Blog

  • Mizah: Çıktı

    Tanıdığım ve bende vekaleti de olan meslektaşımı, müvekkilinin boşanmak istediği şahıs, yani karşı taraf CİMER üzerinden şikâyet etmiş. Müvekkiline ve ailesine küfrettiği sabit olan şahsın ceza davasında aldığı mahkumiyet/HAGB kararını şikâyete konu ettiği görülmekle, şikâyet dilekçesinde meslektaşımın hâkim ve savcılarla birlikte hareket etmiş olabileceği söylenmiş, boşanma davasında ceza davasındaki kararın beklenmesinin istenmesi manidar bulunmuş, meslektaşımla hâkim ve savcıların telefonlarına elkoyularak inceleme yapılması talep edilmiş. CİMER güzel bir mecra gerçekten; kanepende çayını kahveni içip, pijamanı giyip uzanarak böyle taleplerde bulunabiliyorsun.

    CİMER’den gelen talep üzerine yemeyen içmeyen ve İstanbul’dan birkaç saat uzaklıkta butik bir adliyede arzı endam eden savcılık makamımız da, iddiayı ciddi bulmuş olacak ki soruşturmayı başlatmış. (Bir CMK m.158/6 vardı, lekelenmeme hakkını koruyordu, ne oldu ona?)

    Avukatımız “şüpheli” olduğu için savunması istenmiş, Mart başında İstanbul Adliyesinden muhabere ile savunmasını sunmuş, ayrıca baroya yazı yazılmış, yazıda “Böyle bir avukat var mı?” denmiş, avukatımızın “varlığı” ispat edilmiş.

    Ben de o taraflarda işim olduğu için Nisan sonunda dosyayı sordum, hatta dosyaya vekaletname de sundum. Bana, savcının henüz dosyayı incelemediğini, Mart ayındaki dilekçenin fiziken gelmediğini ama sistemlerinde görüldüğünü, çıktı alıp dosyasına koyacaklarını söylediler. Savcı ile görüşmek istedim, dilekçeyi anlattım, şikâyete ve şikâyetçiye güldü, dosyayı Adalet Bakanlığına göndermek zorunda olduğunu, haftaya göndereceğini söyledi. Meslektaşıma bu müjdeyi verdim, çok da dertlenmemesi gerektiğini söyledim.

    Sonra yolum bir daha, Haziran ayında oraya düştü. Savcımızın kararname ile tayininin çıktığını, şu anda adliyede olduğunu, ancak dosyalardan elini eteğini çektiği için bir şey yapamayacağını, yeni savcının da adli tatilden sonra belli olacağını, muhtemelen dosyanın ona verileceğini, dosyanın henüz Adalet Bakanlığına gitmediğini söylediler. Savcının eline ve eteğine bir sonraki adliyesinde başarılar dileyerek olay yerini terk ettim.

    Eylül sonunda yolum tekrar oraya düştü. Henüz savcının belli olmadığını, ama bu tür dosyalarla başsavcının ilgileneceğinin kuvvetle muhtemel olduğunu, ancak bir başka savcıyı da yetkilendirebileceğini, dosyalara kimin bakacağının yarın veya öbür gün belli olacağını, “Tüh keşke yarın gelseydiniz.” bitiş cümlesi ile söylediler. Bu sırada şikâyetçinin ifade verip vermediğini sordum. Vermediğini, oralara yolunun düşmediğini söylemiş, bu husus zabıt altına alınmış. Benim yolum düşüyor; şikâyetçinin nayn! Yani dosyayı şikâyetçi bırakmış, savcı bırakmış, adliye bırakmış, hatta suç isnadı altındaki benim meslektaş bırakmış; ben sarılıyorum can havliyle.

    Dosyayı fiziken görmek istediğimi söyledim, dosyaya bir baktım, meslektaşın Mart başında sunduğu dilekçe dosyaya girmemiş, “Hani çıktı alacaktınız?” dedim eski savcının kâtibesine, “Dilekçe sistemde gözükmüyor ki.” yanıtını aldım. “Daha önce görülmüştü ama.” diye sormadım, herhâlde yanlış hatırlıyorum diye düşündüm. Bu arada ekleyeyim, avukatların soruşturulduğu “BM” (Bakanlık Muhabere) dosyalarını UYAP’tan göremiyoruz. Ama anlaşıldı ki, kâtibe hanım da göremiyor. Sonra “Ben o zaman yanımdaki İstanbul Adliyesi alındılı dilekçeden fotokopi çekerek, elimde olan eklerle birlikte bir üst yazı ile sunayım.” dedim. Hazırladım üst yazıyı küçük mü küçük baro odasında. Sunmadan önce nöbetçi savcıdan havale aldım (Hey gidi eski ve havaleli günler), dosyasına sunmak için kâtibe hanıma gittiğimde, “Şimdi o dosyayla kim ilgileniyor belli değil, o nedenle yazı işleri müdürüne gidin.” buyurdu kâtibe hanım.

    Yazı işleri müdürü, nöbetçi kâtibe gitmemi istedi. Nöbetçi kâtibe hanıma, neden böyle bir dilekçe hazırladığımı uzun uzun anlattım, nöbetçi kâtibe hanım bilgisayarına baktı, dosya numarasını girdikten sonra dilekçenin sistemde gözüktüğünü söyledi. Bu sevindirici gelişmeyi, ekleri ile birlikte 27 sayfadan ibaret dilekçeden çıktı alıp dosyasına koyarak kutlama teklifinde bulundum; nöbetçi kâtibe hanım, “Ben nöbetçiyim, çıktı alıp dosyaya koyma yetkim yok.” dedi.

    Yazılarımı takip edenler hatırlayabilirler, iş yavaş yavaş iki sayı önceki Ekran yazıma dönüyor. Farkı şu; burada adli tatil yok, fakat herkes kafa olarak tatilde.

    Kâtibe hanıma, 2 saatlik yoldan geldiğimi, bir sonraki gelişimde tek işimin ilgiliyi bulup ctrl+p yapmasını sağlamak mı olacağını söyleyince nöbetçi olduğu kadar yapıcı da olan kâtibe hanım, “Gelin bu konuyu yazı işleri müdürüyle görüşelim.” dedi. Bu arada Ekran yazısından güzel fark şu, o odadan o odaya gidişlerim neyse ki 20-25 adım tutuyor. Ekran yazısında adliye parkurunu 10.000 adımda tamamlamıştım.

    Yazı işleri müdürü, “Sen bir çıktı alıver.” diyerek nöbetçi kâtibe hanıma bu zorlu ve riskli görevi verdi; bana da “Tamam avukat bey siz gidebilirsiniz, o alır çıktıyı.” dedi. Çıktıyı almadan memleketime dönmeyeceğim kendisine söylenmekle birlikte bir şekilde yazıcıdan o çıktıların çıktığı görülmeden memlekete doğru yol alındı. Bir sıkıntı olma ihtimaline binaen -ki o bina yükselmeye gayet elverişli- nöbetçi kâtibe hanıma cep numaramı, TC kimlik numaramı ve ihtiyaç olması durumunda e-nabız şifremi bildirerek ve nöbetçi kâtibe hanımın dahilisini alarak adliyeyi terk ettim.

    Alınmış mıdır çıktı, belli olmuş mudur savcı, soracağım nöbetçi kâtibe. “Ben artık nöbetçi kâtip değilim, nöbetçi kâtip şu arkadaş, onunla görüşün.” derse ve o yeni nöbetçi kâtip sistemde dilekçeyi göremezse de, üç ay sonraki “yol tekrar düşüşünde” görüşürüz.

  • Hukuk ve Sanat : “Savcı Bey” Atilla Hekimoğlu ile Kahve Sohbeti

    Yargı mekanizmasının giderek işlevsizleştiği bir dönemde etik değerlere, evrensel hukuk ilkelerine sahip çıkmaya devam eden çok kıymetli hukukçulardan biriyle beraberiz bu sayımızda… İsmet Atilla Hekimoğlu, savcılıkla başlayıp, hakimlik ve avukatlıkla devam eden 50 yıllık meslek hayatında adalete olan inancı ile mücadeleyi hiç bırakmamış bir hukuk üstadı… Yıllardır meslekte yaşadığı anılarını, anı-roman tarzında en gerçek hâliyle yansıtmaya karar verince ortaya “Savcı Bey” adlı sıcak ve samimi dille yazılmış güzel bir kitap ortaya çıkmış. Atilla Bey’le hem kitabını hem de o dönemi konuştuğumuz söyleşimizi okurlarımızla paylaşıyoruz. Keyifli okumalar dileriz.

     

    Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

    1948 yılında Hopa’da dünyaya geldim, babamın memuriyeti nedeniyle okul yıllarımda Gümüşhane, Trabzon, Zonguldak Çaycuma ve Karabük gibi çeşitli şehirlerde okudum. 1965 yılında İstanbul Hukuk Fakültesinde yükseköğrenime başladım. Ailemin maddi durumu zayıf olduğundan hem okuyup hem çalışmak zorunda kaldım. İstanbul liselerinde edebiyat ve coğrafya derslerinde vekil öğretmenlik ve maliyede memurluk yaparak tahsilimi tamamladım. 1971 yılında mezun oldum, askerlik dönüşü 1974 yılında hâkimlik sınavına girip kazandım ve 1975 yılında Şavşat Cumhuriyet Savcısı olarak tayin olmamla meslek hayatıma başladım. 12 yılım Şavşat, Oğuzeli ve Karabük’te savcılık görevinde geçtikten sonra Yargıtay tetkik hâkimliği günlerim başladı. 1989 yılında İstanbul’a hâkim olarak tayin olunca, sulh ceza, asliye ceza ve ağır ceza hâkimliklerinde görev yaptım. 2008 yılında ağır ceza hâkimliğinden emekli olarak avukatlık mesleğine geçiş yaptım. Hâlen avukat olan oğlum ve gelinimle birlikte çalışmaya devam ediyorum.

