Blog

  • Mizah: Dünyanın Bütün Ceza Mahkemelerini Diyorum

    Geçenlerde asliye ceza mahkemesinde duruşmaya gireceğim. Dosyanın ilk celsesi görülecek, temsil ettiğim şahsın da sorgusu yapılacak. Dosya Ankara’da mı görülsün, İstanbul’da mı görülsün, yetkisizlik kararları, Yargıtay’ın bu konu ile ilgili görüşü vs. derken, soruşturması 2012 yılına dayanan dosyada müvekkilim ilk kez hâkim görecek. Müvekkilim istekli, müvekkilim müteheyyiç.

    Ancak müvekkilim İstanbul’da çalışan herkes gibi yoğun olduğu için, sabah 9.30’da gerçekleşmesi planlanan duruşmasından en geç 11’de çıkmak zorunda. Her genç işadamı gibi saat 12’de karşıda toplantısı var. “Zaten üçüncü iş olarak gözüküyorsunuz Niyazi Bey” diyorum ve Niyazi Bey’in yüreğine su serpiyorum. Saat 9.30’daki celse için -bu bir uçakla seyahat olmadığı için- 9.15’te gelmeyi yeterli gören Niyazi Bey “adliye salı günü kuyruğu” nedeniyle adliye binasına 9.35’te girebiliyor. Ben de Niyazi Bey’i bekliyorum, Hâkime Hanım henüz adliyeye gelemedi herhalde, 9.45’te celselerine başlasa, bizi de en geç 10.15-10.30 gibi alır, iki satır beyanımızdan sonra ben ofise, Niyazi Bey karşıya, işlerimizi görürüz diyorum içimden.

    Mübaşir Bey’e müvekkilimin adliye giriş trafiğine yakalandığını belirtirken, “zaten Hâkime Hanım ağır ceza mahkemesinde şu anda, gelişi öğleden sonrayı bulur” diyor. Ağır Ceza Mahkemesi olayını bir ziyaret, hâkimler arası çay/ kahve içme ritüeli olarak yorumladığımdan “neden öğleden sonra” diyorum, “heyet eksik olduğu için ağır cezada üyelik yapıyor Avukat Bey” cevabını ve “mazeret bırakın Avukat Bey” önerisini alıyorum Mübaşir Bey’den. Sonuç olarak, kendi duruşması olduğu günde, bir başka mahkemede üye çıkmadığı için desteğe gidiyor, 14 kişiyi bulamayan halı saha kadrosuna sonradan dâhil olan futbolsever gibi ağır ceza mahkemesine üye olarak çıkıyor Hâkime Hanım. Bu gecikme bilgisini Niyazi Bey’le paylaşıyorum, karşıdaki toplantısı için terk-i adliye ediyor o da haliyle.

    Ben de “mazeret vermeyeyim hâkimi bekleyeyim” modunda; birkaç işim de var, gelmişken onları hallederim düşüncesindeyim. O işler hemen bitiyor, bu kez öğleden sonraya kadar takılabilecek meslektaş arıyorum. Buluyorum birini, arkadaşımın A Blok 3. katta bulunmasından, benimse B Blok 2. katta bulunmamdan ve günlerden salı olmasından dolayı buluşmamız 25 dakikayı buluyor.

    Kalabalık lokantalarda masaya oturabilme, yemek bekleme, yeme, çay/ kahve içme derken zamanı öldürüyoruz (bu sırada ofiste işler bekliyor, öğleden sonra ofiste müvekkille yapılacak görüşmeler öteleniyor tabii). Öğleden sonra saat 13.30 civarı adliyeye tekrar giriş yapıyorum, saat 14.15’te Hâkime Hanım geliyor, önünde 27 dosya (bunlar kendisinin ama). Bu dosyalardan 19’unda mazeret verilmiş, gayet güzel, sadece 8 celse için gelen var. Hâkime Hanım’a “müvekkilim geldi, fakat toplantısı olduğu için dönmek durumunda kaldı, o nedenle bir sonraki celse hazır edelim” diyorum. Ağır ceza duruşmalarından iyice yorulmuş Hâkime Hanım’ın zaten celse görecek hali kalmamış, “tabii Avukat Bey” diyor ve ara kararında “davete icabet etmeyen sanık Niyazi’nin zorla getirilmesine” karar veriyor. “Aman efendim, ben hazır edeceğim dedim ya” şeklinde itirazıma, “ama mazeretini belgelemediniz Avukat Bey, hem tutuklama değil ki bu, zorla getirme, usûlî usûlî” diye cevap veriyor Hâkime Hanım.

