkat çekti. Esere göre, ortak olanaklardan ve ekonomik büyümeden herkes eşitçe yararlanamıyor ve bu yararlanamayan kesim, sadece yoksulları değil Fransa’nın yaklaşık yüzde 10’unu kapsıyordu. Tarım Devrimi ile birlikte toplumların kılcal damarlarına nüfuz eden eşitsizlik ve artık adı konulmuş bu “dışlanmışlar”, bir bakan tarafından -biraz da paradoksal şekilde- görünür kılınmıştı.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.

  • İktisat Notları: Pandemi Ortamında Kriz ve Yoksulluk

    Yaşadığımız pandemi ortamı hem krizi derinleştiriyor hem de yoksulluğu artırıyor. Şöyle ki, pandemi öncesinde de ekonomik kriz değişik şiddetlerde yaşanırken yoksulluk giderek derinleşiyordu. Denebilir ki, pandemi yaşanan krizi perdeleyerek, adeta yoksulluğu kısmen meşrulaştırırken, kısmi yardımlarla devlete sahte şefkatli görüntü kazandırıyor. Ne var ki, aşağıda görüleceği üzere, pandeminin sebep olduğu işsizlik ve çaresizliğe rağmen devletin IBAN üzerinden halktan destek çağrısında bulunması utanç verici olduğu gibi, devletin uzattığı destek eli de o denli göstermelik ve cılız kaldı ki, her kriz ve depresyon dönemlerinde olduğu gibi, bu kez de uluslararası sermaye ile yakın ilişkideki kapitalist devletin gerçek yüzü açıkça ortaya çıktı.

    Pandemi öncesinde yaşanan krizin basit anatomisine göz attığımızda iki önemli olgu ile karşılaşıyoruz. Birincisi, AKP iktidarının sanayisizleştirdiği ekonominin giderek borç batağına batarken faiz hadlerinin ve fiyatların denetlenemez seviyede yükselme eğilimine girmesidir. AKP iktidarının sadakatle uyguladığı 2000 IMF-Derviş programı doğrudan ekonominin sanayisizleştirilmesini amaçlamamakla beraber, bir yandan faiz hadleri diğer yandan da siyasi erkin kısa sürede kendi yandaş sermaye tabanını oluşturma çabaları öne çıktı. Şöyle ki, 2000 programı çerçevesinde yüksek bütçe açıklarının Merkez Bankası kaynağı yerine piyasalardan karşılanması faiz haddinin yükselmesine neden olurken, faiz arbitrajından yararlanma arzusundaki serseri fonların ekonomiyi boğması, kısa vadeli fonların reel yatırımlardan çok, kısa vadeli getiri oluşturabilecek konut yatırımına yönlendirilmesine yol açtı. Bu sürecin teknik nedeni serseri fonların vade yapısı, siyasi- organik nedeni ise, siyasi erkin sermaye tabanı oluşturması ve seçim vitrinine ürün koyması yanında, fakat ondan da öte, ihalelerin siyasi kadroya kaynak temininde önemli bir mehaz teşkil ediyor olmasıdır. Günümüzün ekonomik sıkışıklık dönemlerinde dahi ilk anda anlaşılamaz dev yatırım projelerine girişmenin sebebi de aynıdır; yani, özellikle de siyasi kadroya aktarılan paylarla seçimlerin ya da sair siyasi iltisaklı ilişkilerin örtülü finansmanı yoluyla iktidar süresinin sürdürülmesi. Bu süreç, seçim dönemlerinde olduğu kadar sair zamanlarda da siyasi kadronun vazgeçemediği bir tür gayri resmi örtülü ödenektir! Avrupa Birliği görüşünden vazgeçilmesi ya da en sıkışık zamanlarda dahi IMF’ye yan çizilmesi bu tür örgütlerin ya da kuruluşların örtülü siyasi hesaplar üzerinde denetim kurma endişesidir. Ne var ki, siyasi erkin avantajına olan bu perdelenmiş süreç, emekçilerin ve yoksul halkın aleyhine çalışır.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 29. sayısında okuyabilirsiniz.