    Kitabınızda ilk atama yeriniz Şavşat’ta başlayan meslek hayatınızın Oğuzeli ve Karabük duraklarında devam eden hikâyesini okuyoruz. Sizi bu anılarınızı yazmaya iten, bu anılarımı yazmalıyım dedirten neydi?

    Cumhuriyet savcısı olarak başlayıp, hâkimlik ile devam eden meslek hayatım, bana bu meslekte birçok birikim sağladı. Özellikle mesleki açıdan olgunlaştım, hayat da bizi bir parça olgunlaştırdı. Mükemmel bir hâkim olduğumu söyleyemem, her insan gibi benim de zafiyetlerim muhakkak ki olmuştur. Ama elinden geldiğince hata yapmadan, görevimi mükemmele yakın bir şekilde yapmaya özen gösterdim. Bu birikimlerimi yeni kuşaklara aktarmayı öteden beri düşünüyordum. Bu işe, Cumhuriyet savcılığında geçen 12 yılımı kitaplaştırarak başladım ve “Savcı Bey” adı altında anı-roman tarzında en gerçek hâliyle yansıtmaya çalıştım. Amacın genç kuşaklara özellikle 1970- 1980’li yıllardaki yargı sistemini göz önüne sermek, bugünkü durumla farklılığını ortaya koymaktı. Bunu yaparken de anıları yorum yapmadan vermeye çalıştım, yorumu okuyucuya bıraktım.

    Kitabınızın edebi olarak anılar biçiminde yazıldığı için akıcı olduğu hemen söylenebilecek ise de teknik olarak da başarılı olduğunu düşünüyorum. Anıları seçme, anılarınızda yer alan karakterleri betimleme ve ayrıntıları verme biçiminizde edebi bir olgunluk olduğundan bahsediyorum. Anılarınızı kitap olarak çıkarırken nasıl bir çalışma içinde oldunuz? Biraz yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Edebi olarak beslendiğiniz kaynaklar var mıdır?

    Lise yıllarımda edebiyatı çok severdim, özellikle divan edebiyatına meftundum. Edebi olarak beslendiğim belli bir kaynak söyleyemesem de, asıl kaynak okuduklarımın bende bıraktığı izlerdir diye düşünüyorum.

    Kitap yazmak da yılların içinde biriken deneyimleri gençlerle paylaşmak için hep arzuladığım bir şeydi. Kitap yazmaya karar verdikten sonra, anıları düşünmeye başladım, hatırladığım her şeyi küçük kâğıtlara not alıyordum, sonra onları müsvedde olarak yazdığım bir deftere geçiyordum. Bu süreç yaklaşık 3-4 senenin çalışmasıdır. Sonra bu müsveddeleri oğluma, gelinime, sekreterime dikte ettirerek kitap hâline getirdim. Ama hatırlayamadığım kim bilir daha neler vardır. Bence bir kişiye verilen en büyük hediye hafıza ve zekadır. Karabük Demir-Çelik Lisesinde okuduğum yıllarda lisedeki edebiyat öğretmenimiz Nihat Memik vardı. Kendisi çok iyi bir edebiyatçıydı ve inanılmaz bir hafızası vardı. Okul sonrası 1968-69 yıllarında bir defa otobüste karşılaşıp iki çift laf etmiştik. Yıllar sonra sanırım 2011-2012 senelerinde, kendisiyle bir pilav gününde karşılaşmıştık. Bu kadar az karşılaşmamız olmasına rağmen, 90 yaşlarında olan Nihat Hocamızın beni görür görmez “ooo Atilla nasılsın” diyerek beni hatırlaması çok şaşırtmıştı. Hatta bununla da kalmayıp bana “Sen Fuzuli’nin Şikâyetnâmesini ezbere okurdun.” demez mi? Nihat Hocamdaki gibi bir hafızam olsaydı, kitabımın içeriği daha zengin olabilirdi. Savcılık dönemim de epey gerilerde kaldığı için hatırlayabildiklerimi aktardım, ama sosyolojik olarak, psikolojik olarak önem taşıyacak nitelikte kim bilir daha ne anılar vardı.

    Kitabınızdaki anılarınızın arka planında 1980 darbesini de kapsayan bir siyasi dönemi ve bu siyasal iklimin toplum nezdinde yarattığı sonuçları da görüyoruz. Sağ-sol çatışması nedeniyle önünüze gelen dosyalardan, ensest bir tecavüz nedeniyle hamile kalan kızın yine ailesi tarafından öldürülmesine dair bir olaya kadar önünüze gelen tüm bu dosyalar, aslında bir yandan da Türkiye panoraması. Bu anlamıyla deneyimlerinizden yola çıkarak, bugün Türkiye’deki suç tiplerinin arttığını veya suçların vahşileştiğini düşünüyor musunuz? Sizce bunda cezasızlığın ve savcıların ya da bir bütün olarak yargı mekanizmasının yeri nedir?

    Muhakkak ki Türkiye’nin eski yıllarında yani benim mesleğe başladığım ilk yıllarda da çok iğrenç, çok irrite edici, toplumu geren suçlar vardı; ama bugün bunlar çok daha yaygın bir hâl aldı. Aslında suç ve suçluyu inceleyen akademisyenler sanıyorum şu konuda hemfikirdirler; suç ve suçlu aslında o toplumun bir olgusu, o toplumun içinden çıkıyor. Hangi suçluyu kazısanız altından insan çıkar. Bu yönüyle bakarsanız, insanlar doğduklarında suçlu değillerdir, yaşadıkları toplum onlara şekil vermiştir. Yani onların suçlu veya suçsuz bir yaşam sürdürmeleri, iyi veya kötü insan olmaları, düzgün veya dolandırıcı olmaları, bunları belirleyen, içinde yaşadıkları toplumdur. O toplumdan aldıkları eğitimle kendi karakterleri yön bulur. Zaten bütün meslek hayatımda şunu hiçbir zaman unutmadım, her suçun altında toplumun müterafik kusuru vardır. Çünkü o kişinin yetişmesinde toplumun, yani toplumu organize eden devletin kusuru olmasa, bu suçlar ya işlenmez yahut da asgariye inerdi. Mesela bir örnek olarak, kitabımda da bahsettiğim, Şavşat’taki iki kardeşin hikâyesini verebilirim. Şavşat’ta anne ve babasını kaybetmiş 11 ve 16 yaşlarında öksüz ve yetim iki kardeş, bir gece bakkalın camını kırıp bisküvi çalıp karınlarını doyurdukları için hırsızlık suçundan yakalanmışlardı. Şimdi anne-baba yok, hamallık yaparak, onun bunun işini görerek geçimlerini sağlıyorlar, ortalıkta kalmışlar. Devlet bunlara sahip çıkmadığı için, yaşam mücadelesini ve açlık içgüdüsünü bastırabilmek için bir şeyler çalıyorlar. Devletin burada çok ağır kusuru var. Nitekim o hâkim arkadaşımın da karar verirken gözleri dolmuştu ve “Sen niye utanıyorsun oğlum, seni bu koşullarda sokaklarda bırakan devlet utansın.” demişti, hatta bu yüzden o hâkim arkadaşımız da soruşturma geçirmişti. Ama evet devlet utanmalı, o her şeyden önce bir çocuk. Kaldı ki yetişkin de olsalar, hâkimler savcılar olarak değerlendirme yaparken devletin müterafik kusurunu yine de gözetmek durumundayız. Victor Hugo’nun Jean Valjean veyahut Dostoyevski’nin Raskolnikov karakterleri birer suçlu tipi olarak görünüyorlar ama onların yetişme tarzını ele alarak, o toplumun müterafik kusuru nedir ona bakmak lazım… Yargı sistemi içinde yer alan kişilerin suç ve suçluya bakış açılarını değiştirmedikleri sürece mesafe alamayız. Bunu şunun için söylüyorum: Sadece ilkel toplumlardaki gibi, devlet suç işleyenden intikam almak için ceza veriyorsa, bu hiçbir zaman doğru bir tutum değildir. Modern toplumlarda cezalandırmadan beklenen amaç nedir, o kişiyi eğitmek ve bir daha suç işlemeyecek hâle getirmek… İşte devlet ve toplum bunu yapabiliyorsa, o toplum modern bir toplumdur diyebiliriz. Ben meslek hayatım boyunca konuya bu yönüyle baktım.

    Günümüz Türkiye’sinde de bakış açısını değiştirmeyen, tamamen göz ardı eden bir yargı sistemi var. Her suçlu aslında bir insandır, ona öyle bakmak lazım ve onun suç işlemesindeki gerçek nedenleri ortaya koymak lazım. Sadece ceza vermekle hiçbir şeyi halledemeyiz.  Elbette suç hiçbir zaman sıfıra inmez ama önemli olan en aza indirebilmektir. Bunun yolu da önce eğitimden sonra da ekonomiden geçer. Bunları sağlamadıktan sonra suç ve suçlu her zaman toplumda ön planda yerini alacaktır diye düşünüyorum.

    Göreve başladığınız yılların Türkiye’sinde, en ücra köşelerde karşılaştığınız insanların arasında, cehalet ve geri kalmışlığın yanında, o dönemin zorlu şartlarına rağmen, kendilerini yetiştiren, eğitime, okumaya önem veren pek çok aydın kişiler de olduğunu görüyoruz. Özellikle köy enstitüsü eğitiminden geçmiş olan bu kişiler, doğdukları memleketlerine geri dönerek kendi yörelerine katkıda bulunmayı seçmişler, kendi memleketlerini kalkındırmaya çalışmışlar. Günümüzde benzer yaştaki gençlerin, ilk fırsatta yurt dışına gitme hayalleri kurduklarını düşünürsek, siz bunun sebebini neye bağlıyorsunuz?