    Çıkışta mübaşire dert yanıyorum, “ağabey ne gerek vardı şimdi zorla getirmeye” diye; o da, “usûlî Avukat Bey usûlî, ne olacak” diye teskin ediyor beni. Hemen teskin oluyorum, müvekkilimi arayıp “zorla getirme çıkardılar, ama merak etmeyin, gerçek anlamındaki gibi değil, zorla götürmüyorlar adliyeye, usûlî usûlî” diyorum.

    Bu usûlî adliye mesaisi sonrası metro ile ofisime dönerken, hâkimlerimizin durumunu düşünüyorum. Bir zamanlar asliye ceza mahkemelerinde savcılar vardı. Hatta İstanbul Adliyesi’nde hâkimin sağında kalacak şekilde güzel bir yer de yapılmıştı savcılara (İstanbul Anadolu Adliyesi’nde ise hâkim ve savcı, ana haber bülteni sunucuları gibi yan yana oturuyorlardı). Daha sonra savcı yokluğundan, 5320 sayılı CMK Yürürlük ve Uygulama Kanunu’na geçici maddeler eklenerek Asliye Ceza Mahkemelerinde duruşma savcısı olmaması kararlaştırıldı. Şimdi durum malum, binlerce hâkim ve savcı ihraç edildi. Ağır ceza mahkemeleri yeterli vasfa sahip olmayan ve “toplanamayan” heyetlerle dolu.

    Peki, bir geçici madde veya “moda kodifikasyon” KHK ile ağır cezaları iki hakimli yapıp, kararları oybirliği ile verme zorunluluğu getirsek? O olmazsa, sulh ceza mahkemelerini kaldırdığımız gibi, ağır cezaları da kaldırsak? O durumda “temel, esas” anlamına gelen “asliye” kelimesine de gerek kalmıyor. Hepsi temel, esas oluyor zaten. Asliyeyi, ağırı, sulhü kaldıralım. Mahkemelerin ismini “ceza mahkemesi” yapalım. Mesela “Burdur 4. Ceza Mahkemesi”. Gayet sade değil mi?

    Dünyanın bütün ceza mahkemeleri, birleşin!

  • Hukuk ve Sanat: Yetişkinlerden Miras Suçlar

    Çocukların gözünden bir dönemi, olayı ya da durumu izlediğimiz; bir yandan da onların değişimi, dönüşümü ve büyümesini gözlemlediğimiz büyüme hikâyeleri (coming of age), sinema tarihinin en nadide örneklerini oluşturan bir film alt-türü ve kültürü haline geleli epey oldu.

    Çocuk özneli hikâyelerin ekseninde sadece bir ‘büyüme’ değil, büyümeyi reddetme, olmama, olmayı reddetme gibi varoluşsal buhranlar da yer alıyor. Ya da aile dogması, toplum baskısı, sınıf eşitsizliği, ırkçılık, mülteci sorunu, patriyarka, kapitalizm gibi politik etkenlere bağlı suça bulaşma ve toplumsal destekli bir kriminalize olma durumu vuku bulabiliyor.

    Böyle dertleri olan filmlerde büyüme hikâyeleri, anlatı içerisinde çocuk karakterin bakışı olmaktan çıkıp toplumsal gerçekçi bir düzleme oturuyor.