    1970-80’li yıllar Türkiye’nin mağduriyet yıllarıydı. Nitekim o yıllardaki adliyelerin ahırdan bozma yapılar olduğunu söylemek de abartı olmaz. Karabük’te geçici görevle gittiğim adliye, gerçek bir ahırdan bozmaydı. Ulaşım imkanları çok zordu. İki arabanın geçemeyeceği yollardan Şavşat’a ev eşyalarımı ne zorlukla taşıdığımı hatırlıyorum. Ama tüm bu olanaksızlıklara rağmen hukuk çok daha isabetli bir yolda ilerliyordu. Şimdi pek çok olanaklara kavuşmuş olduğumuz düşünülebilir, ancak bununla orantılı biçimde ileri gitmesi gereken yargı sistemi maalesef çok çok geriye düşmüştür. O yıllarda yapılan istatistikler yargıya olan güveni en üst seviyede gösterirken iken, çok yakın bir zamanda yapılan istatistiklerde, toplumun yargıya güveninin %2,5 seviyesine düştüğünü duydum ve bundan büyük utanç duydum.

    Yine o yıllarda mahrumiyet bölgelerinde olmalarına rağmen insanların asgari ölçülerde eğitimli ve kültürlü olduklarını müşahede ettim. Toplumsal ilişkiler daha sağlıklıydı, insan ilişkilerindeki olgunluk ve eğitimin yaygın oluşu beni çok duygulandırırdı. Şavşat bölgesinde hemen hemen okuma yazma bilmeyen yok gibiydi. Erkekler genellikle öğretmen, kızlar ise ebe, hemşire olmak için asgari ölçülerde eğitim alırlardı. Tabiat koşulları da başka çıkış imkanlarına el vermiyordu. O mahrumiyet koşullarında geçirdiğim yılları hayatımın en güzel yılları olarak anıyorum, çok güzel insanlar tanıdım oralarda. Kitabımda epey uzun bahsettiğim zabıt kâtibi İsmail Hakkı Bey, böyle bir insandı mesela. Ankara’da bakanlıklarda mevki sahibi bir devlet memuru olabilecek iken memleketine dönmüş biriydi. Kendini her konuda çok iyi yetiştirmişti. Mesleğimin ilk yıllarında, onun tecrübeleri bana çok yol gösterici olmuştur.

    Bugün yurt dışına gitmeyi seçen gençleri suçlayamıyorum. Evet eğitim seviyesi ve eğitim olanakları eski yıllara nazaran oldukça yüksek, üniversite eğitimini tamamlayan çok sayıda genç var ama bunun karşılığını toplumda göremiyorlar, iş imkânı bulamıyorlar, dolayısıyla kendilerini yurt dışına atarak hayatlarını orada sürdürmeye çalışıyorlar. Bu yönüyle baktığımızda politikacıların, yöneticilerin ülkeye fazla katkıda bulunmadıkları ortaya çıkıyor. Çocukları eğitiyoruz ama karşılığında iş imkânı yaratamadığımız noktada, bunun sıkıntıları sosyal boyutlarda çok daha fazla oluyor. O yüzden gençleri hiç yadırgamıyorum. Yurt dışında bilimsel ve akademik anlamda gençlere sağlanan imkânlar daha fazla. Eğer bir çalışma üretiyorsan, devlet öğrencilere maddi destek bile veriyor. Oysa Türkiye’de böyle şeylerin önü açık değil. Biraz çaresizlikten gidiyorlar gibi. Maalesef ülkemiz, toplumumuzdaki eğitim ve kültür düzeyinin artmasına paralel bir politik olgunluk geliştirememiştir. Bunu da izlemekten üzüntü duyuyorum.

    Kitabınızda Karabük’te görev yaptığınız dönem yaşadığınız bir olayın adalete olan inancınızı ciddi bir şekilde sarstığından bahsediyorsunuz. 1980 darbesinin ardından kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde, hakkında hiçbir delil olmadığı hâlde 3 yıl tutuklu kalan 18 yaşındaki bir genç kızın 3 yılın sonunda Yargıtay Ceza Genel Kurulundan beraat etmesi sizi çok etkilemiş. Ülkemizde bu şekilde hayatı karartılan çok insan var maalesef. Bu olaylar karşısında adalete olan inancınızı korumayı nasıl başardınız?

    İşte çöküşün başladığı o zamandan belliydi. 80 dönemi Türkiye için önemli bir kırılma noktasıdır. Ondan sonra da gelen iktidarlar, gerek Özal dönemi olsun, gerek koalisyonlar dönem olsun, gerekse son 20 küsur yıldır başımızda olan iktidar dönemi olsun geri adım atma konusunda adeta birbirleriyle yarıştılar. Sıkıyönetim mahkemeleri kuruluyor, başına da kendilerinin beceremeyeceklerini düşündükleri için sivil hâkimleri getiriyorlar, ama bunların yanında yöresinde hep albay-yarbay hâkimler var o başkanların. En olumsuz kafa yapısına sahip olan meslektaşlarımızı o mahkemelerin başına getirdiler. Bunlardan biri de bahsettiğiniz olayın geçtiği yer olan Gölcük Donanma Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin başındaki kişiydi. 18 yaşındaki kızın yargılaması o mahkemede yapıldı. Kızın abisi o dönemin solcularındanmış, yurt dışına gitmiş. Onu yakalayamamışlar, kız kardeşini alıp getirmişler. Kız da demir-çelikte memuriyet işine yeni girmiş. Evde bir Vedat Türkali romanı bulmuşlar, bir de 5-6 sayfalık demir-çelik işçilerinin ekonomik durumunu inceleyen bir değerlendirme raporu. Bunların hiçbiri kıza ait değil. Ben takipsizlik kararı verdim, çünkü delil falan yok ortada. Ancak birileri konuyu takip etmiş, askeri savcılığa bilgi vermiş, askeri savcılık dosyayı bizden istedi, inceledi ve davayı açtı. Baba-kız yanıma geldiler, akıl danıştılar, tutuklanır mı diye sorduklarında ben hiç ihtimal vermediğimi, zaten delilin olmadığını söyledim. Fakat maalesef düşündüğümüz gibi olmadı, baba Gölcük’ten Karabük’e yalnız döndü, bunları da bana ertesi gün iki gözü iki çeşme anlattı, genç kız memuriyetinden derhal ihraç edildi ve 2,5 sene tutuklu kaldı. Yargıtay kararı bozdu ve bozarak tahliye kararı da verdi. Gene bana geldiler, tutuklanır mı endişesiyle. Bu kez de “Yok canım olur mu öyle şey, Yargıtay bozarak tahliye etmiş.” demişsem de iş yine öyle olmadı; eski kararda direnme veren mahkeme kızı yine tutukladı, bir 6 ay da öyle geçti. Yargıtay Ceza Genel kurulu tabii ki kararı yine bozdu, ama kızcağızın tüm hayatı mahvoldu.

    Bunları görünce hâliyle olumsuz düşüncelere kapılıyorsunuz; ama yılmamak lazım, mücadele etmek lazım. Gene buna benzer bir şey 70’li yıllarda başıma gelmişti. Demir-çelik işletmeleri bünyesinde milyonluk bir yolsuzluk olayı ile ilgili soruşturma başlatmıştım. 3 sene boyunca devletin Demir-çelik işletmelerini adeta soymuşlar. Bu işin başındakilerin, ihale verilen firmanın başındaki kişi ve Demir-çelik’in kendi içindeki 3 müdür olduğunu tespit ettim ve ifadelerini alıp tutuklanmaları için sevk ettim. 4 kişi tutuklandı ve kıyamet koptu. Hemen ertesi gün beni müsteşar bey aradı, benden bilgi aldı. Ben de gereğini yaptığımı anlatırken, müsteşar benden hâkimle görüşüp tahliye etmelerini istemez mi? Ben bunu yapamayacağımı söyledim,  telefonu alı al moru mor şekilde kapatmışım ki etrafımdakiler bana ne olduğunu sordular hemen. Velhasıl müsteşar bey hâkime bir şekilde ulaşmış, gereken talimatlar verilmiş ve alelacele hazırlanan bir tensiple bir hafta sonraya duruşma günü verilip ve hepsi tahliye edilmişti.

    İşte bu gibi şeyler tabi ki adalet inancımızı zedeliyor, ama ben açıkçası içinde kalarak mücadele etmenin daha etkili olacağını düşündüm. Yel değirmenlerine karşı Don Kişot gibi savaştık, bugünlere kadar geldik. Bu sorunları yaratan kendi içimizden de değil, bize dışardan monte ediliyor, kendi kendimizi idare eder hâle gelmediğimiz sürece, bağımsız bir ülke olmadığımız sürece de bu değişmez diye düşünüyorum. Gençliğe dinamizmini kaybettirdiler, ben bugünleri göreceğimizi hiç düşünmezdim ama maalesef çok daha kötü bir duruma getirdiler ülkemizi.

    Okuduğumuz kitap savcılık yıllarınıza ait anılardan oluşuyor. Bildiğimiz kadarıyla mesleğin ilerleyen yıllarında hâkimlik yaptınız ve hâlen avukatlık mesleğini icra etmektesiniz. Bu yıllara ait anılarınızı da yayımlamayı düşünüyor musunuz?

    Ben 1987-2008 yılları arasında hâkimlik yaptım. Hâkimlik dönemim daha yakın olduğu için anıları toplamakta o kadar zorlanacağımı sanmıyorum. Yakında bu kitapla ilgili çalışmalara da başlayacağım, üstelik bu sefer, ilk kitabın yazılma sürecindeki acemilikleri de yapmayacağımı, daha hızlı yol alacağımı da düşünüyorum.

    Size bu keyifli sohbetiniz için çok teşekkür ederiz. Yeni kitabınızın röportajında yine buluşmak dileğiyle…

  • Kamu İhale Kanunu’nda İstisna Usul(!) Olan Pazarlık Usulünün Hukukiliği, Uygulanmasındaki Sorunlar ve Çözüm Önerileri (KİK 21/B)

    1- Gı̇rı̇ş

    Mevcut kamu düzeni insanların topluluk hâlinde yaşamaya başladığı ilk günden bugüne kadar oluşmuş bir birikimin eseridir. Toplum bilimciler, filozoflar, kamu hukukçuları tarih boyunca devletin kaynağı, amacı ve konumuna dair çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Günümüzde kamu düzeninin ve devletin gelmiş olduğu yere baktığımızda sosyal devlet olgusunun da güçlenmesi ile “insan için devlet” görüşünün yerleşmesi beklenebilir.

    Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığına göre 2021 Aralık ayı itibariyle toplam istihdamın[1] (29.550.000) yüzde 16’sı (4.877.270) kamu istihdamı[2] içinde yer almaktadır. Bu verilere kamu kurumu ve kuruluşlarında çalışan işçiler dahil edilmemiştir. Genel-İş Sendikası’nın “2021 Aralık İstihdam Raporu[3]”na göre ise işçilerin yüzde 67’si (570.936) belediyelerde çalışmaktadır. Bu istatistiklerden kabaca varabileceğimiz sonuç her dört çalışan vatandaştan birinin kamu adına çalışıp maaşını kamu bütçesinden almaktadır. Kısacası günümüzde de Türkiye Cumhuriyeti Devleti ülkenin en büyük işvereni konumundadır.

    Meclisten geçen “2022 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu”[4]na göre ise 2022 yılı gider beklentisi 1.750.957.000.000 Türk lirası yani Türkiye’nin en büyük 3 şirketinin yıllık cirosunun[5] toplamının yaklaşık 8 katıdır. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda ülkede en çok kazanan ve harcayan merciidir. Yine de kamu hizmetinin gördürülmesi için özel sektörden türlü hizmet alımları veya yapım işleri vermesi gerekmektedir.

    Kamunun harcadığı bu parayı vergi adı altında tüm vatandaşlardan toplaması ve bu topladığı paraları yine kamu yararı amacıyla kullanması gerekmektedir. Ancak bu hizmetlerin görülmesinde yapılacak harcamaların da kamu vicdanı tarafından denetlenmesi ve kamuya maliyetin minimize edilerek yansıtılması gerekmektedir. Kamu hizmetinin günümüzde ulaştığı çeşitlilik göz önüne alındığında idare akla hayale gelmeyecek mal ve hizmetlere ihtiyaç duymaktadır. Artık öngörülemeyen bu harcama çılgınlığı “ihale” adı altında sistemleştirilmiştir.

    Bu yazıda tarihi çok da eskiye dayanmayan ihale sistemi içerisinde günümüzde sıkça kullanılan ancak istisna usul olan 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu 21. maddesinde B fıkrasındaki pazarlık usulü başlığından bahsedilecektir.

    2- Kamu İhale Usullerı̇

    Hukukumuzda idare usul kanunu mevcut değildir. Kamu alımları konusunda ise hâlâ yürürlükte iki adet kanun vardır[6]ancak hâkim bir şekilde usulü de düzenleyen bir kanun mevcuttur.[7] Bu kanunun amacı aynı kanunun beşinci maddesinde düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre kanunun amacı: “Saydamlığı, rekabeti, eşit muameleyi, güvenilirliği, gizliliği, kamuoyu denetimini, ihtiyaçların uygun şartlarla ve zamanında karşılanması ve kaynakların verimli kullanılmasını sağlamaktır”. Bu hususta uygulanacak olan temel ihale usulü de açık ihale usulüdür. Diğer ihale usulleri de 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu 18. maddesinde sayılan, belli istekliler arasında ihale usulü ve pazarlık usulüdür.

    İdare hiç şüphesiz ki en kaliteli mala ve hizmete ihtiyaç duymaktadır. İdare bu mala ve hizmete ise maliyetini minimize ederek ve kamu vicdanı çerçevesinde ulaşmalıdır. Bu sonuca giden süreçte ise yolsuzluk başta olmak üzere tüm haksızlıklarla mücadele etmek de idarenin ve yasamanın görevidir. Bu sebeple yürürlüğe giren Kamu İhale Kanunu fazlasıyla eleştirilmektedir[8]. Kanun yürürlüğe girdiği 2002 yılından bugüne toplamda yüzden fazla değişikliğe maruz kalmıştır. Bu anlamda kanun metin değişikliği rekorunu elinde tuttuğu anlamına gelmektedir. Bu kadar sık değişen kanun üzerinde görüş ve eleştirilerin sıklığı yadırganacak bir durum değildir.

    Kanunun istisnai ihale usullerinden pazarlık usulünü düzenleyen 21. maddesine değinecek olursak; Kanun bu maddede saydığı hâllerde açık ihale usulü gözetilmeksizin idarenin davet ettiği istekliler arasında pazarlık usulü ile alım yapabileceğini öngörmektedir.

    Bu kanunun en çok kullanılan fıkrası ise 21/B fıkrasıdır. Bu hükme göre herhangi bir ihale bedeli sınırı olmaksızın idare “Doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen veya yapım tekniği açısından özellik arz eden veya can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından yapılması gerekliliği idarece belirlenen hallerde veyahut idare tarafından önceden öngörülemeyen olayların ortaya çıkması üzerine ihalenin ivedi olarak yapılmasının zorunlu olması” hâlinde idare isteklilerden biriyle sözleşme imzalayabilmektedir.

    3- 21/B maddesı̇nı̇n uygulanması

    Kamu ihale kanununda söz konusu pazarlık usulünün genel ihale usulü olmadığı özel bir istisna olduğundan bahsettik. Ayrıca altı farklı pazarlık usulü tercihi sebebi mevcut bunlar kanunda şöyle belirtiliyor:

    Aşağıda belirtilen hallerde pazarlık usulü̈ ile ihale yapılabilir:

    1. a) Açık ihale usulü̈ veya belli istekliler arasında ihale usulü ile yapılan ihale sonucunda teklif çıkmaması.
    2. b) Doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen veya yapım tekniği açısından özellik arz eden veya yapı veya can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından ivedilikle yapılması gerekliliği idarece belirlenen hallerde veyahut idare tarafından önceden öngörülemeyen olayların ortaya çıkması üzerine ihalenin ivedi olarak yapılmasının zorunlu olması.
    3. c) Savunma ve güvenlikle ilgili özel durumların ortaya çıkması üzerine ihalenin ivedi olarak yapılmasının zorunlu olması.
    4. d) İhalenin, araştırma ve geliştirme sürecine ihtiyaç gösteren ve seri üretime konu olmayan nitelikte olması.
    5. e) İhale konusu mal veya hizmet alımları ile yapım işlerinin özgün nitelikte ve karmaşık olması nedeniyle teknik ve malî özelliklerinin gerekli olan netlikte belirlenememesi.
    6. f) İdarelerin yaklaşık maliyeti ellimilyar Türk Lirasına kadar olan mamul mal, malzeme veya hizmet alımları”. Ancak özellikle 21/B’ye dikkat çekmek gerekir, çünkü:

    2023 yılında yapılan tüm ihalelerin %30,13’ü, 2022 yılında yapılan tüm ihalelerin %31,74’ü, 2021 yılında yapılan tüm ihalelerin %27,82’si, 2020 yılında yapılan tüm ihalelerin %28,76’sı pazarlık usulü̈ ile yapılmıştır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken ihale sayısından ziyade ihale bütçesinin kullanım dengesidir. İdare sırasıyla 2023, 2022, 2021 ve 2020 yıllarında ihale bütçesinin %41,58, %29,99, %24,50 ve %23,83’ünü Kanunun 21/B maddesine göre harcanmıştır. Bu da son dört yılda toplamda 827.631.884.000 Türk Lirasına tekabül etmektedir.[9] 2019 yılında da benzer oranlar karşımıza çıkmaktadır.[10] Bu durum da Covid-19 salgının bir etkisi olmadığını göstermektedir. 2023 yılında tüm ülkeyi etkileyen Depremin de etkisinin görülmediği 2022 ve 2023 verilerinin karşılaştırılması sonucunda ortaya çıkmaktadır.

    Kanunda açıkça uygulanması gereken hâller sayılmış ve bunlar için olağandışı durumlar gösterilmişken 21/B’nin bu kadar yoğun uygulama alanı bulması tartışmalı bir durum yaratmaktadır. Keza 2008 yılında söz konusu ihale usulü için ilan zorunluluğun kaldırılması kapalı kapılar ardında adrese teslim ihale iddiaları doğurabilecektir.

    Kanunun 21/B maddesinin uygulanması için doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen veya yapım tekniği açısından özellik arz eden veya can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından yapılması gerekliliği idarece belirlenen hâllerde veyahut idare tarafından önceden öngörülemeyen olayların ortaya çıkması yalnızca yeterli değildir. Ayrıca ihalenin ivedi olarak yapılmasının zorunlu olması ve idarenin olayı ivedilikle çözmesi gerekmelidir.[11] Ancak uygulamada idarenin bu şartların birlikte sağlanmadığı, birçok durumda da pazarlık usulünün tercih ettiğini görmekteyiz.