    Bu yazı da; “400 Darbe (Les quatre cents coups)”, “İşte İngiltere Bu (This Is England)”, “Benim Varoş Hikâyem” güzergâhını takip ederek bazı toplumsal gerçekçi bulguların altını çizmeye çalışacak.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Hukuk Felsefesi: Marksist Hukuk Anlayışına Kısa Bir Bakış

    Hukukun, çağımızdaki ulusal ve uluslararası insan hakları temelli büyük gelişimine karşın, insanlığın yüz yüze kaldığı pek çok sorununa, adalet temelli yanıt bulmada çoğunlukla çaresiz kaldığı gözlemlenmektedir. Her zaman hukuksal bir çıkış yolu aranır olmuştur. Marksizm, daha özgün bir deyimle Marksist hukuksal bakış, bir çıkış yolu olabilir mi? Bu sorunun yanıtını bulmak için öncelikle Marksist hukuksal bakışın, diğer bir deyimle hukukun Marksist yorumunun ortaya konulması gerekmektedir. Bu yazının konusu da bu olacaktır. Burada, bir dergide yayımlanacak yazının fiziksel boyutları da gözetilerek konu, sınırlandırılmak suretiyle aktarılacaktır. Marksist hukuksal bakışı, Marksizmin kurucuları Marx ve Engels’in bu konudaki görüşlerinden hareketle açıklayacağız. Bu anlamda, Marx ve Engels’ten sonraki Marksist düşünürlerin görüşlerine başvurmayacağız. Öte yandan Marksist hukuksal bakış açısını, yazının boyutları ve amacı da gözetilerek, eleştirel bir gözle değil, tespit ve aktarıma dayalı yöntemle açıklamaya çalışacağız. Ayrıca günümüze ve ülkemize ilişkin herhangi bir değerlendirmeye de yer vermeyeceğiz. Burada konuyu bu biçimde sınırlandırarak mütevazı bir çalışma yapacağız. Konuyla ilgili diğer alanlar belki başka bir yazı/ yazıların konusu olabilir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Söyleşi: Hukuk, Mücadele ve Yargıçlar Sendikası Üzerine (10.11.2017)

    Yargıçlar Sendikası’nın başkanı Mustafa Karadağ HSK’nın sürgün kararı sebebiyle emekliliğini isteyerek hakimlik görevinden ayrılınca Sendika’nın Eylül ayında yapılan Olağanüstü Genel Kurulu’nda Yargıçlar Sendikası başkanlığına genel sekreterlik görevini yürüten hâkim Ayşe Sarısu Pehlivan seçildi. Sayın Sarısu Pehlivan’la kendisine, hukuk ve yargı alanındaki değişime ve sendikanın mücadelesine dair sohbet ettik.

    Evrim Şenöz: Ayşe hanım öncelikle Yargıçlar Sendikası’ndaki yeni göreviniz için sizi tebrik ederiz. Kısaca sizi tanımak isteriz.

    Ayşe Sarısu Pehlivan: Kırıkkale’de 1966 ya da 1967 yıllında bağlar kaynamadan 15 gün önce dünyaya geldin der anacığım. Doğum yılım kesin değil yani. Babam esnaf, annem ev kadını. İkisi de okuma yazmayı sonradan öğrenmişler. 6 çocuklu bir ailenin 5.çocuğuyum. İlk, orta ve lise eğitimimi Kırıkkale’de tamamladım. Mahallemizde bırakın üniversiteye liseye giden sayılı kız çocuklarından biriyim. Babam ve annem sonradan okuma yazma öğrenmelerine rağmen, aydın kimlikleriyle, eğitime ve okullara çok önem verirlerdi. Her ikisi de benim için birer şanstır.

    Ortaokul, lise yılları 1980 öncesi olayları ve 1980 sonrası askeri darbenin baskın ortamında geçti. Çok kitaplar yakıldı banyo sobalarında, mahalle abilerimizden çok hikayeler dinledik. Öz ağabeyim de bir müddet Mamak Askeri Cezaevinde kaldı. Onun, onların hikayeleriydi beni Hukuk Fakültesine iten nedenlerden biri de.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1989 yılında mezun oldum. Yargıçlık sınavına girdim. %3 kadın kotasının uygulandığı bir dönemde mesleğe kabul edildim. Eşimin Diyarbakır’da görev yapması nedeniyle stajımı Diyarbakır’da tamamladım. Siirt Şirvan ilçesine kurayla atandım. İki yıl görev yaptım. Sonrasında sırasıyla Uşak Ulubey, Bursa Yenişehir, Çubuk, Ankara merkez adliyesinde 2013 yılına kadar çalıştım. Emeklilik öncesi son görev yapacağım yer olması isteğiyle İzmir Adliyesine tayin istedim ve atandım. 2016 yılında istek dışı Karşıyaka Adliyesine atamam yapıldı. Halen Karşıyaka Asliye Ticaret Mahkemesi yargıcı olarak çalışmaktayım. Psikoloji ve sosyolojiye ilgi duyuyorum. İkinci üniversite olarak sosyoloji okuyorum. Şiir kitapları ve tarihsel romanlar okumayı severim.