    Bu durum da sıkça idari itiraz mercii (Kamu İhale Kurumu) ile idari yargının karşısına çıkmaktadır. Ayrıca idarenin bu kanunun ilgili maddesini uygulamaktaki dayanağı ihtimali değil somut olmalıdır. Dolayısıyla örneğin deprem coğrafyasında bulunmamızın depreme karşı bir binanın güçlendirilmesi için ivedilikle o binanın yapım işinin ihale edilmesinin gerekmesi açık ihale usulü yerine pazarlık usulü ile ihaleyi meşru kılmamaktadır. Veyahut meydana gelmiş depremde hasar gören bir yapının altı yıl yıkımı ve yeniden inşası ihale edilmeyip altı yıl sonra ivedilik şartını yerine getirdiği gerekçesiyle pazarlık usulü ile ihale edilemez.[12] Bu sebep gerekçe gösterilerek gerçeklesen birçok ihale[13]iptal edilmiştir. Bu örnek kararlara rağmen İstanbul Üniversitesi, Tıp Fakültesi Binaları yapımı, Merkez Kütüphane ve Gençlik Merkezi yapımı ve Hukuk Fakültesi binası güçlendirmesi işlerini 21/B ile ihale etmiştir.[14] Söz konusu örnek ihalelerin hangi sebeple 21/B ile yapıldığı bilinmemektedir. Yalnız itiraza karşı idarenin yapmış olduğu savunma üzerine fikir sahibi olma imkânı olmaktadır. Kamu İhale Kanunu 21/B’nin uygulanmasında karşımıza çıkan bir durum da bu itirazın yapılabilme şartları. Bir ihalede istekli sıfatını haiz kimseler bir hukuka aykırılık olduğu kanaatine varırsa Kamu İhale Kurumu’na başvurabilir. Bu yol idari yargıda dava açılması için de aranan şartlardan da birisidir. İki aşamalı bu şikâyet imkanından yararlanmak isteyen tarafların şikâyet ve dava ehliyeti çokça tartışılmıştır. Hâlâ da bu tartışma sürmektedir.

    İhalelere Yönelik Başvurular Hakkında Yönetmeliğin[15] “Başvuru Ehliyeti” başlığını taşıyan beşinci maddesine göre ihale sürecindeki hukuka aykırı işlem veya eylemler nedeniyle bir hak kaybına veya zarara uğradığını veya zarara uğramasının muhtemel olduğunu iddia eden; istekli olabilecekler ön yeterlik ve/veya ihale dokümanının verilmesi, ön yeterlik ve/veya ihale ilanında veya ön yeterlik ve/veya ihale dokümanında yer verilen düzenlemeler ve/veya bu düzenlemeler ile idari uygulamalar arasındaki uyumsuzluklar hakkında şikâyet başvurusu yapabilmektedirler. Ancak pazarlık usulünün benimsendiği ihalelerde yalnızca idarenin davet ettiği isteklilere doküman satıldığı başka kimselere söz konusu dokümanların verilmediği göz önüne alındığında idarenin seçmediği kimse itiraz hakkına sahip değildir.

    Danıştay da 2020 yılında “pazarlık usulüyle ilansız yapılan dava konusu ihalede, ihaleye davet edilmeyen ve kendisine ihale dokümanı satılmayan, bu nedenle de istekli olabilecek sıfatını haiz olmayan davacıların, hukuka aykırı olduğunu iddia ettikleri iş ve işlemler yönünden şikâyet ve itirazen şikâyet sürecine değil doğrudan dava açma yoluna başvurmaları gerekmektedir. Bu durumda, 4734 sayılı Kanun’da öngörüldüğü biçimde aday, istekli ya da istekli olabilecekler arasında bulunmayan davacılar tarafından Kuruma itirazen şikâyet başvurusunda bulunulması mümkün olmadığına[16] karar vermiştir. Fakat Danıştay’ın aynı dairesi 9 ay önceki bir başka içtihadında ise “4734 sayılı Kanun’un 28. maddesinde, ilan yapılmayan ihalelerde ihale dokümanının sadece idare tarafından davet edilenlere satılacağı belirtilmiş olup bu kurala göre ihaleye davet etmeme yönünde idarece kullanılan takdir yetkisinin mutlak ve sınırsız olmadığı, dolayısıyla, doküman satın alma ve ihaleye teklif vermeye yönelik ihaleye davet edilme istemli başvuruların haklı ve mâkûl bir sebep gösterilerek reddedilmesi mümkün ise de davalı idarece ‘işin özelliği ve önemine uygun olarak idarece belirlenen firmaları ihaleye davet etme imkânını fiilen ortadan kaldırdığı ve davet edilmemiş olmalarına rağmen davet edilme talebi ile yapılan müracaatlar nedeniyle acil ve ivedi olarak yapılması gereken işlerin gecikmesine ya da yapılamamasına neden olunduğundan’ bahisle reddedilmesi Kanunun amacına uygun değildir.” [17]demekte ve bu kimselerin istekli sıfatını haiz olabileceğine kanaat getirmektedir.

    İlk derece mahkemeleri ise Danıştay’ın vermiş olduğu ehliyet kararına net bir katılım göstermemiş ve “aranan ‘istekli’ veya ‘istekli olabilecek’ sıfatının, ilan yapılmayan ve davet edilmeyenlere doküman satılmayan pazarlık usulünde kazanılması mümkün olmadığından, ilansız pazarlık usulünün uygulandığı ihalelerde ‘istekli’ veya ‘istekli olabilecek’ler dışında kalanlar açısından idarî başvuru zorunluluğu bulunmadığı, diğer bir ifadeyle, bu kişilerce doğrudan dava açılabileceği, uyuşmazlıkta ise, dava konusu ihalenin Kamu İhale Kurumu Elektronik Kamu Alımları Platformu (EKAP) internet sitesi üzerinden ilan edildiği görüldüğünden, davacı şirketin ‘istekli olabilecekler’ kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, bu durumda, şikâyet ve itirazen şikâyet yolu tüketilmeden bakılan davanın açıldığı anlaşıldığından, anılan zorunlu idarî başvuru yolları tüketilmeden dosyanın tekemmül ettirilerek davanın esasının incelenmesine hukuken imkân bulunmadığı, bu itibarla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15/1-emaddesi uyarınca dava dilekçesinin, şikâyet başvurusunu inceleyecek idarî merci olan …ı’na tevdii gerektiği sonucuna varılmıştır.”[18] şeklinde kararlara imza atmışlardır.[19] Yetkili idarelerin de doküman satmadığı kişilerin açtığı davalarda dahi kanun yolunun tüketilmediği ve mercie tevdi kararı verilmesi gerektiğine dair itirazları mevcuttur.[20] Aynı bu yetkili idareler ayrıca idari yargıya yansıyan neredeyse tüm davalarda davacının dava ehliyetine dahi sahip olmadığı yönünde beyanlarda bulunmaktadır.[21]Danıştay ve idare mahkemeleri nezdinde bu kadar kısa sürede aynı konu hakkında birbirine zıt kararların verilmesi ile idarelerin tek bir mantık zeminine oturtulamayan farklı iddiaları da uygulama denetimini ciddi anlamda zedelemektedir.

    Sonuç olarak son mevcut karar ışığında; İdarenin herhangi bir ilan yapmaksızın yalnızca kendi davet ettiği isteklileri ihaleye davet etmesinin getirdiği danışıklı dövüş hâli ve diğer isteklilerin kanunen bu sıfatı haiz olamayışı Kamu İhale Kurumu’nun Kurul Kararı sayısının azlığı sonucunu doğurmaktadır. Bu da idarenin denetlenebilirliği ilkesini zedelemektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki Kamu İhale Kurumu’nun re’sen inceleme başlatma yetkisi bulunmamaktadır.

    ****

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] www.sbb.gov.tr/istihdam

    [2] www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2022/02/1-Kamu_Sektoru_Istihdam_Sayilari-2021-10022022.xlsx

    [3] https://www.cloudsdomain.com/uploads/dosya/47014.pdf

    [4] S.7344 RG.31706(Mükerrer)

    [5] Capital 500 capital.com.tr

    [6] 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu

    [7] Bkz. 4734s. Kamu İhale Kanunu

    [8] Örnekler için bkz. Toker Ç, Kamu ihalelerinde olağan işler, 2019, Tekin Yayınları.

    [9] Kamu Alımı İstatistikleri 2020,2021,2022,2023, KİK, https://ihale.gov.tr/kamu_alimlari_izleme_raporlari-45-1.html

    [10] Toplam ihalelerin %29.08’i pazarlık usulü ile yapılmış. Toplam ihale bütçesinin %19.80’i 21/B ile harcanmış (23.173.947.000 TL). Kamu Alımı İstatistikleri 2019, KİK.

    [11] Danıştay 13.D., E:2009/4101,K:2010/8217, E:2021/4783,K:2021/5302.

    [12] Danıştay 13. D., E:2009/4101, K:2010/8217. Örnekler için bkz. DEMİRCİOĞLU, “İhale Yolsuzluklarında Yeni Trend Açık İhale Usulünün Terki Pazarlık Yoluyla İhale Usulünün Keşfi”, TBB Dergisi S.115

    [13] İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Seymen tarafından yapılan başvurular üzerine verilen iptal kararları: Kamu İhale Kurulu Kararı, 2009/UY.Z-99 Kamu İhale Kurulu Kararı, 2009/UY.Z-100 Kamu İhale Kurulu Kararı, 2009/UY.Z-101 Kamu İhale Kurulu Kararı, 2009/UY.Z-102 Kamu İhale Kurulu Kararı, 2009/ UY.Z-103 Kamu İhale Kurulu Kararı, 2009/UY.Z-104 Kamu İhale Kurulu Kararı, 2009/UY.Z-105. Detay için bkz. DEMİRCİOĞLU, “İhale Yolsuzluklarında Yeni Trend Açık İhale Usulünün Terki Pazarlık Yoluyla İhale Usulünün Keşfi”, TBB Dergisi S.166

    [14] Elektronik Kamu İhale Platformu, Kamu İhale Kurumu İhale No: 2021/479575, 2020/95689, 2020/4636208.

    [15] Resmî Gazete Tarihi: 03.01.2009 Resmî Gazete Sayısı: 27099

    [16] Danıştay 13.D., E:2015/1722, K:2020/2584 .

    [17] Danıştay 13.D., E:2019/4200, K:2020/18.

    [18] Muğla 1. İdare Mahkemesi E:2020/781, K:2020/789.

    [19] Bir diğer örnek: Mersin 2. İdare Mahkemesi E:2017/1754, K:2018/5.

    [20] Danıştay 13.D., E:2020/230, K:2020/503.

    [21] Örn. Danıştay 13.D., E:2021/3882, K: 2021/3059; E:2021/4738, K:2021/5302.

  • Akademik Personelin Görevine Son Verilmesinde Vakıf Yükseköğretim Kurumlarının Takdir Yetkisi

    Son yıllarda vakıf yükseköğretim kurumlarındaki akademik personellerin görevine son verilmesi sıklıkla gündeme gelmektedir[1]. Yükseköğretim Kurumu’nun “Bazı Vakıf Üniversitelerindeki Akademisyenlerin Maaşları ve İşten Çıkarılmalarına Yönelik Kamuoyuna Yansıyan Şikâyetlerle İlgili Açıklama” başlıklı metninden de anlaşılacağı üzere bu toplu işten çıkarmalar, vakıf yükseköğretim kurumları ile Devlet yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanlarının ücretlerinin eşitlenmesiyle[2] artmıştır[3]. Çeşitli vakıf yükseköğretim kurumlarında, kamu hizmetinin gerekleri doğrultusunda hareket edilmeyerek bir özel hukuk tüzel kişisi gibi kâr-zarar hesabıyla akademisyenlerin görevlerine son verildiği belirtilmektedir[4]. Bu iddiaları, akademisyenlerin görevlerine toplu şekilde son verilmesi de desteklemektedir.

    Yargısal denetimde, Devlet yükseköğretim kurumları ile vakıf yükseköğretim kurumlarındaki akademik personelin görevlerine son verilmesinin değerlendirilmesi arasında bir farklılık yoktur. Bununla beraber, vakıf yükseköğretim kurumlarının sanki yargısal denetim kendi açılarından farklı olabilirmişçesine yoğun biçimde işten çıkarmalara başlaması üzerine konunun “Vakıf Yükseköğretim Kurumlarının Takdir Yetkisi” başlığıyla çalışılması ihtiyacı doğmuştur.

    Anayasa m. 130 gereğince vakıf yükseköğretim kurumları birer kamu tüzel kişisidir ve öğretim elemanlarının çalışmaları bakımından Devlet yükseköğretim kurumları için Anayasa’da öngörülen hükümlere tabidirler. Vakıf yükseköğretim kurumları kâr amacı güdemezler[5]. Bu kurumlarda istihdam edilen öğretim elemanları kamu personeli olup aralarında düzenlenen sözleşme de idari sözleşme niteliğini taşımaktadır[6]. Bu nedenle de vakıf yükseköğretim kurumlarının görevinin son verilmesine ilişkin uyuşmazlıklarda idari yargı görevlidir[7]. Nitekim eğitim kamu hizmetinin layığıyla devam etmesi gereği ve vakıf yükseköğretim kurumlarının çeşitli kamu gücü ayrıcalıklarıyla donatıldığı düşünüldüğünde isabetli olan idari yargının görevli olmasıdır.

    Vakıf yükseköğretim kurumları, araştırma görevlileri, öğretim görevlileri ve doktor öğretim üyelerinin görevlerine son verirken çoğunlukla 2547 sayılı Kanun’un bu kadrolarla ilgili hükümlerinde yer alan “atama süresi sonunda görevleri kendiliğinden sona erer… yeniden atanabilirler” ifadelerine dayanmaktadır[8]. Söz konusu hükümler yükseköğretim kurumlarına takdir yetkisi tanımış olmakla beraber idarenin takdir yetkisi sınırsız değildir[9],[10]. Öğretim elemanının yeniden atanıp atanmamasına dair takdir yetkisi her idari işlemde olduğu gibi kamu yararı ve hizmet gerekleriyle sınırlıdır[11]. Konuyla ilgili idari yargı içtihadı incelendiğinde, yükseköğretim kurumlarının, yeniden atama yapmama işlemlerindeki takdir yetkilerini keyfi olarak kullanamayacakları anlaşılmaktadır. Vakıf yükseköğretim kurumları, akademik personeli yeniden atamama işlemlerinde çeşitli sebeplere dayanarak takdir yetkilerini kullandıklarını iddia edebilmektedirler. Öte yandan Danıştay içtihadı incelendiğinde, vakıf yükseköğretim kurumlarının sıklıkla sundukları sebeplerin yeniden atamamanın hukuka uygun sebebini teşkil edemedikleri anlaşılmaktadır.

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

     

     

     

     

    [1] Ali Dinç, “Özel üniversitelerde akademisyen kıyımı: 100’den fazla çıkartma var”, 12.07.2024, Erişim tarihi: 03.10.2024 https://bianet.org/haber/ozel-universitelerde-akademisyen-kiyimi-100den-fazla-cikartma-var-297217

    [2] 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu (RG 06.11.1981-17506) Ek Madde 8/2: “(Ek fıkra: 15/4/2020-7243/11 md.) Vakıf yükseköğretim kurumlarında çalışan öğretim elemanlarına, unvanlarına göre Devlet yükseköğretim kurumlarında ödenen ücret tutarından az ücret verilemez. Bu fıkra kapsamında Devlet yükseköğretim kurumlarında ödenen emsal ücretin hesaplanmasında ilgili mevzuat uyarınca aylıklara ilişkin hükümlerin uygulandığı kadroya bağlı ödemeler dikkate alınır.”.

    [3] “Bazı Vakıf Üniversitelerindeki Akademisyenlerin Maaşları ve İşten Çıkarılmalarına Yönelik Kamuoyuna Yansıyan Şikayetlerle İlgili Açıklama”, 14.04.2022, Erişim tarihi: 04.10.2024 https://www.yok.gov.tr/Sayfalar/Haberler/2022/yok-ten-vakif-universitelerinde-akademisyenlerin-maaslari-ve-isten-cikarmalar-ile-ilgili-aciklama.aspx

    [4] Mehmet Baran Kılıç, “Vakıf üniversitelerinde akademisyen kıyımı: ‘Asıl sebep üniversitelerin piyasalaşması’”, 04.10.2024, Erişim tarihi: 04.10.2024 https://www.politikyol.com/vakif-universitelerinde-akademisyen-kiyimi-asil-sebep-universitelerin-piyasalasmasi

    [5] 2547 sayılı Kanun Ek Madde 2.

    [6] Uyuşmazlık Mahkemesi E. 2021/153 K. 2021/222 T. 05.04.2021; Uyuşmazlık Mahkemesi E. 2019/838 K. 2019/877 T. 23/12/2019, https://kararlar.uyusmazlik.gov.tr/.

    [7] a.g.e., Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2016/9-1872 K. 2021/293 T. 18.03.2021, https://yargi.calismatoplum.org/vakif-universitelerinde-calisan-akademik-personelin-isten-cikartilmasinda-idari-yarginin-gorevli-oldugu/

    [8] 2547 sayılı Kanun m. 23/1, m. 31 ve m. 33/a.

    [9] Cemil Kaya, İdarenin Takdir Yetkisi ve Yargısal Denetimi, Onikilevha Yayınları, 2021, s. 3.

    [10] Çalışma sırasında konuyla ilgili yayımlanmış kararlara ulaşılamasa da vakıf yükseköğretim kurumlarının kimi hallerde bu kadrolarda bulunan kişilerin görev sürelerinin bitmesini beklemeden ilişiklerini kestikleri veya bu hükümlerin hiç yer almadığı doçentlik ve profesörlük kadrolarında bulunan kişilerin de görevlerine son verdikleri görülmektedir. Bu hallerde, vakıf yükseköğretim kurumlarının neye dayanarak bu işlemleri gerçekleştirdikleri anlaşılamamaktadır.

    [11] Danıştay 8. D. E. 2020/5533 K. 2023/1105 T. 09.03.2023, aktaran Hüseyin Bilgin, Ramazan Yıldırım, Serkan Çınarlı, Selami Demirkol, Mustafa Avcı (Bilgin vd.), Açıklamalı – İçtihatlı 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu Şerhi, Adalet Yayınevi, 2024, s. 426; Danıştay 8. D. E. 2020/2216 K. 2023/793 T. 23.02.2023, aktaran Bilgin vd. s. 450.

  • 22 Yılın Sonunda Hukuk Bitti mi? Yoksa Yeni mi Başlıyor?

    Hukuk Defterleri dergimiz, 2016 yılında yayın hayatına başladı. Dokuz yılı geride bırakmaya hazırlanan dergimizin, hem yazarları hem de ele aldığı konular ile ciddi bir külliyat oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu değerlendirme, salt bir öznel yorumdan ibaret değil elbette. Geride bıraktığımız dokuz yılda ülkede ve özelinde hukuk alanında yaşanan gelişmeler de önemli tartışmalar yapmamıza yol açtı.

    Dergimizin ikinci sayısının matbaaya gittiği tarih, 15 Temmuz 2016 günüydü. Hafta başında dergiyi okuyucularımızla buluşturmaya hazırlanırken bir darbe girişimi ile karşı karşıya kaldık. O sayımızda da anayasa ve rejim tartışmalarını ele almaya hazırlanmıştık ki, hayat bizi doğrudan o tartışmanın merkezine yerleştirdi. Devamında, üç yıllık bir OHAL süreci, şaibeli bir referandum ile yapılan rejim değişikliği, mevcut Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olması ve seçilmesi, pandemi, ülke içinde ve bölgede yaşanan gelişmeler ile birlikte şekillenen tartışmalarla dergimiz yayın hayatını sürdürdü. Memleket gündeminin sıcaklığı da göz önünde bulundurulduğunda, derginin bu özelliğinin daha da artacağını söylemek işten bile olmasa gerek.