    Düşündüğüm gibi ilkelerime uygun yaşarım. Sözümle, eylemim uyumludur. İnandığım değerler için mücadele ederim. Sızlanan, şikâyet eden ama hiçbirşey yapmayan bir insan hiç olmadım. Olmam da. Her sorun olarak gördüğüm şey de “ben ne yapabilirim”, “nasıl çözerim”, “nasıl çözülebilir”, sorularının cevabını ararım.

    Ülkemi, yaşayan herkesi önemserim, ağacını, çiçeğini, böceğini seviyorum. Bir küçük çöp dahi atamam, kıyamam toprağına, taşına, dedemin anlattığı Çanakkale’deki savaş hikayeleri gelir aklıma.

    En doğusundan en batısına kadar yaşayan herkes kıymetlidir benim için. Her yerden dostlarım arkadaşlarım var. Benim en büyük hazinemdir dostlarım. İyi ki varlar hayatımda.

    E.Ş: Türkiye’de hukukun geldiği durumu ya da Türkiye’nin geldiği durumda hukukun işlevini nasıl değerlendirirsiniz?

    A.S.P.: 27 yıldır bu mesleği icra ediyorum. O kadar çok şey yaşadım ki. Emekli olduktan sonra anı kitabı yazmak istiyorum. Anlatacak çok şey var.

    2006 yılında kurulan YARSAV’ın kurucu üyesiyim. Kuruluş amacımız yargıyı olması gereken düzeye ulaştırmak için, sivil toplum örgütü olarak çalışmak, sivil ses olmaktı. Yedek yönetim kurulu, disiplin kurulu üyesi olarak aktif olarak YARSAV içinde görev aldım. 2010 yılından sonra yargıda sendikal örgütlenmenin önünü açmak için Yargısen’in kuruluşu için çalışmalara başladık. Kurduk. Kapatma davasıyla kapattılar. Yargı eliyle kapatıldık. 2012’de Yargıçlar Sendikası’nı kurduk.

    Yargı örgütlerinde bulunma sebebim hep daha iyi bir sisteme, evrensel kurallara göre işleyen bir yargı sistemine kavuşma isteğimdir. Malum ülkemizde hukuk ve yargı algısı hiç iç açıcı değil. Bu durum sadece son zamanlarda böyle denmeyecek kadar eskiden beri var. Sakat işleyen bir durumdayız. Hukuk, yargı siyasete kurban edilmemelidir. Yargı kararları çok fazla konuşulmaya başlandı haklı veya haksız pek çok eleştiri yapılmaya başlandı. Toptancı yaklaşımlar var. Bizler çok da azımsanmayacak kadar sayıda pek çoğuz ve bizler doğruyu yapıyoruz, yapmak için emek harcıyoruz. Haksız yapılan her eleştiri, verilen her yanlış bilgi toplumun adalete olan saygısını, güvenini yitirmesine neden oluyor. Kimse inkâr edemez. Konuşmazsak çözemeyiz. Sorunlarımızla yüzleşmek zorundayız. Çözüm bulmak zorundayız. Cesur olmak zorundayız. Makam mevki kaygısı taşımadan, mert, cesur çözümler bulmak zorundayız. Yargı, nerden gelirse gelsin kim olursa olsun hiçbir güce boyun eğmemeli, siyasete alet edilmemelidir. Gerçek hukukçuluk bu demektir, bu bilinçle hak, hukuk diyerek, herkes için hukuk ve adalet diyecek gözüpek hukukçular bunu gerçekleştirecektir. Zor ama imkânsız değil, sadece istensin yeter. Hukuk, yargı adalet insanları devlete bağlar, aksi halde çözülme başlar ve yıkılır. Herkes altında kalır.