    Bu kısa tarihçemiz sonrasında, yazı başlığındaki sorulara geçelim. Bu sorunun cevabının, aynı zamanda memleketin gidişatına ilişkin bir değerlendirme ve cevap olacağını da belirtelim. Verilecek cevap, aynı zamanda sorunun çözümüne ilişkin yürütülecek mücadelenin de bir anahtarı olacaktır.

    AKP, 80 yıllık bir Cumhuriyet birikiminin üzerine iktidara getirilmiş bir siyasi partiydi. 50’li yıllarda Menderes ile başlayan, akabinde Demirel, Türkeş, Erbakan gibi figürlerle sürdürülen karşı devrimci ve piyasacı dönüşüm, yol almış olsa da tam anlamıyla başarılı olamamıştı. Ülkede hâkim olan kurucu değerler, özellikle kurumlar yönünden karşı devrimci hattın yayılmasını bir vadede engelleyebilmiş, en azından yavaşlatabilmişti. Bu alandaki radikal müdahale 24 Ocak kararları ve peşinden gerçekleşen 12 Eylül askeri darbesi oldu. Darbe, bir hükümet değişikliği veya toplumsal hayata müdahalenin çok ötesinde, rejime yönelik bir müdahale sonucunu taşıyordu. Kamucu, devletçi, halkçı Cumhuriyet ve kurumları hedef alınarak piyasacı, özelleştirmeci, dışa bağımlı bir ekonomi ve gericileştirilen bir toplum ‘’projesi’’ hayata geçirildi.

    12 Eylül sonrası başlayan ‘’proje’’, ilerliyordu ancak yetmiyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun yıkılmasının ardından, daha hızlı bir dönüşüme ihtiyaç vardı. Tansu Çiller’in dediği gibi, ‘’son sosyalist ülkenin’’ yıkılması gerekiyordu. Emperyalizm ile tam boy entegre olan, içeride de ‘’ılımlı’’ görünen bir İslamcı iktidara ihtiyaç vardı. İşte AKP, tam olarak bu ihtiyacı karşılamak üzerine iktidara geldi: Yıkım. Dolayısıyla, AKP’nin sıradan bir iktidar partisi değil, doğrudan rejim yıkma ve yeni rejim inşa etme misyonuyla oluşturulmuş bir parti olduğunu öncelikle tespit etmemiz gerekiyor.

    Yıkım ve yeniden inşa misyonu ile iktidara getirilen bir siyasi partinin, kurulu düzeni her yönüyle alt üst etme hedefinin olacağı açıktı. Nitekim, siyasi iktidar bu hedefini hiçbir zaman gizlemedi. İktidara gelmelerinden hemen birkaç ay sonraki 1 Mart Tezkeresi teklifinden başlayarak, kurulması amaçlanan yeni rejimin hedefinin ne olduğunu net bir biçimde gösterdiler. Her ne kadar siyasi iktidar ile ittifaklar yapan çeşitli kesimlerin daha sonrasında siyasi iktidarın o dönemde eğilimlerini gizlediğine dair “kandırılma’’ beyanlarına şahit olsak da AKP, 22 yıldır aynı misyonundan hiç geri adım atmadı. Orduya yönelik tasfiye operasyonu, Ergenekon-Balyoz gibi davalar, 2010 ve 2017 referandumları, eğitimdeki dönüşüm gibi tüm başlıklarda hep bu misyonu görmüş olduk, hâlen de görmeye devam ediyoruz.

    Rejimin yıkılması ve yeni bir rejim inşasından bahsederken buradaki en büyük paylardan birinin hukuk alanıyla gerçekleştirildiğini vurgulamak gerekiyor. Yazı başlığını da yeniden hatırlarsak, hukukun bu dönüşüm, yıkım ve yeniden inşa süreçlerinde oldukça kritik bir unsur olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Süreç, devam eden rejim ve alışılagelen ezberler ile değerlendirildiğinde bir hukuksuzluklar silsilesiydi ancak başka bir yönüyle bakıldığında da aslında yeni dönemin izleri olarak değerlendirilmesi gerekli. Mevcut sınırlar zorlanacak ve aşılacak, yol alınacak ve sonrasında yeni sınırlar oluşturulacak. Bu yönüyle yaşadığımız süreci “hukuksuzluktan hukuka geçiş’’ olarak ifade edebiliriz.

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Yargının Siyasallaşmasının Avukatlık Pratiğindeki İzdüşümü

    Ülkemizde yargı kurumları hiçbir zaman silahların eşitliği ilkesine geniş önemler atfeden bir yapıda olmamıştır. Ceza yargılamaları, her zaman hiyerarşik olarak yürütmenin altında yer alan kolluk tarafından dayanaklandırılmış, avukatlara delil toplama hakkı tanınmamış, hukuk davaları ile diğer idari işlemler ise derin bürokratik engeller ve yüksek giderlerle birlikte hak arama hürriyetini modern hukuk tarihimizin başından beri sınırlandırmıştır. Ancak tüm bu sınırlamalara rağmen avukatlık, bağımsız bir meslek olmayı bir nebze sürdürebilmiş, son on beş yıla kadar da saygınlığını bir nebze koruyabilmiştir.

    Ne var ki ülkemizde sermaye, bürokrasi ve siyaset üçgeninin son iki anayasa değişikliğiyle birlikte yargıyı da tümden eline alarak yeknesak bir kuvvet oluşturup otoriterleşmesiyle paralel olarak, üniversiteler enflasyona uğratılmış diğer tüm uzmanlık meslekleri gibi hukuk meslekleri de kamuda kolaylıkla kadrolaşılan, özel sektörde ise işçileşen bir hale getirilmiştir. Tüm bunların doğal bir sonucu olarak Türkiye’de avukatlık, mevzuattaki güçlüklerin yanında sahada da büyük engellerle karşılaşır hale gelmiş, avukatlar emeğine yabancılaşmıştır. Bu yazı avukatlığın pratik sorunlarının geçtiğimiz yıllarda ne raddeye geldiğini yazarların kendi meslek görgüleri ve bilgileri ölçüsünde kimi örneklerle anlatmayı amaçlamaktadır.

    Devlet Güvenlik Mahkemelerinin olduğu dönemde, bu mahkemelerin doğal hâkim ilkesine aykırı olduğu, hakkaniyetsiz ve yanlı kararlar verdiği konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dönemin aydınları ve hukukçuları hemfikirdi. Ancak 2004 yılında Özel Yetkili Mahkemeler ile dönemin kendi otoritesi yine katalog bazı suçlarda bazı özel yetkiler öngörmüş ve bu durum 2014’e kadar sürmüştür. Sonrasında ise sulh ceza mahkemeleri, sulh ceza hakimliğine dönüşmüştür. Günümüzde ise, tüm mahkemelerin özel yetkili hale geldiğini söylemek yanlış olmaz. Yargının bir diğer ayağı olan savcılıklar 2010’lu yılarda uygulama yoluyla başsavcılıkların güdümü altındaydı. Kanuni altyapısı olmaksızın “görüldü” ya da “iade” gibi yöntemler kullanarak savcılıkların soruşturma işlemlerine müdahale ediliyordu. 2021 yılına gelindiğinde 5235 sayılı Kanun’un 18.maddesine ekleme yapılarak başsavcılıklar cumhuriyet savcıları üzerinde yasal olarak da hâkim haline gelmiştir.

    Tüm bunlar olurken durum genel avukatlık pratiğine de yansımıştır. Adliyeler kurumsallaşmış, 2011’de İstanbul Adliyesi, Avrupa yakasını büyük oranda birleştirirken; 2013’te İstanbul Anadolu Adliyesi, Anadolu Yakasının birleşik adliyesi haline gelmiştir. 2013’ten itibaren ise ön büroların kurulmasıyla artık soruşturma dosyalarının vekâletnamesiz sorgulanıp sorgulanamayacağı incelenip incelenemeyeceği tartışılırken, 2020 yılına gelindiğinde -her ne kadar yürütme makamının görüş belirtmesi çok doğru olmasa da- Adalet Bakanlığı’nın yazısı ile bu sorun en azından kısmen çözüme kavuşmuştur (https://cigm.adalet.gov.tr/Resimler/SayfaDokuman/1112021141024Avukat%C4%B1n%20Dosya%20%C4%B0ncelemesi.pdf).

    Yine İstanbul Barosu’nun CMK servisi o dönemler nöbetçi savcıların telefon numaralarına ulaşabiliyorken artık bu numaralar paylaşılmamaktadır. İstanbul Adliyesi’nin Bodrum 9. katında bulunan nezarethanesine 2013 yılında avukatlar girebiliyor, adliye içerisinde olan şüpheliler hakkında bilgi alabiliyorlardı. 2019 yılına gelindiğinde ise bu bilgi emniyet müdürlüğünden bile zor alınır hale gelmiştir. Halbuki Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nde bir değişiklik de bulunmamaktaydı. Önceleri gözaltında adli muayene aşamasından adliyedeki nezarethaneye kadar her aşamada müvekkilini takip eden, polis aracının içerisinde dahi müvekkili şüpheliyle görüşebilen avukat profili artık emniyet müdürlüklerinden bilgi dilenir duruma getirilmiştir. Öyle ki bugün, İl Emniyet Müdürlüğü personelleri şüpheli müdafilerini kendi özel telefonlarından ifadeye bile çağıramamaktadır.

    Bir başka durum ise tutukluluk incelemelerinde meydana gelmiştir. 2013 yılında getirilen düzenleme ile tutukluluk incelemelerinde kanundaki metniyle “şüpheli ya da müdafi bulundurulması” öngörülmüştü. Ancak bu konuda her hâkim ve mahkeme farklı yorumlar getirmiştir. Mahkemeler ve hakimliklerin bugün bile bir kısmı yalnızca avukatı bir kısmı yalnızca şüpheliyi dinlemektedir, bir kısmı ise hazır bulunsa dahi avukatı dinlememektedir. Düzenlemenin ilk yıllarında kimi hâkimlikler dosyada özel müdafi bulunsa dahi CMK sistemi üzerinden zorunlu müdafi atamaları yapmıştır. Örneğin Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın tutuklu olduğu dosyada özel müdafi bulunmasına rağmen baroca avukat atanmış, bu durum dönemin İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu tarafından da sosyal medyada paylaşılmıştır. (https://x.com/DURAKOGLU2016/status/1257728689317376001)  O döneme kadar rutin bir uygulama olan bu hususun İstanbul Barosu Yönetimi tarafından bile o an fark edilmesi savunma makamının arkasında meslek örgütünün bile durmadığını göstermiştir.