    E.Ş: Bu duruma karşı uzun zamandır hâkim ve savcı sendikalarında mücadele ediyorsunuz. Ama iktidar bu mücadele içindeki hâkim ve savcılara soruşturmalar açıyor. Keza sizin de bir soruşturmanız vardı. Ya da bu hâkim ve savcılar sürgün ediliyor. Buna dair ne demek istersiniz?

    A.S.P: Evet çok uzun zamandır yargı örgütlerindeyim. Dediğim gibi evrensel hukuk kurallarının ülkemizde işler kılınması, yargının siyasete alet edilmediği, siyasi sorunların yargı eliyle iktidar sahiplerinin istediği şekilde şekillendirilmediği bir yargı ve hukuk sistemine kavuşmak özlemim beni bu örgütlerde bulunmaya itti. Kurulduğumuz yıllardan beri ülkenin içinde bulunduğu sorunlar bizi hep bir yerlere doğru sıkıştırma söylemleri ile karşı karşıya bıraktı. Biz bunu istemedik, ama söylediklerimiz birilerini rahatsız etti.

    Yaşadıklarımız şunu öğretti bana iktidar sahipleri örgütlü mücadele istemiyor, örgütlü alkışlayan istiyor. Halbuki en tehlikelisi budur. Gerçekler örtülemez aslında. Söylenenlere kulak vermek insanı doğruya ulaştırır. Doğru işleyen bir yargı herkesin sığınağıdır, adalete herkesin ihtiyacı vardır unutmayalım.

    Sendikamız üyeleri çok değerli meslektaşlarımızın sürgün kararnameleriyle emekliliğe zorlanmaları çok üzüntü vericidir. Zira her biri kendi alanında uzman, sadece meslekten onurlanan değil mesleğin saygınlığını sağlamak için pekçok şeyden feragat ve fedakârlık eden kişilerdir. HSK’nın bunu görmesi gerekirdi, ama ne yazık ki seçen iradenin isteği galip geldi.

    E.Ş.: Son olarak, hukuk alanındaki bu değişim karşısında hukukçuların nasıl mücadele hattı örmesi gerektiğini soralım. Sendika ileriki dönemde bu alanda nasıl bir mücadeleyi sürdürecek?

    A.S.P.: Son olarak şunu söylemek isterim kimse korkmasın. Korkularına inandığı ilkeleri feda etmesin. Hepimizin bu mesleğe borcu var, Millet adına karar veriyoruz. Çocuklarımıza, bizi bugüne eriştiren halkımıza adalet bekleyenlere borcumuzu ödeyelim. Dayanışma halinde olalım, dayanışmanın yolu da örgütlenmedir. Örgütlü mücadele iyidir. Ses verir. Yargıçlar Sendikası çatısı altında mücadele önemlidir. Sadece ve sadece hukuk diyenlerin bu çatı altında yeri vardır ve bu yer çok kıymetlidir.

    Yargıçlar Sendikası hukuk alanında sorun tespiti ve çözüm yolları bulmak için çalışmaya yılmadan devam edecek, kaygısı “hukuk “olan herkesle görüşmek ve çözüm yolları bulma konusunda ki azminden hiçbir şey kaybetmeden kararlı bir şekilde yoluna devam edecektir.

    Teşekkür ederiz.

  • Asıl Sorunumuz, Engelimiz mi, Engellenmişliğimiz mi?

    3 Aralık, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1992 yılında engellilerin eşit bireyler olarak yaşamlarının sürdürülmesi, kamu ve özel hizmetlere erişimlerinin sağlanması, çalışma hakkı ve üretim sürecine katılımları bakımından iş ve sosyal güvenlik haklarına kavuşturulması için gerekli düzenlemelerin yapılması anlamında farkındalık yaratılması amacıyla dünyada ve ülkemizde Dünya Engelliler Günü olarak belirlenmiştir.

    3 Aralık ülkemizdeki engellilerin sorunlarının saptanması, yapılan düzenlemelerin tartışılması, engellilerin kamu hizmetlerine eşit olarak erişimi bakımından ileriye dönük çalışmaların planlanması ve çözülmesi, bu konudaki farkındalığın arttırılması açısından mutlak öneme sahiptir.

    Engelliler için birçok yasal düzenlemenin bulunduğu ülkemizde en büyük adım 2005 yılında iktidar ve muhalefetin uzlaşması sonucu çıkarılan 5378 sayılı engelliler yasasının yürürlüğe konulmasıyla atılmıştır. Bu yasa mevzuat bakımından engellilerin birçok ihtiyacını karşılayacak düzeyde hükümler içermesine, mevcut hakları iyileştirmesine rağmen yasanın uygulanması amacıyla çıkartılan yönetmelikler eliyle, hakların kullanımının daraltıldığı ve yasanın adeta içinin boşaltıldığı görülmüştür. Bu çerçevede yaşamını tek başına sürdüremeyen ağır engellilerin, evde bakım hizmetlerinin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı koordinasyonuyla il müdürlüklerince yaygınlaştırılması, evde bağımlı yaşayan engellilerin sorunlarının çözümü ve sosyal devletin gerekleri bakımından olumlu bir adım gibi gözükse de, bakım hizmetinin yerine getirilmesinin koşulu olarak, ihtiyaç sahibinin geliri yerine o hanede yaşayan kişi sayısının elde ettiği gelirin esas alınması, bakım hizmetinin insanın temel ihtiyacı olmaktan çıkartılarak, işlevsizleştirilmesine neden olmuştur.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • Dünya Çocuk Hakları Günü

    Birleşmiş Milletler kararıyla Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin kabul edildiği 20 Kasım “Dünya Çocuk Hakları Günü” olarak kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi; Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 20 Kasım 1989 tarih ve 44/25 sayılı kararıyla kabul edilmiş ve imzaya açılmış, 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

    Sözleşmenin 28. yılında ana hatlarıyla içeriğine değinilerek Dünya Çocuk Hakları Günü’nün yasal çerçevesi üzerinde durulmaya çalışılacaktır.

    Türkiye, Sözleşme’yi 14 Eylül 1990 tarihinde imzalamıştır. Sözleşme’nin onaylanmasına ilişkin 23 Aralık 1994 tarih ve 94/ 6423 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve Sözleşme’nin resmi Türkçe çevirisi, 27 Ocak 1995 tarih ve 22184 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Türkiye bakımından Sözleşme 1995 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

    Türkiye, BMÇHS’nin 17, 29 ve 30. maddelerini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Lozan Barış Andlaşması hükümlerine ve ruhuna uygun olarak yorumlama hakkını saklı tuttuğunu belirten bir çekince koymuştur.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.

  • AKP’li yılların eğitimde yarattığı dönüşüm üzerine…

    Eğitim insanlık tarihi kadar eskiye dayanır. Ancak bugünkü anlamıyla kurumsallaşmış eğitimin ortaya çıkışının, modern devletlerin tarih sahnesine çıkışıyla paralel olduğunu belirtsem yanlış olmaz. Modern devletler, eskiden beri var olan eğitimin rolünü ve işlevini değiştirmiş; üretim ilişkilerinin ihtiyaç duyduğu insanın yaratılması amaç haline getirilmiştir. Dolayısıyla, devletlerin eğitim politikaları, o ülkedeki üretim ilişkilerinden ve siyasi değişimlerden ayrı düşünülemez.

    Bununla birlikte, tarihsel süreçte, eğitim hakkının kamusal niteliğinin toplumsal mücadelelerle kazanıldığı görülmektedir. Ancak kapitalizm, neo-liberal politikalar doğrultusunda devletin kamusal hizmet verdiği alanları piyasaya açarak, 1970’lerde başlayan krizini aşmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, günümüzde eğitim alanının kamusaldan özele yani piyasaya doğru evrildiğini de not etmek gerekir.

    Yazının devamını Hukuk Defterleri’nin 10. sayısında okuyabilirsiniz.