     

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Uluslararası Dalganın Türkiye Sahiline Vurmuş ve Biçim Değiştirmiş Örneği: Etki Ajanlığı

    Giriş

    Kamuoyunda “Etki Ajanlığı” olarak adlandırılan, ilk olarak “diğer faaliyetler”, son olarak ise “devletin güvenliği veya siyasal yararları aleyhine suç işleme” başlığıyla Türk Ceza Kanunu’na (TCK) eklenmesi öngörülen 339/A düzenlemesi, kamuoyunda önemli ölçüde tartışmaya sebebiyet vermiştir[1]. Esasen etki ajanlığı suçuna dair tartışmalar Mayıs 2024’te ortaya çıkmasına ve o dönem kamuoyuna bir taslak normun da sızmış olmasına karşın suçun yasalaşması, yeni yasama dönemine bırakılmıştır. İkinci taslak norm ise, 18.10.2024 tarihli ve Esas No: 2/2616 sayılı Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinde 16. maddede yer almaktadır[2]. İkinci taslak norm, TBMM Adalet Komisyonu tarafından da yine teklifin 16. maddesi olarak ve aynen kabul edilmiştir[3]. Bununla birlikte malum olduğu üzere söz konusu ikinci taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Adalet Komisyonu’nda görüşülmüşse de TBMM Genel Kurulu’nun önüne gelmeden geri çekilmiştir; fakat iktidar partisi çevrelerinden söz konusu düzenlemenin yasalaşması hususunda ısrarcı olunacağı ifade edilmektedir[4]. Dolayısıyla yaklaşık 7 aydır kamuoyunun gündemini meşgul eden etki ajanlığı suçuna dair yeniden bir yasama sürecinin yakın vadede başlatılması sürpriz olmayacaktır. Elinizdeki kısa değerlendirme yazısında, etki ajanlığı düzenlemesinin muhtevası ile neden tartışmalara sebebiyet verdiği ve taslak suç düzenlemesindeki sorunların neler olduğu ana hatlarıyla izah edilecektir. Aşağıda Adalet Komisyonu tarafından kabul edilen suç taslağı yer almaktadır.

    Devletin güvenliği veya siyasal yararları aleyhine suç işleme

    Madde 339/A- (1) Bu Bölümde düzenlenen suçları oluşturmamak kaydıyla, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda suç işleyenler hakkında üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir. Fail hakkında hem bu suçtan hem de işlediği ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunur.

    (2) Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise faile sekiz yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir.

    (3) Suçun, milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birimler ile proje, tesis ve hizmetleri yerine getiren kurum ve kuruluşlarda görev yapanlar tarafından işlenmesi halinde verilecek ceza bir kat artırılır.

    (4) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

    Taslak norma ilişkin gerekçede ise yeni bir suç ihdasına ilişkin gereklilik, aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir[5].

    “Söz konusu Yedinci Bölümde “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” suçları düzenlenmiştir. Genel itibarıyla bu Bölümde Devletin güvenliği ile iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin belge ve bilgilerin yok edilmesi, tahrip edilmesi, temin edilmesi veya açıklanması suç olarak düzenlenerek bir yaptırıma bağlanmıştır. Bu fiillerin siyasal veya askeri casusluk maksadıyla yapılması da yine suç olarak düzenlenmiştir. Belge ve bilgi temini veya açıklanması dışında Devletin güvenliği ile iç veya dış siyasal yararları aleyhine olacak şekilde gerçekleştirilen diğer faaliyetler bakımından herhangi bir yaptırım öngörülmemiştir.

    Maddeyle “Devletin güvenliği veya siyasal yararları aleyhine suç işleme” adı altında yeni bir suç ihdas edilerek. Devletin güvenliği ile iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda suç işleyenlerin üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacağı düzenlenmektedir. Böylelikle belge ve bilgi temini veya açıklanması dışında casusluk maksadıyla suç işlenmesi de ayrı bir suç olarak düzenlenmekte ve casusluk faaliyetleriyle daha etkin mücadele edilmesi amaçlanmaktadır”.

    Bu aşamada belirtmek gerekir ki, kamuoyundaki tartışmalarda söz konusu suç taslağının güvenlik bürokrasisi ve özellikle de Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından yasalaşmasının istendiği ifade edilmiştir. Bu çerçevede Adalet Komisyonu görüşmelerine MİT adına katılan görevliye göre, anılan suçun ihdası bakımından esas sebep, günümüz şartlarında casusluk faaliyetlerindeki değişimdir ve bu çerçevede de ortaya çıkan cezalandırma boşluklarını kapatmaktır, casusluk faaliyetinin de değişen doğası uyarınca, yeni nesil çeşitli casusluk faaliyetlerini cezalandırabilmek için böylesi bir suça ihtiyaç vardır ve de benzer düzenlemeler çeşitli Batılı ülkelerde de mevcuttur[6].

    ***

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 42. sayısında okuyabilirsiniz.

    [1] Örneğin etki ajanlığı suçu tartışmasına 3 farklı röportaj ile bu yazının yazarı da katkı sunmuştur. Bkz. “Etki ajanlığı: AKP’nin yeni ‘sopası’ mı?”, https://haber.sol.org.tr/haber/etki-ajanligi-akpnin-yeni-sopasi-mi-393322, 12.05.2024, Erişim Tarihi: 26.12.2024; “Etki ajanlığı’ yasalaşma yolunda: İktidar kısmi geri adım attı ama belirsizlik sürüyor”, https://haber.sol.org.tr/haber/etki-ajanligi-yasalasma-yolunda-iktidar-kismi-geri-adim-atti-ama-belirsizlik-suruyor-395760, 26.10.2024, Erişim Tarihi: 26.12.2024; “Etki Ajanlığı’ düzenlemesi: ‘Osman Kavala gibi davalarla daha fazla karşılaşabiliriz”, https://12punto.com.tr/adalet-hukuk/etki-ajanligi-duzenlemesi-osman-kavala-gibi-davalarla-daha-fazla-karsilasabiliriz-59335, Erişim Tarihi: 26.12.2024. Ayrıca bkz. Işıl Kurnaz, “Yumuşayan Siyaset(!): Etki Ajanlığı, Sivil Topluma Ne Söylüyor?”, https://birikimdergisi.com/haftalik/11749/yumusayan-siyaset-etki-ajanligi-sivil-topluma-ne-soyluyor, Erişim Tarihi: 26.12.2024.

    [2] 18.10.2024 tarihli ve Esas No: 2/2616 sayılı Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y3/T2/WebOnergeMetni/3aca4b31-1380-4c71-8a85-658f4dd61a19.pdf, Erişim Tarihi:26.12.2024.

    [3] TBMM Adalet Komisyonu, İstanbul Milletvekili Nurettin Alan ve Karaman Milletvekili Selman Oğuzhan Eser ile 39 Milletvekilinin Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/2616) ve Adalet Komisyonu Raporu, Yasama Dönemi:28, Yasama Yılı:3, Sıra Sayısı:164, https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y3/T2/DosyaKomisyonRaporunuVerdi/9634c384-556a-441e-8e0a-7c22bf6ab30f.pdf, Erişim Tarihi: 26.12.2024.

    [4] Örneğin 20 Kasım 2024 tarihinde TBMM’de grubu bulunan partilerin grup başkanvekilleri geri çekilen etki ajanlığı suçunu görüşmek üzere bir araya gelmiş olup AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, konuya ilişkin olarak şu şekilde açıklamada bulunmuştur: “Toplantıya bürokrat arkadaşlarımız da geldiler. Biz ne yapmak istediğimizi hem kendimiz anlattık hem bürokrasiden gelen arkadaşlarımız anlattı. Diğer grup başkanvekilleri arkadaşlarımız da sorular yönelttiler kafalarına takılan, itiraz ettikleri noktaları bir kez daha ifade ettiler. Çok sağlıklı bir ortam oldu, değerlendirdik. Şimdi üzerine biraz çalışacağız. Sonra tekrar bir kez daha bir araya gelmeyi hedefliyoruz. Arkadaşlarımızın itirazlarını da ka’le alarak, biz de neyi niçin yapmak istediğimizi anlatarak, tekrar üzerine bir kez daha çalışacağız ama her halükarda bu düzenlemeyi yapacağız. Sonuçta onların itirazlarını da dinlemek iyi oldu. Bizim cevaplarımız da onlar için iyi oldu. Çok sakin, Genel Kurul’un tartışmasından uzak, sakin sakin. Bunu da ilk defa yapıyoruz bu şekilde. O açıdan da önemli diye düşünüyorum. Bunun üzerine tekrar bir kez daha bir araya geleceğiz. Çok uzak olmaz. Bir çalışalım, tekrar bir araya geleceğiz”. Bkz. “AKP’li Özlem Zengin’den “etki ajanlığı” açıklaması: Her halükarda bu düzenlemeyi yapacağız”, https://t24.com.tr/haber/akp-li-ozlem-zengin-den-etki-ajanligi-aciklamasi-her-halukarda-bu-duzenlemeyi-yapacagiz,1198009, Erişim Tarihi: 26.12.2024.

    [5] Teklif, s. 11 – 12.

    [6] Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi Adalet Komisyonu 23 Ekim 2024 Çarşamba, s. 43 – 48.